Güncel Yazılar


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Sivil toplum ve siyasi krizden çıkış

Sivil toplum çalışmaları, benzer süreçler yaşamış birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde yaygınlaştı, çalışma alanlarının çeşitliliği çoğaldı.

Bu süreçte hak temelli sivil toplum örgütleri, çeşitli sorunlara ilişkin toplumda ciddi duyarlılıklar ve farkındalıklar yarattılar. Yapısal sorunlarını aşmaya ve gelişmeye çalıştılar.

Ancak pek çoğu bu fırsatı bulamadan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında KHK’lerle yasadışı olarak kapatıldılar. Hukukdışı KHK kararları ile anayasa ve uluslararası sözleşmeler çiğnenerek, sivil toplumun kurutulmaya çalışıldı.

Az sayıda sivil toplum örgütü ise olanlara rağmen ayakta durmak için direndiler,  büyük bedeller ödediler ve ödemeye devam ediyorlar.

Bu gün sivil toplum  çalışması  tüm dünyada ve Türkiye’de kendine küçümsenmeyecek bir yer edinmiş durumda. 19 yüzyıldan gelen klasik örgütlenme, çalışma tarzını aşarak, kendilerine yeni bir yol yaratma arayışını, iktidarın biat ettirme çabalarına, baskılarına ve yasaklamalarına rağmen sürdürüyor. Toplumsal bilinç gelişti.

Yeni sivil toplum örgütleri kuruluyor. Bunlardan biri de hafta sonu tanıtım toplantısına katıldığım Demokrasiyi Güçlendirme Derneği. Dernek, 1 Nisan 2021 tarihinde 11 kıymetli yurttaş tarafından kuruldu.

Derneğin özgünlüğü  kurulma nedeninde gizli. Bunu sözünü ettiğim tanıtım toplantısında derneğin kurucu başkanı felsefeci İlyas Buzgan şöyle tanımladı “Türkiye maalesef adaletin yerine arzularını ikame eden, yargıyı arzularının enstrümanı olarak kullanan, her şeyi denetleyen, herkesten hesap soran, ancak hesap vermeyi ve denetlenmeyi kabul etmeyen yozlaşmış bir iktidar tarafından uzun süredir yönetiliyor.” Yani derneği kuran kadro, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile mücadeleyi stratejik bir mesele olarak görmekte.

Aynı konuşmada derneğin öncelikli hedefleri şöyle açıklandı: “ülke sorunlarına çözümler üretmek, üretilen çözümleri siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları ile paylaşmak ve bunları kamuoyuna duyurmak. Ayrıca hukuk devleti nosyonunun gelişmesi, insan hakları bilincinin pekişmesi ve demokrasinin güçlenmesi için mücadele eden sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri desteklemek ve çözüm ortaklığı yapmak”.

Kuruluşundan bugüne altı ayda, farklı siyasi parti yetkililerinin ve akademisyenlerin katılımıyla 17 çevrimiçi toplantıda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı sorunlar ele alındı. Önümüzdeki gümlerde muhalefet parti liderinin katılımıyla  Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konulu yüzyüze toplantılar yapmayı planlanıyor.

Bir çoğu 2017 sonrası AK Parti’den ayrılanların kurduğu dernek,  kendini çok açık toplumsal muhalefetin yanında konumlandırıyor.  Bunun arka planında  ise, Türkiye gerçeklerini yansıtan AİHM’nin, AYM’nin ve Hazine ve Maliye Bakanlığı ile TÜİK’in verileri var.

İşte o veriler:  

AİHM’ne göre Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 2016 yılında 115 kez, 2017 yılında 125 kez, 2018 yılında 185 kez, 2019 yılında 123 kez, 2020 yılında ise 106 kez ihlal etmiş. İhlal kararlarının 129’u ifade özgürlüğü, 132’si ise adil yargılanma hakkı ile ilgili.

Anayasa Mahkemesinin yayınladığı Bireysel Başvuru İstatistikleri raporuna göre, Anayasa Mahkemesi son yedi yılda 14.973 ihlal kararı vermiş. İhlal Kararlarının hak ve özgürlüklere göre dağılımına baktığımızda, 9332’sinin Adil Yargılanma hakkı, 2893’ünün Mülkiyet Hakkı ve 633’nün ise İfade Özgürlüğü hakkının ihlali ile ilgili olduğu görülüyor.

Derneğin  kerterizinin  Kopenhag siyasi kriterleri olduğu ifade ediliyor. Bu kriterlere göre  Türkiye’nin beş yılda hukuk, demokrasi, adalet, ifade, örgütlenme özgürlüğü ve insan hakları alanında geriye gittiğini berrak bir biçimde ortaya çıkıyor.

Bu olumsuz durum, Ankara’daki muhalif siyasetçilerin tek başına altından kalkacakları bir tablo değil. Sivil toplumun kendi rolünü üstlenmek zorunda olduğu bir eşikteyiz. Topyekûn ayağa kalkmak için daha fazla gecikmek demek, felakete gidişin önünden çekilmek anlamına gelir.


Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?

Senelerdir ne zaman yeni bir Yetmez ama Evet hezeyanı patlak verse, sinirimin tepeme sıçradığı bir anda bir şeyler yazmaya karar veririm. Ama sonra söylenmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerin önemli bir kısmının yazıldığını görüp biraz sakinleşir ve bir şey bir kere söylenir laf kalabalığı etmeyeyim diye düşünüp vazgeçerim. 

Nasip bu yıla imiş, malum bu sene iyi YAE yaptı. Geleceği görmek gibi doğaüstü olaylara da değinen bir yazı olacağından, nasip kısmet gibi kavramları yakışıksız bulmadığımı da ayrıca ifade etmek istiyorum.

Komploculuk ve YAE

Komplo teorileri, her daim ortalıkta olmakla birlikte var olan sorunlara hiçbir siyasi kampın çözüm üretemediği tıkanıklık dönemlerinde popülerlik kazanan olgulardır. Adına bir sebepten ötürü “teori” denilmiş ama aslında bunlar kimi zaman teori gibi görünen dipsiz bağlantılar üretseler de teori filan değillerdir elbette; bunların esas amacı ve işlevi dünyaya ve siyasi olaylara nasıl bakmak gerektiğine dair bir ideolojik çerçeve çizmektir. 

Yani çok meraklı ve mutsuz bir avuç insan safsatanın tüm detaylarını ezberleyecektir belki ama esasen, örneğin “küreselciler” veya “Yetmez ama Evet’çiler” denildiğinde kötü birilerinden bahsedildiğinin anlaşılması yeterlidir. Ve tabii yalnızca kötü değillerdir bu kimseler, daha önemlisi, göründükleri gibi değillerdir; yüzünüze gülerken arkanızdan mezarınızı kazmakla meşgullerdir, bu yüzden herkese her şeye kuşkuyla ve korkuyla bakmak ve yakaladığınız anda kötülerin alnına işaret koymaktan başka seçeneğiniz yoktur. 

Bu sonu gelmeyen maske düşürme operasyonu teker teker kişilerin işledikleri suçlarla ilgili değildir, çok daha büyük ve habis bir tertibin maşası olmalarıyla alakalıdır. Kişileri açık etmek bu tertibin arkasına gizlendiği paravanı zayıflatmak anlamına geldiği için gereklidir.  Hatta bu tertip öylesine habis öylesine şeytani bir şeydir ki pek çok zaman kişiler ona hizmet ettiklerini bilmeden onun faydasına çalışır, yazar, çizerler. Bu gibi durumlarda itirafçı olmaları ve özür dilemeleri koşuluyla merhamet gösterilebileceği ima edilir; tıpkı engizisyon yargıçlarının, mealen, “ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?” sorusunun işleyişine benzer bu da.

YAE hezeyanlarının seçtiği ifadeler de bana ciddi şekilde komplo teorilerinin diliyle akraba geliyor. Bir zamanlar YAE’cilerin AKP’den ve cemaatten para aldığını ispatlamaya çalışanlar bile vardı aslında zaten; ama en yaygın olan hali, komployu “teorize” etmek yerine, “pişman mısınız?” diye sorarak ima etmek daha ziyade.

İlk taşı günahsız olanınız atsın

Gerçekten de Yetmez ama Evet’çilerin neyle suçlandıklarının net bir şekilde ifade edildiğine ben henüz rastlamış değilim. (Açıkça devleti, orduyu, Türklüğü yıkmakla filan itham edenleri tenzih ederek söylüyorum bunu tabii, onlarla bir alıp veremediğim yok.) Tek bir yerde bile “bugün gelinen baskı ortamı 2010 referandumunun sonucudur veya referandumun mühim katkıları olmuştur, çünkü…” diye kusurlu da olsa bir açıklama görmedim, “bu da mı yetmez” denilip göz kırpılıyor veya suçun ne olduğu izah edilmeden nedamet getirilmesi isteniyor.

Aslında mantık ortada: bugün olanları AKP yapıyor, Yetmez ama Evet diyerek AKP meşrulaştırıldı, demek ki bu gün olanlar YAE yüzünden oluyor. Ve anlaşılan bu mantık, sahiplerinin aklında o denli sarsılmaz bir mantık ki, Yetmez diyenlerin de pekâlâ anladıkları, ancak suçlarını örtmeye ve unutturmaya çalıştıkları düşünülüyor. 

Bu öyle kesif bir şey ki, esasen YAE’cilere küfür edenlerle tartışma niyetinde olan ancak YAE’cilerle kendine mesafe koyma ihtiyacı hisseden bazı yorumcuların ifadelerinde de bunun tortusuna denk gelmek mümkün. 

Örneğin Kemal Can bile, bence lüzumundan fazla soyut bir dille de olsa hala YAE avcılığı yapanları eleştirdikten sonra YAE’cilere de diyor ki “uyarılara rağmen bunun nereye varacağını neden görmek istemediniz?” fakat nelere yol açtığı (ve açacağının ta o zamandan aşikâr olduğu) söylenilmiyor, belli ki zaten anlaşılacağı düşünülüyor; hatta o kadar barizmiş ki baksalar YAE’ciler bile görecekmiş ama görmek istememişler.

Daha öncelerinde Ruşen Çakır da yine esasen YAE’cileri linç edenlere hitaben yaptığı bir konuşmanın önemli bir kısmında, DSİP’in de adını vererek “bir kullanılma durumu olduğu aşikârdı”, “12 Eylül’cüleri yargılama meselesi besbelli kandırmacaydı” gibi ifadelerle, YAE’cilerin göremeyecek kadar sarhoş olduğu fakat geri kalan herkes için apaçık ortada olan bir takım gerçeklerden dem vuruyordu. Daha da tuhafı, bir taraftan “…ama evet” deyip azla yetinerek solun sakil duruma düştüğünü söylerken öte yandan, “Yetmez…” diyerek, evet diyen halka yukarıdan bakıldığı gibi bir tespitte bulunuyordu.

Nice başka ‘Yetmez Ama Evet’ler

Bir yandan da YAE düşmanlarının akıl dışılığına işaret ederken, aslında tüm basgeç ve ilkesiz koalisyon taktiklerinin de birer Yetmez ama Evet olduğuna işaret eden bir okumayla karşılaşmaya başladık, Kemal Can’ın yazısında da bu mevcut. 

On küsur sene önce AKP’nin tasarısı olan bir referandumda evet diyenleri cehennemin kapılarını açmakla suçlarken, eski ülkücü belediye başkan adayları ile kurtuluşa kadar savaşma sözü vermenin, göçmen düşmanı eski içişleri bakanına da hendek savaşları döneminin eski Başbakanına da prim vermekte sakınca görmemenin tutarsızlığının yüzlerine vurulması hoşuma gidiyor elbette. 

Ama hayır, Türkiye için tarihsel önemde bazı reformları, daha fazlasını istediğini net taleplerle belirterek kabul etmek ve bunun etrafında geniş bir cephe örmek için kampanya yapmak ile AKP gidene kadar karşısındaki her güce koşulsuz destek veren ve “ama…” diyen herkesi suyu bulandırmakla suçlayan eğilim aynı şey değil.

Ne yazıldıysa o…

Ve elbette bu suçlamaların hiçbir yerinde doğru tutumun ne olması gerektiği ile veya o doğru tutum alınmış olsa bugün nasıl güzel günlere gelmiş olacağımız ile ilgili bir açıklama bulmak da mümkün değil; zira geleceği görme yeteneği bahşedilmiş bu insanlardan Yetmez ama Evet rezaleti ile kirletilmemiş ikbalimiz neye benzeyecekti sorusuna da cevap beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Netlikle vurgulamayı önemli buluyorum: Kemal Can da Ruşen Çakır da darbelere karşı ve demokrasiden yana insanlardır. Fakat tutarsız, muğlak ve neredeyse mukadderatçı bir hava taşıyan bu gibi yorumlar “ne yapılmalıydı?” sorusuna sistemli bir cevap arayışını içermediği zaman benim aklıma ancak iki olası seçenek geliyor açıkçası:

Birincisi, bugünün merceğinden bakınca, ordunun, muhtıra veren Genelkurmayın, HSYK’nın, 367’nin veya Cumhuriyet mitinglerinin o günler görüldüğü kadar kötü görülmemesi gerektiği inancı olabilir. Başka bir deyişle “askerleri AKP’ye yedirmeyecektik, onlar ne yapacaklarını bilirlerdi” mealinde bir sonuca varmaktır. Buna retrospektif hayırcı tutum diyebiliriz.

İkincisi ise, yine bu günün gözünden, iki kutba da ait hissetmeyen demokratların, özünde yapılmak istenen reformları doğru bulup, fiilen evde oturup bireysel olarak “ne AKP, ne ordu” tutumu alarak, daha kibar insanların hükümet olduğu bir gelecekte bu reformların yeniden gündeme geleceği günün hayalini kurması gerektiği düşüncesi olabilir. Bu da retrospektif boykotçu tutum oluyor sanırım.

Bu ikincisi, bugün bakınca AKP’nin bu reformları zaten yapmayacağını o günden görmüş olmak gerektiği gibi tuhaf bir düşünceye dayanıyor. Hatta işte zaten herkes görüyormuş, uyarmışlar da ama YAE’ciler dinlememiş. 

Ben o zamanlar hem epey gençtim hem de görece apolitiktim (sandığa gidip kasten geçersiz oy kullanacak kadar kafam karışıktı, beni en iyi Ruşen bey anlar.), hatırlamadığım bir uyarı olmuştuysa bana büyüklerim hatırlatsın; ama benim hafızamda kalan ve bugün aklıselim uyarılar olarak anımsatılmaya çalışılan şeyler, bunlar İslamcı, şeriat getirecekler ile Amerikancı emperyalistlerle yatağa giriyorsunuz türünden şeyler ve bunların çeşitlemeleriydi.

Ayrıca niyet okuyarak geleceği görmek diye bir siyasi strateji olamaz. Sosyalistler zaten referandumla dünyanın değiştirilebileceğini düşündükleri için değil, demokratikleşmenin ve dolayısıyla işçi sınıfının önünü açacak talepler etrafında geniş kitleleri mobilize etme fırsatı olarak gördükleri için böyle süreçlere müdahil olurlar.

Reformlar bir bir geri sarılmaya başladığında da “o günden bunları görmek lazımdı” diye düşünmezler, sistemin sınırlarını ve ikiyüzlülüğünü teşhir ederler. 

Ve sosyalistler “ne istiyoruz, nasıl alırız?” diye sorarlar, “bunu yaparsak birilerinin maşası olur muyuz?” diye değil.

Kullanışlı aptallar?

AKP’nin 2010 referandumu ile gerçekleştirdiği reformları içtenlikle yaptığına, özü gereği dahasını da yapmaya devam edeceğine canı gönülden inanan insanlar var mıydı? Elbette. Bu insanların bazısı bu beklentiyle AKP’nin kimi suçlarını yumuşatmaya çalışmış mıdır? Tabii. Etkili olmuşlar mıdır? Kısmen, herhalde.

Ama yanılgıya düşmeyelim, itham edilen “AKP’nin suçlarını örtbas edenler, AKP’nin ilerici bir güç olduğuna inanan aklı evveller” değil, Yetmez ama Evet’çiler, yani o dönülmez akşamda o malum gaflete ortak olanlar işaret ediliyor. 

Peki, AKP bunca senedir dilediği gibi at koşturabilmesini saftirik liberallere ve demokrat görünümlü apolojistlere mi borçlu?

Hayır. 

AKP her iktidar gibi çevresinde kendine güzel bir kozmetik görüntü sağlayacak aydın ve uzman takımına ihtiyaç duydu, duyuyor. Ama Erdoğan da AKP de, esas olarak suçlarını gizleyerek değil karşı tarafın kendinden daha suçlu olduğunu anlatmasını sağlayan laik-dindar yarılmasını kullanarak yönetti bu güne kadar. Gerek çözüm sürecinde, gerek Gezi’de, gerek yolsuzluklarda, gerekse darbede emekçilerin bu yarılmayı aşarak birleşip AKP’yi sıkıştırma potansiyeline ot tıkama gücünü Erdoğan’ın eline verenler ise sürekli kaşla göz arasında bir delikten fırlayıp “pişman mısınız?” diyenlerin temsil ettiği siyasi eğilimdir.

Tarihi, mücadelelerin şekillendirdiği bir süreç olarak değil bozulması gereken bir komplo olarak okuyanlar kendilerini de başkalarını da bir komplonun figüranı olarak görürler; tarihin öznesi olmak istiyorsak bu eğilimle mesafemizi devamlı kontrol etmeliyiz.


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Barınma mücadelesi, sınıf mücadelesinin parçasıdır

Üniversite öğrencileri günlerdir barınma eylemleri yapıyor. “Barınamıyoruz, kiralar çok yüksek” diyerek parklarda yatmaya başladılar. Hükümetin cevabı ise öğrencileri polis zoruyla parklardan kovmak oldu. Öğrencilerin eylemlerinin abartılı olduğunu yazanlar var. Halbuki kiraların olağanüstü yükseldiğini bilmeyen yok. Son açıklanan araştırmalara göre özellikle öğrencilerin yoğun olduğu illerde kiralar bir önceki yıla göre yüzde 100 arttı. 

Uzaktan eğitimin sonlanması ve yüz yüze eğitime geçilmesi ile evlere olan talepler fırladı. Artan talep ekonomik krizle, enflasyonla birleşince kiralar anormal bir şekilde arttı.

Ayrıca artan sadece kiralar değil. Enflasyon Araştırma Grubu ENAG’ın araştırmalarına göre bütün fiyatlar ortalama yüzde 45 arttı. Bir kişinin ortalama aylık geçim maliyeti 4 bin liraya yaklaştı, bu maliyet içinde kiranın payı bin 200 lira, gıdanın payı bin lira. 
Öğrenci ailelerinin büyük çoğunluğunun, çocuğunu okutmak için bu kadar para ayırabilmesi imkânsız. Çünkü Türkiye’de ortalama gelir, hane başına aylık 4 bin lira seviyesinde.

Cumhurbaşkanı tüm öğrencilerin yurt sorununu çözdük dedi. Ama Gençlik ve Spor Bakanlığının verileri Cumhurbaşkanını yalanlıyor. Bakanlığın paylaştığı verilere göre 2021-2022 öğretim döneminde devlet yurtlarına Türkiye genelinde toplam 624 bin başvuru yapıldı, 440 bin öğrenci yurtlara yerleştirilebildi, 184 bin öğrenci açıkta kaldı.

Öğrencilere hak mücadelesinde en büyük desteğin sendikalardan gelmesi gerekir. Çünkü öğrenciler, yakın bir gelecekte işçi sınıfının parçası olacaklar. Üniversitelerden her yıl 1 milyonun üzerinde öğrenci mezun oluyor. Bu öğrencilerin en az altı yüz bini işçi olarak çalışmaya başlıyor. Her yıl istihdama katılan, çalışmaya başlayan 900 bine yakın kişinin büyük çoğunluğu yüksek okul mezunu.

İşçi sınıfı içinde yüksek okul mezunlarının oranı 20 yıl önce yüzde 8 idi, şimdi yüzde 33. Yani her 3 işçiden biri yüksek okul mezunu.

Öğrencilerin yoksulluğu, yurt-barınma, eğitim ve beslenme sorunu işçi sınıfının sorunudur. Sendikalar, öğrencilerin barınma taleplerine sahip çıkmalıdır. Bu aynı zamanda işçi sınıfının standartlarını yükseltme, haklarını alma mücadelesidir. Öğrenciler bugün işçi sınıfı ailelerinin parçasıdır, yarının ise işçileridir. 
Gelir adaletsizliğinin tırmandığı koşullarda öğrenciler; iktidarın, sermaye çevrelerinin, ev sahiplerinin aç gözlülüğüne terk edilemez.

Faruk Sevim

(Sosyalist İşçi)


Çağla Oflas Tüm Yazıları

(Dosya) Birleşirsek, bu kışı bahara çevirebiliriz

Açlar ordusu büyüyor. TÜİK rakamlarına göre işsizlik yüzde 14’ü geçti. Dar tanımlı işsizlik 4 milyon 237 bini geçerken, geniş tanımlı işsizlik 9,7 milyon kişiye ulaştı. Kayıt dışı çalışanlar yüzde 34’den yüzde 36’ya çıktı. 2020 yılında 177 bin işçi kod 29 bahanesiyle işten çıkarıldı. Ekim ayına kadar 1477 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. 8 milyon kişi emeklilikte yaşa takılarak emekli olamadı. Emekli olabilen emeklinin de yüzde 80’i açlık sınırının altında emekli maaşı almakta. Çalışanların yüzde 44’ü açlık sınırının altında 2.825’TL’ye ya da onun da altında maaşa mahkum edilmiş durumda. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ağustos ayı enflasyon rakamlarını yüzde 19,25 olarak açıkladı. Ancak bağımsız araştırma kuruluşu ENAG’a göre enflasyon yüzde 45. Türkiye, Venezuela, Surinam, Suriye, Zimbabve ve Arjantin’in ardından en yüksek enflasyona sahip 8. ülke. Yılbaşından bu yana elektrik üretiminde kullanılan doğal gaza 8 kez zam yapıldı. Toplamda yapılan zam yüzde 55’in üzerine çıktı. Son bir yılda İstanbul’da ev kiralarına yüzde 50 zam geldi. Süt ürünlerine üç ayda yüzde 25 zam geldi. Bu oran, tavuk etinde yüzde 64, dana etinde yüzde 23, ayçiçek yağında yüzde 60, yumurtada yüzde 49, süt ve yoğurtta yüzde 35 düzeyinde. Son bir yılda ekmek fiyatlarına yüzde 26, makarnaya yüzde 21 zam geldi. Türk İş’in araştırması vahim tabloyu ortaya koymakta: Eylül ayı için açlık sınırı 3 bin 49 lira, yoksulluk sınırı 9.932 lira.

Kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor

Yukarıdaki rakamlar milyonlarca emekçi ve yoksulun temel gıdaya bile ulaşamadığı, bırakın güvenli bir konutu, metropollerde kümes bile tutamayacak durumda olduğunu, önümüzdeki kış aylarında ısınmak için enerjiye ulaşamayacaklarını gösteriyor. Tablonun bir tarafında derin bir sefalet yaşanıyorken, iktidar ve genişçe bir sermaye grubu devlet kaynaklarını kendilerine aktarmaya ve muazzam bir zenginlik içinde yüzmeye devam ediyor. 

Merkez Bankası’ndaki 128 milyar doların buharlaştırılmasının, Demirören grubunun Ziraat Bankası’ndan çektiği 750 milyon dolar krediyi geri ödemediğinin açığa çıkmasının ardından, iktidar blokunun suç işlediği bizzat Sayıştay tarafından tespit edildi. Sayıştay raporu pandemi boyunca emekçilerden desteğini esirgeyen, her felakette halka İBAN numarasını gönderen iktidar blokunun, emekçilerden toplanan vergilerle oluşan kamu kaynaklarını sermayeye yağdırdığını da göstermekte aynı zamanda. 

Sayıştay’ın raporuna göre; Cumhurbaşkanlığı sarayının bir günde harcadığı tutar 8 milyon. Milyonlar aç yatarken, sarayın günlük beslenme masrafı ikiye katlanarak 5,4 milyona ulaşmış durumda. Öğrencilere yangın söndürme ve altyapı sistemleri uygun olmayan binaları yurt olarak tahsis edip gerekli donanımı sağlayamayan Gençlik Bakanlığı, spor kulüplerinden milyarlarca liralık kira gelirlerini tahsil etmemiş. Raporlara göre; bakanlığın 4 milyar lirası ortada yok! 

Hasta garantisi verilen, her yıl milyarlarca lira kira bedeli ödenen şehir hastanelerine fazla ödeme yapılmış. Yap-işlet-devret kapsamındaki 6 otoyol projesine geçen yıl 1,7 milyar dolar ve 35 milyon avro garanti ödemesi yapılmış. Bilançoyu inceleyen Sayıştay otoyollarda 97,9 milyar liranın kayıp olduğunu tespit etti. 

Sayıştay raporu devletin işçilerin yaşamını değil sermayenin çıkarlarını savunduğunu göstermekte. 2020 Eylül’ünde adı neredeyse AKP ile özdeşleşen Bayburt Grup’un yüklenici olduğu Trabzon-Aşkale (Kop Dağı Tüneli) inşaatında ölen ve yaralanan 10 işçi ile ilgili iş cinayeti, bizzat Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından kapatılmış. 

Raporda pek çok usulsüzlük ve yolsuzluk da kaydedilmiş. Kamuda çalışan emekçilere sefalet zamları yapılırken, bakanlıklardan, müdürlüklere lüks harcamalar yapılmış; lüks otomobiller, en pahalı araçlar, cipler, elektronik ürünler ihalelere eklenmiş! Yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlık bizzat devletin kurumu tarafından raporlandı. Ama ilgili bakanlıklar ve müdürlükler ile ilgili ne bir soruşturma açıldı ne de yargı harekete geçti. 

Zengin daha zengin fakir daha fakir

Öte yandan Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 21 büyümesine rağmen ücretlerin toplam milli gelirdeki payı son bir yılda yüzde 39’dan yüzde 35’e düştü. Nitekim yüzde 21’lik büyümenin yüzde 12’si ihracat gelirlerinden geliyor. Bunun en önemli nedeni işçilik maliyetlerinin çok düşük olması. Türkiye düşük işçilik maliyetinde bir dünya markası olan Çin’i geçmiş durumda. Iphone indeksi yayınlandı, bu indeks her yeni üründe yayınlanıyor. ABD’li bir işçi Iphone 13 almak için 5 gün, Yunanistanlı bir işçi 25 gün çalışmak zorunda, Türkiyeli bir işçi ise 93 gün çalışmak zorunda. Türkiye’de emekçiler her hangi bir malı almak için çok uzun zaman çalışmak zorunda. 

Finansallaşmış piyasalara bağlı Türkiye ekonomisi derin bir kaynak krizi yaşıyor. Ve kaynak bulmak için uyguladığı yüksek faiz, yüksek kur politikaları patronların daha zengin olmasına yol açarken, ücretlerin erimesine, alım gücünün sınırlanmasına yol açıyor. 

Artan hayat pahalılığı ile başa çıkamayan emekçiler borçla yaşıyor. 34 milyon kişi bankalara borçlu durumda, 3 buçuk milyon kişi ise borcunu ödeyemediği için problemli durumda. Mutfaktaki yangını söndüremeyen emekçiler bankalarla yaptıkları kredi anlaşmalarıyla market alışverişi yapabiliyorlar. Yani zaten küçük miktarda olan ücretler de bankaların ipoteği altında. 


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.


Yıldız Önen Tüm Yazıları

Savaşı durduran devrim!

Hemen ulaşabileceğimiz ilk bilgiler Birinci Dünya Savaşı’nın ne kadar korkunç bir kapsamı olduğunu gösteriyor. Savaşa tüm ülkelerden 65 milyon 038 bin 810 asker katılmış. Savaşta 8 milyon 556 bin 315 kişi hayatını kaybederken 21 milyon 219 bin 452 kişi yaralanmış. Bir de kayıp veya esir olan 7 milyon 750 bin 945 kişi var. Yıkılan şehirler, ülke altyapıları, yakılan başkentler, sürekli bombalanan coğrafyalar, hastaneler, okullar, fabrikalar, paramparça olan insan hayatları var.

İstatistiklerin eklemediği, ekleyemediği yok olan insan dışındaki canlılar var, kediler, köpekler, inekler, böcekler, sürüler, ormanlar, ekosistemler.

Dünya Savaşı tanık olan insanları özellikle teknolojinin kitlesel imha için kullanılmasındaki hoyratlık nedeniyle şaşkınlığa uğrattı.

Kapitalizm, George Mombiot’nun yazdığı gibi, “Portekizlilerin 1420’de Madeira’yı sömürgeleştirmesinden birkaç on yıl sonra, bazı açılardan daha önce var olan her şeyden farklı olan bir sistem.” olarak doğdu. “Kapitalizmin klasik yükselme-azalma-terk döngüsü olarak tanımlanacak bu süreçte, Portekizliler sermayelerini yeni topraklara kaydırdılar. Önce Sao Tome’de, sonra Brezilya’da, sonra Karayipler’de şeker kamışı tarlaları kurdular ve her durumda kaynakları sonuna kadar tüketerek yeni coğrafyalara geçtiler. Moore’un dediği gibi, yeni coğrafi sınırların ele geçirilmesi, tüketilmesi ve kısmen terk edilmesi, kapitalizm dediğimiz birikim modelinin merkezinde yer alıyor.”

Kapitalizm küresel bir sistem olarak şekillendikçe görülecekti ki bu birikim modelinin merkezinde bir savaş yer alıyor. Özellikle emperyalist evresiyle birlikte kapitalizmin canlı yaşamının toptan imhası anlamına geldiğini gösteren Birinci Dünya Savaşı burjuva tarih anlatıcılarının iddia ettiği gibi savaşın artık sınırlarına varması nedeniyle değil, Rusya’da gerçekleşen işçi devrimi nedeniyle sona erdi. Küresel ölçekli yıkım, 1917 yılında gerçekleşen ve başarı kazanan ilk işçi devriminin barışçıl karakteri nedeniyle bir çırpıda sona erdi. 

Devrimin gerçekleştiği gün iktidarı ellerine alan işçilerin meclisinde konuşan Lenin, “Bizim rutin görevlerimizden biri savaşı derhal sona erdirmektir.” demişti. İşçi hükümetinin Lenin tarafından kaleme alınan ilk kararı, sahiden de barışı savunuyordu:

“Tüm savaşan halkları ve bunların hükümetlerini adil, demokratik bir barış için derhal görüşmeleri başlatmaya çağırır. ... Hükümetin böyle bir barışla kastettiği şey, toprak ilhakı (yani yabancı topraklara el konması ve yabancı ulusların zor yoluyla bir başka ulusla birleştirilmesi) ve tazminat olmadan acil bir barıştır ... Hükümet, güçlü ve zengin ulusların istila ettikleri zayıf ulusları nasıl paylaşacakları sorunu üzerine yürütülen bu savaşın sürdürülmesini insanlığa karşı girişilmiş en büyük suç olarak değerlendirir, istisnasız tüm uluslar için eşit derecede adil olan ve burada işaret edilen koşullarda derhal barış anlaşması imzalamaya kararlı olduğunu resmen ve açıkça ilan eder ...”

1918 yılında dünya savaşını bitiren barış anlaşmasının imzalanması önce “sıradan” kadın ve erkek Rus işçilerinin devrimi, ardından bu devrimden ilham alan Alman işçilerinin barışı talep eden isyanlarıydı.

Ekim Devrimi bugün barış isteyenler açısından çok önemli bir rehber olmaya devam ediyor.

Yıldız Önen

(Sosyalist İşçi)


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Karamsarlığa yer yok!

İktidara karşı ulusalcı muhalefet her şey olmuş bitmiş gibi, iktidarı almış gibi davranıyor ve tartışıyor zaman zaman. Zaman zaman da bu iktidarın seçimler yoluyla yenilemeyeceğini dile getiriyor. İki ayrı ruh hali bir ve aynı siyasi çevrelerin tutumu olarak öne çıkıyor.

Her iki tutum da umutsuzluktan ürüyor. 

İktidarın devlet iktidarı üzerindeki kontrolünün muhalefeti çaresiz bıraktığı fikri muhalefetin tüm bileşenlerini zaman zaman hareket edemez hale getiriyor.

Seçime endekslenmeye hayır

Her gelişmeyi seçim aritmetiği içinde ele almak bir dizi fırsatın kaçmasına neden oluyor. Seçim aritmetiğinin aşırı önemsenmesi, bu hesaplamaları bozacak çıkışların ertelenmesi anlamına geliyor. Gerçekleri açıklama görevinin yerini, gerçekleri kısmen açıklama, hatta gerekirse açıklamama taktiğine bırakıyor. 

Özellikle göçmen sorunu, bu açıdan en tehlikeli alanı oluşturuyor. Önümüzdeki seçimlerde muhalefetin en büyük iki partisinin ittifakı, oy gücü ve muhalefette kalmaya devam etmesi yaşamsal bir önemde görüldüğü için bu partilerin liderliklerinin de tabanlarının da rahatsız edilmemesi gerekiyor. 

Göçmen sorunu bu türden bir “rahatsız edici” sorun olarak ele alınıyor.

Göçmenler, İYİP açısından iktidarı köşeye sıkıştırmaya yarayacak bir konu olarak görülüyor ve bu partinin çok sayıda önde gelen üyesi düpedüz ırkçı açıklamalar yapıyorlar.

Seçime endeksli yaklaşım, İYİP’in bu göçmen düşmanı politikalarıyla kıran kırana bir mücadeleye girmeyi olanaksız kılıyor.

O kadar ki HDP’nin açıkladığı tutum belgesinde göçmen sorununa, daha da önemlisi göçmenlerin sorununa değinilmiyor bile. 

Kürt sorununda da aynı

Sadece göçmen meselesi değil Kürt sorununda da benzer bir yaklaşım söz konusuydu. Son haftalarda Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununun çözümünde HDP’nin meşru bir güç olduğunu söylemesi iklimi önemli ölçüde değiştirdi. Fakat bugüne kadar Kürtler seçmen gücünü muhalefet ittifakının emrine sunması gereken ama bu arada da çok ses çıkartmaması gereken bir hareket olarak görüldüler. 

Aşırı yerlilik

Seçimlere endeksli mücadele ve burjuvazinin bir başka programının desteklenmesi dışında bir ihtimalin yokmuş gibi davranılması küresel siyasal eğilimlere hiçbir ilgi gösterilmemesiyle de alakalı. Oysa başımızı kaldırıp dünyaya bakınca, ana eğilimin otoriter liderliklerin gerilemesi olduğu ve Trump’ın yenilgisinin bu gerilemede çok önemli bir eşik anlamına geldiği görülebilir. Türkiye’de muhalifler, Trump’ın yenilgisinden çok aşırı sağcıların Kongre baskınına odaklanmış gibi davranıyorlar. Trump, milyonlarca insanın katıldığı kocaman bir hareketin ürünü olarak püskürtüldü.

Aynı şekilde Brezilya’da İşçi Partisi lideri Lula’nın anketlerde önde gözükmesinin nedeni Bolsonaro’nun karşısında iktidara geldiği günden beri milyonlarca kadının, LGBTİ+’nın, işçinin, yerli halklardan kitlelerinin sokaklarda özgürlük için mücadele etmesi.

Otoriter liderlerin gerilemesine Erdoğan ve MHP ittifakının da gerilemesi eşlik ediyor.

Buradaki tek eksik: Milyonların hareketi!

Denilebilir ki, “milyonlar harekete geçmek istiyor da biz mi engelliyoruz?” Bu haklı bir soru gibi görünse de tüm yatırımımızı seçimlere yapmak, tüm bahisleri seçimlerle ilgili oynamak, siyasetin merkezine seçimleri koymak yukarından aşağı bireylerin, muhalefeti oluşturan toplumsal kesimlerin dikkatini tek bir yere odaklıyor. 

Köprüyü geçme meselesi

Metal işçilerinin toplu sözleşmesi, iklim krizi konusunda öfke yaratan uygulamalar, iktidarın kadın sorunu konusundaki nobranlığı, kadın cinayetlerinin hız kesmesi için hemen hiçbir şeyin yapılmaması, Kürt sorununun tartışılmasını engellemek için uygulanan baskı, göçmenlerin pazarlık kozu olarak görülmesi ve giderek daha sert dışlayıcı tutumların alınması, asgari ücretin açlık sınırının altında olması, yoksulluğun derinleşmesi, örgütlenme özgürlüğünün yok edilmeye çalışılması, ev kiralarının korkunç boyutlara çıkması, hayat pahalılığı, bir yanda yoksulluk derinleşirken hemen öbür yanda zenginlik, gösteriş, savurganlık patlaması, HDP’nin kapatılması ihtimali, yargı alanındaki inanılmaz uygulamalar, adaletsizlikler, en temel hakları için eylem yapan öğrencilerin tutuklanması, bazı sendika başkanlarının hükümet sözcüsü gibi davranması, pandemi dönemi uygulamaların öğrencileri, yaşlıları, işçileri çileden çıkartması, yeşil alanların, ormanların, sit alanlarının işgalci gibi davranan maden, inşaat ve karayolu şirketlerine hediye edilmesi gibi sayısız alanda devasa bir öfke birikimi yaşanıyor. 

Aç, öfkeli, giderek daha da zorlu hale gelen yaşam şartları karşısında kızgın kitleler bir başka hükümet programının toplumsal temeli olarak ele almak ve bu yönde şekillenmesi için çabalamak yerine, sistemin bütününe meydan okuyan bir birleşik toplumsal güç olmasına yardımcı olmak çok daha önemli görülmeli.

Sosyalistler bu yönde basınç yapmalı. Köprüyü geçene kadar suyundan gittiğimiz gücün, köprüden geçer geçmez boğazımıza sarılacağı gün gibi ortadaysa, sorunun tek başına köprüyü geçme olarak ele alınamayacağı açıktır. Sadece bu iktidar değil bu sistem bir bütün olarak milyonlarca kadın ve erkek işçinin eylemine dayanma gücünü taşımıyor.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

10 Ekim katliamı, Davutoğlu, hakikat arayışı

10 Ekim 2015 Ankara katliamının 6. yılı geride kaldı. Türkiye siyasi tarihinin AKP dönemindeki en büyük katliamı. 103 insanımız öldü, binlerce insanımız yaralandı, yaralılar hastanelere sığmadı.

Türkiye’nin 2013-2015 çözüm sürecinden hızla uzaklaştığı günlerde, IŞİD’in bu defaki katliam adresi, emek ve demokrasi güçlerinin barış mitingi oldu.

Seçim sonrası yeni hükümet kurulamamış, ülke seçim hükümetiyle zorla yeni bir seçimlere sürüklenmişti. Ortalık tozdumandı, siyasi belirsizlik hakimdi.

Dört ay önce yapılan seçimlerden iki gün önce, 5 Haziran 2015 tarihinde Diyarbakır’da HDP’nin mitingindeki katliamdan istenen sonucu elde edemeyenler, bu kez belki de dünyada ilk kez bir barış mitinginde büyük bir katliam gerçekleştirdiler.

Bütün dünyayı sarsan IŞİD saldırıları, Türkiye’nin siyasi sürecine açık müdahale olarak sık sık ve çok rahat gerçekleşmeye başlamıştı. Bir anlamda beklenmeyen bir IŞİD eylemi değildi.

Bu dönem Türkiye’nin siyasi direksiyonunun başında bugün Gelecek Partisi lideri olan Ahmet Davutoğlu bulunuyordu.

Ahmet Davutoğlu ve partisi, bugün mevcut iktidara sert eleştiriler yöneltiyor. Ancak muhafazakâr Kürt seçmende ve iktidar muhaliflerinde en az ilgi gören parti veya lider olma eşiğini aşamıyor.

Bunun nedenini, 10 Ekim günü yaptığı twitter paylaşımındaki siyasi yaklaşımda görebiliriz.

Davutoğlu’nun yaptığı “Terör Geleceğimizi Karartamayacak! 10 Ekim Ankara Garı terör saldırısının yıl dönümünde yaşamını yitiren vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, geride kalan ailelerine sabır diliyorumTerörle huzurumuza, birliğimize kastedenler asla amaçlarına ulaşamayacaklar” paylaşımı, tıpkı eski Milli Güvenlik Kurulu bildirileri niteliğinde.

10 Ekim 2015 tarihinde, ülke bu büyük vahşeti yaşadığı dönemde başbakan olan kişinin muhalefet lideri iddiasıyla kocaman laflar etmesi, ama geçmişine dair tek bir özeleştirel söz söyleme cesareti gösterememesi, muhalifliğinin sınırı oluyor.

Bu istisnai bir durum değil. Davutoğlu şimdiye kadar kendi bakanlığı ve başbakanlığı dönemine ilişkin en küçük bir özeleştiri yapmış değil. Bütün kötülüklerin, yanlışların kendisinden sonra olduğunu iddia etme kör cesaretiyle davranıyor. Diğer partilerin durumlarının Ahmet Davutoğlu’ndan çok farklı olmadığı da bir gerçek.

Şaşırdık mı veya başka bir şey beklemek gerçekçi mi? Tek kelimeyle değil. Türk siyasetinin genlerinde geçmişle yüzleşme, yanlışlardan arınma diye bir şey yok. Siyasal kültürde bu konuda bir değişim ve ilerleme yaşanmadan ne eleştiri özeleştiri mekanizması işletilebilir, ne de bu örnekte de görüldüğü gibi geçmişin yanlışlarının tekrarından kaçınılabilir.

Türk siyaseti aynı döngü içinde kendini tekrar ediyor. Her siyasetçi zamanı geldiğinde bir anda Tansu Çiller, Deniz Baykal; her güvenlik bürokratı Doğan Güreş, Mehmet Ağar oluverebiliyor.

Türk siyasetçileri bu günlere toplumsal gerçekle, adaletle hiçbir ilişkisi olmayan, kendi hakikatlerini yaratarak geldiler. Şimdi de  bu uydurdukları “hakikate” toplumun  zor, yalan, ve şiddet yoluyla rıza göstermesi için çabalıyorlar.

İnsancıl hukuk ve evrensel değerleri içselleştirmeyenlerin, bu eksende siyaset yapmayanların, toplumsal siyasal faydayı değil özelleştirilmiş fayda siyasetini temel alanların başka bir şey yapabilmesi zaten pek mümkün değil.

Geçmişle yüzleşme; hakikate ulaşma, adaleti ve toplumsal barışı gerçekleştirme amacıyla yapıldığında, siyasal kültür değişir. Cezasızlık politikasını sürdürme, mağdur öfkesini siyasal faydaya dönüştürme, sadece pragmatist bir şekilde geçmişle yüzleşme ise yaraların kanamasına, yas tutanların, mağdurların kendilerini iyi hissetmemelerine yol açar, daha büyük toplumsal sorunları biriktirir.

10 Ekim Ankara katliamının yargı süreci; tıpkı Lice, Roboski, Suruç gibi bunun tipik bir örneğini oluşturuyor. Hakikat ve adalet karartılıyor.

Birçok yönden iktidara benzeyen muhalifler, bir nedenle bir gün belki iktidar olabilirler ama büyük toplumsal yaraları iyileştirmeyi başaramazlar. Türkiye’de çok sık rastlandığı gibi, çoğu kez yaranın kabuk dahi bağlamasına izin vermeden, yeni ve daha derin yaralara vesile olurlar.

Geçmişle yüzleşemeyen, siyasal cezasızlık politikalarına son veremeyen, hakikate ulaşma ile adaleti sağlama arasındaki güçlü bağları sağlayamayan siyasetin 21. Yüzyılda ömrü kısa oluyor.

Hakan Tahmaz


Şafak Ayhan Tüm Yazıları

Sarı sendika, yüzde bir ve kırk bin lira maaş

Dünyanın dört bir yanında çağdaş sendikal örgütlenmelerin gelişiminde ya da daha doğru bir ifadeyle yaşadıkları yozlaşmada ortak bir özellik bulunuyor: devlet iktidarına yakınlaşıyorlar ve onunla birlikte büyüyorlar. Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, Lev Troçki

Türkiye’de özel ve kamu sektöründe sendikalı olarak çalışan işçi sayısı, sendikasız olarak çalışanların oranına göre kat be kat azdır. Sendikalaşmanın bu kadar az olmasının birden fazla nedeni var. Sendika bürokrasisi, çalışanların değil o sendikanın ideolojik bir çıkar grupları haline dönüşmesi, sermaye sever neoliberal politikalar, sendikalı çalışanların adeta fişlenmesi, işinden ekmeğinden edilme korkusu, yasal bir sendikanın ani bir KHK ile bir gecede ‘’terörist’’ ilan edilip o sabah üyelerinin işlerinden atılması. Öte yandan benim fabrikama, atölyeme, iş yerime sendika giremez diyen patronlar ve onun her zaman destekçisi olan devletin sendikalaşmanın önündeki engellerinin günlük baskısını da hatırlamak gerek.

Ataması yapılmayan öğretmeni haftalık 100 liraya çalıştıran özel okul patronlarıyla, günlük 5 liraya göçmen işçi çalıştıran atölye sahibinin çıkarları aynı ama maalesef çalışanların çıkarları “milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyet eşitsizliği” gibi egemenlerin işçi sınıfını bölmek için ustaca kullandığı kavramlardan dolayı aynı değil. İşçi sınıfının başaracağı herhangi bir birliktelik sermayenin adeta korkulu rüyası. Örneğin, geçenlerde atık kâğıt toplayan işçilerin örgütlenmesi dernekler kurması egemenlerin huzurunu o kadar çok kaçırmış ki; milyon dolarlık vergi borçları affedilen, yurtdışına para aktararak vergilendirmeden kaçmaya çalışan kan emici vampirlere ses çıkaramayanlar atık kâğıt toplayıcı işçilere yüzlerce polisle baskınlar yapıp onlarca işçiyi gözaltına alabiliyor.

Özel sektörde sendikalı olmaya çalıştığın an patron hemen iş kanunundan kod 29’u dayanak göstererek seni kapı dışına koyabiliyor. Kod 29, "İşveren tarafından ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış nedeni ile iş akdinin feshi" anlamına geliyor.

Kamu sektöründe ise bu kez, işverenle yani devletle her an kol kola gezen, baskıyla, siyasi gücüyle, tehditle, bol bol huzur hakkı alan sendika bürokratlarıyla, toplu sözleşmelerde çalışanları her dönem iktidarlara satan sarı sendikalara üye olmazsan sorunlar başlıyor. Bir tarafta sendikalı olmak isteyenlere kapıyı gösteren anlayış bir taraf da ise “neden benim sendikamda değilsin” denilerek kamu çalışanlarının adeta cezalandırılmasını görüyoruz. 

Bu cezalandırılmanın farklı bir versiyonunu geçen Ağustos’ta Memur-Sen’in masaya oturduğu toplu sözleşme görüşmelerinde “kazanım” diye anlatılan meselede gördük. Kamu çalışanlarına adeta birer gözdağı verip cezalandırmadan başka bir şeye yaramayan mevcut iş kollarında yüzde 1 üyesi olmayan sendika üyelerinin büyük bir ayrımcılığa maruz bırakıldığı çok açık.

Toplu sözleşmedeki 23. maddeye göre; toplu sözleşme ikramiyesinden, sadece kamu görevlisi sendikasının kurulu olduğu hizmet kolundaki kamu görevlisi sayısının en az yüzde 1'den fazlasını üye kaydeden sendikalara üyelik ödentisi kesilen kamu görevlileri yararlanacak. 

Bu durumda üye sayısı hizmet kolundaki memurların yüzde 1'ini aşmayan sendikaların üyeleri, 2022'de 400 liraya çıkacak olan toplu sözleşme ikramiyesinden yararlanamayacak. Geçmiş dönem toplu sözleşmelerinde, toplu sözleşme ikramiyesinden sendika ayrımı olmadan bütün sendika üyeleri yararlanıyordu. Ancak bu sözleşmeyle üç ayda bir ödenen toplu sözleşme ikramiyesinden küçük sendikalara üye binlerce memur yararlanamayacak. Böylece sendika bürokratları sendikal bir tekelcilik dayatıyor. Sendika seçme özgürlüğü, toplu sözleşmeyle maddi kayıplara bağlı olarak engellenmek isteniyor. Memur-Sen, toplu sözleşmeden sadece kendi üyelerinin yararlanmasını savunuyor ve kendisine yönelecek eleştiriler sonrası üye kaybı yaşayacağını bildiği için üye kayıplarını engellemek adına sendikal ikramiyeleri daha az sayıya sahip olan sendika üyelerine ve sendikasız yüzbinlerce çalışana hak olarak görmüyor, bunu bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıyor.

Çalışanların farklı sendikalarda örgütlenmesi engelleniyor ve bunu meşrulaştıran kanunlarda bu sendika bürokratlarının ekmeklerine adeta yağ sürüyor. Bu konuyla ilgili başka bir örnek vermek gerekirse; 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun "Sendika üyelerinin ve yöneticilerinin güvencesi" başlıklı 18. maddesi 5. fıkrasında; "Sendika şubeleri en az 400 üye ile kurulur. Sendika şubesi bulunmayan il ve ilçelerde il ve ilçe temsilciliği kurulabilir. İldeki üye sayısı 100 ve daha fazla olan sendikanın il temsilcisi ile ilçedeki üye sayısı 50 ve daha fazla olan sendikanın ilçe temsilcisi haftada dört saat izinli sayılır."  Şuraya bakar mısınız? Az üyesi olan sendikanın örgütlenmeye daha fazla ihtiyacı varken 50 kişilik sayı bulamadıkları için örgütlenme çalışmalarına kurumundan izinli olarak katılamıyor. Üye sayısı 50’den fazla olan sendika yetkilileri ise izinlerini kullanarak daha da çok örgütlenmeye zaman ayırabiliyorlar. Küçük sendikaya örgütlenme izni bile yok.

Şafak Ayhan


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bahçeli'nin 'bölücü kebapçılar' çıkışı ne anlama geliyor?

Devlet Bahçeli'nin "bölücü kebapçıları" işsizlikten sorumlu tutan çıkışı tartışılıyor.

MHP liderinin "pisküvi" demesiyle alay eden bazı muhalifler, kebapçılar çıkışıyla da dalga geçti, bol bol eğlendi.

Kebapçılar ise endişelendi. Adana Kebapçılar Odası Başkanı bir açıklama yaparak bölücü ve terörist olarak gösterilmekten rahatsız olduklarını iletti.

Endişelenmekte haksız değiller. 1990'larda faşist çetelerin Kürt işadamları listesi oluşturup, 'PKK'ya yardım ve yataklık ediyorsun' diyerek haraç toplayıp, infaz ettiği gerçeği unutulmadı.

Bazıları ise Bahçeli'nin ne söylemek istediğini anlamaya çalışsa da "metni yazan danışmanın bir hatası" olabilecek bir muamma sonucuna vardı.

Faşizmin çözüm karşıtlığı

Oysa faşist parti liderinin bu sözlerinin Kürt düşmanı içeriği çok açıktır.

MHP meclis grubunda konuşan Bahçeli, 'Türkiye'de Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır' dedi. 

40 yıldır yaşanan çatışmalardan doğan büyük ekonomik maliyeti "terörün maliyeti" olarak adlandırdıktan sonra "Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte payı vardır” dedi.

"Bölücü kebapçı" ırkçı aşağılamasıyla doğrudan HDP'ye ve Kürt siyasi hareketine vururken, onlarla bir tür diyalog kurup seçim ittifakı oluşturmaya çalışan CHP'ye de yükleniyor.

Bunu yaparken 12 Eylül darbesi günlerinde devlet tarafından empoze edilen resmi ideolojinin bayrağını açıyor: Kürt sorunu yoktur, Bahçeli'ye göre zaten "Kürt kökenli vatandaşlar" Türklerin bir parçasıdır, ben Kürdüm diyenler ise yok edilmesi gereken “hainlerdir”.

Kürt sorunu işte bu ırkçı hakim zihniyet yüzünden on yıllarca çözümsüz bırakıldı.

50 binden fazla kişi çatışmalarda hayatını yitirdi ve hâlâ yitiriyor.

Devasa kaynaklar savaş için harcanıyor.

Faşistler ve temsil ettikleri devlet güçleri, Kürt sorununu terör sorununa indirgeyerek, on yıllardır uygulanmış ve iflas etmiş silahlı çözümü yani çözümsüzlüğü dayatıyor.

Kürt sorunu çözülmedi

Bir zamanlar barış sürecini başlatan Erdoğan ise küçük ortağıyla uyumunu bozmadan "Kürt sorunu yoktur, çünkü bu sorunu çözdük" diyor.

Kürt sorunu birileri yok deyince yok olmuyor. Bunun açık göstergesi onca baskıya, kayyuma, tutuklamaya ve açılan kapatma davasına rağmen Kürt seçmenlerin önemli bir kısmının blok olarak HDP'nin arkasında durmasıdır. 

Anketlere göre HDP'nin herhangi bir baraj sorunu olmazken önceki seçimlerden çok daha fazla oy alma olasılığı var. MHP ise baraj sorunu yaşayan bir parti ve kapattırmak istediği partinin oylarının yanına bile yaklaşamıyor.

Erdoğan ve ortakları milyonlarca Kürdün barış, çözüm ve eşitlik taleplerini toptan reddederek geçmişin kötü filmini başa sarmak istiyor.

Faşizm alaycılıkla yenilmez

Faşizmle alay etmek geçmişte hiç de iyi sonuçlar getirmedi. Bahçeli'nin "bölücü kebapçılar" sözündeki tehdit ve zihniyet tehlikelidir. Panzehiri ise Kürt sorununu Türkiye'nin batısında bütün gerçekliği ile tartışmak, barışçıl çözümün tek doğru yol olduğunu savunmaktır.

Faşist partinin açık tehditlerini bir muamma ya da yazım hatası olarak algılamak, Kürt sorununu tartışmaktan kaçmaktır. 

Kürt sorununda siyasi çözüm ve barış, girdiğimiz seçim süreci boyunca sosyalistler açısından en önemli tartışma ve taleplerden biridir. Erdoğan ve AKP dönemi bittiği takdirde yerine gelecek olanlar, yeni bir barış süreci başlatmaya zorlanmalıdır. 

Muhalefetin içinde MHP'den çıkan İYİP gibi, seçime kadar Kürt seçmenlere şirin gözükmeye çalışan, fakat Kürt sorununun siyasi çözümüne kökten karşı olan ırkçıların varlığı ve önümüzdeki dönem yapabilecekleri bir an bile unutulmamalı.


Tüm Yazarlar



Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.




Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Karamsarlığa yer yok!

İktidara karşı ulusalcı muhalefet her şey olmuş bitmiş gibi, iktidarı almış gibi davranıyor ve tartışıyor zaman zaman. Zaman zaman da bu iktidarın seçimler yoluyla yenilemeyeceğini dile getiriyor. İki ayrı ruh hali bir ve aynı siyasi çevrelerin tutumu olarak öne çıkıyor.

Her iki tutum da umutsuzluktan ürüyor. 

İktidarın devlet iktidarı üzerindeki kontrolünün muhalefeti çaresiz bıraktığı fikri muhalefetin tüm bileşenlerini zaman zaman hareket edemez hale getiriyor.

Seçime endekslenmeye hayır

Her gelişmeyi seçim aritmetiği içinde ele almak bir dizi fırsatın kaçmasına neden oluyor. Seçim aritmetiğinin aşırı önemsenmesi, bu hesaplamaları bozacak çıkışların ertelenmesi anlamına geliyor. Gerçekleri açıklama görevinin yerini, gerçekleri kısmen açıklama, hatta gerekirse açıklamama taktiğine bırakıyor. 

Özellikle göçmen sorunu, bu açıdan en tehlikeli alanı oluşturuyor. Önümüzdeki seçimlerde muhalefetin en büyük iki partisinin ittifakı, oy gücü ve muhalefette kalmaya devam etmesi yaşamsal bir önemde görüldüğü için bu partilerin liderliklerinin de tabanlarının da rahatsız edilmemesi gerekiyor. 

Göçmen sorunu bu türden bir “rahatsız edici” sorun olarak ele alınıyor.

Göçmenler, İYİP açısından iktidarı köşeye sıkıştırmaya yarayacak bir konu olarak görülüyor ve bu partinin çok sayıda önde gelen üyesi düpedüz ırkçı açıklamalar yapıyorlar.

Seçime endeksli yaklaşım, İYİP’in bu göçmen düşmanı politikalarıyla kıran kırana bir mücadeleye girmeyi olanaksız kılıyor.

O kadar ki HDP’nin açıkladığı tutum belgesinde göçmen sorununa, daha da önemlisi göçmenlerin sorununa değinilmiyor bile. 

Kürt sorununda da aynı

Sadece göçmen meselesi değil Kürt sorununda da benzer bir yaklaşım söz konusuydu. Son haftalarda Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununun çözümünde HDP’nin meşru bir güç olduğunu söylemesi iklimi önemli ölçüde değiştirdi. Fakat bugüne kadar Kürtler seçmen gücünü muhalefet ittifakının emrine sunması gereken ama bu arada da çok ses çıkartmaması gereken bir hareket olarak görüldüler. 

Aşırı yerlilik

Seçimlere endeksli mücadele ve burjuvazinin bir başka programının desteklenmesi dışında bir ihtimalin yokmuş gibi davranılması küresel siyasal eğilimlere hiçbir ilgi gösterilmemesiyle de alakalı. Oysa başımızı kaldırıp dünyaya bakınca, ana eğilimin otoriter liderliklerin gerilemesi olduğu ve Trump’ın yenilgisinin bu gerilemede çok önemli bir eşik anlamına geldiği görülebilir. Türkiye’de muhalifler, Trump’ın yenilgisinden çok aşırı sağcıların Kongre baskınına odaklanmış gibi davranıyorlar. Trump, milyonlarca insanın katıldığı kocaman bir hareketin ürünü olarak püskürtüldü.

Aynı şekilde Brezilya’da İşçi Partisi lideri Lula’nın anketlerde önde gözükmesinin nedeni Bolsonaro’nun karşısında iktidara geldiği günden beri milyonlarca kadının, LGBTİ+’nın, işçinin, yerli halklardan kitlelerinin sokaklarda özgürlük için mücadele etmesi.

Otoriter liderlerin gerilemesine Erdoğan ve MHP ittifakının da gerilemesi eşlik ediyor.

Buradaki tek eksik: Milyonların hareketi!

Denilebilir ki, “milyonlar harekete geçmek istiyor da biz mi engelliyoruz?” Bu haklı bir soru gibi görünse de tüm yatırımımızı seçimlere yapmak, tüm bahisleri seçimlerle ilgili oynamak, siyasetin merkezine seçimleri koymak yukarından aşağı bireylerin, muhalefeti oluşturan toplumsal kesimlerin dikkatini tek bir yere odaklıyor. 

Köprüyü geçme meselesi

Metal işçilerinin toplu sözleşmesi, iklim krizi konusunda öfke yaratan uygulamalar, iktidarın kadın sorunu konusundaki nobranlığı, kadın cinayetlerinin hız kesmesi için hemen hiçbir şeyin yapılmaması, Kürt sorununun tartışılmasını engellemek için uygulanan baskı, göçmenlerin pazarlık kozu olarak görülmesi ve giderek daha sert dışlayıcı tutumların alınması, asgari ücretin açlık sınırının altında olması, yoksulluğun derinleşmesi, örgütlenme özgürlüğünün yok edilmeye çalışılması, ev kiralarının korkunç boyutlara çıkması, hayat pahalılığı, bir yanda yoksulluk derinleşirken hemen öbür yanda zenginlik, gösteriş, savurganlık patlaması, HDP’nin kapatılması ihtimali, yargı alanındaki inanılmaz uygulamalar, adaletsizlikler, en temel hakları için eylem yapan öğrencilerin tutuklanması, bazı sendika başkanlarının hükümet sözcüsü gibi davranması, pandemi dönemi uygulamaların öğrencileri, yaşlıları, işçileri çileden çıkartması, yeşil alanların, ormanların, sit alanlarının işgalci gibi davranan maden, inşaat ve karayolu şirketlerine hediye edilmesi gibi sayısız alanda devasa bir öfke birikimi yaşanıyor. 

Aç, öfkeli, giderek daha da zorlu hale gelen yaşam şartları karşısında kızgın kitleler bir başka hükümet programının toplumsal temeli olarak ele almak ve bu yönde şekillenmesi için çabalamak yerine, sistemin bütününe meydan okuyan bir birleşik toplumsal güç olmasına yardımcı olmak çok daha önemli görülmeli.

Sosyalistler bu yönde basınç yapmalı. Köprüyü geçene kadar suyundan gittiğimiz gücün, köprüden geçer geçmez boğazımıza sarılacağı gün gibi ortadaysa, sorunun tek başına köprüyü geçme olarak ele alınamayacağı açıktır. Sadece bu iktidar değil bu sistem bir bütün olarak milyonlarca kadın ve erkek işçinin eylemine dayanma gücünü taşımıyor.



Çağla Oflas Tüm Yazıları

(Dosya) Birleşirsek, bu kışı bahara çevirebiliriz

Açlar ordusu büyüyor. TÜİK rakamlarına göre işsizlik yüzde 14’ü geçti. Dar tanımlı işsizlik 4 milyon 237 bini geçerken, geniş tanımlı işsizlik 9,7 milyon kişiye ulaştı. Kayıt dışı çalışanlar yüzde 34’den yüzde 36’ya çıktı. 2020 yılında 177 bin işçi kod 29 bahanesiyle işten çıkarıldı. Ekim ayına kadar 1477 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. 8 milyon kişi emeklilikte yaşa takılarak emekli olamadı. Emekli olabilen emeklinin de yüzde 80’i açlık sınırının altında emekli maaşı almakta. Çalışanların yüzde 44’ü açlık sınırının altında 2.825’TL’ye ya da onun da altında maaşa mahkum edilmiş durumda. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ağustos ayı enflasyon rakamlarını yüzde 19,25 olarak açıkladı. Ancak bağımsız araştırma kuruluşu ENAG’a göre enflasyon yüzde 45. Türkiye, Venezuela, Surinam, Suriye, Zimbabve ve Arjantin’in ardından en yüksek enflasyona sahip 8. ülke. Yılbaşından bu yana elektrik üretiminde kullanılan doğal gaza 8 kez zam yapıldı. Toplamda yapılan zam yüzde 55’in üzerine çıktı. Son bir yılda İstanbul’da ev kiralarına yüzde 50 zam geldi. Süt ürünlerine üç ayda yüzde 25 zam geldi. Bu oran, tavuk etinde yüzde 64, dana etinde yüzde 23, ayçiçek yağında yüzde 60, yumurtada yüzde 49, süt ve yoğurtta yüzde 35 düzeyinde. Son bir yılda ekmek fiyatlarına yüzde 26, makarnaya yüzde 21 zam geldi. Türk İş’in araştırması vahim tabloyu ortaya koymakta: Eylül ayı için açlık sınırı 3 bin 49 lira, yoksulluk sınırı 9.932 lira.

Kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor

Yukarıdaki rakamlar milyonlarca emekçi ve yoksulun temel gıdaya bile ulaşamadığı, bırakın güvenli bir konutu, metropollerde kümes bile tutamayacak durumda olduğunu, önümüzdeki kış aylarında ısınmak için enerjiye ulaşamayacaklarını gösteriyor. Tablonun bir tarafında derin bir sefalet yaşanıyorken, iktidar ve genişçe bir sermaye grubu devlet kaynaklarını kendilerine aktarmaya ve muazzam bir zenginlik içinde yüzmeye devam ediyor. 

Merkez Bankası’ndaki 128 milyar doların buharlaştırılmasının, Demirören grubunun Ziraat Bankası’ndan çektiği 750 milyon dolar krediyi geri ödemediğinin açığa çıkmasının ardından, iktidar blokunun suç işlediği bizzat Sayıştay tarafından tespit edildi. Sayıştay raporu pandemi boyunca emekçilerden desteğini esirgeyen, her felakette halka İBAN numarasını gönderen iktidar blokunun, emekçilerden toplanan vergilerle oluşan kamu kaynaklarını sermayeye yağdırdığını da göstermekte aynı zamanda. 

Sayıştay’ın raporuna göre; Cumhurbaşkanlığı sarayının bir günde harcadığı tutar 8 milyon. Milyonlar aç yatarken, sarayın günlük beslenme masrafı ikiye katlanarak 5,4 milyona ulaşmış durumda. Öğrencilere yangın söndürme ve altyapı sistemleri uygun olmayan binaları yurt olarak tahsis edip gerekli donanımı sağlayamayan Gençlik Bakanlığı, spor kulüplerinden milyarlarca liralık kira gelirlerini tahsil etmemiş. Raporlara göre; bakanlığın 4 milyar lirası ortada yok! 

Hasta garantisi verilen, her yıl milyarlarca lira kira bedeli ödenen şehir hastanelerine fazla ödeme yapılmış. Yap-işlet-devret kapsamındaki 6 otoyol projesine geçen yıl 1,7 milyar dolar ve 35 milyon avro garanti ödemesi yapılmış. Bilançoyu inceleyen Sayıştay otoyollarda 97,9 milyar liranın kayıp olduğunu tespit etti. 

Sayıştay raporu devletin işçilerin yaşamını değil sermayenin çıkarlarını savunduğunu göstermekte. 2020 Eylül’ünde adı neredeyse AKP ile özdeşleşen Bayburt Grup’un yüklenici olduğu Trabzon-Aşkale (Kop Dağı Tüneli) inşaatında ölen ve yaralanan 10 işçi ile ilgili iş cinayeti, bizzat Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından kapatılmış. 

Raporda pek çok usulsüzlük ve yolsuzluk da kaydedilmiş. Kamuda çalışan emekçilere sefalet zamları yapılırken, bakanlıklardan, müdürlüklere lüks harcamalar yapılmış; lüks otomobiller, en pahalı araçlar, cipler, elektronik ürünler ihalelere eklenmiş! Yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlık bizzat devletin kurumu tarafından raporlandı. Ama ilgili bakanlıklar ve müdürlükler ile ilgili ne bir soruşturma açıldı ne de yargı harekete geçti. 

Zengin daha zengin fakir daha fakir

Öte yandan Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 21 büyümesine rağmen ücretlerin toplam milli gelirdeki payı son bir yılda yüzde 39’dan yüzde 35’e düştü. Nitekim yüzde 21’lik büyümenin yüzde 12’si ihracat gelirlerinden geliyor. Bunun en önemli nedeni işçilik maliyetlerinin çok düşük olması. Türkiye düşük işçilik maliyetinde bir dünya markası olan Çin’i geçmiş durumda. Iphone indeksi yayınlandı, bu indeks her yeni üründe yayınlanıyor. ABD’li bir işçi Iphone 13 almak için 5 gün, Yunanistanlı bir işçi 25 gün çalışmak zorunda, Türkiyeli bir işçi ise 93 gün çalışmak zorunda. Türkiye’de emekçiler her hangi bir malı almak için çok uzun zaman çalışmak zorunda. 

Finansallaşmış piyasalara bağlı Türkiye ekonomisi derin bir kaynak krizi yaşıyor. Ve kaynak bulmak için uyguladığı yüksek faiz, yüksek kur politikaları patronların daha zengin olmasına yol açarken, ücretlerin erimesine, alım gücünün sınırlanmasına yol açıyor. 

Artan hayat pahalılığı ile başa çıkamayan emekçiler borçla yaşıyor. 34 milyon kişi bankalara borçlu durumda, 3 buçuk milyon kişi ise borcunu ödeyemediği için problemli durumda. Mutfaktaki yangını söndüremeyen emekçiler bankalarla yaptıkları kredi anlaşmalarıyla market alışverişi yapabiliyorlar. Yani zaten küçük miktarda olan ücretler de bankaların ipoteği altında. 



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?

Senelerdir ne zaman yeni bir Yetmez ama Evet hezeyanı patlak verse, sinirimin tepeme sıçradığı bir anda bir şeyler yazmaya karar veririm. Ama sonra söylenmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerin önemli bir kısmının yazıldığını görüp biraz sakinleşir ve bir şey bir kere söylenir laf kalabalığı etmeyeyim diye düşünüp vazgeçerim. 

Nasip bu yıla imiş, malum bu sene iyi YAE yaptı. Geleceği görmek gibi doğaüstü olaylara da değinen bir yazı olacağından, nasip kısmet gibi kavramları yakışıksız bulmadığımı da ayrıca ifade etmek istiyorum.

Komploculuk ve YAE

Komplo teorileri, her daim ortalıkta olmakla birlikte var olan sorunlara hiçbir siyasi kampın çözüm üretemediği tıkanıklık dönemlerinde popülerlik kazanan olgulardır. Adına bir sebepten ötürü “teori” denilmiş ama aslında bunlar kimi zaman teori gibi görünen dipsiz bağlantılar üretseler de teori filan değillerdir elbette; bunların esas amacı ve işlevi dünyaya ve siyasi olaylara nasıl bakmak gerektiğine dair bir ideolojik çerçeve çizmektir. 

Yani çok meraklı ve mutsuz bir avuç insan safsatanın tüm detaylarını ezberleyecektir belki ama esasen, örneğin “küreselciler” veya “Yetmez ama Evet’çiler” denildiğinde kötü birilerinden bahsedildiğinin anlaşılması yeterlidir. Ve tabii yalnızca kötü değillerdir bu kimseler, daha önemlisi, göründükleri gibi değillerdir; yüzünüze gülerken arkanızdan mezarınızı kazmakla meşgullerdir, bu yüzden herkese her şeye kuşkuyla ve korkuyla bakmak ve yakaladığınız anda kötülerin alnına işaret koymaktan başka seçeneğiniz yoktur. 

Bu sonu gelmeyen maske düşürme operasyonu teker teker kişilerin işledikleri suçlarla ilgili değildir, çok daha büyük ve habis bir tertibin maşası olmalarıyla alakalıdır. Kişileri açık etmek bu tertibin arkasına gizlendiği paravanı zayıflatmak anlamına geldiği için gereklidir.  Hatta bu tertip öylesine habis öylesine şeytani bir şeydir ki pek çok zaman kişiler ona hizmet ettiklerini bilmeden onun faydasına çalışır, yazar, çizerler. Bu gibi durumlarda itirafçı olmaları ve özür dilemeleri koşuluyla merhamet gösterilebileceği ima edilir; tıpkı engizisyon yargıçlarının, mealen, “ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?” sorusunun işleyişine benzer bu da.

YAE hezeyanlarının seçtiği ifadeler de bana ciddi şekilde komplo teorilerinin diliyle akraba geliyor. Bir zamanlar YAE’cilerin AKP’den ve cemaatten para aldığını ispatlamaya çalışanlar bile vardı aslında zaten; ama en yaygın olan hali, komployu “teorize” etmek yerine, “pişman mısınız?” diye sorarak ima etmek daha ziyade.

İlk taşı günahsız olanınız atsın

Gerçekten de Yetmez ama Evet’çilerin neyle suçlandıklarının net bir şekilde ifade edildiğine ben henüz rastlamış değilim. (Açıkça devleti, orduyu, Türklüğü yıkmakla filan itham edenleri tenzih ederek söylüyorum bunu tabii, onlarla bir alıp veremediğim yok.) Tek bir yerde bile “bugün gelinen baskı ortamı 2010 referandumunun sonucudur veya referandumun mühim katkıları olmuştur, çünkü…” diye kusurlu da olsa bir açıklama görmedim, “bu da mı yetmez” denilip göz kırpılıyor veya suçun ne olduğu izah edilmeden nedamet getirilmesi isteniyor.

Aslında mantık ortada: bugün olanları AKP yapıyor, Yetmez ama Evet diyerek AKP meşrulaştırıldı, demek ki bu gün olanlar YAE yüzünden oluyor. Ve anlaşılan bu mantık, sahiplerinin aklında o denli sarsılmaz bir mantık ki, Yetmez diyenlerin de pekâlâ anladıkları, ancak suçlarını örtmeye ve unutturmaya çalıştıkları düşünülüyor. 

Bu öyle kesif bir şey ki, esasen YAE’cilere küfür edenlerle tartışma niyetinde olan ancak YAE’cilerle kendine mesafe koyma ihtiyacı hisseden bazı yorumcuların ifadelerinde de bunun tortusuna denk gelmek mümkün. 

Örneğin Kemal Can bile, bence lüzumundan fazla soyut bir dille de olsa hala YAE avcılığı yapanları eleştirdikten sonra YAE’cilere de diyor ki “uyarılara rağmen bunun nereye varacağını neden görmek istemediniz?” fakat nelere yol açtığı (ve açacağının ta o zamandan aşikâr olduğu) söylenilmiyor, belli ki zaten anlaşılacağı düşünülüyor; hatta o kadar barizmiş ki baksalar YAE’ciler bile görecekmiş ama görmek istememişler.

Daha öncelerinde Ruşen Çakır da yine esasen YAE’cileri linç edenlere hitaben yaptığı bir konuşmanın önemli bir kısmında, DSİP’in de adını vererek “bir kullanılma durumu olduğu aşikârdı”, “12 Eylül’cüleri yargılama meselesi besbelli kandırmacaydı” gibi ifadelerle, YAE’cilerin göremeyecek kadar sarhoş olduğu fakat geri kalan herkes için apaçık ortada olan bir takım gerçeklerden dem vuruyordu. Daha da tuhafı, bir taraftan “…ama evet” deyip azla yetinerek solun sakil duruma düştüğünü söylerken öte yandan, “Yetmez…” diyerek, evet diyen halka yukarıdan bakıldığı gibi bir tespitte bulunuyordu.

Nice başka ‘Yetmez Ama Evet’ler

Bir yandan da YAE düşmanlarının akıl dışılığına işaret ederken, aslında tüm basgeç ve ilkesiz koalisyon taktiklerinin de birer Yetmez ama Evet olduğuna işaret eden bir okumayla karşılaşmaya başladık, Kemal Can’ın yazısında da bu mevcut. 

On küsur sene önce AKP’nin tasarısı olan bir referandumda evet diyenleri cehennemin kapılarını açmakla suçlarken, eski ülkücü belediye başkan adayları ile kurtuluşa kadar savaşma sözü vermenin, göçmen düşmanı eski içişleri bakanına da hendek savaşları döneminin eski Başbakanına da prim vermekte sakınca görmemenin tutarsızlığının yüzlerine vurulması hoşuma gidiyor elbette. 

Ama hayır, Türkiye için tarihsel önemde bazı reformları, daha fazlasını istediğini net taleplerle belirterek kabul etmek ve bunun etrafında geniş bir cephe örmek için kampanya yapmak ile AKP gidene kadar karşısındaki her güce koşulsuz destek veren ve “ama…” diyen herkesi suyu bulandırmakla suçlayan eğilim aynı şey değil.

Ne yazıldıysa o…

Ve elbette bu suçlamaların hiçbir yerinde doğru tutumun ne olması gerektiği ile veya o doğru tutum alınmış olsa bugün nasıl güzel günlere gelmiş olacağımız ile ilgili bir açıklama bulmak da mümkün değil; zira geleceği görme yeteneği bahşedilmiş bu insanlardan Yetmez ama Evet rezaleti ile kirletilmemiş ikbalimiz neye benzeyecekti sorusuna da cevap beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Netlikle vurgulamayı önemli buluyorum: Kemal Can da Ruşen Çakır da darbelere karşı ve demokrasiden yana insanlardır. Fakat tutarsız, muğlak ve neredeyse mukadderatçı bir hava taşıyan bu gibi yorumlar “ne yapılmalıydı?” sorusuna sistemli bir cevap arayışını içermediği zaman benim aklıma ancak iki olası seçenek geliyor açıkçası:

Birincisi, bugünün merceğinden bakınca, ordunun, muhtıra veren Genelkurmayın, HSYK’nın, 367’nin veya Cumhuriyet mitinglerinin o günler görüldüğü kadar kötü görülmemesi gerektiği inancı olabilir. Başka bir deyişle “askerleri AKP’ye yedirmeyecektik, onlar ne yapacaklarını bilirlerdi” mealinde bir sonuca varmaktır. Buna retrospektif hayırcı tutum diyebiliriz.

İkincisi ise, yine bu günün gözünden, iki kutba da ait hissetmeyen demokratların, özünde yapılmak istenen reformları doğru bulup, fiilen evde oturup bireysel olarak “ne AKP, ne ordu” tutumu alarak, daha kibar insanların hükümet olduğu bir gelecekte bu reformların yeniden gündeme geleceği günün hayalini kurması gerektiği düşüncesi olabilir. Bu da retrospektif boykotçu tutum oluyor sanırım.

Bu ikincisi, bugün bakınca AKP’nin bu reformları zaten yapmayacağını o günden görmüş olmak gerektiği gibi tuhaf bir düşünceye dayanıyor. Hatta işte zaten herkes görüyormuş, uyarmışlar da ama YAE’ciler dinlememiş. 

Ben o zamanlar hem epey gençtim hem de görece apolitiktim (sandığa gidip kasten geçersiz oy kullanacak kadar kafam karışıktı, beni en iyi Ruşen bey anlar.), hatırlamadığım bir uyarı olmuştuysa bana büyüklerim hatırlatsın; ama benim hafızamda kalan ve bugün aklıselim uyarılar olarak anımsatılmaya çalışılan şeyler, bunlar İslamcı, şeriat getirecekler ile Amerikancı emperyalistlerle yatağa giriyorsunuz türünden şeyler ve bunların çeşitlemeleriydi.

Ayrıca niyet okuyarak geleceği görmek diye bir siyasi strateji olamaz. Sosyalistler zaten referandumla dünyanın değiştirilebileceğini düşündükleri için değil, demokratikleşmenin ve dolayısıyla işçi sınıfının önünü açacak talepler etrafında geniş kitleleri mobilize etme fırsatı olarak gördükleri için böyle süreçlere müdahil olurlar.

Reformlar bir bir geri sarılmaya başladığında da “o günden bunları görmek lazımdı” diye düşünmezler, sistemin sınırlarını ve ikiyüzlülüğünü teşhir ederler. 

Ve sosyalistler “ne istiyoruz, nasıl alırız?” diye sorarlar, “bunu yaparsak birilerinin maşası olur muyuz?” diye değil.

Kullanışlı aptallar?

AKP’nin 2010 referandumu ile gerçekleştirdiği reformları içtenlikle yaptığına, özü gereği dahasını da yapmaya devam edeceğine canı gönülden inanan insanlar var mıydı? Elbette. Bu insanların bazısı bu beklentiyle AKP’nin kimi suçlarını yumuşatmaya çalışmış mıdır? Tabii. Etkili olmuşlar mıdır? Kısmen, herhalde.

Ama yanılgıya düşmeyelim, itham edilen “AKP’nin suçlarını örtbas edenler, AKP’nin ilerici bir güç olduğuna inanan aklı evveller” değil, Yetmez ama Evet’çiler, yani o dönülmez akşamda o malum gaflete ortak olanlar işaret ediliyor. 

Peki, AKP bunca senedir dilediği gibi at koşturabilmesini saftirik liberallere ve demokrat görünümlü apolojistlere mi borçlu?

Hayır. 

AKP her iktidar gibi çevresinde kendine güzel bir kozmetik görüntü sağlayacak aydın ve uzman takımına ihtiyaç duydu, duyuyor. Ama Erdoğan da AKP de, esas olarak suçlarını gizleyerek değil karşı tarafın kendinden daha suçlu olduğunu anlatmasını sağlayan laik-dindar yarılmasını kullanarak yönetti bu güne kadar. Gerek çözüm sürecinde, gerek Gezi’de, gerek yolsuzluklarda, gerekse darbede emekçilerin bu yarılmayı aşarak birleşip AKP’yi sıkıştırma potansiyeline ot tıkama gücünü Erdoğan’ın eline verenler ise sürekli kaşla göz arasında bir delikten fırlayıp “pişman mısınız?” diyenlerin temsil ettiği siyasi eğilimdir.

Tarihi, mücadelelerin şekillendirdiği bir süreç olarak değil bozulması gereken bir komplo olarak okuyanlar kendilerini de başkalarını da bir komplonun figüranı olarak görürler; tarihin öznesi olmak istiyorsak bu eğilimle mesafemizi devamlı kontrol etmeliyiz.



Faruk Sevim Tüm Yazıları

Barınma mücadelesi, sınıf mücadelesinin parçasıdır

Üniversite öğrencileri günlerdir barınma eylemleri yapıyor. “Barınamıyoruz, kiralar çok yüksek” diyerek parklarda yatmaya başladılar. Hükümetin cevabı ise öğrencileri polis zoruyla parklardan kovmak oldu. Öğrencilerin eylemlerinin abartılı olduğunu yazanlar var. Halbuki kiraların olağanüstü yükseldiğini bilmeyen yok. Son açıklanan araştırmalara göre özellikle öğrencilerin yoğun olduğu illerde kiralar bir önceki yıla göre yüzde 100 arttı. 

Uzaktan eğitimin sonlanması ve yüz yüze eğitime geçilmesi ile evlere olan talepler fırladı. Artan talep ekonomik krizle, enflasyonla birleşince kiralar anormal bir şekilde arttı.

Ayrıca artan sadece kiralar değil. Enflasyon Araştırma Grubu ENAG’ın araştırmalarına göre bütün fiyatlar ortalama yüzde 45 arttı. Bir kişinin ortalama aylık geçim maliyeti 4 bin liraya yaklaştı, bu maliyet içinde kiranın payı bin 200 lira, gıdanın payı bin lira. 
Öğrenci ailelerinin büyük çoğunluğunun, çocuğunu okutmak için bu kadar para ayırabilmesi imkânsız. Çünkü Türkiye’de ortalama gelir, hane başına aylık 4 bin lira seviyesinde.

Cumhurbaşkanı tüm öğrencilerin yurt sorununu çözdük dedi. Ama Gençlik ve Spor Bakanlığının verileri Cumhurbaşkanını yalanlıyor. Bakanlığın paylaştığı verilere göre 2021-2022 öğretim döneminde devlet yurtlarına Türkiye genelinde toplam 624 bin başvuru yapıldı, 440 bin öğrenci yurtlara yerleştirilebildi, 184 bin öğrenci açıkta kaldı.

Öğrencilere hak mücadelesinde en büyük desteğin sendikalardan gelmesi gerekir. Çünkü öğrenciler, yakın bir gelecekte işçi sınıfının parçası olacaklar. Üniversitelerden her yıl 1 milyonun üzerinde öğrenci mezun oluyor. Bu öğrencilerin en az altı yüz bini işçi olarak çalışmaya başlıyor. Her yıl istihdama katılan, çalışmaya başlayan 900 bine yakın kişinin büyük çoğunluğu yüksek okul mezunu.

İşçi sınıfı içinde yüksek okul mezunlarının oranı 20 yıl önce yüzde 8 idi, şimdi yüzde 33. Yani her 3 işçiden biri yüksek okul mezunu.

Öğrencilerin yoksulluğu, yurt-barınma, eğitim ve beslenme sorunu işçi sınıfının sorunudur. Sendikalar, öğrencilerin barınma taleplerine sahip çıkmalıdır. Bu aynı zamanda işçi sınıfının standartlarını yükseltme, haklarını alma mücadelesidir. Öğrenciler bugün işçi sınıfı ailelerinin parçasıdır, yarının ise işçileridir. 
Gelir adaletsizliğinin tırmandığı koşullarda öğrenciler; iktidarın, sermaye çevrelerinin, ev sahiplerinin aç gözlülüğüne terk edilemez.

Faruk Sevim

(Sosyalist İşçi)




Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Sivil toplum ve siyasi krizden çıkış

Sivil toplum çalışmaları, benzer süreçler yaşamış birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde yaygınlaştı, çalışma alanlarının çeşitliliği çoğaldı.

Bu süreçte hak temelli sivil toplum örgütleri, çeşitli sorunlara ilişkin toplumda ciddi duyarlılıklar ve farkındalıklar yarattılar. Yapısal sorunlarını aşmaya ve gelişmeye çalıştılar.

Ancak pek çoğu bu fırsatı bulamadan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında KHK’lerle yasadışı olarak kapatıldılar. Hukukdışı KHK kararları ile anayasa ve uluslararası sözleşmeler çiğnenerek, sivil toplumun kurutulmaya çalışıldı.

Az sayıda sivil toplum örgütü ise olanlara rağmen ayakta durmak için direndiler,  büyük bedeller ödediler ve ödemeye devam ediyorlar.

Bu gün sivil toplum  çalışması  tüm dünyada ve Türkiye’de kendine küçümsenmeyecek bir yer edinmiş durumda. 19 yüzyıldan gelen klasik örgütlenme, çalışma tarzını aşarak, kendilerine yeni bir yol yaratma arayışını, iktidarın biat ettirme çabalarına, baskılarına ve yasaklamalarına rağmen sürdürüyor. Toplumsal bilinç gelişti.

Yeni sivil toplum örgütleri kuruluyor. Bunlardan biri de hafta sonu tanıtım toplantısına katıldığım Demokrasiyi Güçlendirme Derneği. Dernek, 1 Nisan 2021 tarihinde 11 kıymetli yurttaş tarafından kuruldu.

Derneğin özgünlüğü  kurulma nedeninde gizli. Bunu sözünü ettiğim tanıtım toplantısında derneğin kurucu başkanı felsefeci İlyas Buzgan şöyle tanımladı “Türkiye maalesef adaletin yerine arzularını ikame eden, yargıyı arzularının enstrümanı olarak kullanan, her şeyi denetleyen, herkesten hesap soran, ancak hesap vermeyi ve denetlenmeyi kabul etmeyen yozlaşmış bir iktidar tarafından uzun süredir yönetiliyor.” Yani derneği kuran kadro, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile mücadeleyi stratejik bir mesele olarak görmekte.

Aynı konuşmada derneğin öncelikli hedefleri şöyle açıklandı: “ülke sorunlarına çözümler üretmek, üretilen çözümleri siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları ile paylaşmak ve bunları kamuoyuna duyurmak. Ayrıca hukuk devleti nosyonunun gelişmesi, insan hakları bilincinin pekişmesi ve demokrasinin güçlenmesi için mücadele eden sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri desteklemek ve çözüm ortaklığı yapmak”.

Kuruluşundan bugüne altı ayda, farklı siyasi parti yetkililerinin ve akademisyenlerin katılımıyla 17 çevrimiçi toplantıda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı sorunlar ele alındı. Önümüzdeki gümlerde muhalefet parti liderinin katılımıyla  Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konulu yüzyüze toplantılar yapmayı planlanıyor.

Bir çoğu 2017 sonrası AK Parti’den ayrılanların kurduğu dernek,  kendini çok açık toplumsal muhalefetin yanında konumlandırıyor.  Bunun arka planında  ise, Türkiye gerçeklerini yansıtan AİHM’nin, AYM’nin ve Hazine ve Maliye Bakanlığı ile TÜİK’in verileri var.

İşte o veriler:  

AİHM’ne göre Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 2016 yılında 115 kez, 2017 yılında 125 kez, 2018 yılında 185 kez, 2019 yılında 123 kez, 2020 yılında ise 106 kez ihlal etmiş. İhlal kararlarının 129’u ifade özgürlüğü, 132’si ise adil yargılanma hakkı ile ilgili.

Anayasa Mahkemesinin yayınladığı Bireysel Başvuru İstatistikleri raporuna göre, Anayasa Mahkemesi son yedi yılda 14.973 ihlal kararı vermiş. İhlal Kararlarının hak ve özgürlüklere göre dağılımına baktığımızda, 9332’sinin Adil Yargılanma hakkı, 2893’ünün Mülkiyet Hakkı ve 633’nün ise İfade Özgürlüğü hakkının ihlali ile ilgili olduğu görülüyor.

Derneğin  kerterizinin  Kopenhag siyasi kriterleri olduğu ifade ediliyor. Bu kriterlere göre  Türkiye’nin beş yılda hukuk, demokrasi, adalet, ifade, örgütlenme özgürlüğü ve insan hakları alanında geriye gittiğini berrak bir biçimde ortaya çıkıyor.

Bu olumsuz durum, Ankara’daki muhalif siyasetçilerin tek başına altından kalkacakları bir tablo değil. Sivil toplumun kendi rolünü üstlenmek zorunda olduğu bir eşikteyiz. Topyekûn ayağa kalkmak için daha fazla gecikmek demek, felakete gidişin önünden çekilmek anlamına gelir.



Melike Işık Tüm Yazıları

Taliban yönetiminde kadınların ve LGBTİ+ların hayatı tehlike altında

Afganistan’da Taliban’ın yönetimi ele geçirmesinin ardından pek çok kadın geleceğinden endişe duymaya başladı. Kadınların kazanılmış haklarının ne kadarının kaybedileceği tartışılırken Taliban Sözcüsü Suheyl Şahin, başörtüsü giyilmesi şartıyla kadınların çalışma ve eğitim haklarının devam edeceğini söyledi. Fakat Afgan kadınlar, Taliban’ın değiştiğine ve kadınların özgürlüklerinin korunacağına inanmıyor. 

Afgan Mülteciler Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği (ARSA) kurucularından Dr. Zakira Hekmat’ın aktardığına göre Taliban Kabil’i ele geçirdikten sonra bazı kadınlar ‘Biz Taliban militanının nikahına girmek istemiyoruz. Bu nedenle bu ölüm şerefli bir ölümdür’ diyerek çatılardan atlayıp intihar etti. Afganistan’ın ilk kadın belediye başkanı Zarifa Ghafari gibi Taliban’dan tehditler alan kadınlar ise öldürülme korkusuyla hayatlarını sürdürüyor. 

Kadınlar Taliban’ın değiştiğine inanmıyor

Taliban’ın 1996-2001 yıllarındaki yönetiminde kadınlar çalışamıyordu, kız çocukları okula gidemiyordu, kadınlar burka giymek zorundaydı ve yanlarında bir erkek olmadan evlerinden çıkamıyordu. Kurallara uymayan kadınlar şiddetle cezalandırılıyordu.

Taliban, eski sert uygulamaların devam etmeyeceğini iddia ederek kadınların sosyal hayatta yer almasına izin vereceklerini söylüyor. Fakat temmuz başında Taliban güçlerinin Azizi Bank’ta çalışan kadınlara bankadan ayrılmalarını ve işi bırakmalarını emrettiği biliniyor. Kendileri yerine erkek akrabalarının çalışması gerektiği söylenen kadınlar, çalışmak için aldıkları tüm eğitimin boşa çıkarılmaya çalışıldığını ifade etti. 

Her ne kadar Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Taliban’ın şimdiye kadar verdiği mesajları olumlu karşılasa” da kadınlar bu iyimserliği paylaşamıyor. Kadınların Taliban yönetimine dair hafızaları, Taliban’ın kadınların haklarına ve özgürlüklerine saldırmayacağı yönündeki iddialarına inanmayı imkânsız kılıyor. 

Kadınlar ve LGBTİ+lara yönelik şiddet ve ayrımcılığın artması bekleniyor

Taliban sözcü Zabihullah Mucahit’e göre “Kadınlar İslami çerçevede korunacak”. Taliban’ın kadınlara sunduğu “İslami çerçeveyi” daha önceden tecrübe etmiş kadınlar, bunun bir koruma değil, susturma ve yok etme olduğunu ifade ediyor. Afganistan Parlamentosu üyesi Farzana Kochai hayatı, çalışma özgürlüğü ve sesini çıkarma özgürlüğü için endişelendiğini söyleyerek Afgan kadınların, haklarına yönelik böyle bir saldırıyı kabul etmeyeceğini ifade etti.

Afganistan’da LGBTİ+lar yıllardır şiddet görüyor ve ayrımcılığa uğruyor. Taliban’ın gelişiyle, bu saldırıların daha da sertleşmesi bekleniyor. Afganistan’dan sürgün edilmiş gay yazar Nemat Sadat, Taliban’ın yönetimi ele geçirmesiyle Afgan LGBTİ+ların hiç olmadığı kadar canlarından endişelendiğini söyledi: “Taliban’ın eşcinsellere, Nazilerin yaptığını yapacağını söylemek abartı olmaz: onları ayıklayacak ve Afgan toplumundan eşcinselleri yok edecekler. Lütfen yardım edin”. Sadat’a göre Taliban Batı kamuoyundaki kötü itibarını değiştirmek için LGBTİ+ları öldürürken bunları paylaşmayacak fakat kimliği tespit edilen LGBTİ+lara ölümden başka bir seçenek sunulmayacak. Sadat, Afganistan’da LGTBİ+ aktivizmi yaptığı dönemde Taliban tarafından tehdit edilmiş ve ölümle cezalandırılması gerektiği söylenmişti.

Amerika ve Avrupa, Afgan kadınların özgürlüğüyle ilgilenmiyor

Amerika’nın Afganistan işgali, her ne kadar “insani müdahale” olarak gösterilmeye çalışılsa ve Batılı devletler tarafından kadın haklarının korunması, dayanak gösterilse de ABD’nin hedefi elbette Orta Doğu’daki hakimiyetini güçlendirmekten başka bir şey değildi. Taliban, yönetimi ele geçirdiğinde Avupalı devletler de “yoğun endişeler duymaktan” ve “düzensiz göç dalgasından kendisini korumak” için çabalamaktan daha fazlasını yapmıyor. Macron, "Avrupa, Afganistan'daki krizin yol açacağı mülteci akınına karşı inisiyatif almalı, kayda değer düzensiz göç dalgaları beklemeli ve kendimizi korumalıyız." ifadeleriyle Fransa’nın faşist partisi Rassemblement National’in lideri Marine Le Pen’e benzetildi ve göçmenlerle dayanışanlar tarafından eleştirilere tutuldu.

Afganistan’da kadınlar hayatlarından endişe duyarken ne Amerika ne de Avrupa Afgan kadınların sesini duymaya istekli. Afgan kadınların, kız çocuklarının ve LGBTİ+ların korunması için göstermelik kadın hakların korunması çağrılardan fazlasına ihtiyaç var. Göçmen karşıtı söylemlere bir an önce son verilmeli ve sınırlar göçmenlere açılmalı. 


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.











Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

Gezegen İçin Kırmızı Alarm toplantısından notlar: İklim kaosundan nasıl çıkarız?

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Altıncı Değerlendirme Raporu yayımlandığından bu yana küresel ölçekli bir panik havası hâkim, çünkü bir önceki “1,5C’lik Isınma” başlıklı raporun ortaya koyduğu ılımlı tablo, bu son raporda geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Dahası, beşinci rapor 1,5 ve 2 derecelik ısınma senaryolarına odaklı kalırken, altıncı raporda 1,5C’nin dışarıda bırakıldığını, 2, 3 ve 4 derecelik gelecek senaryolarına yoğunlaşıldığını da gördük.

Geçtiğimiz hafta Greenpeace Akdeniz Direktörü Ersin Tek ve Antikapitalistler Platformundan Tuna Emren’in konuşmacı olduğu “IPCC Raporu Ne Anlatıyor?” konulu etkinlikte son rapor mercek altına alındı, bu krizden çıkışın yolları tartışıldı.

Hem Ersin Tek’in hem de Tuna Emren’in belirttiği üzere, Altıncı Değerlendirme raporu, zaten bildiğimiz gerçekleri dile getirdiğinden dolayı değil, bu gerçekleri ortaya sererken endişe verici bir tablo çizmiş olmasından ötürü şaşırttı. Önceki ılımlı gelecek senaryolarının yaptığı, 1,5 derece ile 2 derecelik fazladan ısınma farklarını karşılaştırıp, 2C’de karşılaşacağımız iklim felaketlerinin çok daha büyük ölçekli olacağını göstermek ve bunun üzerinden 1,5C’lik sınırda kalmamızın en rasyonel seçim olduğunu ortaya sermekti. 

O zamandan bu yana dünyanın hemen her yerinde çeşitli iklim felaketleri yaşandı, kuraklığın ve beklenmekte olan gıda krizinin vahameti arttı, kasırgalar ve seller insanların yaşam alanlarını silip süpürürken yakıcı sıcaklar ve bitmek bilmeyen orman yangınları dünyanın gündemine oturdu. Bizler bu felaketleri yaşarken iklim bilimciler de geride bıraktığımız yıllarda, iklim raporlarında kullandıkları modelleri, daha net senaryolara ulaşabilecekleri şekilde güncellediler. Özetle, son raporda, öncekilere nazaran daha isabetli öngörüler sunulduğu üzerinde durulup, bunların çok ciddi sonuçlar yaratacağı belirtiliyor.

Rapor ne söylüyor?

IPCC raporları beş farklı sosyoekonomik patika çizilerek oluşturuluyor. Bunların her birinde emisyon azaltım miktarları ve yenilenebilir enerji dönüşümü gerçekleştirebilmek için benimsenen tutumlar farklı. Tüm senaryolar bu beş patika üzerinden oluşturuluyor. Analizlere göre, 1,5C’nin geçilmediği tek bir senaryo yok. Ama bu, buzdağının görünen kısmı. Detaylarına göz attıkça şunu da görüyoruz: Emisyonları hemen şimdi kesmezsek, en ılımlı ihtimalle 2030-2035’te 1,5C’yi çoktan aşmış ve yine en ılımlı ihtimalle 2040’ta 2C’ye ulaşmış olacağız.

Fakat raporda altı çizilen bir gerçek daha var: Bu tahminin belirsizlik aralığı çok büyük. Yani uzun vadeli ortalama sıcaklık artışı konusunda fazla iyimser tahminler yürütülmüş. Dolayısıyla 1,5C’yi değil, en ılımlı geçiş senaryolarında bile aslında 2C’yi geçeceğimizi görüyoruz. Ayrıca içinde bulunduğumuz sosyoekonomik patikada (SSP-5), bugün olduğu gibi fosil yakıtlara bağımlı bir sistemde ilerlemeye devam etmemiz durumunda, 2081’e gelindiğinde asgari 3,3C, ama yüksek ihtimalle 5 ila 5,7C aralığına ulaşacağımız korkunç bir geleceğe de bakıyoruz.

Dahası, raporda tanımlanmış olan geribildirim döngüleri konusunda da bazı belirsizlikler mevcut. Bunların bir ya da birkaçı devreye girdiği anda – ki birinin devreye girmesi, beraberinde birkaç tanesini tetiklemesi anlamına geliyor – işler çok daha kötüye gidebilir. Örneğin, permafrost şimdikinden hızlı çözünmeye başlar ya da deniz tabanındaki donmuş metan yatakları erir ve sonuç olarak atmosfere olağanüstü miktarlarda metan salınmaya başlarsa, raporun sunduğu bu felaket senaryoları bile yaşanacakların yanında çok hafif kalabilir.

Bu krizden kapitalizm ile çıkış şansı yok

Toplantıda her iki konuşmacının da vurguladığı üzere, tüm güncel veriler bize aynı şeyi söylüyor: İklim kaosunu sonlandırmak, geleceği kurtarmak istiyorsak 1,5C sınırını geçmememiz ve bunun için de hemen emisyonlarımızı kesmemiz gerek. 

Bu, küresel ölçekli bir yenilenebilir enerji dönüşümü gerçekleştirilmesini zorunlu kılar. Ve böyle bir dönüşüme (IPCC’nin Altıncı Değerlendirme raporunun hemen ardından basına sızdırılan ikinci raporunun da vurguladığı üzere) kapitalist büyüme ile atılma şansımız yok. 

Kapitalizmin sonunda, yaşamı seçeceğimiz, eğer bu seçimi hemen yapamazsak geleceği feda edeceğimiz o tarihsel sınırda duruyoruz. Burada uzun süre kalma şansımız bulunmuyor; zaman çerçevesi öyle daraldı ki kapitalist üretim biçiminden hemen kurtulmak dışında başka bir çözüm de yok. 

Özetle, bizleri geriye götüren, zaman kaybettiren tüm tartışmalar artık geçmişte kaldı. 

Kasım’da Glasgow’da yapılacak COP26 iklim zirvesinde yeniden bir araya geldiklerinde, bu gerçekler karşısında bile aynı bahaneleri, aynı emisyon azaltım taahhütlerini tekrarlayacaklarını bildiğimiz liderler bizlere yaşanabilir bir gelecek sunamayacaklarının farkındalar. Göz göre göre yakacakları geleceğimizi ellerinden kurtarmanın tam zamanıdır şimdi.

Yokoluş İsyanı’nın İngiltere ve İskoçya’da COP26 zirvesini hedef alarak 10 gündür sürdürdüğü, hükümetlerin fosil yakıt ve finans şirketleriyle yürüttüğü iş birliğinin hemen sonlandırılması talebiyle devam eden büyük isyan, Greta Thunberg’in çağrısını yaptığı 24 Eylül’de gerçekleştirilecek Gelecek İçin Cumalar (Fridays For Future) küresel iklim greviyle daha da büyüyecek. 

Gidişatı değiştirmenin yolu, iklim hareketinin gücüne güç katmaktan; savaşlara karşı barışı, ırkçılığa karşı dayanışma ve kardeşliği, sömürüye karşı eşitliği, baskıya karşı özgürlüğü savunanlar olarak, iklim ve geleceğimiz için bir araya gelmekten geçiyor. 

Glasgow’da yapılacak BM İklim Zirvesi (COP26) sırasında da küresel eylemler gerçekleştirilecek. Hem 24 Eylül’de ve hem de COP26’ya uzanan süreçte, tüm bu eylem çağrılarına destek vererek, Antikapitalistler olarak, küresel eylemlerin Türkiye kanadını örgütlüyoruz. Çünkü bu iklim kaosundan çıkışın mümkün olduğunu, gücümüzü büyütürsek her şeyi değiştirebileceğimizi biliyoruz. 

Hemen harekete geçmeliyiz. Emisyonlarımızı bir yıl sonra değil, hemen şimdi azaltmaya başlamalıyız. Bunun nasıl yapılabileceğini de biliyor, herkesi küresel iklim mücadelesinin gücünü büyütmek ve iklim kaosunu sonlandırmayı talep etmek için yürüteceğimiz bu yaşamsal mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz. 


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bahçeli'nin 'bölücü kebapçılar' çıkışı ne anlama geliyor?

Devlet Bahçeli'nin "bölücü kebapçıları" işsizlikten sorumlu tutan çıkışı tartışılıyor.

MHP liderinin "pisküvi" demesiyle alay eden bazı muhalifler, kebapçılar çıkışıyla da dalga geçti, bol bol eğlendi.

Kebapçılar ise endişelendi. Adana Kebapçılar Odası Başkanı bir açıklama yaparak bölücü ve terörist olarak gösterilmekten rahatsız olduklarını iletti.

Endişelenmekte haksız değiller. 1990'larda faşist çetelerin Kürt işadamları listesi oluşturup, 'PKK'ya yardım ve yataklık ediyorsun' diyerek haraç toplayıp, infaz ettiği gerçeği unutulmadı.

Bazıları ise Bahçeli'nin ne söylemek istediğini anlamaya çalışsa da "metni yazan danışmanın bir hatası" olabilecek bir muamma sonucuna vardı.

Faşizmin çözüm karşıtlığı

Oysa faşist parti liderinin bu sözlerinin Kürt düşmanı içeriği çok açıktır.

MHP meclis grubunda konuşan Bahçeli, 'Türkiye'de Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır' dedi. 

40 yıldır yaşanan çatışmalardan doğan büyük ekonomik maliyeti "terörün maliyeti" olarak adlandırdıktan sonra "Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte payı vardır” dedi.

"Bölücü kebapçı" ırkçı aşağılamasıyla doğrudan HDP'ye ve Kürt siyasi hareketine vururken, onlarla bir tür diyalog kurup seçim ittifakı oluşturmaya çalışan CHP'ye de yükleniyor.

Bunu yaparken 12 Eylül darbesi günlerinde devlet tarafından empoze edilen resmi ideolojinin bayrağını açıyor: Kürt sorunu yoktur, Bahçeli'ye göre zaten "Kürt kökenli vatandaşlar" Türklerin bir parçasıdır, ben Kürdüm diyenler ise yok edilmesi gereken “hainlerdir”.

Kürt sorunu işte bu ırkçı hakim zihniyet yüzünden on yıllarca çözümsüz bırakıldı.

50 binden fazla kişi çatışmalarda hayatını yitirdi ve hâlâ yitiriyor.

Devasa kaynaklar savaş için harcanıyor.

Faşistler ve temsil ettikleri devlet güçleri, Kürt sorununu terör sorununa indirgeyerek, on yıllardır uygulanmış ve iflas etmiş silahlı çözümü yani çözümsüzlüğü dayatıyor.

Kürt sorunu çözülmedi

Bir zamanlar barış sürecini başlatan Erdoğan ise küçük ortağıyla uyumunu bozmadan "Kürt sorunu yoktur, çünkü bu sorunu çözdük" diyor.

Kürt sorunu birileri yok deyince yok olmuyor. Bunun açık göstergesi onca baskıya, kayyuma, tutuklamaya ve açılan kapatma davasına rağmen Kürt seçmenlerin önemli bir kısmının blok olarak HDP'nin arkasında durmasıdır. 

Anketlere göre HDP'nin herhangi bir baraj sorunu olmazken önceki seçimlerden çok daha fazla oy alma olasılığı var. MHP ise baraj sorunu yaşayan bir parti ve kapattırmak istediği partinin oylarının yanına bile yaklaşamıyor.

Erdoğan ve ortakları milyonlarca Kürdün barış, çözüm ve eşitlik taleplerini toptan reddederek geçmişin kötü filmini başa sarmak istiyor.

Faşizm alaycılıkla yenilmez

Faşizmle alay etmek geçmişte hiç de iyi sonuçlar getirmedi. Bahçeli'nin "bölücü kebapçılar" sözündeki tehdit ve zihniyet tehlikelidir. Panzehiri ise Kürt sorununu Türkiye'nin batısında bütün gerçekliği ile tartışmak, barışçıl çözümün tek doğru yol olduğunu savunmaktır.

Faşist partinin açık tehditlerini bir muamma ya da yazım hatası olarak algılamak, Kürt sorununu tartışmaktan kaçmaktır. 

Kürt sorununda siyasi çözüm ve barış, girdiğimiz seçim süreci boyunca sosyalistler açısından en önemli tartışma ve taleplerden biridir. Erdoğan ve AKP dönemi bittiği takdirde yerine gelecek olanlar, yeni bir barış süreci başlatmaya zorlanmalıdır. 

Muhalefetin içinde MHP'den çıkan İYİP gibi, seçime kadar Kürt seçmenlere şirin gözükmeye çalışan, fakat Kürt sorununun siyasi çözümüne kökten karşı olan ırkçıların varlığı ve önümüzdeki dönem yapabilecekleri bir an bile unutulmamalı.



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Savaşı durduran devrim!

Hemen ulaşabileceğimiz ilk bilgiler Birinci Dünya Savaşı’nın ne kadar korkunç bir kapsamı olduğunu gösteriyor. Savaşa tüm ülkelerden 65 milyon 038 bin 810 asker katılmış. Savaşta 8 milyon 556 bin 315 kişi hayatını kaybederken 21 milyon 219 bin 452 kişi yaralanmış. Bir de kayıp veya esir olan 7 milyon 750 bin 945 kişi var. Yıkılan şehirler, ülke altyapıları, yakılan başkentler, sürekli bombalanan coğrafyalar, hastaneler, okullar, fabrikalar, paramparça olan insan hayatları var.

İstatistiklerin eklemediği, ekleyemediği yok olan insan dışındaki canlılar var, kediler, köpekler, inekler, böcekler, sürüler, ormanlar, ekosistemler.

Dünya Savaşı tanık olan insanları özellikle teknolojinin kitlesel imha için kullanılmasındaki hoyratlık nedeniyle şaşkınlığa uğrattı.

Kapitalizm, George Mombiot’nun yazdığı gibi, “Portekizlilerin 1420’de Madeira’yı sömürgeleştirmesinden birkaç on yıl sonra, bazı açılardan daha önce var olan her şeyden farklı olan bir sistem.” olarak doğdu. “Kapitalizmin klasik yükselme-azalma-terk döngüsü olarak tanımlanacak bu süreçte, Portekizliler sermayelerini yeni topraklara kaydırdılar. Önce Sao Tome’de, sonra Brezilya’da, sonra Karayipler’de şeker kamışı tarlaları kurdular ve her durumda kaynakları sonuna kadar tüketerek yeni coğrafyalara geçtiler. Moore’un dediği gibi, yeni coğrafi sınırların ele geçirilmesi, tüketilmesi ve kısmen terk edilmesi, kapitalizm dediğimiz birikim modelinin merkezinde yer alıyor.”

Kapitalizm küresel bir sistem olarak şekillendikçe görülecekti ki bu birikim modelinin merkezinde bir savaş yer alıyor. Özellikle emperyalist evresiyle birlikte kapitalizmin canlı yaşamının toptan imhası anlamına geldiğini gösteren Birinci Dünya Savaşı burjuva tarih anlatıcılarının iddia ettiği gibi savaşın artık sınırlarına varması nedeniyle değil, Rusya’da gerçekleşen işçi devrimi nedeniyle sona erdi. Küresel ölçekli yıkım, 1917 yılında gerçekleşen ve başarı kazanan ilk işçi devriminin barışçıl karakteri nedeniyle bir çırpıda sona erdi. 

Devrimin gerçekleştiği gün iktidarı ellerine alan işçilerin meclisinde konuşan Lenin, “Bizim rutin görevlerimizden biri savaşı derhal sona erdirmektir.” demişti. İşçi hükümetinin Lenin tarafından kaleme alınan ilk kararı, sahiden de barışı savunuyordu:

“Tüm savaşan halkları ve bunların hükümetlerini adil, demokratik bir barış için derhal görüşmeleri başlatmaya çağırır. ... Hükümetin böyle bir barışla kastettiği şey, toprak ilhakı (yani yabancı topraklara el konması ve yabancı ulusların zor yoluyla bir başka ulusla birleştirilmesi) ve tazminat olmadan acil bir barıştır ... Hükümet, güçlü ve zengin ulusların istila ettikleri zayıf ulusları nasıl paylaşacakları sorunu üzerine yürütülen bu savaşın sürdürülmesini insanlığa karşı girişilmiş en büyük suç olarak değerlendirir, istisnasız tüm uluslar için eşit derecede adil olan ve burada işaret edilen koşullarda derhal barış anlaşması imzalamaya kararlı olduğunu resmen ve açıkça ilan eder ...”

1918 yılında dünya savaşını bitiren barış anlaşmasının imzalanması önce “sıradan” kadın ve erkek Rus işçilerinin devrimi, ardından bu devrimden ilham alan Alman işçilerinin barışı talep eden isyanlarıydı.

Ekim Devrimi bugün barış isteyenler açısından çok önemli bir rehber olmaya devam ediyor.

Yıldız Önen

(Sosyalist İşçi)