Almanya'da antifaşistler AfD'yi durdurmak için yeniden sokağa çıkıyor

Bir daha asla! 9-10 Kasım: Almanya’da 'Kırık Camlar Gecesi' yaşandı

9–10 Kasım 1938 gecesi Nazi rejimi Almanya'sında bir dizi Yahudi karşıtı şiddet olayı düzenlendi. Bu olay, Kristallnacht ya da “Kırık Camlar Gecesi” olarak bilinir. Bu ad, yaşanan şiddetin ardından sokaklarda kalan kırık vitrin camlarından gelmektedir. Yaşanan şiddet olaylarının Yahudilere karşı planlı olmayan bir öfke patlaması olarak görünmesi planlanmıştı. Ancak aslında Nazi liderleri, bu eylemleri Adolf Hitler’in desteğiyle koordine etti. 9 Kasım gecesi Nazi Partisi’nin paramiliter birimlerine (SS, SA ve Hitler Gençliği) Yahudi topluluklarına saldırmaları emredildi. Takip eden saat ve günlerde organize olmuş Nazi grupları, Nazi Almanya'sındaki Yahudilerin yaşantısını altüst etti. Yüzlerce sinagog ateşe verildi. Yahudilerin sahibi olduğu binlerce işletme yakılıp yıkıldı ve mağaza vitrinlerinin camları kırıldı. Yahudi mezarlıklarına ve konutlarına zarar verildi. Nazi liderleri, polise ve itfaiye ekiplerine saldırıları göz ardı etmelerini emretti. Polis ekipleri, Yahudileri ve Yahudilerin mülklerini korumadı. İtfaiye ekipleri, sinagoglardaki yangınları söndürmedi. Kristallnacht sırasında ve takip eden süreçte yüzlerce Yahudi hayatını kaybetti. Ertesi sabah Nazi rejimi, polise yaklaşık 30.000 Alman Yahudi'si erkeği tutuklamasını emretti. Bu kişiler, hiçbir suç işlememişti. Polis tarafından sadece Yahudi oldukları için tutuklanmışlardı. Tutuklananlar Dachau ve Buchenwald gibi toplama kamplarına gönderildiler. Tutuklamalar, Yahudi ailelerini ve topluluklarını şok edip dehşete düşürdü. Nazi yetkilileri, ailesi Almanya’yı terk etme yönünde planları olduğunu kanıtlayan kişileri serbest bıraktı. Tutuklanan diğer kişiler ise bu kamplarda hayatını kaybetti. Kırık Camlar Gecesi, Almanya’daki Yahudiler için önemli bir dönüm noktası oldu. Bu olayın ardından çok sayıda Yahudi, Nazi Almanya'sında kendileri için bir gelecek olmadığı sonucuna vardı. Kaynak: https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/the-night-of-broken-glass

İsrail'e silah sevkiyatına durdurmak için doğrudan eylemler ve mücadeleye katılan sendikalar artıyor

Belçika'nın ardından İspanya'da liman işçileri sendikası, Gazze halkıyla dayanışma için İsrail'e silah götüren gemileri yüklememe kararı aldı. ABD'de protestocuların bir gemiye silah yüklenmesini engellemesi sendikalı işçilerden destek buldu. Bazı sendikalar örnek tutumlar alarak diğer sendikaları mücadeleye teşvik etmek istiyor. Amerika'da ve İngiltere'de aktivistlerin İsrail'e silah taşınmasını engellemek için yaptığı doğrudan eylemler, sevkiyatları geciktirdiği gibi sendikalı işçileri de etkileyerek mücadeleye çekiyor. Japonya ve Avustralya'da da işçiler ayakta. İspanya Barselona liman işçilerini temsil eden sendika,  İsrail'e ya da sivillere karşı kullanılabilecekleri başka bir savaş bölgesine giden hiçbir gemiye askeri malzeme yüklememe ya da boşaltmama sözü verdi. Barselona Liman Stevedorları Sendikası (Katalanca adıyla OEPB) yaptığı duyuruda İsrail, Filistin, Ukrayna ve diğer tüm küresel çatışmalarda ateşkes çağrısında bulundu. Sendika, "Limanımızda askeri teçhizat içeren ve tek amacı herhangi bir bölgedeki sivil nüfusu korumak olan nakliye faaliyetlerine izin vermemeye karar verdik," diye yazdı: "Hiçbir gerekçe sivillerin feda edilmesini haklı çıkarmaz." OEPB, bir işçi örgütü olarak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne "saygı duymanın ve onu şiddetle savunmanın" kendi görevi olduğunu söyledi: "Beyannameyi imzalayan ülkeler tarafından unutulmuş gibi görünen ve şu anda Ukrayna'da, İsrail'de, Filistin topraklarında ve gezegenin diğer bölgelerinde ihlal edilen insan haklarıdır." OEPB, tüm küresel düşmanlıklarda ateşkes çağrısında bulunmanın yanı sıra, Birleşmiş Milletler'i özellikle "eylemsizlik yoluyla suç ortaklığı duruşuna son vermeye" ve uluslararası barış ile güvenliği koruma, insan haklarını koruma, insani yardım dağıtma, sürdürülebilir kalkınma ve iklim eylemlerini destekleme, uluslararası hakları koruma misyonuna geri dönmeye çağırdı. İspanya 2022 yılının ilk yarısında 1,3 milyar avroluk askeri teçhizat ihraç etti ve bunun 9 milyonu İsrail'e gönderildi.  Bu hareket aynı zamanda İsrail'e giden silahları hedef alan ve sayıları giderek artan doğrudan eylemlerin de temelini oluşturuyor. İspanya'daki sendikanın kararı, Belçikalı üç taşımacılık sendikasının üyelerini İsrail'e giden askeri teçhizatı taşımamaya çağıran bir bildiri yayınlamasından bir hafta sonra geldi. Belçika Taşımacılık ve yer hizmetlerinde örgütlü üç sendika, Filistin'de yaşanan soykırım girişimine karşı harekete geçti. ABVV-BTB, ACV/CSC ve BBTK - Setca isimli üç sendika, Gazze'de ateşkes talep ederek, üyelerini İsrail'e giden silahların yükleme ve boşaltma işlemlerini yapmamaya çağırdı.  Sendikaların yaptığı ortak açıklama şöyle: "Filistin'de soykırım yapılırken, Belçika'nın çeşitli havalimanlarındaki işçiler silahların savaş bölgelerine gönderildiğini görüyor. Bu silahların yükleme ve boşaltımını yapmak kurumların masum insanları öldürmesine yardım ediyor. Biz yer hizmetleri sektöründe etkin sendikalar olarak üyelerimizi, Rusya ve Ukrayna arasındaki çatışmanın başında olduğu gibi net anlaşma ve kurallarla Filistin/İsrail'e askeri ekipman gönderen uçuşlarla ilgilenmemeye çağırıyoruz." Acil ateşkes çağrısı yapan sendikalar Belçika hükümetini de sevkiyatlarına hoşgörü göstermemeye davet etti. ABD Protestocular MV Cape Orlando gemisinin Oakland ve Tacoma limanlarından ayrılmasını, geminin İsrail'e gidecek silahlarla yüklü olduğu haberini aldıktan sonra engellemeye çalıştı. Cuma günü Oakland'da dokuz saat, Pazartesi günü ise Tacoma'da sekiz saatten fazla geminin ilerlemesini geciktirdi. Yüzlerce protestocu 6 Kasım sabahı Washington Eyaleti'ndeki Tacoma Limanı'nı bloke ederek Uluslararası Nakliyat ve Depo Sendikası'na (ILWU) bağlı işçilerin İsrail'e gittiğine inanılan bir gemiye silah yüklemesini engelledi. MV Cape Orlando'ya silahların yerel saatle sabah 7 ila 8 arasında yüklenmesi planlanmıştı. Ancak ILWU çalışanları protesto başladığında yüklemenin terminalde bulunan askeri personel tarafından yapılacağını söyledi. ILWU işçilerinin gösteri gibi "sağlık ve güvenlik" endişesi taşıyan gemilerde çalışmama hakları bulunuyor. Bir işçi direniş hattını geçmeyeceklerini söyledi. Bir işçi  protestodan etkilenerek gemiden indi ve 1.000'den fazla protestocu için bir mesaj bıraktı: "Mücadeleye devam edin, sendikalaşın, dünyanın büyük güçlerine birlik olarak anlamsız katliamların üstesinden gelebileceğimizi ve birbirimizin insanlığı için küresel bir bilinç geliştirebileceğimizi gösterin" dedi ve ekledi: "Ben hiçbir şekilde özel değilim. Hepiniz ve ben biriz." 75'ten fazla aktivist, İsrail'in Gazze'de kullandığı bombaları üreten Missouri'deki bir Boeing fabrikasının girişini engelledi. Fabrika İsrail'e küçük çaplı mombalar ve doğrudan saldırı mühimmatları da dahil olmak üzere yaklaşık 1.000 bomba göndermişti. Protestocular, 6 Kasım sabahı Boeing işçilerinin birkaç saat boyunca fabrikaya girmesini engelledi. İngiltere İngiltere'de Filistin ile dayanışma kampanyası yürüten aktivistler başta İsrail'in en büyük silah üreticisi olan Elbit Systems olmak üzere silah üreticilerini hedef alan çeşitli doğrudan eylemler gerçekleştirdi. 6 Kasım'da bir Elbit fabrikasını abluka altına aldı ve ardından üç protestocu tutuklandı. Salı günü ise Bristol'deki Elbit genel merkezinin girişini kapattılar. Grup, Bristol'de polisin dört protestocuyu tutukladığını ve olay yerine vardıklarında ablukayı kaldırmalarının üç saatten fazla sürdüğünü söyledi. Japonyalı ve Avustralyalı işçilerden de destek Japonya'da ise Chiba Ulusal Demiryolu Gücü Birliği (Doro-Chiba) yaptığı açıklamada, "Filistinli sendikaların çağrısına yanıt vereceğiz ve İsrail'e silah, mali yardım veya başka herhangi bir destek sağlamayı amaçlayan Kishida yönetimine karşı mücadele edeceğiz" dedi. İşçi sendikacıları ve aktivistler, Avustralya'da da bir silah kargosunun Melbourne limanına yanaşmasını ve yüklenmesini engelledi.

Chris Hedges: İsrail'in Filistinliler için nihai çözümü

​İsrail'de Yahudi faşizminin doğuşunu haberleştirenlerden biriyim. Kişisel adaylığı yasaklanan, kendi kurduğu Kach Partisi 1994 yılında İsrail tarafından yasadışı ilan edilen, ayrıca İsrail ve ABD tarafından terör örgütü olarak da ilan edilen aşırılık yanlısı Meir Kahane hakkında haberler yaptım. Sağcı Amerikalılardan yüklü miktarda fon alan Binyamin Netanyahu'nun Filistinlilerle barış anlaşması müzakereleri yürüten Yitzhak Rabin'e karşı aday olduğu dönemde düzenlediği siyasi mitinglere katıldım. Netanyahu'nun destekçileri "Rabin'e Ölüm" sloganları atıyorlardı. Bu destekçiler, Rabin'in Nazi üniforması giydirilmiş temsili bir kuklasını da yaktılar. Netanyahu, Rabin için düzenlenen sahte cenaze töreninin de başını çekti. Başbakan Rabin 4 Kasım 1995'te bir fanatik Yahudi tarafından öldürüldü. Rabin'in dul eşi Lehea, kocasının öldürülmesinden Netanyahu ve destekçilerini sorumlu tuttu. İlk kez 1996 yılında başbakan olan Netanyahu, siyasi kariyerini Avigdor Lieberman, Gideon Sa'ar, Naftali Bennett ve Ayelet Shaked gibi Yahudi radikalleri besleyerek geçirdi. Benito Mussolini'nin "iyi bir faşist" olarak nitelendirdiği Siyonist öncü Vladimir Jabotinsky'nin asistanı olarak çalışan babası Benzion, Yahudi devletini tarihi Filistin topraklarının tamamını ele geçirmeye çağıran Herut Partisi'nin liderlerindendi. Herut Partisi'ni kuranların birçoğu İsrail devletinin kurulmasını sağlayan 1948 savaşı sırasında terörist saldırılar gerçekleştirmiştir. Albert Einstein, Hannah Arendt, Sidney Hook ve diğer bazı Yahudi entelektüeller, New York Times'ta yayınladıkları bir bildiride Herut Partisi'ni "örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal çekiciliği bakımından Nazi ve Faşist partilerine çok benzeyen bir siyasi parti" olarak tanımlamışlardır. Siyonist proje içinde Yahudi faşizminin bir türü her zaman var olmuştur. İşte şimdi o tür İsrail devletinin kontrolünü ele geçirmiş bulunuyor. Holokost'tan sağ çıkanlardan ve İsrail'in faşizm konusunda en önde gelen otoritelerinden biri olan Zeev Sternhell 2018'de şöyle bir uyarıda bulunmuş,"Sol artık burada gelişen zehirli aşırı milliyetçiliğin üstesinden gelebilecek durumda değil," demişti. "Avrupa'daki türü neredeyse Yahudi halkının çoğunluğunu yok eden cinsten aşırı milliyetçiliğin." Sternhell ardından şunu da eklemişti: "Burada sadece büyüyen bir İsrail faşizmini değil, Nazizm'in ilk aşamalarındakine benzer bir ırkçılığı da görmekteyiz."  Gazze'yi imha etme kararı, Kahane hareketinin mirasçıları olan İsrail kripto-faşistlerinin uzun zamandır hayaliydi. İktidardaki koalisyon hükümetini oluşturan bu Yahudi aşırılıkçılar, her gün yüzlerce Filistinlinin öldüğü Gazze'deki soykırımı düzenlemekteler. Kendi bahçelerinin özel üretimi olan bu faşizmin ikonografisinin ve dilinin şampiyonluğunu yapıyorlar. Yahudi kimliği ve Yahudi milliyetçiliği, nasyonal sosyalizmin kan ve toprak sloganının Siyonist versiyonlarıdır. Yahudi üstünlüğü Tanrı tarafından kutsanmıştır, tıpkı Netanyahu'nun Ahd-i Atik’teki Amaleklere (Ammonit’lere ) benzettiği Filistinlilerin  katledilmesi gibi. İmhası planlanmış düşmanlar – ki bunlar genellikle Müslümanlardır –  kötülüğün cismanileşmiş hali olan insanlık dışı varlıklardır. Şiddet ve şiddet tehdidi, Yahudi milliyetçiliğinin büyülü çemberinin dışında kalanların anladığı tek iletişim biçimidir. İsrail vatandaşlığına sahip olanlar da dahil olmak üzere milyonlarca Müslüman ve Hristiyan temizlenecektir.  İsrail İstihbarat Bakanlığı'ndan sızdırılan 13 Ekim 2023 tarihli 10 sayfalık bir belge, Gazze Şeridi'nde yaşayan 2,3 milyon Filistin’linin Mısır'ın Sina Yarımadası'na zorla ve kalıcı olarak nakledilmesini öneriyor.  Filistinlilerin toptan yok edilmesi ve etnik temizliğe tabi tutulması yönündeki kan dondurucu çağrıları ciddiye almamak büyük bir hata olur. Bu retorik abartılı değildir. Gerçek bir reçetedir. Netanyahu, daha sonra silinen bir tweet mesajında Hamas'la savaşı "ışığın çocukları ile karanlığın çocukları arasında, insanlık ile orman kanunu arasında bir mücadele" olarak tanımladı.  Bu Yahudi fanatikler Filistin sorununa kendi nihai çözüm versiyonlarını uygulamaya başladılar. BM'nin insani yardım ofisine göre, saldırının ilk iki haftasında Gazze'ye 12.000 ton patlayıcı atarak Gazze'deki konutların en az yüzde 45'ini yok ettiler. Yollarından döndürülmeye hiç niyetleri yok. Washington tarafından bile. New York Times'ın haberine göre "ABD'li yetkililer, İsrailli liderlerin askerî harekâtta kitlesel sivil kayıpların kabul edilebilir bir bedel olduğuna inandıklarını açıkça gördüler." Hedef, Filistinli bulaşıklarından arındırılmış "saf" bir İsrail'dir. Gazze çorak bir arazi, bir çöl olacak. Gazze'deki Filistinliler öldürülecek ya da Mısır sınırındaki mülteci kamplarına zorla gönderilecek. Mesihvarî kurtuluş, asıl Filistinliler kovulduktan sonra gerçekleşecektir. Yahudi aşırılık yanlıları, MS 70 yılında Roma ordusu tarafından yerle bir edilen Yahudi İkinci Tapınağı'nın kalıntıları üzerine inşa edilen ve Müslümanlar için en kutsal üçüncü mabet olan El Aksa Camii'nin yıkılması çağrısında bulunuyorlar. Caminin yerine "Üçüncü" bir Yahudi tapınağı inşa edilecek ve bu hamle Müslüman dünyasını kasıp kavuracak. Bağnazların "Yahudiye ve Samiriye" olarak adlandırdıkları Batı Şeria resmen İsrail tarafından ilhak edilecek. Ultra-ortodoks Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partileri tarafından zorla dayatılan dini yasalarla yönetilen İsrail, İran'ın Yahudi versiyonu olacaktır. Filistin toprakları üzerinde mutlak ve tam bir İsrail kontrolü kurulmasına bir adım kaldı. İsrail'in yasadışı Yahudi yerleşimleri, kısıtlı askeri bölgeler, kapalı otoyollar ve ordu yerleşkeleri Batı Şeria'nın yüzde 60'ından fazlasını ele geçirmiş, Filistin kasaba ve köylerini çember içine alınmış gettolara dönüştürmüş durumda. İsrail'in Filistinli vatandaşlarına ve işgal altındaki topraklarda yaşayanlara karşı doğrudan ya da dolaylı olarak ayrımcılık uygulayan 65'ten fazla yasa bulunmaktadır. Batı Şeria'da çoğu haydut Yahudi milisler tarafından ayrım gözetmeksizin Filistinlilerin öldürülmesi, bunların yanı sıra ev ve okulların yıkılması, sonra da kalan Filistin topraklarına el konulması kampanyası volkan gibi patlayacaktır. Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırısından bu yana Batı Şeria'da 133'ten fazla Filistinli, İsrail ordusu ve Yahudi yerleşimciler tarafından öldürüldü ve binlerce Filistinli İsrail ordusu tarafından toplandı, dövüldü, aşağılandı ve hapsedildi. İsrail aynı zamanda, iktidardaki Yahudi faşistlerin manyak bakışını benimsemeyi reddeden ve devletin feci şiddetini kınayan "Yahudi hainlere" de saldırıyor. Faşizmin bilinen düşmanları – gazeteciler, insan hakları savunucuları, entelektüeller, sanatçılar, feministler, liberaller, solcular, eşcinseller ve pasifistler – şimdiden hedef alınmaya başladı. Netanyahu tarafından ortaya atılan planlara göre yargı iğdiş edilip kısırlaştırılacak. Kamusal alanda tartışma yok olup gidecek. Sivil toplum ve hukukun üstünlüğü ortadan kalkacak. "Sadakatsiz" olarak damgalananlar sınırdışı edilecek. Faşistler yaşamın kutsallığına saygı duymazlar. İnsanlar, kendi kabilelerinden bile olsalar, onların kafayı üşütmüş ütopyalarını inşa etme yolunda harcanabilir. İsrail'de iktidardaki bağnazlar Hamas'ın elindeki rehineleri İsrail hapishanelerinde tutulan binlerce Filistinli rehineyle takas edebilirlerdi, İsrailli rehineler bu amaçla ele geçirildi zaten. Ve Hamas militanları İsrail'e girdikten sonra yaşanan kaotik çatışmalarda İsrail ordusunun sadece Hamas savaşçılarını değil, onlarla birlikte İsrailli esirleri de hedef almaya karar verdiğine dair kanıtlar var ortada. Max Blumenthal The Grayzone haber sitesinde, "7 Ekim'de Hamas'ın İsrail'in güneyine düzenlediği sürpriz saldırıya tanıklık eden İsrailli tanıkların ortaya yeni çıkan ifadeleri, İsrail ordusunun Filistinli silahlı kişileri etkisiz hale getirmek için mücadele ederken kendi vatandaşlarını da öldürdüğüne dair yeni kanıtları ortaya çıkarmakta" diye yazıor. Blumenthal, Be'eri Kibbutz güvenlik ekibinin bir üyesi olan Tuval Escapa'nın, kibbutz sakinleri ile İsrail ordusu arasında koordinasyon sağlamak için bir telefon hattı kurduğunu belirtiyor.  Escapa, İsrail gazetesi Ha’aretz'e verdiği demeçte, çaresizlik başgöstermeye başladığında, "sahadaki komutanların, rehinelerle birlikte teröristleri de ortadan kaldırmak için evleri sakinlerinin başına yıkmak üzerine bombalamak da dahil olmak üzere birtakım zor kararlar aldığını" söyledi. Gazete, İsrailli komutanların, kontrolü ele geçiren "teröristleri püskürtmek için" Gazze'ye açılan Erez Kapısı'ndaki kendi tesislerine karşı ordudan "hava saldırısı talep etmek zorunda kaldıklarını" bildirdi. Bu üste İsrail Sivil İdare memurları ve askerleri bulunuyordu. İsrail, 1986 yılında, iki İsrail askerinin Hizbullah tarafından esir alınmasının ardından, Romalılar tarafından esir alınmaktansa kendini zehirleyerek öldüren Kartacalı generalin adının verildiği anlaşılan Anibal Talimatı adlı bir askeri politika başlattı. Talimat, esir alınan askerlerin ve sivillerin öldürülmesi pahasına da olsa, azami güç kullanımı yoluyla İsrail birliklerinin düşman eline geçmesini önlemek üzere tasarlanmıştı. Talimat, İsrail'in 2014 yılında Gazze'ye düzenlediği ve Koruyucu Hat Operasyonu olarak bilinen saldırı sırasında uygulandı. Hamas savaşçıları 1 Ağustos 2014 tarihinde İsrailli bir subay olan Teğmen Hadar Goldin'i esir almıştı. İsrail buna karşılık olarak Goldin'in tutulduğu bölgeye 2,000'den fazla bomba, füze ve top mermisi attı. Goldin 100'den fazla Filistinli sivil ile birlikte öldürüldü. Anibal direktifinin 2016 yılında iptal edildiği söyleniyor. Gazze başlangıç. Sırada Batı Şeria var.   Filistinlilerin kâbusuna alkış tutan İsrailliler yakında kendi kâbuslarını yaşayacaklar. Chris Hedges Türkçe’ye DeepL yardımıyla çeviren Ömer Madra

Demokratik, laik, birleşik Filistin neden tek çözümdür?

Filistin meselesinin adil ve kalıcı bir çözüme kavuşması nasıl mümkün olabilir? Bugün Türkiye’de AKP’den CHP’ye, bütün düzen partileri, hatta kendini daha solda gören kimi partiler “iki devletli çözümü” savunuyor. Aynı şekilde Avrupa’da da yeşil, sosyalist ve komünist partilerin sağ partilerle birlikte iki devleti savunduğunu görüyoruz. Devletlerden ve uluslararası kuruluşlardan da benzer açıklamalar duyuyoruz. İki devletli çözüm konusunda adeta bir konsensus var. Öte yandan Filistinli ve Yahudi enternasyonalist solun, adil ve kalıcı barış için başka bir çözüm önerisi var: Demokratik Laik Birleşik Filistin!  İki devletli çözümü savunanlar Arap ve Yahudi halklarının birarada yaşayamayacağı gerici varsayımından hareket ediyorlar.  Halklar arasında kalıcı düşmanlık olmaz! Birleşik Filistin Devleti’ni savunan enternasyonalist sol ise, Arap, Yahudi, Müslüman, Hristiyan bütün halkların ve inançların, eşit yurttaşlık temelinde, gönüllü olarak ve barış içinde birarada yaşamasının mümkün olduğu düşüncesinden hareket ediyor. Halklar arasında kalıcı düşmanlıklar yoktur, açılmış yaralar sarılabilir, demokratik bir birlik temelinde gönüllü ve kardeşçe bir ortak gelecek daima kurulabilir.  Kökleri Fransız devrimine ve hatta ondan da çok öncesine dayanan bu düşüncenin “tekeli” aslında enternasyonalist sola ait değildir. Fakat ne yazık ki Filistin sorununa “evrensel insanlık değerlerinden” hareket ederek çözüm geliştirme görevi şimdilik sadece enternasyonalist sosyalistlerin omuzlarına yüklenmiş görünüyor. Öte yandan “Demokratik Laik Birleşik Filistin” çözümünün giderek daha fazla insana “en iyi çözüm” olarak görünmeye başladığına da memnuniyetle şahit oluyoruz. Bu öneri çok bilmiş burjuva yorumcular tarafından “iyi niyetli fakat hayatın gerçeklerine uymayacak derecede naif” olarak değerlendirilebiliyor. Oysa hayatın ve tarihin gerçekleri bize bambaşka bir şey söylüyor. Filistin tarihi bize ne anlatıyor? Filistin, tarihi boyunca çok kimlikli ve çok kültürlü bir coğrafya oldu. Araplar, Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar her toplumda görülebilecek küçük gerilimlere rağmen daima barış içinde birarada yaşadılar. Filistin’in ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu ve Kudüs’ün üç semavi din için de kutsal şehir olması çoğulculuğa dayanan bir ortak yaşamı zorunlu kılıyordu. Halkların ve inançların barışı, Siyonizmin Filistin’i herkesi kovarak fethedilecek bir hedef olarak önüne koymasıyla ve bölgede işbirlikçi bir devlet isteyen emperyalizmlerin de desteğini alarak saldırıya geçmesiyle birlikte bozuldu. Tam da bu yüzden “Demokratik Laik Birleşik Filistin”,  “bebekleri katillere dönüştüren” bir karanlık çağdan çıkış, tarihin, halkların ve inançların doğal ve normal hayatına dönüş anlamı taşıyor. Gerçek çözüm için… İki devletli çözüm ise, her şeyden önce en büyük kötülüğü Yahudi halkına reva görüyor, onları ırkçı ve teokratik İsrail’e mahkum ediyor. İki devletli çözüm, Araplar, Müslümanlar ve Hristiyanlar için de gerçek bir çözüm vaad etmiyor. Çözüm olarak birbirine hem benzeyen hem düşman iki teokratik devlete dayanan başka bir gerici statüko tesis etmekten öteye gidemiyor. Hristiyanların ve sürgündeki Filistinlilerin durumunu belirsizlik içinde bırakıyor. Demokratik ve birleşik Filistin için mücadele ederken ortak yaşamın mümkün olduğunu savunan enternasyonalistlerin önündeki en büyük engel her cepheden ırkçıların körüklediği Yahudi, Arap ve İslam düşmanlıkları. Siyonist ırkçılık Arapları ve Müslümanları köleden bile daha aşağı konumda, İsrailli savaş bakanının ifadesiyle “hayvan insanlar” olarak görüyor. Arap ve İslam düşmanlığını körüklüyor. Buna mukabil İsrail terörünün suçunu bütün bir Yahudi halkına yıkmaya çalışanlar da var. Çok yönlü nefret siyasetine karşı kesintisiz, kararlı ve birleşik mücadele bu yüzden önem kazanıyor. Arap, Yahudi, Müslüman, Hristiyan bütün halkların Ortadoğu’da var olma ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı tartışılamaz. Diğer halkların varlığına ve haklarına saygı duymayan eğilimler mahkum edilmesi özellikle direniş saflarından tecrit edilmesi gereken unsurlardır. Bununla bağlantılı olarak, özgür demokratik bir Filistin’in tesisi için Siyonist devlet aygıtı bütünüyle tasfiye edilmek zorundadır. Bu devlet ve bütün kurumları ayrımcılığı kurumsallaştırmak amacıyla tesis edilmiştir. Meşruiyeti yoktur. Uluslararası Sosyalizm Akımı’nın açıklamasında yazdığı gibi: “Filistin ulusal hareketinin, İsrail topraklarında ve İşgal Altındaki Topraklarda Arapların, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların ve hiçbir dine mensup olmayanların eşit haklara sahip olarak barış içinde bir arada yaşayabilecekleri laik demokratik bir devlete ilişkin özgün vizyonunu destekliyoruz. Filistin direnişi birleşik bir Filistin’in kurulması için vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak Batılı emperyalist bekçi köpeği İsrail'i yenmek için tüm Arap dünyasının gücünün seferber edilmesi gerekmektedir. Yozlaşmış, baskıcı ve emperyalizme sıkı sıkıya bağlı mevcut Arap rejimleri bu mücadeleyi yürütmekten aciz olduklarını uzun zamandır kanıtlamışlardır. Arap Doğusunda işçilerin, kent yoksullarının ve köylülerin bu rejimleri devirdiği sosyalist devrim, İsrail'e karşı zaferin koşullarını tamamlayacaktır. 2011'deki ve daha yakın zamanda Cezayir ve Sudan'daki ayaklanmalar bize Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki devrim potansiyeline dair bir fikir verdi. İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü vahşi intikam savaşının Batı emperyalizmi için yarattığı tehlikelerin en küçüğü, Arap kitlelerini yeniden sokaklara dökmesi değildir. Eğilimimizin kurucusu Tony Cliff'in dediği gibi, Kudüs'e giden yol Kahire'den geçmektedir.” Tüm okurlarımızı Yahudi düşmanlığına, Arap ve İslam düşmanlığına karşı birlikte kesintsiz ve kararlı mücadeleye çağırıyoruz. Yahudi, Arap, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, inançlı, inançsız bütün yurttaşlarının eşit haklılık ve gönüllü kardeşlik temelinde bir arada yaşadığı özgür bir Filisin için için hep birlikte mücadeleye!

ABD'de 20 yılın en büyük savaş karşıtı protestoları

İsrail'in Gazze'yi kuşatmaya başlamasından bu yana, dünya çapında Filistin'le dayanışma amacıyla kitlesel protestolar düzenlendi. Buna, ülkenin 2003'teki Irak Savaşı'ndan bu yana en büyük savaş karşıtı, anti-emperyalist protestolara tanık olduğu ABD de dahildir. Binlerce kişi New York, Los Angeles, Washington DC ve düzinelerce başka şehirde sokaklara çıktı. Yahudi aktivist grupların düzenlediği DC protestosuna binlerce kişi katıldı ve daha sonra aralarında iki düzine hahamın da bulunduğu yüzlerce kişi tutuklandı. Chicago'daki mitinge tahminen 25 bin kişi katıldı.  Yahudi protestocular, Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in Brentwood'daki evinin önünde eylemdeydi.  25 Ekim'de, yüzden fazla Kuzey Amerika kampüsünde on binlerce öğrenci, ‘’Derhal ateşkes, İsrail'e koşulsuz desteğin sona ermesi ve üniversitelerin Filistin işgalini finanse eden şirketlerden çekilmesi’’ talebiyle iş bırakma eyleminde birleşti. 27 Ekim gecesi Yahudi aktivistler Grand Central İstasyonu’nu kapattı ve bu da 300’den fazla kişinin tutuklanmasına yol açtı. ABD Filistin Hakları Kampanyası (USCPR) İcra Direktörü Ahmad Abuznaid, Mondoweiss'e "Bu şimdiye kadar gördüğümüzden daha büyük" dedi. "Bu, harekete verdiğimiz onlarca yıllık çalışmanın sonucudur ve bence bunun bir kısmı 2020'deki George Floyd protestoları ile bağlantılı. O zaman çok çeşitli, sosyal adalet yanlısı, ırkçılık ve savaş karşıtı yapı vardı.” Aktivistler İsrail'in saldırısının katıksız kötülüğünün ve siyaset kurumunun Filistin'e yardım etmeyi reddetmesinin, insanları protestoya sevk eden başlıca faktör olduğunu söylüyor. Data for Progress tarafından yapılan yeni bir anket, seçmenlerin yüzde 66'sının, bölgede ateşkes ve şiddetin azaltılması çağrısı yapması gerektiğine "kesinlikle katıldığını" veya "kısmen katıldığını" ortaya çıkardı. Buna Bağımsızların yüzde 57'si, Cumhuriyetçilerin yüzde 56'sı ve şaşırtıcı bir şekilde Demokratların yüzde 80'i dahildir. 23 Ekim: Protestolar dünya çapında devam ediyor. Londra'da Cumartesi günü 100 bin kişi Gazze'de ateşkes talebiyle yürüdü. New York'ta hafta sonu çok sayıda protesto gerçekleşti. Brooklyn'de polis cumartesi günü barışçıl protestoculara saldırdı. Protestoculardan birisi: "Buradayım. Çünkü Kudüs'te doğmuş bir Yahudiyim ve ABD'deki hükümetimin Filistinlileri durmaksızın katleden İsrail'e silah ve para göndermesi ve bitmek bilmeyen, koşulsuz diplomatik destek göndermesi beni dehşete düşürüyor ve öfkelendiriyor."  28 Ekim: “Bizim Adımıza Değil” New York Grand Central'da Gazze'de ateşkes talep eden Yahudi liderliğindeki oturma eylemi son 20 yılın en büyük sivil itaatsizlik eylemlerinden biri oldu.  Londra'da şimdiye kadarki üçüncü ve en büyük seferberlik Yarım milyon kişi Filistin için cumartesi günü Londra sokaklarındaydı. Dayanışmalarını göstermeye kararlı bir şekilde, metro çıkışlarından dışarı akın eden, istasyonlar arasında dolaşırken Filistin için slogan atan bir insan denizi vardı. Büyük insan blokları halinde yürüdüler ve Muhafazakarların yasaklayabileceklerini düşündükleri sloganları haykırdılar: "Nehirden denize, Filistin özgür olacak." Ve günün ilerleyen saatlerinde yüzlerce aktivist, Filistin için doğrudan eylemde bulunmak üzere Waterloo İstasyonu’nu işgal etti. Yürüyüşteki herkes İsrail'in cuma gecesi ve cumartesi sabahı Gazze'ye yönelik saldırısına öfkeliydi.  Yüzlerce kişi 31 Ekim Salı gecesi Filistin'le dayanışma amacıyla Londra, Liverpool Street İstasyonu'nu durma noktasına getirdi. Sisters Uncut liderliğindeki eylem, İsrail'in Gazze, Jabalia mülteci kampına düzenlediği hava saldırılarında en az 400 kişinin öldürülmesi üzerine gerçekleşti.  Derleyen Ahmet A.

Ortadoğu'da yeni savaşa ilişkin Uluslararası Sosyalist Akım açıklaması

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin (DSİP) bir parçası olduğu Uluslararası Sosyalistlerin İsrail devleti ve Filistin direniş örgütleri arasındaki savaşa dair değerlendirmesi: 1. Hamas ve diğer direniş örgütlerinin 7 Ekim'de başlattığı saldırılar, Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu'da barışın olamayacağına dair bir uyarıydı. Ancak İsrail Devleti'nin ve ABD'nin başını çektiği Batılı müttefiklerinin tepkisi, yeni bir emperyalist savaş başlatma yönündedir. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (IDF) Gazze'ye yönelik saldırısı şimdiden, binlerce sivilin ölümüne, büyük bir yıkıma ve sıradan insanların hayatlarının parçalanmasına neden oldu. 2. Liberal ve reformist soldaki pek çok kişi, Hamas'ı kınama ve İsrail'in meşru müdafaa hakkını teyit etme konusunda hızla kendi hükümetlerinin peşinden gitti. Medyadaki vahşet hikayeleri seli, 7 Ekim'de gerçekte ne olduğunu gölgeledi. Ama zalim ile mazlum çatıştığında tarafsızlık ve eşdeğerlik olamaz. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ve İsrail yerleşimci sömürge devletine karşı silahlı mücadele hakkını destekliyoruz. 3. Binyamin Netanyahu'nun yozlaşmış aşırı sağ hükümeti, Biden yönetiminin desteğiyle, 2020'de Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile imzalanan 'İbrahimi anlaşmaları'nın ardından Suudi Arabistan ile ilişkileri 'normalleştirmeye' çalışıyordu. Siyonist yerleşimciler ve IDF, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki Filistinlileri mülksüzleştirmeye ve sınır dışı etmeye devam ederken, Netanyahu Hamas'ı Filistin Yönetimi'ne karşı kışkırtarak Filistinlileri ayırmaya çalıştı. 4. 7 Ekim saldırıları Filistinlilerin göz ardı edilemeyeceğini veya ötekileştirilemeyeceğini acımasızca gösterdi. Ayrıca saldırıları öngöremeyen ve saldırıları engellemekte yavaş kalan İsrail askeri ve güvenlik yapısını da küçük düşürdüler. İsrail'in ırkçı yöneticileri açısından bu yenilginin muhteşem bir intikamla cezalandırılması gerekiyor. 5. Netanyahu döneminde etkisi büyük ölçüde artan İsrailli aşırı sağ, yeni savaşı, Filistinlilerin İşgal Altındaki Topraklardan kitlesel olarak sınır dışı edilmesi anlamına gelen 'transfer' hayallerini gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görüyor. IDF'nin Gazze'deki Filistinlilerin güneye, Mısır sınırına doğru ilerlemesi yönündeki emirleri, ABD'nin Mısır hükümetine sınırı açması için baskı yapmasıyla birlikte, bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik ilk adım olarak görülüyor. Bu arada yerleşimciler, Bedevi çobanların Batı Şeria'dan sürülmesi yönünde adım attı. Ortadoğu hükümetleri, ikinci bir Nakba'nın bölgede genel bir savaş anlamına geleceği konusunda hem İsrail'i hem de Batılı güçleri uyarmalı. 6. ABD, Avrupa Birliği ve önde gelen Batı Avrupa devletleri İsrail'i sadece sözle değil aynı zamanda askeri destekle de desteklemek için koştular; ABD örneğinde iki uçak gemisi grubu, 2000 Deniz Piyadesi ve hava savunma sistemleri. Biden yönetimi, Hamas ile Putin'i zorlama bir yorumla, 'demokrasinin' düşmanları olarak ilişkilendirmeye çalıştı. Dünyanın geri kalanı için bu adeta, ABD ve NATO'nun ikiyüzlülüğünün altını çizdi. Rusya ile bir vekalet savaşı yürütürlerken, Ukraynalıların meşru müdafaa hakkını destekleyerek ve Moskova'nın işgalini ve sivillere ve altyapıya yönelik saldırılarını kınarken, Filistinliler için aynı hakkı yok sayıyor ve İsrail'in zulmünü görmezden geliyorlar. 7. Aslında İsrail ve onun Batılı emperyalist destekçileri savunmasız bir konumdalar. İran ve Lübnan'daki Hizbullah savaşa katılırsa, IDF kendisini baskı altında hissedecektir. ABD, bölgedeki kendi birliklerini ve üslerini korumanın telaşında; ancak, örneğin Suriye ve Yemen'deki hedeflere yaptığı saldırılar, kaçınmaya çalıştığı daha geniş bir savaşın gerçekleşmesini hızlandırabilir. Washington aynı zamanda Orta Doğu'da ekonomik ve siyasi etkisi hızla büyüyen Çin ile ilişkileri de yönetmeye çalışıyor. Bölgedeki askeri gerilimin tırmanması, dünya ölçeğinde büyüyen emperyalistler arası rekabeti daha da şiddetlendirebilir. Gazze'deki sivillerin acılarını hafifletmek için ABD ve diğer birçok hükümetin İsrail üzerinde "insani" önlemler alması yönünde artan baskının nedeni budur. 8. Gazze kuşatması, Filistin'le dünya çapında büyük bir dayanışma hareketini tetikledi. Bu durum, son yıllarda yoğunlaşan, anti-Siyonizm'i antisemitizm olarak damgalayan resmi kampanyalara ve özellikle Avrupa'da Filistin'le dayanışmayı suç sayma çabalarına rağmen gelişti. Bazı ülkelerde Filistin'le dayanışma hareketinin tırmanmasına ve giderek büyümesine yeni bir baskı ve Müslüman karşıtı ırkçılık dalgası eşlik ediyor. Avrupa'nın birçok ülkesinde gösteri yapma hakkından mahrum bırakılan ve antisemitizmle suçlanan Filistinli ve Arap nüfusa yönelik gösteri yasaklarına ve ırkçı saldırılara karşı çıkıyoruz. Protestoculara, İsrail'in kendi adlarına konuşmasına izin vermeyi reddeden dünya çapında sayıları giderek artan Yahudiler de dahildir. Biz, Uluslararası Sosyalizm Akımı olarak kitlesel gösterilerin inşasında aktif olarak yer aldık ve buna devam edeceğimize söz veriyoruz. Sosyalistlerin hareketin merkezinde olması gerekiyor çünkü hareket farklı ülkelerde niteliksel olarak devrimci solu güçlendirecek gerçek bir potansiyel barındırıyor. 9. Mevcut Filistin dayanışma hareketi, yüzsüzce Siyonizm'in yanında yer alan egemen sınıflarımıza karşı derin öfkeyi dile getiren popüler enternasyonalizmin etkileyici bir yükselişini temsil ediyor. Hükümetlerimize baskı yapmak çok önemli. Odak noktası ülkeden ülkeye değişecek, ancak İsrail büyükelçisinin sınır dışı edilmesi gibi talepler Batılı hükümetleri değişime zorlamanın somut bir yöntemini sağlayabilir.   10. Dayanışmanın sadece sokaklarda ifade edilmesi gerekmiyor. Kitlesel gösteriler, doğrudan ve toplumsal eylemle ve örgütlü işçi sınıfı gücünün savunulmasıyla güçlendirilmelidir. Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar hareketi (BDS) son yıllarda artan bir ölçüde devletin saldırısına maruz kaldı. Bunu inşa etme çabalarının yoğunlaştırılması gerekiyor. Filistin ile sendikalar nezdinde dayanışma özellikle önemli. 2021'deki Birlik İntifadası sırasında İtalya'dan Güney Afrika'ya ve ABD'ye kadar dünyanın dört bir yanındaki liman işçileri İsrail'e silah tedarikini engelledi. Bu örneği temel almamız gerekiyor. Filistin'in özgürlüğüne yönelik destek üniversitelerde yeniden ortaya çıktı ve BDS'yi destekleyen militan eylemler, güçlü bir radikal öğrenci hareketinin yeniden inşasına yardımcı olabilir. Aktivistler ayrıca kendi yerel bölgelerinde, örneğin İsrail mallarının süpermarketlerden kaldırılması çağrısında bulunarak BDS'yi büyütebilirler. 11. Siyonist yerleşimci sömürge devleti İsrail var olduğu sürece Filistin sorununun çözümü olamaz. Yapısal olarak Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine ve baskı altına alınmasına dayanıyor. Onlarla barış içinde bir arada yaşayamaz; ya Filistinlilere karşı sürekli savaşmalı  ya da aşırı sağın talep ettiği gibi onları yok etmeli ya da sınır dışı etmelidir. 7 Ekim saldırıları, Siyonizmin tarihi hedefi olan bu devletin, kendi Yahudi vatandaşlarının güvenliğini bile garanti edemediğini gösterdi. İsrail topraklarında ve İşgal Altındaki Topraklarda, Arapların ve Yahudilerin, Müslümanların ve Hıristiyanların eşit haklarla barış içinde bir arada yaşayabileceği laik demokratik bir devlet şeklindeki, Filistin ulusal hareketinin orijinal vizyonunu destekliyoruz. Filistin'de, başarısız iki devletçiliği ve Filistin Yönetimi'nin yozlaşmış ihanetini reddeden ve önceki intifadaların kitlesel direnişini yeniden inşa etmeye çalışan yeni nesil radikal militanların ortaya çıkmasını çok önemli olarak görüyoruz. 12. Filistin direnişi bu devletin başarıya ulaşmasının vazgeçilmez şartıdır. Ancak Batı  emperyalizminin bekçi köpeği İsrail'i yenmek için tüm Arap dünyasının gücünün seferber edilmesi gerekiyor. Yozlaşmış, baskıcı ve emperyalizme sıkı sıkıya bağlı olan mevcut Arap rejimleri, bu mücadeleyi yürütmekten aciz olduklarını uzun zamandır kanıtladılar. İşçilerin ve köylülerin bu rejimleri devirdiği Arap coğrafyasındaki sosyalist devrim, İsrail'e karşı zaferin koşullarını tamamlayacaktı. 2011'de ve daha yakın zamanda Cezayir ve Sudan'da yaşanan ayaklanmalar bize Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki devrim potansiyeline dair bir fikir verdi. İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü vahşi intikam savaşının Batı emperyalizmi için yarattığı tehlikelerden önemli biri de, Arap kitlelerini yeniden sokaklara çekmesidir. Akımımızın  kurucusu Tony Cliff'in de söylediği gibi, Kudüs'e giden yol Kahire'den geçiyor. Uluslararası Sosyalist Akım Koordinasyonu

Filistin'i desteklemeniz için altı neden

İsrail devleti ve Filistin direnişine ilişkin temel argümanlar... 1. İsrail emperyalizmden oluşmuştur Britanya, İmparatorluğunun çıkarları doğrultusunda İsrail'in yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı. 1917'de Muhafazakar Parti dışişleri bakanı Arthur Balfour , Filistin'de "Yahudi halkı için bir ulusal yurt" tanıma sözü verdi. Güçlü Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Filistin'i sömürgeleştirmek Britanya'nın, nüfuzunu yeniden şekillendirme projesinin bir parçasıydı. Kudüs'ün ilk İngiliz askeri valisi Sir Ronald Storrs, Siyonist devletin "potansiyel olarak düşman bir Arap denizinde küçük bir sadık Yahudi Ulster (Kuzey İrlanda'ya atıfla, sömürgecinin uç karakolu)" olacağını söyledi. Bu siyasi amaçlar aynı zamanda 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlayan Siyonist hareketin planlarının da gerçekleşmesine hizmet ediyordu. Siyonistler, Yahudi halkının Avrupalı egemen sınıfların şiddetinden kurtulup, güvende olmasının ancak, Yahudilere özel bir devlette mümkün olacağını savundu. Tarihi ve dini kökleriyle Filistin sadece önerilerden biriydi. Yeni bir devlet için diğer olası yerler arasında Arjantin, Uganda ya da  Azerbaycan'daki bölgeler ve ABD'deki "boş" araziler yer alıyordu. Pek çok Yahudinin reddettiği Siyonizm hiçbir zaman Yahudilere sığınma arayışı içinde olmadı. Yahudilerin çoğunlukta olduğu bir devlet yaratmak her zaman bir sömürge projesi olmuştur ve bu da ancak diğer halkların topraklarından sürülmesiyle mümkün olabilir. Balfour Anlaşması İngiliz Siyonist yöneticilere bu sömürge planlarını uygulama olanağı tanıdı. Bu sömürgeleştirmenin mimarlarından biri de Filistin'deki ilk İngiliz yüksek komiseri Herbert Samuel'di. 1920'den itibaren Filistin'in komiseri olarak Siyonist yerleşimcilerin Filistinlilerin topraklarına el koymasına izin veren bir dizi yasayı kabul etti. 1919'dan 1923'e kadar Yahudi yerleşimcilerin sayısı iki katına çıktı. İngiliz sömürgeciler, Yahudi işadamlarına ve çiftçilere uzun vadeli cömert krediler sunmak için Ticaret ve Sanayi Bakanlığı'nı kurdular. 2. Siyonizm etnik temizlik anlamına geliyordu Yeni Siyonist devlet, Filistin topraklarını ele geçirmek ve Yahudi çoğunluğunu sağlamak için sistematik bir plan geliştirdi. Felaket anlamına gelen Nakba sırasında en az 850.000 Filistinli evlerinden zorla çıkarıldı . Köy ve kasabalarının yarısı “sadece moloz ve taş bırakarak yok edildi”. İsrail yanlıları hâlâ böyle bir planın olmadığını söylüyor. Filistinlilerin komşu Arap ülkeleriyle olan savaş nedeniyle kaçtıklarını iddia ediyorlar. Ancak Dalet Planı, Filistinlileri temizlemeye yönelik onaylanmış bir askeri operasyondu. Kullandığı teknikler açıktı: “Köyleri yok ederek (ateşe vererek, havaya uçurarak ve molozlarına mayın yerleştirerek). "Direniş halinde silahlı kuvvetler yok edilmeli ve halk devlet sınırları dışına sürülmeli." Yerleşimciler, insanlara canlarını kurtarmak için kaçmalarını söyleyen hoparlörlü kamyonetleri sürerken, köylere petrol varil bombaları attılar. Bu teknikler İsrail'in resmi kuruluşuna giden aylarda ve sonrasında geliştirildi. Siyonist ordu Haganah vahşet ve katliamlar gerçekleştirdi. Hem Yahudilerin hem de Arapların yaşadığı Hayfa şehrinde Haganah, Arap bölgelerini yoğun bombardıman ve keskin nişancı ateşiyle kuşattı. Daha sonra İsrail ordusunun genelkurmay başkanı olacak olan tugay komutanı Mordechai Maklef basit emirler verdi. “Karşılaştığınız Arapları öldürün. Tüm yanıcı nesneleri ateşe verin ve kapıları patlayıcılarla zorla açın. İsrail'in o zamanki başbakanı David Ben-Gurion, 14 Mayıs 1948'de İsrail'in kuruluş bildirgesini imzaladı. BM, Filistin'in yüzde 55'inin Siyonist yerleşimcilere verileceğini belirterek bildirgeyi onayladı. 1948'den önce Filistin'de yalnızca 600.000 Yahudi yerleşimci yaşıyordu. Bu sayı Nakba'yı takip eden üç yılda neredeyse iki katına çıktı. İsrail'i 1948'de devlet olarak tanıyan ilk ülke, İsrail'in en büyük emperyalist müttefiki ABD'ydi. 3. Filistin direnişi nasıl oluştu? 1950'lerde, ulusal kurtuluş hareketinin yavaş yavaş inşa edilme süreci, bölgeye dağılmış mülteci kamplarında hız kazandı. Filistinli mülteciler BM kuruluşlarından yetersiz destek aldılar ancak ev sahibi ülkeler tarafından siyasi haklardan mahrum bırakıldılar. Zengin veya orta sınıf Filistinliler, kamu hizmetlerinde ve medyada kilit rol oynadıkları Körfez'e yöneldiler. Yeni bir Filistin hareketi işte bu çevrelerin arasında doğdu. El Fetih 1959'da kuruldu. Kurucuları arasında Yaser Arafat ve Mahmud Abbas da vardı. Abbas, Filistin devletinin şu anki başkanıdır. El Fetih'in temel ilkelerinden biri “müdahale etmeme” idi; Filistinliler, yaşadıkları Arap ülkelerindeki mücadelelerde taraf olmamalıydı. Bu, son derece sorunlu da olsa,  Filistinlilerin diğer anti-emperyalist grupların gerilla taktiklerinden esinlenerek İsrail devletine karşı silahlı direnişe odaklandığı anlamına geliyordu.  1967'deki Altı Gün Savaşı İsrail'in, aralarında Mısır, Suriye ve Ürdün'ün de bulunduğu Arap devletlerinden oluşan bir koalisyonu yok etmesine tanık oldu.  Savaşın sonunda İsrail Gazze, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası'nın kontrolünü ele geçirdi. İsrail birlikleri, çoğu sürgün olan direniş savaşçılarını yendi ve esir aldı. Ancak 1968'de Ürdün'ün Karameh şehrinde El Fetih savaşçıları karşısında utanç verici bir yenilgiye uğradı. El Fetih, 1964'te Arap rejimleri tarafından Filistin halkının resmi temsilcisi olarak kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) hakim olmaya başladı. El Fetih kontrolündeki FKÖ, Filistin'in tamamının özgürleştirilmesinin mümkün olduğu fikrinden uzaklaştı. İsrail'in yanında mini bir Filistin devletinin yeterli olacağı düşüncesine taviz vererek sahte barış görüşmelerine sürüklendi. FKÖ'nün liderleri, kendi sınıf konumları nedeniyle, Arap liderlerin yakından desteklediği Filistin egemen sınıfının bir parçası olabileceklerini hayal ettiler. 4. İlk İntifada her şeyi değiştirdi 1950'lerden 1980'lere kadar siyasi ve askeri yönetim İşgal Altındaki Topraklar'da değil, sürgündeki Filistin liderliğindeydi. 1987'de işgal altındaki yaşamın sefaletinden duyulan hayal kırıklığı bir ayaklanmayla ya da İntifada'yla patladı. Bu durum hem İsraillileri, hem ABD'yi, hem de FKÖ liderliğini şaşırttı. Birinci İntifada İsrail işgalinin vahşetini dünyaya gösterdi. İsrail güçlerinin Aralık ayında Jabalia mülteci kampında kamyonlarını bir dizi arabaya çarparak dört Filistinliyi öldürmesinin ardından protestolar alevlenmişti. 10.000 kişinin katıldığı cenazelerinden yalnızca bir gün sonra İsrail askerleri protestoculardan oluşan kalabalığa ateş açtı. 17 yaşındaki Hatem Ebu Sisi'yi öldürdüler. İşgal altındaki topraklarda Filistinliler ayaklandı ve protestoları, ayaklanmaları, grevleri harekete geçirdi ve sağlık ve eğitim sağlamak için yerel komite ağları oluşturdu. 21 Aralık'tan itibaren Filistinli işçiler esas olarak meyve ve konaklama endüstrilerinde greve çıktı. Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan Filistinlilerin hiddetini İsrail devletinin kontrol altına alması beş yıldan uzun bir süre imkansız oldu.  Birinci İntifada, 1990'ların başında İsrail devleti ile barış görüşmeleri sözü verilmesiyle sona erdi. FKÖ, özgürlüğe giden yolu hiçbir zaman sıradan insanların isyanlarından geçtiğini görmemişti ve bu görüşmelerin bir parçası olmaktan mutluluk duyuyordu. 5. Barış süreci Filistin için emperyalist bir tuzaktı Batı'nın aracılık ettiği sözde "barış anlaşmaları" her zaman bir yalandan ibaret olmuştur. Bunlardan biri 1993 yılında imzalanan Oslo Anlaşmalarıydı . Bunun asıl amacı, Filistin'e İsrail'in yanında var olabilecek bir devlet verilmesi bahanesiyle İsrail'in toprak üzerindeki hakimiyetini güvenceye almaktı. Anlaşma, İntifada aracılığıyla halk mücadelesinin kazandığı fırsatları israf eden FKÖ liderleri tarafından kabul edildi. Ancak Filistinli akademisyen Edward Said, Anlaşmaları "Filistinlilerin teslimiyetinin bir aracı" olarak nitelendirdi. FKÖ yetkilileri Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistinlilerin küçük bir alandaki özyönetimine ilişkin zayıf vaatlerden memnundu. Bunlar beş yıl boyunca uygulanacaktı. Bu arada Filistin'in geri kalanı İsrail egemenliği altında tutulacaktı. El Fetih'in hakimiyetindeki yeni kurulan Filistin Yönetimi'ne (PA), işgal altındaki Batı Şeria'nın yüzde 18'i verildi. Yaklaşık yüzde 22'sinin İsrailliler ve Filistinliler tarafından birlikte yönetileceği iddia ediliyordu. İthalat ve ihracatın kontrolü de dahil olmak üzere geri kalan kısım (yüzde 66) İsraillilere bırakılacaktı. Oslo Anlaşmaları Filistin'in İsrail olmadan ayakta kalmasını daha da imkansız hale getirdi. Sınırların kapatılması Filistin ekonomisini boğdu. Anlaşmalardan önce Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilerin üçte biri İsrail'de çalışıyordu. 1996'da bu oran yüzde 15'e düşerken, İsrail'de çalışmadaktan elde edilen kazanç Filistin'in GSYİH'sının yüzde 25'inden yüzde 6'sına düştü. Bugün Filistin Yönetimi bir miktar güç sahibi görünebilir. 132 temsilciden oluşan seçilmiş bir organı vardır. Hatta Oslo Anlaşması'nın bir şartı olarak kendi polis teşkilatına da sahip. Ama İsrail hala Filistin'e tahsis edilen bölgelerde istediğini yapıyor. Bir zamanlar İsrail'e karşı silahlı direniş göstermeyi hayal edenlerin kontrolündeki Filistin Yönetimi, sömürgeciliği sürdürmeye yönelik bir mekanizmadır. Hamas çok geçmeden Filistin halkının hayal kırıklığını temsil eden ve Filistin Yönetimi'nden daha radikal ve askeri bir alternatif sunan parti haline geldi. Hamas, İkinci İntifada'nın merkezindeydi. Bu durum, 2000 yılında İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Filistin Yönetimi Başkanı Yaser Arafat arasında yapılan Camp David Zirvesi'nin hiçbir şey başaramamasının ardından alevlendi. 6. Yalnızca, Araplar ve Yahudiler için tek devlet bir çözüm sunuyor Filistinliler 100 yılı aşkın süredir Siyonist yerleşimciler ve onların destekçileri tarafından uygulanan şiddete, vahşete ve ırkçı yasalara maruz kalıyor. İsrail daha fazla Filistin topraklarını ele geçirmeye devam ederken, verilen söz üstüne sözler tutulmadı. Filistinliler hiçten daha kötü bir durumda bırakılmışken, İsrailli yerleşimciler cesaretlendi. Sözde iki devletli çözüm başarısız oldu. Başarısız olmaya devam edecek çünkü İsrail devleti hâlâ Yahudi çoğunluğu oluşturmaya ve tüm Filistinlileri yok etmeye kararlı. İsrail hiçbir zaman Filistinlilere çaldığı topraklardan bir devleti isteyerek teslim etmeyecek veya milyonlarca Filistinli mültecinin geri dönmesine izin vermeyecektir. Bugün İsrail devleti kendi tek devlet çözümünü güçlendirmeye devam ediyor. İsrail hükümetinin desteklediği İsrailli yerleşimciler, Filistinlilerin evlerine ve topraklarına el koyuyor. Sosyalistler, Müslümanların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğerlerinin bir arada yaşadığı laik ve demokratik bir devletin mümkün olduğunu savunmalıdır . Bu tür bir devlet Balfour'un anlaşmasından önce vardı, dolayısıyla yeniden olması mümkün. Oslo Anlaşmaları yaşayabilir bir Filistin devleti yaratmış ve Batı Şeria ile Gazze'deki İsrail yerleşimlerini ortadan kaldırmış olsaydı bile, adalet hâlâ sağlanmayacaktı. Böyle bir çözüm, İsrail'in varlığının dayandığı tarihi suçu görmezden gelecektir. Aynı zamanda ABD emperyalizmi tarafından silahlandırılan ve bölgedeki bekçisi olan ırkçı, sömürgeci bir devleti de yerinde bırakacaktır. Ancak bunu kazanmak, Filistin ve Orta Doğu bölgesinde İsrail devletini ve onun emperyalist destekçilerini altüst edebilecek devrimci ayaklanmaları gerektiriyor. Sophie Squire (Socialist Worker'dan Ali Baydaş çevirdi)

'Lübnan'da İsrail ordusunu yendik, Filistinliler de kazanabilir'

Simon Assaf 2006 yılında Socialist Worker'ın Beyrut'taki muhabiriydi. İsrail saldırısını geri püskürtmek için kullanılan taktikleri hatırlatıyor ve zaferin anahtarının yine halk direnişi olduğunu söylüyor. General Gadi Eizenkot, İsrail'in 2006'da Lübnan'a açtığı savaşın stratejisini ortaya koymuştu. General, "halka zarar vermeyi" İsrail'in savaşlarının ana ilkesi haline getirdi. Planına, Beyrut'un Şii Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu yoksul güney mahallelerine atfen "Dahiya Doktrini" adını verdi. Lübnanlı direniş örgütü Hizbullah burada kurulmuştu. Doktrin basittir: İsrail askerleri çok az ya da hiç can kaybı yaşamadan mümkün olduğunca çok insanı öldürmek ve sakat bırakmak. Eisenkot'a göre halk bir kez terörize edildiğinde, direnişi dizginleyici bir rol oynayacaktır. Dahiya mahallelerinin toplu bombardımanının benzer şekilde "İsrail yönünde ateş açılan her köyde gerçekleşeceğini" söyledi. "Onlara karşı orantısız güç kullanacağız. Büyük hasar ve yıkıma neden olacağız. Bizim bakış açımıza göre bunlar [mahalleler ve köyler] askeri üslerdir. Bu bir öneri değil. Bu zaten onaylanmış bir plan." İsrail'in 2006'da Lübnan'a açtığı savaş, generale doktrinini uygulama fırsatı verdi ve yıkım vahşice oldu. İsrail askerleri sadece evleri vurmakla kalmadı, savaş alanından uzak bir tarım bölgesi olan Bekka Vadisi'ndeki bir süt işleme tesisini de hedef aldı. Köprüleri, Beyrut havaalanını ve diğer hayati altyapıları da. İsrail helikopterleri, Beyrut açıklarındaki tarihi deniz fenerini ve ülkenin kuzeyindeki Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Byblos kentindeki eski radyo antenini de vurdu. Dahiya Doktrini kötü niyetli ve acımasızdı. Ancak tüm vahşetine rağmen başarısız oldu. Halkın gözünü korkutmak yerine, eşi benzeri görülmemiş bir kitle hareketi yardımına koştu. İsrailliler Beyrut'un güneyini acımasızca bombaladı ama direnişte hiçbir azalma olmadı. Aksine, direnişin gücü ve popülaritesi arttı. Şii mahalleleri boşaldı, sakinlerinin çoğu Hıristiyan mahallelerine ve köylerine sığındı. Direniş savaşçıları, derin tünellerde ve sığınaklarda saklanıyor, sonra İsrail kara birliklerini pusuya düşürmek için ortaya çıkıyordu. Savaş ve Dahiya Doktrini İsrail'in önemli bir zayıflığını ortaya çıkardı: Kara savaşına girme konusundaki isteksizliği. İsrail askerleri direnişle karşı karşıya geldiklerinde aşağılandılar. Örneğin, güney sınırındaki küçük bir köy olan Aita al-Shabb'ın dışındaki bir çatışmada, Hizbullah ve Komünist Parti partizanları da dahil olmak üzere direniş savaşçıları İsrail askerlerine ağır kayıplar verdirdi. İsrailliler 2006'daki savaşın 1982'deki Lübnan işgalinin bir tekrarı olacağını umuyordu. Ardından, kitlesel bir bombardımanı İsrail birliklerini Beyrut'un sınırlarına getiren bir kara işgali izledi. Aylarca kuşatma altında kalan Filistinliler ve müttefikleri sonunda teslim oldu. Bu işgalin doruk noktası Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamlardı. Bu katliamlar, silah bıraktıktan sonra bile asla merhamet görmeyecek olan bir halkın tamamen aşağılanmasına işaret ediyordu. İsrailliler sonunda Beyrut'tan geri çekildi ve Güney Lübnan'da 20 yıl sürecek bir işgal düzeni kurdu. Ancak bu işgal İsrail'in aşağılanmasıyla sona erdi. Hizbullah etrafında birleşen direniş, İsrail işgaline karşı düşük yoğunluklu ama etkili gerilla saldırıları düzenledi. Ancak en sonunda kitlesel bir hareketle bunun bedeli ödetildi. İsrail'in kendi kontrol alanının hemen dışındaki bir köye saldırısı, Lübnanlı öğrencilerin hareketini tetikledi. Küçük protestolar daha sonra büyük gösterilere dönüştü. İsrail ordusu kaçarken öğrenciler köyleri geri aldı. Bu geri çekilme, İsrail'in 1982 zaferini toza çevirdi. Ve 2006'da İsrail Lübnan direnişini tekrar ezmeye çalıştığında, silahlı direniş ve halk isyanının benzer bir kombinasyonuyla karşılaştı. Silahlı direniş ile kitlesel hareketin bir araya gelmesi onlar için çok fazla olduğunu kanıtlandı. --- 'Tüm Orta Doğu'da yeni bir kitle hareketine ihtiyacımız var' İsrail'in Lübnan'a açtığı savaş ile bugün Gazze'ye açtığı savaş arasında paralellikler olduğu kadar önemli bir fark da var. Gazze'deki Filistinlilerin evlerinden kaçma seçeneği yok. Gazze'de sığınak yok. Okullar, camiler, hastaneler ve kiliseler İsrail için "meşru hedefler" olarak nitelendiriliyor. Gazze'de Eisenkot'un "halka zarar verme" stratejisi tam olarak uygulanabilir. Filistinliler güneyde Mısır rejiminin Refah sınırı üzerindeki kontrolü ve kuzeyde İsrail'in ateş gücünün yoğunluğu nedeniyle kapana kısılmış durumda. Buna rağmen İsrail devletinin sorunları devam ediyor. Gazze'ye yönelik planlanan kara harekâtı, Filistin'e yönelik etnik temizliğin bir başka aşamasını tamamlamayı amaçlıyor. Ancak bu büyük bir kumar. Filistinli militanlar İsrail'in elindeki silahlardan yoksun, ancak mevzilenmiş durumdalar ve varoluşları için savaşıyor. Bir başka sorun da Arap kitlelerinin tepkisi. 2006 yılında bölge genelinde kitlesel bir devrimci dalga fikri ütopik bulunarak reddedilmişti. Ancak 2011 Arap Baharı bunu değiştirdi. Geçtiğimiz haftalarda Arap rejimlerinin bastırmak için çok uğraştığı Filistin yanlısı hareketler yeniden canlandı. Batı'nın önemli bir müttefiki olan Ürdün tarihindeki en büyük gösteriler yaşandı. Mısır'da 2013'te Abdülfettah el Sisi'yi iktidara getiren darbeden bu yana ilk kez ciddi sokak hareketlerinin yaşandığı kitlesel protestolar patlak veriyor. Bir diğer temel fark ise bu savaşın ABD emperyalizmi için bir dizi yenilginin arka planında gerçekleşiyor olması. Irak'ın gösterişli işgali ve Afganistan'da Talibanı tarafından aşağılanması, Batı'nın "Terörle Savaşı" ile alay edilmesine neden oldu. Çin'in ABD'nin nüfuz alanlarına girmesi de bir başka zayıflık işaretidir. Örneğin, Joe Biden yönetimi kısa bir süre önce Suudi Arabistan ve İran arasında Çin'in aracılık ettiği bir barış anlaşması karşısında gafil avlandı. Batı emperyalizmin etkisinin azaldığına dair başka işaretler de var. Gazze'ye bombalar yağarken Mısır ve Ürdün, ABD Başkanı'nın davetlerini geri çekerek Arap rejimleri arasındaki Batılı müttefik turunu kısa kesti. Bu durum diktatörlerin ABD'nin gazabından çok sokaktan korktuklarını gösterdi. Lübnan'ın İsrail'in askeri gücünü köreltecek bir harekete ihtiyacı varsa, Filistinlilerin de tüm bölgede kitlesel bir harekete ihtiyacı var. Bu hareket ortaya çıkmaya başlıyor, ancak bu kez 2011 devrimlerinin derslerini de beraberinde taşıyor.

ABD, İsrail'e yardım etmesi için Irak kasabını gönderiyor

ABD, İsrail'e Irak'ta katliamlara öncülük eden askeri danışmanlar gönderiyor. Amaçları, Batı emperyalizminin şehir savaşı deneyimini ve muhaliflerin nasıl yok edileceğini aktarmak. "Yardıma" öncülük eden subaylardan biri de Deniz Piyade Teğmen James Glynn. Kendisi Felluce kentindeki çatışmalarda üst düzey bir rol oynamıştı. Kasım 2004'te ABD şehre büyük miktarlarda beyaz fosfor atarak Iraklı savaşçıları ve sivilleri korkunç yanıklarla öldürdü. ABD hükümeti ilk başta savaş suçu işlediğine dair haberleri resmen reddetti. Ancak bir yıl sonra tartışmasız kanıtlar ortaya çıktı. Felluce'de savaşmış eski ABD askeri bir belgeselde şöyle diyor: "Dikkatli olun emrini duydum çünkü Felluce'de beyaz fosfor kullanacaklardı. Fosfor cesetleri yakar, eti kemiğe kadar eritir. Kadınların ve çocukların yanmış bedenlerini gördüm. Yarıçapı 150 metre olan bir alan içindeki herkesin işi bitti." Düzinelerce fotoğrafta, bazıları hala yataklarında olan Felluce sakinlerinin cesetleri görülüyordu. Kıyafetleri büyük ölçüde bozulmamıştı ama derileri beyaz fosfor mermileri tarafından eritilmiş ya da yakılmıştı. Saldırı sırasında deniz piyadeleriyle birlikte görev yapan Kaliforniya'nın North County Times gazetesinin muhabiri de askerlerin binalara "shake'n'bake" olarak bilinen beyaz fosfor ve yüksek patlayıcı karışımıyla ateş açtığını bildirdi. Ancak tüm öldürme ve acımasızlığına rağmen ABD güçleri büyük kayıplarla karşılaştı. İsrail, Gazze'ye tamamen girdiğinde benzer bir kaderle karşılaşmaktan korkuyor. İkinci Felluce Savaşı, Vietnam Savaşı'ndan (1968) bu yana ABD'nin dahil olduğu en ağır şehir çatışmasıydı. ABD, ironi yapmadan, Glynn'i "Gazze'deki sivil kayıpların nasıl azaltılacağı konusunda İsrail'e danışmanlık yapması için" gönderdiğini söyledi.

Geri 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 İleri

Bültene kayıt ol