Bursa Su Kolektifi’nden fabrika önünde eylem: İznik gölü işgal ediliyor!

Shell önünde protesto: 'Fosil yakıtları tarihten sileceğiz'

Türkiye'de 99 yıldır faaliyet gösteren petrol şirketi Shell, İstanbul'daki merkezi önünde protesto edildi. Youth For Climate Turkey (İklim için Gençlik Türkiye) aktivistlerinin yaptığı basın açıklaması: Şu anda bir iklim krizinin tam ortasındayız ve krize kriz demediğimiz sürece çözüme ulaşamayız. Fosil yakıtlar iklim krizini körükleyen en büyük sektör. Sesimizi duyurmak için buradayız.  Rusya-Ukrayna gerilimiyle derinleşen küresel enerji krizinden kârlı çıkan İngiliz petrol şirketi Shell oldu. Shell'in bu yılın ilk üç ayında elde ettiği kâr oranı bir önceki yıla göre üç kat artarak 9.1 milyar dolar olmuştur. Bir çok açgözlü için bu bir başarı öyküsü olarak adlandırılmıştır.   Yöneticilerinden enflasyon ve Ukrayna'daki savaş trajedisinin, petrol fiyatlarının artmasına olanak sağladığını duyuyoruz. Bu kârlar, direkt ceplerine gidiyor. Oxfam’ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan raporu,  Putin’in Ukrayna’yı işgali yüzünden büyüyen enerji ve gıda krizinin 2022’de 60 milyondan fazla aşırı yoksul yaratacağını gösterdi.  Petrol ve gaz devleri aynı günlerde rekor düzeyde kâr bildirimleri açıkladı. Onlar bu kadar kazanırken sadece bu yıl yaratılan aşırı yoksul sayısı 60 milyondan fazla!  Bilim insanları tarafından yapılan çalışmalara göre, küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutmak için 2050 yılına kadar hem petrol hem de doğal gazın yaklaşık yüzde 60’ı ve kömürün yüzde 90’ının yerin altında kalması gerekiyor. Bu hedefe ulaşmak için küresel petrol ve doğal gaz üretiminde 2050 yılına kadar yıllık yüzde 3 oranında azalma olması gerekiyor.  Enerji güvenliğini sağlama bahanesiyle İngiltere açıklarında, Kuzey Deniz’indeki Jackdaw bölgesinde daha yeni onaylanan lisans haberiyle görüyoruz ki; karar vericiler yine “çaresiz ve yıkıcı bir karar” vermişler ve hükümetin uzun vadeli bir planı olmadığı da bu şekilde anlaşılmıştır.  Ocak 2021’de Hollanda’dan bir mahkeme, İngiliz-Hollanda şirketi Royal Dutch Shell’i “tehlikeli iklim değişikliğine” sebebiyet vermekle suçlu buldu. Mahkeme, 2030 yılına kadar şirketin, dağıtıcılarının ve müşterilerinin karbondioksit salımını 2019 seviyesine göre %45 oranında azaltmasına karar kıldı. 17 bin vatandaşın ve Friends For Earth Hollanda’nın açtığı ortak davada, küresel karbondioksit salımının %3’ünden sorumlu bu şirketin verdiği zararların durdurulması talep edilmişti.  Shell davanın sonucunda 2030 yılına kadar ürünlerinin karbon “yoğunluğunu” %20 azaltacağını ve 2050 yılında net sıfır emisyona ulaşacağını taahhüt etmişti ama mahkemede, Shell’in bu girişimlerini yeterli bulunmadı ve şirketin gerçek karbon ayak izini küçültmek yerine sosyal girişimlere odaklandığını belirtti. Hollanda mahkemesinin verdiği bu karar ve direkt olmasa da Fransa ve Almanya’da hükümetlerin hedefleri Shell’in karbondioksit salımını azaltması gerçeğini değiştirmiyor. Guardian tarafından yayınlanan bir araştırmada, dünyanın en büyük fosil yakıt firmalarının sessizce 195 "karbon bombası" planladığını ortaya çıkarmıştı- iklimi küresel ölçekte kabul edilen sıcaklık sınırlarının ötesine geçecek ve feci küresel etkiler yaratacak devasa petrol ve gaz projeleri… Her biri ömürleri boyunca en az bir milyar ton CO2 emisyonu ile sonuçlanacak, toplamda yaklaşık 18 yıllık mevcut küresel CO2 emisyonuna eşdeğer 195 karbon bombası, devasa petrol ve gaz projesi. Bunların yaklaşık %60'ı şimdiden pompalamaya başladı. Bir düzine en büyük petrol şirketi, küresel ısınmanın 2C'nin çok altında sınırlanması durumunda yakılamayacak yeni petrol ve gaz alanlarını sömürmek için on yılın geri kalanında günde 103 milyon dolar harcama yolunda ilerliyor. Shell, "düşük karbonlu biyoyakıtlar ve hidrojen, elektrikli araç şarjı, güneş ve rüzgar enerjisine" yatırım yaptığını söylemişti, ancak 2021'de düşük karbonlu işletmeler için yılda 3 milyar dolara yakın bütçe ayırdı, buna karşılık fosil yakıt operasyonlarına 17 milyar dolar ayırdı.  Shell'in sismik araştırma yapma planlarını durdurma mücadelesi Doğu Cape Eyaleti Yüksek Mahkemesi'nde devam ediyor. Shell, 11.000 ton petrolü Kuzey Denizi'ne dökmek istiyor. Bu, yalnızca çevreyi değil, aynı zamanda balıklar, kuşlar ve deniz memelileri gibi, ortamdaki deniz yaşamını da kritik biçimde etkileyecektir;  İngiltere’de yeni onaylanan Jackdaw gaz sahasının 120 milyon ile 250 milyon varil petrol eşdeğeri arasında rezervi olduğu ve Shell’in 2025 yılının ikinci yarısında üretime başlamayı planladığı düşünülüyor. Shell'i gerekli herhangi bir yasal, ekonomik veya politik yollarla yok etmenin zamanı, Shell’in artık fosil endüstrisindeki işçiler için Adil Geçiş sağlaması, Etkilenen topluluklar ve ekosistemler için TAZMİNATLARI sağlaması, Herkes için merkeziyetsiz sosyal bir Enerji  Demokrasisi oluşturması gerekiyor.  99 yıldır Türkiye’de geleceğimizi karartıyorsunuz, 100. yılda gidişinizi görmekten memnun olacağız. Geleceğimizi karartırken iklim adaletinden kaçabilirsiniz ama saklanamazsınız. Enerji fiyatları yükselirken ve milyonlar yakıt yoksulluğu çekerken Shell rekor kâr kaydetti. İklim kriziyle mücadelede Shell’e yer yok! Nereye giderseniz gidin kitlesel suçlarınızı imha etmek için buluşacağız.  Fosil yakıtları tarihten sileceğiz, hep birlikte dayanışma içinde…

İklim krizi ve göç

Tuna Emren'in Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır forumunda yaptığı sunum.

Jeremy Corbyn ve iklim hareketi güç birliği yaptı: Bu krizin çözümü iklim istihdamıdır!

İşçi Partisi’nin eski lideri Jeremy Corbyn, ‘Barış ve Adalet Projesi’ kapsamında, hükümetin fosil yakıtları ruhsatlandırmayı ve üretimini durdurmayı taahhüt etmesini sağlamak amacıyla doğrudan eylemler düzenleyen sivil direniş grubu “Just Stop Oil” (Petrolü Durdurun) ile birlikte ilerleme kararı aldı. İngiltere’de iklim hareketinin en önemli kampanyalarından biri haline gelen “Just Stop Oil”in kampanya sorumluları ile bir araya gelen Corbyn çok büyük bir kitle hareketi örgütlemeyi hedeflediklerini söyledi.  Sendikacılar, sivil toplum örgütleri ve aktivistleri içeren bu büyük hareket iklim krizinin yanı sıra ekonomik krizi de hedef tahtasına oturtuyor, tüm krizlerin sorumlusunun kapitalizm olduğu vurgusuyla ilerliyor. “Just Stop Oil” sözcüsü Lawrence Leather, sendikaları da içeren geniş bir koalisyon kurmak istediklerini belirtiyor. Jeremy Corbyn ise geçtiğimiz günlerde verdiği demeçte, “Bu tür hareketler tarihin dönüm noktalarında ihtiyaç duyulan itici güçtür,” diyordu; “Bir araya geldiğimizde dünyayı değiştirecek güce sahip oluruz.”  “Yapmamız gereken budur, çünkü iktidardakiler – fosil yakıt devleri, milyarderler ve onların hizmetindeki siyasi iktidarları kastediyorum- hem cebimizdekileri hem de geleceğimizi çalmanın peşindeler.” Bu yeni hareketin iklim krizini sonlandırmak üzere uygulayacağı plan ise yüz binlerce kişiye iklim istihdamı yaratacak muazzam ölçekli bir adil geçiş paketine dayanıyor. Ekonomiyi hızla karbondan arındıracak bu tasarı geniş kapsamlı bir iklim adaleti gündemi öneriyor.  Enerji şirketlerinin kamulaştırılması ve dönüştürülmesi, toplu taşımaya ağırlık verilmesi, enerji faturalarının düşürülmesi gibi hedefleri de bulunan tasarının somut talepleri etrafında bir araya gelen Corbyn, sendikalar ve sivil toplum örgütleri Londra’nın merkezinde 23 Temmuz Cumartesi günü, iklim hareketi öncülüğünde gerçekleştirilecek çok büyük bir eyleme hazırlanıyor. 

İklim zirvelerinin otuz yılı: Nereye vardık?

İklim krizini çözmeye çalışmak için ülkeleri düzenli olarak bir araya getirecek küresel bir sistemin kurulduğu Rio Dünya zirvesinden bu yana 30 yıl geçti. İşte o zamandan beri öne çıkanlar. 1 1995: Berlin Birkaç yıllık hazırlıktan sonra ilk konferans Berlin'de gerçekleşti ve düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları’nın (COP) formatı da belli oldu. Sera gazı emisyonları üzerindeki kısıtlamalar yoluyla iklime zarar veren insani müdahaleyi önlemek için ülkelerin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (UNFCCC) hedeflerini uygulamaya koymalarının gerektiği kısa sürede anlaşıldı. 2 1997: Kyoto İlk kez, sera gazı emisyonlarını azaltmak için bir hedef belirlendi. Amaç, sera gazı emisyonlarını 2012 yılına kadar 1990 yılı seviyesine kıyasla %5 azaltmaktı. Bunu başarmak için tüm gelişmiş ülkeler ulusal hedefler belirlerken, gelişmekte olan ülkelerin emisyonlarını arttırlamalrına izin verildi. Ancak ABD Kongresi anlaşmayı onaylamadı, ki bu da protokolün yürürlüğe giremeyeceği anlamına geliyordu. COP toplantıları her yıl düzenlenmeye devam etti ancak merkezi siyasi çıkmazı aşmanın bir yolu yok gibi görünüyordu.   Rio Dünya zirvesinin ardından geçen otuz yılda karbon emisyonları yükselmeye devam etti 1. 1992 Rio Dünya zirvesi Brezilya'da gerçekleşti. 2. 2004 Yıllarca süren çıkmazdan sonra, Kyoto protokolü Buenos Aires'te onaylandı. 3. 2010 Cancun anlaşması, tüm ülkelerin 2020’ye kadarki ulusal hedeflerini resmileştirdi. 4. 2015 Paris anlaşması, yükselen ortalama sıcaklığa ülkelerin hepsinin karşılamayı taahhüt ettiği bir sınır belirledi 5. 2021 Glasgow'da ülkeler, küresel ısınmayı 1,5 santigrat derece ile sınırlamayı ve kömürün kullanımını aşamalı olarak kaldırmayı kabul etti 3 2004: Buenos Aires Ve sonra Kyoto protokolü, beklenmedik bir ülke tarafından, Rusya tarafından, tarihin hurda yığınından çıkarılıp kurtarıldı. Rusya, Dünya Ticaret Örgütü'ne katılmak istedi ve karşılığında protokolün karşılıksız olarak onaylanmasını teklif etti. Rusya'nın Ekim 2004’teki bu kararı protokolü yasal olarak yürürlüğe koydu. Ancak ABD halen karşı olduğundan, bu protokolün yalnızca sınırlı bir etkisi olabilirdi. Sonuç olarak, çoğu ülke ufak Kyoto taahhütlerini yerine getirdi ancak, bunun küresel emisyonlar üzerindeki etkisi Çin ve ABD’nin 2000'ler boyunca karbon üretimini artırmaya devam etmeleri nedeniyle çok az oldu. Bu sırada Çin karbon salınımında ABD’yi geçerek dünya birincisi oldu. 4 2006: Bali Yürürlükte olan, ancak büyük ölçüde etkisiz olan Kyoto protokolü nedeniyle BM, yeni bir yol bulması gerektiğini fark etti. Dolayısıyla, 2006 yılında UNFCCC'nin icra sekreteri olarak atanan Yvo de Boer, Kyoto protokolünün yerine geçecek veya onun halefi olacak ve tüm ülkeleri kapsayacak bir yol haritası önerdi. ABD’nin, sürekli olarak Beyaz Saray’daki George W. Bush ile temas halindeki delegasyonu hiçbir şeyi kabul etmediği için toplantılar huysuz ve gergin bir havada devam etti. Gelişmekte olan ülkelerin delegeleri durumdan bezmiş durumdayken sonunda birisi söz aldı. Papua Yeni Gine'den Kevin Conrad ABD'ye hitâben şunları söyledi: "Liderlik etmenizi talep ediyoruz, liderlik etmenizi bekliyoruz, ancak liderlik etmeye istekli değilseniz, lütfen yoldan çekilin." Bunun ardından ABD, nihai olarak 2009 yılı sonuna kadar imzalanması hedeflenen emisyon seviyeleri konusunda bir anlaşma olan Bali yol haritasını imzalamayı nihayet kabul etti. 5 2009: Copenhagen Kopenhag'da, Kyoto protokolünün yerini alacak bir anlaşmanın gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeler tarafından imzalanabileceğine dair umutlar yüksekti. Ancak konferans yaklaştıkça tam teşekküllü yeni bir anlaşmanın olmayacağı ortaya çıktı ve konferans öncesindeki son birkaç ay yetkililer, Kopenhag'ın yalnızca bir “siyasi bildiri” üreteceğini açıkça belirterek beklentileri azaltmaya çalıştılar. Konferans başladığındaysa bunu başarmanın bile neredeyse imkansız olduğu ortaya çıktı. Danimarkalılar karmaşık UNFCCC prosedürlerinin kontrolünü kaybetti ve Çin, emisyonlarını azaltacağını ima eden herhangi bir anlaşmayı imzalamaya yanaşmadı. Konferansın son günü için gelen dünya liderleri bir kaosla karşılaştı. Sonunda Barack Obama ve diğer liderler, Çin dahil dünyanın en büyük emisyon salan ülkelerinin tümünün 2020 sera gazı emisyon hedefleriyle ilgili yapılan anlaşmayı kabul etmelerini sağladılar. Ancak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin, sera gazlarını azaltma sorumluluğunu ilk kez ortaklaşa üstlenmeleri, yalnızca konferanstaki anlaşmazlığı ve dehşeti gören dünyanın geri kalanı tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. 6 2010: Cancún Cancún'da, daha önce Kopenhag'da kabul edilmiş olan siyasi deklarasyon bir dizi COP kararı ile nihayet yasal hale getirildi. Cancún anlaşmaları, tüm ülkelerin 2020 yılına kadarki ulusal hedeflerini resmileştirdi. 7 2011: Durban Kopenhag'da yeni bir protokol veya yasal olarak bağlayıcı bir anlaşmanın yazılamamış olması BM sürecinin kırılganlığını ortaya koymuştu. Neyse ki dönemin AB iklim komiseri Connie Hedegaard, ülkeleri yeni bir anlaşmaya varacak bir yol haritasına ikna edecek bir plana sahipti. Bu plan sonunda Paris anlaşmasına yol açtı. Avrupa Birliği, Çin ve Hindistan'ın muhalefetiyle karşılaştı ve müzakereler son güne kadar sürdü. Sonunda AB boyun eğmedi ve gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden oluşan bir koalisyon topladı. İzole edilmiş olan Çin ve Hindistan boyun eğdiler ve dünya Paris'e doğru yola çıktı. 8 2015: Paris Fransızlar, Kopenhag'ın hatalarından kaçınmaya kararlıydılar ve konferanstan önceki yılı durmksızın “360 derece diplomasi” çalışmalarıyla geçirdiler. Dünya liderleri, ekiplerine anlaşmaya varmaları konusunda talimat vermek için ilk günden geldiler ve en çetrefilli konulardaki bazı pürüzler giderildi. Kopenhag'da verilmiş olan yoksul ülkelere 100 milyar dolar sözü teyit edildi, emisyon azaltımlarına yönelik bağlayıcılığı olmayan ulusal hedefler yasal olarak bağlayıcı hâle getirildi ve sıcaklık artışı limitinin 1,5 derece olarak mı yoksa 2 derece olarak mı belirleneceği sorusu her ikisinin de dahil edilmesiyle çözüldü. Anlaşmanın son haliyle tarihte ilk kez tüm ülkeler belirledikleri küresel sıcaklık artışı limitini tutturabilmek için söz verdiler. 9 2021: Glasgow Covid pandemisi nedeniyle bir yıl ertelenen Cop26, her halükârda çok önemli bir konferans olacaktı. Ülkelerin Paris anlaşmasında kabul ettikleri ulusal taahhütler, küresel sıcaklık artışını 2 derecede tutmak için yetersizdi, dolayısıyla daha katı hedefler gerekliydi. Ayrıca yeni bilimsel çalışmalar 2 dereceye ulaşmanın ne kadar tehlikeli olacağını göstermişti. Bu nedenle Birleşik Krallık'taki ev sahipleri için asıl hedef ülkelerin küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlamayı hedefleyeceği bir anlaşmanın onaylanmasıydı ve bu elde edildi. Ayrıca ülkeler, son dakikaya kadar Çin ve Hindistan’dan gelen itirazlara rağmen kömür kullanımının aşamalı olarak sonlandırılmasını da onayladılar. Anlaşma kırılgandı. Ancak ülkeler 2022'de ve sonrasındaki her yıl emisyon kesintileri konusunda daha sert ulusal planlarla geri dönmeyi kabul ettikleri için önemli bir ilerleme anlamına geliyordu. 10 2022: Geleceğe ve Mısır’a doğru Glasgow Paktı’nın mürekkebi daha kurumamıştı ki dünya, iklim kriziyle mücadele umutları açısından potansiyel olarak felaket olacak şekilde değişmeye başladı. Enerji ve gıda fiyatlarındaki artışlar hükümetlerin hayat pahalılığı ve enerji güvenliği kriziyle karşı karşıya kaldıkları anlamına geliyor ve bazı hükümetler kömür de dahil olmak üzere fosil yakıtlara geri dönerek karşılık vereceklerini duyurdular bile. Bununla birlikte, Ukrayna'daki savaş, yüksek fosil yakıt fiyatlarına kıyasla daha avantajlı olan yenilenebilir enerji seçeneğini güçlendiriyor. Ayrıca bu durum, enerji ve iklim meselesini hükümetlerin dikkate alması gereken en önemli ulusal güvenlik sorunları haline getirdi. Ne var ki jeopolitik kaymalar; tahıl, yakıt ve turizm nedeniyle Rusya’nın yakın dostu olan Mısır'ın diplomatik açıdan zor bir görevle karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor. Fiano Harvey’in The Guardian’da yayımlanan yazısından çeviren Burak Demir

Atina’da yangın, Fransa’da oraj - Emisyonlar tarihin en yüksek seviyesine ulaştı

Küresel ısınmanın tetiklediği aşırı hava olayları binlerce kişiyi elektriksiz bıraktı, onlarca kişinin yaralanmasına yol açtı. Yunanistan’daki orman yangınları, Atina’nın bir kısmının tahliye edilmesini zorunlu kıldı. O esnada Fransa’da yaşanan şiddetli fırtına ondan fazla kişinin yaralanmasına ve binlerce kişinin elektriksiz kalmasına sebep oldu. Aşırı hava olayları ve iklim afetleri ‘yeni normal’ haline geldi. Küresel ısınmanın yol açtığı seller, hortumlar, fırtınalar, orman yangınları artık daha sık yaşanıyor ve sonuçları da giderek daha yıkıcı olmaya başlıyor. Atina’da Hymettus Dağı'nın yamaçlarında başlayan yangın şehrin güneyine kadar yayıldı, yerleşim merkezlerini ve kentin altyapısını tehdit edeceği bir seviyeye ulaştı. Şiddetli rüzgarla yayılan alevlerin elektrik hatlarında zarara yol açmış olabileceği bildirildi. Fransa’da ise şiddetli fırtına yüzünden binlerce kişi elektriksiz kaldı, uçuşlar durduruldu. Fırtına ülkenin her bölgesini ele geçirdi, Paris’te çatıları uçurdu, bir kişinin ölümüne ve 14 kişinin yaralanmasına yol açtı. Tenis topu büyüklüğündeki dolu yağışıyla birlikte 3.500 noktada acil durum çağrısı yapıldı.  Fransa bu yıl, normal yağış beklentisinin yarısı kadar yağış aldı. Fırtınanın dinmesiyle birlikte ülkede sıcak ve kurak bir yaz beklendiği duyuruldu. Emisyonlarda rekor seviyeler Avrupa bir kez daha iklim afetleriyle sarsılırken, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun tarihin en yüksek seviyesine ulaştığı bildirildi. Aralıksız tırmanışını sürdüren emisyon seviyeleri Mayıs ayında milyonda 421 parçaya ulaştı. Geçtiğimiz yılın emisyon yoğunluğunun ise 36,3 milyar tona yükseldiği açıklandı. Bu, insanlık tarihinin en yüksek seviyesidir. Carbon Brief’in 2021 için sunduğu iklim verileri, geçtiğimiz yıl kırılan rekorlardan bir diğerinin de deniz suyu sıcaklığındaki artış olduğunu gösterdi: “2020'ye kıyasla tek başına 2021'deki ısınma artışı – yaklaşık 14 zettajoule - 2019'da Dünya genelindeki enerji sarfiyatının 23 katına karşılık gelen bir ısınmaydı.” Atmosfere salınan sera gazlarının bir kısmı yerküre yüzeyini ısıtırken, büyük çoğunluğu da okyanuslar tarafından emiliyor. Denizlerin çektiği CO2 fazlasının da yaklaşık üçte ikisi 700 metreye kadar olan derinlikte birikiyor.  2021’de küresel yüzey sıcaklığının da olağanüstü bir seviyeye ulaştığını bildiren Carbon Brief, La Niña okyanus salınımında geçtiğimiz yıl yaşanan koşulların bu yıla etki edeceğini, dolayısıyla 2022’yi en yüksek sıcaklıkların yaşanacağı yıl haline getirebileceğini de söylüyor. İklim krizi, tropik bölgelerden Kuzey Atlantik'e sıcak su taşıyan okyanus akıntılarını yavaşlattığı için Atlantik meridyen devrilme sirkülasyonu olarak adlandırılan bu sistem aksayıp sel felaketleri ve yangınları körükleyen La Niña’yı baskın hale getirdi. Avustralya’da okyanus suyunun aşırı ısınmasına sebep olan La Niña nemli havayı atmosferin üst tabakalarına iterken kuru havanın Doğu Pasifik’e inmesine sebep oluyor ve bu nedenle bir yandan kuraklık riskinin büyümesine yol açıyor, diğer taraftan deniz rüzgarlarını da güçlendirdiği için aşırı yağışlar ve sel felaketlerini getiriyor.  Carbon Brief’in analizi, küresel ısınma artışının asgari 1,3C’ye ulaşmış olduğunu gösterdi. Bunun sonucunda 2021 yılında Çin, Güney Kore, Bangladeş ve Nijerya başta olmak üzere 25 ülkede tüm zamanların yıllık sıcaklık rekorları kırıldı.  Geride bıraktığımız Nisan ve Mayıs aylarında Pakistan'da sıcaklıklar 49C'ye ulaşmış, Hindistan'ın bazı bölgelerindeyse 47C'nin üzeri görülmüştü. Çin’de ısınma değerinin şimdiden 2C’nin üzerine ulaştığını gösteren analizler, kuzey yarımkürenin yaz aylarının giderek daha sıcak olmaya devam edeceğini vurguluyor ve Hindistan ile Pakistan'da yaşanmakta olan katlanılmaz sıcak hava dalgasının artık  “30 kat daha olası” hale geldiğini gösteriyor. 

(Röportaj) Chomsky: İklim mücadelesinde ahlakın, arayı açan zekâyı yakalaması gerekiyor

Dünya Meteoroloji Örgütü, yerkürenin önümüzdeki beş yıl içinde sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerinde bir ısınmayı görme olasılığının yüzde 50 olduğu konusunda uyardı. Bardağın yarısını dolu görenler bile dünya ülkelerinin iklim kriziyle mücadele için bugüne kadar üstlendiği çabaların yeterli olmadığı konusunda hemfikir. Doğrusu, küresel ekonomi, enerji arzının yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan fosil yakıtlara dayalı bir yol izliyor. Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) sırasıyla 28 Şubat ve 4 Nisan 2022'de yayımlanan, güncel bilimsel araştırmalara dayalı ikinci ve üçüncü raporlarının ikisi de Ukrayna’daki savaş ve artan enerji maliyetleri arasında büsbütün göz ardı edildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde Biden yönetiminin yükselen gaz fiyatlarına tepkisi, ülkenin petrol ve gaz sondajını yeniden ayağa dikmek ve “stratejik petrol rezervlerinden şimdiye kadarki en büyük petrol satışını” gerçekleştireceğini ilan etmek oldu. Dünyanın geri kalanı da Ukrayna'daki savaşın yalnızca kısa vadeli sonuçlarına dayalı dar bir çerçeveden düşünerek karşılık verdi. Dünyaca ünlü akademisyen-aktivist Noam Chomsky, Truthout'a verdiği bu özel röportajda, artan askeri gerilimler karşısında kısa vadeli düşünmenin yol açacağı sorunlara dikkat çekiyor.  C.J. Polychroniou: Noam, Ukrayna'daki savaş akıl almaz acılara neden oluyor ama aynı zamanda küresel ekonomik sonuçları da var ve küresel ısınmaya karşı mücadele açısından da korkunç bir gelişme oldu. Maalesef, artan enerji maliyetleri ve enerji güvenliğine ilişkin endişelerin bir sonucu olarak, ekonomiyi karbondan arındırma çabaları geri planda kalmış gibi görünüyor. ABD'de Biden yönetimi Cumhuriyetçilerin “kaz, yavrum, kaz!” sloganını benimsedi, Avrupa yeni gaz boru hatları ve ithalat tesisleri kurmaya kararlı ve Çin de kömür üretim kapasitesini artırmayı planlıyor. Bu talihsiz gelişmelerin sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? Ayrıca insanlığın varoluşsal bir tehdidin eşiğinde olduğu bir zamanda bile dünya liderleri arasında böyle dar bir düşünce çerçevesinin hüküm sürmeye devam etmesinin sebebini bizlere açıklayabilir misiniz? Noam Chomsky: Son sorunuz yeni bir sorun değil. Tarih boyunca, şu veya bu biçimde ortaya çıkmaya devam etmiştir. Kapsamlı bir şekilde incelenmiş olduğunu bildiğimiz bir örneğine bakalım: Siyasi liderler 1914'te savaşa girerken kendi eylemlerinin haklılığından en ufak bir tereddüt duymadılar. Nasıl bu kadar emin olabildiler? Ve neden en önde gelenleri hapse atılan bir avuç muhalif entelektüel (Bertrand Russell, Eugene Debs, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht) dışında, savaşan her ülkenin meşhur entelektüelleri kendi devletlerini destekleme fikri karşısında heyecan duyup ortak bir coşkuyu paylaşmaya devam ettiler? Nihai kriz değildi, ama ziyadesiyle ağır bir krizdi. Bu şablonun tarih boyunca tekrar ettiğini görüyoruz. Ve insan zekasının yakın bir zamanda her şeyi yok edebilecek düzeye yükseldiğini öğrendiğimiz 6 Ağustos 1945'ten sonra da fazla değişmeden devam etti. Yıllar boyunca süregiden bu örüntüyü yakından inceleyince, temel bir kanının iyice belirgin olmaya başladığını görüyorum: Bu tutumu her ne yönlendiriyorsa, gerekçesinin güvenlik olmadığı ortadadır – en azından toplumun güvenliğiyle bir ilgisi olmadığı açıktır. Bu en iyimser görüşle, ‘marjinal kaygılar’ olarak okunabilir. Aynısı varoluşsal tehditler karşısında da geçerlidir. Öyleyse başka yere bakmalıyız.  Sanıyorum ki, bana uluslararası ilişkiler teorisinin en yerleşik ilkesi gibi görünen şey iyi bir başlangıç noktası olabilir: Adam Smith'in "İnsanlığın Efendileri"nin – İngiltere’nin onun zamanındaki tüccarları ve imalatçılarından bahsediyor- "devlet politikasının başlıca mimarları" olduğu şeklindeki görüşü. Güçlerini, İngiltere halkı da dahil olmak üzere ama "Avrupalıların barbarca yürüttükleri adaletsizliğin" kurbanları olan insanlar üzerinde çok daha acımasızca etkiler yaratacak şekilde ve sonuçları ne kadar "ıstırap verici" olursa olsun, kendi çıkarlarının "en özel şekilde gözetilmesini" sağlamak için kullanırlar. Smith’in hedef tahtasında Hindistan'daki İngiliz vahşeti vardı ki o zamanlarda sömürgeleştirilmesinin erken bir aşamasından bahsediyordu; o aşamada bile çok korkunçtu. Krizler varoluşsal hale geldiğinde kayda değer bir değişim gözlenmez. Kısa vadeli çıkarlar hâlâ ön plandadır. Kontrolsüz piyasalara dayalı rekabetçi sistemlerde bunun mantığı açıktır. Oyuna ayak uyduramayanlar çok kısa bir sürede onun dışına itilirler. Devlet yapısında “siyasetin başlıca mimarları” sayılanlar arasındaki rekabet de benzer şekilde işler, ancak kayıtların çok açık bir şekilde gösterdiği gibi, nüfusun güvenliği yol gösterici bir ilke değildir. Bunu aklımızdan çıkarmayalım. Ukrayna'nın mücrim Rusya tarafından işgal edilmiş olmasının dehşet verici sonuçları konusunda oldukça haklısınız. ABD ve Avrupa'daki tartışmalar, Ukrayna'daki ıstıraplara odaklanıyor ki bu anlaşılabilir, ancak aynı zamanda o büyük acıyı tırmandırma politikamızı da pek makul olmayan bir şekilde alkışlıyor. Buna tekrar döneceğim. Ukrayna'da savaşı sona erdirecek adımları atmak yerine tırmandırma politikasını benimsemek, Ukrayna'nın ötesine geçen korkunç sonuçlar doğuruyor. Tekrar tekrar dile getirildiği üzere, Ukrayna ve Rusya dünyanın başlıca gıda ihracatçıları konumundadır. Savaş, bilhassa Afrika ve Asya'nın gıdaya en çok ihtiyaç duyan toplumlarına gıda tedarikini kesintiye uğrattı. Bir örnek vermek gerekirse, BM'ye göre dünyanın en kötü insani krizi Yemen’de yaşanıyor. Dünya Gıda Programı raporları, 2 milyondan fazla çocuğun açlığa itilmiş olduğunu ortaya koydu. Kendi bölgesinden, yani ithal ettiği malları yeniden ihraç edenlerden gelen un ve işlenmiş buğdayın yanı sıra tahıl ihtiyacının neredeyse tamamını “buğday ürünlerinde en büyük paya (%42) sahip Rusya ve Ukrayna’dan” ithal ederek karşılıyordu. Krizin etkileri çok daha ötelere de uzanıyor.  Elimizden geldiğince dürüst olmaya çalışalım: Savaşın sürdürülmesi, Küresel Güney'in büyük çoğunluğu için düpedüz bir kitlesel katliam planı anlamına gelir. Fakat dahası da var. ABD'nin Rusya ile bir nükleer savaşa girilirse bunu nasıl kazanabileceği konusunda tartışmalar yürütmeye girişen ve hâlâ ciddiye alınmayı bekleyen yayınlar bu tartışmalarla cezai deliliğin sınırlarında geziniyorlar. Ve ne yazık ki, ABD-NATO politikaları, insan topluluklarının sonunu hızla getirebilecek birçok olası senaryo sunuyor. Bunlardan biri, Rusya ve NATO’nun bir sıcak çatışmaya girmesi ihtimalidir. Putin şimdiye dek Ukrayna'ya ağır silahların gönderildiği tedarik hatlarına saldırmaktan kaçındı. Fakat bir anda karar değiştirmesi de büyük bir sürpriz olmaz. İşte o zaman Rusya ile NATO'yu doğrudan bir çatışmaya yaklaştıran kısasa kısas bir tırmanışa tanıklık ederiz ki bu da çok kısa bir süre içinde her şeyle vedalaşmak zorunda kalmamıza neden olabilir. Gerçekleşmesi daha olası, hatta kuvvetle muhtemel olan senaryo ise gezegeni zehirleyip hepimizi daha yavaş ve acılı bir ölüme terk etmeleridir. IPCC’nin son raporu, yaşanabilir bir dünya için yegane umudun, fosil yakıtları hemen terk edip bir daha dönmemek üzere istikrarlı bir şekilde ilerlemeye bağlı olduğunu açıkça ortaya koydu. Sizin de belirttiğiniz gibi, devam etmekte olan bu savaşı son derece sınırlı olan girişimlerini de sona erdirmek için kullanıyor, hatta süreci tersine çevirip kıyameti getirmek için yarışıyorlar. Beklenebileceği üzere, yerküredeki insan varlığını kırıp geçirmeye adanmış şirketlerin yönetim ofislerindekilerin keyfine diyecek yok. Böylece sadece kendilerine yöneltilen kısıtlamalardan ve o can sıkıcı çevrecilerin dırdırlarından kurtulmakla da kalmayıp, daha da süratli bir şekilde yok etmeye teşvik edildikleri medeniyeti “kurtardıkları için” övgülere boğuluyorlar. Silah üreticileri de çatışmanın devam etmesiyle yakaladıkları fırsatlar için duydukları coşkuyu gizlemiyor. Şimdi bir de insani ve gelişimsel amaçlar için çaresizce ihtiyaç duyulan kıt kaynakların böyle boşa harcanmasıyla iyice cesaretlendirildiler. Ve tıpkı kitle imhada iş birliği yaptıkları ortakları, yani fosil yakıt şirketleri gibi, onlar da vergi mükelleflerinin sırtından geçinip para içinde yüzüyorlar. Daha ne olsun? Ya da şöyle sorabiliriz: Bundan daha saçma bir şey olabilir miydi zaten?  Başkan Dwight D. Eisenhower'ın 1953'teki “Barış Şansı” konuşmasını hatırlamakta fayda var: Üretilen her silah, denize indirilen her bir savaş gemisi, fırlatılan her roket, son tahlilde, açlığa terk ettiğimiz, soğukta bıraktığımız insanlardan çalmak değil midir? Silahlanmış bir dünyaya harcanan her kuruşta emekçilerin alın terini, bilim insanlarının dehasını, çocukların umutlarını harcamış oluyoruz. Günümüzde bir ağır bombardıman uçağının maliyetiyle 30'dan fazla şehre okul yapılabilir. Her biri 60.000 nüfuslu birer bölgeye hizmet verecek iki elektrik santrali kurulabilir. Tam teşekküllü iki hastane de olabilir. Seksen kilometre uzunluğundaki bir hatta beton kaldırım döşenebilir. On üç bin ton buğday satın alabileceğimiz bütçeyi tek bir avcı uçağına harcıyoruz. Tek bir muhribe ödediğimiz parayla 8.000'den fazla insana barınacak ev verebilirdik…. Böyle bir yaşam biçimi olamaz. Savaşın kararttığı bir dünyada o demir çarmıha gerilmiş olan insanlığın ta kendisidir. Günümüzdeki durum da bundan daha iyi ifade edilemezdi. Peki "Dünya liderleri" neden böylesi bir çılgınlığa kapıldı? İlk olarak, böyle anılmayı gerçekten hak eden birini bulabilecek miyiz, ona bakalım. “Lider” olarak anabileceğimiz birileri olsaydı, bu çatışmayı diplomasi ve siyasi ustalığa dayalı yegane yola başvurarak sona erdirmeye adanmış olmaları gerekirdi. Siyasi bir uzlaşının genel hatlarının nasıl çizileceği çok uzun zamandır bilinmektedir. Bunlar, öncesinde tartışılmış ve ABD'nin (ve beraberinde NATO’nun) böyle diplomatik bir uzlaşı olasılığını resmen göz göre göre, hatta gurur duyarak baltalama kararlılığında olduğu belgelenmişti. O rezalet açıklamaları bir kez daha tekrar etmeye gerek yok. Defaatle dile getirilen bir söylem var; "Çılgın Vlad" bir imparatorluğu yeniden inşa etme, hatta kim bilir belki de dünyayı fethetme gibi saçma sapan hayallere kapılmış delinin teki olduğuna göre Rusların ne dediğinin hiçbir önemi yok – kaldı ki onu da ABD’nin sansürlü yayınlarından uzaklaşıp örneğin Hindistan devlet televizyonunda veya Orta Doğu medyasında paylaşılanlara bakacak olursanız görebilirsiniz. Dolayısıyla böyle bir yaratıkla diplomatik ilişki kurma çabasına gerek yoktur. Öyleyse, Ukraynalılar ve dünya için sonuçları ne olursa olsun, bu dehşeti sona erdirecek tek olasılığı gündemde tutmak yerine onu tırmandırmaya devam edelim. Batılı liderlerin ve egemen sınıfın önemli bir kısmı şu sıralar iki temel düşünceyle harekete geçiriyor. Birincisi şu; Rusya’nın öyle muazzam bir askeri gücü var ki yakında Batı Avrupa'yı ele geçirmeye kalkışabilir, hatta orada duracağının da bir garantisi yok. O zaman onunla orada (Ukraynalıları feda ederek) savaşalım ki o savaşı burada, yani Washington’da yaşamayalım. Aksi halde Temsilciler Meclisi İstihbarat Daimi Seçilmiş Komitesi Başkanı Adam Schiff’in ihtarlarına maruz kalırız ki kendisi bir Demokrattır. İkincisi de Rus askeri gücünün kaplan görünümlü kedi olduğunu fark etmeleri; öyle beceriksiz ve zayıf bir ordu ki, ayrıca çok da kötü yönetiliyor, sadece bir yurttaş ordusu tarafından savunulan sınırın birkaç kilometre ötesindeki şehirleri bile ele geçiremiyor.  İkincisi Putin’in başarısızlıklarından duyulan şeytanca hazzı içerir, ilki ise kalplerimize korku salan bir düşüncedir. Orwell, ancak aşırı totaliter devletlerde yaşanabilecek bir delilik olan “çiftdüşünmeyi”, birbiriyle çelişen iki fikrin ikisine de yönelme ve her ikisinden de şüphe duymama durumu olarak tanımlıyordu. İlk fikri benimseyecek olursak, Rusya'nın askeri harcamaları NATO'nunkinin yanında – ABD’yi bu hesaba dahil etmesek bile- devede kulak kalıyor olsa da, kendimizi kaplan görünümlü kedinin şeytani planlarından korumak için tepeden tırnağa silahlanmalıyız Hafıza kaybı yaşamıyorsanız, son sözü söyleyen Almanya'nın pek yakında Rusya'nın askeri harcamalarını geride bırakacak duruma gelebileceğinden memnuniyet duyup, “Şimdi Putin düşünsün! Batı Avrupa'yı fethetmeden önce durup düşünmek zorunda kalacak,” demezsiniz. Aşikar olanı tekrarlamak gerekirse, Ukrayna'daki savaş ya diplomatik bir çözümle ya da bir tarafın yenilgisiyle, hemen ya da uzayıp giden ıstıraplı bir süreçle sona erecek. Diplomasi, tanımı gereği, karşılıklı verilen tavizlere dayalı bir maslahattır. Her iki taraf da buna hazır olmalıdır. Öyleyse, diplomatik bir çözümde Putin'e birkaç kaçış yolu sunulması gerekecektir. Ya birinci seçeneğe yönelecek ya da bu olasılığı reddedeceğiz. Buraya kadar olan kısmı yadsınamaz. Reddedersek ikinci seçeneğe yönelmiş oluyoruz. Bu Batı’daki genel tercih olduğuna ve ABD politikası da aynı yolda ilerlemeye devam ettiğine göre, o zaman bunun ne anlama gelebileceği üzerine düşünelim. Yanıtı çok açıktır: Diplomasiyi reddetme kararı, o delirmiş “kuduz köpeğin” yenilgiye uğratılıp sürünerek kaçıp gitmesi ile Ukrayna'yı yerle bir edene kadar tüm gücüyle savaşması ihtimallerinin hangisinin gerçeğe dönüşeceğini görmek için bir deneye girişeceğimiz anlamına gelir – ki ikincisi dünya savaşına giden yolun taşlarını döşemek olacaktır. Ukraynalıların hayatı üzerinden böylesi grotesk bir teste kalkışınca, milyonlarca insanı gıda krizi yüzünden öldürecek, bir nükleer savaş ihtimalini canlandıracak oyunlar oynamaya cüret edecek ve hepimizi besleyen bu gezegenin sonunu getirecek anlamsız bir yarışa girişeceğiz. Putin'in dize gelerek emrindeki güçleri kullanmaktan kaçınması da elbette mümkündür. Hatta belki de nükleer silahlara başvurabileceklerini düşündüğümüz için gülüp geçeceğiz. Olabilir, ama insan böyle bir riski nasıl göze alabilir ki? Bunu neden göze aldıklarının yanıtı, Batılı liderlerin egemen sınıfla, gizleme gereği bile duymadıkları iş birliğinde yatar. Bu yıllardır ortada olan, hatta resmi olarak bile ifade edilmiş bir gerçektir. Kaldı ki herkesin bunu yeterince anladığından emin olmak için, NATO ve ortak ülkeleri içeren “Ukrayna Temas Grubu” üyelerinin aylık görüşmelerinin ilkinde (Nisan) bu tutumlarını üzerine basa basa tekrarladılar. O görüşmeler Belçika'nın Brüksel kentindeki NATO Genel Merkezi’nde değil, Almanya'daki ABD Ramstein Hava Üssü'nde gerçekleştirildi. Burası ABD'ye ait bir üs olsa da sonuç olarak Almanya topraklarındadır. Savunma Bakanı Lloyd Austin görüşmeleri başlatırken "Ukrayna bu savaşı kazanabileceğine inanıyor ve burada toplanan bizler de öyle," diyordu. Bu yüzdendir ki, “burada bir araya gelen” yetki sahipleri gelişmiş silahlarını Ukrayna'ya yığmaktan ve iftiharla duyuruyoruz ki devamında da Ukrayna'yı bilfiil NATO üyesi yapma planlarımız doğrultusunda ilerlemekten çekinmemelidir. Toplantıya katılan devlet erkânları ve liderleri öyle irfan sahibi ve öyle akıllılar ki hepimizin görebildiğini inkâr edip Putin'in beklenin dışında bir tepki vereceğine emin bir şekilde ilerleyebiliyorlar. Uzun yıllardır, hatta asırlardır ortada olan askeri planlama sicilleri, oradaki herkesin gerçekten de bu şaşırtıcı hezeyanlara tutunduğunu gösteriyor. Yaparlar veya yapmazlar, neticede Ukraynalıların yaşamları ve Dünya'daki yaşamın geleceği üzerinden çılgınca bir deney yürütme konusunda istekli oldukları çok açık. Sahip oldukları yetkiye dayanarak söz verdikleri için, Rusya'nın hiçbir tepki göstermeden tüm bunlara pasif bir şekilde katlanıp, sonuçlarına riayet edeceğinden eminiz artık; demek ki Ukrayna savunma bakanlığının hedefleri doğrultusunda devam edip "Ukrayna ordusunun NATO ülkelerinin ordularıyla bir arada olacağı” şekilde “tam uyum” sağlayabilmesi için “Ukrayna'yı fiili olarak NATO'ya entegre etme” adımlarını atmaya da başlayabiliriz ki böylece Rusya şu ya da bu şekilde ABD’nin bir uydusu durumuna getirilmediği sürece hiçbir Rus hükümetiyle diplomatik bir anlaşma için masaya oturulamayacağını da garanti edebilelim. ABD’nin mevcut siyasi tutumu, “Rusya'yı zayıflatıp” tam anlamıyla bir bozguna uğratmak için, ne kadar süreceği belli olmayan bir savaşın çığırtkanlığını yapmak üzerine kurulu. Bu tutumu 1980'lerin Afganistan modelinden pek farklı değil ve bu gerçek eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gibi önde gelen siyasi figürler tarafından da vurgulanıyor. İşleyen bir model olarak ABD’nin mevcut politikasında halen yer bulduğu için, 80'lerde Rusya tarafından işgal edilen Afganistan'da neler yaşandığını hatırlamakta fayda var. Bunun için, savaşı sona erdirmeyi amaçlayan BM programlarını yöneten Diego Cordovez ile bölgede geniş deneyime sahip saygın gazeteci ve bilim insanı Selig Harrison'ın titizlikle hazırlanmış güvenilir çalışmalarından faydalanabiliriz. Cordovez-Harrison analizi, genelgeçer hikayenin tamamını alaşağı ederek savaşı sonlandıranın askeri kuvvetler değil, özenle sürdürülen BM diplomasisi olduğunu gösteriyor. Sovyet güçleri o savaşın devamını getirebilecek durumdaydı. ABD'nin, radikal İslamcıları Ruslarla savaşmak üzere finanse ederek harekete geçirme politikası, Sovyetler Birliği'ni zayıflatmak üzere yürütülen bir vekalet savaşıydı ve "son Afgan da düşene dek" şiarıyla yürütülmüştü. “ABD, BM’nin devreye girmesini önlemek için elinden geleni yaptı”, yani savaşı sona erdirecek tüm diplomatik çabalara engel olmaya çalıştı. ABD, işgalden kısa süre sonra tasarlanmış olan Rusya'yı geriletme planlarını geciktirmiş görünüyor – ki kitapta gösterildiği üzere, Rusya, ABD propagandasında görünür durumda olan dehşet verici hedefle, yani dünyanın fethi planlarıyla yakından uzaktan benzerlik göstermeyen küçük kazanımların peşindeydi. Harrison, tarihçi David Gibbs'in Sovyet arşivlerine dayanarak vardığı sonuçları doğrulayıp "Sovyet işgalinin, birleşik yönetimin yayılmacı planlarına yönelik bir adım olarak tasarlanmadığı ortadaydı" diyor. Operasyonların yürütülmesinden sorumlu CIA şefi meselenin özünü açıkça ortaya koymuş, amaçlarının, Rus askerlerini öldürmek olduğunu söylemişti – ABD’nin üst düzey yetkilileri tarafından ilan edildiği üzere, Vietnam’ın intikamını istiyorlardı ve bu da ABD'nin onlarca yıllık katliam ve yıkım politikasının damgasını vurduğu Hindiçin deneyiminden ders çıkaramayacak kadar aciz olduklarının göstergesiydi.  Cordovez-Harrison, ABD hükümetinin “Daha en başından, Sovyet güçlerini Afganistan'da kıstırmak ve böylece Vietnam'ın öcünü almak isteyen ‘gözleri dönmüşler’ ile onları diplomasi ve askeri baskıdan oluşan bir taktikle geri çekilmeye zorlamak isteyen ‘uzlaşmacılar’ arasında ikiye bölündüğünü” söylüyor. Bu sıkça rastlanan bir durumdur. Çoğunlukla kan peşindekiler kazanır ve inanılmaz bir yıkım yaratırlar. W. Bush'un kişisel tanımını ödünç alacak olursak, "sonucu belirleyen" için, yufka yürekli görünmektense saldırgan davranmak çok daha mantıklı bir seçimdir. Afganistan bunun öne çıkan örneğiydi. Carter yönetimindeki Dışişleri Bakanı Cyrus Vance uzlaşmacı rolünü üstlendi. Sınırlı bir müdahale olması amaçlanan şeyi neredeyse tümüyle önleyecek veya en azından süresini kısaltabilecek kapsamlı bir uzlaşma planı önerdi. Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski ise gözü dönmüş intikamcı olarak Vietnam'ın acısını çıkarmayı (onun bulanık dünya görüşünde bu tam olarak ne anlama geliyordu, bilemiyoruz) ve Rusları öldürmeyi, yani en iyi bildiği, büyük keyif duyarak yapacağı şeyi seçmişti. Brzezinski kazandı. Carter'ı, Rus yanlısı hükümeti devirmeye çalışan muhaliflere silah göndermeye ikna etti. Rusların Vietnam’da olduğu gibi bir çıkmaza sürüklenmesini bekliyordu. Ve bu gerçekleştiğinde, duyduğu hazzı saklayabilecek durumda değildi. Kendisine sonradan pişmanlık duyup duymadığı sorulduğunda, soruyu gülünç bulduğunu söyleyerek geçiştirdi. Rusya'yı Afganistan tuzağına çekmedeki başarısının Sovyetleri çöküşe götürdüğünü ve Soğuk Savaş'ı sonlandırma konusunda etkili olduğunu iddia ediyordu – saçmalıyordu elbette. Afganistan'ı yıkmış, radikal İslam'ı yükselişe geçirmiş olması bir tarafa, "bundan mustarip olan bir grup Müslüman" olarak tanımladıkları milyonlarca kişinin ölmüş olması onun umurunda mı? Afganistan mukayesesi bugünlerde kamuoyunda da destek buluyor ve daha da önemlisi, siyasi düzeyde tatbik ediliyor. Uzlaşmacı-gözü dönmüş karşıtlığı, dış politika için yeni bir şey sayılmaz. Soğuk Savaş'ın başlarında, George Kennan (bir uzlaşmacı) ile Paul Nitze (gözü dönmüş) arasında yaşanmış meşhur bir örneği vardır. Nitze kazandığı için yıllarca sürecek olan bir barbarlıkla yıkımın eşiğine gelinene dek çatışmanın temelleri atıldı. Cordovez-Harrison, Kennan'ın uzlaşmacı yaklaşımını, bu konuda bolca kanıt paylaşarak doğruluyor. Vance-Brzezinski'yi andıran bir başka örnek de, Richard Nixon dönemindeki Dışişleri Bakanı William Rogers (uzlaşmacı) ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger (gözü dönmüş) arasında geçen Orta Doğu Politikası çekişmesidir. Rogers, İsrail-Arap anlaşmazlığına makul diplomatik çözümler öneriyordu. Bölge hakkında tarihe geçecek türden bir cehalet örneği sergileyen Kissinger ise karşılıklı düşmanlığın desteklenmesinde ısrarcıydı ve 1973 savaşına yol açtı ki dünya bir kez daha çok ciddi bir nükleer savaş tehdidinden geçmişti. Bu neredeyse her seferinde yaşanan bir fikir ayrılığıdır. Ancak bugün sahnede yalnızca ‘gözü dönmüşler’ var. Ukrayna için büyük bir Ödünç Verme-Kiralama Yasasını oybirliğiyle kabul ederek yürürlüğe koyabilecek kadar da ileri gittiler. Buradaki terminoloji de, ABD'yi (amaçlandığı gibi) Avrupa savaşına sürükleyen ve Avrupa ile Asya çatışmalarını (amaçlanmamış bir sonucu olarak) Dünya Savaşı'na eklemleyen muazzam Ödünç Verme-Kiralama programına atıfta bulunacak şekilde tasarlanmıştır. Adam Tooze, "Ödünç Verme-Kiralama, 1941'in sonunda Avrupa ve Asya'daki farklı mücadeleleri birbirine bağlayıp II. Dünya Savaşı olarak adlandırdığımız şeyi yaratmak için ortaya atıldı," diye yazıyor. Günümüzün oldukça farklı koşullarında hedeflenen de bu mu? Amaç buysa – ki öyle görünüyor- o zaman bunun ne anlama geldiği üzerine de düşünmeliyiz. Burada zorunlu kılınan şudur; ABD'nin tüm engelleme çabalarına rağmen Rusya'nın Afganistan'ı işgalini sona erdirmeyi başarmış olan diplomatik girişimlere benzer tüm çabaları bir an bile düşünmeden reddetmemiz gerekiyor. Bu koşula binaen, Ukrayna'nın NATO'ya entegrasyonu, Rusya'nın Ukrayna'da bozguna uğratılması ve onları takip edecek “Rusya'yı zayıflatma” hamlelerini Rusya yönetiminin hiç sesini çıkarmadan kabul edip etmeyeceğini görmek için bir deney yürütüyoruz. Ukrayna'yı yerle bir etmek ve beraberinde bir dünya savaşına zemin hazırlamak için, sahip olduklarını bildiğimiz şiddet araçlarına başvurup başvurmayacaklarını hep birlikte göreceğiz.  Bu arada, çatışmayı sona erdirmeye çalışmak yerine uzatarak Ukraynalılara ağır maliyetler yüklüyor, milyonlarca insanı açlıktan ölüme sürüklüyor, iklim çöküşüne terk edeceğimiz gezegeni altıncı kitlesel yok oluşa götürmeye çalışıyoruz ve – şansımız yaver giderse- sonumuzu getirebilecek bir dünya savaşından imtina edeceğiz. Tabii buyurun, neden olmasın, sonuçta siyasi iktidarlar ve egemen sınıf tarafından verilmiş bir güvenceye sahibiz. Zaten bu da riskli sayılabilecek bir deney değil, çünkü Rus liderliğinin tüm bunları soğukkanlı bir biçimde izleyip tarihin tozlu sayfalarına karışmayı kabul edeceğine hiç şüphe yok. "Sivil zayiat" da neticede Brzezinski'nin "mustarip olan bir grup Müslümanı"nın saflarına eklenebilir. Madeleine Albright'ın kullandığı o meşhur ifadeyle özetleyecek olursak; "Bu zor bir seçim olacak, ama bedeli… – biz, bedeli ne olursa olsun buna değeceğini düşünüyoruz." Gözlerimizi açalım ve en azından ne yaptığımızı saklamayacak kadar dürüst davranalım. Küresel emisyonlar 2021'de rekor seviyeye yükseldi ve COVID-19 salgınının en kötü dönemi geride bırakıldıktan hemen sonra yeniden "aynı tas aynı hamam" yaklaşımına geri dönüldü. Sizce bu duruma geleceğin insanları için üstlenmemiz gereken ahlaki bir görev olarak bakmayı beceremiyor muyuz? Üzerine derinlemesine düşünülmesi gereken bir soru. Gerçekten kafa yormamız gereken en önemli soru. Cevabı bilinmiyor. Belki bunu daha geniş bir bağlamda düşünmenin bir faydası olabilir. Enrico Fermi'nin ünlü paradoksunu hatırlayalım: En sade ifadesiyle, “peki neredeler?” diye soruyordu. Saygın bir astrofizikçi olan Fermi, evrenin potansiyel olarak ulaşılabilir bölgelerinde çok sayıda yaşanabilir gezegen olduğunu biliyor, bunlardaki zeki yaşam olasılığının göz ardı edilemeyeceğini söylüyordu. Ne var ki yılmadan aramaya devam ediyor olmamıza rağmen, varlıklarına dair en ufak bir iz bulamıyoruz. Peki öyleyse neredeler? Ciddiyetle öne sürülen, yabana atılamayacak yanıtlardan biri de şudur; gelişmiş zekâ sayısız kez ortaya çıktı, ancak her seferinde yok edici bir faktöre dönüştü. Özkıyımın çeşitli yollarını keşfetti ve bunu önleyebilecek ahlaki yeterliğe ulaşmayı başaramadı. Belki de "gelişmiş zeka" olarak adlandırdığımız şeyin doğasına özgü bir kusurdur bu. Şimdi, ölüm saçan bu ilkenin Dünya'ya yeni gelmiş bir tür sayılan modern insan için de geçerli olup olmadığını görmek adına bir deneyle meşgul olmaya karar verdik işte – yaklaşık 200.000-300.000 yıllık bir tarihi olsa da evrimsel anlamda göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süreden bahsediyoruz. Yanıtı bulmak için fazla zamanımız kalmadı – daha doğrusu, alışkın olduğumuz şekliyle, öyle ya da böyle bir yanıt sunmak için zamana karşı yarışıyoruz. Bundan kaçış yok; ahlaki kapasitemiz, yok etmeye güdümlü teknik kapasitemizi denetleyebilecek kadar gelişmiş ise ona göre hareket edecek, gelişmemişse henüz böyle bir beceriye sahip olamadığımızı göstereceğiz. Dünya dışı bir gözlemci olsaydı, maalesef aradaki farkın henüz türümüzün özkıyımını ve beraberinde bir de altıncı kitlesel yok oluşu önleyebilecek kadar kapanamadığını söylerdi. Ama yanılıyor da olabilir; bu tamamen bize bağlı. Bir yanda böylesi bir yok etme kapasitesi, diğer tarafta bu eceline susama halini sorgulayacak sağlam bir denetleme mekanizması; bu ikisi arasındaki yarığın boyutlarını ölçmenin de bir yolu var: Atom Bilimcileri Bülteni'nin kurduğu Kıyamet Saati. Saatin 12’yi göstermesine az kaldı ki bu da yarığın bir göstergesi olarak kabul edilebilir. 1953'te ABD ve Sovyetler Birliği termonükleer silahları patlattıklarında, yelkovan gece yarısına iki dakika kalacak şekilde ayarlanmıştı. Donald Trump'ın son yılında, araştırmacılar dakikaları bırakıp saniyeleri saymaya geçti: Gece yarısına 100 saniye! Önümüzdeki Ocak ayında yeni bir ayarlama daha yapılacak. Saniyelerimizin giderek azaldığını anlayabilmek için Ocak’ı bekleyip görmemiz gerekmiyor.  O karanlık soru, 6 Ağustos 1945'te müthiş bir netlikte gösterdi kendini. Bu deneyimden alınması gereken iki ders vardı: 1.) İnsan zekâsının görkemi, 1953'te ulaştığı bu seviyede artık her şeyi yok etme kapasitesine eriştiğini gösteriyordu; 2.) İnsanın ahlaki kapasitesi onu yakalayamamıştı. Benim yaşımdaki insanların çok iyi hatırlayacağı üzere, o zamanlarda bunu önemseyen pek az kişi vardı. Bugün coşkuyla bağlı olduğumuz bu korkunç deneye ve bunun neler getirebileceğine bakıldığında, en ılımlı ifadesiyle özetlersem, kayda değer bir gelişme kaydetmiş olduğumuz söylenemez. Soruya yanıt sunamadık. Bizi yanıta ulaştırabilecek veriye henüz sahip değiliz. Yapabileceğimiz tek şey, aşina olduğumuz bu “gelişmiş zekâyı” yakından gözlemlemeye devam etmek ve ona nasıl bir yanıt önerdiğini sormak olabilir.  Daha da önemlisi, o yanıtı belirleyecek adımları atabilecek durumda olmamızdır. Umudumuzun bağlandığı yanıtı sunmak bize kalmış. Fakat artık boşa harcanacak zamanımız yok.  Truthout’tan çeviren Tuna Emren

Hindistan’daki ölümcül sıcak hava dalgası, gıda krizini derinleştirecek

Yetersiz mahsul ve artan fiyatlar, hükümetleri tahıl ihracatını yasaklamaya itti. Ancak piyasanın yoksullara önerebileceği bir çözüm yok. Korkunç bir sıcak hava dalgası Hindistan ve Pakistan’ı kasıp kavurmaya devam ediyor. Geçen hafta sonu Yeni Delhi’deki sıcaklıklar kademeli olarak 50 dereceye kadar yükseldi. Zenginler ve orta sınıfların çoğu, paraları sayesinde en sıcak zamanlarda güneşten uzak durabiliyor veya klimalarını kullanabiliyor. Ama milyonlarca yoksul için hayat neredeyse katlanılamaz bir halde.  İnşaat işçisi Tundre çoktan kaybedilmiş bir savaşı sürdürdüğünü söylüyor. “Çok fazla sıcak var ama eğer çalışmazsak karnımızı nasıl doyuracağız? Birkaç gün çalışıyor, birkaç gün ise boş duruyoruz çünkü yorgunluktan kendimize gelemiyoruz.” Sabah saat 9’da sıcaklık çoktan 36 derece olmuşken, Darshan Mukhiya, 83 yaşındaki babasının tekerlekli sandalyesini iterken, çıplak ayak yürüyor. Devlet yardımlarını kaybetmemesi için onu resmi dairelere götürmek zorunda.  Mukhiya, Economic Times gazetesine, “Bırakın klimayı, vantilatörümüz bile yok” diyor. “Benim gibi biri kendisini korumak için ne yapabilir?” Serinlemek için yapabileceği tek şey, kirli bir nehre girmek. Yakındaki bir köprünün gölgesinde bulunan açık hava okulunda da vantilatör yok. Delhi’nin Metro trenleri ise, biraz lükse parası olanların kullanabileceği klimalı vagonlara sahip.  Parasız eğitim veren bu okulda 300 öğrenci olmalı. Ama yoksul ailelerin pek çoğu şehirden ayrılarak kırsal bölgelere gitti. Onlar sıcaktan kaçmaya ve sıcak dalgası döneminde çalışamadıkları için ailelerinden destek almaya çalışıyorlar. Ama kırda da her şey yolunda değil.  Yüksek sıcaklıklar tahılları ve köylülerin geçim araçlarını harap ederken, hükümet geçtiğimiz hafta buğday ihracatının yasaklandığını açıkladı. Şubat ayında 111 milyon tonluk bir buğday hasadı olacağı öngörüsünde bulunmuştu. Mayıs ayında bunu 105 milyon tona indirdi. Şimdi ise buğday tüccarları, gerçek rakamın 100 milyon tonun altında olacağını öne sürüyor.  Buğday üretimindeki bu muazzam azalma muhtemelen, diğer temel gıda ürünlerini de etkileyecek ve bu durum şimdiden fiyatları yükseltmeye başladı.  Enflasyon krizi Narendra Modi’nin aşırı sağ hükümetinde bir panik dalgasına neden oluyor. Bu hükümetin buğday ihracatlarını durdurma hamlesi, en yoksulları açlıktan korumayı amaçlamıyor. Buradaki asıl siyasal çaba fiyatları düşürerek, artan öfkeyi yönetimden uzaklaştırmak.  Uluslararası piyasalar Modi’nin planından hiç de hoşnut değil. Almanya tarım bakanı Cem Özdemir “Eğer herkes ihracat kısıtlamaları uygular veya piyasaları kapatırsa, bu, durumu daha da kötüleştirecektir” diyor. Yeşiller Partisi milletvekili, felaket karşısında serbest piyasanın sürdürülmesini savunan bir dizi siyasetçiye katıldı. Ancak bugün Hindistan’da görülen ve tüm dünyada yayılan ölümcül sıcakları engellemek için gereken kararlı eylemi önleyen de piyasanın kurallarıydı.  Yuri Prasad Socialist Worker’dan çeviren Onur Devrim Üçbaş

Kapitalizmin yarattığı kirlilik öldürüyor

Hava kirliliği 2019’da Hindistan’da 2,3 milyon kişiyi öldürdü, dünya genelinde son beş yılda her altı kişiden biri çevre kirliliği nedeniyle öldü  Lancet Kirlilik ve Sağlık Komisyonu, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybıyla yakından bağlantılı olan kirliliğin 2015-2019 aralığında dünya genelinde her altı ölümden birine karşılık gelen 9 milyon erken ölümden sorumlu olduğunu bildirdi.  Kirliliğin gezegensel bir tehdit olduğunu dile getiren çalışma, kirlilik risk faktörlerinden kaynaklı ölümlerin 2000'den bu yana yüzde 66'nın üzerinde arttığını söylüyor; “Tüm büyük modern kirleticilere karşı küresel bir eylem planıyla yanıt verilmelidir.”  Küresel ölçekte, hava kirliliği 2019'da 6,7 ​​milyon erken ölümden sorumluydu. Su kirliliği ise 1,4 milyon kişiyi öldürdü. Kurşun ve diğer kimyasallar da her yıl 1,8 milyon ölümden sorumlu oluyor – ki çalışma, bu 1,8 milyon verisinin gerçek sayının çok altında olduğunu da belirtiyor.   Yüzde 66’lık artışın sorumluları Hava kirliliği ve iklim değişikliği iç içe geçmiş iki sorun. Çünkü her ikisi de emisyonlarla tetikleniyor.  Fosil yakıtlar, ince ve çok ince partiküllerden (PM2,5 ve diğerleri), uzun ömürlü sera gazlarından ve kısa ömürlü iklim kirleticilerden (SLCP'ler) sorumlu.  SLCP'ler aynı zamanda hava kirleticileri grubunda yer alıyor. Başlıca SLCP'leri şöyle sıralayabiliriz; metan, siyah karbon (yani kurum) ve hidroflorokarbonlar.  Metan emisyonları, erken ölümlere sebep olan kirleticilerin en önemli kaynaklarından biri. Siyah karbon ise PM2,5'in bir bileşeni ve CO2’den 460–1500 kat daha yüksek küresel ısınma yaratma potansiyeline sahip. Evsel amaçlarla kullanılan katı yakıtlar, küresel siyah karbon emisyonlarının yüzde 58'ini oluşturuyor.  Kirlilik bir toplum sağlığı krizidir Yüksek düzeyde hava kirliliğine maruz kalmak; solunum yolu enfeksiyonları, kalp hastalığı ve akciğer kanseri riskini artırır.  En zararlı kirleticiler, akciğer geçiş yollarının derinliklerine nüfuz eden ince PM2.5 partikülleri. Büyük partiküllü kirleticiler tipik olarak dizel araçlar ve kömürle çalışan enerji santralleri gibi kaynaklardan yayılıyor. Çapı 10 mikrometreden küçük olan partiküller (PM10) solunum sisteminde birikiyor. Çapı 2,5 mikrometreden (PM2.5) küçük olan parçacıklar ise "ince" parçacıklar olarak adlandırılıyor ve sağlık açısından en büyük riski oluşturuyor. Küçük boyutları nedeniyle (bir insan saçının ortalama kalınlığının yaklaşık 1/30'u kadar), ince parçacıklar akciğerlerin derinliklerine kadar nüfuz edebiliyor. Birincil kirleticiler doğrudan atmosfere salınırken, ikincil kirleticiler atmosferde – kimyasal reaksiyonlar ve mikrofiziksel işlemler yoluyla- oluşuyor.  Başlıca birincil hava kirleticileri şunlar: Partikül madde (PM), siyah karbon (BC), kükürt oksitler (SO2), azot oksitler (NOX), amonyak (NH3), karbon monoksit (CO), metan (CH4), benzen gibi uçucu organik bileşikler (NMVOC'ler) ve benzo[a]piren (BaP) gibi kanserojen hidrokarbonlar. İkincil hava kirleticiler ise PM, ozon (O3), NO2 ve çeşitli oksitlenmiş uçucu organik bileşiklerden (VOC'ler) oluşuyor. Bunların bir kısmı fosil yakıtlardan kaynaklı, geri kalanı da örneğin kimya ve madencilik endüstrilerinde solvent kullanımı, tarım, atık arıtma gibi süreçler yoluyla yaratılıyor.  Kimyasal kirlilik tehdidi Küresel kimyasal üretimi her yıl düzenli olarak yaklaşık %3,5 oranında artıyor.  Lancet araştırmacıları, “Kimyasal kirliliğe atfedilebilen hastalık verilerinin gerçekte olduğundan daha az gösterilmiş olması muhtemel ve önemlidir” diyor;  “Çünkü üretilen binlerce kimyasalın sadece küçük bir kısmı güvenlik veya toksisite testlerinden geçiyor.” Dolayısıyla bu kimyasallara atfedilebilen hastalık yükleri ölçülemiyor.  Kurşun, metil cıva, poliklorlu bifeniller, arsenik, organoklorlu ve organofosfatlı pestisitler, organik çözücüler ve bromlu alev geciktiriciler dahil olmak üzere 200'den fazla kimyasal madde insanlarda nörotoksik sonuçlar doğuruyor. Bilhassa da çocuklarda, bu nörotoksik kimyasallara düşük dozda bile olsa maruz kalmanın çok ciddi sağlık sorunları yarattığı biliniyor.  Bazı kirleticiler de bağışıklık sisteminde toksik etkilere sebep oluyor. Örneğin, teflon tavalarda kullanılan koruyucu tabaka olarak da bilinen perfloroalkil asitlerin; aşılara karşı azaltılmış antikor tepkileri, çocuklarda bulaşıcı hastalık nedeniyle hastaneye yatış riskinin artması gibi sonuçları da var. Hindistan ve dünyanın diğer yoksul toplumları Kirliliğe bağlı ölümlerin yüzde 90'ından fazlası düşük ve orta gelirli ülkelerde meydana geliyor. Hava kirliliği insanları farklı şekillerde etkiler. Yaşlı insanlar, çocuklar ve önceden sağlık sorunları olanlar hava kirliliğinin sağlık üzerindeki etkilerine karşı daha duyarlı olur. Buna ek olarak, kötü sağlık koşullarına terk edildiği ve kaliteli tıbbi bakıma erişim imkânı bulamadığı için toplumun en yoksul kesimi, en fazla etkilenen gruplar arasında bulunuyor. Çalışma, Hindistan'ın 2,36 milyon erken ölüm ile listenin başında olduğunu gösterdi. Hindistan’daki 1,6 milyon kişinin erken ölümünden hava kirliliği sorumluydu. 500.000'den fazla kişi de hayatını su kirliliği yüzünden kaybetti. Yoksul toplumlarda bu muazzam halk sağlığı sorunuyla başa çıkmak için çok az şey yapılıyor. Çünkü zaten kısıtlı olan kaynaklarını kirlilik kontrolüne adayamıyor, dolayısıyla kayda değer bir ilerleme sağlayamıyorlar. 

Dünya Meteoroloji Örgütü: İklim değişimi göstergelerinde yeni rekorlar kırıldı

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2021’in iklim krizi kaynaklı değişimlerini inceleyen yeni raporu, son yedi yılın şimdiye dek kaydedilen en sıcak dönem olduğunu ve dört temel iklim göstergesinde rekorlar kırıldığını duyurdu.  Hükümetler Arası İklim değişikliği Paneli (IPCC) altıncı değerlendirme raporunun bir parçası olan ve Kasım ayında Mısır’da gerçekleştirilecek COP27 iklim zirvesinde resmi belge olarak kullanılacak rapor küresel iklim durumuna dair güncel bir değerlendirme sunuyor.  Emisyon yoğunluğu, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanusların ısınması ve asitlenmesi olarak belirlenen dört temel göstergede kırılan rekorlar sonucunda aşırı hava olaylarının sıklığının ve etkisinin arttığı görülüyor: Deniz seviyesi 2013-2021 döneminde yılda ortalama 4,5 mm yükseldi.  Grönland’da Ağustos ortasında olağanüstü bir erime yaşandı.  “İstisnai” olarak tanımlanan sıcak hava dalgaları Kuzey Amerika’nın batısı ve Akdeniz'de rekor üstüne rekor kırdı.  Sadece Ida Kasırgası’nın yol açtığı yıkımın ekonomik bedeli bile 75 milyar dolar gibi muazzam bir seviyeye ulaştı. Çin’de ve Batı Avrupa’da yaşanan şiddetli seller benzeri görülmemiş ölçekli bir toplumsal ve ekonomik kayba sebep oldu. Kuraklık; Kanada, ABD, İran, Afganistan, Pakistan, Türkiye ve Türkmenistan başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesini derinden etkiledi. Kanada'da şiddetli kuraklık, buğday üretimini sekteye uğrattı. Ukrayna’nın işgali, aşırı hava olayları, ekonomik şoklar ve COVID-19 salgının üst üste gelen etkileri, küresel gıda güvenliğini iyileştirmeye yönelik onlarca yıllık ilerlemeyi boşa çıkardı. Ülke içi göçlerde de yeni rekorlar kırıldı. Çin’de 1,4 milyondan fazla iklim göçmeni oluştu, onu 664 binden fazla zorunlu göç vakasının yaşandığı Vietnam izledi. Filipinler’de ise 600 binden fazla insan aynı sebeple göç etmek zorunda kaldı. Dört temel göstergede son durum Rapor, küresel CO2 yoğunluğunun milyonda 413,2 parçaya (ppm) yani, sanayi öncesi seviyenin yüzde 149'una ulaştığını ve 2022'nin başlarında artmaya devam ettiğini gösteriyor.  Okyanusun üst tabakası (2000 m. derinliğe kadar) 2021'de ısınmaya devam etti ve gelecekte de ısınmaya devam etmesi bekleniyor ki bu, geri dönüşü olmayacak bir değişiklik.  Okyanuslardaki ısınmanın son yirmi yılda güçlü bir artış gösterdiği de ortaya konmuş. Üstelik ısınma giderek daha derin seviyelere nüfuz ediyor.  Okyanuslardaki bir diğer gösterge de asitlenme. Okyanuslar normal koşullarda, atmosfere salınan yıllık CO2 emisyonlarının yaklaşık %23'ünü emer. Bu CO2 deniz suyuyla reaksiyona girip asitlenmeye yol açıyor. Okyanusun pH değeri düştükçe, atmosferden CO2 emme kapasitesi de azalıyor.  Deniz seviyesindeki yükselme ise, 2013-2021 döneminde yılda ortalama 4,5 mm'lik bir artışın ardından 2021'de yeni bir rekor daha kırdı ki bu da 1993-2002 arasındaki oranın iki katından fazla. Deniz seviyesinin yükselmesi yüz milyonlarca kıyı sakini için çok büyük bir tehdit oluştururken, küresel ölçekte tropikal siklonlara karşı savunmasızlığı daha da artırıyor. Rapor, istisnai sıcak hava dalgalarının yüzlerce kişiyi öldürdüğünü, yıkıcı orman yangınlarını körüklediğini; kuraklığın tarım ürünlerinde muazzam bir verim kaybı yarattığını, Etiyopya, Kenya ve Somali'yi benzersiz bir çölleşmeye sürüklediğini ve bunun çok büyük bir toplumsal yıkıma sebep olabileceğini; sellerin ve kasırgaların çok daha şiddetli olmaya başladığını söylüyor.  Deniz seviyelerinin ne kadar hızlı yükseldiğine bağlı olarak, mevcut kıyı sulak alanlarının %20 ila %90'ının bu yüzyılın sonuna kadar kaybolma riskiyle karşı karşıya olduğu da gösterilmiş. Bu, ekosistem yıkımıyla birlikte gıda tedarikini de etkileyecek. Hindistan ve Pakistan’daki dayanılmaz sıcaklar Hindistan ve Pakistan'ın büyük bölümlerini etkisi altına alan sıcak hava dalgaları dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinde yüz milyonlarca insanı tehdit ediyorken, aşırı ısınmayı bu güncel durum üzerinden yorumlayan Meteoroloji Örgütü, “Süresi uzadı, etki alanı büyüdü” diyor; “15 Mayıs'ta Hindistan Meteoroloji Müdürlüğü, çok sayıda gözlem istasyonunun 45°C ile 50°C arasında sıcaklıklar bildirdiğini söyledi.” Pakistan'ın en kötü etkilenen bölgelerinde de sıcaklık 50°C'ye ulaştı. Pakistan’daki meteoroloji ölçümleri, ülkenin büyük bölümünde gündüz sıcaklıklarının normalin 5°C ile 8°C üzerinde olduğunu gösteriyor.  Raporda, Gilgit-Baltistan ve Hayber Pakhtunkwa'nın dağlık bölgelerinde, olağandışı sıcaklığın karları ve göl buzullarını erittiği, buzul gölü taşkınlarının yaşanmaya başladığı hatırlatılıp şöyle söyleniyor; "Isı dalgalarının yalnızca insan sağlığı üzerinde değil, aynı zamanda ekosistemler, tarım, su ve enerji kaynakları ve ekonominin kilit sektörleri üzerinde de birden fazla ve giderek derinleşen etkileri olur.” Dahası, Hindistan'daki muson öncesi sıcak hava dalgalarının sıklığı, süresi, yoğunluğu ve alan kapsamının kayda değer bir artışla devam edeceğinin de altı çizilmiş. Çünkü ısı dalgası fenomeni, yüksek basınç sistemi tarafından tetiklendi ve bu da süresi ile yaşanma sıklığının artmasına sebep oldu. Gıda krizinde son durum Salgın, şiddetlenen çatışmalar, aşırı hava olayları ve ekonomik krizin etkileri, gıda krizini öyle tırmandırdı ki geçtiğimiz on yılda gerçekleştirilen küresel gıda güvenliği çalışmalarıyla sağlanan ilerlemeler de boşa gitti.  Rapor, 2021'de kötüleşen toplumsal krizlerin kıtlık riski altındaki ülke sayısının artmasına neden olduğunu gösteriyor: 2020'de yetersiz beslenen insan sayısının yarısından fazlası Asya'da (418 milyon) ve üçte biri Afrika'da (282 milyon) yaşıyordu.  2021'de dünya nüfusunun yüzde 9'u açlık yaşadı.  Ekim 2021 itibariyle, birçok ülkede 2020 seviyesinin çok daha gerisine düşüldü; yani yetersiz beslenme ve açlıkta yükseliş başladı. En fazla etkilenenler yine en savunmasız halklar oldu.  2020'de 135 milyon olan sayıları Eylül 2021'de yüzde 19'luk bir artışla 161 milyona yükseldi. Etiyopya, Güney Sudan, Yemen ve Madagaskar'da yaşananlar yüzünden açlığa sürüklenen 584.000 kişi de bu grupta yer alıyor. 

1 2 3 4 5 6 İleri

SEÇTİKLERİMİZ

Ümit Kıvanç
Rusya’nın egemenleri

Bültene kayıt ol