Güncel Yazılar


Tuna Emren Tüm Yazıları

Geleceğimizi ateşe verirken ceplerini doldurmaya çalışıyorlar

Fosil yakıt şirketleri emisyonlara 97 milyar ton CO2 eklemek için günde 103 milyon dolar harcıyor!

Dünyanın önde gelen fosil yakıt şirketleri, IPCC’nin belirlediği 1,5C ısınma sınırını aşmaya ant içmiş gibi, iklim krizini toplumsal çöküşe çevirecek çok sayıda projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte yeniden fosil yakıt endüstrisinin projelerini canlandırmaya yönelen Avrupa ve ABD, yükselen fiyatlardan kâr edebilmeyi bekleyen fosil yakıt endüstrisine, dünyayı daha da ısıtmaları ve insanlığın geleceğini yakmaları konusunda destek verirken, şirketlerin de milyarlarca dolarlık yeni projelerini karşımıza çıkarmaya hazırlandıkları anlaşıldı.

ExxonMobil, Shell, BP ve Chevron son otuz yılda 2 trilyon dolar kâra geçti. Enerji fiyatlarındaki artışla gözleri kamaşan BP yöneticileri, şirketi "para basan bir makine" haline getirdikleri için gurur duyduklarını ifade ediyorlardı.

Bankalar fosil yakıt şirketlerini destekliyor

Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan “Banking on Climate Chaos” (İklim Kaosuna Finansman Desteği) adlı raporda, dünyanın en büyük 60 bankasından gelen fosil yakıt finansmanı açığa çıkarıldı, Paris Anlaşması'nın kabulünden bu yana, altı yıl içinde 4,6 trilyon ABD dolarına ulaşan finansman desteği sundukları gösterildi.

Geçtiğimiz yıl 742 milyar dolarlık fosil yakıt finansmanı sağlanmış.

Bankaların fosil yakıt şirketlerine sundukları finansmanın azalmadığını, bilakis geçtiğimiz yıl olağanüstü seviyelere ulaştığını gösteren rapor, “Paris Anlaşması'nın kabul edilmesinden sonraki ilk yıl olan 2016'dan daha yüksek bir seviyede” olduğunu söylüyor.

Fosil yakıt desteklerinin dörtte birinin, dört ABD bankasından geldiği görülüyor; JPMorgan Chase, Citi, Wells Fargo ve Bank of America. Avrupa’da Barclays adlı finans kuruluşunun olağanüstü seviyelerde finansman sağladığı, Japonya’da MUFG’un, Kanada’da ise RBC’nin tam bir fosil yakıt bankası gibi davrandıkları ortada. Raporda yer alan 60 banka, geçtiğimiz yıl 185,5 milyar doları, Suudi Aramco ve ExxonMobil gibi fosil yakıt sektörünü genişletme çabasında olan 100 şirkete aktardı.

Ayrıca Kuzey Buz Denizi’nde petrol ve gaz çıkarma faaliyetlerine yönelik doğrudan finansman desteklerinin sınırlandırılmış olmasına rağmen, buraya da 8,2 milyar dolarlık destek sundukları görülüyor.

Büyük bankalar geçen yıl denizaşırı petrol ve gaza 52,9 milyar dolar akıttı. 2021'de en fazla finansmanı ABD bankaları Citi ve JPMorgan Chase üstlendi. BNP Paribas, açık deniz petrol ve gazın en büyük bankacısı oldu. Kömür madenciliği finansmanının ise Çin bankaları liderliğinde sürdürüldüğü, 2021’de sektöre toplam 17,4 milyar dolar akıtıldığı görülüyor.

İklim zirvelerinde kömürden çıkılacağı yönünde çeşitli taahhütler verilmiş olsa da, bu rapor kömüre yatırımın son üç yılda, yaklaşık 44 milyar dolar civarında sabit kaldığını gösterdi.

Fosil yakıt devleri dünyayı yakmaya hazırlanıyor

Guardian’ın araştırmasında dile getirildiği şekliyle; “İklim bilimcilerinin Şubat ayında fosil yakıt kullanımını azaltmada daha fazla gecikmenin, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına alma konusundaki son şansımızı kaçırmak anlamına geleceğini belirtmiş olmalarına rağmen”, petrol şirketleri buradan elde edebilecekleri milyarlarca doların cazibesiyle büyülenmişçesine adeta vites yükselterek ilerliyor.

Araştırmaya göre;

  • Fosil yakıt endüstrisinin kısa vadeli genişleme planları, dünyanın en büyük kirleticisi olan Çin'in on yıllık CO2 emisyonuna eşdeğer sera gazı üretecek ölçekte petrol ve gaz projeleri içeriyor.
  • Toplamda yaklaşık 18 yıllık küresel CO2 emisyonuna eşdeğer 195 “karbon bombası” projesi var. Bu projelerin her biri, faaliyetlerini sürdürdükleri müddetçe, asgari bir milyar ton CO2 emisyonu üretecekler. Bunların yaklaşık %60'ı şimdiden faal duruma getirilip emisyon pompalamaya başladılar.
  • Sayıları bir düzineyi bulan petrol devleri, küresel ısınmanın 1,5C'de sınırlandırılması hedefi doğrultusunda terk edilmesi gereken petrol ve gaz alanlarını sömürmek için, önümüzdeki on yıllık planlarına günde 103 milyon dolar harcayarak devam ediyorlar.
  • Orta Doğu ve Rusya geleceğe yönelik petrol ve gaz tasarılarıyla dikkatleri üzerlerine çekmiş olsa da gerçekte en büyük fosil yakıt projeleri ABD, Kanada ve Avustralya’da. Bunlar aynı zamanda en fazla sayıda faal fosil yakıt projesine sahip ülkeler.

İklim zirvelerinde verilen taahhütleri izleyip değerlendirme raporları sunan araştırma grubu Climate Action Tracker, Glasgow’da gerçekleştirilen son iklim zirvesi COP26’nın sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde; ülkelerin ulusal olarak belirlenmiş katkı beyanları (NDC'ler) doğrultusunda verdikleri tüm azaltma taahhütleri eksiksiz uygulansa bile, sonuçların yine de bir felaket olacağını, yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmayı 2,4°C'ye getireceklerini gösterdi.

Bu arada COP26’dan çıkan sonuç da şuydu; taraflar kesintisiz kömür kullanımını “aşamalı olarak kaldırmak” yerine “aşamalı olarak azaltma” konusunda anlaştı, petrol ve gazdan hiç söz edilmedi.

Yenilenebilir kaynaklar elektriği olmayan topluluklara daha ucuz, daha güvenli enerji erişimi sağlasa da fosil yakıt endüstrisi, fosil yakıtlara duyulan ihtiyacı abartarak ilerlerken, bir yandan da "Bize para verin, karbon ayak izinizi azaltmak için ağaç dikelim" türünden yeşile boyama taktiklerine başvurup kendisini “sevimli” göstermeye çalışıyor. Oysa, nispeten muhafazakar bir kurum olduğu için ılımlı tahminler sunan Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2021'de gerçekleştirdiği çalışmada bile, faal durumda veya geliştirilmekte olanların ötesinde yeni petrol veya gaz sahalarına “ihtiyaç” olmadığı sonucuna varılmıştı.

116 milyar varil, 97 milyar ton emisyon anlamına gelir

1,5C sınırının matematiği, petrol ve gaz üretiminin her yıl asgari %3-4 oranında azaltılmasını gerektiriyordu, ancak bu hesap da artık geçerli değil. IPCC bilim insanların son iki raporu, daha fazla bekleme lüksümüzün kalmadığını, dolayısıyla muazzam oranlarda azaltım yapılması ve buna hemen başlanması gerektiğini, aksi halde 3C’lik ısınma yoluna gireceğimizi gösterdi.

IPCC, yaşanabilir bir gelecek şansını korumak için karbon emisyonlarının 2030 yılına kadar yarı yarıya düşmesi gerektiğini belirtiyor. Fakat ne yazık ki herhangi bir düşüş belirtisi yok.

2015 yılında gerçekleştirilen bir analizde, ısınmanın 2C'nin altında sınırlanabilmesi için, bilinen petrol rezervlerinin yarısının ve gazın üçte birinin, kömürün %80'i ile birlikte yerin altında bırakılması gerektiği gösterilmişti. Kriz o zamandan bu yana daha da derinleşti. BM Çevre Programı tarafından gerçekleştirilen daha güncel bir bilimsel analiz, 1,5C hedefi uyarınca yerin altında bırakılması gereken fosil yakıt rezervlerinin petrol ve gaz için %60'a, kömür için %90'a varacak şekilde kullanılmasının ya planlandığını ya da çoktan faal duruma getirildiğini gösteriyor.

Diğer taraftan, Rusya'nın Ukrayna işgalinin ve bölgedeki gerilimin iyice tırmandırılması, petrol ve gaz fiyatlarını daha da yükselterek, onlarca yıl sürecek yeni fosil yakıt projelerini de gündeme getirdi. Ve şirketlerin daha şimdiden 116 milyar varil seviyesinde net finansal taahhütlerde bulundukları söyleniyor. Dahası bu projelerin yöneldiği petrol ve gaz rezervleri de artık kurumaya yüz tuttuğu için, giderek daha derine inmeleri gerekiyor ki bu da daha fazla sızıntı riski ve daha fazla iş kazası anlamına gelir. Bir de bunlarının çoğunun açık deniz sondaj projeleri olduğu düşünülürse, doğası gereği son derece tehlikeli olan yöntemlere başvurmak zorunda kalacakları için, çevresel ve toplumsal anlamda – yalnızca sondaj aşamasında bile- muazzam tehditler yaratacaklarına hiç şüphe yok.

Bu arada, yükselmekte olan fosil yakıt fiyatlarıyla ilgili başka bir rapor da "21 petrol ve gaz şirketinin, 2022’nin ilk üç ayında 41 milyar doların üzerinde kâr elde ettiğini” gösterdi; “Şirketlerin kendilerinin de belirtmiş olduğu gibi, yüksek petrol fiyatları ve Ukrayna'daki kriz üzerinden, şirket başına, geçen yılın aynı dönemine göre ortalama 1,2 milyar dolar daha fazla kazandılar."

Guardian’ın araştırmacıları, 192 milyar varilin 73 milyar ton CO2 emisyonu üreteceğini, bu faaliyetleri sırasında bir de CO2’den çok daha tehlikeli bir sera gazı olan metan sızıntılarına da yol açacaklarını (fosil yakıt sondajındaki metan sızıntıları kaçınılmazdır) ortaya koydu. Sebep olacakları metan sızıntıları da bu tabloya eklenince 73 milyar tonluk hesap bir anda 97 milyar ton seviyesine fırlıyor.

Böyle korkunç bir emisyon yoğunluğu planlıyor olmaları, bizleri bir iklim cehennemine itmeyi göze aldıklarını gösterir.

Onlar bu şeytanca planlarıyla geleceğimizi yakmak üzerinden kâr etmeye bakarken, okyanusların hafızasını yitirmeye başladığı, artan deniz suyu sıcaklığının okyanusları istikrarsız bir yapıya sürüklediği anlaşıldı. Hemen ardından gelen bir başka haberde, yine okyanus suyundaki aşırı ısınma nedeniyle Avustralya sularındaki Büyük Resif’te bulunan mercanların yüzde 91’inin ağardığı söyleniyordu. Hindistan ve Pakistan’da halen sürmekte olan dayanılmaz sıcakların yol açtığı açlık, ölümler ve aşırı yoksullaşmayı da unutmayalım. Orada ve daha birçok yerde gerçek anlamda bir toplumsal çöküş yaşanıyor.

Orman yangınları da yılın ilk günlerinden bu yana neredeyse hiç kız kesmeden devam etti. ABD’nin New Mexico eyaletinde daha önce benzeri görülmemiş ölçekte bir organ yangını krizi yaşandı, sadece Los Alamos Ulusal Laboratuvarı yakınlarındaki alevlerin söndürülebilmesinin maliyeti bile 65 milyon doları aşmıştı – ki yangınların muazzam ölçekli bir alana yayıldıkları gerçeğini de atlamamak gerekir. Bir aydır süren yangınlar halen kontrol altına alınabilmiş değil.

İnsanlığın geleceği, fosil yakıtların yerin altına bırakılıp bırakılamayacağına bağlı.

Bu şirketler tüm dünya için çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “zamanla yarışıyoruz” diyordu; “Fosil yakıt sübvansiyonlarını sona erdirmenin, petrol ve gaz girişimlerini durdurmanın zamanı geldi.”

Fakat ortada olduğu üzere, tiranların gözleri, insanlığın geleceğine dair tüm umutları yok edebilecek iklim çöküşü gibi varoluşsal bir kriz karşısında bile bizlere en ufak bir şans tanımayacak kadar dönmüş.

Bunu yapabiliyorlar, çünkü yapabiliyorlar. Onları korkutan tek şey; küresel ölçekte yükselteceğimiz, durdurulamaz bir birleşik mücadeleyle karşı karşıya kalma ihtimalleri. Öyleyse bir araya gelip dayanışmadan doğan gücümüzü göstermemizin zamanı geldi!


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

İmamoğlu’nun stratejisi ve fotoğraftaki yansıması

Türkiye’nin en kritik seçimlerinden birine 13 ay gibi kısa bir süre kaldı. Seçimlerde Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkan isimlerden biri olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi tartışma yaratı.

Sebebi ise, basına servis edilen veya yansıyan fotoğraf karesinde yer alan bazı isimler. Eleştirilere karşı İBB sözcüsü Murat Olgun’un ve İmamoğlu’nun tercihlerini savunmak için kullandıkları üstten, küçümseyici, seçmeni değersizleştiren dil ve üslupları bardağı taşırdı ve tepkilere yol açtı.

İmamoğlu’na oy veren veya Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı olmasını isteyen seçmenlerin bir kısmında İmamoğlu, Erdoğan’a mı benzeyecek kaygısı belirdi.

Hatta Türkiye’nin sayılı sanatçılarından biri olan Fazıl Say gibi birçok insan, sadece sözü edilen fotoğraftaki bazı isimlerin siyaseten tercih edilmesi nedeniyle İmamoğlu’nun üstünü çizdiler.

Cumhurbaşkanlığı adaylığını zora soktuğu yazılıyor, çiziliyor. Bunlar konusunda şimdiden bir şey söylemek mümkün ve doğru değil. Ama İmamoğlu’nun belediye başkanı seçildikten sonra hiçbir krizi doğru yönetemediğini not etmekte fayda var.

Bu tartışmada birçok şey yanlış temelde yürüyor. Bu isimler, Ekrem İmamoğlu’nun bütün basın yayın organlarını ve temsilcilerini çağırdığı bir basın toplantısına davetli değiller. İmamoğlu, İstanbul dışı bir siyasal gezisine bu kişilerin de içinde yer aldığı az sayıda basın mensubunu davet etti. Bu isimleri siyasal stratejisine uygun gördüğü için davet etti. Karşı mahalleye mesajını iletecek isimleri belirlerken, siyasal ve gazetecilik bagajlarını dikkate aldı. Bu tercihin yaratacağı sorunu önemsemedi. Mesele karşı mahalleyi kapsayıp kapsamamakla ilgili değil. Bunlar siyasal tercihle davet edilmiş isimler.

Ekrem İmamoğlu, mevcut siyasal partileri aşan “yeni ve farklı bir siyasetçi” profiliyle ve imajıyla, Türkiye siyasetinde kendine yer açmaya çalışıyor. Bu yeni bir şey değil. 2019 yerel seçimlerinde de benzer bir strateji izlenmesinin başarı sağladığı düşüncesi oldukça yaygın.

Gezi direnişinden yanlış ders çıkarmış

Bu “yeni ve farklı” siyasetçi, stratejik gücünü esasında Gezi direnişinden almaktadır. Gezi direnişinde taleplerin alışıla gelmişin dışında yeni ve farklı dil, üslup, yöntem ve tarzda dile getirilmesi, direnişin yaygınlaşmasını sağlamış, genç ve farklı kesimleri içine çekmişti. Bu süreçten muhalefetin hiçbir kesiminin doğru ders çıkaramaması ise başka bir yazının konusudur.

İmamoğlu’ndan önce Selahattin Demirtaş’ın, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Gezi direnişinden esinlenerek uyguladığı “yeni ve farklı” siyasetçi olma stratejisi, toplumun büyük kesimlerinden sempati kazanmasını sağlamıştı.

Demirtaş’ın stratejisinin merkezinde, demokratik değerler ekseninde Kemalist cumhuriyetçileri kazanmak ve bu yolla güçlü demokratik siyaseti inşa etmek vardı.

İmamoğlu ise, sol ve evrensel değerlerden uzak eksen ve yöntemle, milliyetçi ve muhafazakârları kazanmak, Türk merkez siyasetini farklı biçimde ve popülist söylemle yeniden inşasını hedef etmek istiyor.

Ekrem İmamoğlu başkan olduktan sonra, yapmacık, içi boşaltılmış demokratik çıkışlarda yararak ve kamusal hizmetlerinden ziyade, sağ seçmenin gönlünü hoş tutmaya yönelik “yeni ve farklı” siyasetçi algısı yaratarak gündem oldu.

İmamoğlu’nun bu siyasal stratejik tercihinin en açık kanıtı, bu stratejinin mimarlarından danışmanı Necati Özkan’ın 2019 yerel seçimlerinin hemen sonrasında kaleme aldığı “Kahramanın Yolculuğu: Yeni Nesil Siyasetin Zaferi” kitabıdır. Bu kitapta İmamoğlu’nun hedefleri hakkında yeteri kadar ipucu mevcut.

Erdoğan’ı taklit ediyor yakıştırması ise bir yönüyle yanlış. Siyasal hayatında Erdoğan’ın, kendi seçmenine, mahallesine kamuoyu önünde ayar vermesine bir kez dahi kimse şahit olmamıştır.

Erdoğan’ın seçmenine, muhafazakâr mahallesine “akıllı olun” ve “vız gelir tırıs gider” gibi kibirli parmak sallaması ve istemeden de olsa değersizleştirmesi bir an için bile olsa söz konusu değildir. Erdoğan’ı Erdoğan yapan ve siyasette kalıcı kılan, bir yanıyla seçmenine verdiği hak edilmeyen payedir. Erdoğan parmağını hep seçmeni olmayanlara salladı, oy vermemekte direnenleri ötekileştirdi, aşağıladı.

Kamu kaynakları ve muktedire benzemek

Ama İmamoğlu’nun, Erdoğan ile kamu kaynaklarının kullanımı bakımından aynı yoldan yürüdüğü iddialarını daha ciddi değerlendirmek gerek. Daha doğrusu bu konuda İmamoğlu ve CHP’li birçok yerel yöneticinin, iktidar partisinden ve geleneksel Türk siyasetinden net ayrışan politika izlemiyorlar.

Kısa bir süre önce, seçim kanununun görüşülmesi sırasında, bütün muhalif partiler, Cumhurbaşkanının seçimlerde devlet olanaklarını kullanmasını doğal olarak eleştirdiler ve karşı çıktılar. Ekrem İmamoğlu için de, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için yapılan Karadeniz çıkarmasının bütçesinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanıp karşılanmadığı konusu ortada duruyor. Bu konudaki sessizlik, eleştirenlerin ve destekleyenlerin ortak paydası oldu.

Türkiye’nin sorununun önemli bir boyutu da kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı konusudur. Yönetici koltuğunda oturanın kimliğinden bağımsız olarak, 20 yıllık iktidarın yarattığı rejimin bu yönünü görmemezlikten gelmek, Cumhur İttifakı’nın rejimine alternatif yaratamaz.

İmamoğlu’nun İstanbul Belediyesi çalışmalarıyla hiçbir ilgisi ve bağlantısı olmayan Karadeniz turunun harcamalarının İstanbul Belediyesi’nin bütçesinden yapmış olması ihtimali, kanaatimce siyasal güdüyle tercih ettiği gazetecilere ilişkin süren tartışmalardan kat be kat büyük ve derin bir sorun.

Bunun Cumhurbaşkanın devletin olanaklarıyla seçim kampanyası yürütmesinden veya iktidar partisine mensup yerel yöneticilerin kamu olanaklarını yandaşlarına peşkeş çekmesinden zerrece hiçbir farkı yoktur.

Bu konuda hiçbir açıklığın ve tartışmanın olmaması ise muhalefet için ciddi bir sorun ve kaygı konusudur. CHP’li çok sayıda belediye başkanının, iktidar partisine mensup belediye başkanlarıyla benzer uygulamaları yapması, kamu kaynaklarının kullanılması sorununun derinliğini ve kapsamını gösteriyor.

Kısaca fotoğrafta yer alan isimlere gösterilen tepki ortadaki büyük sorunu çözmez. Millet İttifakının rejim krizini çözme kapasitesi sınırlı. Uzun ve zorlu bir yol bizi bekliyor. Meselenin Erdoğan’a karşı seçimi kazanmakla sınır bir sorun olmadığı bir kez daha ortaya çıktı.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Yurt ve şeref uğrunda ölüm

Haberlerde Ümit Özdağ’ı ne zaman görsem üniformalı olmamasına şaşırırım. Hem aile hem vücut hem kafa yapısı açısından tam anlamıyla askerî bir adam. Zaten internette bulduğum bir biyografisine göre, uzmanlık alanları “Güvenlik bilimleri, istihbarat bilimi [bunlara niye ‘bilim’ dendiğini ben de bilemiyorum ama öyle deniyor işte] ve düşük yoğunluklu çatışma” gibi askerî şeyler. Ayrıca, Milli Güvenlik ve Askeri Bilimler dergisinin de eş editörü. Kendi Ülkesinde Kuşatılan ve Bölünen Ordu: Türk Silahlı Kuvvetleri adlı kitabın yazarı. (Kitabın anafikri: “İki şeye ihtiyacımız var: Millî birlik ve güçlü bir ordu. Artık zaman Türk ordusu etrafındaki kuşatmayı kırma, milletin ve ordunun birliğini sağlama zamanıdır.”) Ama nedense asker olamamış. Olsaydı çok mutlu olurdu oysa, eminim.

Herkes için geçerli değil tabii bu. Örneğin siz, erkek okuyucularım, askere giderken derin ve coşkulu bir sevince kapıldınız mı? Otobüste tıraşlı kafanızla şıkır şıkır oynayıp “Vatanıma hizmet edeceğim nazlı yarim, le ley ley, le ley ley” diye türkü çığırdınız mı?

Ben şahsen Erzincan yolunda ne oynadım, ne de çığırdım. Çok tipik bir vatandaş olmadığımın bilincindeyim elbet. O kadar da kendimi bilmez değilim. Ama 58. Topçu Er Eğitim Tugayı’na teslim olurken çevremdeki tipik vatandaşların hiçbirinin yüzünde de “Oh be, bu günü de gördüm, şükür yaradana” ifadesini gördüğümü hatırlamıyorum.

Hiç tanımadığım ve beni istediği gibi yönetecek ve hiç sorgulayamayacağım bir takım insanlara hayatımı teslim etmek üzere olduğum için, tarifsiz bir panik yaşamaktaydım o gün; dolayısıyla çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeyi iyi algılayamamış olabilirim. Ama vallahi hiçbiri çok da belirgin bir mutluluk sergilemiyordu.

Oysa Türkiye hukukunda “halkı askerlikten soğutma” diye bir suç var. Demek ki ben çakamamışım, halk askerliğe çok sıcak bakıyormuş ve soğutulması yasakmış!

Örneğin vicdanî nedenlerle askerlik yapmayı reddedenler, vicdanî redciler, Askerî Ceza Kanunu’nun 66. ve 88. maddeleri uyarınca “firar” ve “toplu asker karşısında veya hizmetten savuşmak için veya silahlı iken yapılan itaatsizlik” iddiasıyla yargılanır.

Vicdanî red hakkını savunan herkes de Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesini ihlal ederek “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlemiş olur. Kanun şöyle: “Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

Bu hapis cezalarını belki de doğal karşılamak gerek. Türk’ün tarihinde asker özel bir yer tutar çünkü. Örneğin, Cumhuriyet tarihinin ilk resmî tarih ders kitabı olan Tarih adlı ve 1934 tarihli kitapta Türk’ün askerlikle ilişkisi şöyle anlatılır:

“Temeli haysiyet duygusu, vazife saygısı ve yurt sevgisi olan askerlik, maddî kuvvetlerden önce zekâ, azim, irade, kahramanlık ve fedakârlık gibi manevî kültür unsurlarına istinat eder. İyi asker, bu meziyetlere en fazla malik olan ve millî üstünlüğüne kat’iyetle emin bulunan eyi insandır. Bu itibar iledir ki, Türk en iyi askerdir.”

“Türkiye Cümhuriyeti Ordusu, Türk askerliğini muhteşem tarihindeki bütün şeref ve şanlar ile temsil eden asil ve yenilmez kudrettir. İdare, teşkilat ve teçhizatı mükemmeldir; kumandan ve nefer kıymeti noktasından dünyada rakipsiz birincidir.”

Askerlik yapmak, asker olmak, ‘asker millet’ olmak niye övünülecek bir şeydir? Türklerin Orta Asya’dan tüm dünyaya yayılıp medeniyet yaymaya başladığı günlerden beri savaşçı bir kavim olması, niye içimizde sıcak hisler uyandırmalıdır? Temel özelliği savaşçılık olan bir kalabalık nasıl medeniyet yayabilir? Savaşçılıkla medenîlik aynı şey midir?

Asker olmak, silah kullanmanın ve insan öldürmenin çeşitli yöntemlerini bilmek demektir. İyi asker olmak, bu yöntemleri iyi bilmek demektir. ‘Asker millet’, tüm üyeleri insan öldürmeyi iyi bilen bir millet anlamına gelir.

“Her Türk asker doğar” biraz abartılı bir ifadedir bence. Bir mitingde duyduğum “Her Türk bebek doğar” ifadesi daha doğrudur. İnsan öldürmenin yöntemleri doğumdan epey sonra öğrenilir çünkü.

Askerliği kutsamayı en iyi faşistler yapar. Örneğin, Ümit Özdağ’ı her gördüğümde aklıma gelen büyük Türk faşisti Nihal Atsız’ın eline kimse su dökemez bu konuda. Bakın neler demiş:

“Disiplin, körükörüne itaattır ve körükörüne itaatta en büyük yaratıcı şuur gizlidir. Bugünün yumuşamış insanları böyle bir şeyi yapamaz.. Fakat büyük devlet kurmak ve millet yaratmak isteyenlerin felsefesi de pörsük bir rûha dayanamaz.. Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın.. Toplumlar ölmesini bildikleri nisbette millettirler. Ölümden ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür.”

Zaten hepimiz öleceğiz. Faşistlerin ölümüyle ilgili herhangi bir yorumda bulunmak istemem, ama geri kalanlarımız açısından rûhumuzun pörsümesi tehlikesini de göze alarak uzun, sağlıklı ve mutlu yaşamak daha iyi olmaz mı?


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Canan Kaftancıoğlu ve acil demokrasi mitingi

CHP İstanbul İl başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında siyaset yasağı getiren yargı kararı insanları çileden çıkarttı.

Şok ve dehşet operasyonu

Atılacak adımın niteliğini belirleyecek olan, iktidarın ne yapmakta olduğunun kavranmasından geçiyor. İktidar bir şok ve dehşet operasyonu peşinde. Kaftancıoğlu, bu operasyonun bir halkası. 2015 yılından beri örgütlenen ama özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le ilerleyen, geliştirilen, güçlendirilen bir strateji bu.

2015 yılında iki seçim arasında terörize edilen siyaset alanı Gülten Kışanaklar, Demirtaşlar, Kavalalar, Barış Akademisyenleri, KHK’lılar, HDP belediye başkanları, HDP milletvekilleri, Gezi davası, Kobanê davası, sabah operasyonları, Cumhuriyet gazetesi operasyonları, Aydın Enginlerin hapse atılması, Ahmet Şık’ın 2016 yılında bir kez daha gözaltına alınması, Özgür Gündem’le dayanışmak için nöbetçi editörlük yapan Büşra Ersanlı, Necmiye Alpay gibi isimlerin tutuklanması, Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanması, Enis Berberoğlu’nun, Atilla Taş’ın, Murat Aksoy’un tutuklanmaları, “sert” haberler yapan gazetecilerin tutuklanması, uzun süre hapis yatanların beraat ederken daha hapishane kapısından çıkmadan yeniden tutuklanması, Büyükada’da casusluk davası ve insan hakları aktivistlerinin göz altına alınması, tutuklanması…

Listeye herkes aklına gelen bir tutuklama hadisesini ekleyebilir ama herkes gözünü nasıl bir sabaha açacağını bilemeden uyuyor. Birçok sabah, şok eden ev baskınları, gözaltı, arama ve tutuklama haberleriyle uyanıyoruz.

Her biri birkaç yıl gündem olması gereken davalar, tutuklamalar, gözaltılar silsilesini her hafta yaşar hâle geldik neredeyse. 

Ezici çoğunluğu “adeta örgüt üyesi gibi” türünden cümlelerin geçtiği adeta savcılık iddianamesi gibi metinlerle haklarında tutuklama istenen insanların sayısı on binlerle ifade ediliyor. 

İktidar, hukuktan geriye hukuksal metinlerin bile kalmadığı bu hukuk cinayetlerine, iktidarını pekiştirme aracı olarak bakıyor. Bu “hukuki” adımla hem muhalefetin tüm saflarını korkutuyor hem de gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi hareketsiz kalmasını sağlıyor. Osman Kavala’nın hiçbir delil gösterilmeden yıllarca tutuklu kalması ve üstüne bir de müebbet hapse mahkum edilmesi, katılmadığı kesin olan toplantılara katıldığı iddia edilen ama kanıtlanamayan insanların 18’er yıl hapis alması, 2013 yılında atılan sosyal medya mesajlarının 9 sene sonra tutuklanmaya konu yapılması, bu muhalefeti şok ve dehşet içinde bırakmanın araçları.

Bu strateji müthiş bir propaganda mekanizmasıyla el ele ilerliyor tabii ki. Tutuklananlardan bir kısmı liberal, bir kısmı iş insanı, bir kısmı sinemacı, bir kısmı gazeteci, bir kısmı, bir bankaya para yatıran, bir kısmı darbecilikten tutuklanan, bazıları Fethullahçı darbecilikle bazıları PKK üyesi olmakla, bazıları PYD’nin propagandasını yapmakla, bazıları tam bir kokteyl terör örgütü tanımı içinde davranmakla suçlanan insanlar olduğu için yargısal otoriterizmin mağdurları arasına Çin Seddi çekiliyor.

Suçlamaların niteliği, suçlananlar arasına duvarlar örerken, her bir yargı kararı korku imparatorluğunun duvarını güçlendiren tuğla işlevi görüyor. Bu iktidar açısından çok dinamik bir süreç. Sürekli bir planlama, örgütlenme, bağlantılar kurma, taktik belirleme mesaisi harcanıyor zira. Bu taktiğin özünü, Türk usulü başkanlık rejimini eleştiriden muaf kılmak, eleştiriler üstü tutmak, sürekli şok içinde yaşayan ve dehşet duygusu içinde gezinen muhalefeti kımıldayamaz hale getirmek, iktidarın sınırlarını belirlediği aşırı sağcı zemin dışına taşma ihtimali bulunan tüm ciddiye alınabilir muhalefeti o sınırların içine geri itmek ve böylece girilen seçim süreci ikliminden kaybetmeden çıkmak oluşturuyor. 

İktidarın güvendiği

İktidar bu stratejisinde, yıllardır sağa çektiği siyaset zemininin muhalefetin düşünce alışkanlıklarını kesinlikle belirlediği yorumuna bel bağlıyor. İlk bakışta bu konuda yanılgı içinde olmadığını düşünebiliriz. Dış politika, muhalefetin hızla iktidarın dümen suyuna girdiği bir alan oluyor. Sınır ötesi harekatlar ha keza. İç politikada, göçmen konusunda yerlilik ve millilik konusundaki yabancı düşmanlığında muhalefet iktidardan daha berbat bir hatta. 1915’le yüzleşme konusunda iktidar belki bir adım daha “olumlu” bir noktada duruyor. Kürt sorununun çözümü konusunda muhalefetin bazı bileşenleri iktidarla sağcılık yarışı içindeler.

Ama iktidarla muhalefetin birleştiği asli zemin, değişimin sadece seçimle olacağı önermesi. İktidar bunu, gelişmelere sokakta tepki vermeyi darbecilikle suçlayarak ve provokasyon yaratma girişimi olmakla damgalayarak yaparken, muhalefet, parlamenterist hayallere aşırı bir şekilde teslim olduğu ve öte yandan da sokak eylemlerine dahil olarak iktidar tarafından deklase edilmekten korktuğu için yapıyor.

Muhalefet açısından buradaki ana çelişki şu: Demokratik, anayasal bir hak olan kitlesel eylem yapma hakkını terörle ilişkilendirmesinden korktuğu bir iktidarın, seçim sürecini demokratik kurallara göre düzenleyeceğine inanıyor. Osman Kavala’ya müebbet hapis cezası veren bir yargının Kemal Kılıçdaroğlu’nu siyaseten yasaklı ilan etmesinin önündeki engel ne olabilir? CHP’nin il başkanına siyaset yasağı getirilirken, CHP’nin kendisine ne yapılmış olunuyor?

İktidarın güvendiği tam da bu. HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasında bu sınırın içinde nasıl debelendiğini gözlemlemiştik muhalefetin. Kılıçdaroğlu “anayasaya aykırı da olsa evet” diyeceklerini söylemişti. “Dokunamazsınız!” diyerek milyonları demokratik gösteri yapma hakkını kullanmaya çağırmamıştı. Bu, bugünkü iktidarın her nobranlığını CHP’nin bu tutumuna bağlamak anlamına gelmez. Elbette Kılıçdaroğlu kaplumbağa hızıyla ve keskin olmayan bir şekilde bu sınırları zorlamaya çalışıyor. Yine de ana eğilim çok açık ki seçime kadar bir tatsızlık çıkmasın politikasının izlenmesi yönünde. Oysa, seçimlere kadar bir tatsızlık çıkmasın taktiği, seçimlerin oldukça tatsız geçmesine neden olabilir.

Fırsat 1: İstanbul Sözleşmesi 

Muhalefet, bu açıdan bazı kritik fırsatları kaçırdı. Bu fırsatlardan birisi kadınların haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını, iktidarı her açıdan köşeye sıkıştıracak bir politika ataklığın odağına çevirebilirdi. 

Fırsat 2: Covid-19 salgını

Muhalefet, pandemiyle mücadeleyi bütünüyle başarısız bir şekilde yürüten, özellikle pandeminin en şiddetli yaşandığı günlerde her adımıyla sermayeyi kollayan iktidarın tutumlarını, sağlık politikalarındaki yetersizliklerle birlikte eleştiren dev bir hareket inşa edebilirdi. Unutmamak gerekir ki pandeminin sonuçlarını çok daha şiddetli yaşayan ABD’de Siyah Hayatlar Önemlidir hareketi milyonlarca insanın katıldığı eylemleri üstelik salgının en şiddetli günlerinde neredeyse bir halk isyanına dönüştürmüş ve Trump’ın yenilgisini hızlandırmıştı.

Fırsat 3: Gezi davası

En az üç milyon kişinin katıldığı hemen hemen bütün şehirlerde kitlesel bir özgürlük eylemi olan Gezi direnişinin bir darbe davası haline getirilmesine ve tüm baskının giderek Osman Kavala ve yedi arkadaşımızın sırtına yüklenmesine karşı kitlesel bir ses çıkartmadı.

Fırsat 4: HDP’li belediyeler ve vekiller

HDP’nin halkın oyuyla söke söke seçilmiş belediye başkanları ve milletvekillerinin yerlerine kayyum atanması, tutuklanmaları, muhalefet tarafından sadece HDP’lilere yönelik bir müdahale olarak görüldü. Kürtler ve sosyal şovenist olmayan sosyalistler ve demokratlar dışında kimse bu baskıcı girişime tepki göstermedi.

Fırsat 5: Açlar ordusunun oluşması

Muhalefet, gerçekte daha az netameli bir konu olan ekonomik kriz konusunda da sokaklardan uzak durdu. 2021’in Kasım ayında, iktidarın “faiz-enflasyon” denklemi, apaçık bir ekonomi yönetiminden habersizlik, arka arkaya alınan kararlar ve inşa edilmeye çalışılan rejimin inşa edilebilecek bir şey olmamasından kaynaklanan zincirleme hatalar ve illaki sermayeyi koruma telaşı, ekonominin temel bloklarının kırılmasına neden oldu. Bu kırılmanın maliyeti her zaman olduğu gibi yoksullara çıkartıldı. Krize çare diye üretilen her önlem bir yandan sermaye gruplarına kaynak aktarmak anlamına gelirken aynı zamanda yeni ve daha büyük bir krizi tetikledi. Muhalefet toplumun radikal bir şekilde fakirleşmesine karşı açığa çıkarttığı öfkeyi sokakta örgütlemek yerine, sokağa çıkma eğilimine karşı durdu. Sayısız fiili grevi, bölgesel ve merkezi mitinglerle ulusal çapta bir hareketin üzerinde yükseleceği bir harekete dönüştürmek yerine, yoksullara seçimleri beklemesini telkin etti.

Bir ihtimal daha var!

Oysa iktidarın, muhalefetin korkularına, hareketsizliğine, seçimlere ertelemeciliğine yönelik güvenini darmadağın edecek örnekler de var. Üstelik, o dönem ısrarla “örgütlenmesinin kendisi bile bir demokrasi şöleni gibi ele alınacak” bir miting önerirken, CHP, Berberoğlu’nun tutuklanmasına karşı “Hak-hukuk-adalet” yürüyüşüne indirgemiş olmasına rağmen, muhalefetin sokakta yığınsal buluşması örgütlenebilmişti. 

Hem Berberoğlu’nun özgürlüğü hem de daha sonra İstanbul seçimlerinin arka arkaya iki kez kazanılmasının arka planında, “Hak-hukuk-adalet” yürüyüşünün, milyonlarca insanın öfkesini ifade etmesi, giderek bu öfkenin simgesi olmasıydı.

Üstelik, o yürüyüş, iktidarın milyonlarca insanın eylemini kolayca “terörle”, “sokak kargaşası” çıkartmakla itham edemeyeceğini de göstermişti.

Bugünün 2017’den bir farkı var üstelik: mevcut iktidar, bir azınlık iktidarı. Yargı ve devlet organları üzerindeki denetimiyle bir hegemonya kurmaya çalışsa da siyaset, ekonomi, kültür, dış politika, iç politika, demokrasi, adalet, hukuk, eşitlik gibi tüm alanlarda dökülen bir iktidar. 

Mafya babalarının siyasetçileri tehdit edebildiği özel bir çürüme dönemi bu. Ama hiçbir mafya babasının iktidar alanında yaşanan çözülmeyi gizleyemediği bir dönem aynı zamanda. Bu yüzden bu dönem atılması gereken adım, giderek sıklaşan yargı hamleleriyle yaşatılan şok ve dehşet duygusundan kurtulmak. Tek tek insanları, tek tek muhalefeti bu şok durumundan kurtaracak olan, milyonlarca insanın da aynı duyguları yaşadığını görmesidir. Tek tek korkan insanların bir anda cesarete kavuşabileceği tek olay örgüsü, bir sandığa gidip oy verme çağrısı olamaz. Kendisi gibi insanlarla birlikte sokaklarda haykırmaktır. “Özgürlük işçilerle gelecek!” derken ima edilen de budur. Milyonların, demokratik eylemine ihtiyaç var. Sorun yaşayan herkesin yan yana gelmesine ihtiyaç var. Bu ihtiyacı örgütlemek için uzak durulması gereken ise olumsuz kehanetlerde bulunma alışkanlığı. Evet! Sağcı ve daha aşırı sağa kayan iktidar, daha da aşırı sağa kayabilir ama bunu söylemek için Canan Kaftancıoğlu’nun seçilme hakkının ve “siyaset yapma” hakkının gasp edilmesini beklemek gerekmiyor. Ekrem İmamoğlu’nun yerine kayyum atanacağını söylemenin bir anlamı yok! Gülten Kışanak’ın yerine kayyum atandı, arkasından Selçuk Mızraklı’nın yerine kayyum atandı. Diyarbakır dev bir şehir, oraya kayyum atanabiliyorsa elbette İstanbul’a da kayyum atanabilir. Demirtaş gibi milyonlarca oy alan bir siyasetçi tutuklanıp siyaset yasağı getirilebiliyorsa diğer siyasetçilere de getirilebilir aynı yasak.

Bu muhalefetin kimseye faydası yok ve meşhur 6’lı ittifak güzellemesi yapmaktan ve her gelişmeyi seçimlere ertelemekten daha farklı değil. 

Bir sosyal medya hesabında yazıldığı gibi, Mayıs 2021 de, TBMM'deki HSK üye seçimlerinde AKP- MHP oyları seçim için gerekli çoğunluğu sağlayamıyordu. CHP-İYİP, AKP ile 3 üye karşılığında anlaşıp, üyelerin kura ile belirlenmesinden endişe eden AKP'yi rahatlattılar. Anlaşmada HDP dışlandı.

Bu muhalefetin sınırlarını artık herkes görmek zorunda. Kaftancıoğlu hakkında iyi bir sınavdan geçmiş görünseler de “şok ve dehşet hali” muhalefetin her yerinden dökülüyor. Bu, kuşkusuz ki, muhalefetin iktidarın sokak eylemleriyle kendisini yönelik tehdidinin bütünüyle yersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bu, haklı yanları da olan bu tehdidin arkasındaki iktidar stratejisini görüp, buna gör adım atmanın önemine işaret eden bir vurgu olarak ele alınmalı. 

Sokak korkusundan kurtulmak zorundayız!

Kadınlar, LGBTİ+’lar, Newroz’da Kürtler, sendikasız işyerlerinde işçiler, sağlık emekçileri bu korku imparatorluğunun tuğlalarını sık sık sarsıyor. Tüm mağdurlar, milyonların hareketi içinde bir araya gelmeli ve meydan okumalı.

Karamsar kehanetlerden kurtulmak zorundayız!

Karanlık dehlizlerde yapılan planlamalar, milyonlarca insanın kendi eyleminin yarattığı sokakların şeffaflığında tuzla buz olmak zorunda. Kimsenin provoke edemeyeceği şeffaflıkta, netlikte, kitleselliğiyle tek tek muhalifleri koruyacak, herkese güven duygusu aşılayacak, iktidarın baş edemeyeceği bir demokrasi mitingi/yürüyüşü inşa edilebilir. Sadece CHP’nin yapacağı bir yürüyüş değil. Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a yürümüştü. Şimdi Türkiye’nin tüm illerinden Ankara’ya yasal bir miting yapmak için yürünebilir. 

Böyle bir miting, hem Canan Kaftancıoğlu’nun siyaset yasağını püskürtür hem yasaklı diğer siyasetçilerin özgürlüğünün kapısını aralar, hem milyonlarca yoksulun öfkesini açığa çıkartacağı bir alan olur hem de hepimiz emin olalım ki tüm çözümün adresi olarak görülen seçimin garantisi ve güvenliği bile böyle bir mitingin şimdiden örgütlenmesiyle sağlanabilir ancak.

Yürüyüş ve miting yapmak hâlâ bir hak.


Dila Ak Tüm Yazıları

Paris Komünü'nünden bugüne: Nafaka haktır

Yanlış bilgi, içerik veya haberlerin yayılma hızı, malesef ki doğru bilginin yayılma hızından çok daha hızlı oluyor ve çok daha fazla kişiye ulaşıyor. Toplumun geneline yayılmış olan ve düzeltilmesi gereken yanlış bilgilerden bir tanesi de nafaka hakkı ile alakalı. Kimi zaman devlet, kimi zaman medya, kimi zaman ise sosyal medya aracılığıyla yayılan nafakaya dair yanlış ve manipülatif bilgiler, tabii ki toplumun bir kesiminin hafızasından nafakanın kimlere, hangi koşullarda verildiği bilgilerini silip atıyor, yerini yanlış bilgilerle dolduruyor.

Daha önce başka bir yazımda, 4 çeşit nafaka olduğundan ve kimlere hangi koşullarda verildiğinden biraz bahsetmiştim. Aynı bilgileri tekrarlamayacağım ama yine de nafaka çeşitlerini hatırlatmakta fayda var: boşanma süreci ile alakalı tedbir nafakası, çocuğun bakımı ile alakalı iştirak nafakası, boşanma sonrası yoksulluk nafakası ve bir de üstsoy ya da altsoya yapılan yardım nafakası ki bu nafakanın evlenme ya da boşanma ile alakası yoktur. Bu nafaka çeşitlerinden hiçbirinde “erkeğin kadına ödemekle yükümlü olduğu bir para” şeklinde bir açıklama yoktur. Herhangi bir taraf belirtilmeksizin, maddi duruma göre karar verilerek; daha iyi durumda olanın mali gücü oranında, daha zor koşullarda yaşayacağı belirgin olan tarafa ödemesinin hakimin inisiyatifinde olduğu belirtilir. Erkeğin kadına nafaka ödeyebileceği gibi, kadının erkeğe nafaka ödediği örnekler de vardır. Ve her boşanma, taraflardan birinin diğerine nafaka ödemek zorunda kaldığı bir şekilde sonuçlanmaz, kimsenin nafaka ödemeden hayatına devam ettiği örnekler de vardır.

Peki, iki taraf da nafaka talep edebiliyorken, o zaman neden toplumda erkeğin sürekli altında ezildiği meblağlarda nafaka ödediği, 1 gün dahi evli kalsa ömrünün sonuna kadar nafaka ödemek zorunda kalacağı gibi yanlış ve sürekli erkeğin mağdur gösterildiği söylemler dolaşıyor? Kadınların büyük bir çoğunluğu her gün aynı evi paylaştığı kocalarından, sevgililerinden, aile bireylerinden şiddet görüp, öldürülürken, İstanbul Sözleşmesi’nden neden çıkılmak isteniyorsa ya da 6284 sayılı Kanun neden terk edilmek isteniyorsa ondan. Kadınların kürtaj hakkı neden engellenip, hangi sebeple olursa olsun istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması neden engelleniyorsa ondan. Kadınların özgürleşmeleri önünde neden büyük engeller biriktiriliyorsa ondan. Ama bu engellerin hiçbiri yıkılamaz değil. 

Kadınların büyük bir çoğunluğu okutulmadığı ve çalıştırılmadığı için ya da tam olarak az evvel bahsettiğim eşit işi yapmalarına rağmen aynı ücretler ödenmediği için boşanmalar sonucunda nafakayı alanların genellikle kadınlar olması, kadınların nafaka hakkına saldırılmasını meşrulaştırmıyor. Burada “neden daha çok kadınların nafakaya ihtiyacı oluyor?” diye doğru soruyu sorup, doğru çözümü aramak, mücadele enerjisini doğru yere yönlendirmek lazım. Mücadele enerjisini kadınların haklarını elinden almak için harcamak yerine, kadınları nafakaya mecbur bırakan eşitsiz koşullarla mücadele etmek ve bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya uğraşmak daha anlamlı olur. 

12 Mayıs 1871’de, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıyan Paris Komünü yıl dönümünde, gerek nafaka hakkı, gerekse de tüm diğer mücadelelerimizin bizi, tıpkı diğer mücadelelerin sonucunda elde ettiğimiz kazanımlarda da gördüğümüz gibi, daha özgür ve daha adil bir dünyaya götüreceğine olan inancım tam. 

Dila Ak


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Göçmen düşmanlığı işçi düşmanlığıdır

Göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek artıyor. Göçmenler hakkında üretilen en önemli iddialardan birisi de “işlerimizi elimizden aldıkları, ucuza çalıştıkları, ücret düzeylerini düşürdükleri” şeklinde.

Bu gerçeklerle örtüşmeyen bir propaganda.

Göçmen işçilerin çok kötü koşullarda ve düşük ücretlerle çalıştırıldıkları bir gerçek. Türkiye’de ve bütün dünyada kapitalistler daha fazla kâr elde etmek için göçmen işçileri sonuna kadar sömürüyorlar. Sigortasız, kayıt dışı çalıştırıyorlar, asgari ücreti bile vermiyorlar.

Bunun sorumlusu kim, göçmen işçiler mi? Elbette hayır. Bunun sorumlusu en başta kapitalist sistem olmak üzere bütün kapitalistlerdir, patronlardır, bu adaletsizliğe göz yuman devlet görevlileridir, bu konuda hiçbir şey yapmayan sendikalardır.

İşçi sınıfının çıkarlarını korumak en başta sendikaların görevidir. Göçmen işçiler işçi sınıfının bir parçasıdır. İşçileri sigortasız çalıştırmak suçtur, bunu önlemesi gereken en başta sendikalardır.

Irkçı kesimler göçmen düşmanlığı yaparak aslında işçi sınıfını bölmekteler. Çünkü kapitalistler göçmen işçileri kullanmaktan asla vaz geçmeyecekler. Kapitalist ekonomilerin krize yuvarlandığı, Türkiye‘nin kapitalist sistem içinde krize en ağır şekilde yakalanan bir ülke olduğu açıkça ortada iken; kapitalistler ucuz göçmen emeğini daha da fazla sömürmeye çalışacaklar. 

Irkçıların göçmen düşmanlığı işte bu noktada tam da kapitalistlerin çıkarlarına çok uygun bir davranış şeklidir. Böylece sinen, korkan göçmen işçiler, şimdi aldıklarının çok daha azı ücretlerle çalışmaya razı olmaktalar.

Göçmen işçilerin giderek düşen ücretleri, tüm işçi sınıfının ücret düzeyini de aşağı çeker. Bugün yaşamakta olduğumuz düşük ücret politikasının ana kaynağı, göçmenlerin düşük ücretle çalıştırılabilmesidir.

Bu kısır döngüden çıkışın yolu; göçmen işçilere yönelik ırkçı propagandalara inanmak, hezeyanlara kapılmak, göçmenlerin gönderilmesini istemek değildir.

Kapitalist sistemin krizde olduğu bir zamanda zaten kapitalistler ucuz göçmen işçiliğinden asla vaz geçmezler.

O halde ne yapmalıyız? İş ve sendika yasaları göçmen işçilerin örgütlenmesinin önüne herhangi bir engel koymamaktadır. Bütün göçmen işçilerin sendikalarda örgütlenmesini sağlamalıyız. Sendikalarda örgütlenen göçmen işçiler, ücret ve diğer haklarını alabildikleri oranda, Türkiyeli işçilerin de ücret ve diğer hakları insanca bir seviyeye çıkabilir. Sendikalar acilen göçmen işçilerin örgütlenmesi için bir araya gelmeli, çağrı yapmalıdır. 


Tuna Emren Tüm Yazıları

İklim çöküşünü nasıl durduracağız?

Güney Afrika’da sendikalar ve işsizlerin ittifakıyla yükselen Dışlananların Feryadı (The Cry of the Xcluded) hareketi pandemi sırasında yaptığı açıklamada şu talebi dile getiriyordu:

3 milyon kişiye iş istiyoruz!

Dışlananların 2 milyonu sağlık hizmetlerinde çalışacak, yaşanabilir konutlar inşa edecek, sanitasyon altyapısı kuracak, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik işlerde görevlendirilecek. 

Bir milyon işsiz de 15-20 yıl içinde sera gazı emisyonlarını yüzde 80’den fazla azaltabilecekleri bir düzenlemeyle, iklim mesleklerinde istihdam edilecek.

Talepleri çok net. Fakat o zamanlarda henüz Ukrayna işgal edilmemiş, bu savaşı fırsat bilen siyasi iktidarlar bir kez daha fosil yakıt yatırımlarına dönüş sürecini başlatmamıştı. Bunu göze alamadıkları ama ortaya iklim krizini sonlandıracak gerçek bir çözüm de koyamadıkları inanılmaz bir atalet evresinde bizleri oyalamaya devam ediyor, krizi çözümsüz bırakıp sera gazı emisyonlarını yükseltiyorlardı. 

Şimdi bu tabloya daha fazla yoksullaşma, daha da büyüyen işsizlik oranları, tırmandırılan bir gıda krizi ve savaş da eklendi.

Sonuçları açısından tam bir fiyasko olan COP26 iklim zirvesi de henüz gerçekleştirilmemişti o zaman. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), “3C’lik ısınmaya doğru gidiyoruz”, diyen son raporu da yayımlanmış değildi.

İklim afetleri yılı olarak tarihe geçen 2021’e henüz adım atmamıştık. Dünya genelindeki binlerce orman yangını, milyonlarca insanı göçe zorlayan iklim afetleri, binlerce kişiyi öldüren sıcak hava dalgaları ve dondurucu soğuklar, yıkıcı kasırga ve tayfunlar kapıyı çalmak üzere bekliyordu.

İklim çöküşü gerçekten de bilim insanlarının öngördüğünden çok daha hızlı gerçekleşiyor.

2022’de afetler yine art arda gelmeye devam etti. Yakıcı sıcaklar çok daha erken başladı ve daha şiddetli yaşanıyor. Örneğin, gazetemizin bu sayısının yayımlandığı günlerde Hindistan ile Pakistan’daki dayanılmaz sıcaklıklar daha şimdiden bir toplumsal yıkıma sebep olmaya başlamıştı. 

Bazı bilimsel raporlara göre, 3C’lik ısınma 1-4 milyar insanın susuz kalmasına yol açacak, açlıkla boğuşan milyonların yanına 150 milyon kişi daha ekleyecek. Aynı raporlar, iklim krizinin her yıl 100 milyondan fazla insanın yaşamını tehdit edeceğini ve 2050’de 25 milyon ila 1 milyar insan arasında olması beklenen muazzam bir nüfusun bu yıkımdan payını alacağını öngörüyor.

Kitlesel, birleşik bir mücadelenin hemen harekete geçirilmesi gerek

Bu gidişatı durdurmak için yapmamız gereken şey çok açık: Küresel emisyonların yüzde 90’ına acilen son verilmesi gerekiyor ki yerküre yaşamını tehlikeye atacak ısınma sınırını, yani 1,5C’yi aşmayalım. Bu sınırı geçersek geriye dönüşü olmaz.

Emisyon kesintilerinin hemen yapılmaya başlanması gerekiyor; 10 yıl içinde ya da 20 yıl sonra, aşamalı, yavaş yavaş değil, hemen! Ve bunu başarmanın tek yolu da yenilenebilir enerji dönüşümü başlatmaktır – ki böyle bir tasarı ile olağanüstü bir istihdam fırsatı yaratılmış olur.

Bu hedefin (yüzde 90’lık kesinti), öncelikle sadece elektriğin yenilenebilir enerjiyle elde edilmesiyle bile başarılması mümkün. Elbette bunun bir anlamı da tüm taşıtların, tüm binaların, her türlü enerji ihtiyacının yenilenebilir elektrik altyapısıyla karşılanabilir hale getirilmesidir – ki bu da yine diğerinin üzerine eklenecek şekilde, kayda değer bir istihdam fırsatı sunar. 

Şimdi Güney Afrika’daki taleplere dönelim, çünkü emisyonları yüzde 90 azaltmak istiyor ve bunu yenilenebilir enerji dönüşümünü başlatarak yapabileceğimizi biliyorsak, o zaman böyle bir dönüşümü başlatabilecek hamleyi de konuşmamız gerekiyor.

Dışlananların Feryadı 3 milyon iklim işi talep ediyordu. İşsizliği sona erdirirken ülkeyi fosil yakıt bağımlılığından kurtarıp güneş ve rüzgâr altyapısına geçirmek, toplumun refah düzeyini artırmak için gereken istihdam tasarısı buydu. Elbette her ülkenin öncelikli toplumsal ihtiyaçları ve işsiz sayısı farklıdır. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre, Türkiye’de 8 milyon kişi iş arıyor. Öyleyse bizim talebimiz de “8 milyon iklim işi!” olabilir. 

Ancak bu da yeterli değil; yaşanmakta olan tüm krizleri tırmandıran (gıda, ekonomi, iklim, yoksullaşma...) ve kapitalistlerin yeniden fosil yakıtlara dönmek için bahane olarak sığındığı, özünde emperyalistler arası bir güç savaşı olan Ukrayna’nın işgaline de hayır diyen bir hareket olmalı bu. 

Gücü elinde bulunduran kapitalistler bir krizin çözümünü yeni krizler yaratmakta görüyor, halihazırdaki krizleri büyüterek ilerliyor. Hepimizi kaçınılmaz kayıplar verdiğimiz bir duruma sürüklüyor olmaları kimin umurunda! Üzerimize saldıkları musibetlerin hepsi tıpkı güç gösterisi savaşları gibi, iklim krizi gibi, son iki yılda dünyanın her yerini vuran iklim afetleri gibi, otoriter iktidarlar gibi, ırkçılar gibi, patriyarka gibi, fosil yakıtlar gibi küresel ölçekli tehditler. Nitekim enerji de küresel ekonominin her bir parçasını kuşatmış olan kilit bir sektör. Dolayısıyla, ekonomik eşitsizlik ve çevresel sağkalım mücadelelerini de birbirinden ayıramayız. 

Öyleyse iklim çöküşünü sonlandıracak taleplerimizin sokakta, birleşik bir mücadelenin bastırılamaz sesiyle dile getirilmesi gerektiği de ortada. Çünkü bu yolda devam edersek savaş üstüne savaş, kriz üstüne kriz yaşanacak olan, hepimizin yoksullaşacağı, kıtlıklar ve su krizleri yüzünden her yıl milyonların göçe zorlanacağı, yaşamak değil hayatta kalma çabasından ibaret bir geleceğe sürüklendiğimize hiç şüphe yok. Ne kadar çok insan bu büyük mücadeleye katılır, sesimiz ne kadar yüksek çıkarsa, daha iyi bir dünyada yaşama şansımız o kadar artar. 

Bu yağma ve barbarlık düzenini sonlandırabilecek, olayların yönünü değiştirecek olan, “…. kişiye iş” gibi,  “savaşlara değil adil bir dünyaya yatırım” gibi net taleplerle sokağa çıkan, sayısı binleri bulacak, binlerin milyonlara dönüşeceği bir kitle harekettir. 

İnsanca yaşayabileceğimiz bir dünya hayali, gerçekleri ve net taleplerini sokaklardan haykıran bu büyük mücadelenin gücüyle gerçeğe dönüşecek. 


Roni Margulies Tüm Yazıları

Yeryüzünün birkaç metre altı

Karl Marx 5 Mayıs’ta doğalı 204 yıl oldu, Komünist Manifesto’yu Friedrich Engels’le birlikte yazalı 174 yıl.

Üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra, yazdıklarının bizim için bir anlamı, faydası, önemi olabilir mi?

Olabilir. Ve var.

Örneğin, bugün Türkiye’de olup bitenlere, konuşulup tartışılanlara bakarsak Suriyeli göçmenler meselesinden daha önemli bir konu olmadığı ve daha epey bir zaman da olmayacağı çok açık.

Marx’ın yazdıkları arasında bu konuyla ilgili bir şey var mı? Var.

Manifesto’nun en temel sloganlarından biri doğrudan bu konuyla ilgili olarak yazılmış gibi adeta: “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!”

Bu, Sovyetler Birliği’nin resmî armasında yer aldığı için beylik ve biraz da anlamsızlaşmış bir slogan.

Oysa Marksizm’in özünü belki de en iyi yansıtan slogan.

Diyor ki, 1) Sosyalizm işçi sınıfının marifetidir, 2) Millet, milliyet, etnisite, millî sınırlar, vatan filan işçi sınıfını ilgilendirmez.

Birincisi açıklama gerektirmeyecek kadar basit. Devrimin öznesi işçi sınıfıdır, parlamento veya “halklar” veya “ezilenler” değil.

İkincisi, yani enternasyonalizm, somut bir gereklilik. Engels’in dediği gibi, “Bir başka ulusu ezmeye devam eden bir ulusun özgürleşmesi mümkün değildir.” Niye? Çünkü kendi egemen sınıfıyla, kendi devletiyle birlik olup başka bir ulusun ezilmesini onaylayan bir işçi sınıfı, kendisini ezen egemen sınıfı ve devleti deviremeyecek, özgürleşemeyecektir.

Suriyeli göçmenler iyi bir örnek oluşturuyor.

Süleyman Soylu şöyle demiş, “Fabrikanda Suriyeli’yi çalıştır, sömür, sigortasını yaptırma. Sonra ayak ayak üstüne at, ‘Ne olacak bu Suriyelilerin hâli’ de. Bir milyon insan gidecek. Kim isyan edecek biliyor musun? O iş sahipleri.”

Evet, çok garip, ama Soylu doğru söylüyor! Göçmenlerin fabrikalarda ucuz emek olarak çalıştırılması tabii ki patronların, işverenlerin işine yarıyor, kârlarına kâr katıyorlar. Ama sadece kâr meselesi de değil. Türk işçiler patronla uğraşacağına Suriyeli göçmenlerle uğraştığında, onları dışlamaya çabaladığında, sınıf bölünüyor, örgütlenmek çok daha zor oluyor. Yani patronlar iki defa kârlı çıkıyor.

Milliyetçilik, ırkçılık, ayrımcılık işverenlerin ekmeğine yağ sürer.

Marx’ın sözleriyle ifade edersek:

“İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz veya Alman değildir; emektir, ücretli köleliktir, kişinin kendini satmasıdır. İşçinin hükümeti Fransız, İngiliz veya Alman değildir; sermayedir. İşçinin yerli oksijeni Fransız, İngiliz veya Alman havası değildir; fabrika havasıdır. İşçinin sahip olduğu toprak Fransız, İngiliz veya Alman toprağı değildir; yeryüzünün birkaç metre altıdır.”


Yıldız Önen Tüm Yazıları

Hepimiz göçmeniz, bir arada yaşayacağız

Göçmenlere yönelik saldırganlık, linç girişimleri, yalanlara dayalı kampanya bir adım geriliyorsa on adım birden ilerliyor.

Bu yüzden, geçtiğimiz hafta yaptığımız basın açıklamasında vurguladığımız gibi, sorunun göçmenler olmadığının altını bir kez daha çizmek istiyorum: 

“Göçmen sayısının artışı bir gerilim yaratmadı, göçmen sayısını ırkçı muhalif bir politik hat olarak kullananlar gerilimi artırıyor. Aşırı sağın yükselmesinin nedeni göçmenler değildir, göçmen karşıtlığını krizin çözümüymüş gibi kullananlara solun cevap üretememiş olmasıdır sorun.” 

Sözde Erdoğan karşıtı, özde ırkçı

On sene önce Hatay’da Hatay elden gidiyor diye miting yapan göçmen karşıtları bugünkü kadar etki yaratamamıştı. Hatay elden gitmedi ama Erdoğan’a karşı muhalefet etmenin en bereketli yolu göçmenleri sorun olarak ele almak oldu. Göçmenler milliyetçiliğe oynamanın, Erdoğan karşıtlığı yapmanın, iktidara yüklenmenin, IŞİD karşıtı olmanın, “sekülerlik karşıtlarını” eleştirmenin, Kemalistlerle kaynaşmanın, gerçek kriz başlıklarını görünmez kılmanın, şiddet uygulayarak kadrolaşmanın, lümpen genç öğeleri örgütlemenin, linç girişimleriyle sokak hareketliliği inşa edip üye kazanmanın bir aracı haline getirildi. 

Bu, muhalefetin geniş kesimlerinde alıcı buldu. Şu noktanın altını ısrarla çizmeliyiz: Sorun göçmenlerin sayısı değildir. Sorun göçmen sayısını kriz nedeniymiş gibi öne çıkartılması ve iktidarın göçmenleri korunaksız bırakmasıdır. 

Dünyanın en mücadeleci insanları, ölümden kaçmış, buraya gelmiş ve buradaki ağır ırkçı grupların zulmüne rağmen çalışan, ayakta durmaya çabalayan göçmenlerdir.

Sorunların kaynağı kim?

Göçmenler aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının kopmaz bir parçasıdır. Irkçılığa karşı küresel mücadelenin sloganlarında söylendiği gibi bizi soyanlar başka ülkelerden gelenler değil, başka ülkelerden gelenleri de bizi de soyanlar bu ülkenin patronları.

Göçmenleri işçi sınıfının zayıf olduğu alan olarak gören, göçmen düşmanlığı yaparak örgütleyenler, işçi sınıfının hem dikkatinin gerçek sorunlardan, sorunların gerçek sorumlularından kaçmasına neden oluyor hem de işçi sınıfını bölüyor. Birlikte sermaye sınıfına karşı mücadele edeceği göçmenleri düşmanmış gibi gösteriyor.

Tek bir göçmene verilecek zarar bu yüzden tüm emekçilere, yoksullara verilmiş demektir.

Tüm emek örgütlerini, tüm demokratik güçleri, tüm insan hakları platformlarını, göçmenlere karşı yalanlar üzerinden örgütlenen ırkçı linç kampanyasına karşı harekete geçmeye çağırıyoruz.

Acil olarak harekete geçmeliyiz!

Göçmenlerin sahipsiz olmadığını göstermeliyiz!”


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

HDP’ye yönelik baskılara son!

HDP yeniden organize bir saldırının hedefi haline getirildi. Dağa giden çocuklarını istiyormuş gibi aylardır kampanya yapan aileler Ankara’da HDP Genel Merkezi önüne çelenk bırakmaya çalıştı. HDP üyeleri ve vekilleri bu provokatif girişime tepki gösterdiğindeyse bir polisin bir HDP milletvekiline “çivilerim seni” dediği sözlerine tüm kamuoyu tanıklık etti.

Bu eylemlerin amacını biliyoruz.

Dağa giden çocukları istemek bahane, HDP’yi dağa gidişleri organize eden bir kurum gibi göstermek asıl amaç.

Böylece, HDP’nin kapatma davasını bir yangına benzetirsek bu insanlar yangına körükle gitme işlevini görüyorlar.

HDP’lilerin böyle bir haksızlığa tepki göstereceğini bilen devlet kolluk güçleri de genel merkez binası önünde yaşanan arbedeyi bir kez daha HDP’yi kötü göstermek, suçlu ilan etmek için kullanıyor.

Size kimse inanmıyor

Ama bu olan bitene kimse inanmıyor.

İnsanlar çocuklarının dağa gitmesine tepki duyabilirler.

Bu tepkilerini dile getirecekleri yer bir partinin önü değildir.

Bir partinin önünde dile getireceklerse de bu ancak iktidar partisinin önü olabilir.

Çünkü bu türden illegal eylemleri önlemesi gereken bir muhalefet partisi değil iktidar kurumlarıdır, devlet kurumlarıdır, İçişleri Bakanlığı yetkilileridir.

Hepimiz biliyoruz ki HDP üzerinden bağlantılarla dağa giden gençlerin net bir bilgisi olsa, bu çoktan çarşaf çarşaf manşet olurdu. 

Bir milletvekilinin çözüm süreci günlerinde dağda çektirdiği fotoğrafların vekilliğinin düşürülmesi için kullanılmasında olduğu gibi. 

İktidarın seçim hazırlıklarının parçası

Böyle kanıtları olmadığı için geleneksel çamur at izi kalsın yöntemini hayata geçiriyorlar.

Bu yöntemle hem HDP’nin kapatılması davasına malzeme sağlıyorlar hem de kamuoyunda HDP’nin demokratik bir siyasal partiden ziyade “dağ işlerine bulaşan” bir kurum olduğu izlenimini yaratıyorlar.

Toplam sonuç ise zaten tüm üyeleri, vekilleri, yöneticileri hapse atılan ya da hapse atılmakla tehdit edilen, 600’ü aşkın yöneticisi hakkında siyaset yasağı istenen parti, iktidar bloğunun arzuladığı gibi seçim sürecinde işlevsiz kılınmaya çalışılıyor. 

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, anketlerin her defasında ortaya koyduğu bir gerçeği değiştiremiyorlar: HDP’nin oyları yüzde 11-14 bandından aşağı inmiyor.

Çünkü seçmenler, Kürtler, demokratlar, dürüst insanlar her türlü baskıya rağmen ayakta duran HDP’nin iktidarın yaratmaya çalıştığı algıyla bir ilgisinin olmadığını, kendi ayakları üzerinde duran bir parti olduğunu biliyorlar.

Üstelik bu parti milyonlarca insanın oyunu alıyor.

Milyonların partisi olan HDP üzerindeki baskılara derhal son verilsin.


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Ukrayna'nın işgali emperyalist bir vekalet savaşıdır

Ukrayna'da yaşananlar yalnızca Rusya'ya karşı bir milli mücadele değil, aynı zamanda emperyalist güçlerin sürdürdüğü bir vekalet savaşıdır.

Tuhaftır ki, bazı istisnaları olsa da NATO'nun Rusya’ya karşı yürüttüğü vekalet savaşının destekçileri bunun bir vekalet savaşı olduğunu inkâr etme eğilimindeler. Barack Obama yönetimindeki CIA yöneticisi Leon Panetta, Mart ayında, "Bu sözcükleri kullansak da kullanmasak da gerçek değişmiyor; bu, Rusya’ya karşı bir vekalet savaşıdır" diyordu. Ancak Batı’nın siyasi güçleri ve onların müdafileri bu gerçeği reddetmeye devam ediyorlar.

Öne sürdükleri bahane de Rusya'nın bu savaşı Ukrayna hükümetinin güçlerine karşı ve iki halkın da azımsanmayacak desteğiyle sürdürüyor olması. Bazen de şuna benzer cümleler kurabiliyorlar; “Buna vekâlet savaşı demek, Ukrayna’nın savaşın aktörlerinden biri olduğunu inkâr etmektir”, dolayısıyla onu ABD'nin kuklası durumuna indirgemek olur.

Sorun belki de – tümüyle değilse de kısmen - bir başkası adına hareket eden kişi anlamına gelen “vekil” kelimesinden doğuyor. Soğuk Savaş sırasında ABD, Üçüncü Dünya'daki şu ya da bu Komünist hareketi sık sık Rusya'nın “vekilleri” olmakla suçlar ve onların Sovyetler Birliği'nin kuklaları olduklarını ima ederdi. 1970'lerin ikinci yarısında Vietnam'daki Komünist rejim, Kamboçya ve Çin'deki diğer iki Komünist rejimle savaşıyordu. Kendilerine özgü amaçları ve çıkarları olan farklı ulusal hareketler aynı Stalinist ideoloji doğrultusunda harekete geçmişti. 

ABD’nin Soğuk Savaş dönemine dair en gerçekçi “vekalet” örneği ise 1961'de yaşanan Küba'yı işgal girişimi olabilir, çünkü bizatihi CIA’nin örgütleyip silahlandırdığı sınır dışı edilmiş sağcı gruplar tarafından yürütülmüştü.

Ukrayna'nın Rus işgaline karşı kendi yöntemleriyle direniyor olması, harekete geçirici bir güç olarak milliyetçiliğin canlılığını koruduğunu gösteriyor elbette. Ancak ulusal mücadeleler bile neticede rekabet halindeki kapitalist güçlerin egemen olduğu bir emperyalist sistemin içinde gerçekleşiyor, büyük güçlerin kendilerinden zayıf olanları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarının sonucunda yaşanıyor.

Soğuk Savaş, bu çıkar ve rekabet ilişkisinin vekalet savaşlarına yol açtığını göstermişti. Kore Savaşı Temmuz 1950'de, Komünistler liderliğindeki Kuzey, Batı egemenliğindeki Güney'i işgal ettiğinde başladı. Kuzey Kore’nin lideri Kim İl-sung, Kore yarımadasını yeniden birleştirme arzusu duyuyordu. Ne var ki, kendisinin iktidara gelmesinde büyük payı olan Joseph Stalin’in ve Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'nin desteğini istedi. Shen Zhihua'nın etkileyici çalışması “Mao, Stalin ve Kore Savaşı”na göre, Stalin işgale destek vermeyi kabul etti: O da güneydeki Pusan ​​ve Inchon limanlarına erişim sağlayabilmek istiyordu.

Tabii bir de ABD'nin müdahale etme ihtimalinin zayıf olduğunu, bunu yapsa bile Çin'deki yeni Komünist rejimin böylesi bir savaşın yükünü taşıyabileceğini düşündü. Stalin, Çin’in lideri Mao Zedung'a itimat etmiyor, Kore'de ABD ile yaşanabilecek bir çatışmanın Zedung’u kontrol altında tutmayı kolaylaştıracağına inanıyordu. Neticede ABD müdahale etmeye kalkışırsa Çin de boş duracak değildi. Gerçekten de birbirleriyle tükenene kadar savaşıp, Kore’yi bugün halen geçerliliğini koruyan duruma, bir daha bir araya gelmemek üzere bölünmeye ittiler.

Üçüncü Dünya Savaşı'ndan kaçınan Sovyetler Birliği’nin ABD ile bir sıcak savaşa girişmek yerine Kuzey Kore ve Çin ordularını savaştırması da sonuçta ABD’ye karşı yürüttüğü bir vekalet savaşıydı. Her ikisi de kendi ideolojik motivasyonları, ekonomik ve jeopolitik çıkarları olan bağımsız aktörler olmalarına rağmen, Kim ve Mao, Stalin tarafından kullanılıyordu. 

Bugün de bir benzeri yaşanıyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky ve rejimi özünde kendilerine mahsus bir milliyetçi projeyi temsil ediyor. Dolayısıyla Ukrayna'nın bağımsızlığı için savaşıyorlar. Ancak Financial Times'a göre, ABD ve müttefikleri de kendi çıkarları doğrultusunda, onlara her gün “ağırlıklı olarak ABD tarafından finanse edilen – yüz milyonlarca dolar değerinde-, ağır silahlarla yüklü 8 ila 10 kargo uçağı ile destek sunuyor.”

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin geçen hafta ülkesinin hedefini gayet açık bir şekilde ifade etti: "Rusya nihayet başka bir ülkeyi daha işgal etmek gibi şeyler yapamayacak kadar zayıfladı." 

Yani bu sadece Ukrayna ve Rusya arasında sürüp giden bir uluslar savaşı değil, aynı zamanda emperyalist güçler arasında gerçekleşmekte olan bir çatışmadır. Bunu görememek, buradan doğacak tehlikelerin anlaşılamamasına yol açıyor.

CIA’nin günümüzdeki yöneticisi William Burns kısa süre önce şöyle bir uyarıda bulunmuştu; “Başkan Putin ve Rusya’nın yaşayabileceği çaresizlik ve ordusunun şu ana dek yaşadığı başarısızlık göz önüne alınırsa, nükleer silahlara başvurma ihtimalinin oluşturduğu tehdidi hafife alamayacağımız ortadadır.” 

Vekâlet savaşları bugün yaşamakta olduklarımıza yol açar, ama emperyalistler arasında yaşanabilecek bir sıcak savaş bundan çok daha vahim sonuçlar da doğurur.

Alex Callinicos


Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Ermeni soykırımının 107. yıldönümü

Ermeni soykırımın başlangıç tarihi olarak kabul edilen 24 Nisan 1915’in üzerinden tam 107 yıl geçmiş olacak. Bu yüz yedi yılda hem hiçbir şeyin değişmediğini hem de çok şeyin değiştiğini söylemek mümkün. Hiçbir şey değişmedi, çünkü bir milyondan fazla insanın en vahşi şekillerde katli hâlâ inkâr ediliyor, yok sayılıyor, tersyüz ediliyor. Çok şey değişti, çünkü bütün inkâr çabalarına rağmen yaşananlar artık açıkça konuşuluyor, tartışılıyor, kitaplar yayınlanıyor. İnkâr cephesinin tüm çabalarına rağmen, şişeden çıkan cin bir daha geri dönmeyi reddediyor.

Kasabanın sırrı

1915’te sadece milyondan fazla insan katledilmedi; bu kişilerin servetlerine ve mülklerine el konuldu, Türk/Müslüman/Sünni/Erkek esasına göre kurulmaya çalışılan yeni devletin harcında kullanıldı. Bundan ötürü uzun yıllar bu konu hakkında hiç konuşulmadı; Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesine çeşitli şekillerde damgasını vurmuş olan Ermenilere hiç yaşamamış muamelesi yapıldı. Büyük kiliselerin neredeyse tümü camiye dönüştürüldü, Ermenilerden kalan diğer binalar da ya yıkıldı ya da başka amaçlarla kullanılarak yabancılaştırıldı. 1915, herkesin bildiği ama dile getirmediği “kasabanın sırrına” dönüştürüldü.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra da uzun yıllar boyunca konuyla ilgili tek kelime edilmedi. Sadece Türkiye’de değil, yaşananların görgü tanığı ve suç ortağı olan Almanya’da da konu küçük çevreler dışında dile getirilmedi. 

Türkiye’nin tepkisi ise Ermenileri Osmanlı devletine ihanetle suçlamak ve “asıl onlar bizi öldürdü” demek oldu. 2000’li yıllarda mukatele adı altında “karşılıklı öldürmeler” şeklinde gerçekleşen “kötü olaylardan” söz edilmeye başlandı, savaşın neden olduğu zorunluluklar dile getirildi. 

Bu yıllarda esas olarak Hrant Dink ve çevresi tarafından yapılan çalışmalar, devleti rahatsız etmeye başladı. Konuyla ilgili Agos gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Dink, araştırmalar yapmaya, el konulan vakıf mallarının iadesi için girişimlerde bulunmaya başladı. Dink’in özellikle Mustafa Kemal’in manevi kızı Sabiha Gökçen’in gerçekte bir Ermeni yetimi olduğunu ortaya koyması, ırkçı odaklar tarafından hedef gösterilmesine neden oldu. Hakkında “Türklüğe hakaretten” davalar açıldı, devlet yöneticileri tarafından bu tür çalışmalar yapmaması için “uyarıldı”, sonunda da 2007 yılında faşist bir tetikçi tarafından öldürüldü. Dönemin yöneticilerinin tüm vaatlerine rağmen, cinayet etraflıca aydınlatılmadı ve hâlâ öldürme emrini verenin kim olduğu bilinmiyor.

Neden rahatsız oluyorlar?

Anadolu’da yaşayan Hıristiyanların bir bütün olarak ortadan kaldırılmasının “kasabanın sırrına” dönüştürülmesinin nedeni nedir? Neden bu konuya dair yapılan çalışmalar, nasıl olup da gündelik siyasi konularda kanlı bıçaklı olan siyasi partileri birleştirebilmektedir? Burada şu soruyu sormak yerine olacaktır: 1915’te olanların bilinmesi, bundan yüz yıl önce dağ başlarında, ıssız çöllerde katledilen, bir mezarı bile olmayan insanların anılması kimi, neden rahatsız eder ki? Bu soruya cevap vermek, öyle çok da zor olmasa gerek.

1915 gerçeklerinin kabul edilmesinden rahatsız olanlar, her şeyden önce, 2015 yılında kaybettiğimiz Yaşar Kemal'in ifadesiyle, "cumhuriyetin şişirdiği keneler"den başkaları değil.  “Ötekiler düşmüşler yazıya yabana, Ermenilerin çiftliklerini, Yörüklerin kışlaklarını, ötekiler Hazine tarlalarını pay ediyorlar, bir türlü de gözleri toprağa doymuyordu. Taşkın Halil Bey, Zülfü, emekli yargıç Hüdai, Mustafa Rüştü Bey, bunların hepsi hepsi birer sahtekardı. Hepsi, Çamuroğulları, Tazıgiller, Yiğitoğulları üç beş yılın, Cumhuriyetin şişirdiği kenelerdi.”

Yaşar Kemal burada elbette birkaç yerel aileden söz ediyor. Ermenilerin yaşadıkları, olanca çıplaklığıyla ortaya çıkartıldığı takdirde, bugünün anlı şanlı kapitalist ailelerinin Ermenilerin (ve Hristiyanların) tasfiyesiyle gerçekleşen servet transferiyle zenginleşen suçlular olduğu anlaşılacak. Bundan ötürü bunlar rahatsız oluyorlar. Türkiye’nin ilk ve en önemli kapitalistlerinden Vehbi Koç’un,1980 darbesinin şefi Kenan Evren’e yazdığı mektupta yer alan “Solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir” ifadesi, bu konuda aydınlatıcı olacaktır.

İşçi sınıfı ve 1915

İşçi sınıfının alın terine el koyarak servetlerine servet katarken, milyonlarca insanı açlık sınırının çok altında bir asgari ücrete mahkûm edenler de Ermenilerin başına gelenleri kabul edilmesinden çok rahatsız oluyorlar, hatta bundan ölesiye korkuyorlar. Gerçeklerin ortaya çıkması durumunda bu güne dek anlattıkları "Asıl onlar bizi kesti. Geri gelirlerse burada hiç birimizi yaşatmazlar. Onlar bizim en büyük düşmanımız" yalanlarının, işçilerin damarlarına zerk ettikleri ırkçılık, milliyetçilik zehrinin artık işe yaramayacağını, ezilenlerin, yoksulların öfkesinin kendilerine yöneleceğini biliyorlar.

Bütün bunlardan ötürü, 1915’te yaşananlarının inkaıının bugün işçi sınıfının daha güzel bir dünya için harekete geçmesinin önündeki engellerin en önemlilerinden biri olduğu söylenebilir. Türkiyeli devrimcilerin bu engeli parçalayıp atması, yani “kasabanın sırrını” aydınlatması, sosyalizm mücadelesinin en önemli ve kaçınılmaz görevidir! 


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Canan Kaftancıoğlu ve acil demokrasi mitingi

CHP İstanbul İl başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında siyaset yasağı getiren yargı kararı insanları çileden çıkarttı.

Şok ve dehşet operasyonu

Atılacak adımın niteliğini belirleyecek olan, iktidarın ne yapmakta olduğunun kavranmasından geçiyor. İktidar bir şok ve dehşet operasyonu peşinde. Kaftancıoğlu, bu operasyonun bir halkası. 2015 yılından beri örgütlenen ama özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le ilerleyen, geliştirilen, güçlendirilen bir strateji bu.

2015 yılında iki seçim arasında terörize edilen siyaset alanı Gülten Kışanaklar, Demirtaşlar, Kavalalar, Barış Akademisyenleri, KHK’lılar, HDP belediye başkanları, HDP milletvekilleri, Gezi davası, Kobanê davası, sabah operasyonları, Cumhuriyet gazetesi operasyonları, Aydın Enginlerin hapse atılması, Ahmet Şık’ın 2016 yılında bir kez daha gözaltına alınması, Özgür Gündem’le dayanışmak için nöbetçi editörlük yapan Büşra Ersanlı, Necmiye Alpay gibi isimlerin tutuklanması, Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanması, Enis Berberoğlu’nun, Atilla Taş’ın, Murat Aksoy’un tutuklanmaları, “sert” haberler yapan gazetecilerin tutuklanması, uzun süre hapis yatanların beraat ederken daha hapishane kapısından çıkmadan yeniden tutuklanması, Büyükada’da casusluk davası ve insan hakları aktivistlerinin göz altına alınması, tutuklanması…

Listeye herkes aklına gelen bir tutuklama hadisesini ekleyebilir ama herkes gözünü nasıl bir sabaha açacağını bilemeden uyuyor. Birçok sabah, şok eden ev baskınları, gözaltı, arama ve tutuklama haberleriyle uyanıyoruz.

Her biri birkaç yıl gündem olması gereken davalar, tutuklamalar, gözaltılar silsilesini her hafta yaşar hâle geldik neredeyse. 

Ezici çoğunluğu “adeta örgüt üyesi gibi” türünden cümlelerin geçtiği adeta savcılık iddianamesi gibi metinlerle haklarında tutuklama istenen insanların sayısı on binlerle ifade ediliyor. 

İktidar, hukuktan geriye hukuksal metinlerin bile kalmadığı bu hukuk cinayetlerine, iktidarını pekiştirme aracı olarak bakıyor. Bu “hukuki” adımla hem muhalefetin tüm saflarını korkutuyor hem de gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi hareketsiz kalmasını sağlıyor. Osman Kavala’nın hiçbir delil gösterilmeden yıllarca tutuklu kalması ve üstüne bir de müebbet hapse mahkum edilmesi, katılmadığı kesin olan toplantılara katıldığı iddia edilen ama kanıtlanamayan insanların 18’er yıl hapis alması, 2013 yılında atılan sosyal medya mesajlarının 9 sene sonra tutuklanmaya konu yapılması, bu muhalefeti şok ve dehşet içinde bırakmanın araçları.

Bu strateji müthiş bir propaganda mekanizmasıyla el ele ilerliyor tabii ki. Tutuklananlardan bir kısmı liberal, bir kısmı iş insanı, bir kısmı sinemacı, bir kısmı gazeteci, bir kısmı, bir bankaya para yatıran, bir kısmı darbecilikten tutuklanan, bazıları Fethullahçı darbecilikle bazıları PKK üyesi olmakla, bazıları PYD’nin propagandasını yapmakla, bazıları tam bir kokteyl terör örgütü tanımı içinde davranmakla suçlanan insanlar olduğu için yargısal otoriterizmin mağdurları arasına Çin Seddi çekiliyor.

Suçlamaların niteliği, suçlananlar arasına duvarlar örerken, her bir yargı kararı korku imparatorluğunun duvarını güçlendiren tuğla işlevi görüyor. Bu iktidar açısından çok dinamik bir süreç. Sürekli bir planlama, örgütlenme, bağlantılar kurma, taktik belirleme mesaisi harcanıyor zira. Bu taktiğin özünü, Türk usulü başkanlık rejimini eleştiriden muaf kılmak, eleştiriler üstü tutmak, sürekli şok içinde yaşayan ve dehşet duygusu içinde gezinen muhalefeti kımıldayamaz hale getirmek, iktidarın sınırlarını belirlediği aşırı sağcı zemin dışına taşma ihtimali bulunan tüm ciddiye alınabilir muhalefeti o sınırların içine geri itmek ve böylece girilen seçim süreci ikliminden kaybetmeden çıkmak oluşturuyor. 

İktidarın güvendiği

İktidar bu stratejisinde, yıllardır sağa çektiği siyaset zemininin muhalefetin düşünce alışkanlıklarını kesinlikle belirlediği yorumuna bel bağlıyor. İlk bakışta bu konuda yanılgı içinde olmadığını düşünebiliriz. Dış politika, muhalefetin hızla iktidarın dümen suyuna girdiği bir alan oluyor. Sınır ötesi harekatlar ha keza. İç politikada, göçmen konusunda yerlilik ve millilik konusundaki yabancı düşmanlığında muhalefet iktidardan daha berbat bir hatta. 1915’le yüzleşme konusunda iktidar belki bir adım daha “olumlu” bir noktada duruyor. Kürt sorununun çözümü konusunda muhalefetin bazı bileşenleri iktidarla sağcılık yarışı içindeler.

Ama iktidarla muhalefetin birleştiği asli zemin, değişimin sadece seçimle olacağı önermesi. İktidar bunu, gelişmelere sokakta tepki vermeyi darbecilikle suçlayarak ve provokasyon yaratma girişimi olmakla damgalayarak yaparken, muhalefet, parlamenterist hayallere aşırı bir şekilde teslim olduğu ve öte yandan da sokak eylemlerine dahil olarak iktidar tarafından deklase edilmekten korktuğu için yapıyor.

Muhalefet açısından buradaki ana çelişki şu: Demokratik, anayasal bir hak olan kitlesel eylem yapma hakkını terörle ilişkilendirmesinden korktuğu bir iktidarın, seçim sürecini demokratik kurallara göre düzenleyeceğine inanıyor. Osman Kavala’ya müebbet hapis cezası veren bir yargının Kemal Kılıçdaroğlu’nu siyaseten yasaklı ilan etmesinin önündeki engel ne olabilir? CHP’nin il başkanına siyaset yasağı getirilirken, CHP’nin kendisine ne yapılmış olunuyor?

İktidarın güvendiği tam da bu. HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasında bu sınırın içinde nasıl debelendiğini gözlemlemiştik muhalefetin. Kılıçdaroğlu “anayasaya aykırı da olsa evet” diyeceklerini söylemişti. “Dokunamazsınız!” diyerek milyonları demokratik gösteri yapma hakkını kullanmaya çağırmamıştı. Bu, bugünkü iktidarın her nobranlığını CHP’nin bu tutumuna bağlamak anlamına gelmez. Elbette Kılıçdaroğlu kaplumbağa hızıyla ve keskin olmayan bir şekilde bu sınırları zorlamaya çalışıyor. Yine de ana eğilim çok açık ki seçime kadar bir tatsızlık çıkmasın politikasının izlenmesi yönünde. Oysa, seçimlere kadar bir tatsızlık çıkmasın taktiği, seçimlerin oldukça tatsız geçmesine neden olabilir.

Fırsat 1: İstanbul Sözleşmesi 

Muhalefet, bu açıdan bazı kritik fırsatları kaçırdı. Bu fırsatlardan birisi kadınların haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını, iktidarı her açıdan köşeye sıkıştıracak bir politika ataklığın odağına çevirebilirdi. 

Fırsat 2: Covid-19 salgını

Muhalefet, pandemiyle mücadeleyi bütünüyle başarısız bir şekilde yürüten, özellikle pandeminin en şiddetli yaşandığı günlerde her adımıyla sermayeyi kollayan iktidarın tutumlarını, sağlık politikalarındaki yetersizliklerle birlikte eleştiren dev bir hareket inşa edebilirdi. Unutmamak gerekir ki pandeminin sonuçlarını çok daha şiddetli yaşayan ABD’de Siyah Hayatlar Önemlidir hareketi milyonlarca insanın katıldığı eylemleri üstelik salgının en şiddetli günlerinde neredeyse bir halk isyanına dönüştürmüş ve Trump’ın yenilgisini hızlandırmıştı.

Fırsat 3: Gezi davası

En az üç milyon kişinin katıldığı hemen hemen bütün şehirlerde kitlesel bir özgürlük eylemi olan Gezi direnişinin bir darbe davası haline getirilmesine ve tüm baskının giderek Osman Kavala ve yedi arkadaşımızın sırtına yüklenmesine karşı kitlesel bir ses çıkartmadı.

Fırsat 4: HDP’li belediyeler ve vekiller

HDP’nin halkın oyuyla söke söke seçilmiş belediye başkanları ve milletvekillerinin yerlerine kayyum atanması, tutuklanmaları, muhalefet tarafından sadece HDP’lilere yönelik bir müdahale olarak görüldü. Kürtler ve sosyal şovenist olmayan sosyalistler ve demokratlar dışında kimse bu baskıcı girişime tepki göstermedi.

Fırsat 5: Açlar ordusunun oluşması

Muhalefet, gerçekte daha az netameli bir konu olan ekonomik kriz konusunda da sokaklardan uzak durdu. 2021’in Kasım ayında, iktidarın “faiz-enflasyon” denklemi, apaçık bir ekonomi yönetiminden habersizlik, arka arkaya alınan kararlar ve inşa edilmeye çalışılan rejimin inşa edilebilecek bir şey olmamasından kaynaklanan zincirleme hatalar ve illaki sermayeyi koruma telaşı, ekonominin temel bloklarının kırılmasına neden oldu. Bu kırılmanın maliyeti her zaman olduğu gibi yoksullara çıkartıldı. Krize çare diye üretilen her önlem bir yandan sermaye gruplarına kaynak aktarmak anlamına gelirken aynı zamanda yeni ve daha büyük bir krizi tetikledi. Muhalefet toplumun radikal bir şekilde fakirleşmesine karşı açığa çıkarttığı öfkeyi sokakta örgütlemek yerine, sokağa çıkma eğilimine karşı durdu. Sayısız fiili grevi, bölgesel ve merkezi mitinglerle ulusal çapta bir hareketin üzerinde yükseleceği bir harekete dönüştürmek yerine, yoksullara seçimleri beklemesini telkin etti.

Bir ihtimal daha var!

Oysa iktidarın, muhalefetin korkularına, hareketsizliğine, seçimlere ertelemeciliğine yönelik güvenini darmadağın edecek örnekler de var. Üstelik, o dönem ısrarla “örgütlenmesinin kendisi bile bir demokrasi şöleni gibi ele alınacak” bir miting önerirken, CHP, Berberoğlu’nun tutuklanmasına karşı “Hak-hukuk-adalet” yürüyüşüne indirgemiş olmasına rağmen, muhalefetin sokakta yığınsal buluşması örgütlenebilmişti. 

Hem Berberoğlu’nun özgürlüğü hem de daha sonra İstanbul seçimlerinin arka arkaya iki kez kazanılmasının arka planında, “Hak-hukuk-adalet” yürüyüşünün, milyonlarca insanın öfkesini ifade etmesi, giderek bu öfkenin simgesi olmasıydı.

Üstelik, o yürüyüş, iktidarın milyonlarca insanın eylemini kolayca “terörle”, “sokak kargaşası” çıkartmakla itham edemeyeceğini de göstermişti.

Bugünün 2017’den bir farkı var üstelik: mevcut iktidar, bir azınlık iktidarı. Yargı ve devlet organları üzerindeki denetimiyle bir hegemonya kurmaya çalışsa da siyaset, ekonomi, kültür, dış politika, iç politika, demokrasi, adalet, hukuk, eşitlik gibi tüm alanlarda dökülen bir iktidar. 

Mafya babalarının siyasetçileri tehdit edebildiği özel bir çürüme dönemi bu. Ama hiçbir mafya babasının iktidar alanında yaşanan çözülmeyi gizleyemediği bir dönem aynı zamanda. Bu yüzden bu dönem atılması gereken adım, giderek sıklaşan yargı hamleleriyle yaşatılan şok ve dehşet duygusundan kurtulmak. Tek tek insanları, tek tek muhalefeti bu şok durumundan kurtaracak olan, milyonlarca insanın da aynı duyguları yaşadığını görmesidir. Tek tek korkan insanların bir anda cesarete kavuşabileceği tek olay örgüsü, bir sandığa gidip oy verme çağrısı olamaz. Kendisi gibi insanlarla birlikte sokaklarda haykırmaktır. “Özgürlük işçilerle gelecek!” derken ima edilen de budur. Milyonların, demokratik eylemine ihtiyaç var. Sorun yaşayan herkesin yan yana gelmesine ihtiyaç var. Bu ihtiyacı örgütlemek için uzak durulması gereken ise olumsuz kehanetlerde bulunma alışkanlığı. Evet! Sağcı ve daha aşırı sağa kayan iktidar, daha da aşırı sağa kayabilir ama bunu söylemek için Canan Kaftancıoğlu’nun seçilme hakkının ve “siyaset yapma” hakkının gasp edilmesini beklemek gerekmiyor. Ekrem İmamoğlu’nun yerine kayyum atanacağını söylemenin bir anlamı yok! Gülten Kışanak’ın yerine kayyum atandı, arkasından Selçuk Mızraklı’nın yerine kayyum atandı. Diyarbakır dev bir şehir, oraya kayyum atanabiliyorsa elbette İstanbul’a da kayyum atanabilir. Demirtaş gibi milyonlarca oy alan bir siyasetçi tutuklanıp siyaset yasağı getirilebiliyorsa diğer siyasetçilere de getirilebilir aynı yasak.

Bu muhalefetin kimseye faydası yok ve meşhur 6’lı ittifak güzellemesi yapmaktan ve her gelişmeyi seçimlere ertelemekten daha farklı değil. 

Bir sosyal medya hesabında yazıldığı gibi, Mayıs 2021 de, TBMM'deki HSK üye seçimlerinde AKP- MHP oyları seçim için gerekli çoğunluğu sağlayamıyordu. CHP-İYİP, AKP ile 3 üye karşılığında anlaşıp, üyelerin kura ile belirlenmesinden endişe eden AKP'yi rahatlattılar. Anlaşmada HDP dışlandı.

Bu muhalefetin sınırlarını artık herkes görmek zorunda. Kaftancıoğlu hakkında iyi bir sınavdan geçmiş görünseler de “şok ve dehşet hali” muhalefetin her yerinden dökülüyor. Bu, kuşkusuz ki, muhalefetin iktidarın sokak eylemleriyle kendisini yönelik tehdidinin bütünüyle yersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bu, haklı yanları da olan bu tehdidin arkasındaki iktidar stratejisini görüp, buna gör adım atmanın önemine işaret eden bir vurgu olarak ele alınmalı. 

Sokak korkusundan kurtulmak zorundayız!

Kadınlar, LGBTİ+’lar, Newroz’da Kürtler, sendikasız işyerlerinde işçiler, sağlık emekçileri bu korku imparatorluğunun tuğlalarını sık sık sarsıyor. Tüm mağdurlar, milyonların hareketi içinde bir araya gelmeli ve meydan okumalı.

Karamsar kehanetlerden kurtulmak zorundayız!

Karanlık dehlizlerde yapılan planlamalar, milyonlarca insanın kendi eyleminin yarattığı sokakların şeffaflığında tuzla buz olmak zorunda. Kimsenin provoke edemeyeceği şeffaflıkta, netlikte, kitleselliğiyle tek tek muhalifleri koruyacak, herkese güven duygusu aşılayacak, iktidarın baş edemeyeceği bir demokrasi mitingi/yürüyüşü inşa edilebilir. Sadece CHP’nin yapacağı bir yürüyüş değil. Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a yürümüştü. Şimdi Türkiye’nin tüm illerinden Ankara’ya yasal bir miting yapmak için yürünebilir. 

Böyle bir miting, hem Canan Kaftancıoğlu’nun siyaset yasağını püskürtür hem yasaklı diğer siyasetçilerin özgürlüğünün kapısını aralar, hem milyonlarca yoksulun öfkesini açığa çıkartacağı bir alan olur hem de hepimiz emin olalım ki tüm çözümün adresi olarak görülen seçimin garantisi ve güvenliği bile böyle bir mitingin şimdiden örgütlenmesiyle sağlanabilir ancak.

Yürüyüş ve miting yapmak hâlâ bir hak.


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Ülkeler ve ittifaklar: Otoriter yönetimler nasıl yenilir?

Türkiye seçim sürecine doğru yaklaştıkça dünyanın farklı ülkelerindeki seçimler ve buralarda otoriter hükümetlere karşı kurulan ittifaklar Türkiye kamuoyunda da tartışılıyor.

Bu tartışmaların en sonuncusu Macaristan seçimleri oldu. Ülkeyi 12 yıldır tek başına yöneten Orban hükümeti, kendisine karşı birleşen 6 partiden oluşan ittifakı yendi.  Slovenya’da geçtiğimiz haftalarda yapılan seçimi ülkenin otoriter lideri, “mini Trump”  Janez Jansa’ya karşı sadece 4 ay önce kurulan Özgürlük Hareketi Partisi galip gelmeyi başardı. 

Biraz daha geriye gidersek İsrail’de uzun yıllardır iktidarda bulunan Netanyahu yönetimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı seçimi kaybetmişti. Şili’de ise genç sosyalist Gabriel Boric etrafında birleşen sol partiler ve sosyal hareketler seçimi kazanmayı başarmıştı.

Bu seçimlerin hepsi otoriter iktidarlara karşı kurulan farklı ittifakların kimi zaman kazandığı kimi zaman da kaybettiği deneyimler oldu. Bu seçimlerden Türkiye açısından önemli dersler çıkarmak son derece önemli. 

Macaristan’da ittifak yenilgisi, İsrail’de Netanyahu’nun geri dönme ihtimali

Macaristan’da gerçekleşen seçimlerde 12 yıldır iktidarda bulunan ve ülkeyi hızla otoriter bir rejim olmaya doğru götüren Victor Orban’ın Fidesz Partisi ile ittifak ortağı KDNP oyların %53’ünü alarak büyük farkla birinci oldu.

Orban’a karşı 6 muhalefet partisinin birleşek oluşturdukları Macaristan İçin Birleş hareketi, Péter Márki-Zay’i ortak aday göstermişti ancak anketlerin aksine Orban, %35 oy alan Zay’i büyük farkla  yendi. Bu yenilgi, Türkiye’deki 6’lı ittifakın da yaşayabileceği bir dizi seçim kampanyası sorununun ardından yaşandı. 

Öncelikle Orban yönetimi uzun süredir iktidarda olup, muhalif ve bağımsız medyayı tamamen kapatmış, ülkeyi Soros ve küresel güçlerin ele geçirmeye çalıştığına dair kutuplaştırıcı bir komplo teorisi yaymış, mülteci istilasına karşı ülke güvenliğini koruduğunu ilan etmiş, LGBTİ+’lara karşı sert bir kampanyaya girişmiş ve yüksek enflasyona karşı maaşları radikal ölçüde artırmıştı. Ukrayna savaşı konusunda ise tarafsız bir politika izleyerek muhalefetin Macaristan’ı Rusya ile savaşa sürükleyeceğine dair propaganda yapmıştı seçim boyunca.

Muhalefet ittifakı (Macaristan İçin Birleş) ise ortak bir seçim çalışması yapamayarak daha baştan dağınık bir görüntü verdi. İçerisinde faşist bir parti olan Jobbik, liberal sağ Momentum Hareketi, 3 ayrı merkez sol parti ve Macaristan’ın Yeşil Partisi’nin yer aldığı ittifak sadece Orban’dan kurtulmak gerektiğine dair bir seçim kampanyası yapabildi. Orban rejiminin olumsuzlukları ve yolsuzluk, hırsızlık iddiaları üzerine kurulu bir seçim kampanyası yapıldı. Çıkardıkları aday Márki-Zay ise eski bir Fidesz Partisi destekçisi yani muhafazakar bir sağcı adaydı. Yerel seçimlerde Fidesz’in güçlü olduğu küçük bir şehir olan Hódmezővásárhely’de ortak aday olarak belediye başkanlığını kazanmış olması nedeniyle Orban’ın tabanındaki muhafazakar oyları çekebileceği düşünülüyordu. 2018’deki yerel seçimlere kadar ülkede bilinmeyen bu yeni politikacının ülkedeki kutuplaşmayı aşarak Fidesz tabanından da oy alabilmesi muhalefeti aynı şeyin genel seçimlerde de başarılabileceği sonucuna götürmüştü. Ama öyle olmadı. 6’lı ittifak 2018 yılında aldıkları oy toplamının da altına düştü, parlamentodaki sandalye sayısı azaldı. 

Seçim süresince birçok kriz yaşadı ittifak cephesi. İttifakın en büyük partisi ülkenin Fidesz’den sonra en çok oy alan partisi faşist Jobbik seçim sırasında ittifak tartışmaları nedeniyle bölündü. Solcu partilerle koaliyon yapılması tabanında sorun yarattı ve Jobbik’ten ayrılan bir grup yeni bir parti kurarak seçimlere katıldı ve %5 oy almayı başardı. Jobbik’in güçlü olduğu birçok yerde ittifaka beklenen oy çıkmadı. 

Bir başka kriz ise ortak bir program çıkarılamaması sonucu her partinin iktidar alınırsa yapılacaklar konusunda farklı şeyler söylemesi oldu. Ortak aday Márki-Zay’in açıklamaları diğer partilerin açıklamalarıyla çelişti. İktidar bu ayrılığı çok iyi kullandı. Bu duruma karşı partiler Márki-Zay’in kampanyasına zarar vermemek için açıklama yapmama kararı aldı. Ama bu çelişkiler zaten ekonomik sıkıntı ve savaş riski yaşayan ülkede belirsizliğin hakim olacağı anlayışını kuvvetlendirdi ve bildikleri otoriter ama en azından ne yaptığını bilen tek parti iktidarına destek artmış oldu. 

Türkiye ile kıyaslanan bir başka ülke ise İsrail olmuştu. Orada da 12 yıldır iktidarda olan ve yine yolsuzluk iddiaları, ekonomik sorunlar ve sert savaş yanlısı uygulamalarıyla ülkeyi yöneten Benjamin Netanyahu yönetimi seçimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı kaybetmişti.

Bu geniş ittifak içerisinde İsrailli Arapların partisi de vardı, sol ve sağ merkez partiler de. Netanyahu’nun Likud Partisi’nden Filistinlilere karşı yeteri kadar sert davranmadığı eleştirisiyle ayrılan siyasetçilerin kurduğu partiler de vardı.

İttifak özellikle Netahyahu’ya karşı süren yolsuzluk soruşturması sayesinde ve seçimlerin iki yılda 4 kez tekrarlanmasının verdiği yorgunlukla beraber kazanılabilmişti. Ancak mecliste sadece bir fazla sandalyeye sahip olarak çoğunluk olabilmişti. Birbiriyle tümüyle uyumsuz politikalara sahip bu 8 partili ittifakın iktidarda kalmayı başarıp başaramayacağı tartışılırken Ramazan boyunca yaşanan çatışmalar ve ölümler ittifak üyesi bir milletvekilinin istifasıyla çoğunluğun kaybedilmesine yol açtı.

Netanyahu bu dağınık koalisyonun yakın zamanda tamamen işlevsiz kalarak erken seçime gitmesini bekliyor. Böylece yolsuzluklar ve otoriterlik ile suçlanırken ittifakın ülkedeki ekonomik sorunlara da şiddet olaylarına da çözüm bulamamış olmasından yararlanarak bir kez daha güçlü bir iktidar kurarak geri dönmeyi hedefliyor.

Bu iki seçim ve ittifak deneyimleri Türkiye açısından iki önemli ders içeriyor. Birincisi Macaristan örneğinde olduğu gibi sandık matematiğinin işlememe ihtimali ve Erdoğan’ın da muhalefetin çelişkilerinden yararlanarak istikrar ve güvenlik söylemi ile iktidarını koruması. İkincisi de İsrail örneğinde olduğu gibi dağınık bir ittifakın seçimleri kazansa da kısa sürede içine düşeceği bir yönetim krizinin ardından tekrar istikrar sağlayıcı bir “kurtarıcı” olarak geri dönme ihtimali.

Gerçek ittifak: Şili’de radikal solun zaferi ve Slovenya’da yeni partinin başarısı

Sol açısından örnek alınabilecek başka ittifak deneyimleri de var dünyada. En son gerçekleşen Slovenya seçimleri ilginç bir örnek. Slovenya’da da Yugoslavya döneminde “komünist” bir bürokrat olan ve Alman basınının "mini Trump" lakabını taktığı sağcı başbakan Janez Jansa hükümeti, ülkede demokrasiyi geriletmek ve basın özgürlüğünü sınırlamakla suçlanıyordu. Orban’a yakın bir siyasetçi olan Jansa, yine Orban gibi giderek otoriterleşmiş, muhalif basını sindirmişti. Jansa daha önce de üç kez başbakanlık yapmış ve 2013’te yolsuzluktan iki yıl hapis cezası da almıştı. Son iktidarında ise aşırı sağa doğru yönelerek ülke demokrasisinin altını oymakla itham ediliyordu. 

Jansa alternatifsizmiş gibi görünürken seçimlere 4 ay kala kurulan merkez sol Özgürlük Hareketi Partisi seçimlerden %34,5 oy alarak galip ayrıldı. Jansa’ya karşı kurulan merkez sol ve yeşil bir parti olan Özgürlük Hareketi’nin liderliğini ise ilginç bir şekilde bir iş insanı olan Robert Golob yapıyor. Golob’un, mecliste 12 sandalye kazanan diğer küçük sol partilerle ittifak kurarak bir koalisyon hükümeti kurması bekleniyor. Jansa’nın uygulamalarına karşı demokratik özgürlükleri güçlendirmesi bekleniyor. Yeşil ve sosyal demokrat bir program uygulaması bekleniyor.   

Slovenya’dan ayrı olarak esas büyük başarı ise Şili’de yaşnmıştı. 2021 sonunda gerçekleşen seçimleri Gabriel Boriç’in liderliğindeki sol ittifak kazanmıştı. 

2017’de Geniş Cephe isimli sol partiler ittifakı kurulmuş ve Boric bu hareketin lideri olmuştu. 2019’da ülke çapına yayılan kitle eylemleri sonrası sağcı iktidar yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Ülkeyi saran işçi, kadın ve gençlik hareketleri neoliberalizmin dünyada ilk uygulandığı ülke olan Şili’de neoliberalizme son vereceklerini haykırıyordu.

Kitle eylemleri sonucu Geniş Cephe ile Komünist Parti ve toplumsal hareketlerin aktivistleri yeni bir ittifak kurdular: Haysiyeti Tanıyın (Apruebo Dignidad) hareketi. Bu ittifak neoliberal politikalar altında Şili emekçilerinin haysiteyini yitirdiğini ve onu yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan radikal bir sol program etrafında birleşti. Yapılan ön seçimde eski öğrenci hareketi lideri Boriç %60 oy alarak hareketin devlet başkanı adayı olarak seçildi.

Bu geniş ve radikal sol ittifak milyonlarca kişiyi değişimin mümkün olduğu konusunda heyecanlandırdı ve harekete geçirdi. Bu büyük umut ve değişim hareketi seçimlerde %56 oy alarak sağcı adayı mağlup etmeyi başardı ve Salvador Allende’den sonra ülke başkanlığına seçilen ikinci sosyalist lider oldu.

Şili örneği sol bir ittifak projesinin nasıl gerçekleştirilebileceğinin iyi bir örneği. Anket ve sandık sonuçlarına dayanarak kurulan ittifaklar evdeki hesabın çarşıya uymaması sorunlarıyla karşılaşırken birleşen hareketlerin kurduğu mücadele ittifakları sadece kendi ülkeleri için değil tüm insanlık için de umut olabiliyor.

Türkiye’de de bu yılın ilk aylarında 200’den fazla grev yaşanmış, binlerce kadın İstanbul Sözleşmesi için sokaklara inmiş, tüm yasaklara ve baskılara rağmen LGBT+’lar yine sokaklarda mücadele etmeyi sürdürmüş, çevre ve kent hareketleri birçok eylem gerçekleştirmiş ve Kürt hareketi bütün baskılara rağmen Newroz’da gücünü koruduğunu göstermişti. Bu hareketlerin oluşturacağı radikal bir sol program milyonları seçim kampanyasında heyecanlandırarak harekete geçirebilir ve AKP’ye karşı gerçek bir sol seçenek yaratabilir. Bu Şili’deki gibi yeni bir ittifak platformu şeklinde ya da Slovenya’daki gibi yeni bir sol parti şeklinde de olabilir ama bu olmadığı zaman Türkiye’yi bekleyen olsaı sonuçlar Macaristan veya İsrail örnekleri gibi duruyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Değişim işçilerle geliyor

İşçilerin öfkesi sonunda patladı. Domino taşı gibi birbirini etkileyen işçi grev ve direnişlerin ardı arkası kesilmiyor. Taşımacılık, maden, tekstil, çorap, liman, otomotiv, dokumacılık, depo gibi pek çok iş kolunda işçilerin protesto, grev ve direnişleri devam ediyor. Otoriterleşen rejimin ülkeyi yönetenler ve patronlarda yol açtığı aşırı pervasızlık işçilerde biriken öfkeyi görmelerini imkânsız hâle getiriyor. İktidar, “Kara Salı” olarak anılan devalüasyonun ardından vites yükselten işçi mücadelesinin hızını asgari ücrete yapılan sefalet zammıyla kesebileceğini umdu. Oysa asgari ücret daha işçilerin eline geçer geçmez açlık sınırıyla eşitlenmişti. Türk İş Ocak ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 4.249 lira, yoksulluk sınırını da 13.844 lira olarak açıkladı. Yıllık enflasyon oranları TÜİK’in manipülasyonlu hesaplarına göre bile yüzde 48,7 olarak açıklandı. Bağımsız kuruluş ENAG’a göre ise açıklanan enflasyon oranı yüzde 114. Milyonlarca emekçi, artan, çarşı, pazar, market fiyatlarına yetişemez, ay sonunu getiremezken, elektrik ve doğalgaza yapılan fahiş zamların ardından iki üç kat artan faturalarla karşı karşıya kaldılar. 

Kıvılcımı Trendyol işçileri yaktı

İktidarın beklentisinin aksine asgari ücrete yapılan sefalet zammı işçi sınıfında biriken öfkenin taşmasına yol açtı. “Kara Salı” sonrasında sağlık çalışanlarının başını çektiği DİSK, KESK ve TTB gibi örgütlü işçilerin “Geçinemiyoruz” eylemleri öne çıkmıştı. Bu kez mücadele özel sektörde çalışan örgütsüz işyerlerinden yükseldi. Şirketler, 2022 yılında yüzde 11-20 bandında ücret zammı dayattılar. Pek çok sektörde 4.250 liralık zamlı asgari ücretin birkaç puan üzerindeki ücret zammı işçilerde büyük bir mücadele dalgasına yol açtı. 

Trendyol işçileri mücadelesi bu dalganın başlangıcı oldu. Trendyol işçileri patronların yüzde 11’lik sefalet zammı dayatmasına karşı kontak kapatıp, mücadele etmeleri sonucu yüzde 38’lik zam kazandı. Ardından Getir, Hepsi Jet, Aras Kargo, Yurtiçi Kargo, Yemek Sepeti, Banabi işçileri kontak kapattılar, şehrin merkezlerinde yükselen plaza önlerinde kitlesel gösteriler düzenlediler. Şehrin en işlek caddeleri, rengarenk motor kuryelerin kornalarıyla yaptıkları geçitlerle demokrasi şölenine dönüştü. Küresel ölçekte son yıllarda yükselişe geçen, “GİG ekonomi” denilen online alışveriş sektörü pandemi süreciyle hızla büyüyen bir sektör. Türkiye’de 200 bin işçiyi istihdam eden sektörde iş bulamayan pek çok üniversite mezunu “esnaf kurye” adı altında çalışmaya başladı. Esnaf kuryelerin “Kendi işinin patronu” gibi yanıltıcı bir tanımlaması var. Gerçekte kârın patrona, vergi dahil zararın işçiye yüklendiği, işçilerin rekabet ortamında atomize edildiği, güvencesiz koşullarda çalıştığı bir sistem esnaf kuryelik. Bu sektör işçiler üzerinden muazzam kârlar elde etti. Türkiye’de de bu şirketler kârlarını iki üç kat arttırırken, artan hayat pahalılığı, meslek hastalıkları ve ölüm riski karşısında tek kurtuluş yolunun birlikte mücadele olduğunu görüyor kurye işçileri. 

Sağlık çalışanları iktidarı uyardı

BBC Türkiye’nin yüzde 20’lik zammı dayatması karşısında grev yapan çalışanlar yüzde 32 oranında ücret zammı ve diğer sosyal haklarda artış kazandı. Ardından Digitürk çalışanları da patronların yüzde 17’lik sefalet zammına karşı gösteriler düzenledi.

Sağlık krizinin tüm sorunları üzerlerine yıkılan sağlık çalışanları, insanca yaşayacak, emekliliklerine yansıyacak bir ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sağlıkta şiddetin önlenmesi için yurt çapında bir günlük uyarı grevi örgütlediler. İktidar sağlık çalışanlarının uyarısını dikkate almazsa, 14 Mart’tan itibaren süresiz genel greve gidecekler. 

Ekonomide ihracat gelirlerinde önemli bir pay sahibi olan tekstil sektöründe patronlar işçilerin sırtından kâr rekorları kırdılar. Geçen yıl sektör 2020 yılına oranla yüzde 33,2 artış sağlayarak 12,9 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdi. 2022 yılında da kârlarını maksimize etmeyi planlayan tekstil patronları işçilere sefalet zammı dayattılar. Alpina çorap fabrikasında çalışan 2000 işçi üretimi durdurdu ve 2 bin 500 lira zam aldı. Ardından sektörde pek çok iş yerinde grevler pıtrak gibi çoğaldı. Büyük şehirlerin dışında Gaziantep ve Eskişehir gibi pek çok kentte tekstil ve çorap işçileri ücret artışı ve sendikalaşmak için üretimi durduruyorlar.

Kızılay Maden Suyu, Banabi, Divriği Maden, Uzel, Tüvtürk, Lila Kâğıt Çınartaş, Şişli Belediyesi İGA, İstanbul Finans Merkezi, Bakırköy Belediyesi, Emekliler Flomak, Sinbo, Akkuyu Nükleer Santrali, Migros depo işçileri, Anadolu Gemi söküm, belediye işçileri gibi tekstil ve kurye sektörü dışında madencilik, lojistik gibi pek çok sektörde grevler ve direnişler yaşandı, yaşanıyor. 

Kendiliğinden bir mücadele

Grevler, direnişler çoğunlukla kendiliğinden meydana geliyor. Eylemler, kendiliğinden her mücadelede olduğu gibi, başarılı, başarısız pek çok mücadelenin, örgütlenmenin ürünü. Ancak hiçbir siyasi parti, sendika ya da bağımsız sendika aktivistlerinin çağrılarıyla gerçekleşmiyor. Yıllardır ekonomik krizin faturasını yüklenen, düşük ücretlerle çalışan, hak gasplarına uğrayan, iş cinayetlerine mağdur olan, pandemi koşullarında bile canları pahasına patronların kârlarını arttıran işçiler şimdi kaybettiklerini geri almak için hareket geçtiler. Kazanana kadar mücadele ediyorlar. Grev yapıyorlar. Pek çok mücadele kazanımla sona eriyor. Her bir mücadele bir başka mücadeleye cesaret veriyor. Hareket böylelikle yaygınlaşıyor. Hemen her yerde işçiler işyerleri düzeyinde aşağıda birleşerek harekete geçiyorlar. Eylemlerle birlikte iktidar tarafından oluşturulan, yapay kutuplaşmalar yerini hızla sınıfsal kutuplaşmaya bırakıyor. Farklı siyasal partileri destekleyen, dindar, dindar olmayan, farklı yaşam tarzlarına sahip işçiler patronlara karşı birleşip, üretimi durduruyorlar. Grev ve direnişlerde kadınlar hem yaygın hem de hareketin en önünde yer alıyor. Hareketin yükselmesiyle birlikte sendikalaşma eğilimi de artıyor. Örneğin direnişteki Farplast işçileri fabrikada çalışan 1500 işçiden 600’ünün üretimi fiilen durdurdukları esnada sendikaya üye olduklarını söyledi. 



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Bu ülkede ırkçı olmak için ne yapmak lazım?

Aslında Leman Sam’ın “…bu soysuz Arapların ne mal olduğunu herkes anladı…” tweet’inin, ne denli ırkçı olduğu neredeyse herkes tarafından kabul edilmişti zaten. Yalnızca “soysuz Araplar” ifadesi değil elbette burada mesele “canım Araplar” denilmiş olsaydı dahi “bunları aldınız şimdi haydutluk, tecavüzler vs. gırla olacak” anlamına gelen bir tweet olduğu ve bunun en tipik ve bayağı ırkçı hezeyanlarla gururla duygudaşlık kurduğu hatta bu tip yalanların yayılımına katkı sunduğu zaten bakan herkes için aşikardı. Hatta Güvenç Dağüstün için bile bu ifadenin aslında savunulacak bir tarafı yok. Fakat ne olursa olsun Leman Sam’ı savunmak gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden de tweet’in muhtevasını değil, Leman Sam’ın farazi güzel karakterini konuşmamız gerektiği görüşünde.  

Bir meseleyi açıklığa kavuşturmak önemli, ırkçılık meselesinde olduğu kadar bu meselede de Dağüstün ile taban tabana zıt düşünüyoruz: Leman Sam’ın kişiliğinin konuyla hiçbir alakası yok, tweet’e verilen tepki Leman Sam’ın iç dünyasının gözler önüne serilmesi, gerçek kişiliğinin ortaya çıkması ve kendisini artık sevip sevmememiz, şarkılarını dinleyip dinlememizle ilgili değil, Leman Sam’ın potansiyel olarak yüzbinlerce insana ulaştığı platformunu, göçmenlerin nefret cinayetlerinin hedefi olduğu bir zamanda, ırkçı yorumlarını astığı bir pano haline getirmesiyle, insanların kendisine duyduğu saygı ve güveni bu fikirleri yaymak için kullanmayı tercih etmesiyle ilgilidir.

Bir burç olarak ırkçılık

Leman Sam’ın evinde veya kalbinin derinliklerinde ırkçı olup olmadığı konumuz değildir: Leman Sam’ın twitter’a yazdığı ifade ırkçıdır ve Leman Sam tarafından yazıldığı için bunun bir etkisi vardır, gücü vardır; üstelik ırkçı olmadığı düşünülen bir cenahtan ırkçılığa can suyu taşımaktadır.

Dağüstün ise bu suyun alıcısına ulaştığından emin olmak için şövalyece kendini ortaya atmaktadır; zira kendisine “o topa girme” filan diyen arkadaşlarına rağmen, belki sevdiği birini savunduğunu sanıyor olsa da aslında kaçınılmaz olarak o kişinin, Dağüstün’ün bile ırkçı olmadığını açıkça iddia edemediği, herhangi bir İYİP teşkilatında bile yüksek ihtimalle “Leman Hanım haklısınız ama dilimize dikkat edelim, ‘soysuz’ yerine ‘kültürsüz’ diyelim” türünden bir uyarı alacağı beyanını savunmakta, bu beyanın insanları çileden çıkaracak derecede aymazca ırkçı tavrını sıradanlaştırmaktadır.  

Leman Sam açıkça birkaç sene önce “Türkiye’de Arap görmek istemiyorum” mealindeki tweet’ini ırkçı bulanlara meydan okumakta, ırkçılık karşıtlarını ve üç tutam vicdanı olduğu için Leman Sam’ın yazdıklarını itici bulan herkesi suçlamaktadır. Konunun büyümesi üzerine yaptığı açıklamada ise doğru dürüst bir özür dilemek yerine “biraz ileri gittim galiba” gibi tam ne demek olduğu anlaşılmayan, kanımca “ben haklıyım ama insanlar belli ki bu lafları kaldıramıyor” demek isteyen birinin edeceği türden sözler sarf ediyor. Tweet’i de kendisi değil twitter kaldırıyor.

Apoloji sarhoşluğu

Şimdi burada Dağüstün'ün Leman Sam’ın bir defasında Arap bir şarkıcının şarkısını Araplara küfretmeden dinlemiş olmasını ırkçı olmadığına delil olarak nakletmesi üzerine konuşmak tabii eğlenceli olurdu.

Yahut Leman Sam’ın iflah olmaz hayvan sevgisinin sınır tanımaz bir çığlık olarak Arap düşmanlığına tercüme olduğunu iddia edişi de pekâlâ uzun uzun üzerinde durulabilecek bir konu.

Aslında kendisini, Leman Sam’ın aynı tweet’le alakalı olarak “(Arap’ların) aralarında iyi insanlar da vardır” demiş olmasını, Leman Sam’ın ırkçı olmadığının bir başka ispatı olarak sunmamak konusunda kendini dizginleyebilmiş olduğu için tebrik etmek gerekir belki de. Zira bir defasında “aslında ben insanları severim” demiş olmasını bu şekilde ortaya sürebiliyor.

Ve tabii, madem “soysuz araplar, alayı tecavüzcü” demek de bizi ırkçı yapmıyor, “Bu ülkede nasıl ırkçı olunur? Alnımıza gamalı haç mı çizdirmeliyiz yoksa birini mi öldürmek gerekiyor?” diye sorası da geliyor insanın.    

Fakat başka bir şeye odaklanmak istiyorum bunun yerine.

Dünyanın tüm çınarları

1968 yılında İngiltere’de Enoch Powell isimli ırkçı bir siyasetçi, bugün Rivers of Blood (Kan Nehirleri) adıyla hatırlanan, isimden de tahmin edebileceğiniz üzere kan dondurucu derecede ırkçı ve göçmen düşmanı bir konuşma yapmış, bunun sonucunda [pek de ırkçılık karşıtlığıyla tanınmayan] Muhafazakâr Parti’den (TORY) bile kovulmuş ancak kendi cephesini kurarak bir süre ciddi sayılabilecek bir ırkçı hareketin bir nevi sözcülüğünü yapmıştı. 

Bu konuşma o denli büyük bir etki bırakmıştı ki, aynı dönemde kurulan faşist parti National Front (Ulusal Cephe) konuşmanın vurgularını uzun seneler boyunca adeta manifesto gibi sahiplenecekti.  

1976 yılında, Ulusal Cephe’nin yükselişte olduğu bir zamanda, bu konuşmaya atıfta bulunarak Ulusal Cephe’nin göçmen düşmanı politik hattına desteğini beyan eden ünlülerin arasında iki devasa rock yıldızı da vardı: Eric Clapton ve David Bowie.

Takdir edersiniz ki rahmetli Bowie de Clapton da tıpkı Leman Sam gibi birer çınardır, kökleri de tam nereye bilemesem de epeyce bir yayılır.

Fakat ırkçılık karşıtları çınar oluşlarına veya ne kadar yetenekli olduklarına filan değil, milyonlarca genci etkileyebilecek karizması ve popülerliği olan bu kişilerin utanmazca ırkçılık yapıyor olmasına kafayı taktı ve Socialist Worker’s Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) anti-faşist kampanyası Anti-Nazi League’in (Nazi Karşıtı Birlik) öncülük ettiği bir rock müzik festivali düzenlendi. Bu festivalin adı Rock Against Racism’di (Irkçılığa Karşı Rock) 

Festival, kimi zaman yüz bin seyircinin katıldığı konserler ile yıllar içinde milyonlarca insanı bir araya getirdi ve 1982 yılına kadar devam ederek faşist tehdidin geriletilmesine olağanüstü bir katkı sağladı.

Bowie ve Clapton ise kariyerleri boyunca defaatle pişmanlıklarını dile getirdiler, “biraz ileri mi gittik acaba?” filan demek yerine açıkça özür dilediler ve bugün bu berbat lekeyle değil müzikleriyle anılmayı başardılar.

Yani demem şu, Leman Sam’ın topluma mâl olmuş bir çınar olduğunu, hepimizin iyiliği ve zenginliği için korunması gerektiğini düşünen arkadaşlar ırkçılığa tahammülü olmayan insanlara ders vermeyi bıraksınlar. Onun yerine, madem muhabbetleri de var, “yapma etme soysuz ne demek yahu” yahut hiç değilse “Leman abla sen şu twitter’ı bırak” desinler.  


Dila Ak Tüm Yazıları

Paris Komünü'nünden bugüne: Nafaka haktır

Yanlış bilgi, içerik veya haberlerin yayılma hızı, malesef ki doğru bilginin yayılma hızından çok daha hızlı oluyor ve çok daha fazla kişiye ulaşıyor. Toplumun geneline yayılmış olan ve düzeltilmesi gereken yanlış bilgilerden bir tanesi de nafaka hakkı ile alakalı. Kimi zaman devlet, kimi zaman medya, kimi zaman ise sosyal medya aracılığıyla yayılan nafakaya dair yanlış ve manipülatif bilgiler, tabii ki toplumun bir kesiminin hafızasından nafakanın kimlere, hangi koşullarda verildiği bilgilerini silip atıyor, yerini yanlış bilgilerle dolduruyor.

Daha önce başka bir yazımda, 4 çeşit nafaka olduğundan ve kimlere hangi koşullarda verildiğinden biraz bahsetmiştim. Aynı bilgileri tekrarlamayacağım ama yine de nafaka çeşitlerini hatırlatmakta fayda var: boşanma süreci ile alakalı tedbir nafakası, çocuğun bakımı ile alakalı iştirak nafakası, boşanma sonrası yoksulluk nafakası ve bir de üstsoy ya da altsoya yapılan yardım nafakası ki bu nafakanın evlenme ya da boşanma ile alakası yoktur. Bu nafaka çeşitlerinden hiçbirinde “erkeğin kadına ödemekle yükümlü olduğu bir para” şeklinde bir açıklama yoktur. Herhangi bir taraf belirtilmeksizin, maddi duruma göre karar verilerek; daha iyi durumda olanın mali gücü oranında, daha zor koşullarda yaşayacağı belirgin olan tarafa ödemesinin hakimin inisiyatifinde olduğu belirtilir. Erkeğin kadına nafaka ödeyebileceği gibi, kadının erkeğe nafaka ödediği örnekler de vardır. Ve her boşanma, taraflardan birinin diğerine nafaka ödemek zorunda kaldığı bir şekilde sonuçlanmaz, kimsenin nafaka ödemeden hayatına devam ettiği örnekler de vardır.

Peki, iki taraf da nafaka talep edebiliyorken, o zaman neden toplumda erkeğin sürekli altında ezildiği meblağlarda nafaka ödediği, 1 gün dahi evli kalsa ömrünün sonuna kadar nafaka ödemek zorunda kalacağı gibi yanlış ve sürekli erkeğin mağdur gösterildiği söylemler dolaşıyor? Kadınların büyük bir çoğunluğu her gün aynı evi paylaştığı kocalarından, sevgililerinden, aile bireylerinden şiddet görüp, öldürülürken, İstanbul Sözleşmesi’nden neden çıkılmak isteniyorsa ya da 6284 sayılı Kanun neden terk edilmek isteniyorsa ondan. Kadınların kürtaj hakkı neden engellenip, hangi sebeple olursa olsun istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması neden engelleniyorsa ondan. Kadınların özgürleşmeleri önünde neden büyük engeller biriktiriliyorsa ondan. Ama bu engellerin hiçbiri yıkılamaz değil. 

Kadınların büyük bir çoğunluğu okutulmadığı ve çalıştırılmadığı için ya da tam olarak az evvel bahsettiğim eşit işi yapmalarına rağmen aynı ücretler ödenmediği için boşanmalar sonucunda nafakayı alanların genellikle kadınlar olması, kadınların nafaka hakkına saldırılmasını meşrulaştırmıyor. Burada “neden daha çok kadınların nafakaya ihtiyacı oluyor?” diye doğru soruyu sorup, doğru çözümü aramak, mücadele enerjisini doğru yere yönlendirmek lazım. Mücadele enerjisini kadınların haklarını elinden almak için harcamak yerine, kadınları nafakaya mecbur bırakan eşitsiz koşullarla mücadele etmek ve bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya uğraşmak daha anlamlı olur. 

12 Mayıs 1871’de, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıyan Paris Komünü yıl dönümünde, gerek nafaka hakkı, gerekse de tüm diğer mücadelelerimizin bizi, tıpkı diğer mücadelelerin sonucunda elde ettiğimiz kazanımlarda da gördüğümüz gibi, daha özgür ve daha adil bir dünyaya götüreceğine olan inancım tam. 

Dila Ak


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Göçmen düşmanlığı işçi düşmanlığıdır

Göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek artıyor. Göçmenler hakkında üretilen en önemli iddialardan birisi de “işlerimizi elimizden aldıkları, ucuza çalıştıkları, ücret düzeylerini düşürdükleri” şeklinde.

Bu gerçeklerle örtüşmeyen bir propaganda.

Göçmen işçilerin çok kötü koşullarda ve düşük ücretlerle çalıştırıldıkları bir gerçek. Türkiye’de ve bütün dünyada kapitalistler daha fazla kâr elde etmek için göçmen işçileri sonuna kadar sömürüyorlar. Sigortasız, kayıt dışı çalıştırıyorlar, asgari ücreti bile vermiyorlar.

Bunun sorumlusu kim, göçmen işçiler mi? Elbette hayır. Bunun sorumlusu en başta kapitalist sistem olmak üzere bütün kapitalistlerdir, patronlardır, bu adaletsizliğe göz yuman devlet görevlileridir, bu konuda hiçbir şey yapmayan sendikalardır.

İşçi sınıfının çıkarlarını korumak en başta sendikaların görevidir. Göçmen işçiler işçi sınıfının bir parçasıdır. İşçileri sigortasız çalıştırmak suçtur, bunu önlemesi gereken en başta sendikalardır.

Irkçı kesimler göçmen düşmanlığı yaparak aslında işçi sınıfını bölmekteler. Çünkü kapitalistler göçmen işçileri kullanmaktan asla vaz geçmeyecekler. Kapitalist ekonomilerin krize yuvarlandığı, Türkiye‘nin kapitalist sistem içinde krize en ağır şekilde yakalanan bir ülke olduğu açıkça ortada iken; kapitalistler ucuz göçmen emeğini daha da fazla sömürmeye çalışacaklar. 

Irkçıların göçmen düşmanlığı işte bu noktada tam da kapitalistlerin çıkarlarına çok uygun bir davranış şeklidir. Böylece sinen, korkan göçmen işçiler, şimdi aldıklarının çok daha azı ücretlerle çalışmaya razı olmaktalar.

Göçmen işçilerin giderek düşen ücretleri, tüm işçi sınıfının ücret düzeyini de aşağı çeker. Bugün yaşamakta olduğumuz düşük ücret politikasının ana kaynağı, göçmenlerin düşük ücretle çalıştırılabilmesidir.

Bu kısır döngüden çıkışın yolu; göçmen işçilere yönelik ırkçı propagandalara inanmak, hezeyanlara kapılmak, göçmenlerin gönderilmesini istemek değildir.

Kapitalist sistemin krizde olduğu bir zamanda zaten kapitalistler ucuz göçmen işçiliğinden asla vaz geçmezler.

O halde ne yapmalıyız? İş ve sendika yasaları göçmen işçilerin örgütlenmesinin önüne herhangi bir engel koymamaktadır. Bütün göçmen işçilerin sendikalarda örgütlenmesini sağlamalıyız. Sendikalarda örgütlenen göçmen işçiler, ücret ve diğer haklarını alabildikleri oranda, Türkiyeli işçilerin de ücret ve diğer hakları insanca bir seviyeye çıkabilir. Sendikalar acilen göçmen işçilerin örgütlenmesi için bir araya gelmeli, çağrı yapmalıdır. 


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Hak bildiğin yol

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkede, Ramazan ayında, eller göğe açılmışken ve bir nevi açlığın ne demek olduğunu anlamak için oruçlar tutulurken Suriyelilere yapılanlar reva mı?

Kendini vicdanlı sayıp konfor içinde yaşayanların, asgari ücret bile alamayıp bir göz odada kalan Suriyelileri hatırlayınca içleri rahat mı? Halkların kardeşliğine inanıp, kendine sosyalist deyip “ama” ile başlayan cümleler kuranlar düşünce sınırlarının farkında mı?

Son bir haftadır bunlardan daha vahimi de politikacıların göçmenleri yine seçim malzemesi yapmaya çalışmaları. Yazıktır, günahtır. Güç sahiplerine mazlumla uğraşmak yakışır mı?

Kılıçdaroğlu, iktidar olur olmaz göndereceğini, Akşener ise Esad’la anlaşma koşuluyla yollanacaklarını belirtirken, Tayyip Erdoğan da Suriyelileri göndermeye yönelik bir çalışmaları olmadığını söylemişti, sevinmiştim ama o zaman anket sonuçları belli değildi.

Yapılan bir ankete göre İyi Parti seçmeninin yüzde doksan beşi, CHP’nin yüzde doksan ikisi, MHP’nin yüzde seksen beşi, AKP’nin yüzde seksen ikisi, HDP seçmeninin ise yüzde yetmiş beşi Suriyelileri istemiyormuş. Anket sonuçlarından sonra Erdoğan "Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşü için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz." ifadelerini kullandı. Onu, ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli "Demografik istikbalimizi düşünmek zorundayız” diye tamamladı.

Ne yazık ki anketlerden alınan sonuçların kaynağı yine kendileri: iktidar ve muhalefet.  İktidar gerekli yasal adımları atmayıp gerekli açıklamaları yapmadıkça, muhalefet gerçekleri çarpıttıkça toplumda göçmenlere tepki her geçen gün arttı, özellikle de Suriye’den ve Afganistan’dan gelenlere karşı. 

Son bir haftadır televizyonlarda sürekli göçmenler konuşuluyor ve deniyor ki halkın çoğu istemiyorsa bu büyük bir sorun ve çözmek gerekir. Halkın çoğu? Çoğunluk? Çoğunluk korkutucu bir sözcük. Çoğunluk ne isterse doğrudur mantığı daha da korkutucu. Almanya’da çoğunluk Hitlerin arkasından gidiyordu, Hitlere karşı olan kesim ise azınlıktı. Faşizme giden yol, yalanlardan, ayrımcılıktan, ırkçılıktan geçiyordu; bir de çoğunluğun isteklerinden.

Tevfik Fikret hak bildiğin yolda yalnız yürüyeceksin, demişti. Biz de sınırlara, ayrımcılığa, ırkçılara, faşizme karşı yalnız yürüyoruz. Zor durumda olanların yanında yürüyoruz. Bir o kadar kararlı ve bir o kadar bilinçli. İnsan olduğumuzu unutmadan, dünyanın kaynaklarını tüketmeden, kimsenin hakkını gasp etmeden yürüyoruz. Bugünkü kakofonide sesimiz biraz cılız çıkıyor gibi. Ama hiç susmayacak bir ses. Evet, azınlığız, Suriyelilerin yanındayız ve hak bildiğimiz yolda yürüyoruz.

Yine son günlerde herkesin dilinde misafirlik, geri gönderme, işgal sözcükleri. Özellikle “ülkemiz işgal altında” diye bir argüman geliştirdiler. Bu, bazı ulusalcı akademisyenlerin, birçok gazetecinin dilinde ve doğal olarak onları takip eden, kendini ülkenin okumuş, düşünen, bilen insanı sayanların da dilinde. İşgal sözcüğünü dillendirenlerin hareket noktası Türklük. Benim için Türklük kültürel bir olgu, Suriyelilere ve göçmenlere ayrımcılık uygulayanların dilinde ise ırksal bir sözcüğe dönüşüyor. Türkiye’de ırkçılık günden güne artıyor, anket sonuçları da bunu gösteriyor ve sorumlusu politikacılar, politikacıların sesi medya. 

Suriyelilerle ilgili bir tartışmaya girdiğimde bana hemen ev analojisi yapılıyor: “Evine bir yabancı alır mısın, bu topraklar da bizim evimiz değil mi?” değil. Tüm dünya evimiz, bu dünya hepimizin. 

Herkesin kalbinde bir süveyda var ve eminim ki onun küçücük olduğu düşünülüyor. Çünkü kötücül bir duyguyu kimse kendine yakıştıramaz. Herkes çok iyi, ne güzel ama kötülük yayılıyor; son bir yılda linç, yaralama, yakma, öldürme hat safhada. Ya yalan haberler? Çok. Urfa’da Suriyeli bir kadın göçmenlik dairesinde darp ediliyor buna tepki gösteren Suriyelilerle ilgili tüm medya, haberin nedenini değil de sonucunu yazıyor. Ayrımcılık? Çok. Beyoğlu’nda Batılılar gezse sorun değil, Araplar gezince sorun. Artık üç milyon yedi yüz binlik Suriyeliler değil diğer göçmenler de hedef tahtasında.

Süveyda kalplerde bir değil bin bugün. 

Ben ve benim gibiler hak bildiğimiz yolda yalnız ilerleyeceğiz ve miliyetçi, ırkçı hezeyanların her daim karşısında olacağız. 

Süveydanın küçülmesi dileğiyle.

Figen Dayıcık Fırat



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

İmamoğlu’nun stratejisi ve fotoğraftaki yansıması

Türkiye’nin en kritik seçimlerinden birine 13 ay gibi kısa bir süre kaldı. Seçimlerde Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkan isimlerden biri olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisi tartışma yaratı.

Sebebi ise, basına servis edilen veya yansıyan fotoğraf karesinde yer alan bazı isimler. Eleştirilere karşı İBB sözcüsü Murat Olgun’un ve İmamoğlu’nun tercihlerini savunmak için kullandıkları üstten, küçümseyici, seçmeni değersizleştiren dil ve üslupları bardağı taşırdı ve tepkilere yol açtı.

İmamoğlu’na oy veren veya Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı olmasını isteyen seçmenlerin bir kısmında İmamoğlu, Erdoğan’a mı benzeyecek kaygısı belirdi.

Hatta Türkiye’nin sayılı sanatçılarından biri olan Fazıl Say gibi birçok insan, sadece sözü edilen fotoğraftaki bazı isimlerin siyaseten tercih edilmesi nedeniyle İmamoğlu’nun üstünü çizdiler.

Cumhurbaşkanlığı adaylığını zora soktuğu yazılıyor, çiziliyor. Bunlar konusunda şimdiden bir şey söylemek mümkün ve doğru değil. Ama İmamoğlu’nun belediye başkanı seçildikten sonra hiçbir krizi doğru yönetemediğini not etmekte fayda var.

Bu tartışmada birçok şey yanlış temelde yürüyor. Bu isimler, Ekrem İmamoğlu’nun bütün basın yayın organlarını ve temsilcilerini çağırdığı bir basın toplantısına davetli değiller. İmamoğlu, İstanbul dışı bir siyasal gezisine bu kişilerin de içinde yer aldığı az sayıda basın mensubunu davet etti. Bu isimleri siyasal stratejisine uygun gördüğü için davet etti. Karşı mahalleye mesajını iletecek isimleri belirlerken, siyasal ve gazetecilik bagajlarını dikkate aldı. Bu tercihin yaratacağı sorunu önemsemedi. Mesele karşı mahalleyi kapsayıp kapsamamakla ilgili değil. Bunlar siyasal tercihle davet edilmiş isimler.

Ekrem İmamoğlu, mevcut siyasal partileri aşan “yeni ve farklı bir siyasetçi” profiliyle ve imajıyla, Türkiye siyasetinde kendine yer açmaya çalışıyor. Bu yeni bir şey değil. 2019 yerel seçimlerinde de benzer bir strateji izlenmesinin başarı sağladığı düşüncesi oldukça yaygın.

Gezi direnişinden yanlış ders çıkarmış

Bu “yeni ve farklı” siyasetçi, stratejik gücünü esasında Gezi direnişinden almaktadır. Gezi direnişinde taleplerin alışıla gelmişin dışında yeni ve farklı dil, üslup, yöntem ve tarzda dile getirilmesi, direnişin yaygınlaşmasını sağlamış, genç ve farklı kesimleri içine çekmişti. Bu süreçten muhalefetin hiçbir kesiminin doğru ders çıkaramaması ise başka bir yazının konusudur.

İmamoğlu’ndan önce Selahattin Demirtaş’ın, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Gezi direnişinden esinlenerek uyguladığı “yeni ve farklı” siyasetçi olma stratejisi, toplumun büyük kesimlerinden sempati kazanmasını sağlamıştı.

Demirtaş’ın stratejisinin merkezinde, demokratik değerler ekseninde Kemalist cumhuriyetçileri kazanmak ve bu yolla güçlü demokratik siyaseti inşa etmek vardı.

İmamoğlu ise, sol ve evrensel değerlerden uzak eksen ve yöntemle, milliyetçi ve muhafazakârları kazanmak, Türk merkez siyasetini farklı biçimde ve popülist söylemle yeniden inşasını hedef etmek istiyor.

Ekrem İmamoğlu başkan olduktan sonra, yapmacık, içi boşaltılmış demokratik çıkışlarda yararak ve kamusal hizmetlerinden ziyade, sağ seçmenin gönlünü hoş tutmaya yönelik “yeni ve farklı” siyasetçi algısı yaratarak gündem oldu.

İmamoğlu’nun bu siyasal stratejik tercihinin en açık kanıtı, bu stratejinin mimarlarından danışmanı Necati Özkan’ın 2019 yerel seçimlerinin hemen sonrasında kaleme aldığı “Kahramanın Yolculuğu: Yeni Nesil Siyasetin Zaferi” kitabıdır. Bu kitapta İmamoğlu’nun hedefleri hakkında yeteri kadar ipucu mevcut.

Erdoğan’ı taklit ediyor yakıştırması ise bir yönüyle yanlış. Siyasal hayatında Erdoğan’ın, kendi seçmenine, mahallesine kamuoyu önünde ayar vermesine bir kez dahi kimse şahit olmamıştır.

Erdoğan’ın seçmenine, muhafazakâr mahallesine “akıllı olun” ve “vız gelir tırıs gider” gibi kibirli parmak sallaması ve istemeden de olsa değersizleştirmesi bir an için bile olsa söz konusu değildir. Erdoğan’ı Erdoğan yapan ve siyasette kalıcı kılan, bir yanıyla seçmenine verdiği hak edilmeyen payedir. Erdoğan parmağını hep seçmeni olmayanlara salladı, oy vermemekte direnenleri ötekileştirdi, aşağıladı.

Kamu kaynakları ve muktedire benzemek

Ama İmamoğlu’nun, Erdoğan ile kamu kaynaklarının kullanımı bakımından aynı yoldan yürüdüğü iddialarını daha ciddi değerlendirmek gerek. Daha doğrusu bu konuda İmamoğlu ve CHP’li birçok yerel yöneticinin, iktidar partisinden ve geleneksel Türk siyasetinden net ayrışan politika izlemiyorlar.

Kısa bir süre önce, seçim kanununun görüşülmesi sırasında, bütün muhalif partiler, Cumhurbaşkanının seçimlerde devlet olanaklarını kullanmasını doğal olarak eleştirdiler ve karşı çıktılar. Ekrem İmamoğlu için de, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için yapılan Karadeniz çıkarmasının bütçesinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanıp karşılanmadığı konusu ortada duruyor. Bu konudaki sessizlik, eleştirenlerin ve destekleyenlerin ortak paydası oldu.

Türkiye’nin sorununun önemli bir boyutu da kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı konusudur. Yönetici koltuğunda oturanın kimliğinden bağımsız olarak, 20 yıllık iktidarın yarattığı rejimin bu yönünü görmemezlikten gelmek, Cumhur İttifakı’nın rejimine alternatif yaratamaz.

İmamoğlu’nun İstanbul Belediyesi çalışmalarıyla hiçbir ilgisi ve bağlantısı olmayan Karadeniz turunun harcamalarının İstanbul Belediyesi’nin bütçesinden yapmış olması ihtimali, kanaatimce siyasal güdüyle tercih ettiği gazetecilere ilişkin süren tartışmalardan kat be kat büyük ve derin bir sorun.

Bunun Cumhurbaşkanın devletin olanaklarıyla seçim kampanyası yürütmesinden veya iktidar partisine mensup yerel yöneticilerin kamu olanaklarını yandaşlarına peşkeş çekmesinden zerrece hiçbir farkı yoktur.

Bu konuda hiçbir açıklığın ve tartışmanın olmaması ise muhalefet için ciddi bir sorun ve kaygı konusudur. CHP’li çok sayıda belediye başkanının, iktidar partisine mensup belediye başkanlarıyla benzer uygulamaları yapması, kamu kaynaklarının kullanılması sorununun derinliğini ve kapsamını gösteriyor.

Kısaca fotoğrafta yer alan isimlere gösterilen tepki ortadaki büyük sorunu çözmez. Millet İttifakının rejim krizini çözme kapasitesi sınırlı. Uzun ve zorlu bir yol bizi bekliyor. Meselenin Erdoğan’a karşı seçimi kazanmakla sınır bir sorun olmadığı bir kez daha ortaya çıktı.



Melike Işık Tüm Yazıları

Köpek saldırıları ve hayvan düşmanları

Son zamanlarda kimi köpek saldırılarının gündeme gelmesiyle hayvan düşmanlığı tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Öyle ki kimi hayvan düşmanları koro halinde köpek katliamı talep etmeye, köpeklere “zehirli et verilmesi gerektiğini” söylemeye başladılar. 

Bu katliam tehditlerinin gündelik hayattaki yansıması ise oldukça korkunç. Köpeklere yönelik bu nefret, medyanın özensiz hatta kışkırtıcı dili, yetkililerin faturayı hayvanlara kesen söylemleri köpeklere yönelik saldırıları meşrulaştırıyor. Daha birkaç gün önce İstanbul’un Beykoz ilçesindeki bir çöp konteynerinde 19 köpek ölü halde bulundu. Birkaç hafta önce ise Başakşehir’de bir saldırgan kulübesine bağlı sahipli bir köpeği silahla ateş ederek öldürdü. Bunun gibi sayılamayacak kadar çok saldırı vakası mevcut.

Çözümü katliamda bulanlar

Köpek nüfusunu kontrol altına almanın yolunu kısırlaştırmada değil de katliamda bulan anlayış bu topraklara çok da yabancı değil. 3 Haziran 1910’da bildiğimiz en büyük köpek katliamı, Hayırsız Ada Katliamı gerçekleşti. İstanbul’daki köpek nüfusunun artışı üzerine o dönemin Belediye Başkanı Suphi Bey’in kararıyla 80 bin köpek Sivri Ada’ya (yani Hayırsız Ada’ya) gönderildi ve orada açlık ve susuzluk içinde ölüme terk edildi. Günlerce İstanbul’dan bu köpeklerin çığlıklarının duyulduğu anlatılır. 

Gelgelelim bugün de hala köpek saldırılarının çözümünü köpek katliamında arayan, yalnızca cani değil aynı zamanda akıldan yoksun bir anlayış varlığını sürdürüyor. Hayvan hakları savunucularının yıllardır ısrar ettiği güvenli kısırlaştırma seferberliği zamanında yapılmış olsaydı bugün bu hayvan düşmanlarının varlıklarına bile tahammül edemediği sokak hayvanları bu nüfusta olmayacaktı. 

Elbette sokaklardaki köpek nüfusu yalnızca insanların zararı ve faydası üzerinden değerlendirilebilecek teknik bir mesele değil. Meselenin temelinde etik boyutu var ve bu da yaşama hakkı başta olmak üzere hayvanların temel haklarına dayanıyor. Yine de zehirleyerek ya da toplatarak hayvanlardan bir an önce kurtulmayı öngören yaklaşımın sadece adaletsiz ve canice değil; aynı zamanda irrasyonel olduğunu ve temelinde saldırıları önleme isteğinin değil hayvan düşmanlığının olduğunu söylemekte fayda var. 

Sorumlular kim?

Hayvan düşmanları bu saldırıların sorumluluğunu önce hayvanlara sonra ise hayvan hakları savunucularına atabiliyor. İktidar yanlısı haber kanalları, köpekleri toplayan belediyelere karşı çıkan ve sahipsiz köpekleri besleyen vatandaşları “köpekperest” olarak adlandırarak hak temelli bir kavrayıştan ne kadar uzak olduklarını bir daha gösteriyor. 

Kimi köpeklerdeki saldırganlık, bu iddialardaki gibi köpeklerin haklarının savunulmasından, ihtiyaçlarının tanınmasından ve yerine getirilmesinden, yani hayvan düşmanlarının gözünde “şımartılmalarından” kaynaklanmıyor. Tam aksine köpeklerini bir silah aracı olarak gören sahiplerden, köpeklere şiddet uygulayan, aç bırakan, işkence eden insanlardan kaynaklanıyor. Belediyeler, valilikler ve Tarım Bakanlığı ise sokaklardaki hayvan nüfusu ve bu hayvanların bakımının yapılması için üstüne düşenleri yapmayarak bu sorunların önünü açıyor.

Hayvan hakları savunucuları sokakların bakımsız ve sahipsiz köpeklerle dolu olmasını ya da köpeklerin saldırganlaştırılarak birer silah gibi kullanılmasını talep etmiyor. Aksine sahipsiz köpeklerin yuvalandırılmasını, sokaktaki hayvan nüfusunun kısırlaştırma yoluyla kontrol altına alınmasını ve saldırganlaştırılan köpeklerin rehabilite edilmesini savunuyor. 

Toplatmak ve barınaklara göndermek çözüm değil

Konu ne zaman gündeme gelse tüm sahipsiz köpekleri bakımevlerine göndermek makul bir fikir gibi sunuluyor.  Geçtiğimiz aylarda yaşanan bir pitbull saldırısından sonra Erdoğan da “Sahipsiz hayvanların yeri sokaklar değil barınaklar olduğunu unutmamalıyız” demişti. Gelgelelim barınaklarlardaki koşullar, hayvanların temel haklarını hiçe sayıyor. Hayvanlar, çoğu zaman aç ve susuz kalıyor, soğuktan korunamıyor ve ölüme terk ediliyor. Hatta Elazığ Geçici Bakımevi’nde olduğu gibi hayvan katliamları gerçekleşiyor. Dört ayda 1062 hayvanın öldüğü, hayvanların diğer ölen hayvanları yemeye mecbur kaldığı Elazığ Geçici Bakımevi, barınakların ne kadar korkunç şartları olduğunu gösteren olaylardan yalnızca bir tanesi. 

Bütün belediyelerin bakımevlerine bütçe ayırması, denetimlerini yapması, bakımevlerinde yeterli veteriner hekim bulundurması gerekiyor. Bunlar yapılmadığı takdirde, hayvanları bakımevlerine göndererek onlardan “kurtulma” düşüncesi, hayvanlar açısından oldukça tehlikeli.

Saldırgan köpek haberlerini gerekçe göstererek adeta tüm köpekleri cezalandırmak isteyen bir yaklaşım söz konusu. Her gün insanlardan kaynaklı şiddet haberlerini okurken bunun faturasının tüm insanlara kesilmemesi gerektiğini gayet iyi anlayabiliyoruz da nedense söz konusu azınlıklar, hayvanlar olunca tekil olaylar üzerinden tüm nefretimizi en savunmasız olanlara kusuyoruz. Herhangi bir saldırı gerekçe gösterilerek hiçbir hayvanın hakları askıya alınamaz. 

Hayvanlara yönelik şiddet son bulmalıdır.

Hayvanlara yönelik işkence, tecavüz, katliam gibi olayların failleri en ağır cezaları almalıdır.

Sokaklardaki hayvanları kontrol altına almanın yolu, onları şartlarının ne derece kötü olduğu aşikâr olan barınaklara kapamak değil; belediyelerin, hayvanlardan kurtulma perspektifiyle değil, hayvan hakları temelinde hareket ederek sokaktaki hayvanları kısırlaştırması, bakımlarının ve aşılarını yapması, sahipsiz hayvanların yuvalandırılması ve köpek ticaretinin tamamen durdurulmasıdır. 


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.



Onur Korkmaz Tüm Yazıları

Nükleer silahlar neden yasaklanmalı?

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgal edilmesi nükleer silahlanma caydırıcılığı tartışmasını da yeniden gündeme getirdi. Hatta geçtiğimiz günlerde New York Times’da yayımlanan bir makaleye şu başlık atıldı: “Ukrayna 30 yıl önce nükleer silahlarını teslim etti, şimdi pişmanlık içinde.” 

Makalede Ukrayna’nın soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından 1994’teki Lizbon Protokolü ile elindeki nükleer başlıkları Rusya’ya teslim ettiği hatırlatılıyordu. Eski Savunma Bakanı tarafından söylenen şu sözler aktarılıyordu: “[Nükleer] kapasitemizi bir hiç uğruna verdik.”

Her ne kadar makale bir pişmanlıktan bahsetse de tarihi deneyimler sayesinde biliyoruz ki nükleer barış getirmez ve bombaların üzerine barış inşa edilemez. Emperyalist rekabet ve nükleer silahlanma yarışı sadece ölüm ve sefalet getirir. 

Hatırla: 1945’te ne olmuştu?

İnsanlık tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1945’de gerçekleşti. 6 Ağustos’ta ABD bugünkü nükleer silahların etkisin yanında oldukça küçük kalacak 12-13 kilotonluk bir bombayla Hiroşima’yı, 3 gün sonra da 20 kilotonluk bir bombayla Nagazaki’yi vurdu. Amerikalı gazeteci John Hersey Hiroşima adlı kitabında bu iki kentte yaşananı şöyle anlatmıştı: 

“Bu iki kentte önce gözleri kör eden bir ışık, eşyaların, insan derisini tutuşturan bir sıcaklık, sonra korkunç bir gürültü ile yapıları yerle bir eden sesten hızlı hareket eden bir şok dalgası ve arkadan da ağaçları söken, eşyaları, insanları uçuran kasırgalar, küçük ve ilkel iki atom bombasının hissedilen ilk belirtileri oluyordu.”

Hiroşima'daki atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140 bin, Nagazaki'de ise 80 bin insan çoğunluğu o anda olmak üzere bir yıl içerisinde öldü.  Beş yıl içinde ölenlerin sayısının ise Hiroşima’da 200-250 bine, Nagazaki’de 150 bine ulaştığı tahmin ediliyor. Etkileri de hala sürüyor; başta kan kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli artışlar görülüyor. Gelecek kuşaklardaki etkisi ise henüz hala tam olarak tahmin edilemiyor.  

1945’den ders çıkarmamak

Bu felaketin ardından soğuk savaş ve nükleer silahlanma yarışı başladı. 1945-1980 yılları arasında yapılan nükleer denemeler sebebiyle yaklaşık 2.4 milyon insanın hayatını kaybedeceğini öngörmek mümkün. Nükleer santraller bugüne kadar yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Milyonlar ise sızıntı ve serpintiden etkilendi. Fukuşima Nükleer Felaketi sonrasında radyasyon Avrupa’ya kadar ulaştı.

Emperyalist silahlanma yarışı 

Bugün doğrudan nükleer silah sahibi dokuz ülke var. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş NATO paylaşım ülkesini sayarsak bu sayı 14’e çıkıyor. 58 megaton güce varan nükleer silahlardan söz ediyoruz. Bu büyüklüğü şöyle daha iyi ifade edebiliriz: 25 megatonluk tek bir bomba, içerisinde yaşayan 18 milyon insan ile birlikte İstanbul gibi bir metropolü komple yok etmeye yetebilir. 

Bugün dünyada 19 bine yakın nükleer başlığın üzerinde yaşıyoruz.  Bunların yarısı bile dünyadaki canlı hayatını yok edebilecek, yüzde 1’i ise tarım alanlarının yok edebilecek ve kıtlık başlatabilecek güçte. 2 binden fazlası da yarın ateşlenecekmişçesine hazırda bekliyor. Dünya barışını da gezegeni de tehdit etmeye devam ediyor. 

Bedelini kim ödüyor?

Bu emperyalist güçler sadece silahları ellerinde bulundurmak için yılda 105 milyar dolar harcıyor. Sadece ABD’nin 10 yıllık nükleer silah bulundurma maliyeti 634 milyar dolar. 

Bu bütçeler başka halklar üzerinde kurulan sömürüden ve yurttaşların eğitim sağlık gibi harcamalarından kesiliyor. (Bu paranın boyutunu şöyle düşünebilirsiniz; pandemi döneminde Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık bütçesi 2,5 milyar dolardı.) 

Ne yapmalı?

Biz başta kendi yurttaşı olduğumuz ülkelerin savaşına, emperyalist müdahale ve söylemlerine, nükleer ve silahlanma bütçelerine karşı birleşmeli ve mücadele etmeliyiz. 

Barışı ancak sıradan insanlar olarak bizler kalıcı şekilde inşa edebiliriz.

Onur Korkmaz






Roni Margulies Tüm Yazıları

Yurt ve şeref uğrunda ölüm

Haberlerde Ümit Özdağ’ı ne zaman görsem üniformalı olmamasına şaşırırım. Hem aile hem vücut hem kafa yapısı açısından tam anlamıyla askerî bir adam. Zaten internette bulduğum bir biyografisine göre, uzmanlık alanları “Güvenlik bilimleri, istihbarat bilimi [bunlara niye ‘bilim’ dendiğini ben de bilemiyorum ama öyle deniyor işte] ve düşük yoğunluklu çatışma” gibi askerî şeyler. Ayrıca, Milli Güvenlik ve Askeri Bilimler dergisinin de eş editörü. Kendi Ülkesinde Kuşatılan ve Bölünen Ordu: Türk Silahlı Kuvvetleri adlı kitabın yazarı. (Kitabın anafikri: “İki şeye ihtiyacımız var: Millî birlik ve güçlü bir ordu. Artık zaman Türk ordusu etrafındaki kuşatmayı kırma, milletin ve ordunun birliğini sağlama zamanıdır.”) Ama nedense asker olamamış. Olsaydı çok mutlu olurdu oysa, eminim.

Herkes için geçerli değil tabii bu. Örneğin siz, erkek okuyucularım, askere giderken derin ve coşkulu bir sevince kapıldınız mı? Otobüste tıraşlı kafanızla şıkır şıkır oynayıp “Vatanıma hizmet edeceğim nazlı yarim, le ley ley, le ley ley” diye türkü çığırdınız mı?

Ben şahsen Erzincan yolunda ne oynadım, ne de çığırdım. Çok tipik bir vatandaş olmadığımın bilincindeyim elbet. O kadar da kendimi bilmez değilim. Ama 58. Topçu Er Eğitim Tugayı’na teslim olurken çevremdeki tipik vatandaşların hiçbirinin yüzünde de “Oh be, bu günü de gördüm, şükür yaradana” ifadesini gördüğümü hatırlamıyorum.

Hiç tanımadığım ve beni istediği gibi yönetecek ve hiç sorgulayamayacağım bir takım insanlara hayatımı teslim etmek üzere olduğum için, tarifsiz bir panik yaşamaktaydım o gün; dolayısıyla çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeyi iyi algılayamamış olabilirim. Ama vallahi hiçbiri çok da belirgin bir mutluluk sergilemiyordu.

Oysa Türkiye hukukunda “halkı askerlikten soğutma” diye bir suç var. Demek ki ben çakamamışım, halk askerliğe çok sıcak bakıyormuş ve soğutulması yasakmış!

Örneğin vicdanî nedenlerle askerlik yapmayı reddedenler, vicdanî redciler, Askerî Ceza Kanunu’nun 66. ve 88. maddeleri uyarınca “firar” ve “toplu asker karşısında veya hizmetten savuşmak için veya silahlı iken yapılan itaatsizlik” iddiasıyla yargılanır.

Vicdanî red hakkını savunan herkes de Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesini ihlal ederek “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlemiş olur. Kanun şöyle: “Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

Bu hapis cezalarını belki de doğal karşılamak gerek. Türk’ün tarihinde asker özel bir yer tutar çünkü. Örneğin, Cumhuriyet tarihinin ilk resmî tarih ders kitabı olan Tarih adlı ve 1934 tarihli kitapta Türk’ün askerlikle ilişkisi şöyle anlatılır:

“Temeli haysiyet duygusu, vazife saygısı ve yurt sevgisi olan askerlik, maddî kuvvetlerden önce zekâ, azim, irade, kahramanlık ve fedakârlık gibi manevî kültür unsurlarına istinat eder. İyi asker, bu meziyetlere en fazla malik olan ve millî üstünlüğüne kat’iyetle emin bulunan eyi insandır. Bu itibar iledir ki, Türk en iyi askerdir.”

“Türkiye Cümhuriyeti Ordusu, Türk askerliğini muhteşem tarihindeki bütün şeref ve şanlar ile temsil eden asil ve yenilmez kudrettir. İdare, teşkilat ve teçhizatı mükemmeldir; kumandan ve nefer kıymeti noktasından dünyada rakipsiz birincidir.”

Askerlik yapmak, asker olmak, ‘asker millet’ olmak niye övünülecek bir şeydir? Türklerin Orta Asya’dan tüm dünyaya yayılıp medeniyet yaymaya başladığı günlerden beri savaşçı bir kavim olması, niye içimizde sıcak hisler uyandırmalıdır? Temel özelliği savaşçılık olan bir kalabalık nasıl medeniyet yayabilir? Savaşçılıkla medenîlik aynı şey midir?

Asker olmak, silah kullanmanın ve insan öldürmenin çeşitli yöntemlerini bilmek demektir. İyi asker olmak, bu yöntemleri iyi bilmek demektir. ‘Asker millet’, tüm üyeleri insan öldürmeyi iyi bilen bir millet anlamına gelir.

“Her Türk asker doğar” biraz abartılı bir ifadedir bence. Bir mitingde duyduğum “Her Türk bebek doğar” ifadesi daha doğrudur. İnsan öldürmenin yöntemleri doğumdan epey sonra öğrenilir çünkü.

Askerliği kutsamayı en iyi faşistler yapar. Örneğin, Ümit Özdağ’ı her gördüğümde aklıma gelen büyük Türk faşisti Nihal Atsız’ın eline kimse su dökemez bu konuda. Bakın neler demiş:

“Disiplin, körükörüne itaattır ve körükörüne itaatta en büyük yaratıcı şuur gizlidir. Bugünün yumuşamış insanları böyle bir şeyi yapamaz.. Fakat büyük devlet kurmak ve millet yaratmak isteyenlerin felsefesi de pörsük bir rûha dayanamaz.. Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın.. Toplumlar ölmesini bildikleri nisbette millettirler. Ölümden ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür.”

Zaten hepimiz öleceğiz. Faşistlerin ölümüyle ilgili herhangi bir yorumda bulunmak istemem, ama geri kalanlarımız açısından rûhumuzun pörsümesi tehlikesini de göze alarak uzun, sağlıklı ve mutlu yaşamak daha iyi olmaz mı?



Sibel Erduman Tüm Yazıları

Bir kısa "filmle" körüklenen ırkçılık

Genç bir çift mutfakta;  mutfak büyük, ferah, beyaz badanalı ve bir duvarında İngilizce grafiti var. Erkek  buzdolabından sucuklu yumurta yapmak için malzeme alıyor, buzdolabını görüyoruz, buzdolabı ağzına kadar dolu…kadın grafiti olan duvarın önündeki masada rahat bir kanepede oturuyor ve mandolin çalıyor, çaldığı parça ; 

Fly me to the moon

Let me play among the stars

Let me see what spring is like on

A-Jupiter and Mars… 

Tarih 29 Nisan 2011

Kadın hamile, adam ona “biliyorsun sucuk işlenmiş bir et, yememen lazım..” diyor, kadın da “ aa babası ne yapıyım canı çekmiş…” diyor. Sonra televizyonda 2011 yılında, Hatay’dan iki yüz elli kişinin ‘Türkler gibi yaşamak istiyoruz, demokrasi istiyoruz’ diye giren bir grup Suriyeli haberi veriliyor. Biraz daha konuşuyorlar.

Ve sonra siyah beyaz bir ekran, savaş geçirmiş bombalanmış bir şehir gözüküyor (neden bombalanmış bir şehir, neresi burası? Filmde buna dair bir şey yok, herhalde İstanbul!) 

Tarih 3 Mayıs 2043 (3 Mayıs 1944 Türkçülük günü! Neden 2044 yapmamışlar onu bilemedim.) Bu arada filmin sonunda yönetmen ve oyuncular başlığı Türkçe değil, Orta Asya Türkçesi ile yazılmış.

Sonra genç bir çocuk İstanbul’un kenar bir sokağında yürüyor, (çocuğun adı Göktuğ, yukarıdaki çiftin çocuğu) Arapça bir müzik var, yanından siyah başörtü ve pardesü giymiş bir kadınla adam geçiyor ve çocuk duraklıyor…karşısında iki puşili genç (biraz esmer tenli) çocuğu göstererek Arapça bir şeyler söylüyorlar, söyledikleri arasında Türki lafı geçiyor ve çocuğu kovalamaya başlıyorlar. Kaçarken gene Arapça bir müzik var ve çocuk boş, terk edilmiş yıkık bir eve atlıyor orada saklanıyor. Çocuk Türk olduğundan dolayı kovalanıyor herhalde ama kısa sürüyor…hiç gerilmiyoruz. Nefret duygusunu bile vermiyor film, sanki mahallede sevilmeyen birisini mahalleden kaçırmak için yapılan bir kovalamaca havasında çekilmiş. 

Sonra Televizyonda “Esselamu Aleykum… oyların %50sini alan partimiz tek başına iktidara geldi. Suriye’den Anadolu’ya hicret etmiş vatandaşlarımızı en kalbi duygularımla selamlıyorum” diyen İstanbul eyalet başkanı Ahmet Bin Veli’yi görüyoruz. 

Aile masada, küçük bir kâsede ya domates ya da mercimek çorbası içiyor ve konuşulanlardan çocuğun doktor filan olamadığını ama bir hastanede temizlikçi olarak çalıştığını anlıyoruz. Hastanede kimsenin Türkçe bilmediğini söylüyor…(Bu arada anne baba sanki seksen yaşındaymış gibi beyazlaşmış saçları, sakalları vücut dilleri filan perişan haldeler, yalnız aynı evdeler, yani evleri duruyor ama İngilizce grafitli duvarı görmüyoruz). Ailesi çocuğun çalıştığı ve para kazanabildiği için durumlarına şükretmeleri gerektiğini söylüyor. Çocuk ailesini suçluyor, zamanında ses çıkarmadıkları için ve ‘onlar’ kazandı diyor. 

Kısa "film", estetik olarak rüküş ve mekanik. Bir zamanlar rahatı yerinde, işlenmiş yiyecekler hakkında dikkatli, İngilizce ile haşır neşir, ama çocuklarına Göktuğ ismi veren bir aile üzerinden, ideolojik olarak yamalı bohça gibi bir şey anlatmaya çalışmış. Tam bir kiç. Zaten yönetmen sonunda kendisi çıkıp ne demek istediğini bir de o anlatıyor. Bir tarafta İngilizce üzerinden Batı karşıtlığı, diğer taraftan eyalet yönetimiyle Kürt meselesi (ABD’ye de gönderme olabilir)…Başka bir taraftan Atatürk’ün gençliğe hitabesi (Osmanlı yönetimine karşı yazıldığı düşünülürse ileriye dönük ‘ilerleme’ inancıyla Batının yanında olduğunu konumuz itibariyle vurgulamalıyım) diğer tarafta Orta Asya Türk kimliğinin sahiplenilmesi. Modernizmi yaşamadan ‘modern’ olan bir toplumun o hiç bitmeyen kimlik sorunu, sakil bir şekilde filmin merkezinde.  İşsizlik (filmde işsizlikten söz ediliyor ama sadece Türkler işsiz diyor…diğer yandan kovalamacının gerçekleştiği o kenar mahalledeki en azından o köşede oturup sadece tespih çeken, kaçan Göktuğ’a bile bakmayan karakter niye orada duruyor eğer işsiz değilse) savaş (siyah beyaz bombalanmış şehir görüntüsü, kim kimle savaşmış belli değil) bir geri plan süsü gibi. Savaş niye çıkmış, İstanbul niye yakılmış yıkılmış…Yani tüm Batı ve herhalde Rusya ki Esad’ı desteklemişti bildiğiniz gibi, birlik olup İstanbul’u bombalamış ve Suriyelileri mi yerleştirmişler. Türkler de terk etmiş ülkeyi. Suriyelileri savaştan kaçanlar olarak lanetleyenler, Türkler ülkeden kaçınca niye kaçtıklarını sorgulamıyor mesela. Filmin neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. 

Bu arada ırkçı Zafer Partisi'nin sloganı, Bilim, Birlik, Barış. Neye karşı bilim, birlik, barış belli değil. Herhalde tüm dünyaya karşı Türkler kendi içlerindeki barışı, dışarlıklı Suriyeli ve diğerlerine karşı birlik olarak sağlayacaklar…Bilim? Ne için ve kimin adına? Batı’ya karşı ve ‘bizden olmayanları’ atıp, eski Orta Asyalı kimliğimize titreyip dönünce mi birlik ve beraberliğimizi sağlayacağız.  Kimle birlik olacağız, efendi ve kölelik devam edecek sonunda, her zaman pis işleri yapacak birileri lazım ki artık karın tokluğuna bile iş bulmak zor. Ama diğer yandan bir avuç zengin semiriyor. Önemli değil, hepsi ‘Türk ama Orta Asyalı Türk’ olsun yeter. Bu da Türkiye’nin tuhaf modernizminin üstünden atlamak isteyen, batı-doğu fark etmez yabancı düşmanı, nostaljik bir sağ. Hiçbir zaman gerçek sorular sormayan, Batı’ya karşı, ama kapitalizme karşı olmayan, eşitsizlikle bir problemi olmayan, külyutmaz ama gerektiğinde her türlü dalavereyi yapabilecek pragmatiklikte olabilen, faşist bir güruhu köpürtecek bir sağ popülizmi. Ama ciddiye almak lazım. 

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

Geleceğimizi ateşe verirken ceplerini doldurmaya çalışıyorlar

Fosil yakıt şirketleri emisyonlara 97 milyar ton CO2 eklemek için günde 103 milyon dolar harcıyor!

Dünyanın önde gelen fosil yakıt şirketleri, IPCC’nin belirlediği 1,5C ısınma sınırını aşmaya ant içmiş gibi, iklim krizini toplumsal çöküşe çevirecek çok sayıda projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte yeniden fosil yakıt endüstrisinin projelerini canlandırmaya yönelen Avrupa ve ABD, yükselen fiyatlardan kâr edebilmeyi bekleyen fosil yakıt endüstrisine, dünyayı daha da ısıtmaları ve insanlığın geleceğini yakmaları konusunda destek verirken, şirketlerin de milyarlarca dolarlık yeni projelerini karşımıza çıkarmaya hazırlandıkları anlaşıldı.

ExxonMobil, Shell, BP ve Chevron son otuz yılda 2 trilyon dolar kâra geçti. Enerji fiyatlarındaki artışla gözleri kamaşan BP yöneticileri, şirketi "para basan bir makine" haline getirdikleri için gurur duyduklarını ifade ediyorlardı.

Bankalar fosil yakıt şirketlerini destekliyor

Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan “Banking on Climate Chaos” (İklim Kaosuna Finansman Desteği) adlı raporda, dünyanın en büyük 60 bankasından gelen fosil yakıt finansmanı açığa çıkarıldı, Paris Anlaşması'nın kabulünden bu yana, altı yıl içinde 4,6 trilyon ABD dolarına ulaşan finansman desteği sundukları gösterildi.

Geçtiğimiz yıl 742 milyar dolarlık fosil yakıt finansmanı sağlanmış.

Bankaların fosil yakıt şirketlerine sundukları finansmanın azalmadığını, bilakis geçtiğimiz yıl olağanüstü seviyelere ulaştığını gösteren rapor, “Paris Anlaşması'nın kabul edilmesinden sonraki ilk yıl olan 2016'dan daha yüksek bir seviyede” olduğunu söylüyor.

Fosil yakıt desteklerinin dörtte birinin, dört ABD bankasından geldiği görülüyor; JPMorgan Chase, Citi, Wells Fargo ve Bank of America. Avrupa’da Barclays adlı finans kuruluşunun olağanüstü seviyelerde finansman sağladığı, Japonya’da MUFG’un, Kanada’da ise RBC’nin tam bir fosil yakıt bankası gibi davrandıkları ortada. Raporda yer alan 60 banka, geçtiğimiz yıl 185,5 milyar doları, Suudi Aramco ve ExxonMobil gibi fosil yakıt sektörünü genişletme çabasında olan 100 şirkete aktardı.

Ayrıca Kuzey Buz Denizi’nde petrol ve gaz çıkarma faaliyetlerine yönelik doğrudan finansman desteklerinin sınırlandırılmış olmasına rağmen, buraya da 8,2 milyar dolarlık destek sundukları görülüyor.

Büyük bankalar geçen yıl denizaşırı petrol ve gaza 52,9 milyar dolar akıttı. 2021'de en fazla finansmanı ABD bankaları Citi ve JPMorgan Chase üstlendi. BNP Paribas, açık deniz petrol ve gazın en büyük bankacısı oldu. Kömür madenciliği finansmanının ise Çin bankaları liderliğinde sürdürüldüğü, 2021’de sektöre toplam 17,4 milyar dolar akıtıldığı görülüyor.

İklim zirvelerinde kömürden çıkılacağı yönünde çeşitli taahhütler verilmiş olsa da, bu rapor kömüre yatırımın son üç yılda, yaklaşık 44 milyar dolar civarında sabit kaldığını gösterdi.

Fosil yakıt devleri dünyayı yakmaya hazırlanıyor

Guardian’ın araştırmasında dile getirildiği şekliyle; “İklim bilimcilerinin Şubat ayında fosil yakıt kullanımını azaltmada daha fazla gecikmenin, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir geleceği güvence altına alma konusundaki son şansımızı kaçırmak anlamına geleceğini belirtmiş olmalarına rağmen”, petrol şirketleri buradan elde edebilecekleri milyarlarca doların cazibesiyle büyülenmişçesine adeta vites yükselterek ilerliyor.

Araştırmaya göre;

  • Fosil yakıt endüstrisinin kısa vadeli genişleme planları, dünyanın en büyük kirleticisi olan Çin'in on yıllık CO2 emisyonuna eşdeğer sera gazı üretecek ölçekte petrol ve gaz projeleri içeriyor.
  • Toplamda yaklaşık 18 yıllık küresel CO2 emisyonuna eşdeğer 195 “karbon bombası” projesi var. Bu projelerin her biri, faaliyetlerini sürdürdükleri müddetçe, asgari bir milyar ton CO2 emisyonu üretecekler. Bunların yaklaşık %60'ı şimdiden faal duruma getirilip emisyon pompalamaya başladılar.
  • Sayıları bir düzineyi bulan petrol devleri, küresel ısınmanın 1,5C'de sınırlandırılması hedefi doğrultusunda terk edilmesi gereken petrol ve gaz alanlarını sömürmek için, önümüzdeki on yıllık planlarına günde 103 milyon dolar harcayarak devam ediyorlar.
  • Orta Doğu ve Rusya geleceğe yönelik petrol ve gaz tasarılarıyla dikkatleri üzerlerine çekmiş olsa da gerçekte en büyük fosil yakıt projeleri ABD, Kanada ve Avustralya’da. Bunlar aynı zamanda en fazla sayıda faal fosil yakıt projesine sahip ülkeler.

İklim zirvelerinde verilen taahhütleri izleyip değerlendirme raporları sunan araştırma grubu Climate Action Tracker, Glasgow’da gerçekleştirilen son iklim zirvesi COP26’nın sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde; ülkelerin ulusal olarak belirlenmiş katkı beyanları (NDC'ler) doğrultusunda verdikleri tüm azaltma taahhütleri eksiksiz uygulansa bile, sonuçların yine de bir felaket olacağını, yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmayı 2,4°C'ye getireceklerini gösterdi.

Bu arada COP26’dan çıkan sonuç da şuydu; taraflar kesintisiz kömür kullanımını “aşamalı olarak kaldırmak” yerine “aşamalı olarak azaltma” konusunda anlaştı, petrol ve gazdan hiç söz edilmedi.

Yenilenebilir kaynaklar elektriği olmayan topluluklara daha ucuz, daha güvenli enerji erişimi sağlasa da fosil yakıt endüstrisi, fosil yakıtlara duyulan ihtiyacı abartarak ilerlerken, bir yandan da "Bize para verin, karbon ayak izinizi azaltmak için ağaç dikelim" türünden yeşile boyama taktiklerine başvurup kendisini “sevimli” göstermeye çalışıyor. Oysa, nispeten muhafazakar bir kurum olduğu için ılımlı tahminler sunan Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2021'de gerçekleştirdiği çalışmada bile, faal durumda veya geliştirilmekte olanların ötesinde yeni petrol veya gaz sahalarına “ihtiyaç” olmadığı sonucuna varılmıştı.

116 milyar varil, 97 milyar ton emisyon anlamına gelir

1,5C sınırının matematiği, petrol ve gaz üretiminin her yıl asgari %3-4 oranında azaltılmasını gerektiriyordu, ancak bu hesap da artık geçerli değil. IPCC bilim insanların son iki raporu, daha fazla bekleme lüksümüzün kalmadığını, dolayısıyla muazzam oranlarda azaltım yapılması ve buna hemen başlanması gerektiğini, aksi halde 3C’lik ısınma yoluna gireceğimizi gösterdi.

IPCC, yaşanabilir bir gelecek şansını korumak için karbon emisyonlarının 2030 yılına kadar yarı yarıya düşmesi gerektiğini belirtiyor. Fakat ne yazık ki herhangi bir düşüş belirtisi yok.

2015 yılında gerçekleştirilen bir analizde, ısınmanın 2C'nin altında sınırlanabilmesi için, bilinen petrol rezervlerinin yarısının ve gazın üçte birinin, kömürün %80'i ile birlikte yerin altında bırakılması gerektiği gösterilmişti. Kriz o zamandan bu yana daha da derinleşti. BM Çevre Programı tarafından gerçekleştirilen daha güncel bir bilimsel analiz, 1,5C hedefi uyarınca yerin altında bırakılması gereken fosil yakıt rezervlerinin petrol ve gaz için %60'a, kömür için %90'a varacak şekilde kullanılmasının ya planlandığını ya da çoktan faal duruma getirildiğini gösteriyor.

Diğer taraftan, Rusya'nın Ukrayna işgalinin ve bölgedeki gerilimin iyice tırmandırılması, petrol ve gaz fiyatlarını daha da yükselterek, onlarca yıl sürecek yeni fosil yakıt projelerini de gündeme getirdi. Ve şirketlerin daha şimdiden 116 milyar varil seviyesinde net finansal taahhütlerde bulundukları söyleniyor. Dahası bu projelerin yöneldiği petrol ve gaz rezervleri de artık kurumaya yüz tuttuğu için, giderek daha derine inmeleri gerekiyor ki bu da daha fazla sızıntı riski ve daha fazla iş kazası anlamına gelir. Bir de bunlarının çoğunun açık deniz sondaj projeleri olduğu düşünülürse, doğası gereği son derece tehlikeli olan yöntemlere başvurmak zorunda kalacakları için, çevresel ve toplumsal anlamda – yalnızca sondaj aşamasında bile- muazzam tehditler yaratacaklarına hiç şüphe yok.

Bu arada, yükselmekte olan fosil yakıt fiyatlarıyla ilgili başka bir rapor da "21 petrol ve gaz şirketinin, 2022’nin ilk üç ayında 41 milyar doların üzerinde kâr elde ettiğini” gösterdi; “Şirketlerin kendilerinin de belirtmiş olduğu gibi, yüksek petrol fiyatları ve Ukrayna'daki kriz üzerinden, şirket başına, geçen yılın aynı dönemine göre ortalama 1,2 milyar dolar daha fazla kazandılar."

Guardian’ın araştırmacıları, 192 milyar varilin 73 milyar ton CO2 emisyonu üreteceğini, bu faaliyetleri sırasında bir de CO2’den çok daha tehlikeli bir sera gazı olan metan sızıntılarına da yol açacaklarını (fosil yakıt sondajındaki metan sızıntıları kaçınılmazdır) ortaya koydu. Sebep olacakları metan sızıntıları da bu tabloya eklenince 73 milyar tonluk hesap bir anda 97 milyar ton seviyesine fırlıyor.

Böyle korkunç bir emisyon yoğunluğu planlıyor olmaları, bizleri bir iklim cehennemine itmeyi göze aldıklarını gösterir.

Onlar bu şeytanca planlarıyla geleceğimizi yakmak üzerinden kâr etmeye bakarken, okyanusların hafızasını yitirmeye başladığı, artan deniz suyu sıcaklığının okyanusları istikrarsız bir yapıya sürüklediği anlaşıldı. Hemen ardından gelen bir başka haberde, yine okyanus suyundaki aşırı ısınma nedeniyle Avustralya sularındaki Büyük Resif’te bulunan mercanların yüzde 91’inin ağardığı söyleniyordu. Hindistan ve Pakistan’da halen sürmekte olan dayanılmaz sıcakların yol açtığı açlık, ölümler ve aşırı yoksullaşmayı da unutmayalım. Orada ve daha birçok yerde gerçek anlamda bir toplumsal çöküş yaşanıyor.

Orman yangınları da yılın ilk günlerinden bu yana neredeyse hiç kız kesmeden devam etti. ABD’nin New Mexico eyaletinde daha önce benzeri görülmemiş ölçekte bir organ yangını krizi yaşandı, sadece Los Alamos Ulusal Laboratuvarı yakınlarındaki alevlerin söndürülebilmesinin maliyeti bile 65 milyon doları aşmıştı – ki yangınların muazzam ölçekli bir alana yayıldıkları gerçeğini de atlamamak gerekir. Bir aydır süren yangınlar halen kontrol altına alınabilmiş değil.

İnsanlığın geleceği, fosil yakıtların yerin altına bırakılıp bırakılamayacağına bağlı.

Bu şirketler tüm dünya için çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “zamanla yarışıyoruz” diyordu; “Fosil yakıt sübvansiyonlarını sona erdirmenin, petrol ve gaz girişimlerini durdurmanın zamanı geldi.”

Fakat ortada olduğu üzere, tiranların gözleri, insanlığın geleceğine dair tüm umutları yok edebilecek iklim çöküşü gibi varoluşsal bir kriz karşısında bile bizlere en ufak bir şans tanımayacak kadar dönmüş.

Bunu yapabiliyorlar, çünkü yapabiliyorlar. Onları korkutan tek şey; küresel ölçekte yükselteceğimiz, durdurulamaz bir birleşik mücadeleyle karşı karşıya kalma ihtimalleri. Öyleyse bir araya gelip dayanışmadan doğan gücümüzü göstermemizin zamanı geldi!


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Garo Paylan neden hedef gösteriliyor?

HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 'Ermeni Soykırımı tanınsın' önergesi nedeniyle hedef gösteriliyor. Oysa bu önergeyi 7 yıldır 7. kez vermişti. Peki bu sefer neden linç ediliyor?

Türkiyeli Ermeniler bir avuç kalmışken, meclisteki tek Ermeni milletvekili Garo Paylan'ın sözlerine bakalım önce:

"Güncelleme anlamında sadece yılı güncelliyorum. 7 yıldır böyle bir lince maruz kalmadım. Çünkü bu meseleler konuşulabiliyordu Türkiye'de ve her yıl Cumhurbaşkanı'nın taziye dilediği bir konuyla ilgili benim tanımlamam bu şekilde oluyor. Ben değişmedim, demek ki Türkiye değişti. Geçmişle yüzleşmeyle ilgili pek çok adımlar atılıyordu. Ama şimdi geçmişle yüzleşme defterini de kapatmış Türkiye. Eşit, adil bir gelecek defterini de kapatmış demek ki.”

İstanbul'da 24 Nisan anması devlet tarafından yasaklanırken, bu linci gerçekleştirenler kimlerdir? Amaçları nedir?

İktidarı da muhalefeti de aynı koroda

Garo Paylan, yedi yıldır sunduğu aynı önergeyi 23 Nisan Cuma günü bir kez daha TBMM başkanlığına verdi. 

Verir vermez, sosyal medyada "Ermeni" ve "Garo Paylan" isimleri üst sıralara yükseldi.

Garo Paylan'ı hedef gösterenler oldukça tanıdık. Hemen her önemli olayda, iktidarın borazanı olan, parlamenter muhalefeti ya da hak mücadelelerini karalamak için günler hatta geceler boyunca mesai yapan troller.

Son linç girişimlerinin başını da her biri aşikar olmuş AKP yanlısı bu sosyal medya hesapları başlattı. Aynı anda, çoğu sahte isimli yüzlerce hesap ve onlarla bağlantılı binlerce başka hesaptan Garo Paylan ve onun şahsında Ermeni halkı düşman ilan edildi.

Bu linci kendilerini "reisçi" olarak tabir edenler başlattı. Ülkücü faşist hesaplar bu koroya hemen katıldı. 

Türkiye'nin Azerbaycan'dan yana taraf olduğu ve bol bol SİHA sattığı Ermenistan'la savaşın etkisiyle birçok milliyetçi de kolayca bu kampanyaya katıldı. Aynı iktidarın, Ermenistan'la normalleşme görüşmeleri yaptığını bir an bile akıllarına getirmeden.

Garo Paylan'a linci bir üst seviyeye tırmandıran ise İYİP lideri Meral Akşener oldu. Parlamenter muhalefetin böğrüne girmiş ırkçı partinin lideri, HDP'li Paylan'ı hedef gösterince, devreye ondan aşağı kalmamak için AKP sözcüsü, bakanları ve milletvekilleri girdi.

Daha bir kaç gün önce aynı ekipten bi trollün saldırısına maruz kalan meclis başkanı önergeyi iade ederken, AKP'li yöneticiler Akşener ile ağız birliği yaparak "Garo Paylan'ın mecliste yeri yok" demeye başladı.

Kuşkusuz Devlet Bahçeli de onlarla aynı fikirdedir, hatta daha fazlasını istemektedir.

Peki ya hellalleşmeden bahseden, HDP ve sol oylara talip olan CHP ne yaptı?

Belki de grubundaki tek demokrat vekil olan ve 24 Nisan 1915'te İstanbul'da gözaltına alınıp, katledilen Ermeni toplumunun ileri gelenlerini anan Sezgin Tanrıkulu'nun mesajından birkaç saat sonra CHP sözcüsü klavye başına geçti ve Garo Paylan'ı husumet çıkarmakla suçladı.

Oysa husumet çıkaranlar iktidarıyla muhalefetiyle şoven milliyetçiler, ırkçılar ve faşistlerdi.

Amaçları ne bunların?

Baştaki soruya dönersek: 7 yıldır 'Ermeni Soykırımı tanınsın' önergesini veren Garo Paylan neden bu sefer ağır hakaretlere, tehditlere, aşağılamalara ve hedef göstermelere maruz kaldı?

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın her 24 Nisan'da yayınladığı taziye mesajlarının yerini neden anmayı yasaklamak ve Garo Paylan'ı hedef göstermek aldı?

Sebep yaklaşmakta olan seçimlerdir. Bu seçimlerde HDP'nin ve Kürt oylarının kilit bir rol oynamasıdır. Onca baskıya, karalama kampanyalarına rağmen HDP oylarının olduğu yerde durmasıdır.

İktidar bloku ve bu blokun özellikle faşist kanadı, bir taşla iki kuş vurmak istiyor:

1. Kürtler arasındaki Ermeni fobisini kışkırtıp, HDP'yi yıpratmak. HDP oylarını azaltmak. Kürt seçmenlerin kafasını karıştırmak. 

2. HDP'yi kapatma girişimini meşrulaştırmak, mümkünse bunu yaptırmak. Parti kapatmaya toplumsal destek kazandırmak. Bunun için "milli refleks" yaratmak.

İlk amaçları ne derece başarılı olur belirsiz. Garo Paylan, TBMM'deki 2. döneminde Diyarbakır'dan aldığı kitlesel oylarla vekil oldu. HDP'nin Kürt seçmenlerinin sesi oldu. Karış karış her yeri gezdi, halkın içinde durdu. Meclis kürsüsünde Kürt halkının haklarını layıkıyla savundu ve çok daha fazlasını yaptı. HDP seçmenlerinin kafasını karıştırmaları çok zor.

İkinci amaçları ise 25 Nisan Pazartesi günü açığa çıktı. Sosyal medyada Garo Paylan aleyhine karalama kampanyası yapanlar, bu kez HDP kapatılsın etiketiyle nefret ataklarını sürdürdü.

7 yılın ardından Garo'yu hedef alanların en önemli derdi, HDP'dir, HDP'yi kapattırmaktır.

İktidar blokunun "milli reflekslerine" kolayca katılan Meral Akşener gibi ırkçıların yer aldığı ana muhalefet ise aşırı sağcı rüzgarların peşinden kolayca sürüklenmektedir.

Sosyalistlere ve demokratlara düşen ise Garo Paylan'ın, Ermeni halkının yanında durmak, HDP'nin kapatılmasına var güçleriyle karşı çıkmaktır.

Ermenilere, Kürtlere, mültecilere düşmanlık yapan bir muhalefet, gerçek bir muhalefet olamaz. 

Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir muhalefeti yaratmalıyız. Bu muhalefet olmadan aşırı sağcı iktidar yenilemez.

Volkan Akyıldırım



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Hepimiz göçmeniz, bir arada yaşayacağız

Göçmenlere yönelik saldırganlık, linç girişimleri, yalanlara dayalı kampanya bir adım geriliyorsa on adım birden ilerliyor.

Bu yüzden, geçtiğimiz hafta yaptığımız basın açıklamasında vurguladığımız gibi, sorunun göçmenler olmadığının altını bir kez daha çizmek istiyorum: 

“Göçmen sayısının artışı bir gerilim yaratmadı, göçmen sayısını ırkçı muhalif bir politik hat olarak kullananlar gerilimi artırıyor. Aşırı sağın yükselmesinin nedeni göçmenler değildir, göçmen karşıtlığını krizin çözümüymüş gibi kullananlara solun cevap üretememiş olmasıdır sorun.” 

Sözde Erdoğan karşıtı, özde ırkçı

On sene önce Hatay’da Hatay elden gidiyor diye miting yapan göçmen karşıtları bugünkü kadar etki yaratamamıştı. Hatay elden gitmedi ama Erdoğan’a karşı muhalefet etmenin en bereketli yolu göçmenleri sorun olarak ele almak oldu. Göçmenler milliyetçiliğe oynamanın, Erdoğan karşıtlığı yapmanın, iktidara yüklenmenin, IŞİD karşıtı olmanın, “sekülerlik karşıtlarını” eleştirmenin, Kemalistlerle kaynaşmanın, gerçek kriz başlıklarını görünmez kılmanın, şiddet uygulayarak kadrolaşmanın, lümpen genç öğeleri örgütlemenin, linç girişimleriyle sokak hareketliliği inşa edip üye kazanmanın bir aracı haline getirildi. 

Bu, muhalefetin geniş kesimlerinde alıcı buldu. Şu noktanın altını ısrarla çizmeliyiz: Sorun göçmenlerin sayısı değildir. Sorun göçmen sayısını kriz nedeniymiş gibi öne çıkartılması ve iktidarın göçmenleri korunaksız bırakmasıdır. 

Dünyanın en mücadeleci insanları, ölümden kaçmış, buraya gelmiş ve buradaki ağır ırkçı grupların zulmüne rağmen çalışan, ayakta durmaya çabalayan göçmenlerdir.

Sorunların kaynağı kim?

Göçmenler aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının kopmaz bir parçasıdır. Irkçılığa karşı küresel mücadelenin sloganlarında söylendiği gibi bizi soyanlar başka ülkelerden gelenler değil, başka ülkelerden gelenleri de bizi de soyanlar bu ülkenin patronları.

Göçmenleri işçi sınıfının zayıf olduğu alan olarak gören, göçmen düşmanlığı yaparak örgütleyenler, işçi sınıfının hem dikkatinin gerçek sorunlardan, sorunların gerçek sorumlularından kaçmasına neden oluyor hem de işçi sınıfını bölüyor. Birlikte sermaye sınıfına karşı mücadele edeceği göçmenleri düşmanmış gibi gösteriyor.

Tek bir göçmene verilecek zarar bu yüzden tüm emekçilere, yoksullara verilmiş demektir.

Tüm emek örgütlerini, tüm demokratik güçleri, tüm insan hakları platformlarını, göçmenlere karşı yalanlar üzerinden örgütlenen ırkçı linç kampanyasına karşı harekete geçmeye çağırıyoruz.

Acil olarak harekete geçmeliyiz!

Göçmenlerin sahipsiz olmadığını göstermeliyiz!”



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut