Güncel Yazılar


Roni Margulies Tüm Yazıları

Çorum’da iki yumurta pişirmek

Gördüğüm tweet aşağı yukarı şöyleydi: “Haksızlıklardan haberi olup bugüne kadar ses çıkarmayan herkes en az suçladıkları kişiler kadar suçludur.”

İki üç gün önce görmüştüm, bulup doğrusunu yazayım diye düşündüm bu yazıya başlarken. Twitter’ın arama motoruna “ses çıkarmayanlar suçlu” ifadesini girdim, pek de umutlanmadan arattırdım.

Ve hayretler içinde kaldım. Çok çeşitli konuda ses çıkarmayanları suçlayan sınırsız sayıda, sayfalar dolusu tweet çıktı karşıma:

“Farkında olup ses çıkarmayanlar da mağdur değil suçludur!”

“Vakit isyan vaktidir. Artık susmak suçtur! Ses çıkarmayanlar suçludur artık!”

“Hırsızlığa adaletsizliğe yolsuzluğa haksızlığa ses çıkarmayanlar bunları yapanlardan daha da suçludur…”

“Diktatörlerin yanında yer alarak iktidarın nimetleri için suça ses çıkarmayanlar da EN AZ DİKTATÖRLER KADAR SUÇLUDUR.”

Ben ise ilk tweet’i gördüğüm zaman şöyle yazmayı düşünmüş, sonra vazgeçmiştim:

“Hayır, suç karşısında ses çıkarmayan herkes suçlu değildir. Ses çıkarmak isteyen ama çıkarırsa soluğu toplama kampında alacağını bilen, çocuklarını babasız bırakmak istemeyen, Nazi devletine karşı elinden zaten bir şey gelmediğini çaresizce hisseden bir Alman, suçlu değildir örneğin.”

Halkının bir kesimine karşı suç işleyen devlet, halkın geri kalanının ses çıkarmasını engellemek için iki ana yöntem kullanır: Cezalandırma ve ödüllendirme.

Yahudi soykırımında faşistler ağırlıklı olarak cezalandırma yöntemini kullanmıştır. Direnen, Yahudileri koruyan, saklayan Almanlar, istediği kadar sarışın, mavi gözlü ve safkan olsun, derhal katledilmiştir.

Ermeni soykırımında ise daha ziyade ödüllendirme yöntemi ön plana çıkmıştır. Uygulanan politikaya karşı çıktığı için öldürülen üst düzey görevliler de olmakla birlikte, çoğunluğun ses çıkarmamasının ana nedeni Ermenilerin malına, mülküne sahip olma vaadi ve beklentisidir.

Halk ister cezalandırılmaktan korktuğu için, ister ödüllendirilmek istediği için ses çıkarmamış olsun, sonuç olarak olayın suçlusu devlettir. Suçu devlet planlamış, organize etmiş ve işlemiştir, ses çıkarılmaması için gerekli önlemleri devlet almıştır.

Bunun örnekleri güzel vatanımızda pek çoktur: 1934 Trakya olayları, 1938 Dersim, 1942 Varlık Vergisi, 1955 6-7 Eylül olayları, 1964 Rumların bir gecede sınırdışı edilmesi, 2007 Hrant Dink cinayeti vs, vs, vs. Kürtlerle ilgili olarak liste çıkaramadım; ben “Kürtler” demekle yetineyim, isteyen kendi listesini çıkarsın.

Türk ve Müslüman olmayanların bu memlekette 1923’ten beri yaşadığı bitmez tükenmez “olaylar” dizisi ve bunun yarattığı “tehlike” duygusu, azınlıkların çoğunluğu tarafından Müslüman bir ülkede yaşıyor olmanın sonucu olarak düşünülür. Belki de “düşünülür” demek doğru değil; pek de düşünerek varılmış bir kanaat değildir çünkü bu. Çoğu kişi tarihçi, siyaset bilimcisi veya sosyalist olmadığı, derin toplumsal analizler yapmadığı için, “Azınlıklara eziyet edilen bir ülkede yaşıyorum” ve “Çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede yaşıyorum” gerçeklerini yan yana getirir ve basitçe birbirine bağlar: “Demek ki, sorun Müslümanlıktan kaynaklanıyor.”

Oysa, Türkiye’de azınlıkların yaşadığı bütün felaketler “Müslümanlıktan” değil, devletten kaynaklanmıştır. Bütün bu suçları devlet planlamış, organize etmiş ve işlemiştir. Devlet Müslüman olduğu için değil, milliyetçi, Türkçü, ırkçı olduğu için. Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucu kadrolarının konuyla ilgili görüşleri açıktır, açıkça ifade edilmiştir: Bu memleket, sınırları içinde yaşayan herkesin değil, Türklerin memleketidir. Türk olmayanlar “yabancı”dır, sorundur, güvenilmezdir; bunlara göz yumulur, ama kayıtları tutulur; mümkün olduğunda bunlardan kurtulmak gerekir.

Devletin bu yaklaşımı Türklere öğretmesinde, kabul ettirmesinde, benimsetmesinde din farklılığı kuşkusuz kolaylık sağlamıştır. Katledilenlerin Ermeni, yağmalananların Yahudi olması devletin işini kolaylaştırmıştır, evet, ama temel sorun dinî değildir; Cumhuriyet Türkiyesi’nin sadece etnik Türklerin ulus devleti olarak kurulmuş ve sürdürülmüş olmasıdır.

Öte yandan, devletin suçluluğu memlekette her gün, her saat ırkçılık yapan, nefret suçu işleyen bireyler olduğu gerçeğini de değiştirmiyor maalesef. Bu bireyler Müslüman tabii, ama tanımlayıcı özellikleri Müslümanlıktan ziyade budalalık oluyor genellikle.

İki küçük örnek vermekle yetineyim.

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ı anladığım kadarıyla Yeni Şafak’ta bile hiç kimse ciddiye almıyormuş, meczup diye düşünüyorlarmış. Niye böyle düşündüklerini anlamak çok kolay. Şu satırlar iki hafta önce yayınlanan “Kazakistan’da Türkiye’ye darbe!” başlıklı köşe yazısından:

Bendeniz öteden beri, Rusya ile ABD’nin birlikte hareket ettiklerini düşünüyorum. Yaşananlar zaman zaman bu fikrimi doğruluyor.

Neye dayanarak söylüyorum bunu?

Şuna: Amerikan derin devletinin de, Rus derin devletinin de ipleri Yahudilerin kontrolünde. Bu yazdığıma komplo diyecek olanların ahmaklığına şaşarım!

İkinci örnek, AKP Çorum İl Başkan Yardımcılığı yapan, 2015 seçimlerinde AKP’den aday adayı olan ve Çorum Barosu Başkanı’yken bu hafta Anayasa Mahkemesi’ne seçilen Kenan Yaşar’ın yazdığı ve sonra sildiği tweet:

Yahudiler öyle insanlardır ki iki yumurta pişirmek için dünyayı ateşe verirler.

Herif bunu yazarken ırkçılık yaptığını, nefret suçu işlediğini gayet iyi bildiği için, tweet’i büyük ihtimalle Anayasa Mahkemesi üyeliği gündeme geldiğinde silmiş. “Bu kadarı da ayıp olur artık” diye düşünmüş herhalde.

Haklı. Bunlar gibilerinin Yeni Şafak’ta bile köşe yazarlığı yapması, Çorum’da bile baro başkanı olması gerçekten ayıp.

Roni Margulies

(Serbestiyet)


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Sezen Aksu, HDP’ye kapatma davası ve aslan muhalefet - I

Kibirli bir sosyal medya kullanıcısı, bu memlekette muhalefeti eleştirmenin ne kadar korunaklı bir iş olduğunu söylüyordu. Öyle ya, bu kadar otoriter bir iktidar varken muhalefeti eleştirmek kolaydı.

Muhalefeti; birleşik, kutsal, sadece iktidara karşı olduğu için, “bizdenmiş” gibi algılatmaya çalışan bu türden ezberler, iktidarın tüm toplumu peşinden sürüklemeye çalıştığı sağcılığın bir başka yansıması.

Muhalefet, dokunulmaz değil.

Muhalefet, tartışılmaz olamaz. 

Hele ki çok esaslı konularda iktidarın aşırı sağcılığının şakşakçılığını yapmaya başladığında, diğer bir deyişle, iktidarın baskıcı uygulamalarını desteklediğinde muhalefeti eleştirmek, aynı zamanda iktidara karşı da tutum almaktır. 

Üç örnek üzerinden neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Sezen Aksu ve dil kopartma

Milli Bekacılar denilen bir grup, Sezen Aksu’nun yıllar önce yaptığı bir şarkıyı “dini hassasiyetlerine” dil uzatıyor diye gerekçe göstererek, evinin önünde her zamanki lümpen tarzlarıyla bir basın açıklaması yaptılar. Sezen Aksu müzik dünyasının tam merkezinde belki de en ünlü, en çok sevilen ismiyken, iktidar aparatlarının böyle bir adım atmış olmaları herkesin zihninde, “Neler oluyor?” sorusunun şekillenmesine neden oldu. Fakat daha bu soru zihinlerde uçuşurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir camide cemaate “seslenerek”; “Hakaretlerin bini bir para. Bütün bunların karşısında dimdik duracak olanlar sizlersiniz. Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir. Havva validemize kimsenin dili uzanamaz. Onlara da had bildirmek bizim görevimizdir" dedi. 

Muhalefetin ne yapması lazım böyle bir durumda? Hemen ses çıkartması lazım. “Hepimiz Sezen Aksu’yuz” diye öne atılması lazım. Saldırı ve tehditler Sezen Aksu’ya kadar rahat bir şekilde yönlendirilebiliyorsa, artık başka bir dinamiğin işlemeye başladığını görmemiz lazım diye düşünmesini beklemek hakkımız muhalefet bileşenlerinden.

Fakat böyle olmadı. Muhalefetin bir kısmı, bu türden çıkışların gündem değiştirmek olduğunu düşünüyor. Birisinin dilini kopartma tehdidi dışında gündem değiştirme yolu yok mudur? Böyle bir tehdit neden gündemin kendisi olarak değil de değiştirilmesi olarak ele alınır. Bu yaklaşım, kaçak güreşmekten öte bir anlam taşımıyor. 

Görülmesi gereken şu: Dil koparma lafları gündem değiştirmek değil. Bilakis, bu tam da gündemin, iktidarın politika yapış tarzının, tabanına ve muhalefete seslenme tarzının özü. Seçim saati hızlandıkça örneklerine daha çok şahit olacağız. Her tartışma fakirlik gündemini gizlemek için yapılmıyor. Pandoranın kutusu açılıyor, bir aşamada zembereğinden boşalır gibi üstümüze boca edileceklerin fragmanı Sezen Aksu’ya yapılanlar.

Bu gelişmede, iktidara söylenecek ilk söz şudur: Sezen Aksu’nun dilini kopartmaktan söz etmek, bunu bir cumhurbaşkanının yapması, tehdidi ciddileştiriyor. Hiçbir siyasi, camide nefretle hedef gösteren konuşma yapamaz. Hiçbir siyasi, bir sanatçının dilinin kopartılmasından söz edemez. Erdoğan, hızla sözlerini geri almalı ve tüm sanatçılardan özür dilemelidir. Tüm siyasiler sözlerinden hoşlanmadıkları sanatçılar hakkında camilere gidip nefret dolu açıklamalar mı yapsın? Kılıçdaroğlu da gidip Orhan Gencebay’ın “Yazıklar olsun, yazıklar olsun, Kaderin böylesine, yazıklar olsun, Her nefeste, bin sitem var, Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana” sözlerinden hem kadere isyan ettiği hem de Allah’ı işin içine karıştırdığı için camide dilini kopartmak hakkında laflar söyleyebilir mi?

Söyleyemez!

İşte hiçbir siyasetçinin böyle şeyler söyleme hakkı yoktur. 

Ulusalcıların linci

Peki bu tartışmada, daha Milli Bekacılar Aksu’nun evinin önüne gitmeden sanatçıyı 2010 referandumundan dolayı, söylemediği sözlerden dolayı linç eden ulusalcılara ne diyeceğiz? AKP’ye muhalifler diye, muhalefeti eleştirmeyecek miyiz? 

Bakın Akrep Nalan ve bilcümle ulusalcı, sosyal medyada bir arkadaşımızın yazdığı gibi “tam anlamıyla köşede durmuşlar ve intikam gününü beklemişler”. Hemen her ulusalcı ve nasyonalist solcu gibi aynı zamanda yalancı da olan Akrep Nalan, 2010 referandumunda “bizim gibi hayır diyenlere ‘iki cihanda lekelisiniz’ derken, bugün seni o lekelilerin koruyacağını nereden bilecektin” yazmış.

2010 yılından dolayı lekeli mi değil mi bu sanatçı, bilemiyoruz ama yalancılık bir leke bırakıyorsa Akrep Nalan’ın artık alnına basılmış damga gibi taşıyacağı bir lekesi var. Hayırlı olsun!

Çünkü, Sezen Aksu, 2010 yılında hiç kimseye öyle bir şey demedi. Teyit.org Akrep Nalan’ın yalanlarını incelemiş ve şu sonuca varmış: 

Sezen Aksu “iki cihanda da lekelisiniz” sözünü 2009 yılında çözüm sürecinin karşısında duranlar için söylemiş. Aksu’nun 2010 anayasa referandumunda hayır oyu kullananlar için böyle bir şey söylediğine rastlanmıyor. 2015 yılında referanduma dair yaptığı açıklamada “hayır” demenin de bir seçenek olduğunu belirtmiş.

Buradaki utanmazlığa bakar mısınız? Koruyormuş! Ne koruma ne koruma. Sezen Aksu’nun intikamcı ulusalcıların korumasına ihtiyacı yok. Sahiden de koruyormuş gibi yapıp saldırıyorlar. Olanın özeti bu. Hedef gösterdiler, birileri de bu hedefe saldırdı. Peki, iddialarının yalan olduğu ortaya serildiğinde, özür dilediler mi? Nerede! Tersine, sanat dünyasının tam merkezindeki bir isme hem saldırıp hem de savunuyormuş gibi yapmaya, kibirle caka satmaya devam ettiler.

Ulusalcı saldırganlık zirvesini ise her zamanki gibi Yılmaz Özdil kaptı. Bir hukukçunun yazdığı gibi “Yılmaz Özdil'in Roboski katliamına ‘Sayın Kaçakçı’ yazısı ile verdiği açık destek, Sezen Aksu'nun hemen hiçbiri hakkında yorum yapmadığı ama Özdil'in ‘destek verdi’ demekten çekinmediği listede yer alan tüm sayılanları o cehennem yolunu döşeme yarışında tek başına geçer!”

Özdil, Sezen Aksu’nun cehenneme giden yolu döşediğini yazmıştı. Şunu demek istiyordu: AKP iktidarından önce düzgün, cehennemle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yaşantımız vardı. Neredeyse cennette gibiydik. Ama o uğursuz 2002 yılı var ya o 2002 yılı, AKP iktidara geldi ve cennet cehenneme dönüşmeye başladı! O dönemde reformlar için mücadele edenler, Yılmaz Özdil açısından cehennemin taşlarını döşemiş insanlar. 

Irkçıların cenneti

Yılmaz Özdil gibiler Sezen Aksu’ya karşı bir linç örgütlerken, her şeyden önce yalan söylüyorlar. Sezen Aksu’nun söylemediklerini söylemiş gibi yapıyorlar. Ama bu adamın yaptığı, çok daha tehlikeli bir şey. Onun AKP’nin gelip bozduğu cennet diye anlattığı şey, milyonlarca insan için cehennemdi. O cumhuriyet, bir darbeler cumhuriyetiydi. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan. İdamlar, katliamlar, faili meçhuller. Asit kuyularında yok edilen Kürtler, evinden beyaz Toroslarla alınan ve bir daha hiçbir şekilde kendilerinden haber alınamayan Kürtler, sosyalistler, Gazi katliamı, Sivas katliamı, tutuklanan sendikacılar, öldürülen sendikacılar, DGM yargılamaları, başörtüsü yasakları, polis şiddeti, fakirlik, kriz üstüne krizler. Siyasi cinayetler o dönemin karakteristik bir özelliğiydi. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar bu döneme özgüymüş gibi yapan Özdil, sadece bir ırkçı değil (Roboski katliamı ile ilgili yazdığı yazıya bakabilirsiniz, inanmıyorsanız) bir yalancıdır da. Yalanlarının asıl amacı ise Sezen Aksu’nun zaman zaman gerçekleşmesi için imza attığı, katkıda bulunduğu bazı politik hamlelerin hayatı çok kötü hâle getirdiğine, konu hakkında bir sosyal medya mesajından fazlasını okuyacak zahmeti gösteremeyen ulusalcı zihinleri ikna etmek.

Yılmaz Özdil, şundan rahatsız: 2000’li yıllarda başörtüsü özgürlüğünün kazanılması için hamle yapıldı, Kürt sorununun çözümü için hamle yapıldı, Ermenilerin en temel haklarının tanınması için hamleler yapıldı, bir dizi demokratik gelişme yaşandı. Darbelerle hesaplaşıldı, darbecilerle hesaplaşıldı, Yılmaz Özdil gibi devletin resmi tarihini gerçek tarih olarak yutturmaya çalışanlar, Fethullahçı darbecilerden başka darbeci yokmuş gibi davransalar da bir sağdan bir soldan diyenlerle de hesaplaşılmaya çalışıldı. Demokrasi için, özgürlükler için mücadele edildi.

“Muhalefetin” bazı figürleri, demokrasiden ve özgürlüklerden rahatsız. Rahatsız oldukları olgu şimdiki rejimin karakteri değil, bu rejimin merkezinde Erdoğan’ın bulunması. 

Yoksa, onlar Sezen Aksu’yu linç ederlerken, Erdoğan’ın aniden bir camide Aksu’yu tehdit eden bir konuşma yapmasının bir tesadüf olduğunu düşünmemiz gerekir. Ruhları, özellikle çözüm sürecinin sonlanma sürecine paralel bir şekilde ilerleyen devlet-milliyetçiler ve Erdoğan ittifakının bir parçası. Bu ittifakın politikalarının en büyük destekçileri bu kesimler. İktidarla ruh birliği içindeler. Linççiliklerinin ana nedeni bu. Memleketin cehenneme dönmüş olmasından rahatsız değiller, bu cehennemde iktidarın su başını tutamamaktan rahatsızlar sadece.

Bu satırlar yazılırken, bir kurum daha beş on kişiyle Sezen Aksu hakkında suç duyurusunda bulundu. 

Şimdi sıra bizlerde. Sezen Aksu’nun yanında olduğumuzu gösterme zamanı. Sonraki yazıda, muhalefet denilen sağcılığın Kürt sorununda geldiği hali göstermeye çalışacağım. Ondan önce, arkadaşımız Bülent Aydın’ın bir paylaşımını koyuyorum buraya:

“Katillere türkü yazanlardan değil, Hrant Dink’in ardından ağıt yakanlardandır Sezen Aksu.”

GÜVERCİN

Bir daha açar mı karanfil korkusuz?

Bir daha uçar mı güvercin şehirde?

Yalancı güneşli bir ocak

Mübarek cuma gününde

Gitti cancağızım gitti

Bitti son İstanbul

Kaldırımlar zabıt tuttu

              şahidiz hepimiz,

Her yer tetikti

Sen de çekip gitme

Dayan be umudum

Dön gel, dön gel

Meydan okur hayat

Pabuç bırakmaz ölüme

Dön gel, dön gel

Bir daha yazar mı kalem

               kanaya kanaya

Kâğıdı da kan tutar,

               ağaç değil mi soyu

Ağla, doyasıya ağla

Aynı denizde çoğalır

                yüreğin öz suyu


Deniz Güngören Tüm Yazıları

Bu ülkede ırkçı olmak için ne yapmak lazım?

Aslında Leman Sam’ın “…bu soysuz Arapların ne mal olduğunu herkes anladı…” tweet’inin, ne denli ırkçı olduğu neredeyse herkes tarafından kabul edilmişti zaten. Yalnızca “soysuz Araplar” ifadesi değil elbette burada mesele “canım Araplar” denilmiş olsaydı dahi “bunları aldınız şimdi haydutluk, tecavüzler vs. gırla olacak” anlamına gelen bir tweet olduğu ve bunun en tipik ve bayağı ırkçı hezeyanlarla gururla duygudaşlık kurduğu hatta bu tip yalanların yayılımına katkı sunduğu zaten bakan herkes için aşikardı. Hatta Güvenç Dağüstün için bile bu ifadenin aslında savunulacak bir tarafı yok. Fakat ne olursa olsun Leman Sam’ı savunmak gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden de tweet’in muhtevasını değil, Leman Sam’ın farazi güzel karakterini konuşmamız gerektiği görüşünde.  

Bir meseleyi açıklığa kavuşturmak önemli, ırkçılık meselesinde olduğu kadar bu meselede de Dağüstün ile taban tabana zıt düşünüyoruz: Leman Sam’ın kişiliğinin konuyla hiçbir alakası yok, tweet’e verilen tepki Leman Sam’ın iç dünyasının gözler önüne serilmesi, gerçek kişiliğinin ortaya çıkması ve kendisini artık sevip sevmememiz, şarkılarını dinleyip dinlememizle ilgili değil, Leman Sam’ın potansiyel olarak yüzbinlerce insana ulaştığı platformunu, göçmenlerin nefret cinayetlerinin hedefi olduğu bir zamanda, ırkçı yorumlarını astığı bir pano haline getirmesiyle, insanların kendisine duyduğu saygı ve güveni bu fikirleri yaymak için kullanmayı tercih etmesiyle ilgilidir.

Bir burç olarak ırkçılık

Leman Sam’ın evinde veya kalbinin derinliklerinde ırkçı olup olmadığı konumuz değildir: Leman Sam’ın twitter’a yazdığı ifade ırkçıdır ve Leman Sam tarafından yazıldığı için bunun bir etkisi vardır, gücü vardır; üstelik ırkçı olmadığı düşünülen bir cenahtan ırkçılığa can suyu taşımaktadır.

Dağdeviren ise bu suyun alıcısına ulaştığından emin olmak için şövalyece kendini ortaya atmaktadır; zira kendisine “o topa girme” filan diyen arkadaşlarına rağmen, belki sevdiği birini savunduğunu sanıyor olsa da aslında kaçınılmaz olarak o kişinin, Dağdeviren’in bile ırkçı olmadığını açıkça iddia edemediği, herhangi bir İYİP teşkilatında bile yüksek ihtimalle “Leman Hanım haklısınız ama dilimize dikkat edelim, ‘soysuz’ yerine ‘kültürsüz’ diyelim” türünden bir uyarı alacağı beyanını savunmakta, bu beyanın insanları çileden çıkaracak derecede aymazca ırkçı tavrını sıradanlaştırmaktadır.  

Leman Sam açıkça birkaç sene önce “Türkiye’de Arap görmek istemiyorum” mealindeki tweet’ini ırkçı bulanlara meydan okumakta, ırkçılık karşıtlarını ve üç tutam vicdanı olduğu için Leman Sam’ın yazdıklarını itici bulan herkesi suçlamaktadır. Konunun büyümesi üzerine yaptığı açıklamada ise doğru dürüst bir özür dilemek yerine “biraz ileri gittim galiba” gibi tam ne demek olduğu anlaşılmayan, kanımca “ben haklıyım ama insanlar belli ki bu lafları kaldıramıyor” demek isteyen birinin edeceği türden sözler sarf ediyor. Tweet’i de kendisi değil twitter kaldırıyor.

Apoloji sarhoşluğu

Şimdi burada Dağdeviren’in Leman Sam’ın bir defasında Arap bir şarkıcının şarkısını Araplara küfretmeden dinlemiş olmasını ırkçı olmadığına delil olarak nakletmesi üzerine konuşmak tabii eğlenceli olurdu.

Yahut Leman Sam’ın iflah olmaz hayvan sevgisinin sınır tanımaz bir çığlık olarak Arap düşmanlığına tercüme olduğunu iddia edişi de pekâlâ uzun uzun üzerinde durulabilecek bir konu.

Aslında kendisini, Leman Sam’ın aynı tweet’le alakalı olarak “(Arap’ların) aralarında iyi insanlar da vardır” demiş olmasını, Leman Sam’ın ırkçı olmadığının bir başka ispatı olarak sunmamak konusunda kendini dizginleyebilmiş olduğu için tebrik etmek gerekir belki de. Zira bir defasında “aslında ben insanları severim” demiş olmasını bu şekilde ortaya sürebiliyor.

Ve tabii, madem “soysuz araplar, alayı tecavüzcü” demek de bizi ırkçı yapmıyor, “Bu ülkede nasıl ırkçı olunur? Alnımıza gamalı haç mı çizdirmeliyiz yoksa birini mi öldürmek gerekiyor?” diye sorası da geliyor insanın.    

Fakat başka bir şeye odaklanmak istiyorum bunun yerine.

Dünyanın tüm çınarları

1968 yılında İngiltere’de Enoch Powell isimli ırkçı bir siyasetçi, bugün Rivers of Blood (Kan Nehirleri) adıyla hatırlanan, isimden de tahmin edebileceğiniz üzere kan dondurucu derecede ırkçı ve göçmen düşmanı bir konuşma yapmış, bunun sonucunda [pek de ırkçılık karşıtlığıyla tanınmayan] Muhafazakâr Parti’den (TORY) bile kovulmuş ancak kendi cephesini kurarak bir süre ciddi sayılabilecek bir ırkçı hareketin bir nevi sözcülüğünü yapmıştı. 

Bu konuşma o denli büyük bir etki bırakmıştı ki, aynı dönemde kurulan faşist parti National Front (Ulusal Cephe) konuşmanın vurgularını uzun seneler boyunca adeta manifesto gibi sahiplenecekti.  

1976 yılında, Ulusal Cephe’nin yükselişte olduğu bir zamanda, bu konuşmaya atıfta bulunarak Ulusal Cephe’nin göçmen düşmanı politik hattına desteğini beyan eden ünlülerin arasında iki devasa rock yıldızı da vardı: Eric Clapton ve David Bowie.

Takdir edersiniz ki rahmetli Bowie de Clapton da tıpkı Leman Sam gibi birer çınardır, kökleri de tam nereye bilemesem de epeyce bir yayılır.

Fakat ırkçılık karşıtları çınar oluşlarına veya ne kadar yetenekli olduklarına filan değil, milyonlarca genci etkileyebilecek karizması ve popülerliği olan bu kişilerin utanmazca ırkçılık yapıyor olmasına kafayı taktı ve Socialist Worker’s Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) anti-faşist kampanyası Anti-Nazi League’in (Nazi Karşıtı Birlik) öncülük ettiği bir rock müzik festivali düzenlendi. Bu festivalin adı Rock Against Racism’di (Irkçılığa Karşı Rock) 

Festival, kimi zaman yüz bin seyircinin katıldığı konserler ile yıllar içinde milyonlarca insanı bir araya getirdi ve 1982 yılına kadar devam ederek faşist tehdidin geriletilmesine olağanüstü bir katkı sağladı.

Bowie ve Clapton ise kariyerleri boyunca defaatle pişmanlıklarını dile getirdiler, “biraz ileri mi gittik acaba?” filan demek yerine açıkça özür dilediler ve bugün bu berbat lekeyle değil müzikleriyle anılmayı başardılar.

Yani demem şu, Leman Sam’ın topluma mâl olmuş bir çınar olduğunu, hepimizin iyiliği ve zenginliği için korunması gerektiğini düşünen arkadaşlar ırkçılığa tahammülü olmayan insanlara ders vermeyi bıraksınlar. Onun yerine, madem muhabbetleri de var, “yapma etme soysuz ne demek yahu” yahut hiç değilse “Leman abla sen şu twitter’ı bırak” desinler.  


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Çimsataş işçileri yol gösteriyor

Metal işkolunda çalışan 140.000 işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme, bir gece yarısı sendikalar (Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Öz Çelik-İş) tarafından imzalandı.

Gerçek enflasyon yüzde 80’lerde seyrediyor, açlık sınırı 4 bin lirayı, yoksulluk sınırı 13 bin lirayı geçti. Bu koşullara rağmen 3 sendika, MESS’in yüzde 27 oranındaki zam teklifini kabul etti.

Sendikacılar, ikinci altı ay zaten enflasyon oranında yapılacak olan zammı, sözleşme ile elde edilmiş ek bir zam gibi sunup, yüzde 65 zam alındığı yalanını da ayrıca yaydılar.

Çimsataş işçileri yapılan satış sözleşmesini kabul etmediler, üretimi durdurdular. Mersin’deki iş bırakma eylemi, şirketin, polisin ve sendikanın baskısına rağmen 4 gün devam etti. İşçiler her türlü baskıya karşı direndiler, iş başı yapmadılar, fabrikadan da ayrılmadılar.

İşçilerin eylemi devam ederken, Çimsataş patronu eylem nedeniyle her gün 5 milyon TL tutarında zarar ettiğini açıkladı. Çimsataş yönetimi böylece, işçi başına her gün 6 bin lira kazanç elde ettiğini, ama işçilerin aylık bin 500 lira ek zam talebini kabul etmediğini açıklamış oldu.

Pek çok fabrikadaki metal işçileri, Çimsataş işçileriyle dayanışma ve mücadele çağrısı yaptılar. Ayrıca Türkiye’nin dört bir yanından, diğer işkollarındaki fabrikalardan Çimsataş işçilerine destek mesajları yağdı.

Çimsataş işçilerinin direnişi şimdilik bitmiş gibi görünse de, işçiler haklarını almak için mücadeleye devam etmekte kararlı. Ek zam ve diğer taleplerinde ısrarlı.

Metal işçilerinin bu fiili grevinin hayat pahalılığına karşı daha geniş bir işçi sınıfı hareketini tetiklemesi sağlanabilir. Fabrikalarda kaynayan öfke, büyük bir işçi sınıfı hareketinin sinyalini veriyor. Sendikacılar fabrikaları ziyaret ediyorlar, imzaladıkları sözleşmeye işçileri ikna etmeye çalışıyorlar, ama edemiyorlar. Çünkü işçiler aldıkları zamların şimdiden eridiğini görüyorlar. 

Önümüzdeki aylarda resmi enflasyonun yüzde 50’yi, gerçek enflasyonun yüzde 100’ü geçmesi bekleniyor. Ek zam talebi işçi sınıfının en önemli gündemi olmak zorunda, aksi halde krizin bütün faturasını işçi sınıfı ödemeye devam eder. 

Metal işçileri ve işçi sınıfının diğer kesimleri, işyerlerinde bağımsız taban örgütleri kurmalı, bütün grevci işçilerle dayanışma içinde olmalıdır. İşçilerin hakları için asıl olarak güvenilmesi gereken güç, işçi sınıfının tabandaki mücadelesidir. Çimsataş işçileri eylemleri ile hak mücadelesinin yolunu gösteriyor.


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Yaklaşmakta olan fırtına ve işçi talepleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre 6 ay içinde, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati'ye göre 1 yıl içinde bozulan ekonomik dengeler düzelecek, enflasyon düşecek, 2023'te Türkiye kapitalizmi "şahlanacak."

Küresel para birimi olan 1 doların 18 TL'ye çıkmasının ardından Merkez Bankası ve kamu bankaları rezervleri piyasaya boca edilmiş, Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Hesabı oluşturulmuş ve gelirlerini döviz olarak tutan özel şirketler bu yüksek faizli hesaba geçmeye "ikna" edilmişti.

Bu müdahalenin ardından TL değer kazanmıştı. Bu metnin yazıldığı an 1 dolar 13 TL'nin üzerinde ve iktidar yanlıları bunun bir zafer olduğunu savunuyor. Ekonominin kontrol altında olduğunu ve istikrarsızlığın sona erdiğini iddia ediyor. 

Küresel sermayenin patronları ise hiç de böyle düşünmüyor. Birçok iktisatçıya göre Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bir dizi dış kredilere bağımlı ve boğazına kadar borçlu ülkeyi yıkıcı küresel dalgalar bekliyor. Daha da beteri IMF başkanının uyarısındakiler.

Enflasyon sorunu ve faiz artırımları

Bazı ülkelerde enflasyon sorunu yaşanıyor, bazılarında yaşanmıyor. Alex Calllinicos, ‘Enflasyon varken serbest piyasa düzeni yanlış’ başlıklı makalesinde ABD ve İngiltere gibi küresel kapitalizmin devlerinin yaşadığı enflasyon sorununu anlatmıştı. 

Enflasyonun artışı karşısında Amerikan Merkez Bankası'nın (FED) para sıkılaştırmacı politikaya döneceği, bu sene içinde 3 kez faiz artırımına gideceği küresel finans çevrelerinde hakim beklenti. 

FED faiz artırırsa onu Batı'daki diğer Merkez Bankaları izleyecek. Bu olduğu anda - hatta şimdiden - küresel sermaye, ABD ve Batı kapitalizminin yüksek faizli "güvenli limanlarına" demir atacak.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yüksek enflasyon ve borç sorunu olan başta Türkiye olmak üzere ülkeleri şöyle uyarıyor:

- Enflasyonla mücadele için faizleri artırmak, küresel zengin-fakir uçurumunu derinleştirebilir.

- Dış kredilere/dövize muhtaç, yüksek enflasyonun yaşandığı ülkelerde toplumsal huzursuzluklar patlak verebilir.

IMF başkanı elbette işçileri uyarmıyor. Her bir devleti yöneten siyasi elitlere sesleniyor ve toplumsal patlamalara hazırlıklı olun diyor.

Türkiye kapitalizmi için yıkıcı ekonomik dalgalar

Bu uluslararası koşullar içinde AKP'nin günübirlik iktidarını sürdürebilmek ve seçimlerde elde tutmak için uyguladığı "yeni ekonomik politika" küresel ekonomik dalgalarla yıkılabilir. Çünkü:

- ABD'nin yaşadığı enflasyon sorunuyla, Türkiye'nin yaşadığı enflasyon sorunu farklıdır. Türkiye kapitalizminin 2018'den itibaren köklü olarak bozulan ekonomik dengeleriyle yaşanan fiyat artış hızı (yani zamlanma), "hiper enflasyon" denilen, yıllık fiyat artış hızının yüzde 200’e dayanması olarak tanımlanan düzeye doğru hamle ediyor. Akademisyenlerin kurduğu Enflasyon Araştırma Grubu'na (ENAG) göre geçen 12 aylık artış ise yüzde 82,81 olarak kaydedildi. Piyasanın dolar ihtiyacı karşılanmasına rağmen enflasyon hız kesmedi. Zam dalgası devam ederken TV'de canlı yayına çıkan Bakan Nebati, enflasyonun "yapıştığını" yani fiyatların artış hızının devam edeceğini gülerek söylemişti.

- Küresel para politikalarına yön veren - bir yere kadar bağımsız - Merkez Bankaları, enflasyon artışını dizginlemenin yolu olarak faizleri artırıyor. Türkiye'de ise Merkez Bankası'na yön veren Erdoğan'ın "enflasyonu düşürmek için faizleri indirmeli teorisi." İki eğilim de piyasa kapitalizmi içinde olsa da birbirine taban tabana zıt durumdalar. FED faiz artırırken, TCMB faiz indirimlerine devam edecek. Küresel finans sermayesi "güvensiz liman" olarak gördüğü Türkiye gibi ülkelerden kaçacak. 

Borç krizi devam ediyor

- Bloomberg'in öngörüsüne göre "2022 yılında, 293,5 milyar TL anapara ve 212,5 milyar TL faiz olmak üzere toplam 505,9 milyar TL tutarında borç ödemesi gerçekleştirilmesi, borç ödemesinin 385,5 milyar TL'sinin iç borç; 120,4 milyar TL'sinin ise dış borç ödemesi olarak yapılması..." gerçekleşecek. (2018-2020 arasında iktidarın ayakta kalması için satılan 128 milyar dolar dış borcun kabaca dörtte biriydi)

Erdoğan yönetimi "sıcak para" denilen dövizi nereden bulacak? İhracat gelirleriyle övündüğü ve 2018 krizinden bu yana desteklediği büyük sermaye gruplarından mı? "Ekonomik kurtuluş savaşının" motoru, yükselen yerli silah endüstrisinden mi?

İster TÜSİAD’çı ister MÜSİAD'çı olsun onların servetlerini offshore hesaplarda gizledikleri ve vergi ödemedikleri biliniyor.

- İktidar Berat Albayrak döneminden bu yana uygulanan, "şak şakçı profesörün" yöntemini sürdürüp, MB ve kamu bankaları rezervlerini satarak TL'nin değer kaybını kontrol altına alabileceğini - yani bunun sürdürülebilir olduğunu düşünüyor.

Öyle ya da böyle, Erdoğan ve AKP iktidarı, temsil ettikleri azılı kapitalistlerin çıkarları için 2018 krizinde olduğu gibi 2022'de de faturayı işçilere, emekçilere, köylülere, küçük işletme sahiplerine kesecek.

Asgari ücret, memur ve emekli maaşlarına yapılan artışların arkasında elektrik, doğal gaz, ulaşım ve tüm ürünlere yayılan zam dalgası gibi örtülü faiz artırımının maliyeti de halka ödetilecek.

Ücret pazarlıklarının ardından konuşan Erdoğan, halkı enflasyona ezdirmeyeceklerini belirterek Temmuz ayında tekrar ücret artışına gidebileceklerini söylerken yaklaşmakta olan yıkıcı küresel dalgaların ve bunun doğrudan sonucu olarak yeni zam dalgalarının geleceğini biliyordu.

Sonuç

Asgari ücret ve genel ücretleri artırma mücadelesi 2022 yılı boyunca devam etmeli. Sendikalar üyelerinin ve sendikasız işçilerin haklarını savunmak için birlikte mücadele etmeli. İşyeri örgütlenmelerini çalıştıran işçi/sendikacı aktivistlerin arasında bir mücadele ağı kurulmalı. 

Volkan Akyıldırım



Roni Margulies Tüm Yazıları

Aşı olduğu iddia edilen solüsyon

Londra Talebe Müfettişliği’nde ya askerliğim ya pasaportumla ilgili bir şeyler yaptırmam gerekiyordu; Başkonsolosluk’ta bir belgeyi imzalatmak için dolanıp duruyordum. Konsolos yardımcısı mıydı, beşinci kâtip miydi, yaklaşık kırk yıl oldu, hatırlayamıyorum, imzasına ihtiyacım olan kişinin odasını sonunda buldum. Kapı açıktı, odanın sahibiyle bir başka konsolosluk görevlisi bir şey konuşuyordu. Edepli bir çocuk olarak odaya dalmadım, kapının dışında durdum, çağrılmayı bekledim. Beklerken de ister istemez kulak misafiri oldum.

O günlerde BBC televizyonunda bir Yılmaz Güney filmleri gösterimi vardı. Ve devletimizin dinlemek zorunda kaldığım bu iki görevlisi çok öfkeliydi. Güney ya hapisteydi ya yeni kaçmıştı, Fransa’da yaşıyordu. Bir ihtimal Yol filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü tam o sıralarda kazanmıştı. BBC’nin böyle bir adamı onurlandırması çok kızdırmıştı bizim konsolosluk mensuplarını.

“Niye yasaklattırmıyoruz?” diye sordu biri.

“Nasıl yani?”

“İngiltere hükümetiyle konuşalım, BBC’nin bu filmleri göstermesini yasaklasınlar.”

Hem yasakçı, hem cahil, hem pespaye! Kendimi nasıl tuttum, hâlâ şaşarım. Dilimin ucuna geldi: “Sizi de, sizi hariciyeci yapan devleti de…”

Yasakçı olmalarını anlayabiliyordum; devlet görevlileri yasaklara karşı olacak değildi ya! Ama cahil ve pespaye olmalarını beklemiyordum. Gençlik işte, saf bir çocuktum herhalde.

O saflıktan tümüyle kurtulamamış olduğumdan kaygılanıyorum bazen.

İster doğrudan devletin baskı mekanizmalarında veya bürokraside çalışsın, ister üniversite ve medya gibi resmî ideolojiyi üreten ve pekiştiren kurumlarda, egemenlere hizmet verenlerin işe yaramaları için biraz da olsa kafalarının çalışıyor olması gerekir diye düşünüyorum hâlâ.

Oysa Türkiye’ye bakarsak, hayır, gerekmiyor.

Bunu hemen her gün çeşitli vesilelerle hatırlamak zorunda kalıyoruz. Başta bir numaralı devlet görevlisi olmak üzere görevlilerin Türk parasına reva gördükleri eziyetin sonuçlarını son haftalarda hepimiz izledik. Doğrudan etkileniyor olmasaydık, herhalde dalga geçer, kahkahalar atar, “Beceriksizliğin, niteliksizliğin bu kadarına pes!” diye yeri göğü inletirdik.

İnletemedik, ama bu arada yerli ve millî Covid-19 aşısının beceriksizliği ve niteliksizliği gözlerden kaçar gibi oldu. Kaçmasın, anlatayım.

Hikâye şöyle gelişti.

Tabipler Birliği Genel Sekreteri Vedat Bulut bir açıklama yaptı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun onay verdiği Turkovac aşısının Faz-1, Faz-2 ve Faz-3 çalışmalarının olmadığını söyledi. “Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda şeffaf davranması gerekiyor ve bu çalışmaların da hızlı bir şekilde bilimsel dergilerde yayınlanması gerekiyor ki bizim uzman kuruluşlarımız, pandemi çalışma grubumuz bu belgeleri inceleyerek Turkovac ile ilgili bilgi sunabilsin. Çünkü ortada bir aşı yok, aşı olduğu iddia edilen bir solüsyon var” dedi.

Bu açıklama hakkındaki ilk tepkim, “ortada aşı yok, aşı olduğu iddia edilen bir solüsyon var” ifadesine hayran kalmak oldu. Devletimizin çeşitli alanları için kullanılabilecek bir ifade bence. Örneğin, “ortada Maliye Bakanı yok, Maliye Bakanı olduğu iddia edilen bitkisel bir şey var.”

Çok geçmeden anlaşıldı ki Sayın Cumhurbaşkanı “solüsyon” ifadesini benim beğendiğim kadar beğenmemiş. Açtı ağzını, yumdu gözünü, Tabipler Birliği’ni doğduğuna pişman etti. O kadar ki, birliğin adı açıkça Türk Tabipleri Birliği olmasa affedersiniz Ermeni veya Yahudi Tabipler Birliği’nden söz ediyor zannedilebilirdi.

Şöyle dedi: “Erciyes Üniversitesi büyük bir kadroyla Turkovac aşısını üretiyor, icat ediyor. Adamlar ‘Böyle bir şey yok’ diyor. Ya siz ne sahtekârsınız ya? Ne yalancısınız ya? Madem biliyorsunuz da, Tabipler Birliği olarak bugüne kadar bir eseriniz var mı? Yok. Ama yapana da hep taş koydunuz. Yalancı, cambaz, sahtekârsınız.”

Hemen ardından, Turkovac’ın Faz-3 sonuçlarının açıklanacağı duyuruldu. Ve ertesi gün düzenlenen bir basın toplantısında Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsü Yönetim Kurulu üyesi ve Turkovac Faz-3 çalışması sorumlu araştırıcısı Prof. Dr. Mine Durusu Tanrıöver ile Prof. Dr. Serhat Ünal kamuoyunu bilgilendirdi.

Toplantıda neler söyleneceğini heyecanla beklerken, “Herhalde,” diye düşündüm, “Cumhurbaşkanı şimdi Tabipler Birliği’ne müthiş bir gol atacak.”

Sayın Prof. Dr. Mine Durusu Tanrıöver basın toplantısında ne söyledi, biliyor musunuz? En az bir doz aşılanmış olan 1182 gönüllünün etkinlik analizine dahil edildiğini belirttikten sonra, “Turkovac’ın hastalanma riskini [Çin aşısı] CoronaVac’a göre yarı yarıya azalttığını söyleyebiliriz” dedi.

Açıklananlar bunlardan ibaretti.

Birincisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın ifadesiyle, “Bin 182 vakayla Faz-3 aşı çalışması olmaz.”

İkincisi, Faz-3 sonuçlarının genellikle “Çin aşısından daha iyi oldu valla” ifadesinden biraz daha ayrıntılı olması beklenir.

Prof. Dr. Mine Durusu Tanrıöver ve Prof. Dr. Serhat Ünal hakkında neler düşündüğümü yazmamayı tercih ediyorum.

Ama bir ipucu verebilirim: Bu hafta üçüncü aşımı olurken BioNTech ile Turkovac arasında seçim yapmam gerektiğinde Turkovac’ı seçmedim.


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

TBMM Kazakistan’da isyana karşı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dört parti doğalgaz zamlarına ve yolsuzluk, çürüme ve yasaklara karşı sokaklara çıkan halka karşı tutum aldı. Rusya’da mücadele eden Sol Akım üyelerinin yazdığı gibi “Siyasi iktidar ülkenin batı bölgelerindeki gaz fiyatlarını önceki seviyesine çekmeyi kabul ettiğinde artık iş işten çoktan geçmişti. Bunun tek sebebi protestoların artık ülkenin hemen her bölgesine yayılmış olması değildi: Protestocuların taleplerinin sayısı da arttı.”

Hareket hızla ekonomik taleplerin yanına siyasal talepleri de ekledi: “Nazarbayev'in ile tüm vekillerinin ve Cumhurbaşkanı Tokayev’in koltuklarını terk etmesi, Sivil ve siyasi aktivistler hakkındaki kovuşturmalara son verilmesi, Her bölgenin ve her şehrin ‘akimlerinin’ (belediye başkanları, valiler) halk tarafından seçilmesi – mevcut durumda yukarıdan atama ile belirleniyorlar.”

Siyasal taleplerle birlikte ekonomik taleplerin de kapsamı arttı. Kitle isyanlarının doğasında bir kere bir nedenle başlayan hareketlerin birçok sorunun dile getirildiği platformlar halini alması vardır. Kazakistan’da da tam böyle oldu. Hareket hem bugünün bir dizi sorununu içeren bir mücadele platformu halini aldı bir yandan da 2011 yılında greve çıktıklarında uygulanan devlet terörü nedeniyle ölen işçiler bugünkü hareketin aktivistlerinin hatıralarında yaşadığı için daha köklü çözüm önerileri de gündeme geldi.

Muhalefetin eylem korkusu

Türkiye’de iki tırnak içinde muhalif eğilim, Kazakistan’daki harekette şüpheyle yaklaşacak noktalar buldu. Birisi, bu hareketlerin kendiliğinden başlaması ihtimalinin bulunmadığı ve mutlaka dış güçler tarafından tetiklendiğini iddia eden nasyonal sosyalistler ya da iktidar yandaşları. Kazakistan’da olanlar ABD ve Soros’un işi diyen bu eğilim mensupları, hükümetin açık çağrısıyla ülkeye giren dış askeri gücün Rusya olduğu gerçeğinin üstünü örtüyor. Bunların Rusya’dan çok Rusyacı, Çin’den çok Çinci olmalarının basit bir açıklaması yok. Sanki tek dertleri Türkiye’nin Rusya’dan silah alışverişi yapması, S400 alması, nükleer santral inşası sayısının artmasıymış gibi görünüyor. Bu eğilime sahip olanların en garip sözcüleri, Kazakistan’da hareketin yanında olmayı, diktatörlüğü eleştiren isyancılarla aynı eğilimi paylaşmayı Erdoğan karşıtlığı olarak kodlamayı başardılar. 

Bu görüşe sahip olanlar, ilk bakışta ABD emperyalizminden nefret ediyormuş gibi görünüyorlar. Bu hayli saçma iddiaların nedeni de ABD emperyalizmine karşı duydukları bu kızgınlıkmış gibi caka satabiliyorlar. Ama asıl neden bu değil. Asıl neden, kitle hareketlerinden duydukları korku. Kitle hareketlerinin dinamiğini ürkütücü buluyorlar. Halk isyanlarının planlanmaksızın, kendiliğinden patlama özelliğinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Bütün hareketlere, isyanlara kendi çıkarları açısından müdahale etmeyi haklı görürken küresel tüm demokratik hareket ve sosyal patlamaların altında Soros’un olduğunu iddia etmelerinin ilk nedeni bu.

Kendiliğinden işçi isyanlarından ölümüne korkmalarının bir nedeni de böyle hareketlerin arkasında bir derin örgütlenme olmadan açığa çıkamayacağına inanmaları değil sadece. Kuşkusuz bu masum bir inanç da değil. Bu bir çarpıtma, kendiliğinden patlama olamaz, arkasında mutlaka bir dış güç vardır tezi, parçası oldukları iktidar ittifakına yönelik kendiliğinden sosyal patlamaları da şimdiden suçlama fırsatı veriyor. Diğer neden ise kökenleri daha uzun bir tartışma konusu olan Rus emperyalizmine sadakat.

Bu, yolu mutlaka Rusya ve Çin’in emperyalist devler olduğu gerçeğini gizlemekten, dünyadaki tek emperyalist gücün ABD olduğu yalanını şişirmekten geçen çok garip bir sadakat. Asli işlevleri, bu iki emperyalist ülkenin işlediği insanlık suçlarını gizlemek, görülmez olmasını sağlamak.

Bitmek bilmez Rusya aşkı

Fakat bir başka eğilim daha var. Bu eğilim, böyle ulusalcı gerekçeler, keskin bir batı ya da ABD emperyalizmi düşmanlığı yaparak halk ayaklanmalarına mesafelenmiyor. Hem Rusya’yı daha inceltilmiş bir şekilde savunuyor hem de örneğin Kazakistan’da başlayan hareketin bir sınıf karakteri olduğunu tespit ediyor. Ama hemen bu tespitin yanında iki şey söylüyor böyle düşünenler. Birisi, şöyle cümlelerle “Rus etkisi” dedikleri şeye yönelik akıl almaz bir güzelleme içeriyor: “Ukrayna, faşist diktatörlüğün AB ve ABD tarafından örgütlenen çeteler aracılığıyla kurulmasına ve kurumsallaşmasına, bu kapsamda ülkenin bütün varlıklarının emperyalizmin eline geçmesine rağmen sosyal dinamiklerini bütünüyle kaybetmiş değildir; özellikle etnik Rus etkisi, bu dinamikleri diri kılmaya devam ediyor.”

Bu tür cümleleri anlamakta zorlananlar açısından şu anlama geliyor: Eskiden Rusya’nın sömürgesi olan bir ülkedeki Rus vatandaşların etnik etkisi, o ülkedeki sosyal dinamiklerin emperyalizmin eline geçmesini engelliyormuş!

Bu eğilim sahiplerinin ikinci bir özelliği de kendiliğinden başlayan demokratik isyanları takdir ediyormuş gibi görünseler de “güçlü ve harekete önderlik edebilecek bir solun bulunmaması yüzünden hızla provokasyona açık hale geldi. Göstericilere silah dağıtılması, keskin nişancıların askerlere ateş açması gibi olaylar, batılı gizli servislerden ziyade, menfaatleri atışan iktidar ortağı kesimlerin provokasyonlarda rol oynadığını gösteriyor olabilir.”

Bu görüşün doğrudan sonucu şudur: Sol bir örgüt güçlenene kadar, aşağıdan mücadeleler dış güçler tarafından tetiklenmiş olmasalar da iktidar bloklarının çatışmasının kurbanlarına dönüşeceklerdir. 

TBMM kadar muhaliflik

Kitleler, yığınsal eylemlere başlamadan önce önlerinde kendilerine kol kanat gerecek bir sol örgüt, parti, kurum var mı diye baksalar çok iyi olacak bundan böyle.

Bu dış güçler lafı, giderek bir analizi ciddice hale getirecek maymuncuk işlevi görmeye başladı. Teorik düzeyi, “Türkiye’ye 100 yılda bir lider gelir” bilimselliği kadar olan bir düzeyde olsa, kendiliğinden kitle hareketlerinin “turuncu”, “sol önderliksiz” ya da “Sorosçu” olduğunu iddia edenler daima şu konuyu atlıyorlar: Kazakistan’da, dış güçleri, Rusya ve Rusya bağımlısı ülkeleri Kazakistan’da işçi isyanına müdahale etmesi için çağıran ve 3 bin Rus askerinin ülkeye girmesinde sakınca görmeyen bizzat Cumhurbaşkanı Tokayev olduğu gerçeğini görünmez kılmaya çalışıyorlar. Göstericileri kökü dışarda olmakla suçlayan Cumhurbaşkanı düpedüz kökü de dalları da “dışarıdan” olan başka ülkelerin askeri güçlerini Kazakistan işçilerine müdahale etmek için göreve çağırabildi.

Kazakistan analizlerinin ilginç bir yanı da, kendiliğinden muhalefet muhalif olan, kendiliğinden eylemlerde örgütsüzlük, Sorosçuluk, iktidar içi çatışmanın potansiyel kurbanlarını görenler ya da doğrudan ABD ajanlarını görenlerin, TBMM’de Kazakistan konusunda ortak tutum alan dört partiden hiçbir farkları yok.

HDP dışındaki dört parti, Türk Devletleri Teşkilatı (TTD) adlı örgütün perspektifi doğrultusunda karar aldı. TTD açıklamasında Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev'in halkın refahını artıracak reform gündemine desteğini bildirdi. AKP-MHP-CHP ve İYİP de TBMM’de imzaladıkları ortak metinde Kazakistan devletinin yanında olduklarını açıkladılar.

"Aslan" muhalefet, CHP-İYİP, bir başka ülkedeki halk isyanında, halkın değil diktatörün yanında. Hem bu muhalefet hem de Rusya’ya ve Çin’e gönülden bağlı “solcuların muhalefeti” Kazakistan’daki mücadelenin 2019’da başlayan ve hâlâ süren küresel direniş zincirinin bir halkası olduğu gerçeğini gizleyemeyecek. Solda devletlerden yana olan, Rusya ve Çin’den yana olanlarla, aşağıdan işçi isyanları, öğrenci ayaklanmaları ve halk muhalefetiden yana olan ve hem ABD emperyalizmine hem de Rusya ve Çin’in yayılmacılığına karşı olanlar arasındaki ayrım derinleşecek.

Derinleşmeli de. 

Şenol Karakaş


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Metal işçileri bu sözleşmeyi çöpe atar

Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Öz Çelik-İş’in örgütlü olduğu büyük metal fabrikalarında çalışan yaklaşık 140 bin işçiyi, ama esasında tüm işçi sınıfını ilgilendiren MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi 3 sendika tarafından imzalandı.

Gerçek enflasyonun yüzde 80’lerde seyrettiği, metal işçilerinin ilk 6 ay için yüzde 50 oranında zam istediklerini çeşitli vesilelerle dile getirdikleri koşullarda 3 sendika, MESS’in yüzde 27 oranındaki zam teklifinin altına imza attı. 

Sendikacılar, ikinci altı ay zaten enflasyon oranında yapılacak olan zammı, sözleşme ile elde edilmiş bir zam gibi sunup, yüzde 65 zam alındığı yalanını da yaydılar.

Asgari ücrete yüzde 51 zam yapıldığı, devletin kendi hizmetlerinin bedelini yüzde 36 artırdığı bir süreçte, sendikaların zafer gibi sunduğu rakam yüzde 27. 

Salgın döneminde pek çok işçi ölümünün yaşanmasına rağmen fabrikaların kapanmadığı bilinen bir gerçek. Metal işçileri arasında Covid hastalığına yakalanma oranı yüzde 20, neredeyse sağlık işçileri ile eşit düzeyde bir oran. Ölümüne çalışmalarına rağmen işçilere reva görülen zam yoksulluk sınırının yarısından daha az.

İhracatın artmasında en önemli sektör olan metal işkolundaki işçiler, imzalanan bu sözleşmeye tepkili. Tepkiler sadece ücret zammı ile sınırlı değil. Sözleşmenin bir gece yarısı, işçilerin onayı olmaksızın imzalanması, sosyal haklarda, sağlık sigortasında bir iyileştirmenin yapılmaması da tepkilerin odak noktası oldu.

Tepkilerini dile getiren işçilerin yazdıkları, Türk Metal’in sosyal medya hesaplarından silindi. Birleşik Metal-İş sosyal medya hesaplarında ise yazılmaya devam ediliyor.

Birleşik Metal-iş üyesi Çimsataş işçileri gece vardiyasında sözleşmenin imzalandığı haberi sonrasında direnişe başladılar, sendikalarına ek zam için acilen görüşmelere başlaması çağrısında bulundular.

Metal işçileri imzalanan sözleşme ile enflasyona çok büyük oranda ezdirilmiş oldular. Ücretleri asgari ücret düzeyine biraz daha yaklaştı. Asgari saat ücreti 19 lira iken, zam sonrası ortalama metal işçisinin saat ücreti 26,7 lira. 

Buna karşın işçilerin çalıştıkları şirketlerin kârları bu dönemde ortalama yüzde 200 arttı. Ford Otosan 1 milyar 890 milyon TL, Türk Traktör 830 milyon TL, Arçelik 651 milyon TL, Borusan 64 milyon TL, Sarkuysan 61 milyon TL kâr açıkladı.

Türk-İş’in açıkladığı yoksulluk sınırı 13 bin lira iken, metal işçilerinin ücreti yoksulluk sınırının yarısından daha az durumda.

Sendika yönetimleri, MESS’in dayatmalarına karşı grev komiteleri ve sözleşme komiteleri kurmalıydı. Ama bunun yerine sözleşmeyi gece yarısı imzalayıp işi kapatmak, işlerine daha çok geldi.

İşçilere, tabana dayanması gereken sendikal demokrasi yine işlemedi. TİS’in son şekli işçiye sorulmadan imzalandı.

Hiper enflasyona, üç haneli enflasyon rakamlarına giden süreçte ücretler kar gibi eriyor. 

Önümüzdeki aylarda enflasyonda yüksek düzeyde artışlar bekleniyor.

Metal işçiler, ücretlere ek zam ve iyileştirme talebi ile mücadeleye devam etmeli. Bunu yaparken de sendikacılara değil kendisine güvenmeli. Tabanda öncü işçiler ağı oluşturulmalı.

Metal işçileri sayısız direniş gerçekleştiren, son olarak metal fırtınaya imza atan bir işçi topluluğu. Hayat pahalılığının alıp başını gittiği bu koşullarda dalga geçilircesine yüzde 27’lik zamma “yüzde 65 zam aldık” denilmesini sineye çekmeyecek bir birikimi temsil ediyor.

Faruk Sevim


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Naiflik adına bir çağrı

Naif Elnaif’in katliyle bir kez daha, yüz kez daha içim acıdı. Bu nedenle buradan suç duyurusunda bulunmak istiyorum sosyal medyada yalan yanlış yazanlara, gazete ve televizyonlarda asılsız haber yapanlara ve iki ırkçıya, Ümit Özdağ-Tanju Özcan’a, aşağıdaki baskınların, cinayetlerin, katliamların ve geçmişe dönük uzayan saldırıların azmettiricileri olarak:

Naif Elnaif 19 yaşında, bir karton firmasında işçi:

Evi basılarak 8 ırkçının bıçaklı saldırına maruz kaldı ve hastaneye kaldırılırken yolda öldü.

Ahmed El Ali, Memun En Nebhan ve Muhammed El Hüseyin El Abdo El Biş adlı Suriyeli üç işçi genç:

Benzinle yakılarak katledildi.

Afganistan asıllı bir aileye silahlı baskın ve çocuklarını darp etme:

Mahalle halkının tepkisiyle kurtuldular.

Saldırıya uğrayan Filistinli bir gencin Suriyelilerin işlettiği bir dükkâna sığınması ve bu dükkana 30-40 kişilik bir grupla saldırılması, camların kırılması vs:

Saldırıda iki kişi yaralandı.

Ankara Altındağ'da 6 ay önce göçmenlere yönelik katliam girişimi.

Suç duyurusunda bulunduğum kişiler cezalandırılmadıkça, iktidar, muhalefet ve hukuk sessiz kaldıkça ırkçılık ve ırkçı saldırılar artacak. Yönetenlerin dilsiz olduğu, hukukun işlemediği bir yerde tutunacağımız üç şey var: mücadele etmek, vicdanlara seslenmek ve dayanışmak.

Hiçbir zaman umutsuz olmadım, Pursaklardaki Afganlı aileye sahip çıkan, onları koruyan mahalleli oldukça tüm dilsizliğe, hukuksuzluğa rağmen umut var. Bunun dışında elimizde kalan mücadele etmek, dayanışmak, yazmak ve konuşmak. Ben de hiç bıkmadan usanmadan yazıyor ve konuşuyorum.

İnsanlığına güvendiğim, vicdanı olduğunu düşündüğüm bir akrabamla yeni yıl öncesi Suriyelilere dair uzun uzun tartıştım. Nefret söylemi içindeydi. Ona yanlışlarını göstermeye çalışırken bana cevabı: “Her gün okuyoruz, her gün sosyal medyadan duyuyoruz gerçekler ortada!” deyip Suriyelilerle ilgili asılsız iddialarını dile getirdi. Her iddiasının karşısına gerçek bilgileri koyunca yavaş yavaş geri adım attı. Ve iki yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırladı, sakinleşti. Bu iki yılda ne oldu dersiniz. Tabii ki ırkçıların söylemleri onu zehirledi. Bu yazımı hem ona hem onun gibi düşünenlere yönelik yazıyorum:

Düşüncenin ve vicdanın prangaları var, milliyetçilik, ayrımcılık, empati noksanlığı… Akrabalarım ve bazı yakınlarım beni anlamakta hep zorluk çekti sanki bir gecede antimilitarist, ırkçılık karşıtı, sosyalist, ateist olmuşum gibi. Oysa yıllara dayanıyor. İbreyi insanlıktan yana tutma, biraz vicdan, biraz çapraz okuma, amasız ve serbest düşünmem yeterliydi. 

Yaşar Kemal ile öğrencilerim söyleşi yaparken biri ona Ermenilerle ilgili bir soru sorduğunda şahane bir cevap vermişti: “Serbest düşünün.”

Serbest düşünüp sizi insanlığa davet etsem, umarım bu çağrıya el verirsiniz. Naifçe ve Naif Elnaif adına.

Figen Dayıcık Fırat


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Egemen sınıf Covid krizini neden bitiremiyor?

Birkaç hafta önce, tanınmış ekonomist Jonathan Portes’in şu sonuca vardığı bir makalesini okudum: “Covid Noel gibidir, Brexit ise ömürlük.” Brexit hakkındaki görüşlerden bağımsız olarak, böyle bir mantık yürütmenin gülünç olduğunu düşünmüştüm. Son Covid varyantı Omicron da yeni bir patlama yaratmaya hazır göründüğü için, bugünlerde çok daha absürt geliyor.

Wellcome Trust’ın direktörü Jeremy Farrar’ın, özgün virüsün Wuhan’da dolaşmaya başlamasından iki yıl sonra Guardian’da yazmış olduğu gibi, “Pandeminin sonuna yaklaşmak şöyle dursun, başlangıcından pek de uzaklaşabilmiş değiliz.” Kapitalist anaakımın savuşturmaya çalıştığı gerçek budur işte.

Boris Johnson, bu yakayı kurtarmaya çalışma çabalarının abartılı bir örneğini temsil ediyor. Aşılanma ve yüksek enfeksiyon seviyesinin oluşturacağı kombinasyona güvendi, sürü bağışıklığı elde etmek için yaz aylarında kısıtlamaları önemli ölçüde kaldırdı. Nihayetinde, Financial Times’tan Edward Luce’un ifade ettiği şekliyle, “Tek bir ülkede sağlanacak sürü bağışıklığının bir işe yaramadığı” gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Peki, büyük kaynaklara hükmeden egemen sınıfların öncüleri Covid ile başa çıkmakta neden bu kadar zorlandılar? Bunun iki nedeni var.

Birincisi, kapitalizmin doğayı dilediği şekilde kullanabileceği bir meta olarak ele alması, onu bir hammadde deposu olarak görmesidir.

Kapitalizmin sorumlu olduğu çevresel yıkımın boyutları büyüdükçe, o oranda başvurdukları çözüm de teknolojik müdahale olasılıkları oluyor. Bunu en iyi görebileceğimiz yer, kapitalistlerin iklim krizini ele alış şeklidir.

Egemen sınıflar, fosil kapitalizmini ortadan kaldırmak yerine, ondan kaynaklı yıkımı telafi edebileceğine inandıkları bazı teknolojilerin ortaya çıkabileceği üzerine bahis oynuyorlar.

Aşılar da bir nevi teknolojik müdahaledir. Fakat yanlış anlaşılmak istemem; zira Covid-19’la mücadele edebilecek aşıların hızla geliştirilmiş olması sayesinde birçok hayat kurtuldu, dolayısıyla bu gerçekten muazzam bir bilimsel başarıdır. Güçlendirici dozu yaptırmak için de sabırsızlanıyorum.

Ancak doğanın, dinamik dönüşüm süreçlerinden oluşan karmaşık bir işleyişi vardır. Ve bu gerçek sadece gezegenimizde değil, yerkürenin küçücük bir yer kapladığı akılalmaz enginlikteki çoklu evrenler ölçeğinde geçerlidir. Virüslerin ortaya çıktığı, mümkün olduğunca çok sayıda hücreyi ele geçirerek yayılmaya çalıştıkları mikro düzeyde de bu işleyişten kaçış yoktur.

Dolayısıyla, doğal seçilimin, SARS-CoV-2 virüsünün her yeni varyantı, aşının hücrelerimizde oluşturduğu engelleri aşabileceği şekilde değişime uğratacağı da en başından tahmin ediliyordu. Hatta birçok uzman tarafından da böyle devam edeceği öngörülmüştü.

Omicron adı verilen varyantın o engelleri aşabileceği anlaşılıyor.

Doğa

Şimdi, başta belirttiğim nedenlerden ikincisine geliyoruz. Marx, insanların, insan dışı doğa ile esasen emekleri vasıtasıyla etkileşime girdiğini söylemişti. Ancak bu ilişki bizatihi egemen üretim ilişkileri tarafından yapılandırılır. Yani bir taraftan ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesinin yarattığı sınıf karşıtlığı, diğer taraftan rakip şirketler ile devletler arasındaki rekabet mücadelesi devreye girer.

Bunun anlamı, aşıların kâr odaklı üretilmiş olmasıdır – öne çıkan üretici olan Pfizer, aşının gelecek yıl sunulacak uyarlamasından 21 milyar sterlinin üzerinde gelir elde etmeyi bekliyor.

Bir yatırım analisti, Alman şirketi BioNTech tarafından geliştirilen Pfizer aşısını “yüz yılda bir denk gelebileceğiniz bir talih kuşu” olarak adlandırmıştı.

Dahası, aşıların dağılımı dünyadaki zenginlik ve güç hiyerarşisini yansıtıyor. Zengin ülkeler kendileri için çok sayıda aşı siparişi verirken virüsü Küresel Güney’de yayılmaya bıraktılar.

Financial Times’a göre, bugüne kadar, G7 ülkelerinde yaşayan nüfusun yüzde 66’sına iki doz aşı yapıldı. Afrika’da ise sadece tüm nüfusun yüzde 6’sı çift doz aşılanabildi.

“Yüksek gelirli ülkelerde uygulanan destekleyici dozu, yani üçüncü dozu yaptıran insan sayısı, düşük gelirli ülkelerde bir veya iki doz aşılanabilmiş olanların neredeyse iki katıdır.”

Bu inanılmaz eşitsizlik, yeni varyantların ortaya çıkmasına sebep olan koşulları da yaratır. Virüsün kendisini aşılanmamış bireylerde, bilhassa da bağışıklık sistemi zayıf olanlarda geliştirdiği biliniyor. Omicron’da görülen çok sayıda genetik değişime bakıldığında, virüsü daha öncesinde alıp iyileşmiş ya da aşılanmış bireylere bile tekrar bulaşabileceği görülüyor.

Tüm bunlardan çıkarılacak bir ders var. BM’nin dile getirmiş olduğu şekliyle; “Herkes güvende olana dek kimse güvende değil”.

Kapitalizm ölümcüldür. Ondan kurtulup doğa ile ilişkimizi yeniden düzeltene kadar hiçbirimiz gerçek anlamda güvende değiliz.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan çeviren TN.


Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Nefrete ve şiddete karşı birleşik mücadele!

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir kez daha nefret söylemleri kullanarak LGBTİ+’ları hedef gösterdi. Soylu “LGBTİ'yi aile yapımızı bozmasın, çocuklarımızı ahlaksızlığa sevk etmesin diye engelledik. Ya siz her türlü sapkınlığın içinde oluyorsunuz. Biz ona girmek zorunda değiliz, biz Müslüman bir milletiz” diyerek, LGBTİ+’lara yönelik antidemokratik uygulamaların, baskıların kendi eseri olduğunu da itiraf etmiş oldu.

Baskılar ve yasaklar

İktidarın otoriterleşmesiyle birlikte uzunca bir süredir LGBTİ+’lar “sapkın” ilan edilip duruyor, aile kurumunu ortadan kaldıracakları söyleniyor, dış güçlerin “ahlaklı” ve “Müslüman” Türk toplumunu bozmak için bu “musibeti” halkın üzerine saldığı öne sürülüyor. Başta İçişleri Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere, devletin yönetici kadrolarının pek çoğunun ağzından bu sözleri duymak mümkün. Hatta Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş, pandeminin başladığı günlerde “hastalıkların yaygınlaşmasını” LGBTİ+’lara bağlayarak, nefret söylemlerini bir üst boyuta taşımıştı.

Ankara Valiliği, “genel ahlaka ve sağlığa aykırı olduğu” gibi muğlak ve saçma bir gerekçeyle şehirde LGBTİ+ etkinliklerinin tümüne yasak getirmiş, bu yasak mahkeme kararlarına rağmen fiilen uygulanmaya devam etmişti. İki yıldan uzun bir süre Ankara’da LGBTİ+’ların çay partisi dahi düzenlemesi cebren engellenmişti.

Keza İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyım olarak rektörlüğe atanan Melih Bulu’ya yönelik olarak düzenlenen protesto etkinliklerinde, bir sergide açılan bir görsel bahane edilerek LGBTİ+ öğrencilere şiddet uygulanmış, bir kısmı gözaltına alınmış ve haklarında davalar açılmıştı. Üniversitedeki LGBTİ+ Kulübü de kapatılmıştı.

Yine tüm ülkede Onur Yürüyüşleri yasaklanmış, Ankara’da ODTÜ’de yürüyüş yapmak isteyen öğrenciler ve öğretim üyeleri şiddet kullanılarak gözaltına alınmış ve haklarında dava açılmıştı. İki yıldan uzun süren ve kısa bir süre önce karar duruşması yapılan dava sonucunda öğretim üyeleri ve öğrenciler beraat etmiş, polisin yürüyüşü engellemesinin ve şiddet kullanmasının, bununla ilgili bütün emir ve uygulamaların kanunsuz olduğu tespit edilmişti.

Kriz ve otoriterleşme

LGBTİ+’lar üzerindeki baskılar, aslında sınıflı toplumların ortaya çıkmasından bu yana görülüyor. Dönem dönem artan, dönem dönem azalan bu baskılar, özellikle 1950’li yıllardan sonra LGBTİ+’ların dünya çapında gökkuşağı bayrağı altında verdiği ve ağır bedeller ödediği mücadele ile oldukça geriletilmiş durumda. Şu anda dünyanın pek çok ülkesinde LGBTİ+ hakları her zamankinden de ileri; son olarak ABD seçimlerinde meclise giren açık LGBTİ+’ların sayısı tarihin en yüksek oranında, Almanya’da da tarihte ilk defa iki açık trans kadın federal meclise girmeyi başardı. 

Türkiye’de de LGBTİ+’ların mücadelesi, hak ve özgürlükler konusunda oldukça büyük kazanımlar elde edilmesini sağladı. İlk LGBTİ+ derneği olan Lambdaİstanbul’un 1993 yılında büyük güçlüklerle kurulması, bugün pek çok ilde çok sayıda LGBTİ+ derneği ve örgütünün kurulmasına giden yolu açtı. Pek çok siyasi parti LGBTİ+ varlığını ve mücadelesini gündemine alıyor ve yapılan anketlerin aksine toplumun genelinde LGBTİ+ ile ilgili görüşler olumlu yönde değişiyor.

Ancak dünyanın girdiği ağır sosyal ve ekonomik krizin bir yansıması olarak, pek çok ülkede otoriter hükümetler iş başına geldi ya da mevcut iktidarlar otoriterleşme eğilimine girdi. Bunun bir sonucu olarak da LGBTİ+’lar üzerinde giderek ağırlaşan baskılar kuruldu, nefret söylemleri, hedef göstermeler hemen her gün dile getirilmeye başlandı.

Bunun en önemli sebebi, korkunç bir şekilde ağırlaşan ekonomik krizin altında inleyen işçi sınıfının dikkatlerini başka yöne çekmek. Paranın değerinin her gün azaldığı, pahalılığın altından kalkılamayacak boyutlara ulaştığı, devletin açıkladığı resmi enflasyonun dahi çift hanelerle ifade edildiği, oysa gerçek enflasyonun resmi rakamların en az iki katı olduğu, yolsuzluk iddialarının ayyuka çıktığı şu günlerde işçi sınıfının öfkesi başka bir yere kanalize edilmeye çalışılıyor.

Ne yapmalı?

Devlet temsilcileri, milyonlarca işçiyi içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik krizin sorumlusunun LGBTİ+’lar olduğuna ikna etmek için büyük bir çaba gösteriyor. Ahlaksızlık, batı, yıkılan aile, din ve benzeri sayısız klişe havalarda uçuşuyor. Her gün öldürülmemek, eve kapatılmamak, köleleştirilmemek için mücadele edilen kadınlar şeytanlaştırılıyor. Bunlara ilave olarak Suriye’ye yönelik göz boyama operasyonları için tezkere kabul ediliyor. 

Bütün bunlara karşı ne yapılması gerektiğini, LGBTİ+’ların ve kadınların mücadelesi gösteriyor. Bütün ağır baskılara ve şartlara rağmen LGBT+’lar ve kadınlar “biz de varız, onurlu ve özgür bir şekilde yaşamak istiyoruz” diyerek mücadele ediyor. Bu mücadelelerin içinde ve yanında yer almak, irili ufaklı diğer mücadelelerle birleştirmek, kabaran öfke dalgasının önüne çekilmeye çalışılan seti parçalamak için birleşmek ve yine birleşmek gerekir.



Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Sezen Aksu, HDP’ye kapatma davası ve aslan muhalefet - I

Kibirli bir sosyal medya kullanıcısı, bu memlekette muhalefeti eleştirmenin ne kadar korunaklı bir iş olduğunu söylüyordu. Öyle ya, bu kadar otoriter bir iktidar varken muhalefeti eleştirmek kolaydı.

Muhalefeti; birleşik, kutsal, sadece iktidara karşı olduğu için, “bizdenmiş” gibi algılatmaya çalışan bu türden ezberler, iktidarın tüm toplumu peşinden sürüklemeye çalıştığı sağcılığın bir başka yansıması.

Muhalefet, dokunulmaz değil.

Muhalefet, tartışılmaz olamaz. 

Hele ki çok esaslı konularda iktidarın aşırı sağcılığının şakşakçılığını yapmaya başladığında, diğer bir deyişle, iktidarın baskıcı uygulamalarını desteklediğinde muhalefeti eleştirmek, aynı zamanda iktidara karşı da tutum almaktır. 

Üç örnek üzerinden neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Sezen Aksu ve dil kopartma

Milli Bekacılar denilen bir grup, Sezen Aksu’nun yıllar önce yaptığı bir şarkıyı “dini hassasiyetlerine” dil uzatıyor diye gerekçe göstererek, evinin önünde her zamanki lümpen tarzlarıyla bir basın açıklaması yaptılar. Sezen Aksu müzik dünyasının tam merkezinde belki de en ünlü, en çok sevilen ismiyken, iktidar aparatlarının böyle bir adım atmış olmaları herkesin zihninde, “Neler oluyor?” sorusunun şekillenmesine neden oldu. Fakat daha bu soru zihinlerde uçuşurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir camide cemaate “seslenerek”; “Hakaretlerin bini bir para. Bütün bunların karşısında dimdik duracak olanlar sizlersiniz. Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir. Havva validemize kimsenin dili uzanamaz. Onlara da had bildirmek bizim görevimizdir" dedi. 

Muhalefetin ne yapması lazım böyle bir durumda? Hemen ses çıkartması lazım. “Hepimiz Sezen Aksu’yuz” diye öne atılması lazım. Saldırı ve tehditler Sezen Aksu’ya kadar rahat bir şekilde yönlendirilebiliyorsa, artık başka bir dinamiğin işlemeye başladığını görmemiz lazım diye düşünmesini beklemek hakkımız muhalefet bileşenlerinden.

Fakat böyle olmadı. Muhalefetin bir kısmı, bu türden çıkışların gündem değiştirmek olduğunu düşünüyor. Birisinin dilini kopartma tehdidi dışında gündem değiştirme yolu yok mudur? Böyle bir tehdit neden gündemin kendisi olarak değil de değiştirilmesi olarak ele alınır. Bu yaklaşım, kaçak güreşmekten öte bir anlam taşımıyor. 

Görülmesi gereken şu: Dil koparma lafları gündem değiştirmek değil. Bilakis, bu tam da gündemin, iktidarın politika yapış tarzının, tabanına ve muhalefete seslenme tarzının özü. Seçim saati hızlandıkça örneklerine daha çok şahit olacağız. Her tartışma fakirlik gündemini gizlemek için yapılmıyor. Pandoranın kutusu açılıyor, bir aşamada zembereğinden boşalır gibi üstümüze boca edileceklerin fragmanı Sezen Aksu’ya yapılanlar.

Bu gelişmede, iktidara söylenecek ilk söz şudur: Sezen Aksu’nun dilini kopartmaktan söz etmek, bunu bir cumhurbaşkanının yapması, tehdidi ciddileştiriyor. Hiçbir siyasi, camide nefretle hedef gösteren konuşma yapamaz. Hiçbir siyasi, bir sanatçının dilinin kopartılmasından söz edemez. Erdoğan, hızla sözlerini geri almalı ve tüm sanatçılardan özür dilemelidir. Tüm siyasiler sözlerinden hoşlanmadıkları sanatçılar hakkında camilere gidip nefret dolu açıklamalar mı yapsın? Kılıçdaroğlu da gidip Orhan Gencebay’ın “Yazıklar olsun, yazıklar olsun, Kaderin böylesine, yazıklar olsun, Her nefeste, bin sitem var, Şikayetim yaradana, şikayetim yaradana” sözlerinden hem kadere isyan ettiği hem de Allah’ı işin içine karıştırdığı için camide dilini kopartmak hakkında laflar söyleyebilir mi?

Söyleyemez!

İşte hiçbir siyasetçinin böyle şeyler söyleme hakkı yoktur. 

Ulusalcıların linci

Peki bu tartışmada, daha Milli Bekacılar Aksu’nun evinin önüne gitmeden sanatçıyı 2010 referandumundan dolayı, söylemediği sözlerden dolayı linç eden ulusalcılara ne diyeceğiz? AKP’ye muhalifler diye, muhalefeti eleştirmeyecek miyiz? 

Bakın Akrep Nalan ve bilcümle ulusalcı, sosyal medyada bir arkadaşımızın yazdığı gibi “tam anlamıyla köşede durmuşlar ve intikam gününü beklemişler”. Hemen her ulusalcı ve nasyonalist solcu gibi aynı zamanda yalancı da olan Akrep Nalan, 2010 referandumunda “bizim gibi hayır diyenlere ‘iki cihanda lekelisiniz’ derken, bugün seni o lekelilerin koruyacağını nereden bilecektin” yazmış.

2010 yılından dolayı lekeli mi değil mi bu sanatçı, bilemiyoruz ama yalancılık bir leke bırakıyorsa Akrep Nalan’ın artık alnına basılmış damga gibi taşıyacağı bir lekesi var. Hayırlı olsun!

Çünkü, Sezen Aksu, 2010 yılında hiç kimseye öyle bir şey demedi. Teyit.org Akrep Nalan’ın yalanlarını incelemiş ve şu sonuca varmış: 

Sezen Aksu “iki cihanda da lekelisiniz” sözünü 2009 yılında çözüm sürecinin karşısında duranlar için söylemiş. Aksu’nun 2010 anayasa referandumunda hayır oyu kullananlar için böyle bir şey söylediğine rastlanmıyor. 2015 yılında referanduma dair yaptığı açıklamada “hayır” demenin de bir seçenek olduğunu belirtmiş.

Buradaki utanmazlığa bakar mısınız? Koruyormuş! Ne koruma ne koruma. Sezen Aksu’nun intikamcı ulusalcıların korumasına ihtiyacı yok. Sahiden de koruyormuş gibi yapıp saldırıyorlar. Olanın özeti bu. Hedef gösterdiler, birileri de bu hedefe saldırdı. Peki, iddialarının yalan olduğu ortaya serildiğinde, özür dilediler mi? Nerede! Tersine, sanat dünyasının tam merkezindeki bir isme hem saldırıp hem de savunuyormuş gibi yapmaya, kibirle caka satmaya devam ettiler.

Ulusalcı saldırganlık zirvesini ise her zamanki gibi Yılmaz Özdil kaptı. Bir hukukçunun yazdığı gibi “Yılmaz Özdil'in Roboski katliamına ‘Sayın Kaçakçı’ yazısı ile verdiği açık destek, Sezen Aksu'nun hemen hiçbiri hakkında yorum yapmadığı ama Özdil'in ‘destek verdi’ demekten çekinmediği listede yer alan tüm sayılanları o cehennem yolunu döşeme yarışında tek başına geçer!”

Özdil, Sezen Aksu’nun cehenneme giden yolu döşediğini yazmıştı. Şunu demek istiyordu: AKP iktidarından önce düzgün, cehennemle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yaşantımız vardı. Neredeyse cennette gibiydik. Ama o uğursuz 2002 yılı var ya o 2002 yılı, AKP iktidara geldi ve cennet cehenneme dönüşmeye başladı! O dönemde reformlar için mücadele edenler, Yılmaz Özdil açısından cehennemin taşlarını döşemiş insanlar. 

Irkçıların cenneti

Yılmaz Özdil gibiler Sezen Aksu’ya karşı bir linç örgütlerken, her şeyden önce yalan söylüyorlar. Sezen Aksu’nun söylemediklerini söylemiş gibi yapıyorlar. Ama bu adamın yaptığı, çok daha tehlikeli bir şey. Onun AKP’nin gelip bozduğu cennet diye anlattığı şey, milyonlarca insan için cehennemdi. O cumhuriyet, bir darbeler cumhuriyetiydi. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan. İdamlar, katliamlar, faili meçhuller. Asit kuyularında yok edilen Kürtler, evinden beyaz Toroslarla alınan ve bir daha hiçbir şekilde kendilerinden haber alınamayan Kürtler, sosyalistler, Gazi katliamı, Sivas katliamı, tutuklanan sendikacılar, öldürülen sendikacılar, DGM yargılamaları, başörtüsü yasakları, polis şiddeti, fakirlik, kriz üstüne krizler. Siyasi cinayetler o dönemin karakteristik bir özelliğiydi. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar bu döneme özgüymüş gibi yapan Özdil, sadece bir ırkçı değil (Roboski katliamı ile ilgili yazdığı yazıya bakabilirsiniz, inanmıyorsanız) bir yalancıdır da. Yalanlarının asıl amacı ise Sezen Aksu’nun zaman zaman gerçekleşmesi için imza attığı, katkıda bulunduğu bazı politik hamlelerin hayatı çok kötü hâle getirdiğine, konu hakkında bir sosyal medya mesajından fazlasını okuyacak zahmeti gösteremeyen ulusalcı zihinleri ikna etmek.

Yılmaz Özdil, şundan rahatsız: 2000’li yıllarda başörtüsü özgürlüğünün kazanılması için hamle yapıldı, Kürt sorununun çözümü için hamle yapıldı, Ermenilerin en temel haklarının tanınması için hamleler yapıldı, bir dizi demokratik gelişme yaşandı. Darbelerle hesaplaşıldı, darbecilerle hesaplaşıldı, Yılmaz Özdil gibi devletin resmi tarihini gerçek tarih olarak yutturmaya çalışanlar, Fethullahçı darbecilerden başka darbeci yokmuş gibi davransalar da bir sağdan bir soldan diyenlerle de hesaplaşılmaya çalışıldı. Demokrasi için, özgürlükler için mücadele edildi.

“Muhalefetin” bazı figürleri, demokrasiden ve özgürlüklerden rahatsız. Rahatsız oldukları olgu şimdiki rejimin karakteri değil, bu rejimin merkezinde Erdoğan’ın bulunması. 

Yoksa, onlar Sezen Aksu’yu linç ederlerken, Erdoğan’ın aniden bir camide Aksu’yu tehdit eden bir konuşma yapmasının bir tesadüf olduğunu düşünmemiz gerekir. Ruhları, özellikle çözüm sürecinin sonlanma sürecine paralel bir şekilde ilerleyen devlet-milliyetçiler ve Erdoğan ittifakının bir parçası. Bu ittifakın politikalarının en büyük destekçileri bu kesimler. İktidarla ruh birliği içindeler. Linççiliklerinin ana nedeni bu. Memleketin cehenneme dönmüş olmasından rahatsız değiller, bu cehennemde iktidarın su başını tutamamaktan rahatsızlar sadece.

Bu satırlar yazılırken, bir kurum daha beş on kişiyle Sezen Aksu hakkında suç duyurusunda bulundu. 

Şimdi sıra bizlerde. Sezen Aksu’nun yanında olduğumuzu gösterme zamanı. Sonraki yazıda, muhalefet denilen sağcılığın Kürt sorununda geldiği hali göstermeye çalışacağım. Ondan önce, arkadaşımız Bülent Aydın’ın bir paylaşımını koyuyorum buraya:

“Katillere türkü yazanlardan değil, Hrant Dink’in ardından ağıt yakanlardandır Sezen Aksu.”

GÜVERCİN

Bir daha açar mı karanfil korkusuz?

Bir daha uçar mı güvercin şehirde?

Yalancı güneşli bir ocak

Mübarek cuma gününde

Gitti cancağızım gitti

Bitti son İstanbul

Kaldırımlar zabıt tuttu

              şahidiz hepimiz,

Her yer tetikti

Sen de çekip gitme

Dayan be umudum

Dön gel, dön gel

Meydan okur hayat

Pabuç bırakmaz ölüme

Dön gel, dön gel

Bir daha yazar mı kalem

               kanaya kanaya

Kâğıdı da kan tutar,

               ağaç değil mi soyu

Ağla, doyasıya ağla

Aynı denizde çoğalır

                yüreğin öz suyu


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

COP26 Beyaz, Kuzeyli ve Zenginlerin zirvesi

12 gün sürecek zirvesinin ilk haftası dolmak üzere. Aslında bir yıl önce yapılması gereken zirve covid-19 pandemisi nedeniyle ertlenmişti. Yani ev sahibi Birleşik Krallık’ın bol bol vakti vardı. Buna rağmen zirve eğer bilinçli olarak yapılmadıysa bir organizasyon faciası.

Zirve için hazırlanan toplantı mekanlarının küçüklüğüne bir de pandemi kısıtlamaları eklenince toplantılara devletlerin heyetleri bile giremez oldu. Sivil toplum temsilcileri ve iklim aktivistleri için ise toplantıları yüz yüze izleyebilmek neredeyse bir mucize. Her bir toplantı için devlet heyeti dışından katılmak isteyen katılımcılara sadece birkaç giriş bileti veriliyor ve onlarca aktivist bu biletleri aralarında paylaşarak toplantılara giriyor. Bu sayede zirve içerisinde protestolar da engellenmiş oluyor. Ayrıca toplantı alanlarında eylem yasağı da var.

Tüm bunlara rağmen aktivistler her fırsat bulduklarında eylem yapıyorlar. En son Greta Thunberg finans toplantısında “yeşil badana yapmayın artık” diye seslenerek salonu terk etti. Ardından birkaç aktivist toplantıyı dövizlerle protesto etti. Mekanın dışında, yerli aktivistler doğal kaynakların metalaştırılmasına karşı seslerini yükseltti. "Karbon offsetleri, topraklarımızın ve topraklarımızın çalınmasını devam ettiriyor" dediler.

Devlet heyetleri ise salonlarda yeteri kadar yer olmadığı için online olarak toplantıları takip etmek zorunda kalıyor. Zirveye 120 kadar devlet katılıyor. Sadece Türkiye 60 kişilik bir heyet gönderdi (başlangıçta 400 kişi için izin alınmıştı). Salonlar ise 200 kişilik dahi değil. Yani her bir devletten bir temsilci bile salona giremiyor. Aktivistler ve sivil toplum temsilcileri için durum zaten daha da kötü.

Yoksul ülkelerden katılım da oldukça düşük. Birleşik Krallık son ana kadar pandemi nedeniyle kırmızı liste uygulamasına devam etti. Son haftalara kadar aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülkenin giriş yasağı vardı. Ayrıca tüm katılımcıların iki doz aşı olması zorunluluğu da vardı. Bu iki zorluk zirveye günlere kala kırmızı listenin kaldırılmasıyla ve katılımcılara Birleşik Krallık tarafından aşı gönderilmesiyle aşılmaya çalışılsa da pek işe yaramadı. Uçak ve otel fiyatlarının radikal bir şekilde yükseldiği son günlerde yoksul ülkelerden devlet heyetleri dahi katılmakta zorluk çekti. Sivil toplum temsilcileri ve aktivistler ise çok çok düşük bir katılım gösterebildi.

Katılanların ezici çoğunluğu zengin ülkelerden. Şirket temsilcileri de ekonomik zorlukları kolayca aşarak geniş katılım gösterdi. Hatta devletlerin heyetleri içerisinde de şirket temsilcileri bulunuyor. Bu nedenle COP26 için iklim zirveleri tarihinin en beyaz, kuzeyli ve zengin zirvesi deniyor.  

COP26 kapitalizmi

Sivil toplum temsilcileri ve aktvistler için vize, aşı, uçak bileti zorlukları aşıldıktan sonra bir başka büyük zorluk da oda bulmak. Otellerin çoğu devlet temsilcileri tarafından uzun zaman önce tutulduğu için kalan sınırlı sayıda odanın fiyatları da aşırı pahalanmış durumdaydı. Bu nedenle Glasgow’daki aktivistler tarafından COP Evdekal Ağı kurularak zirveye gelecek birkaç bin aktiviste evlerini gönüllü olarak açan bir dayanışma hareketi başlatıldı. Buna rağmen 3 bin aktivist kalacak yer bulamadı. Evlerini açanların büyükçe bir kısmı da zaten şehir merkesiznde değil zirveye ortalama 2 saat uzaktaki yerlerde yaşayanlardan oluşuyor. Kentte bir anda gıda ücretleri de artmış durumda. Bu nedenle Yokoluş İsyanı, COP26 için ‘kapitalizm yılanı’ diyor ve dayanışma için destek topluyor.

İklim değişimine çözüm bulma konusunda radikal kararların alınması beklenen zirve daha baştan katılımdaki adaletsizliklerle çözüm üretemeyeceğini kanıtlamış durumda. Boşuna değil Greta Thunberg daha şimdiden zirveden hiç bir şey beklememek gerektiğini belirten bir mesaj paylaştı:

“COP26 şimdiye kadarki en dışlayıcı COP olarak görülüyor. Bu artık bir iklim konferansı değil. Bu bir Küresel Kuzey yeşil badana festivalidir. İşlerin her zamanki gibi devam ettiği iki haftalık bir bla bla bla.”

COP değil mücadele

COP26 tarihin en kötü zirvelerinden biri olma yolunda ilerlerken mücadelen başka yol olmadığını bilen aktivistler de iki günlük dev eylemlere hazırlanıyor. 

5 Kasım cuma günü Fridays for Future’ın çağrısıyla binlerce öğrenci ve şuan grevde olan temizlik işçileri “sistemi kökünden değiştir” sloganıyla sokaklara indi.

6 Kasım Cumartesi günü ise tüm dünyada eylemler olacak. Eylemlere yüzbinlerin katılması bekleniyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Krizin faturasını sırtımıza yüklüyorlar

Ekonomik kriz, bu rejimin yarattığı çoklu krizlerin en çok can yakan bileşeni. Hükümet, ekonominin içinde bulunduğu kaynak krizini aşmak amacıyla emekçilerden sermayeye kaynak transferi için faiz indiriminde bulundu. “Kara Salı” olarak anılan günde TL dolar karşısında 8,30’lu seviyelerden 15, 18’li seviyelere geriledi. Halkın alım gücü ateşe tutulmuş bir kartopu gibi erirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, rekabetçi kur, yüksek istihdam ve yüksek ihracat odaklı, “Çin Modeli”ni ilan etti. Ekonomide yaşanan derin sorunları çözmekten çok, işçileri sıfır maliyetle çalıştırmayı hedefleyen “model” birkaç günde çuvalladı. Döviz kurlarındaki engellenemeyen yükseliş karşısında da “kur garantili mevduat politikası” uygulamaya başlandı. Adı konulmamış faiz uygulamasında mudilere milyonlarca emekçinin sırtına bindirilmiş vergilerden oluşan hazine garantisi verildi. 

Merkez Bankası’ndaki 128 milyar doları buharlaştıran, elinde döviz kalmayan iktidar milyonların yoksulluğu pahasına, ekonomik modelden modele sürüklenirken, dolar kurunun 11-13 lira arasına çekilmesinden büyük bir başarı hikâyesi çıkarmaya çalışıyor. Ekonomide yarattıkları kaotik durumu inkâr etmeye devam ediyor. AKP-MHP koalisyonu bir “beka meselesi” haline gelmiş iktidarını sürdürmek için, tabanındaki çözülmeyi ve oy kaybını durdurmak istiyor. Seçimleri kazanmak için yarattıkları “yalancı baharla” milyonları bile bile fakirleştirdiler. Son birkaç haftadır yüzde 40 oranında fakirleşen milyonların öfkesini durdurmak için baskı ve korku atmosferini sürekli sıcak tutuyorlar. Ancak sefalet koşulları korku atmosferinin yerini hızla öfkeye bırakabilir. Milyonlar harekete geçmeye başladığında korku hızla yer değiştirebilir. 

Temel ihtiyaçlara fahiş zam 

Dolar kurunun yükselişinin yarattığı hayat pahalılığı karşısında ücretler ateşe değmiş kartopu gibi eridi. Emekçi kitleler temel ihtiyaçlarına ulaşamaz duruma geldi. “Ucuzluk” sloganlı yoksul kesimlerin alışveriş yaptıkları A101, BİM gibi mağazalarda bile temel ihtiyaçların etiketleri değiştirilmeye başlandı. 

Sadece yılbaşı gecesi, yeni yıla girmeden 1 dakika önce ilan edilen zamların etkisi şöyle oldu:

Konutlarda kullanılan doğalgaza yüzde 25, elektrik üretim amaçlı kullanılan doğalgaza yüzde 15 zam yapıldı. Bu şu anlama geliyor:

100 TL olan fatura 152 TL’ye, 150 TL olan fatura 240 TL’ye, 200 TL olan fatura 350 TL’ye, 250 TL olan fatura 465 TL’ye ve 300 TL olan fatura 580 TL’ye çıkacak. Bunlar yaklaşık sayılar ama yılbaşı zammının ağırlığını gösteriyor.

İnsanlar fakir sofralarda yılbaşını kutlarken bir yandan da 40 litrelik benzinde 20 liralık, MTV’de yüzde 25 artış, pasaport bedelinde yüzde 36, emlak vergisinde yüzde 18, ehliyet harcında yüzde 36 zam gerçekleşti. Halihazırda aşırı pahalı Osmangazi Köprüsü geçiş ücreti 147.50 liradan 184.50 liraya çıktı. Boğaz köprüleri zamlandı. Avrasya Tüneli geçiş ücreti 46 liradan 53 liraya, İstanbul Marmaray’da ise en uzun mesafe yüzde 23’lük artışla 8.91 liradan 10.95 liraya çıktı. Aylık Mavi Kart yüzde 36 arttı. Zamdan önce 316 lira olan Mavi Kart artık 430 lira.

Zam yağmuru böyle sona ermedi. İETT ücretleri yüzde 36 zamlandı, metrobüs ücretleri yüzde 36 zamlandı, böylece tam uzun mesafe 5.98 liradan 8.13 liraya çıktı. Minibüs, taksi mobil telefon aboneliği gibi alanlarda da boş durulmadı ve zamlar yağmur gibi yağdı.

Kara Salı’dan beri, 5 litrelik ayçiçeği fiyatı 125 liraya, bir litre süt 16 liraya ve bebek maması ise 145 liraya yükseldi. 

Yüksek enflasyon düşük ücret politikası 

TUİK’in manipüle edilmiş enflasyon rakamlarının aksine market alışverişleri enflasyon rakamlarının yüzde 50’nin çok üzerinde olduğunu göstermekte. Yıl içinde bu rakamların yüzde yüze ulaşması bekleniyor. Enflasyon rakamları yukarı doğru yükselişteyken ücretler aşağı doğru çekilmekte. İktidarın “Son 45 yılın en yüksek asgari ücret zammı” olarak tanımladığı 4 bin 250 liralık zam yüksek enflasyonla birlikte açlık sınırında kaldı. Üstelik, DİSKAR’ın araştırmasına göre ücretler resmî enflasyonun bile altında kalırken, ortalama ücret ile asgari ücret arasındaki makas da kapanmış durumda. 2012-2021 arasında brüt ücretlerde yüzde 197 artış yaşanırken, TÜFE’de yüzde 221 oranında artış yaşandı. Yine rapora göre iş gücü maliyetleri de üretici fiyat artışlarının 34 puan altında kaldı.

Asgari ücrete zam yapıldığı gün iktidarın bütün böbürlenmelerine rağmen dolar karşılığında asgari ücretle 1 Ocak 2021’de 7062 yumurta alınabilirken, 1 Ocak 2022’de 4250 yumurta alınabilecek. Bu Türkiye’de alım gücünün ne kadar şiddetli düştüğünün göstergelerinden birisi. 

---



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Bu ülkede ırkçı olmak için ne yapmak lazım?

Aslında Leman Sam’ın “…bu soysuz Arapların ne mal olduğunu herkes anladı…” tweet’inin, ne denli ırkçı olduğu neredeyse herkes tarafından kabul edilmişti zaten. Yalnızca “soysuz Araplar” ifadesi değil elbette burada mesele “canım Araplar” denilmiş olsaydı dahi “bunları aldınız şimdi haydutluk, tecavüzler vs. gırla olacak” anlamına gelen bir tweet olduğu ve bunun en tipik ve bayağı ırkçı hezeyanlarla gururla duygudaşlık kurduğu hatta bu tip yalanların yayılımına katkı sunduğu zaten bakan herkes için aşikardı. Hatta Güvenç Dağüstün için bile bu ifadenin aslında savunulacak bir tarafı yok. Fakat ne olursa olsun Leman Sam’ı savunmak gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden de tweet’in muhtevasını değil, Leman Sam’ın farazi güzel karakterini konuşmamız gerektiği görüşünde.  

Bir meseleyi açıklığa kavuşturmak önemli, ırkçılık meselesinde olduğu kadar bu meselede de Dağüstün ile taban tabana zıt düşünüyoruz: Leman Sam’ın kişiliğinin konuyla hiçbir alakası yok, tweet’e verilen tepki Leman Sam’ın iç dünyasının gözler önüne serilmesi, gerçek kişiliğinin ortaya çıkması ve kendisini artık sevip sevmememiz, şarkılarını dinleyip dinlememizle ilgili değil, Leman Sam’ın potansiyel olarak yüzbinlerce insana ulaştığı platformunu, göçmenlerin nefret cinayetlerinin hedefi olduğu bir zamanda, ırkçı yorumlarını astığı bir pano haline getirmesiyle, insanların kendisine duyduğu saygı ve güveni bu fikirleri yaymak için kullanmayı tercih etmesiyle ilgilidir.

Bir burç olarak ırkçılık

Leman Sam’ın evinde veya kalbinin derinliklerinde ırkçı olup olmadığı konumuz değildir: Leman Sam’ın twitter’a yazdığı ifade ırkçıdır ve Leman Sam tarafından yazıldığı için bunun bir etkisi vardır, gücü vardır; üstelik ırkçı olmadığı düşünülen bir cenahtan ırkçılığa can suyu taşımaktadır.

Dağdeviren ise bu suyun alıcısına ulaştığından emin olmak için şövalyece kendini ortaya atmaktadır; zira kendisine “o topa girme” filan diyen arkadaşlarına rağmen, belki sevdiği birini savunduğunu sanıyor olsa da aslında kaçınılmaz olarak o kişinin, Dağdeviren’in bile ırkçı olmadığını açıkça iddia edemediği, herhangi bir İYİP teşkilatında bile yüksek ihtimalle “Leman Hanım haklısınız ama dilimize dikkat edelim, ‘soysuz’ yerine ‘kültürsüz’ diyelim” türünden bir uyarı alacağı beyanını savunmakta, bu beyanın insanları çileden çıkaracak derecede aymazca ırkçı tavrını sıradanlaştırmaktadır.  

Leman Sam açıkça birkaç sene önce “Türkiye’de Arap görmek istemiyorum” mealindeki tweet’ini ırkçı bulanlara meydan okumakta, ırkçılık karşıtlarını ve üç tutam vicdanı olduğu için Leman Sam’ın yazdıklarını itici bulan herkesi suçlamaktadır. Konunun büyümesi üzerine yaptığı açıklamada ise doğru dürüst bir özür dilemek yerine “biraz ileri gittim galiba” gibi tam ne demek olduğu anlaşılmayan, kanımca “ben haklıyım ama insanlar belli ki bu lafları kaldıramıyor” demek isteyen birinin edeceği türden sözler sarf ediyor. Tweet’i de kendisi değil twitter kaldırıyor.

Apoloji sarhoşluğu

Şimdi burada Dağdeviren’in Leman Sam’ın bir defasında Arap bir şarkıcının şarkısını Araplara küfretmeden dinlemiş olmasını ırkçı olmadığına delil olarak nakletmesi üzerine konuşmak tabii eğlenceli olurdu.

Yahut Leman Sam’ın iflah olmaz hayvan sevgisinin sınır tanımaz bir çığlık olarak Arap düşmanlığına tercüme olduğunu iddia edişi de pekâlâ uzun uzun üzerinde durulabilecek bir konu.

Aslında kendisini, Leman Sam’ın aynı tweet’le alakalı olarak “(Arap’ların) aralarında iyi insanlar da vardır” demiş olmasını, Leman Sam’ın ırkçı olmadığının bir başka ispatı olarak sunmamak konusunda kendini dizginleyebilmiş olduğu için tebrik etmek gerekir belki de. Zira bir defasında “aslında ben insanları severim” demiş olmasını bu şekilde ortaya sürebiliyor.

Ve tabii, madem “soysuz araplar, alayı tecavüzcü” demek de bizi ırkçı yapmıyor, “Bu ülkede nasıl ırkçı olunur? Alnımıza gamalı haç mı çizdirmeliyiz yoksa birini mi öldürmek gerekiyor?” diye sorası da geliyor insanın.    

Fakat başka bir şeye odaklanmak istiyorum bunun yerine.

Dünyanın tüm çınarları

1968 yılında İngiltere’de Enoch Powell isimli ırkçı bir siyasetçi, bugün Rivers of Blood (Kan Nehirleri) adıyla hatırlanan, isimden de tahmin edebileceğiniz üzere kan dondurucu derecede ırkçı ve göçmen düşmanı bir konuşma yapmış, bunun sonucunda [pek de ırkçılık karşıtlığıyla tanınmayan] Muhafazakâr Parti’den (TORY) bile kovulmuş ancak kendi cephesini kurarak bir süre ciddi sayılabilecek bir ırkçı hareketin bir nevi sözcülüğünü yapmıştı. 

Bu konuşma o denli büyük bir etki bırakmıştı ki, aynı dönemde kurulan faşist parti National Front (Ulusal Cephe) konuşmanın vurgularını uzun seneler boyunca adeta manifesto gibi sahiplenecekti.  

1976 yılında, Ulusal Cephe’nin yükselişte olduğu bir zamanda, bu konuşmaya atıfta bulunarak Ulusal Cephe’nin göçmen düşmanı politik hattına desteğini beyan eden ünlülerin arasında iki devasa rock yıldızı da vardı: Eric Clapton ve David Bowie.

Takdir edersiniz ki rahmetli Bowie de Clapton da tıpkı Leman Sam gibi birer çınardır, kökleri de tam nereye bilemesem de epeyce bir yayılır.

Fakat ırkçılık karşıtları çınar oluşlarına veya ne kadar yetenekli olduklarına filan değil, milyonlarca genci etkileyebilecek karizması ve popülerliği olan bu kişilerin utanmazca ırkçılık yapıyor olmasına kafayı taktı ve Socialist Worker’s Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) anti-faşist kampanyası Anti-Nazi League’in (Nazi Karşıtı Birlik) öncülük ettiği bir rock müzik festivali düzenlendi. Bu festivalin adı Rock Against Racism’di (Irkçılığa Karşı Rock) 

Festival, kimi zaman yüz bin seyircinin katıldığı konserler ile yıllar içinde milyonlarca insanı bir araya getirdi ve 1982 yılına kadar devam ederek faşist tehdidin geriletilmesine olağanüstü bir katkı sağladı.

Bowie ve Clapton ise kariyerleri boyunca defaatle pişmanlıklarını dile getirdiler, “biraz ileri mi gittik acaba?” filan demek yerine açıkça özür dilediler ve bugün bu berbat lekeyle değil müzikleriyle anılmayı başardılar.

Yani demem şu, Leman Sam’ın topluma mâl olmuş bir çınar olduğunu, hepimizin iyiliği ve zenginliği için korunması gerektiğini düşünen arkadaşlar ırkçılığa tahammülü olmayan insanlara ders vermeyi bıraksınlar. Onun yerine, madem muhabbetleri de var, “yapma etme soysuz ne demek yahu” yahut hiç değilse “Leman abla sen şu twitter’ı bırak” desinler.  


Dila Ak Tüm Yazıları

2021’de kadın mücadelesinden başlıklar

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması konusunda tüm dünyada hâlâ ilerlenmesi gereken oldukça uzun bir yol olmasına rağmen, mücadelenin bulaşıcı olduğu, tüm dünyadaki kadın hareketine bakıldığında net bir şekilde görülüyor. Kadına yönelik şiddet, eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı ya da İstanbul Sözleşmesi gibi kapsamlı ve uluslararası bir sözleşmeden çıkılması gibi konularda mücadele ve hak arayışı kitlesel olarak pek çok yerde devam ederken, aynı zamanda kadınların birbirinden ilham almasını sağlıyor ve mücadele içerisinde sıçrama yaşanmasına aracı oluyor.

Özellikle sağın yükselişte olduğu ülkelerde, kadınların en temel insani haklarına saldırıda bulunulmaya çalışıldığı yerlerde dahi, korkusuzca yükselen, örgütlü bir başkaldırış  var. Taliban gibi çok sert ve kadınların haklarına karşı insan dışı yaptırımların olduğu bir bölgede bile, neyle karşı karşıya olduklarını tecrübe etmiş ve kazanılmış haklarından vazgeçmek istemeyen kadınlar, hayatları pahasına mücadele ediyorlar çünkü mücadele etmezlerse zaten bir hayatları olmayacaklarının farkındalar. Kendi hayatlarını önemsemeyen ve kadını korumayan sistemin karşısında korkusuzca dikilerek, adalet sarayını yakarak, vazgeçmeden savundukları kürtaj hakkını mücadele azimleriyle söke söke alarak ya da yükselen sesleri sayesinde feminist bir anayasa hazırlanmasına vesile olarak örgütlü mücadelenin nelere sebep olabileceklerini tüm dünyaya kanıtlıyorlar.

Kadınlar sadece birbirlerine cesaret vermekle kalmıyor, kazanımları ya da hak arayışlarıyla başka türdeki hak arayışı hareketlerine de örnek oluyor ve ilham veriyor. LGBTİ+ mücadelesi ve kadın hakları mücadelesi kol kola ilerlerken, tüm diğer hak arayışlarında da ön saflarda yer alıyorlar. Mücadele sayesinde her geçen gün daha da fazla bilinç sıçraması yaşatarak, yalnız olmadıklarını görüyor, birbirlerine seslerini çıkarmak konusunda destek oluyor ve ortak çıkan bu ses sayesinde kadının tahakküm altına alınmaya çalışılmasının bölgesel olmadığını ispatlayıp, bu sorunun tüm dünyada hüküm süren sistemin bir sonucu olduğunu da anlamamızı sağlıyorlar.

Mücadelenin bu kadar güçlü olmasının sebebi, kadınların zaten hali hazırda haklarının ve dolayısıyla hayatlarının ne derecede tehlikede olduklarını bilmesinden geliyor.

Tüm dünyada hem güzel kazanımlar hem de hak saldırıları olmuşken, Türkiye’de 2021 yılında kısaca neler olduğunu hep birlikte hatırlayalım.

Kadınlardan tacize karşı ortak açıklama – 13 Aralık 

Türkiye'nin #metoo'su binlerce kadının mesajları ve tacizcilerin ifşasıyla sürerken, konuşan kadınlar hedef alınıp susturulmak isteniyor. Antikapitalist Kadınlar'ın da içinde yer aldığı çok sayıda kadın örgütlenmesi 13 Aralık’ta ortak bir açıklama yayınlayarak, hedef gösterilen Twitter kullanıcısı Leyla Salinger ile dayanıştıklarını ilan etti ve "asla geri adım atmayacağız" dedi.

Bir günde üç kadın cinayeti: Aylin Sözer, Selda Taş ve Vesile Dönmez isyanımızdır!

Kadın cinayetleri devam ederken İstanbul Sözleşmesi'nin ve 6284 sayılı kanunun uygulanmamasına karşı 30 Aralık’ta Kadıköy Eminönü İskelesi önünde eylem yapıldı.

14 Şubat eylemleri

İstanbul'daki aktivistler 14 Şubat vesilesiyle erkeklerin şiddetini, tacizini ve cinayetleri protesto etti. Kadıköy Bahariye Caddesi'nde toplanan kadınlar, Süreyya Operası önüne yürüdü. 'Öldüren sevgi istemiyoruz' diyen Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu burada basın açıklaması yaptı.

Kadıköy'de coşkulu 8 Mart kadın eylemi

İstanbul'da 8 Mart gösterisi, polisin Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin ve gökkuşağı bayraklarının alana girişini engelleme girişimlerine rağmen coşkuyla gerçekleşti. İstanbul 8 Mart Kadın Platformu'nun çağrısıyla Kadıköy'de buluşan kadın grupları birçok noktadan sloganlarla Kadıköy İskele Meydanı'na yürüdü. Polis, Boğaziçi direnişi kortejini gökkuşağı bayraklarının taşınmasını gerekçe göstererek alana sokmak istemedi. Kadınların protestosu sonucu Boğaziçi kortejinin girişi sağlandı.

Alanda özellikle genç kadınların başını çektiği coşkulu topluluk şarkılar, danslar ve sloganlarla cinsiyetçiliği protesto ederek, Dünya Kadınlar Günü'nü kutladı. Miting sonrası gözaltına alınan iki trans eylemci tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmişti. Mahkemeye çıkarılan 9 gösterici adli kontrolle serbest bırakıldı.

İstanbul'da kitlesel 8 Mart gece yürüyüşü

İstanbul'da her yıl gerçekleşen 8 Mart Gece Yürüyüşü bu yıl da yapıldı. Kadınlar Sıraselviler Caddesi'nde toplandı. Polis barikatlarını aşarak sloganlar ve pankartlarla yürüyen kadın grupları coşkulu bir şekilde eylem yaptı. Geçen seneki Gece Yürüyüşü'ne göre daha fazla katılımla gerçekleşen eyleme, gökkuşağı bayraklarıyla kalabalık bir LGBTİ+ korteji de katıldı. Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Arapça olarak yayınlanan bildiri okundu. Ardından Kadınlar Karaköy'e sloganlarla yürüdü.

İzmir'de 8 Mart: Binlerce kadın ve LGBTİ+ yürüdü

İzmir Alsancak’ta bir araya gelen binlerce kadın ve LGBTİ+ buradan alkışlarla, sloganlarla, zılgıtlarla, gökkuşağı bayraklarıyla halaylar çekerek Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi'ne yürüdü. Yürüyüşte "Kadın Cinayetleri Politiktir", "Gülistan Doku nerede", " Asla yalnız yürümeyeceksin", "Yaşasın kadın dayanışması", "Susma Haykır Eşcinseller Vardır", "Jin jiyan Azadi" gibi sloganlar atıldı. Türkçe ve Kürtçe basın açıklaması okundu.

Antikapitalist Kadınlar: İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyoruz

Cumhurbaşkanı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesi üzerine ilk kitlesel protesto 20 Mart’ta İstanbul'da gerçekleşecek. Antikapitalist Kadınlar eylem çağrısı yaparak, Kadıköy'de olacaklarını duyurdu.

Binlerce kadın ve LGBTİ+ İstanbul Sözleşmesi'ni feshetmeye çalışan iktidarı protesto etti – 20 Mart

İstanbul Sözleşmesi'nin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshedilmeye çalışılması büyük öfke yarattı. Kadın, LGBTİ+, sosyalist örgütlerin çağrısıyla 20 Mart’ta İstanbul'da düzenlenen eyleme binlerce kişi katıldı. Kadıköy'de düzenlenen eylemde iktidara karşı öfke büyüktü.

Ankara’da kadınlar ve LGBTİ+’lar sokaktaydı: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” – 20 Mart

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi üzerine Ankara’da da kadınlar ve LGBTİ+’lar sokaklara çıktı. Polisin mor veya gökkuşağı renklerinde maske takarak sokakta yürüyenleri bile durdurma girişimlerine karşı yüzlerce kişi İstanbul Sözleşmesi’ni iptal ettirmeyeceklerini haykırdı. Ankara Kadın Platformu tarafından çağrısı yapılan eyleme yüzlerce kadın katıldı.

İstanbul Sözleşmesi için ses çıkar! – 21 Mart

Kadınlar Birlikte Güçlü inisiyatifi İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesi girişimine karşı herkesi 21 Mart saat 21.00’de balkonlardan, pencerelerden ses çıkarmaya çağırdı. İstanbul, Ankara ve İzmir'in bazı semtlerinde protestoya katılım yüksek oldu.

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyor: İsyanımızla her gün, her yerdeyiz! – 22 Mart

Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi'ni feshetmek isteyen iktidar, 22 Mart’ta İstanbul'da yedi noktada protesto edildi. 22 Mart günü Avcılar, Nurtepe-Güzeltepe, Alibeyköy, Sarıyer, Fatih ve Şişli'de eylem yapan kadınlar "İstanbul Sözleşmesi bizimdir", "İstanbul Sözleşmesi yaşatır" pankartlarını taşıdı. İktidarı protesto ettiler ve sözleşmeden vazgeçmeyeceklerini vurguladılar. Akşam da pencerelerden ses çıkar eylemi yapıldı. Eylem çağrıları "22/03/2021 tarihi itibarıyla Türkiye Avrupa Konseyi'ne çekilme beyanını bildirdi. Madde 80 gereği 3 AYLIK SÜRE BAŞLADI" notuyla paylaşıldı.

İzmir'de kadınlar sokağa çıkıyor: İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

"İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz” İzmir Kampanya Grubu tüm kadınları ve LGBTİ+ları İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesine yönelik Cumhurbaşkanlığı kararnamesini bir araya gelerek protesto etmeye çağırdı. Hafta içi İzmir'in beş farklı noktasında ve 27 Mart Cumartesi günü Konak İskele'de eylem yapıldı.

İstanbul'da büyük protesto Kadıköy'de yapıldı – 27 Mart

Türkiye'yi İstanbul Sözleşmesi'nden çıkartma girişimine karşı kadınların ve LGBTİ+ların protestoları büyüyerek devam ediyor. Hafta içi İstanbul'un birçok ilçesinde düzenlenen eylemlerin ardından kitlesel buluşma 27 Mart’ta Kadıköy'de gerçekleşti.

Antikapitalist Kadınlar: Hayatlarımızı yok sayanlara karşı hayatı durduralım – 1 Nisan

Antikapitalist Kadınlar, İstanbul Sözleşmesini feshetme girişimine karşı bildiri yayınladı. “Hayatlarımız için hayatı durduralım, birleşelim, kazanalım” dedi.

İktidarın İstanbul Sözleşmesi'ni feshetme girişimi Beşiktaş'ta protesto edildi – 2 Nisan

İktidarın İstanbul Sözleşmesi'ni feshetme girişimine karşı başlayan eylemler 3. haftasında. İstanbul Sözleşmesi'nden Vazgeçmiyoruz Çalışma Grubu, 2 Nisan'da Beşiktaş'ta buluşma çağrısı yaptı. Kadın örgütleri, Türkiye'nin sözleşmeden ayrılma kararını geri çektirene kadar mücadeleye devam edeceklerini duyuruyor.

İstanbul Sözleşmesi için kente pankartlar asıldı – 15 Nisan

İktidarın İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme girişimine karşı İstanbul Sözleşmesi Uygulansın kampanya grubunun mücadelesi sürüyor. Bugün İstanbul'un birçok merkezine 'İstanbul Sözleşmesi bizimdir, Vaz-geç-mi-yo-ruz!' pankartları asıldı.

İzmir'de İstanbul Sözleşmesi nöbeti – 15 Nisan

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu'nun çağrısıyla Konak İskele önünde bir araya gelen kadınlar ve LGBTİ+lar İstanbul Sözleşmesi için nöbet tuttu. Nöbet eylemi sürekli devam ettirildi.

İstanbul Sözleşmesi'nin 10. yıldönümünde kadınlar haykırıyor: Vazgeçmiyoruz! – 11 Mayıs

Sözleşmenin ilk imzacısı Türkiye idi. O dönem İstanbul Sözleşmesi'ni imzalayan AKP iktidarı, 1 Temmuz itibarıyla Sözleşme'den çıkmak istiyor. Türkiye hükümetinin İstanbul Sözleşmesi'ni feshetme kararı, geçtiğimiz günlerde Resmi Gazete'de yayınlandı.

Küçük bir azınlığı memnun etmek ve onlardan oy almak için eşitlik ve sosyal koruma yolunda önemli bir kazanım olan İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesine karşı kadınların ve LGBTİ+'ların mücadelesi, pandemi yasaklarıyla fiilen engellense de bir dizi sembolik eylem ve sosyal medya kampanyalarıyla sürüyor.

► İstanbul Surları gece saat 12.00’de 'İstanbul Sözleşmesi Bizim Vazgeçmiyoruz!', 'İstanbul Sözleşmesi 10 yaşında' yazılı ışıklarla kaplandı.

► Sabah 11.00’dan itibaren #İstanbulSözleşmesi10Yaşında #Vazgeçmiyoruz etiketleriyle sosyal medya kapmayası yapılıyor. Her iki etiket de atılan on binlerce ileti sonucu, Twitter'de gündemde üst sıralarına çıktı.

► HDP'li kadın milletvekilleri kadın cinayetlerini anlatan pankartlarıyla İstiklal Caddesi'nde yürüyüş ve basın açıklaması yaptı.

► Danıştay, Cumhurbaşkanlığı’ndan İstanbul Sözleşmesi savunması istedi. Birçok kadın örgütü ve kişi fesih kararının iptali için Danıştay'a başvurmuştu.

► 19 ülkenin Ankara'daki büyükelçilikleri ortak bir açıklama yayınladı. Açıklamada "İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının iptalini umuyoruz" denildi.

78 barodan ortak açıklama: İstanbul Sözleşmesi'nden #Vazgeçmiyoruz

Türkiye'nin ilk imzacısı olduğu Sözleşme'nin 10. yıldönümünde, iktidarın ayrılma girişimine karşı 78 baro başkanı ortak bildiri yayınladı.

Antikapitalist Kadınlar: İstanbul Sözleşmesi bizim, vazgeçmiyoruz – 12 Haziran

İktidarın İstanbul Sözleşmesi'ne feshetme girişimine karşı kadın ve LGBTİ+ örgütleri 19 Haziran'da İstanbul'da miting yapmaya hazırlanıyor. Mitingin çağrıcılarından olan Antikapitalist Kadınlar bildiri yayınladı. Bildiride 19 Haziran (Cumartesi) 13.00 Maltepe Miting Alanı'nda, 29 Haziran (Salı) 20.00 Antikapitalistler Online Kadın Konferansı'nda ve 1 Temmuz (Perşembe) 19.00’da Tünel Meydanı'nda buluşma çağrısı yapıldı.

Kadınlar ve LGBTİ+'lar İstanbul Maltepe’de haykırdı: Vazgeçmiyoruz – 19 Haziran

Kadın ve LGBTİ+ örgütleri, İstanbul Maltepe'de yaptıkları mitingde iktidarın İstanbul Sözleşmesi'nden çıkma kararını protesto etti. Öğle saatlerinde Maltepe sahilindeki miting alanı dolmaya başladı. 170 örgütün çağrısıyla yapılan eylemde pankartları ve sloganlarıyla kortej oluşturan göstericiler alana yürüyerek girdi. Mitingde kadın cinayetleri, homofobik ve transfobik baskılar protesto edilirken, İzmir'de HDP binasında katledilen Deniz Poyraz'ın resimleri taşındı. Antikapitalist Kadınlar, Türkiye hükümetinin 1 Temmuz'da çekilme kararına karşı genel grev yapmak gerektiğini savunan bildirileri alanda dağıttı.

Kadın ve LGBTİ+ örgütleri sokağa çıkıyor

AKP iktidarı, ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi'nden aşırı sağcı gerekçelerle ayrılıyor. İstanbul ve birçok şehir, bu kararı protesto eden kadınların ve LGBTİ+'ların gösterisine sahne olacak. Aralarında Antikapitalist Kadınlar'ın da bulunduğu çok sayıda örgüt, dernek, platform ve inisiyatif Türkiye'nin çıkış kararına karşı 1 Temmuz Perşembe saat 19:00'da Tünel Meydanı'nda eylem çağrısı yaptı. Diğer şehirlerde de eylemler yapılacak.

Antikapitalistlerden Kadın Konferansı – 29 Haziran

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğine Karşı LGBTİ+ ve Kadın Direnişi konulu online Kadın Konferansı yapıldı.

Kadınlar ve LGBTİ+'lar mücadeleye devam edecek: 'Bizim için bitmedi' – 1 Temmuz

İktidar, İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldı. Kadınlar ve LGBTİ+'lar İstanbul ile birçok ilde eylem yaparak bu kararı protesto etti. Bunlardan en büyüğü İstanbul'da yapıldı. Binlerce kadın ve LGBTİ+ Tünel Meydanı'nda buluştu, coşkulu sloganlarla yürüyüş yaptı.

İstanbul'da protesto eylemi: Azra için isyandayız – 6 Ağustos

Azra Gülendam Haytaoğlu'nun vahşice katledilmesi, İstanbul'da kadın örgütleri tarafından Kadıköy Rıhtım'da protesto edildi. İstanbul Kadıköy'de eylem yapan kadın örgütleri 'Hayatlarımız için isyandayız' diye haykırdı. Eylemin çağrıcısı İstanbul Sözleşmesi'ni Uygula Kampanya Grubu oldu.

Hayatları için direnen Afgan kadınların yanındayız – 20 Ağustos

İstanbul Sözleşmesi Kampanya Grubu’ndan kadınlar İstanbul’da Afganistan’la dayanışmak için bir eylem gerçekleştirdi. Kadıköy’deki Süreyya Operası’nın önünde toplanan kadın aktivistler, çok dilli “Afgan kadınlarla dayanışmaya” ve “Hayatları için direnen Afgan kadınların yanındayız” pankartları açtı.

Afgan kadınların Taliban’a karşı mücadelesi devam ediyor – 8 Eylül

7 Eylül’de Taliban, Kadın Bakanlığı binasını 'İyiliğe Davet ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı'na dönüştürdüğünü ilan etmişti. 8 Eylül’de kadınlar özgürlükleri için Kabil sokaklarındaydı. Eylemciler eşit haklar talep ederken Taliban’ın kadınları politikadan ve çalışma hayatından dışlamasına yönelik tepkilerini gösterdi. Eylemde “Azadi” yazılı pankartların yanı sıra “Dünya neden bizi bu kadar sessizce ve zalimce izliyor? ” yazılı İngilizce pankartlar da vardı. Kadınların barışçıl eylemine Taliban şiddetle yanıt verdi.

İstanbul'da eylem: Çilem’in cezalandırılması kabul edilemez! – 5 Kasım

Çilem Doğan'ın Yargıtay kararı ile hapse gönderilmesi bugün İstanbul'da 25 Kasım Kadın Platformu tarafından protesto edildi. "Erkek adalet değil, gerçek adalet demek için" çağrısıyla düzenlenen eylem Kadıköy Süreyya Operası önünde yapıldı.

2022 bütçesinde kadınlar yok

DİSK Kadın Komisyonu, KESK Kadın Meclisi, TMMOB Kadın Çalışma Grubu ve TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, 2022 bütçesiyle ilgili ortak açıklama yaptı. “Toplumsal cinsiyete duyarlı, eşitliği sağlayan bütçe oluşturulsun!” dendi.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'nde kadınlar sokaktaydı

İstanbul'da kadın örgütlerinin çağrısıyla Taksim Tünel'de toplanan göstericiler "İtaat etmiyoruz", "Erkek şiddetine susma", "Suça ortak olma" ve "Birimiz daha eksilmeyeceğiz" dövizleri taşıyarak ıslıklarlar ve zılgıtlarla Tünel Meydanı'nı doldurdu. 25 Kasım eylemleri ayrıca pek çok ilde gerçekleştirildi. Başta İstanbul, İzmir ve Ankara olmak üzere eylemlere katılım yüksekti. Geçen yıla göre daha fazla kadın ve LGBTİ+’nin sokağa çıktığına tanık olduk.

DİSK’li kadın işçiler: ILO 190 sayılı sözleşmesi onaylansın!

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Kadın Komisyonu, İstanbul’dan başlayan eylemlerle ILO 190 sayılı “İş yerinde Şiddet ve Tacizle Mücadele Sözleşmesi”nin onaylanması için mücadeleye girişti. ILO yani Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü, 190 sayılı sözleşmenin BM üyesi tüm ülkelerde uygulanmasını istiyor.

Dila Ak


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Çimsataş işçileri yol gösteriyor

Metal işkolunda çalışan 140.000 işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme, bir gece yarısı sendikalar (Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Öz Çelik-İş) tarafından imzalandı.

Gerçek enflasyon yüzde 80’lerde seyrediyor, açlık sınırı 4 bin lirayı, yoksulluk sınırı 13 bin lirayı geçti. Bu koşullara rağmen 3 sendika, MESS’in yüzde 27 oranındaki zam teklifini kabul etti.

Sendikacılar, ikinci altı ay zaten enflasyon oranında yapılacak olan zammı, sözleşme ile elde edilmiş ek bir zam gibi sunup, yüzde 65 zam alındığı yalanını da ayrıca yaydılar.

Çimsataş işçileri yapılan satış sözleşmesini kabul etmediler, üretimi durdurdular. Mersin’deki iş bırakma eylemi, şirketin, polisin ve sendikanın baskısına rağmen 4 gün devam etti. İşçiler her türlü baskıya karşı direndiler, iş başı yapmadılar, fabrikadan da ayrılmadılar.

İşçilerin eylemi devam ederken, Çimsataş patronu eylem nedeniyle her gün 5 milyon TL tutarında zarar ettiğini açıkladı. Çimsataş yönetimi böylece, işçi başına her gün 6 bin lira kazanç elde ettiğini, ama işçilerin aylık bin 500 lira ek zam talebini kabul etmediğini açıklamış oldu.

Pek çok fabrikadaki metal işçileri, Çimsataş işçileriyle dayanışma ve mücadele çağrısı yaptılar. Ayrıca Türkiye’nin dört bir yanından, diğer işkollarındaki fabrikalardan Çimsataş işçilerine destek mesajları yağdı.

Çimsataş işçilerinin direnişi şimdilik bitmiş gibi görünse de, işçiler haklarını almak için mücadeleye devam etmekte kararlı. Ek zam ve diğer taleplerinde ısrarlı.

Metal işçilerinin bu fiili grevinin hayat pahalılığına karşı daha geniş bir işçi sınıfı hareketini tetiklemesi sağlanabilir. Fabrikalarda kaynayan öfke, büyük bir işçi sınıfı hareketinin sinyalini veriyor. Sendikacılar fabrikaları ziyaret ediyorlar, imzaladıkları sözleşmeye işçileri ikna etmeye çalışıyorlar, ama edemiyorlar. Çünkü işçiler aldıkları zamların şimdiden eridiğini görüyorlar. 

Önümüzdeki aylarda resmi enflasyonun yüzde 50’yi, gerçek enflasyonun yüzde 100’ü geçmesi bekleniyor. Ek zam talebi işçi sınıfının en önemli gündemi olmak zorunda, aksi halde krizin bütün faturasını işçi sınıfı ödemeye devam eder. 

Metal işçileri ve işçi sınıfının diğer kesimleri, işyerlerinde bağımsız taban örgütleri kurmalı, bütün grevci işçilerle dayanışma içinde olmalıdır. İşçilerin hakları için asıl olarak güvenilmesi gereken güç, işçi sınıfının tabandaki mücadelesidir. Çimsataş işçileri eylemleri ile hak mücadelesinin yolunu gösteriyor.


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Naiflik adına bir çağrı

Naif Elnaif’in katliyle bir kez daha, yüz kez daha içim acıdı. Bu nedenle buradan suç duyurusunda bulunmak istiyorum sosyal medyada yalan yanlış yazanlara, gazete ve televizyonlarda asılsız haber yapanlara ve iki ırkçıya, Ümit Özdağ-Tanju Özcan’a, aşağıdaki baskınların, cinayetlerin, katliamların ve geçmişe dönük uzayan saldırıların azmettiricileri olarak:

Naif Elnaif 19 yaşında, bir karton firmasında işçi:

Evi basılarak 8 ırkçının bıçaklı saldırına maruz kaldı ve hastaneye kaldırılırken yolda öldü.

Ahmed El Ali, Memun En Nebhan ve Muhammed El Hüseyin El Abdo El Biş adlı Suriyeli üç işçi genç:

Benzinle yakılarak katledildi.

Afganistan asıllı bir aileye silahlı baskın ve çocuklarını darp etme:

Mahalle halkının tepkisiyle kurtuldular.

Saldırıya uğrayan Filistinli bir gencin Suriyelilerin işlettiği bir dükkâna sığınması ve bu dükkana 30-40 kişilik bir grupla saldırılması, camların kırılması vs:

Saldırıda iki kişi yaralandı.

Ankara Altındağ'da 6 ay önce göçmenlere yönelik katliam girişimi.

Suç duyurusunda bulunduğum kişiler cezalandırılmadıkça, iktidar, muhalefet ve hukuk sessiz kaldıkça ırkçılık ve ırkçı saldırılar artacak. Yönetenlerin dilsiz olduğu, hukukun işlemediği bir yerde tutunacağımız üç şey var: mücadele etmek, vicdanlara seslenmek ve dayanışmak.

Hiçbir zaman umutsuz olmadım, Pursaklardaki Afganlı aileye sahip çıkan, onları koruyan mahalleli oldukça tüm dilsizliğe, hukuksuzluğa rağmen umut var. Bunun dışında elimizde kalan mücadele etmek, dayanışmak, yazmak ve konuşmak. Ben de hiç bıkmadan usanmadan yazıyor ve konuşuyorum.

İnsanlığına güvendiğim, vicdanı olduğunu düşündüğüm bir akrabamla yeni yıl öncesi Suriyelilere dair uzun uzun tartıştım. Nefret söylemi içindeydi. Ona yanlışlarını göstermeye çalışırken bana cevabı: “Her gün okuyoruz, her gün sosyal medyadan duyuyoruz gerçekler ortada!” deyip Suriyelilerle ilgili asılsız iddialarını dile getirdi. Her iddiasının karşısına gerçek bilgileri koyunca yavaş yavaş geri adım attı. Ve iki yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırladı, sakinleşti. Bu iki yılda ne oldu dersiniz. Tabii ki ırkçıların söylemleri onu zehirledi. Bu yazımı hem ona hem onun gibi düşünenlere yönelik yazıyorum:

Düşüncenin ve vicdanın prangaları var, milliyetçilik, ayrımcılık, empati noksanlığı… Akrabalarım ve bazı yakınlarım beni anlamakta hep zorluk çekti sanki bir gecede antimilitarist, ırkçılık karşıtı, sosyalist, ateist olmuşum gibi. Oysa yıllara dayanıyor. İbreyi insanlıktan yana tutma, biraz vicdan, biraz çapraz okuma, amasız ve serbest düşünmem yeterliydi. 

Yaşar Kemal ile öğrencilerim söyleşi yaparken biri ona Ermenilerle ilgili bir soru sorduğunda şahane bir cevap vermişti: “Serbest düşünün.”

Serbest düşünüp sizi insanlığa davet etsem, umarım bu çağrıya el verirsiniz. Naifçe ve Naif Elnaif adına.

Figen Dayıcık Fırat



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Kırklar Dağı: Sürekli kanatılmak istenen Kürt hafızası

Diyarbakır’ın türkülere ve efsanelere konu olmuş, Dicle nehri kıyısındaki Kırklar Dağı yine gündemde. Bugünlerde MHP lideri Devlet Bahçeli Hatıra Ormanı yapılmak istenmesiyle tartışmalara ve tepkilere konu olan Kırklar Dağı, tam 12 yıl önce de imara açılması nedeniyle gündemdeydi.

2010 yılın son günü dönemin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanının onayı ve Sur Belediye Başkanının ruhsat vermesi üzerine 370 dönüm arazi üzerine 720 lüks konut yapılmaya başlanmıştı.

Mimarlar Odası Diyarbakır Şubesi ve Ekoloji Platformunun doğal ve tarihi çevrenin tahrip edilmesine karşı başlattığı mücadele ve davalar sonucu imar planı iptal edildi.

Hatırlanacağı üzere 2014 yerel seçimlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen ve 2016 yılında yerine kayyım atan Gültan Kışanak, seçilmesinden kısa bir süre sonra bu konuda bir önceki dönemde yerel yöneticilerin yanlış yaptığını açıkladı. Dönemin bazı bürokratlarını görevden alarak Diyarbakırlılardan özür diledi. 

Nitekim 15 katlı 600 lüks konutun yapımı engellendi, 17 Aralık 2017’de, Gültan Kışanak’ın yerine atanan kayyım, yapımı tamamlanan 4 bloktaki 80 konutu yıktı.

Bu süreçte dikkat çeken konulardan biri de Kırklar Dağı’na konutları yapacak olan şirket oldu. 27 Şubat 2010 tarihinde Anadolu Aslanı, 3 Eylül 2010 tarihinde Kırklar Dağı Turizmi isimli iki ayrı şirket kuruluyor. Lüks binaların büyük kısmına Ankara’da yaşayan bürokratların ve emekli askerlerin talip olması gibi, her iki şirketin başında da emekli hava pilot Yarbay Ufuk Eser Subaşı’nın olması bir tesadüf olmasa gerek.

Neyse ki, büyük bir doğa yıkımı, kırımı Diyarbakırlıların dirençleriyle önlenmiş oldu. Son günlerde Kırklar Dağı, Diyarbakırlıların öfkelerini köpürtecek, yaralarını derinleştirecek başka türlü, yeni bir girişimle gündemde.

Türklük halleri

Büyükşehir Belediyesi kayyımı Vali Münir Karaloğlu ve Orman İşletme İl Müdürü Metin Eratilla tarafından Kırklar Dağı’nda “Devlet Bahçeli Hatıra Ormanı” için 210 dönüm arazi tahsis edilmiş. Bölge basınında yer alan haberlere göre etrafı surla çevrilecek alana dikilecek 10 bin fidanın her birine bölgede çatışmada ölen askerlerin isimleri verilecekmiş.

MHP’nin ve lideri Devlet Bahçeli’nin Diyarbakırlıların ezici büyük bir çoğunluğu için, Kürtler ve bölgede yaşayan diğer azınlıklar için ne anlam ifade ettiği, neyi hatırlattığı, çağrıştırdığı çok açık ve net. Hatırlatmaya, konuşmaya, tartışmaya gerek yok.

Türkiye’nin barış ve çözüm fikrinden en fazla uzak düştüğü bir süreçte ve siyasal ortamda, bu girişimin gerçekleşmesi yıllardır kanayan Kürt hafızasının akut hal almasına yol açabilecek bir gelişme olabilir.

Bu girişim, Kırklar Dağı’nın veya Devlet Bahçeli Hatıra Ormanı’nın sözü her geçtiğinde Diyarbakırlılara 40 yılda yaşatılanları unutturmamak için yapılan çalışma olabilir.

Duvarlara üç hilal yazan, ev baskınlarında bozkurt işareti yapan, bebekleri gece yarısı uykularından silah sesiyle veya süngü ucuyla uyandıran, sokağında oynayan çocuğu tank paletleriyle öldüren güvenlik görevlilerini, öldürün talimatı verenleri zihinlere kazıma çabasıdır.



Melike Işık Tüm Yazıları

Don’t Look Up: Bilim karşıtlığı ve çıkar çatışması

Adam McKay’in yönettiği, başrollerinde Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence’ın yer aldığı Don’t Look Up, 2021’in en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Film, iklim krizi başta olmak üzere felaketler karşısında yozlaşmış siyasetçilerin tutumunu, kapitalistlerin felaketleri fırsata çevirme hırsını, medyanın aldatıcılığını ve bilimin dinlenmemesini alaycı bir dille eleştiriyor.

Dr. Randall Mindy ve doktora öğrencisi Kate Dibiasky insanlığı, Dünya’nın sonunu getirecek olan bir kuyrukluyıldız konusunda uyarmaya çalışıyor. Dünya’nın sonunun yaklaşmakta olduğunu söyleyen bilim insanlarıyla alay edilirken bilimsel veriler, yönetenlerin çıkarları doğrultusunda tahrif ediliyor: Kimi zaman kapitalistlerin çıkarları adına bu kuyrukluyıldızın tüm insanlığın sorunlarını çözebilecek minareller taşıdığı öne sürülüyor, kimi zaman ise Trump’ı temsil eden Başkan Orlean tarafından kuyrukluyıldız yalnızca “olası bir tehlike” olarak küçümseniyor.

Trump da tıpkı Başkan Orlean gibi bilimsel verilere karşı oldukça şüpheciydi ve bu şüpheciliği iklim krizine karşı harekete geçmeyi zorlaştırdı. 2016’da seçim kampanyası sırasında iklim krizine şüpheyle yaklaştığını zaten ifade etmişti. 2017’de ise Paris İklim Anlaşmasından çıktığını bildirdi. 2020’de iklim krizi söz konusu olduğunda havanın soğuyacağını iddia etmiş ve kendisine iddialarının bilime aykırı olduğu söylendiğinde bilimin gerçeği bilmediğini söylemeye cesaret etmişti. 

Yokoluşa gösterilen “aşırı tepki” 

Kuyrukluyıldızın Dünya’ya çarpacağı tespit edildikten sonra gökbilimciler, tüm insanlık için büyük bir endişe duymaya başlıyor ve bu endişe, keşiflerinin ciddiye alınmamasıyla katlanarak artıyor. Gökbilimci Kate’in, televizyon programında kuyrukluyıldızı ciddiye almayan sunuculara ve yöneticilere yönelik öfkesi, birdenbire bir komedi unsuruna dönüyor. “Deli kadın” olarak etiketleniyor ve bağırdığı anlardan oluşan “meme”ler viral oluyor.  

Kate’e gösterilen tepki, genç iklim aktivisti Greta Thunberg’e yapılan saldırıları hatırlatıyor. İklim inkarcıları, iklim kriziyle mücadele etmek için sorumluluk almak istemediklerinden bu sorumluluğu kendilerine hatırlatan Greta’yı sıklıkla “aşırı öfkeli ve endişeli” olmakla suçluyor. Donald Trump, Greta’ya “rahatlamasını” ve “arkadaşlarıyla sinemaya gitmesini” söyleyerek bu öfkenin kaynağını görmeyi reddettiğini bir kez daha göstermişti. İklim aktivistleri, bilim insanları, tüm dünyayı etkileyecek iklim krizine dair endişeli olmakta, bu konuda hiçbir adım atmayanlara öfkelerini göstermekte oldukça haklı. Delilikle, çocuklukla, aşırılıkla ilişkilendirilmeye çalışılan bu öfke, oldukça haklı, hem de değişimi mümkün kılabilecek çok güçlü bir öfke. 

Ayrıcalıklı kesim için bir “Gezegen B”

Filmin en etkileyici sahnesi muhtemelen kuyrukluyıldızın Dünya’ya ulaştığı ve kapitalistlerin ve diğer ayrıcalıklı kesimlerin bir bir kendini kurtarmaya başladığı sahneydi. En başından beri halka aynı çıkarlar için savaştıklarını anlatmaya çalışan Başkan ve insanlığa hizmet ettiğini öne süren CEO felaketin gerçek olmasıyla B planlarını uygulayıp başka bir gezegene doğru yola çıkmaya başlıyor. 

“Gezegen B yok!” sloganını iklim aktivistleri arasında sıkça duyuyoruz. Don’t Look Up son sahnelerinde bize muhtemel bir “Gezegen B”yi gösteriyor. Sıradan insanlar için bir Gezegen B yok ama gerçek anlamda henüz olmasa da mecazi anlamda ayrıcalıklı kesim için bir Gezegen B var. Bu kesim her felakette, toplumun geri kalanından daha korunaklı olmak gibi bir avantaja sahip. İşte bu yüzden Başkan Orlean’ın ve CEO’nun iddialarının aksine sıradan insanlarla aralarında süregelen bir çıkar ortaklığı bulunması imkânsız. 

İklim krizi ve pandemi krizi gibi felaketlerden en çok yoksullar, göçmenler ve diğer dezavantajlı gruplar etkilenirken kapitalistler bu felaketleri birer fırsata çevirmenin yollarını buldular. Pandemi döneminde pek çok işçi güvensiz şartlarda çalışmaya devam ederken, yoksullaşırken ve işsiz kalırken Jeff Bezos gibi kimi milyarderler adeta pandemiyi fırsata çevirerek servetlerine servet kattı. 

Boyun eğme ve ayaklanma

Don’t Look Up, komplo teorilerinden, sağcı medyanın yanıltmalarına ve daha pek çok meseleye değiniyor. Bununla birlikte film, toplumu aciz ve sosyal medya bağımlısı olarak gösterdiği için eleştiriler aldı. Filmde toplumun neredeyse tamamı manipüle olmaya hazır, akıldan yoksun bir kitle olarak gösteriliyor. Elbette siyasetçilerin söylemleri ve medyanın toplum üzerinde büyük bir etkisi bulunuyor, fakat bu etki, toplumun tümünü kontrol edebilecek, herhangi bir başkaldırıyı imkânsız hale getirebilecek mutlak bir etki değil. 

Ancak Başkan Orlean kendi seçim kampanyası için kuyrukluyıldızı kullanmaya karar verdiğinde ve kuyrukluyıldızın gerçek olduğuna dair açıklama yaptığında insanlar buna inanmaya başlıyor. Gerçek bir isyan ise CEO’nun çıkarları için, kuyrukluyıldız operasyonunun sona erdiği ortaya çıkınca başlıyor. Onda ise Profesör Mindy oldukça karamsar bir şekilde boyun eğmeyi seçiyor: “Ne yapayım? İnternette dilekçe kampanyası mı başlatayım? Üç beş kişi toplanıp protesto mu edelim? Amaç hükümeti mi devirmek? Şuna bak!” diyerek ayaklanmakta olan insanları gösteriyor. Ayaklanan insanlar bilinçli olarak bir araya gelmiş bir sınıf olarak değil de panik halde etrafa saldıran, kendilerini ölüme gönderen hükümeti devirmek isteyecek kadar aklını yitirmiş (!) insanlar olarak gösteriliyor.

Özetle toplumun ne boyun eğmesinde ne de ayaklanmasında bir bilinç yatıyor, bu tabloya göre toplum, sadece anlık reflekslerle hareket eden akıldan yoksun sosyal medya bağımlılarından oluşuyor. Böyle bir kitle gerçekten bilinçlenip “Look Up!” demeye başladığında, yani kuyrukluyıldız Dünya’dan görünür hale geldiğinde ise bir şeyleri değiştirmek için çok geç oluyor. Bu açıdan filmin karamsar olduğu ve bireysel bilinçlenmenin dışında toplumsal ve sistemsel bir çözüm önermediği görülüyor. 


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.








Roni Margulies Tüm Yazıları

Çorum’da iki yumurta pişirmek

Gördüğüm tweet aşağı yukarı şöyleydi: “Haksızlıklardan haberi olup bugüne kadar ses çıkarmayan herkes en az suçladıkları kişiler kadar suçludur.”

İki üç gün önce görmüştüm, bulup doğrusunu yazayım diye düşündüm bu yazıya başlarken. Twitter’ın arama motoruna “ses çıkarmayanlar suçlu” ifadesini girdim, pek de umutlanmadan arattırdım.

Ve hayretler içinde kaldım. Çok çeşitli konuda ses çıkarmayanları suçlayan sınırsız sayıda, sayfalar dolusu tweet çıktı karşıma:

“Farkında olup ses çıkarmayanlar da mağdur değil suçludur!”

“Vakit isyan vaktidir. Artık susmak suçtur! Ses çıkarmayanlar suçludur artık!”

“Hırsızlığa adaletsizliğe yolsuzluğa haksızlığa ses çıkarmayanlar bunları yapanlardan daha da suçludur…”

“Diktatörlerin yanında yer alarak iktidarın nimetleri için suça ses çıkarmayanlar da EN AZ DİKTATÖRLER KADAR SUÇLUDUR.”

Ben ise ilk tweet’i gördüğüm zaman şöyle yazmayı düşünmüş, sonra vazgeçmiştim:

“Hayır, suç karşısında ses çıkarmayan herkes suçlu değildir. Ses çıkarmak isteyen ama çıkarırsa soluğu toplama kampında alacağını bilen, çocuklarını babasız bırakmak istemeyen, Nazi devletine karşı elinden zaten bir şey gelmediğini çaresizce hisseden bir Alman, suçlu değildir örneğin.”

Halkının bir kesimine karşı suç işleyen devlet, halkın geri kalanının ses çıkarmasını engellemek için iki ana yöntem kullanır: Cezalandırma ve ödüllendirme.

Yahudi soykırımında faşistler ağırlıklı olarak cezalandırma yöntemini kullanmıştır. Direnen, Yahudileri koruyan, saklayan Almanlar, istediği kadar sarışın, mavi gözlü ve safkan olsun, derhal katledilmiştir.

Ermeni soykırımında ise daha ziyade ödüllendirme yöntemi ön plana çıkmıştır. Uygulanan politikaya karşı çıktığı için öldürülen üst düzey görevliler de olmakla birlikte, çoğunluğun ses çıkarmamasının ana nedeni Ermenilerin malına, mülküne sahip olma vaadi ve beklentisidir.

Halk ister cezalandırılmaktan korktuğu için, ister ödüllendirilmek istediği için ses çıkarmamış olsun, sonuç olarak olayın suçlusu devlettir. Suçu devlet planlamış, organize etmiş ve işlemiştir, ses çıkarılmaması için gerekli önlemleri devlet almıştır.

Bunun örnekleri güzel vatanımızda pek çoktur: 1934 Trakya olayları, 1938 Dersim, 1942 Varlık Vergisi, 1955 6-7 Eylül olayları, 1964 Rumların bir gecede sınırdışı edilmesi, 2007 Hrant Dink cinayeti vs, vs, vs. Kürtlerle ilgili olarak liste çıkaramadım; ben “Kürtler” demekle yetineyim, isteyen kendi listesini çıkarsın.

Türk ve Müslüman olmayanların bu memlekette 1923’ten beri yaşadığı bitmez tükenmez “olaylar” dizisi ve bunun yarattığı “tehlike” duygusu, azınlıkların çoğunluğu tarafından Müslüman bir ülkede yaşıyor olmanın sonucu olarak düşünülür. Belki de “düşünülür” demek doğru değil; pek de düşünerek varılmış bir kanaat değildir çünkü bu. Çoğu kişi tarihçi, siyaset bilimcisi veya sosyalist olmadığı, derin toplumsal analizler yapmadığı için, “Azınlıklara eziyet edilen bir ülkede yaşıyorum” ve “Çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede yaşıyorum” gerçeklerini yan yana getirir ve basitçe birbirine bağlar: “Demek ki, sorun Müslümanlıktan kaynaklanıyor.”

Oysa, Türkiye’de azınlıkların yaşadığı bütün felaketler “Müslümanlıktan” değil, devletten kaynaklanmıştır. Bütün bu suçları devlet planlamış, organize etmiş ve işlemiştir. Devlet Müslüman olduğu için değil, milliyetçi, Türkçü, ırkçı olduğu için. Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucu kadrolarının konuyla ilgili görüşleri açıktır, açıkça ifade edilmiştir: Bu memleket, sınırları içinde yaşayan herkesin değil, Türklerin memleketidir. Türk olmayanlar “yabancı”dır, sorundur, güvenilmezdir; bunlara göz yumulur, ama kayıtları tutulur; mümkün olduğunda bunlardan kurtulmak gerekir.

Devletin bu yaklaşımı Türklere öğretmesinde, kabul ettirmesinde, benimsetmesinde din farklılığı kuşkusuz kolaylık sağlamıştır. Katledilenlerin Ermeni, yağmalananların Yahudi olması devletin işini kolaylaştırmıştır, evet, ama temel sorun dinî değildir; Cumhuriyet Türkiyesi’nin sadece etnik Türklerin ulus devleti olarak kurulmuş ve sürdürülmüş olmasıdır.

Öte yandan, devletin suçluluğu memlekette her gün, her saat ırkçılık yapan, nefret suçu işleyen bireyler olduğu gerçeğini de değiştirmiyor maalesef. Bu bireyler Müslüman tabii, ama tanımlayıcı özellikleri Müslümanlıktan ziyade budalalık oluyor genellikle.

İki küçük örnek vermekle yetineyim.

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ı anladığım kadarıyla Yeni Şafak’ta bile hiç kimse ciddiye almıyormuş, meczup diye düşünüyorlarmış. Niye böyle düşündüklerini anlamak çok kolay. Şu satırlar iki hafta önce yayınlanan “Kazakistan’da Türkiye’ye darbe!” başlıklı köşe yazısından:

Bendeniz öteden beri, Rusya ile ABD’nin birlikte hareket ettiklerini düşünüyorum. Yaşananlar zaman zaman bu fikrimi doğruluyor.

Neye dayanarak söylüyorum bunu?

Şuna: Amerikan derin devletinin de, Rus derin devletinin de ipleri Yahudilerin kontrolünde. Bu yazdığıma komplo diyecek olanların ahmaklığına şaşarım!

İkinci örnek, AKP Çorum İl Başkan Yardımcılığı yapan, 2015 seçimlerinde AKP’den aday adayı olan ve Çorum Barosu Başkanı’yken bu hafta Anayasa Mahkemesi’ne seçilen Kenan Yaşar’ın yazdığı ve sonra sildiği tweet:

Yahudiler öyle insanlardır ki iki yumurta pişirmek için dünyayı ateşe verirler.

Herif bunu yazarken ırkçılık yaptığını, nefret suçu işlediğini gayet iyi bildiği için, tweet’i büyük ihtimalle Anayasa Mahkemesi üyeliği gündeme geldiğinde silmiş. “Bu kadarı da ayıp olur artık” diye düşünmüş herhalde.

Haklı. Bunlar gibilerinin Yeni Şafak’ta bile köşe yazarlığı yapması, Çorum’da bile baro başkanı olması gerçekten ayıp.

Roni Margulies

(Serbestiyet)



Sibel Erduman Tüm Yazıları

Kapitalizmin sahte evrenselliğinin bir arızası olarak mülteciler

Tanju Özcan 2011'den bu yana CHP'nin Bolu milletvekiliydi. 2009 yılındaki yerel seçimlerde Bolu Belediye Başkan adayı olmuştu, kazanamayınca Meclis’e girdi. 10 yıl boyunca milletvekilliği yaptıktan sonra, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde CHP'nin o dönem Muharrem İnce'nin liderliğindeki ulusalcı kanadıyla birlikte hareket etti. Ama belediye başkan adayı olabilmek için, uzun süre birlikte siyaset yaptığı İnce'yi 2018'deki Cumhurbaşkanlığı kampanyasında yalnız bıraktı.

CHP'nin ulusalcı kanadıyla hareket ettiği dönemdeki çıkışları, seçmen yoğunluğu milliyetçi ve muhafazakâr olan Bolu halkında istediği etkiyi yaratmaya başlamıştı. 31 Mart seçimlerinden önce açıkça şunları söyledi: "Seçilirsem Suriyelilere ruhsat vermeyeceğim, bir kuruş belediye kasasından yardım yapmayacağım. İçime sinmiyor, kabullenemiyorum… Bu misafirlik fazla bile uzadı…" Ve nitekim Özcan, Kuran'a el basarak görevini devraldıktan hemen sonra yaptığı açıklamada, atacağı adımları somutlaştırdı: "Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz." 

Bolu Belediye Meclisi'nde alınan kararla bunlar hayata geçirildi. Suyun metreküpüne vatandaşlar 2,5 TL, yabancılar ise 2,5 dolar ödeyecek. Bolu'da evlenen yabancılar, nikâh ücreti için tam 100 bin TL ödemek zorunda kalacak. Bu uygulamaların hiçbiri hukuki değildir ve nitekim mülteci meselesi hukuki değil politiktir. 

Bu, ‘bizim’ insanımız olarak inşa edilen yurttaşlık pahasına, mültecileri ekonomik ve mali bir yük olarak görüp toplumsal açıdan marjinalleştiren, intikamcı eğilimin bir parçasıdır. Sığınmacı ve mültecinin istenmeyen, yabancı ve harcanabilir bedenini düzenleyip denetleyen bir gözetimdir bu. Neoliberal küresel kapitalist rejimin hegemonyası içinde, belirlenmiş bir yaşam yerinden yoksun olan mülteciler, bu anlamda sistemin kurucu istisnasına, sistemin yapısal adaletsizliğine ve eşitsizliğine karşılık gelir. Yani sistemin arızasının belirlenmesine yardımcı olur, bu arızanın hakikatini temsil eder. 

Piyasa sisteminin içindedirler, ama kendilerini tüketimin mutlak keyfine bırakmaları mümkün değildir. Kapitalizmin evrenselliğinin başarısızlığını, mevcut evrensel sistemin yalanının temsil ederler. Bizim örneğimizde en asgari tüketim hakkı (ki suyun zaten bedava olması gerekir) ellerinden alınmaktadır mesela. Burada yaşadıkları için “cumhuriyetin” içindedirler ama kanunda kutsanan demokratik haklardan (haklar Türkiye bağlamında çoğunluk için askıda olsa da gene de mültecilerle yurttaş olan bizleri eş tutmamak lazım) yoksun bırakılırlar. 

Politikanın esas alanı Bolu belediye başkanının yaptığı gibi bir ‘çıkar müzakeresi’nden (ki Özcan sadece bir politik oy devşirmenin ötesine geçip, bizzat daha önce Türkiye içindeki azınlıklara uygulanan ırkçı tutumu sahiplenir aslında) ibaret olmayıp, daha fazlasını hedeflemeyi içerir. 

‘Mülteci krizi’ (“Kriz olmadan mülteci olmaz, onları mülteci yapan şey kriz olduğu için, bu mülteciler krizi de yanlarında getiriyor gibiler. Kriz onlara yapışmış görünüyor.” Frank Ruda Önce Trajedi, Sonra Trajedi, Avrupa Mülteciler ve Sol, Metis Defterleri), şimdi doların fırladığı ve her geçen gün daha da yoksullaşan insanların arttığı aynı derecede olmasa da toplumsal bünye içinde kendine göre bir yeri olmayanların gittikçe çoğaldığı bir Türkiye’de, sistemin arızasını temsil eden proletaryanın hakikati içinde üstlenildiğinde, mülteci krizi olmaktan çıkar. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar müşterek sorunlardır. 

Bir diğer nokta da “onlar da bizim gibi iyi, masum insanlar bakın önemli olan onları anlamak kendimizi onlara açmak” gibi genellikle hoşgörülü bir tavırdan da uzak durmak gerek. Mesela, geçenlerde Afganistanlı birisinin bir kıza cinsel istismara başvurup kafasına taşla vurması. Karşımızda böyle bir topluluk yok ve neden olsun ki, bunu beklemek de bir çeşit üstün pozisyonu gerektiriyor, kötü bile olamıyorlar. Üstelik zaten bu topluluğun genel evrensel hukuk içinde bir yeri yokken (Avrupa’nın Türkiye ile yaptığı anlaşma uluslararası insan hakları anlaşmasına aykırı zaten) birden bire hukuksal bir durumla karşı karşıya kalıyorlar ve hukuk sisteminin içine bu şekilde ancak dâhil olabiliyorlar, bir suç işlediklerinde, bu durumun kendisi abes zaten. 

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

Sokak hayvanlarını terk etmeyeceğiz!

Hayvan hakları savunucuları yıllardır hayvanları insan şiddetinden koruyacak bir yasanın çıkarılmasını bekliyordu. Yaşam hakkının ihlali anlamına gelen eylemlerin sona erdirilmesini sağlayacak yasanın yerine bir genelge yayımlandı, onlara şiddet uygulayıp işkence edenlerin cezalandırılması gerekirken yine hayvanlar cezalandırıldı.

Çevre ve Şehircilik (ve İklim Değişikliği) Bakanlığı’nın çıkardığı genelgede, kent hayvanlarına yönelik “önlemler” alınması gerektiğinden bahsediliyor. Aslında belediyelere bir genelge gönderilecekse, bunu Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yapması beklenirdi, çünkü onun görev alanıydı. Fakat ismi de kendisi gibi her şeyi kapsama iddiasında olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan geldi. Bahsi geçen önlem ise sokak hayvanlarının toplanıp rehabilitasyon merkezlerine yollanması. Fakat aslında kent hayvanlarına, yani yaşam alanı kentin sokakları, bahçeleri, parkları olan hayvanlara sokakta yaşama yasağı getirilmiş oldu. 

Oysa 2004 yılında yürürlüğe giren 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6/4 maddesi diyor ki; sokak hayvanları barınaklarda değil sokaklarda yaşar. Belediyeler ise bu hayvanların aşılanması, bakımlarının yapılması, sağlıklarının korunması, kısırlaştırılmaları gibi bazı sorumluluklarını yerine getirip, onları aldıkları yerlere bırakmakla yükümlüdürler. 

Barınaklar yalnızca bakıma muhtaç, güçten düşmüş hayvanlar içindir. Ve bu koruma merkezlerinin birer ölüm kampına değil, hayvanların ihtiyaç duyduğu her türlü bakımın sağlandığı tam teşekküllü merkezlere benzemeleri gerekir.

Agresif olan köpekler mi?

Pitbull cinsi de dahil hiçbir köpek doğuştan saldırgan değildir. 

Birçok köpek cinsinin düzenli egzersiz ihtiyacı olur. Ayrıca insanlarla ve bilhassa da çocuklarla sosyalleşebilmelidirler ki huzurlu ve sakin kalabilsinler. Huzurlu kalabilmeleri için bir şeye daha ihtiyaç duyuyorlar; sınırlar ve kurallara. Ancak bu kurallar, onlara sosyal alan tanımadığınız, sevgi ve saygı göstermediğiniz takdirde hiçbir işe yaramaz. Bunların yanı sıra, tüm köpeklerin sağlam bir güven duygusuna da ihtiyacı olur. Birlikte yaşadıkları insanları “sürünün lideri” olarak kodlamak isterler. Aksi halde “sürüye bir lider gerekir, o değilse kim?” karmaşası yaşanır ve bu da onları kimi durumlarda saldırganlığa itebilir.

Özetle köpeklerle yaşamaya kalkışan herkesin en başta iyi bir lider olmayı öğrenmesi, aynı evi paylaştığı bu canlıya saygı ve sevgiyle yaklaşması, gerektiğinde ona sınırlarını hatırlatması, yani kalkıştığı bu işin sorumluluğunu üstlenmesi beklenir. Ve saldırgan bir köpek de genellikle ya psikolojik ve/veya fiziksel şiddete maruz kalmış ya da yeterince iyi bakılmamış bir köpek oluyor – ki ikincisi de bir şiddet türü zaten. 

Bir köpek şiddete sebep olduğunda, bunun asıl suçlusu, onu bu hale getiren, saldırma ihtimali olduğunu bile bile çevredeki insanlar adına hiçbir önlem almayan kişidir. Bakımını üstlendiği canlının iyi bir yaşam sürme hakkını ihlal etmekle kalmamış, başka insanların yaşam hakkına da hiç saygı duymadığını göstermiştir çünkü.

Bu nasıl yasa?

Yaşadığımız kentler sadece bizlere ait değil. Diğer canlılarla paylaştığımız bu ortak yaşam alanlarının ilk kurallarından biri, her canlının iyi bir yaşam sürme hakkını savunmak olmalı. Devlet dediğimiz aygıt da neticede – eğer ki katiller adına değil de bizler adına karar alıyorsa –her canlının iyi yaşam hakkını tesis etmekle yükümlüdür. Yasalar da köpeklerin cinsine ya da sahiplik durumuna göre belirlenemez. 

Türkiye’de 15 milyon sokak hayvanı olduğu söyleniyor. Yukarıda bahsettiğim yasanın bir gereği olarak, her belediyenin barınak açması gerekirdi. Ancak sayıları binin üzerinde olan belediyelerden sadece 256’sının bir barınağı veya kısırlaştırma merkezi olduğunu öğreniyoruz. 

Peki şimdi köpekleri sokaktan işkence ile toplayan yüzlerce belediye bu canlıları nereye yönlendirdi? Hayvanların “rehabilite edilecekleri” iddia ediliyor ya hani, nerede, hangi tesiste ya da barınakta, kimler tarafından edilecekler?

Hayvanlara yapılan işkence ve zulme gözlerini kapatan siyasi iktidar, kent hayvanlarına yıllardır katliam yapmakta olan birçok belediyeyi işkenceye devam etmeleri için yüreklendirmiş oldu. Köpeklerin bazılarının toplama esnasında kalp krizi geçirdiklerine dair haberler geliyor. Konya’da bir belediyenin sokaktan topladığı hayvanlar çöplükten çıktı. Hayvan düşmanları açıktan saldırmaya, ellerinde silahlar ve sopalarla hayvanları sokak ortasında katletmeye başladılar.

Korunması gerekenin köpek düşmanları değil köpekler olduğunu hepimiz anlayabiliyoruz elbette. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Bu, hayvanlara yönelik şiddete hapis cezası vermek ya da vermemek arasında yapılan bir seçim. Vermemeyi seçen de zaten bu kararıyla şiddeti teşvik etmiş oluyor. 


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Yaklaşmakta olan fırtına ve işçi talepleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre 6 ay içinde, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati'ye göre 1 yıl içinde bozulan ekonomik dengeler düzelecek, enflasyon düşecek, 2023'te Türkiye kapitalizmi "şahlanacak."

Küresel para birimi olan 1 doların 18 TL'ye çıkmasının ardından Merkez Bankası ve kamu bankaları rezervleri piyasaya boca edilmiş, Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat Hesabı oluşturulmuş ve gelirlerini döviz olarak tutan özel şirketler bu yüksek faizli hesaba geçmeye "ikna" edilmişti.

Bu müdahalenin ardından TL değer kazanmıştı. Bu metnin yazıldığı an 1 dolar 13 TL'nin üzerinde ve iktidar yanlıları bunun bir zafer olduğunu savunuyor. Ekonominin kontrol altında olduğunu ve istikrarsızlığın sona erdiğini iddia ediyor. 

Küresel sermayenin patronları ise hiç de böyle düşünmüyor. Birçok iktisatçıya göre Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bir dizi dış kredilere bağımlı ve boğazına kadar borçlu ülkeyi yıkıcı küresel dalgalar bekliyor. Daha da beteri IMF başkanının uyarısındakiler.

Enflasyon sorunu ve faiz artırımları

Bazı ülkelerde enflasyon sorunu yaşanıyor, bazılarında yaşanmıyor. Alex Calllinicos, ‘Enflasyon varken serbest piyasa düzeni yanlış’ başlıklı makalesinde ABD ve İngiltere gibi küresel kapitalizmin devlerinin yaşadığı enflasyon sorununu anlatmıştı. 

Enflasyonun artışı karşısında Amerikan Merkez Bankası'nın (FED) para sıkılaştırmacı politikaya döneceği, bu sene içinde 3 kez faiz artırımına gideceği küresel finans çevrelerinde hakim beklenti. 

FED faiz artırırsa onu Batı'daki diğer Merkez Bankaları izleyecek. Bu olduğu anda - hatta şimdiden - küresel sermaye, ABD ve Batı kapitalizminin yüksek faizli "güvenli limanlarına" demir atacak.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yüksek enflasyon ve borç sorunu olan başta Türkiye olmak üzere ülkeleri şöyle uyarıyor:

- Enflasyonla mücadele için faizleri artırmak, küresel zengin-fakir uçurumunu derinleştirebilir.

- Dış kredilere/dövize muhtaç, yüksek enflasyonun yaşandığı ülkelerde toplumsal huzursuzluklar patlak verebilir.

IMF başkanı elbette işçileri uyarmıyor. Her bir devleti yöneten siyasi elitlere sesleniyor ve toplumsal patlamalara hazırlıklı olun diyor.

Türkiye kapitalizmi için yıkıcı ekonomik dalgalar

Bu uluslararası koşullar içinde AKP'nin günübirlik iktidarını sürdürebilmek ve seçimlerde elde tutmak için uyguladığı "yeni ekonomik politika" küresel ekonomik dalgalarla yıkılabilir. Çünkü:

- ABD'nin yaşadığı enflasyon sorunuyla, Türkiye'nin yaşadığı enflasyon sorunu farklıdır. Türkiye kapitalizminin 2018'den itibaren köklü olarak bozulan ekonomik dengeleriyle yaşanan fiyat artış hızı (yani zamlanma), "hiper enflasyon" denilen, yıllık fiyat artış hızının yüzde 200’e dayanması olarak tanımlanan düzeye doğru hamle ediyor. Akademisyenlerin kurduğu Enflasyon Araştırma Grubu'na (ENAG) göre geçen 12 aylık artış ise yüzde 82,81 olarak kaydedildi. Piyasanın dolar ihtiyacı karşılanmasına rağmen enflasyon hız kesmedi. Zam dalgası devam ederken TV'de canlı yayına çıkan Bakan Nebati, enflasyonun "yapıştığını" yani fiyatların artış hızının devam edeceğini gülerek söylemişti.

- Küresel para politikalarına yön veren - bir yere kadar bağımsız - Merkez Bankaları, enflasyon artışını dizginlemenin yolu olarak faizleri artırıyor. Türkiye'de ise Merkez Bankası'na yön veren Erdoğan'ın "enflasyonu düşürmek için faizleri indirmeli teorisi." İki eğilim de piyasa kapitalizmi içinde olsa da birbirine taban tabana zıt durumdalar. FED faiz artırırken, TCMB faiz indirimlerine devam edecek. Küresel finans sermayesi "güvensiz liman" olarak gördüğü Türkiye gibi ülkelerden kaçacak. 

Borç krizi devam ediyor

- Bloomberg'in öngörüsüne göre "2022 yılında, 293,5 milyar TL anapara ve 212,5 milyar TL faiz olmak üzere toplam 505,9 milyar TL tutarında borç ödemesi gerçekleştirilmesi, borç ödemesinin 385,5 milyar TL'sinin iç borç; 120,4 milyar TL'sinin ise dış borç ödemesi olarak yapılması..." gerçekleşecek. (2018-2020 arasında iktidarın ayakta kalması için satılan 128 milyar dolar dış borcun kabaca dörtte biriydi)

Erdoğan yönetimi "sıcak para" denilen dövizi nereden bulacak? İhracat gelirleriyle övündüğü ve 2018 krizinden bu yana desteklediği büyük sermaye gruplarından mı? "Ekonomik kurtuluş savaşının" motoru, yükselen yerli silah endüstrisinden mi?

İster TÜSİAD’çı ister MÜSİAD'çı olsun onların servetlerini offshore hesaplarda gizledikleri ve vergi ödemedikleri biliniyor.

- İktidar Berat Albayrak döneminden bu yana uygulanan, "şak şakçı profesörün" yöntemini sürdürüp, MB ve kamu bankaları rezervlerini satarak TL'nin değer kaybını kontrol altına alabileceğini - yani bunun sürdürülebilir olduğunu düşünüyor.

Öyle ya da böyle, Erdoğan ve AKP iktidarı, temsil ettikleri azılı kapitalistlerin çıkarları için 2018 krizinde olduğu gibi 2022'de de faturayı işçilere, emekçilere, köylülere, küçük işletme sahiplerine kesecek.

Asgari ücret, memur ve emekli maaşlarına yapılan artışların arkasında elektrik, doğal gaz, ulaşım ve tüm ürünlere yayılan zam dalgası gibi örtülü faiz artırımının maliyeti de halka ödetilecek.

Ücret pazarlıklarının ardından konuşan Erdoğan, halkı enflasyona ezdirmeyeceklerini belirterek Temmuz ayında tekrar ücret artışına gidebileceklerini söylerken yaklaşmakta olan yıkıcı küresel dalgaların ve bunun doğrudan sonucu olarak yeni zam dalgalarının geleceğini biliyordu.

Sonuç

Asgari ücret ve genel ücretleri artırma mücadelesi 2022 yılı boyunca devam etmeli. Sendikalar üyelerinin ve sendikasız işçilerin haklarını savunmak için birlikte mücadele etmeli. İşyeri örgütlenmelerini çalıştıran işçi/sendikacı aktivistlerin arasında bir mücadele ağı kurulmalı. 

Volkan Akyıldırım



Yıldız Önen Tüm Yazıları

“Aç kal-üşü-bu kışı böyle geçir”

Sefalet inanılmaz bir hızla büyüyor. Hızla yoksullaşıyoruz. Asgari ücrete yapılan zam 31 Aralık-3 Ocak arasında eridi hemen hemen. İnsanlar alışverişe giderken almak istediği ürünü en ucuz nerede bulacağını uzun uzun düşünüyor. Asgari ücret ortalama işçi maaşı haline geldi. Yoksulluk sınırının çok gerisinde değil sadece, açlık sınırının da gerisinde. Milyonlarca insan açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya mahkûm. 

Elektriğe, doğalgaza yapılan zamlar zaten kıt kanaat geçinen insanları soğukta ve karanlıkta oturmaya zorluyor. Hiçbir işçinin fahiş zamların altından kalkması mümkün değil. İktidar, insanlara açık açık, “aç kal-üşü-bu kışı böyle geçir” diyor. 

Eğitim masrafı, çocukların okul parası, yakacak parası, elektrik parası, market parası, her gün artan ev kiraları, ulaşım zamları, simite ekmeğe gelen zamlar, bir işçi ailesinin geçinmesinin imkânsız olduğu boyutlarda.

İnsanlar aç. Yoksul. Üşüyor. 

Borçla, dayanışmayla, sonraki yılları için de borçlanarak, olmayan parasını harcayarak, pahalı evlerden daha ucuz evlere taşınarak, doğalgazı yakmayarak yaşamaya çalışıyor.

İktidarın her şeyiyle yanlış olan “faiz sebeptir” politikası krizi şiddetli bir hâle getirirken, ekonominin tüm yükünü taşıyan emekçiler bir de krizin yükünü taşımaya zorlanıyor.

İşte tam bu anda susması, utanması, biraz gizlenmesi gerekenler konuşmaya başlıyor. Yüzsüzlük çağının yalancıları sıraya girip arka arkaya açıklamalar yapıyor. 

Hülya Avşar “Gerekirse simit yiyeceğiz, ama bugünleri beraber atlatacağız.” derken, Ahmet Özhan “Bugün içinde olduğumuz ekonomik döngüde gerekirse bir ekmek yerken bunu yarım ekmeğe düşüreceğiz.” açıklamasını yaptı. İktidarın en sağcı parçalarından birisini temsil eden akit gazetesi ise şöyle bir haber yaptı: “özellikle kış aylarında soğan-ekmek yerseniz, bağışıklık sisteminizi güçlendirebilirsiniz.”

Biliyoruz, gerekirse simit yiyeceğiz diyen, asla simit yemeyecek. Üstelik, 4 kişilik bir aile günde iki kere sadece simit yiyerek yaşasa bir de yanında şekersiz çay tüketse ayda yaklaşık 1200 lira harcamak zorunda kalır. Asgari ücretliyse maaşının dörtte birini günde iki kere simit yemeye harcamak zorunda kalır. Şömineli evinden insanlara doğalgazı çok yakmayın uyarısı yapan şımarıklar, biliyoruz ki gürül gürül ısınıyorlar. Akit gazetesinin patronları, köşe yazarları, biliyoruz ki soğan ekmeğin faydalarını bilmezler. Soğan ekmek yemezler.

Şimdi yeni bir evreye girdik: Yüzsüzlük çağının kapısı aralandı bu memlekette. Yoksulları yoksulluklarına alıştırmaya ve yoksulluğun sorumlularını aklamaya yeminli zenginler korosu bu.

Farkında değiller ama yoksulların öfkesinin geometrik olarak artmasına neden oluyorlar. Aç insanlara aç kalmayı salık vermekteki yüzsüzlük hiç unutulmayacak.   



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Sinema sektöründe cinsiyetçilik

Cinsiyetçilik günlük yaşamımızın birçok alanında bireylerin bilinç altına ince ince işleniyor. Bu alanlardan biri, belki de en önemlisi sinema. Kitlelere filmler aracılığıyla aktarılan bu düşünceler egemen güçlerin kontrolünde olup onların yararını gözetecek şekilde düzenlenir. Kadınlara filmler aracılığıyla toplumsal yapı içerisinde yerine getirmesi gereken rolleri hatırlatan, şiddeti bir güç ve eşitsizlik ilişkisi yerine bireysel bir sorun, bir hastalık olarak işaret eden filmlerde bunu çok daha net görebiliriz. Ayrıca yaş ve cinsiyet ayrımcılığı, pek çok kadın oyuncunun sektörde yeteri kadar yer almaması ve erkek oyuncular ile eşit haklara sahip olmaması, kadın yönetmenlerin genelikle aday gösterilmemiş olması, kadın yönetmenlerin sayısının az olması, büyük bütçeli projelerin kadınlara "emanet edilmemesi" gibi sorunlar kadınların hem kamera önünde hem de kamera arkasında cinsiyetçiliğe maruz kaldığını göstermektedir.

2018 yılında sektördeki kadın hakimiyeti %8 iken 2019 yılında %13'e yükselmişti. 2020 yılında ise bu oranın %18 olduğu açıklandı. Ancak İlk 100 yapıma bakıldığı zaman bu oran %16'ya geriliyor. Son iki yıla bakıldığında filmlerin %80'inin erkekler tarafından yapıldığı görülüyor. Türkiye'deki tablo da çok farklı değil.

Sinema sektöründeki bir diğer sorun ise kadının sunumu. Kadın temsilinin en çok tartışılan alanlarından biri olan sinema, diğer pek çok alanda olduğu gibi toplumsal yaşamdaki değişim süreçlerinden etkilenmekte, farklı kültürel yapılar içerisinde zamanla farklı biçimlerde sunulan bir alan olarak konumlanmaktadır. Ancak çok uzun bir süredir sinema hala kadınların tüm hayatına sirayet eden erkek bakışı üzerine kurulu. Örneğin kadın karakterler zayıf, fedakâr anne, kötü kadın, repliği olmayan, arkadaşı olmayan hatta adı dahi olmayan kadın, daha çok özel alanda yani evde ve iç mekanlarda konumlandıran, bir erkekten ya da aile baskısından kurtuluşu ancak başka bir erkekle mümkün olan, cinselliğini sadece aile kurumunun içinde yaşayabilen karakterler olarak sunuluyor. Böylece yıllardır süregelen kalıplaşmış toplumsal cinsiyet algısı sinema içinde de yer buluyor.

Bechdel testi kadının kurgudaki testini niceliksel açıdan gözler önüne seriyor. İsmini Alison Bechdek’in 1985 yılında çıkardığı “Dykes to Watch Out For” isimli çizgi romandan alıyor. Kitaptaki karakterlerden iki kadın sinemaya gitmeye karar veriyor, birisi film seçerken çok katı 3 kuralının olduğunu söylüyor. İşte bu üç kural testin çıkış noktası. Bu kurallara göre testi geçebilmek için “filmde en az iki kadın olması, bu kadınların birbiriyle konuşması, konuştukları konunun bir erkekten bağımsız olması” gerekli. Bechdel Testi ya da Mo Kanunu olarak isimlendirilecek olan testin kriterleri de buradan doğuyor. Yalnız ilk kural, filmdeki kadınların isimlerini bilmemiz de gerektiği şeklinde güncelleniyor ve öyle uygulanıyor. Ancak ne yazık ki şimdiye kadar çekilmiş filmlerin en az yarısının testten geçemediği tahmin ediliyor. Yapılan bir araştırmada Bechdel testi kapsamında yaklaşık 2500 film inceleniyor ve bu filmlerin yaklaşık %30'u testten geçebiliyor. Ancak bu test filmin niteliğini göstermekten ziyade filmlerde kadınların var olup olmadığına, varsalar ne kadar aktif rol aldıklarına yani daha çok kurgudaki cinsiyet dağılımına bakıyor. Dolayısıyla Bechdel testi geçen her film kadın erkek eşitliğini destekleyici nitelikte değildir.

Bu test, filmlerdeki cinsiyetçi yaklaşımları veya kadının temsili meselesini çözmeye yetmez ancak “sinemada cinsiyetçilik” konusunu tartışmaya açık bir zemin haline getirmesi ve filmlerde gördüğümüz kadınların sayısı kadar önemli olan kadın karakterlerin hikayelerindeki derinliğine de bir bakıma dikkat çekiyor olması bu testi önemli bir hale getiriyor.

Bütün medya imgeleri belirli bir anlayış göz önünde bulundurularak hazırlanır ve tüm bunlar gerçekmiş gibi sunulur. İzleyici zaman zaman anlatılanı sorgulamadan alır ve olduğu gibi kabul eder. Filmler aracılığıyla aktarılan bu fikirler egemen güçlere fayda sağlayacak nitelikte düzenlenir. Dolayısıyla filmlerin yalnızca eğlenceli vakit geçirmelerini sağlayacak bir aracı olarak sunmak bu ilişkinin görünmesini zorlaştırır. Bu durum hem seyircinin direnç göstermesini engeller hem de filmlerin içinde saklı olan mesajın tartışılmasını engeller.

Zilan Akbulut