(Seçtiklerimiz) Ukrayna hükümetine Açık Mektup: Bogdan Syrotiuk’u serbest bırakın!

AB seçimlerinde aşırı sağ ve faşist partiler güçlendi

Neoliberal ve sosyal demokrat politikacıların göçmen karşıtı söylemleri daha geniş çaplı ırkçılığı teşvik ediyor ve aşırı sağı besliyor. Avrupa Parlamentosu için yapılan oylama, aşırı sağ ve faşistlere verilen desteğin arttığını gösterdi. Avrupa'nın büyük kısmında muhafazakâr partiler de başarılı oldu. Fransa'da Marine Le Pen liderliğindeki faşist Ulusal Birlik (RN) partisi oyların %32'sini alarak neoliberal Emmanuel Macron'un ittifakının iki katı oy topladı. RN, 2019'da oyların %23,3'ünü almıştı ve bu kez yükselişi o kadar büyüktü ki küçük düşen Macron acil parlamento seçimleri çağrısında bulundu. Oylamanın ilk turu sadece üç hafta sonra, 30 Haziran'da, ikinci turu ise 7 Temmuz'da yapılacak. Macron'un oynadığı kumar, Le Pen'in yükselişinin yarattığı şokun -ve başka bir faşist partinin oyların %5,3'ünü almasının- seçmenleri panikleterek kendisini desteklemelerine yol açmasına bağlı. Ancak ittifakı çökebilir ve bu da onu muhafazakâr Cumhuriyetçiler ve hatta RN gibi başka bir partiden bir başbakan atamaya zorlayabilir. Olumlu bir işaret ise Avrupa seçim sonuçlarına ve genel seçim duyurusuna tepki olarak binlerce ırkçılık karşıtının pazar gecesi Paris'teki Cumhuriyet Meydanı'nda kendiliğinden toplanması oldu. Fransa'daki diğer partiler de faşistlerin gerisinde kaldı. Birleşik Krallık'taki İşçi Partisi'ne benzeyen Sosyalist Parti %14, Jean-Luc Melenchon'un LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) partisi ise %10 oy aldı. Şimdi faşistler dışındaki partilerin birbirlerini desteklemeyi kabul ettiği bir "Cumhuriyetçi cephe"den söz ediliyor. Ancak solu körelten ve kısmen faşistlerin yükseldiği koşulları yaratan da bu uzlaşmacı politikalar. Geniş bir anti-faşist kampanyaya ve güçlü ve militan bir sola ihtiyaç var. 720 üyeli Avrupa Parlamentosu'nun gerçek gücü çok az. Yasa yapma sürecini başlatamıyor ve bütçeye karar veremiyor. Bu yetkiler seçilmeyen Avrupa Komisyonu'na ait. Dolayısıyla sonuçlara fazla ilgi yok ve genel katılım yalnızca %50 civarında. Ancak bu, ortada ciddi bir uyarı olmadığı anlamına gelmiyor. Seçimler, neredeyse tüm ana akım güçlerin savaş yanlısı ve ırkçı politikalarıyla zehirlenmiş bir atmosferde gerçekleşiyor. Fransa'da neoliberal Emmanuel Macron'un ya da Almanya'da sosyal demokrat Olaf Scholz'un göçmen karşıtı söylemleri, daha geniş çaplı ırkçılığı teşvik ediyor. AB Komisyonu Başkanı Alman muhafazakâr Ursula von der Leyen yönetimindeki Avrupa Birliği, göçmenleri ölüme terk ederek caydırma politikası uyguluyor. Son on yılda sadece Akdeniz'de yaklaşık 30.000 kişi Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken boğularak hayatını kaybetti. Almanya'da aşırı sağcı AfD (Almanya için Alternatif) %16 oy alarak %30 oy olan muhafazakâr CDU-CSU'nun (Hristiyan Demokrat Birliği ve Hristiyan Sosyal Birliği'nin oluşturduğu siyasi ittifak) ardından ikinci oldu. Ulusal hükümeti oluşturan Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Liberal Demokratlar'ın (FDP) oyları birlikte tüm oyların üçte birinden azına tekabül ediyor. Sahra Wagenknecht'in (ekonomik solculuğun ve göçmen karşıtı toplumsal muhafazakarlığın bir karışımı olan) partisi BSW %5,7 oy aldı.  Parti ilk kez parlamentoya girecek. Wagenknecht'in ayrıldığı Die Linke ise tüm zamanların en düşük oyunu aldı. Avusturya'da faşist FPO, 2019'a kıyasla 12 puanlık bir artışla %29 oy alarak birinci parti oldu. Muhafazakâr OVP ise 13 puan geriledi. Avusturya genel seçimlerinin eylül ayında yapılması planlanıyor. Bu sonuç faşistlerin en büyük parti olabileceğini gösteriyor ve anti-faşist bir kampanyanın kamçısı olmalı. Avrupa'nın her yerinde her tondan pek çok hükümet, İsrail'in Gazze'deki soykırımını destekliyor ve Ukrayna'nın Rusya'ya karşı gerilimi artırması yönünde çağrıda bulunuyor. Aşırı sağ, mücadeleci bir solun yokluğunda, ana akım siyasetin krizinden faydalanıyor. Bu, faşistlerin yükselişinin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Avrupa ve Britanya'da milyonları harekete geçiren Filistin hareketi, aynı zamanda kapitalizme ve demokrasinin sınırlarına ilişkin keskin soruları da gündeme getiren anti-emperyalist bir gücün potansiyelini gösteriyor. Devrimci sosyalist bir çekirdek inşa ederken ırkçılığa ve savaşa karşı kitlesel bir birlik oluşturmak her zamankinden daha önemli.

Almanya'da antifaşistler AfD'yi durdurmak için yeniden sokağa çıkıyor

Almanya'da faşist parti Avrupa Parlamentosu seçimlerinden ikinci parti olarak çıktı. Antifaşistler Haziran sonunda toplanacak AfD kongresini kitlesel protestoya hazırlanıyor. Ülkedeki devrimci sosyalist gruplardan biri olan Revolutionäre Linke, antifaşist kitle eyleminin örgüyleyicileri arasında. Şu duyuruyu yaptılar:

AB parlamentosu seçimleri: Aşırı sağ ve faşistler yükseliyor

6-9 Haziran tarihlerinde Avrupa Birliği Parlamentosunun belirlenmesi için yapılan 27 ülkede yapılan seçimlerden aşırı sağcı ve faşist partiler güçlenerek çıktı. Seçimlerde özellikle Almanya’da Almanya için Alternatif (Afd) ve Fransa’da Ulusal Birlik’in (RN) yükselişi dikkat çekerken Fransa’da Macron erken seçim kararı aldı.  İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasından sonra yapılan ilk AB parlamentosu seçimlerinde katılım Avrupa genelinde yaklaşık yüzde 51 olarak gerçekleşirken, bu bazı ülkelerde daha da düşüktü; örneğin Yunanistan’da yüzde 41’de kaldı. Seçimlerin en önemli sonucu pek çok ülkede göçmen ve mülteci düşmanı partilerin ve aşırı sağın güç kazanması oldu. Bu durum AB’nin merkez ülkelerinde çok daha somut gözlemlendi. Fransa’da Marine Le Pen’in daha önce Ulusal Cephe olarak bilinen partisi Ulusal Birlik, oyların yüzde 31’ini alırken, Macron’un desteklediği “L'Europe Ensemble” listesi sadece yüzde 15 oy alabildi. Sosyalist Parti oyların yüzde 13,8’ini alırken, sosyalist Jean-Luc Mélenchon’un partisi Boyun Eğmeyen Fransa’nın da içinde bulunduğu ittifakın oyları yüzde 9,8’de kaldı. Aşırı sağ yalnızca Le Pen ile sınırlı değildi, göçmen karşıtı Éric Zemmour’ın partisi “Yeniden Fetih!” de yüzde beş oy aldı. Bu seçim sonuçları üzerine Fransa’da erken seçim kararı alındı, ülke 30 Haziran’da seçime gidecek. Aşırı sağın yükseldiği diğer bir önemli ülke Almanya’da oldu. Almanya için Alternatif (AfD) ülke genelinde oyların yüzde 15,9’unu alarak ikinci parti oldu. Partinin eskiden Doğu Almanya olan eyaletlerdeki oy oranı ise daha yüksek, bu eyaletlerde parti oyların yüzde 29,2’sini alarak birinci parti oldu. Sosyal Demokrat Parti (SPD) oyların yüzde 13,9’unu alarak üçüncü parti olurken, Sol Parti yüzde 2,7 ile çok kötü bir sonuç aldı. Sol Parti’den ayrılan Sahra Wagenknecht’ın liderliğinde kurulan “Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) – Akıl ve Adalet” partisi ise oyların yüzde 6,2’sini aldı. Yeşillerin oyu ise bir önceki AB parlamentosuna göre oyları yarı yarıya azalarak yüzde 11,9 oldu.  Aşırı sağ sadece Fransa ve Almanya’da değil, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de ilerleme kaydetti. Avusturya’da Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) oyların yüzde 25,7’sini alarak birinci parti olurken, Hollanda’da Geert Wilders’in aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) yüzde 17 oyla ikinci parti oldu. İtalya’da Başbakan Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Fdl) partisi yüzde 28,7’yle birinci olurken, bir diğer faşist olan Salvini’nin partisi de yüzde 9 oy aldı. Belçika’da da aşırı sağcı Vlaams Belang yüzde 13,8 ile birinci oldu. Aşırı sağın birinci çıkmadığı ülkelerde de dikkate değer oylar aldığını görüyoruz. İspanya’da aşırı sağcı Vox yüzde 9,6 Portekiz’de Chega yüzde 9,7 Yunanistan’da Yunan Çözümü 9,3 Polonya’da aşırı sağ Konfederasyon ittifakı yüzde 12 oy aldı. AB parlamentosu seçimleri, doğrudan o ülkenin meclisini oluşturmadığı için geleneksel olarak “ikinci derece seçimler” olarak görülüyor. Bu seçimlerde ana akım partiler genelde daha az oy alırken, siyasi yelpazenin uçlarında kalan partilerin oyları genel seçimlere göre daha yüksek oluyor. AB parlamentosu farklı ülkelerden siyasal partilerin oluşturduğu siyasal gruplarla çalışıyor. Merkez sağ partiler “Avrupa Halk Partisi’ne”, sosyal demokrat ve merkez sol partiler “Sosyalistler ve Demokratların İlerici İttifakına”, liberal partiler daha önce “Avrupa için Liberaller ve Demokratlar İttifakı” gruba dahilken, Macron’un Rönesans partisinin de dahil olmasıyla “Avrupa’yı Yenileyin” ismiyle yeni bir grup kuruldu. Avrupa’daki aşırı sağcılar ise iki ayrı grupta yer alıyorlar; “Kimlik ve Demokrasi” ile “Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular Partisi” “Kimlik ve Demokrasi” grubundaki en büyük partiler Fransa’daki Ulusal Birlik (RN) partisi, İtalya’daki Birlik (Lega), Almanya’daki Almanya için Alternatif iken, AfD’nin AB milletvekillerinden birinin “SS üniforması giyen herkes otomatik olarak suçludur diyemem” sözleri, AfD’nin “Kimlik ve Demokrasi” grubundan çıkarılmasıyla sonuçlanmıştı. Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular Partisi’nde ise İtalya’nın Kardeşleri, İsveç Demokratları ve İspanyol Vox partisi bulunuyor. Bu sonuçlar AB parlamentosunda hem aşırı sağcıların iki grubunun hem de bu gruplara dahil olmayan aşırı sağcıların sayısında bir artışa neden olacak. Bu grubun daha önce 73 milletvekili bulunuyordu. Merkez sol ve sosyalist sol ise güç kaybetti. İrlanda seçim sonuçlarının henüz belli olmadığı veriler dikkate alındığında bir önceki AB parlamentosunda merkez sol grubun 154 milletvekili varken bu sayının 137’ye, sosyalist solun grubu olan Avrupa Sol Partisi’nin 41 olan milletvekili sayısının ise 36’ya düşmesi bekleniyor.  Aşırı sağdaki bu yükseliş, seçimlere katılımdaki düşüşle birlikte okunduğunda, sosyalistler için önemli bir uyarı niteliği taşıyor. Ukrayna savaşının yarattığı küresel istikrarsızlık, göçün aşırı sağ tarafından ırkçı bir söylemle kullanılması, hem merkez sağ ve sol partilere hem de Yeşillere yönelik tepkinin kendisini sağda yoğunlaştırması gibi gelişmeler önemli bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Avrupa’da solun cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı mücadele yerine ekonomik konulara ağırlık vermesi gerektiğini anlatan siyasal hattın Almanya’da BSW, İngiltere’de ise George Galloway’in Büyük Britanya İşçi Partisi’nde (WPGB) kendisini ifade edeceğini tahmin edebiliriz. Bir yandan bu hatta karşı tartışırken ve ezilenlerin özgürleşmesi mücadelesinin kendisine sosyalist diyen her örgütün temel görevlerinden biri olduğunu vurgularken diğer yandan faşizme ve ırkçılığa karşı etkin bir mücadeleyi nasıl öreceğimizi tekrar değerlendirmek Avrupa’daki tüm sosyalistlerin önünde duran bir görev. Onur Devrim

Gazze için kitlesel eylemler

Polisle kahramanca kavga eden küçük azınlık eylemlerinin sayısız sorunu var. Bizim ihtiyacımız, polisin ve devletin tüm kurumlarının karşısında çaresiz kalacağı baş edilemez kitlesel eylemleri inşa etmektir. Kazandırıcı olan bu tür eylemlerdir. Bu eylemler on binlerce, yüz binlerce, hatta Londra, İspanya, ABD, Yemen gibi ülkelerde zaman zaman milyonlarca insanın katıldığı gibi yığınsal eylemler iktidarları adım atmaya zorlayabilecek güçte. Değişim bu eylemlerin ürünüdür. Özellikle de bu hareketin içinde örgütlü işçi sınıfının yer alması, grevler örgütlemesi ve kazanana kadar süresiz grev kararının alınması, egemen sınıfların üstesinden gelemeyeceği bir etki yaratır.  Bu eylemler ayrıca içinde yer alan ve o ana kadar köklü bir değişiklikte bir rolü olabileceğini veya böyle bir yeteneği olduğunu fark etmemiş insanların da kitle hareketi içinde, on binler halinde değişmesine neden olur. Gücün, kendisinin elinde olduğunu göstermesi açısından yığınsal eylemler gibisi olamaz.  Şu bir sorundur elbette: Böyle yığınsal eylemler örgütlenemediği ama durumun da aciliyet kazandığı, örneğin Refah’ta insanların yakıldığı anlarda ne yapacağız? Bu sorunun yanıtı da farklı değil: Yine, her zaman daha kitlesel ama illa barışçıl anlamında değil, kitlelerin içine çok daha rahat katılabileceği anlamda, öfkenin birleşebileceği eylemlerin inşa edilmesi için çabalayacağız.  Bu, sosyalizm genel mücadelesi için aşağıdan, sosyalist geleneğin benimsediği perspektifi yenilemek anlamına da gelir. Sosyalizm mücadelesi işçi sınıfı içinde kök salmalıdır, bunun kestirme bir yolu yoktur ve tek yol budur. Sabrı böylesine zorlu bir perspektifi inşa etmeye yetmeyenler daha acil eylem yöntemlerini tercih edebilir, kestirme yollar bulmaya çalışabilir. Ama tıpkı sosyalizm mücadelesinin kestirme bir yolu olmadığı gibi, Gazze’de soykırımı durdurma mücadelesinin de kestirme bir yolu bulunmuyor.  Bu, ne yazık ki ana ekseni, cam çerçeve indirme tartışmaları arasında kaçırılmış olan bir tartışma. Kitlelerin, kitleler adına yaptığı eylemin kazandırıcı olması bir şeydir; örneğin, Bin Genç eylemlerini eleştirmek ise bambaşka bir şeydir. Socar denilen soykırım ortağı firmanın o soykırım savunucusu sözcülerini deport etmek için mücadele vermek gerçekten de çok önemli. Bunun için o şirketin camını indirmek gerekmiyor; önüne on bin kişi gidip iki gün oturma eylemi yapsak ya da şirkette çalışan işçiler greve çıksa, ne o CEO’nun bir daha sesi duyulur ne de bu şirket elini kolunu sallayarak soykırım ortaklığı yapmaya devam edebilir.  İsrail başlıca ham petrol ithalatını şu ülkelerden yapmaktadır: Azerbaycan (888 milyon dolar), Amerika Birleşik Devletleri (197 milyon dolar), Brezilya (134 milyon dolar), Nijerya (86,7 milyon dolar), Angola (57,9 milyon dolar). Socar ise İsrail’in ana ham petrol kaynağı olan Azerbaycan’dan soykırımcılara aktarım işini üstlenen şirket. Bu şirketin kapatılmasını savunmak meşrudur. Bu şirketin her şeyine karşı öfke duymak da meşrudur. Bir eylemde bir cam kırılması, biraz boya atılması tartışma konusu dahi olamaz. Bu, daha büyük eylemler örgütlememizin önünde bir engel haline gelirse kendi içimizde tartışmaya başlarız. Şimdi böyle bir engelle karşı karşıya değiliz ama unutmayalım; bu eylemler bir öfkenin göstergesi. Acilen harekete geçme isteğinin bir yansıması.  Bu öfke hepimizin öfkesi. 40 bin kişi eksildik; Gazze eski Gazze değil. Refah'ta insanları yaktı İsrail. Bu yüzden aynı öfkeyi paylaşıyoruz ama bizler Filistin için dayanışmanın, soykırımcılarla iş birliği içinde olanların baş edemeyeceği bir yığınsal hareketi inşa edebilirsek başarı kazanacağını biliyoruz.  Çok adım attık, azımsanamayacak eylemler yaptık. Türkiye’de binden fazla eylem yapıldı Gazze için. Şimdi küresel hareketin bir parçası olan kitlesel eylemleri örgütlemek için kolları daha güçlü sıvamalıyız. Polis şiddetine, tutuklama tehditlerine karşı omuz omuzayız ama eylem anlayışı olarak birleşik, kitlesel, "sıradan insanları", işçileri, kadınları, tüm emekçileri ve ezilenleri harekete geçirmeye çalışan bir zemini inşa etmeye çalışıyoruz. On binleri, yüz binleri, milyonları içine çeken bir hareket, bu iktidara ikili anlaşmalara son verdirme konusuna sahici adımlar attırabilecek tek harekettir.

Soykırıma karşı tüm dünya ayakta

Refah saldırısının ardından tüm dünya sokaklardaydı.  28 Mayıs’ta saldırı haberi alınır alınmaz Liverpool’da “Refah için acil” çağrısıyla sokağa çıkıldı. Aynı gün New York’ta da “Sizi soykırımdan yargılayacağız” diyenler meydanlardaydı. “Glasgow Savaşı Durdurun” aktivistleri de çok geçmeden onlara katıldı, Glasgow’da büyük bir yürüyüş yapıldı. Londra’daki eylemde ise on binden fazla aktivist mevcuttu. İngiltere’de Sheffield tren istasyonu #HandsOffRafah Acil Durum Mitingi çağrısıyla işgal edildi. Öğrenciler 34 İngiliz üniversitesinde kamplar kurarak İsrail'in soykırımından vazgeçilmesini talep ettiler, kamplarda Refah’taki katliam da kınandı. İrlanda’da aktivistler “İrlanda Üzerinden Daha Fazla Silah Geçirilmesin! ABD Savaş Uçaklarını Denetleyin” sloganlarıyla eylem yaptılar. Binlerce protestocu, İsrail soykırımına karşı Filistin halkı ve direnişiyle dayanışmak için Fransa'nın başkenti Paris'in merkezindeki Place de la République Meydanı'nda toplandı. Yüzlerce aktivist İtalya'nın Bologna kentindeki tren istasyonlarını işgal ederek Filistin için adalet talep etti ve İsrail'in Gazze'deki soykırımını kınadı.  Teksas Austin'de yüzlerce kişi İsrail'in Refah'taki katliamlarını protesto etmek için sokaklara çıktı. Washington da sokaklardaydı; protestocular İsrail'in katliamına ve Refah'ta devam eden yıkıma tepki olarak Beyaz Saray'da toplandı. 30 Mayıs’ta Şikago’da sokağa çıkan göstericiler “Bugün Refah'ta (1.4 milyondan fazla Filistinlinin yaşadığı güvenli bölge olarak belirlenmiştir) yaşanan korkunç katliamı protesto ediyoruz” diyordu; “Filistinlilerin yaşam hakkı kadar Refah için direnmek de bizim hakkımızdır. Bu nedenle, özgürlük gelene dek eylemlerimize devam edeceğiz.” İsrail'in Refah'a yönelik saldırılarının ardından Filistin'e destek amacıyla Paris, Place de la République'de art arda ikinci akşam gösteri düzenlendi. Bizler de İstanbul’da İsrail'in Refah'ta gerçekleştirdiği soykırıma karşı, “Nakba bitecek, Filistin halkı geri dönecek!” hiç susmadığı Tünel Meydanı'ndaydık.  30 Mayıs’ta Ankara'da Filistin için iki protesto yapıldı. KESK Ankara Şubeler Platformu Sakarya Caddesi'nde; Direniş Çadırı, Filistin için Bin Genç ve Filistin'e Özgürlük Platformu ise Güvenpark'taydı. Güvenpark eyleminde “Soykırımcı İsrail durdurulana kadar vazgeçmiyor, herkesi bu mücadeleyi büyütmek için sokağa çağırıyoruz” dedik ve soykırımcı İsrail'i durdurana kadar, Filistin halkı nehirden denize özgür olana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Filistin İçin Bin Genç ise ayrıca İstanbul’da, Azerbeycan petrolünü İsrail’e taşıyan soykırımcı Socar şirketinin protesto edildiği bir eylem daha düzenledi.  31 Mayıs’ta Glasgow Hampden Park'ta toplanan yüzlerce protestocu, İskoçya İsrail ile kapalı kapılar ardında oynarken "Oyunu durdurun" sloganları atıyordu. New York'ta lise öğrencileri Tweed Adliyesi'nin merdivenlerinde protesto gösterisi yapmak üzere erken saatlerde dersten çıktı. Öğrenciler, şehir milletvekillerinden Filistin'i destekledikleri için misillemeye maruz kalan öğretmen ve öğrencileri korumalarını talep etti ve ABD'nin İsrail'i finanse etmeyi durdurmasını istediler. 1 Haziran’da yüzlerce protestocu Brooklyn Müzesi'nin lobisini ele geçirerek kültür kurumunun soykırıma karşı tavır alması talebini dile getirdi ve savaştan elde edilen kârı protesto etti. Aynı gün İskoçya Kadın futbol takımı Euro 2025 eleme maçları için İsrail ile karşılaştığı sırada yine kitlesel protestolar gerçekleşti., “İsrail'e yaptırım uygulayın! Soykırımı durdurun!” sloganları atıldı. 2 Haziran’da Toronto’da göstericiler Union İstasyonu’nu işgal ettiler: “Gazze ahlaksız Siyonist devlet tarafından saldırı altındayken hiçbir şey olmuyormuş gibi devam edemeyiz!” Yine aynı günde, İsrail'in Refah'a yönelik son saldırısını protesto eden ve ana akım medyanın soykırımdaki suç ortaklığına son verilmesini talep eden yüzlerce kişi Batı Hollywood'da yürüdü. Danimarka, Kopenhag’da Filistin ile dayanışma eyleminde binlerce insan yürüyüş yaptı. Manchester’da yüzlerce kişi sokaklara çıktı: “Gazze için sokaklara! Sadece İsrail'in iğrenç soykırımına ve Refah'taki çadırlı ailelere yönelik katliamlarına karşı değil. Sadece İsrail'in 8 ayda 16000 çocuğu öldürdüğü akıl almaz, düşünülemez suça karşı değil. İsrail'in 76 yıllık acımasız işgaline karşı da sokağa çıkın!” Bu güç durdurulamaz. İsrail, bu eylemler devam ettikçe, küresel intifada yükseldiği sürece yenilmeye mahkum bir terör devletidir.

Netanyahu suçludur, destekçileri de

İmha, cinayet, sivillerin aç bırakılması, kasten büyük acılara neden olmak ve kasıtlı olarak sivillere yönelik saldırılar düzenlemek... Bunlar Karim Khan tarafından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant'a isnat edilen suçlar. Khan, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) başsavcısı. Her iki İsrailli bakanın da Gazze'de işlenen savaş suçları ve "insanlığa karşı suçlar" konusunda "cezai sorumluluk taşıdıklarına inanmak için makul gerekçeleri" olduğunu söyledi. İsrailli bakanlar, "Gazze'nin sivil halkını toplu olarak cezalandırmak" amacıyla "ortak bir planın parçası olarak" aç bırakma ve öldürme eylemlerini savaş suçu olarak işledi. Sivillere yönelik saldırıları kasıtlı olarak yönlendirdiler. Khan şimdi Netanyahu ve Gallant için tutuklama emri çıkarılmasını istiyor. Suçlar listesi pek çok kişi için sürpriz değildir. İsrail'in soykırımının kanıtlarını yedi aydan uzun bir süredir görüyoruz. Ancak UCM tarafından savaş suçu işlemekle itham edilmesi İsrail için yine de yıkıcı bir darbe. UCM, savaş suçlularını insanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı yargılayabilen tek daimi uluslararası mahkeme. Ve attığı adımlar Batı'yı öfkelendirdi. Khan, "üst düzey bir liderin" kendisine UCM'nin Batı ve müttefikleri için değil "Afrika ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi haydutlar için kurulduğunu" söylediğini açıkladı. Tahmin edilebileceği üzere Netanyahu antisemitizm iftiralarını tekrarladı. Khan'ın "dünya genelinde şiddetlenen antisemitizm ateşine umarsızca benzin döktüğünü" söyledi. UCM onu tüm suçları için cezalandırmayacak olsa bile Netanyahu'ya yönelik öfke giderek artıyor! Khan, "dengeyi" göstermek için mahkemenin üç Hamas liderinin de tutuklanması için bastıracağını söyledi. Ancak UCM'nin Netanyahu'yu savaş suçlarıyla itham etmesi büyük bir dönüm noktasıdır. Dünyanın her yerindeki Filistin yanlısı aktivistlerin işyerlerinde ve okullarda İsrail devletinin soykırımdan suçlu olduğunu savunmalarını kolaylaştıracaktır.  Katil İsrail, katil ABD ve müttefikleri UCM'nin suçlamaları aynı zamanda İsrail'in Batılı müttefiklerine yönelik bir ithamdır. Eğer Netanyahu sivillerin öldürülmesi, yok edilmesi ve kasıtlı olarak aç bırakılmasından suçluysa, İsrail'i silahlandıran ve finanse edenler de suçludur. Buna ABD Başkanı Joe Biden, İngiltere Başbakanı Rishi Sunak gibiler de dahildir.  Nitekim son zamanlarda Siyonist devlete engel olduklarını iddia eden Batı devletleri, Netanyahu'yu savunmak için hızla harekete geçti. Başkan Joe Biden, "UCM savcısının İsrailli liderler hakkında tutuklama emri çıkarılması için yaptığı başvuru çok çirkin" dedi. Filistinlilerin başına gelenlerin "soykırım olmadığını" da sözlerine ekledi. Ardından şunları söyledi: "Bu savcı ne ima ederse etsin, İsrail ile Hamas arasında hiçbir denklik yoktur. Güvenliğine yönelik tehditlere karşı her zaman İsrail'in yanında olacağız."  Fakat tersini düşünenler de var. Fransa, Belçika ve Norveç "Netanyahu'yu tutuklarız" diyerek UCM'ye uydu. Denklik yok Biden cinayetler için gerekçe yaratmaya çalışıyor. Ancak İsrail devleti ile Hamas arasında bir denklik olmadığı konusunda haklı. Hamas İsrail şehirlerinin büyük bölümünü bombalarla yerle bir etmedi. Kontrol noktalarını ve sınır geçişlerini kapatarak sivilleri kasıtlı olarak açlıktan öldürmedi. Sistematik olarak tüm sağlık altyapısını yok etmeye çalışmadı ya da sağlık çalışanlarını hedef almadı. Gazze'yi 17 yıldır bir açık hava hapishanesinde kuşatma altında tutmadı. Ve İsrail -şimdiye kadar- Hamas'ın 7 Ekim'de öldürdüğü her İsrailli için en az 35 Filistinliyi öldürdü. Farklı ideolojilerden örgütlerin oluşturduğu Filistin direnişi, İsrail'in 76 yılı aşkın bir süredir kendi halkına karşı uyguladığı vahşete tepki olarak savaşıyor. Zalim İsrail ile mazlum bir grubun mücadelesinin ifadesi olan Hamas arasında hiçbir denklik yoktur.

Küresel imza kampanyası: Bogdan Syrotiuk'a özgürlük

Dünya Sosyalist Web Sitesi, “Ukraynalı sosyalist ve NATO’nun vekalet savaşının muhalifi Bogdan Syrotiuk’a özgürlük!” başlıklı bir imza kampanyası başlattı. İmzaya açılan metin şöyle: "NATO’nun kışkırttığı Ukrayna-Rusya savaşının ve faşizan Zelenskiy rejiminin sosyalist muhalifi Bogdan Syrotiuk 25 Nisan Perşembe günü Ukrayna’nın güneyindeki memleketi Pervomaisk’te Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) tarafından tutuklandı. 25 yaşında ve sağlık durumu kötü olan Bogdan, Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmek gibi düzmece suçlamalarla Nikolayev’deki bir hapishanede korkunç koşullar altında tutuluyor. Gerçekte Bogdan, kapitalist Putin rejiminin ve onun Ukrayna’yı istilasının uzlaşmaz bir muhalifidir. Ukrayna, Rusya ve tüm eski Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfının birliği için mücadele etmektedir. Bogdan, düzmece bir mahkeme tarafından suçlu bulunursa, ölüm cezasına eşdeğer olan 15 yıldan ömür boyu hapis cezasına çarptırılmakla tehdit ediliyor. Bogdan'ın tutuklanması, Zelenskiy rejiminin, savaşa karşı muhalefete,  Ukrayna işçi sınıfı içinde giderek artan bir karşılık bulan sol hareketlere yönelik acımasız baskısının son örneğidir. Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bogdan Syrotiuk'un derhal serbest bırakılması talebiyle küresel bir kampanya çağrısında bulunmaktadır. Bogdan'ın özgürlüğü için mücadele, emperyalist savaş, soykırım ve faşizme karşı mücadelenin temel bir bileşenidir."

Berlin üniversitelerindeki Akademisyenlerden Açıklama

7 Mayıs 2024 günü FU Berlin Üniversitesi kampüsünde kurulan Filistin Kampı’nın polis şiddetiyle dağıtılması ve öğrencilerin kampüste gözaltına alınmasına dair Berlin’deki akademisyenler bir imza metni yayınladı. Metnin Türkçesini paylaşıyoruz. Berlin'deki üniversitelerde görev yapan akademisyenler olarak, kendi kavrayışımız, öğrencilerimize eşit bir yaklaşımın yanı sıra, aynı zamanda onları korumamızı ve asla polis şiddetine maruz bırakmamamızı gerektirmektedir.  Protesto kampının somut taleplerini kabul edip etmediğimizden bağımsız olarak, öğrencilerimizin önünde durarak, üniversite alanlarının işgalini de içeren barışçıl protesto haklarını savunuyoruz. Toplanma ve ifade özgürlüğü bilhassa üniversitelerde korunması gereken temel demokratik haklardır. Refah'ın bombalanması ve Gazze'de giderek kötüleşen insani kriz göz önüne alındığında, protesto edenlerin taleplerinin aciliyeti, bütün somut taleplere katılmayan veya seçilen eylem biçimini uygun bulmayanlar için de anlaşılır olmalıdır. Diyaloga yönelik olması, temel haklarla korunan protestolar için bir önkoşul değildir. Tam tersi olarak, mümkün olduğu kadar diyalog temelli ve şiddet içermeyen bir çözüm için çaba göstermenin üniversite yönetiminin görevi olduğuna inanmaktayız. FU Berlin Üniversitesi'nin yönetimi, önceden bir diyalog teklifi dahi olmaksızın, protesto kampının polis tarafından dağıtılmasını istediği için bu görevini ihlal etmiştir. Anayasal olarak barışçıl bir biçimde toplanma hakkı, ifade edilen görüşten bağımsız olarak geçerlidir. Toplanma özgürlüğü Federal Anayasa Mahkemesi ("Fraport" kararı) yerleşik hükmüne göre, özel konut hakkını da kısıtlayabilmektedir. Kaldı ki FU Berlin Üniversite kampüsü gibi kamuya açık alanlar, kamusal amaçlar da dahil olmak üzere, çeşitli amaçlara hizmet için vardır. Berlin'deki üniversitelerin yönetimlerini kendi öğrencilerine yönelik polis operasyonlarından ve ceza soruşturmalarından kaçınmaya çağırıyoruz. Öğrencilerle diyalog ve üniversitelerin eleştirel kamusal alanlar olarak korunması, en yüksek önceliğe sahip olmalıdır. Bunların her ikisi de kampüsteki polis operasyonları ile bağdaşmaz. Akademisyenler ve üniversiteler olarak misyonumuzu yalnızca tartışma ve münazara yoluyla yerine getirebiliriz.

Uluslararası Sosyalist Akım: Aşırı sağa karşı mücadeleyi büyütelim

Birçok ülkede örgütlenen, Türkiye'de DSİP'in de bir parçası olduğu Uluslararası Sosyalist Akım'ın açıklaması: Aşırı sağ küresel ölçüde gelişmeyi sürdürüyor. Arjantin’in yeni “liberteryen” başkanı Javier Milei, uzlaşmaz bir neoliberal iktisadı desteklemekle kalmıyor, ülkede 1976 ile 1983 arasında iktidarda olan kanlı askeri diktatörlüğü de savunuyor. Bir diğer aşırı sağcı lider, Narendra Modi, Hindistan’da tekrar aday oluyor. İtalya’nın faşist başbakanı Giorgia Meloni anayasayı değiştirmeye ve gücü kendi elinde merkezileştirmeye çalışıyor. Geert Wilders’in Hollanda başbakanı olması engellenmiş olabilir ama onun “Özgürlük Partisi” (PVV) geçen yılın Kasım ayında yapılan parlamento seçimlerinden oyların neredeyse yüzde 24’ini alarak birinci çıktı. Almanya ve Fransa’daki faşist partiler, Almanya için Alternatif (AfD) ve Ulusal Birlik (RN) Avrupa parlamentosu seçimlerinde görece güçlü sonuçlar almayı ve daha önceki genel ve yerel seçimlerdeki başarılarının üzerine çıkmayı umuyorlar. Ana akım sağ partilerde Britanyalı Muhafazakâr Partili Suella Braverman ve Alman CDU partisinden Friedrich Merz gibi aşırı sağ retorik saçanlar, giderek daha fazla referans oluşturuyorlar. Avrupa’da merkez sağ giderek artan bir şekilde parlamentodaki aşırı sağ oylara bel bağlamaya çalışıyor. Tüm bunlar olurken ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump, çok güçlü Cumhuriyetçi seçmen tabanı sayesinde çoğu ankette yarışı Joe Biden’ın önünde götürüyor.  Aşırı sağın ilerleyişi, merkez sağdan ve merkezden soldan anaakım neoliberal partilerin başarısızlığının doğrudan bir sonucu. Bu partilerin 2007-2009 finansal krizine tepkisi, krizin bedelini kemer sıkma önlemleri dayatarak çalışanlara ödetmek oldu. Örneğin Yunanistan’da 2023’te kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla 22.314 dolardı, bu en yüksek değer olan 2008 yılındaki 31.902 doların hala çok altında. Ücretler ayrıca, pandemi ve Ukrayna savaşının yol açtığı enflasyondaki artıştan da olumsuz etkilendi. Bu durum aşırı sağın demagojik bir şekilde “seçkinleri” veya “kastı” suçlamasını kolaylaştırdı. Utanç verici bir şekilde, çoğu zaman NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü vekalet savaşını sadece bu partilerin eleştirdiği gerçeği de bu partilere katkıda bulundu.  Aşırı sağ, çalışan insanların küresel finansal krizin patlak vermesinden bu yana hayatlarındaki kötüleşmeye karşı duydukları haklı ve yaygın öfkeyi, mültecileri ve göçmenleri hedef alarak saptırıyor. Oysa şu an sistemin içinden geçtiği çok boyutlu krizin en büyük kurbanları arasında mülteciler ve göçmenler de var. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin ve müttefiklerinin geniş Ortadoğu bölgesindeki egemenliklerini sürdürmek için yürüttükleri emperyalist savaşlarda en az 38 milyon kişinin yerinden edildiği tahmin ediliyor. Benjamin Netanyahu’nun soykırımcı İsrail hükümeti Gazze’den Filistinlileri çıkarmaya çalışıyor. Yerinden edilenler Avrupa’ya sığınmak istediklerinde geri itiliyor ve eziyetle karşılaşıyorlar. Akdeniz’de Yunanistan yakınlarında Yunan sahil güvenliği tarafından tekneleri geri itilirken alabora olan 600 mülteci boğularak öldü.  Aşırı sağ partiler, iktidardaki ana akım partilerin baskıyı arttırarak, göç kontrollerini sıkılaştırarak ve yurttaşlık haklarına saldırarak onları yatıştırmaya çalışmasından dolayı son derece güçlendiler. Britanya’da Rishi Sunak’ın başarısız Muhafazakâr Parti hükümeti umutsuzca Manş Denizi’ni geçen botları durmaya çabalıyor, Avrupa Parlamentosu ise yeni göçmen karşıtı yasaları oylamayla kabul ediyor ve böylece AB’nin “Avrupa Kalesi” politikasını daha da kötüleştiriyor. İslamofobi Batı emperyalizminin Ortadoğu’daki müdahalelerini meşrulaştırmanın bir yolu olarak başladı ama aşırı sağ tarafından “aşağıdan” geliştirildi. Vaaz ettikleri korkunç Müslüman karşıtı ırkçılık, iktidardaki partiler tarafından yaygın hale getirildi. Aşırı sağın islamofobisi onları güçlü bir şekilde İsrail’i desteklemeye yönlendirirken, aynı zamanda Yahudi karşıtı temalar da kullanıyorlar. Hükümetler İsrail’i eleştirenleri Yahudi düşmanı olarak damgalayarak ve özellikle soykırıma karşı mücadele eden Müslümanlarla Siyonizm karşıtı Yahudileri hedef alarak aşırı sağ partileri destekliyorlar.  Aşırı sağın ve daha geniş ırkçılığın taarruzuna karşı bıkmadan usanmadan ve olası en geniş ölçekte savaşılması gerekiyor. En büyük ilerlemeyi seçimlerde kaydettikleri için onlara bu alanda da karşı koyulmalı. Ancak bunu yapmak bu politikalara karşı çıkmak için demagojik olarak, bir yandan neoliberal politikalar uygularken diğer yandan aşırı sağı ve aşırı sağın göçmen karşıtı ırkçılığını yatıştırma politikaları uygulayan merkez sol partileri desteklemek anlamına gelmiyor. Gelecek seçimlerde, örneğin Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, kemer sıkma politikalarına, ırkçılığa, savaşa karşı çıkan ve Filistin halkıyla dayanışmayı örgütleyen listelere veya adaylara oy verilmesi çağrısı yapıyoruz Ancak bu seçim alanından çok daha önemlisi, sokaklardaki ve işyerlerindeki mücadeledir. Örgütlü faşistlere karşı kitlesel direnişi seferber etmek için çalışıyor, faşist saldırıları ve yürüyüşleri engellemek için sendikacı dostlarımızla, soldaki siyasal örgütlenmelerle ve mahalle örgütleriyle bir araya gelmek istiyoruz. Irkçılığa karşı çıkan, göçmenlerle ve mültecilerle dayanışmayı destekleyen herkesi birleştirecek olan, olası en geniş kitlesel hareketleri inşa etmeyi amaçlıyoruz.  Irkçılığın ve faşizmin kökleri kapitalist sistemin derinliklerinde yatıyor. Bu sistemin krizi aşırı sağın yükselişini besliyor. Bir akım olarak, kapitalizmin dünyasından ve onun getirdiği tüm kötülüklerden kurtulmak, aşağıdan gerçek demokrasi temelinde herkes için adalete ulaşmak için ihtiyacımız olan uluslararası sosyalist devrim için çalışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilham verici öğrenci eylemlerinin temsil ettiği Filistin ile dayanışma hareketi nasıl bir antiemperyalist ve ırkçılık karşıtı sol inşa etmemiz gerektiğini gösteriyor. Uluslararası Sosyalist Akım Koordinasyonu 2 Mayıs 2024

1 2 3 4 5 6 İleri

Bültene kayıt ol