Güncel Yazılar



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Türkiye’nin önündeki engelleri kaldırmak

Müslüman okuyucularımın kurban bayramlarını kutlar, barış, sağlık, mutluluk getirmesini dilerim. Bugünkü ülke koşullarında insanların keyfini kaçırmadan yazmak oldukça zor. Ama bayramlarda hısım akraba, konu komşu ziyaretlerinde memleket gündemine ilişkin sohbetler çoğu zaman eksik olmaz.

Hele de ülkenin, iktidar tarafından yönetilemez hale geldiği bugünkü gibi siyasal ortamlarda, bayram ziyaretlerinin kaçınılmaz sohbet konusunun “ne olacak memleketin hali” olması, doğal bir şey gibi geliyor insana.

Muhalefet parti liderlerinin erken seçim istemlerinin iktidar cephesinde ne zaman karşılık bulacağı büyük bir merak konusu.

Bugüne kadar erken seçim istemlerine yüksek perdeden “seçimler zamanında yapılacak” cevabını veren, iktidar partisinin lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iki buçuk yıl sonra 9 Temmuz 2021 Cuma günü Diyarbakır’a yapmış olduğu ziyaretinde seçimin “gizli startını” verdi.

AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın artık konuşmalarının ağırlıklı ve öne çıkan konusunu parti örgütlerinin, her an yapılabilecek seçimlere hazırlanmaları uyarısı oluşturuyor. Dahası seçimlerin yapılması için en elverişli koşulları oluşturma strateji izlenmeye başlandı.

Kendisi risk alanları oluşturan konularda temizlik yapmak için taktiksel adımları peş peşe atacağa benziyor. Diyarbakır konuşmasında çözüm sürecine sahip çıkması, Erzurum’da “Kibir, büyüklenme ve böbürlenme, vatandaşla arasına aşılmaz duvarlar örme bize asla yakışmaz. Hele hele bizim siyasetimize inatlaşmak, millete rağmen hareket etmek, milleti hafife almak yakışmaz” sözleri gibi çıkışlar bunun ipuçları olsa gerek.

Türkiye; AK Parti’nin, iktidarda kalabilmek için en kadim sorunumuz Kürt meselesinde olduğu gibi her türlü sorunu ve konuyu ne derece araçsallaştırabildiğini ve pragmatik, milliyetçi otoriter popülist yaklaşımların batağında yapılan siyasetleri yeterince tecrübe etti.

İktidarın seçim çalışmalarındaki stratejik yöneliminin; başta Kürt meselesi/ HDP konusu olmak üzere toplumsal, siyasal sorunların çözümüne odaklanmak değil, parçalı muhalefet partilerine hareket alanı bırakmamak veya kapasitelerini sınırlamak olduğu anlaşılıyor.

Bunu diğer partileri de ihmal etmeden ama esasen İYİ Parti ve CHP üzerinden yürüteceğe benziyor. Her iki partinin de bu noktada büyük sorunları ve açmazları bulunuyor.

Bunları üç başlıkta toplamak mümkün. Birincisi; bu partiler, Cumhur İttifakının Türk milliyetçiliğiyle malul politik ekseninin baskısı altındalar. Hatta bir anlamda esiri olmuş durumdalar. İYİ Parti kurulduğu ilk günden itibaren Türk milliyetçilerine fazla taviz verdi. Bilindiği gibi partiyi, az sayıda merkez sağdan gelenlerle, Türk milliyetçisi kökenli siyasetçiler birlikte kurdu. Meral Akşener’in merkez sağdaki boşluğu doldurma hedefi üç yıldır tutturulamadı. Örgüt yapısı ve politik çizgisi Türk milliyetçiliğine oturdu.

İkincisi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisini dönüştürme çabalarını, “devleti kuran parti” rotasında ilerletme stratejisi. Partinin ulusalcı kanadının, statükocu Kemalist frenlemeleriyle, örgütsel ve politik olarak yerinde saymak gibi büyük bir sorunu var.

Sonuncusu ise mevcut pozisyonlarının seçimler için oluşturduğu tehlikenin farkında olmalarına rağmen kendi partilerinin ve çekirdek seçmenlerinin realitesine teslim olarak hareket etmeleri. Ciddi boyutlarda dönüşümü, değişimi göze alamamaları.

İşte bütün bu gelişmeler, seçimler söz konusu olduğunda iktidar partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyor. Ya da yanlışlıkla üzerine yapışmış “çözüm üreten lider” algısının üzerindeki tozları temizleyen bir işlev görüyor. Muhalefetin sandık başında birleşmesini engelleyebilecek riskler taşıyor.

Son dönemde HDP tarafından sıkça gündeme getirilen üçüncü ittifak oluşturma açıklamaları tam da bu büyük risklerden birini oluşturuyor. AK Parti liderinin seçim stratejisinin başarılı olması, yüksek bir olasılık.

Millet İttifakının çatısını oluşturan iki güçlü partinin ve seçmenlerinin korkularının esası HDP’yi dışlayan politikalarıdır. Bu; sandık aritmetiğini, toplumsal gerçekliği ve dönüşümü yeterince dikkate almamak ve önemsememektir. Kısacası Türkiye’nin önündeki Cumhur İttifakından sonraki ikinci büyük engeldir.  

Bu engel İYİ Parti lideri Meral Akşener’in parti kuruluş hedefi olan ‘merkez sağdaki boşluğu doldurma’ yolunda ilerlemesiyle zayıflayabilir. Bunun kolay olmayacağı çok aşikâr. Türk milliyetçiliğinin ağır bagajıyla bu gerçekleştirilemez. Partisinin ileri gelenlerinin en azından önemli bir bölümünün Kürt karşıtı nutuklarıyla, ırkçı söylemleriyle alınabilecek bir yol olmadığı fark edilmeli. İyi Parti’den yükselen bu seslerin CHP’de de karşılık bulması muhalefeti kötürüm ediyor.

Mesele Kürt seçmenin oyunu almak veya HDP’nin Cumhurbaşkanı seçimlerinde ne yapacağıyla sınırlı değil. HDP’nin vereceği   karar hangi doğrultuda olursa olsun,  bu kez  tam olarak istenen sonucun alınamayacağı ihtimali dikkate alınmak zorunda. 2019 yerel seçim deneyimi sonuçlarından şikâyetçi/ tepkili azımsanmayacak Kürt seçmeni hesaba katılmalıdır.

Kürt seçmenin oyuna talip olmadan önce Kürt meselesindeki pozisyonlarını değiştirmenin seçmenleri açısında yaratacağı risk olasılığı göğüslemeleri gerekiyor.

CHP ve İYİ Parti ikilisinin “önce bir yolunu bulup Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan edelim, sonrasına bakarız”  stratejilerinin başarısını kolaylaştıracak olan budur. İYİ Parti lideri bu riski almadığında bütün çabalar bir kez daha boşa gideceğe benziyor. Seçmen aritmetiği bunu zorluyor, kaçış yok.


Şafak Ayhan Tüm Yazıları

Yine mi yüzde 3,5 hüsranı?

Memur ve memur emeklilerinin ekonomik ve sosyal haklarının belirleneceği 6. Dönem Toplu Sözleşme görüşmeleri 2 Ağustos'ta başlıyor.

Kamudaki 700 binden fazla işçiyi kapsayan 2021 Yılı Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü görüşmeleri devam ederken, memur ve memur emeklilerini ilgilendiren toplu sözleşme görüşmelerinde gözler buradan çıkan sonuçta olacak. Ancak çalışanlar bu TİS ’ten de pek umutlu değil çünkü yıllardır durum ortada ve sürekli tekrarlanıyor. Gerçi her dönem konfederasyonuna bağlı sendikalarda iktidar partisine sürekli milletvekili çıkartma çabasının bir kısmını çalışanları enflasyonu ezdirmemek için sokaklarda mücadeleye ayırsaydı Memur-Sen şuan yoksulluk sınırı olan 9.000 liranın yarısı kadar öğretmen maaşı olmazdı.

Her çalışan özgür iradesiyle, mobbinge maruz kalmadan, eşit koşullarda örgütlenme haklarına sahip olan sendikalara üye olma hakkına sahiptir. Türkiye’de özellikle eğitim iş kolunda sendikalı olmak istemeyen çalışan sayısı hiç de az değil. Çalışanları sendikadan uzaklaştıran düşüncelerin başında  ‘’sendikaların siyasetin arka bahçesi olduğu ‘’ fikri geliyor. Sendikaları çalışanlardan uzaklaştırmak için egemenler işçi sınıfını bölen bir dizi politikayı kullanıyorlar. Milliyetçilik, ırkçılık, homofobi, İslamofobi gibi siyasal eğilimler sendika bürokrasisi açısından da zaman zaman kullanılışlı oluyor.

Sendikal yapı ve ilginç mekanizmalar

Türkiye’de eğitim iş kolunda MEB’e bağlı olarak kadrolu ve sözleşmeli olarak ayrıştırılan 1 milyon civarı öğretmen var. Bu öğretmeni sömürmek için haftada 100 liraya çalıştırtabilen özel okulların öğretmenleri dâhil değil. Asgari ücretten daha da düşük ücretlere çalışan 85.000 ücretli (öğretmen) köleler de dâhil değil.

Bu sayılarla birlikte 2 ağustosta çalışanlar özelinde ise öğretmenler adına toplu sözleşme masasına oturacak olan Memur-Sen’e bağlı Eğitim Bir-Sen’in yaklaşık 450.000 üyesi var, yani MEB kadrolarının yarısı bu sendikada örgütlü. Bu sayının hangi nedenlerden dolayı bu kadar yüksek olduğunu irdelemeyi bu yazının temel konusu olarak görmüyorum. Benim amacım bu kadar güçlü bir örgütün nasıl oluyor da bu kadar pasif bir pozisyona sürüklendiğini tartışmaya açmak.

Sırtını her fırsatta iktidara yaslayan Eğitim Bir-Sen’de tepe kadrolar hallerinden memnun çünkü huzur hakkı adı altında binlerce lira maaş alıyorlar sendikadan. Bu paraların üyelerinin aidatlarından geldiğini her seferinde hatırlatmamız lazım. Tepe kadrolar ne kadar mutluysa taban ise bir o kadar mutsuz ve öfkeli. Bir önceki toplu sözleşmede yüzde 3,5 zam oranına imza atarak –ki sendika yetkilileri biz imza atmadık hakem heyeti belirledi deseler de – bu zam oranına hiç seslerini çıkarmadılar.  Çıkaramazlar da çünkü içinde oldukları bir bağımlılık mekanizmasının şefleri öyle istedi, öyle oldu ve konu da kapandı. Hakem heyeti ise tam bir oyun içinde oyun. Bu heyetin 11 üyesi var ve 7 ‘sini Cumhurbaşkanı atıyor. Bu heyetten de devlet yani işveren lehine bir kararın çıkmayacağını düşünmek komik duruma düşmek demektir.

Gerçek enflasyonun yüzde 50‘leri geçtiği, benzinin litre fiyatının 8 liraya dayandığı, temel gıda masraflarının, mutfak giderlerinin geçen yıllara göre yüzde 100 arttığı bir ortamda, eriyen maaşlar ve intihar eden emekçiler sendika bürokratlarının umurunda değil ancak sağcı, solcu, muhafazakâr, demokrat, kadın erkek hiç fark etmez, çalışanların, yani tabanın temel sorunu bu. Çünkü çalışanların çıkarlarıyla sarı sendika patronlarının, holding işletir gibi sendika yönetenlerin çıkarları aynı değil. Hatta çıkarlarımız çatışıyor bile.


Meltem Oral Tüm Yazıları

Bizim için bitmedi

Türkiye 1 Temmuz itibariyle kadınları, LGBTİ+’ları ve çocukları şiddete karşı koruyan en kapsamlı hukuksal metinden ve uluslararası sözleşmeden çekilen ilk ülke olarak tarihe geçti. Ancak o gün başka bir tarih daha yazıldı. Yirmiden fazla ilde kadınlar ve LGBTİ+’lar sokağa çıkarak haklarından vazgeçmeye niyetlerinin olmadığını, meselenin bizim için bitmediğini gösterdi. 

İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula kampanyasının #1Temmuzdaİsyandayız çağrısıyla Taksim’de buluşan binlerce kişi son yılların en önemli eylemlerinden birini gerçekleştirerek korku duvarından bir blok devirdi. Tünel’de buluşan kitlenin polis barikatlarını aşma kararlılığı, İstiklal’e girmiş olması, uzun süre dağılmaması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme cüretine karşı öfkenin boyutunu ortaya koydu. Üstelik eylemde açığa çıkan mücadeleci irade, bizzat o günün ötesinde bir şeyler de söylüyor. 

Birincisi yıllardır otoriter politikalara karşı, AKP-MHP ittifakının demokrasi ve özgürlük namına gördüğü her şeyin üzerine beton döken iktidarına karşı sokakları asla boş bırakmamayı başarmış olan kadın ve LGBTİ+ hareketi, bir kez daha tüm muhalefetin sokaktaki en dinamik odağı olduğunu kanıtladı. Hem Onur yürüyüşü hem 1 Temmuz eylemi, tüm engellemelere rağmen hareketin bir şekilde sokakta sözünü söylemeyi başarabilme yeteneğini gösteriyor. 

Kısaca kadın mücadelesi ve LGBTİ+ hareketi işçi sınıfının bütün mücadeleci kesimlerine, örgütlü sola, en geniş anlamıyla tüm muhalefete nefes aldırıyor. Aynı zamanda mücadelenin nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair de bir projeksiyon sunuyor.

İkincisi, İstanbul Sözleşmesi’nden resmi olarak çekilme hamlesinin yenilgi havası yaratamamasını, aksine hız kesmeden haklarımızı ve hayatlarımızı korumak için mücadeleye devam edebilmemizi mümkün kılan bir basamak oldu 1 Temmuz. Yıllardır kesintisiz bir şekilde 8 Mart feminist gece yürüyüşlerinde görmeye alışkın olduğumuz, çoğunluğu genç, kararlı, mücadeleci kitlenin 1 Temmuz’da bir kez daha birleştiği politik odak kadın mücadelesinin sürükleyicisi olacak. 

İktidarın şiddeti önlemeye niyeti yok

Erdoğan Türkiye çapında binlerce kadının kendisinin kararlarını tanımadığını haykırdığı sıralarda, “kadına yönelik şiddetle mücadelede 4. ulusal eylem planı” açıkladı. Büyük kısmı boş laf kalabalığından oluşan plan, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının hiçbir toplumsal meşruiyeti olmadığının bilincindeki iktidarın dostlar alışverişte görsün hamlesi. İktidarın şiddeti, cinayetleri, tacizi, tecavüzü, istismarı önlemek gibi bir amacının olmadığının kanıtı, bu eylem planı açıklandıktan bir hafta sonra, cinsel istismar suçlarında tutuklama için delil şartını getiren yargı paketinin onaylanmış olmasıdır. Bu iktidar açıkça faillerden yana.   

Hem Erdoğan’ın açıkladığı planda hem de iktidar cenahının genel söyleminde dikkat edilmesi gereken noktalardan ikisi; şiddetin münferitleştirilmesi ve LGBTİ+ düşmanlığı. Planda geçen “vaka bazlı yaklaşım”, “alkol madde bağımlılığı tedavisi, öfke kontrolü eğitimi” gibi hedefler kadına yönelik şiddeti, bir takım sorunlu faillerin neden olduğu tekil olaylara indirgiyor. Oysa kadına yönelik şiddet, kaynağını toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden alan politik bir sorundur. Şiddeti bireysel bir sorundan ibaretmiş gibi kabul etmek onu önlemenin önünde engeldir, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin inkârında ısrardır. Bizim yeni paketlere, planlara ihtiyacımız yok, İstanbul Sözleşmesi zaten bu alandaki en kapsamlı metindi. 

İkinci önemli nokta ise ısrarlı LGBTİ+ düşmanlığı politikası. Hem iktidarın uzun süreden beri yükselttiği fobik nefret siyasetinin hem de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiş olmanın etkisini ne yazık ki lubunyalara dönük artan saldırılarda görüyoruz. En son Maçka Parkı’ndan çıkan üç kişiyi takip ederek saldıranlar serbest bırakıldı. Onur haftasında LGBTİ+’ların aynı parkta piknik yapmasına bile tahammül edemeyen devlet faillerin yanında olduğunu göstermeyi, başka nefret saldırılarını teşvik etmeyi sürdürüyor. Pikniğe yönelik saldırıda bir aktivistin kolunu kıran polis de yolda yürüyen lubunlara saldırıp bir kişinin burnunu kıran on kişi de cezasız bırakıldı. 

İktidarın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve 1 Temmuz’da açıklanan eylem planı LGBTİ+ nefretini örgütleme politikasının bir uzantısı. 

Her türlü nefret siyasetine karşı 1 Temmuz’daki eylem, şiddeti ve istismarı aklayanlara karşı kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin sokakta birleştiği zeminlerden birisi oldu. Kadın düşmanlığına ve LGBTİ+ nefretine karşı mücadelelerin ayrıştırılamayacağını gösterdi. Türkiye’deki tüm muhalif kesimlerin 1 Temmuz eylemini mümkün kılan, onun yansıttığı örgütlü kararlılıktan, politik iddiadan, yan yana durabilmenin birikiminden dersler çıkarması gerekiyor. 


Roni Margulies Tüm Yazıları

Finans krizi ve virüs

Covid-19’un zengini farklı, yoksulu farklı vurduğunu, işvereni başka türlü, çalışanı başka türlü etkilediğini elbet biliyoruz. Zaten mevcut olan eşitsizlikler bir yandan kimin hasta olup kimin olmayacağını, kimin ölüp kimin ölmeyeceğini belirledi. Ama bir yandan da, pandemi mevcut olan eşitsizliklerin daha da derinleşmesine yol açtı, zengini daha da zenginleştirdi, yoksulu daha da yoksullaştırdı. Bunu da biliyoruz.

Biliyoruz, ama Türkiye gibi ülkelerde bu bilgiyi rakamlarla görmek, belgelemek, kanıtlamak mümkün değil. Hükümet konuyla ilgilenmiyor, ilgilenmediği için de gerekli verileri toplamıyor. Toplamışsa da, verilerin göstereceği eşitsizlikler öyle berbat ve öyle çarpıcı ki, yayınlamıyor.

Avrupa’da bu tür veriler yayınlanıyor. Ama Covid-19’un orada yarattığı eşitsizlik ve sorunların bizde çok daha ciddi olduğunu varsayabiliriz. Çünkü Batı’da (sosyal devlet yıllardır kuşa çevrilmiş de olsa) hâlâ çeşitli devlet yardımları ve sosyal destek mekanizmaları var.

Pandeminin eşitsiz etkilerini “biliyoruz” dedim. İngilizler de biliyor. İngiltere hükümetine danışmanlık yapan bir komisyonun gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasına göre, toplumun yüzde 56’sı pandemi döneminde toplumsal eşitsizliğin arttığına inanıyor.

Komisyonun raporuna göre, işsizlikten yaşam standartlarına, online eğitime erişimden sağlığa kadar bir dizi göstergeye bakıldığında pandemi kötü durumda olanların durumunu daha da kötüleştirmiş.

Yüzde 56 tamamen haklı.

UCL ve Glasgow üniversiteleri pandeminin Covid-19 dışındaki sağlık hizmetleri üzerindeki etkilerini araştırmış. Hastaneler dolup taştığı, sağlık çalışanları Covid-19 hastalarına odaklandığı ve başka sağlık sorunları olanlar hastanelere gitmekten kaçındığı için, sorunlar yaşandığı biliniyor. Fakat araştırma sonuçlarına göre, “Sağlık hizmetlerine erişim sorunları tüm sosyal gruplar tarafından yaşanmakla birlikte, araştırmamız sağlık sistemindeki tıkanıklıkların en çok toplumun alt katmanlarını etkilediğini gösteriyor.”

Örneğin, kol işçileri ile yöneticiler ve serbest meslek sahipleri karşılaştırıldığında işçiler Covid-19 dışı sağlık hizmetlerine erişimde yüzde 17 daha fazla sorun yaşadığını rapor etmiş.

Araştırma ayrıca ırkçılığın da etkisini belgelemiş. Etnik azınlıklar pandemi süreci boyunca beyazlara kıyasla yüzde 19 daha fazla sorun yaşamış.

Diğer bir araştırmanın sonuçları çok daha çarpıcı. Yine İngiltere’de Sağlık Vakfı’nın pandemi raporuna göre, ülkenin en yoksul bölgelerinde yaşayanların Covid-19’dan ölme ihtimali en varlıklı bölgelerde yaşayanların tam dört katı!

Rapora göre, 2008 finans krizi sonrasında devlet harcamalarının acımasızca kısılması yoksulları daha da yoksullaştırdı ve pandeminin etkilerinin alabildiğine eşitsiz olmasına yol açtı.

Roni Margulies

[email protected]


Melike Işık Tüm Yazıları

Hayvanları korumayan göstermelik bir yasa

Avcılığı, hayvan deneylerini, hayvan hapishanelerini, hayvan satışını, özetle hayvanları korumanın önündeki engellerin hiçbirini ortadan kaldırmayan Hayvanları Koruma Kanunu, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Bu yasanın hayvan haklarında “bir devrim” olduğunu iddia eden iktidar ve kanunu bir müjde gibi sunan yandaş basın, hayvanların lehine bir adım atıldığı izlenimini oluşturuyor. Oysa bu yasa hayvanların değil; onları alıp satarak, sergileyerek, hapsederek, “avcılık turizmine” izin vererek onlardan kâr elde edenlerin yasası. Hayvana şiddet uygulayan failleri cezalandırmadan, toplumda bu tepkisizliğe karşı oluşan öfkeyi dindirmek isteyen iktidarın yasası.

Hayvana yönelik şiddeti durdurmak için hayvanların haklarını tanıyan, onları bir meta olarak değil; hisseden ve hakları olan birer can olarak gören bir Hayvan Hakları Yasasına ihtiyacımız var. Gerçekten hayvanlardan yana olan bir yasa gelene kadar hayvana yönelik şiddet azalmayacak. Hayvanlar bir eşya gibi alınıp satılmaya devam ederken “Onlara can statüsü verdik” söylemlerinin gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayacak. Avcılık yasaklanmadığı sürece, failler gerçekten hapis yatmadığı sürece alt sınırları yetersiz cezalarla öne sürülen “Hayvana şiddete hapis cezası geliyor” iddiaları ancak iktidarın şiddeti durdurma sorumluluğunu görünmez kılacak, vicdanları rahatlatacak. Hayvanat bahçeleri “doğal yaşam parkı” adını aldığında sömürü ortadan kalkmayacak, aksine bu tesislerin hayvan hapishaneleri olduğu unutturulacak. Mevcut yunus parkları varlığını sürdürürken bu tesislere yeni hayvan getirmek, var olan tesisi büyütmek, tesisi devretmek yasaklanıyor. Fakat bu yasaklar delindiğinde binlerce dolar geliri olan bu tesislere ödetilecek 25 bin TL’lik “ceza”, yunusların sömürülmesinden elde edilen gelirin yanında caydırıcı olmayacak. 

Özetle bu yasayla hayvanlar için hiçbir şey değişmeyecek. Kabul edilen yasa, yalnızca göstermelik, pratikte hayvan hakları lehine hiçbir önemli adım atmayan yetersiz bir yasa. Göstermelik bir yasayla yıllardır hayvanların lehine bir yasa için mücadele eden ve hayvanların hakları için tüm taleplerini açıkça ortaya koyan hayvan hakları savunucularının susturulması mümkün değil. Hayvan hapishanesi sahiplerinin, hayvanlardan kâr elde edenlerin, şiddet faillerinin değil; hayvanların lehine gerçek bir yasa talep ediyoruz!


Faruk Sevim Tüm Yazıları

19 yıllık AKP döneminin işçi düşmanı uygulamaları

AKP’nin 19 yıllık döneminde, bir dizi yasal değişiklikle ve uygulamayla işçi düşmanı politikalar kalıcılaştırıldı. Sermayenin emek karşısındaki egemenliği artırıldı, esnek çalışma, kuralsızlık ve güvencesizlik yaygınlaştırıldı. Sendikal hak ve özgürlükler hem hukuksal düzenlemelerle hem de fiili uygulamalarla kullanılamaz hale getirildi.

AKP dönemiyle birlikte kamuda taşeron işçi çalıştırma tırmanışa geçti, kamudaki taşeron işçi sayısı bir milyona yaklaştı, taşeron uygulamaları özel sektörde de yaygınlaştı. 

AKP döneminde emek karşıtı uygulamalar OHAL ile zirve yaptı. Darbecilere karşı ilan edildiği söylenen OHAL çalışma ve grev hakkını ortadan kaldıran bir uygulamaya dönüştü. 150 bin kamu görevlisi haklarından yargı kararı olmaksızın ve yargı yolları kapatılarak kamu görevinden çıkarıldı, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı sınırlandı.

Tayyip Erdoğan, OHAL’i grevleri yasaklamak için kullandıklarını bizzat açıkladı. 

Kiralık işçilik, özelleştirmeler hızlandı

Kiralık işçi yasası çıkarıldı. Sermaye örgütlerinin bir diğer talebi olan iş davalarında zorunlu arabuluculuk uygulaması AKP’nin emek karşıtı uygulamalarından bir diğeri oldu.

İstihdam paketleri ile patronlara, kapitalistlere ciddi paralar aktarıldı. İşsizlik Fonu patronların fonu haline getirildi. 

Özelleştirmelerle kamu kurumları yok pahasına satıldı, buralardaki sendikal örgütlenmeler dağıtıldı.

Vergi adaletsizliği daha da arttı. Dolaylı vergilerin oranı yüzde 65’e yükseldi. Tüketimden alınan vergiler, gelir adaletsizliğini daha da büyüttü.

Pandemi döneminde zorunlu ücretsiz izin yolunu açtı, işçiler 1500 lira sefalet ücreti ile 1,5 yıl yaşamak zorunda kaldı.

Grev yasakları arttı, ücretler azaldı

1984-2002 döneminde yıllık ortalama greve çıkan işçi sayısı 40 bin iken, bu sayı 2002-2020 döneminde 5 bine kadar düştü. Grevler hem yasaklamalar hem de sendikal politikalar nedeniyle işçi sınıfının “silahı” olarak yaygın ve etkili bir şekilde kullanılamaz hale geldi. OHAL döneminde 14 iş yerinden 24 bin işçinin grev hakkı erteleme adı altında elinden alındı.

AKP dönemi, aynı zamanda sömürünün alabildiğine arttığı, reel ücretlerin verimlilik artışlarının çok gerisinde kaldığı ve gerilediği bir dönem oldu, işçilerin yarısı yani 10 milyon işçi asgari ücret civarında para alıyor.

AKP döneminde işçilerin direnişleri 

Bu süreçte grevlerden fabrika işgallerine yüzlerce eylem ve direnişe yapıldı; üretimi aksatan direniş ve eylemlerin sayısında artış yaşandı. Hükümetin kıdem tazminatına dokunma girişimleri kesin olarak engellendi.

Eylemlerin yoğunlaştığı işkollarına bakıldığında esnek ve güvencesiz çalışmanın hâkim olduğu sektörlerde mücadelenin yükseldiği görülmektedir. Taşeronlaşmanın ve diğer esnek istihdam biçimlerinin yoğun yaşandığı işkolları olan yerel yönetimler, inşaat ve sağlık sektörleri son yıllarda direnişlerin en fazla gerçekleştiği sektörler olarak öne çıktı.

Sağlık emekçileri pandemi döneminde hem hakları için, hem de toplum sağlığının korunması amacıyla yüzlerce eylem yaptılar, hükümete pandemi döneminde yapılması gerekenleri hatırlattılar, ama söylediklerini dinlemek yerine hükümet Tabip Odalarını düşman ilan etti.

Fiili grevler yaygınlaştı

İşçiler; iş yeri düzeyinde ortaya çıkan hak gasplarına karşı başkaldırmaya ve çeşitli eylem biçimleri ile tepkilerini sürdürmeye başladılar.  Özellikle “fiilî grev” olarak tanımlanan ve üretimi doğrudan etkileyen “iş yapmama” eylemlerinde artış yaşandı.

AKP’li yıllardaki en önemli işçi ayaklanması metal işçilerinin isyanıdır. 2015 yılına, metal işçilerinin direnişi “Metal Fırtına” damgasını vurdu. Marmara Bölgesi başta olmak üzere, çok sayıda ildeki 49 iş yerinde yaklaşık 60 bin işçi ayaklandı ve büyük bir direniş yaşandı. Bu direniş sırasında fiili grevler de yapıldı.  Renault’ta yapılan fiili grev 12 gün sürdü. İsyan, metal patronlarına olduğu kadar, Türk Metal Sendikasına da yönelik oldu. İsyan sırasında yaklaşık 40 bin işçi Türk Metal Sendikasından istifa etti; isyan, baskı, tehdit ve işten atmalarla bastırıldı.

2021 yılında devam eden direnişler ve grevler:

• Migros depo işçilerinin direnişi

• PTT-SEN ve PTT KARGO-SEN direnişleri

• Ermenekli maden işçilerinin direnişi

• Bimeks işçilerinin direnişi

• AtlasGlobal işçilerinin direnişi

• TüvTürk işçilerinin direnişi

• Uzel Makina işçilerinin mücadelesi

• Cargill işçilerinin direnişi 

• Karaman Döhler fabrikası işçilerinin direnişi

• Çorum Ekmekçioğulları işçilerinin direnişi

• Systemair HSK, Baldur Süspansiyon ve Özer Elektrik direnişleri

• SML işçilerinin direnişi

• Sinbo direnişi 

• Galataport inşaat işçilerinin direnişi

• Kayı İnşaat direnişi

• BTS’li işçilerin direnişi

• Yemeksepeti-Banabi işçilerinin sendikal mücadelesi

• Şişli Belediyesi KentYol Direnişi

• Yasin Kaplan Halı Direnişi

• Uyar Maden işçileri direnişi

Maden işçileri direniyor

Maden işçilerinin hak arama mücadelesi, son yılların en önemli direnişlerinden birisi. Bu mücadeleye önderlik edenlerden, Bağımsız Maden-İş Sendikası Başkanı Tahir Çetin ve sendika aktivisti Ali Faik İnter dönüş yolunda öldüler. Nasıl ki iş cinayetlerine kaza demiyorsak, can parçası iki madenciyi aramızdan alan trafik kazası da salt bir kaza değildi. Göçük altında, grizu patlamasında öldüremedikleri Ali Faik İnter'i ve Tahir Çetin'i hak arama mücadelesinde yollarda öldürdüler. 

İşçi direnişleri artıyor

İş yeri bazlı eylemler kitlesel bir hal alırken, emek mücadelesinde iz bırakan, önemli direnişler gerçekleşiyor. İşçiler yol kesme, işgal, kent meydanlarında, fabrika, işyeri önlerinde toplu bekleyiş, üretimi durdurma ve yavaşlatma girişimlerinden AKP mitinglerinde Erdoğan’a itiraza uzanan, intihar ve intihar girişimlerinin de eksik olmadığı çok farklı tepkilerle kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. 

İşçilerin artık büyük bir kesiminin dahil olduğu sosyal medya zeminlerinde kazanımlar ve yenilgiler paylaşılıyor. Böylece hem ortak bir hafıza oluşuyor hem de yürütülen tartışmalar bir tür eğitim süreci işlevi görüyor.


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Çılgın bir dünyaya karşı sosyalizm

Soğuklarıyla ünlü Kanada’da yakın zamanda bir sıcak hava dalgası yaşandı. Sıcaklığın 49 dereceye kadar yükseldiği ülkede ölümler gerçekleşti. Aynı günlerde dünyanın birçok yerinde artık aşısı bulunmuş bir hastalık olan Covid-19 sebebiyle kitlesel ölümler yaşanıyordu ve halen yaşanmaya devam ediyor. Marmara Denizi’nde müsilaj sebebiyle su altındaki canlı yaşamı sona ermek üzere. Dünyadaki 7,7 milyar insanın 2,1 milyarı en temel ihtiyaç olan temiz suya ulaşma şansına sahip değilken dünyanın küçük bir azınlığı aklımızın hayalimizin alamayacağı paralara hükmediyor. Dünyanın en zengin ülkesi ABD’de yüz yılı aşkındır süren mücadelelere rağmen zenginlik ırksal olarak bölünüyor, Covid-19 sebebiyle ölenlerin önemli bir kısmı siyah nüfustan oluşuyor. 

Dünyadaki eşitsizlik, ayrımcılık ve ekolojik yıkıma yüzlerce örnek sayılabilir ancak bütün bunların gösterdiği bir şey var: Çılgın bir dünyada yaşıyoruz ve kapitalizm, gezegeni üstünde yaşayan bütün canlılarla beraber korkunç bir sona sürüklüyor. Kapitalizm tarafından oluşturulan oldukça karmaşık görünen yapı aslında basit bir ilkeye yaslanıyor: Ne pahasına olursa olsun kâr et! İstatistiklerde basit birer rakam gibi görünen kârlar yukarıda saydığım pek çok belanın temel sebebi, çünkü bu kârın kaynağı hepimizin olması gereken gezegene bir avuç zenginin el koyması ve bütün kaynaklarını amaçsızca tüketmesi. Ancak kapitalizm sadece doğada bulunan kaynakları tüketmiyor, kendini sürdürebilmesi için emek gücüne el koyması da gerekiyor. Dolayısıyla kârın en büyük kaynağı, emeğini satarak yaşamak zorunda olan insanların ürettiği kolektif zenginlik. 

Bütün değeri üreten bizlerken, üretilenler üzerinde kontrolümüz yok. Ekonomik, ekolojik ve pandemik, bütün krizlerin bedelini biz öderken, bu krizi yaratanlar zenginleşmeye devam ediyor. Oysa başka bir dünya mümkün. İnsanlık tarihi bize bu dünyanın anahtarını sunan örneklerle dolu. 

Sıradan insanların yönetimi 

Kolektif zenginliği üretenlerin yani işçi sınıfının bu zenginliğin kontrolüne de sahip olduğu sisteme sosyalizm diyoruz. Sosyalizmin temel fikri, bir grup elitin değil sıradan insanların toplumu kontrol edebilme yeteneğine sahip olması olarak özetlenebilir. Bunun anlamı sıradan insanların yönetimin her alanında ve her zaman yetkili olması. Bugün 4-5 yılda bir seçim sandıklarına giderek yönetime kısıtlı bir şekilde katılabiliyoruz oysa sosyalizm demokrasiyi bizzat iş yerlerine, üretim sürecinin kalbine taşıyan bir anlayış. 

Bunun mekanizmaları tarihte daha önce karşımıza çıktı. 1871 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te yönetimi ele geçiren işçiler tarihin ilk işçi hükümeti olan Komün’ü kurmuşlardı. Komün’de genel oy hakkı ile seçilmiş belediye meclis üyeleri yer alıyordu. Bu görevliler, kendilerini seçenler tarafından her an görevden alınabilirdi. Seçilenlerin ortalama bir işçi ücretinden fazlasını alması yasaklanmıştı, dolayısıyla yönetime katılmak bir zenginleşmeye yol açmıyordu. Karl Marx’ın sözleriyle, Komün hem yürütmeyi hem de yasamayı üstlenen hareketli bir gövde olacaktı. 

Paris Komünü, merkezi devlet otoritesinin silahlı güçlerine karşı ancak 72 gün direnebildi fakat geriye başka bir dünyanın nasıl olabileceğini gösteren inanılmaz bir deneyim bıraktı. Benzer bir form 1905 yılında bu sefer Çarlık otokrasisi altında yaşayan Rusya’da ekmek isteyen işçilerin ayaklanmasıyla ortaya çıkacaktı. Başta sadece Çar’dan gıda talep eden işçiler, askerlerin, bu taleplerine ateş açarak yanıt vermesi üzerine ayaklanmış ve kendi konseylerini kurmuşlardı. Sovyet adı verilen bu konseyler de aynı Komün gibi, sıradan insanlar tarafından seçilen ve her an geri çağırılma hakkına sahip temsilcilerden oluşuyordu. Rus takvimine göre 1917 yılının Ekim ayına gelindiğinde pek çok şehre ve fabrikaya yayılmış olan işçi konseyleri iktidarı ele geçirdi, sıradan insanların yönetimi olan sosyalizm Rusya’da hayata geçti. 

Bu deneyim Rusya’yla da sınırlı kalmadı Macaristan, İtalya ve Almanya’da hızla işçi konseyleri oluşturuldu ve kolektif bir yönetimi örgütlemeye giriştiler. Sosyalizm, devlet aygıtını elinde tutan zenginler açısından bir korkulu rüyaya dönüşmüştü. Haliyle bu deneyimlerin her birini sert bir şekilde ezmeye giriştiler. İşçi konseyleri yenildi ancak tarih boyunca bazen bir grev komitesi olarak, bazen bir meydanda kolektif bir işgal eylemi olarak defalarca karşımıza çıktı. 

Neden sosyalizm? 

Eğer başka bir toplumu, bizzat üreten insanların iktidarını dünya çapında örgütleyebilirsek bugün yaşadığımız küresel yıkımı durdurmamız mümkün. Kâra değil de ihtiyaçlarımıza dayalı bir üretim yaparsak, fabrikaların atmosfere saldığı sera gazlarının önüne geçebilir ve küresel iklim değişimini durdurabiliriz. Böyle bir toplumun var olması için ırk, milliyet, sınıf, cinsiyet ve cinsel yönelim farklarının ortadan kalkması gerekir. Dolayısıyla sosyalizmin vaadi her türlü ayrımcılığa son vermektir. Kaynakları tüm insanlık ve doğa için kullanacağımızdan, insanlar arası rekabet ortadan kalkar ve herkesin özgür olacağı bir toplum ortaya çıkar. 

Böyle bir toplum yukarıdan aşağı örgütlenemez. Bürokratlar, askerler, bir grup gerilla veya kendine öncü misyonu biçen kadrolar dünyayı değiştiremez. Sosyalizm, ancak ve ancak geniş kitlelerin kendileri için, kendi eylemleriyle harekete geçmesi ile kurulabilir. Devrimci partilerin yokluğunda bu eylem başarısızlıkla sonuçlanabilir ama partinin tek başına sosyalizmi kurması mümkün değildir. 

Kapitalizmin yaldızları bugün birer birer dökülüyor. Bu felakete katlanmaya mecbur değiliz. Sıradan insanların iktidarını kurmak için hep beraber örgütlenmek istiyoruz, gelin siz de bu örgütlenmeye katılın.  


Tuna Emren Tüm Yazıları

İklim felaketleri başladı: Isı kubbesi, yakıcı sıcaklar, seller

NASA, geride bıraktığımız Haziran’ın 1880’den bu yana yaşanan en sıcak üçüncü Haziran olduğunu duyurdu. Kuzey Amerika ise tarihin en sıcak Haziranı’nı yaşadı. 

Son 30 günde kırılan sıcaklık rekorlarına baktığımızda, artık o alışkın olduğumuz gezegende değil, iklim felaketlerinin başladığı zaman diliminde yaşadığımızı görüyoruz. Kanada, Tunus, Malta, Rusya, Kazakistan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Bosna Hersek, Sırbistan, Slovakya, Macaristan, Finlandiya, Estonya, İtalya, Letonya, Güney Afrika, Avusturya, Meksika, İsveç, Almanya, Umman, Kongo, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan… Dünya yanıyor.

Kuzeybatı Pasifik’i vuran yakıcı sıcaklarda yüzlerce ölüm yaşandı, ABD ve Kanada kavruldu, kuraklık riski arttı. Uzmanlar, Kuzeybatı Pasifik’te oluşan ‘ısı kubbesinin’ Kanada kıyılarında 1 milyardan fazla deniz canlısını öldürdüğünü söylüyor. 

Batı Kanada ve kuzeybatı ABD’yi günlerce kavuran ısı kubbesi Kanada’nın 50 dereceyi gören British Columbia eyaletinde 500 kişinin ölümüne ve şu anda halen devam etmekte olan yüzlerce orman yangınına sebep oldu. Yakıcı sıcak yüzünden yaşanan yangınlar ABD’de 1 milyon dönümlük alanı ele geçirdi. Olay Komuta Merkezi “Böyle bir yangını ilk defa görüyoruz” diyor; “Kendimizi, alevlerin daha önce hiç görmediğimiz şeyler yapmasına hazırlıyoruz.” Bilhassa Güney Oregon’daki yangınlar her gün iki katına çıkarak yayılıyor. Bu şiddette ve boyutlardaki bir yangını tamamen kontrol altına almanın dört aydan fazla süreceğini söyleyen uzmanlar karşı karşıya kaldıkları bu felaketi “yüksek yoğunlukta hızlı yayılan yangın” olarak adlandırıyor. 

New York ve Londra ise eşzamanlı olarak ve yine küresel ısınmaya bağlı nedenlerle yağmur fırtınalarına teslim oldu, sel felaketleri yaşandı. Her iki metropolde metro istasyonlarını su bastı, ABD’de 40 milyon insana ani sel uyarısı yapıldı.

Haziran ayının başlarındaki bir başka sıcak dalgası Orta Doğu ülkelerini vurmuş, örneğin Pakistan'da bir sınıftaki 20 çocuğun ısı stresine girip bilinçlerini yitirmesine sebep olmuştu. 

‘En kötü durum senaryoları’ bile aşıldı

İklim modellerince öngörülen aşırı sıcaklar artık hayatımızın bir parçası olmak zorunda. Üstelik bu daha başlangıç. Sıcaklıklar daha da yükselecek.

Elbette buna alışmamız söz konusu bile olamaz. Bir araştırmaya göre, aşırı sıcakların sebep olduğu ısı stresi yüzünden her yıl 5 milyondan fazla insan ölüyor. Araştırmacılar, iklim krizi nedeniyle yaşanan bu ölümlerin daha da artacağını dile getiriyor. 

Başka bir araştırmada ise ısınma artışının, iklim modellerinin ‘en kötü durum senaryolarını’ bile aştığı gösterildi. İklim modelleri sıcak hava dalgaları için bir üst sınır belirlemişti ama yaşanan sıcak dalgaları, varsayılan üst sınırın çok üzerinde. 

Bilim insanları dünyanın birçok bölgesinde ABD ve Kanada’da yaşanana benzer ‘sıcaklık şoklarının’ daha sık ortaya çıkacağı konusunda uyarıyor. Dünya İklim Atıf Grubu kurucularından Oxford Üniversitesi Çevresel Değişim Enstitüsü yöneticisi Friederike Otto, “Bu şimdiye kadar gördüğüm en büyük rekor aşımı” dedi. 

İklim krizinin neden olduğu aşırı hava olaylarındaki en çarpıcı değişimler, aşırı sıcak ve aşırı soğukların sıklığı ve yoğunluğunda ortaya çıkar. Aşırı soğukların sıklığı son yıllarda azaldı. Aşırı sıcaklar ise korkutucu boyutlarda bir artışla gelmeye devam ediyor. Oxford Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırma bu durumun tek sorumlusunun küresel ısınma olduğunu, bir iklim krizi yaşanmıyor olsa böylesi yakıcı sıcak dalgalarının meydana gelmesinin imkânsız olacağını gösterdi; “Bu tür sıcak hava dalgaları onlarca yıllık kalkınma kazanımlarını tehdit etmekte ve dünyadaki toplulukların, ülkelerin sosyal ve ekonomik refahı için açık bir tehlike oluşturmaktadır. Küresel seçkinler insan kaynaklı iklim değişikliğini görmezden gelmekle veya aktif olarak inkâr etmekle meşgulken sorun daha da kötüleşti.”

Isı kubbesi nedir?

ABD ve Kanada’yı içine alan ısı kubbesi fenomeni istatistiksel olarak birkaç bin yılda bir rastlanabilen bir olgu. 

Adından da anlaşılabileceği üzere kubbe şeklinde bir yüksek basınç bölgesi oluşuyor ve bu kubbe bir tencerenin kapağı gibi davranarak ısıyı o bölgede hapsediyor. Dolayısıyla ısı dağılamıyor, birikiyor. 

Sıcak hava yükselmeye çalıştığında yüksek basınç sistemi onu tekrar aşağıya itiyor. Hava alçaldıkça, üzerine çöken atmosferik ağırlıkla birlikte daha yoğun ve daha sıcak oluyor. Neticede sıcak hava maalesef bu döngüden kaçamıyor, yalnızca yukarı-aşağı dolaşarak ve giderek daha da ısınarak üstüne kapandığı bölgeyi teslim alıyor. 

Kubbe, bulutları da bir araya toplayıp sıkıştırdığı için güneş ışınları engellenemez hale geliyor. Ve bu durum yüzeyin daha da ısınmasına sebep oluyor. İşte Kanada’da sıcaklığın normal değerlerden 40 derece daha yüksek olmasının sebebi buydu.

İnanılmaz gücü ve coğrafi büyüklüğü açısından herkesi dehşete düşüren kubbe bir kısır döngü yarattı, kuraklık ve yakıcı sıcakların birbirini beslemesine yol açtı. Kuraklık, toprağın nem kaybetmesine sebep olduğu için, bu tür yüksek basınçlı sistemlerinin aşırı güçlenmesine ve ürettikleri yakıcı sıcağın daha şiddetli olmasına yardım ediyor. Çünkü güneş enerjisinin büyük bir bölümü topraktaki suyun buharlaştırılmasına gidecekken, toprak neminin tükenmiş olması yüzünden atmosferde kalıp havayı ısıtmaya başlıyor. 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC) geçenlerde basına sızmış olan taslak raporundan 1,5C’lik ısınma hedefini tutturmamızın neredeyse imkânsız hale geldiğini, 2 hatta 3 derecelik ısınmaya doğru hızla yol aldığımızı öğrendik. Bırakalım 3C’lik ısınmada neler yaşayacağımızı, 2 derecelik bir ısınma bile ısı kubbesi fenomeninin yaşanma ihtimalini her beşte yılda bir görülecek kadar artırır. Yakıcı sıcakların gerçekleşme ihtimalinin ise, 1,5C’yi aşmadan kalmayı başarsak bile 150 kat daha olası hale geldiği söyleniyor.  


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Donald Rumsfeld'den kurtulduk

"Donald Rumsfeld asla kaybetmez." James Mann, George W. Bush'un savaş kabinesini anlattığı Vulcanların Yükselişi adlı kitabında, bunu "Cumhuriyetçiler arasında on yıllardır sessizce dolaşan eski bir halk inanışı" olarak niteliyor. 

Geçtiğimiz günlerde ölen Rumsfeld, 1960'ların sonundaki başkan Richard Nixon'ın yardımcısı olarak göreve gelmişti. Nixon'ın konuşmalarının kaydedildiği Watergate kasetlerinden, Nixon ve hırslı yardımcıları John Ehrlichman ve HR Haldeman'ın Rumsfeld'i ihtiraslı, güvenilmez ve açıkgöz biri olarak gördüklerini öğreniyoruz.

Nixon 1974 yılında istifa etmek zorunda kaldığında, Rumsfeld bunu açıkça gösterdi. Yeni başkan Gerald Ford, Rumsfeld'i önce Kurmay Başkanı, ardından da Savunma Bakanı yaparken Rumsfeld'in himayesindeki yardımcısı Dick Cheney'i Beyaz Saray Özel Kalemi olarak görevlendirmişti. Sovyetler Birliği ile yumuşama peşinde olan dışişleri bakanı Henry Kissinger'in dış politikasını, birlikte sistematik olarak baltaladılar.

Diğer başka genç bürokratlar gibi Rumsfeld ve Cheney de ABD'nin Vietnam'da yaşadığı aşağılayıcı yenilgiyi tersine çevirmeye uğraştılar ve 1970'lerin sonlarında gelişen ikinci Soğuk Savaş'ın temelini attılar.

Rumsfeld'in gizlemediği başkanlık hırsı hiçbir zaman bir sonuca varmadı, bu yüzden çalışmaya başladı ve büyük bir servet biriktirdi.

Ronald Reagan'ın Orta Doğu temsilcisi oldu. Bu görevdeyken Aralık 1983'te Irak diktatörü Saddam Hüseyin'le tanışmak için Bağdat'a uçtu.

Rumsfeld Saddam'a, "Dünyadaki ve bölgedeki dengenin önemi üzerindeki düşüncelerimiz Irak'ın anlayışına çok benziyor" dedi. Bir başka ifadeyle ABD, İran'ı dengeleyecek bir güç olarak Irak'ı kullanmak istiyordu. Reagan ve Rumsfeld, Saddam'ın hem İran'a hem de Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığı istihbaratını görmezden geldi. 

Saddam'ın suçları, İran'ın yenilgisi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, ancak bölgesel hırslarının ABD'nin Orta Doğu egemenliği için bir tehdit haline gelmesinin ardından konuşulmaya başlandı. Rumsfeld, 1991'deki birinci Körfez Savaşı'nda ABD liderliğindeki koalisyonun Saddam'ı yendiğinde, Başkan George W. Bush'un Saddam'ı devirmemekle yanlış yaptığını iddia eden neo-muhafazakâr lobiye katıldı. 

On yıl sonra Bush'un oğlu George W. Bush'un Başkan olmasıyla Rumsfeld, bu hatayı düzeltme fırsatı buldu. 

George Bush Junior'ın başkan yardımcısı olan eski dostu Cheney, Rumsfeld'in savunma bakanı olarak atanmasına yardımcı oldu. 

Ardından 11 Eylül 2001'de New York ve Washington'a saldırılar yapıldı. Rumsfeld, Irak'la hiçbir ilgisi olmamasına rağmen bir yardımcısına, “Saddam Hüseyin'i aynı anda vurmanın iyi olup olmadığına karar verin. Sadece Usame bin Ladin'i değil” talimatını verdi. 

Irak'ı hedef alan strateji, o dönem Rumsfeld'in savunma bakan yardımcısı olan Wolfowitz tarafından açıkça formüle edildi.

ABD emperyalizminin küresel hegemonyasının, her şeyden önce “yeni güç" haline gelen Çin'in yükselişiyle tehdit edildiğini savundu. Irak'ı ele geçirmek ve Batı yanlısı “demokratik” bir rejim kurmak, başlıca rakipleri için çok önemli bir enerji kaynağı olan bölgede ABD egemenliğini sağlamlaştıracaktı.

Rumsfeld bu stratejiyi uyguladı. Kabadayı tavrı onu bir medya yıldızı yaptı. 2004'te Mann, “Amerika'nın kusursuz savaş bakanı” diye yazıyordu.

Buna karşılık, ölümünden sonra, Atlantic Monthly'den George Packer şöyle yazdı: "Rumsfeld, Amerikan tarihinin en kötü savunma bakanıydı.” Rumsfeld'in en önemli hatası, bir grup özel şirket tarafından desteklenen basit ama ağır silahlı bir görev gücünün, yoksul ama büyük ve karmaşık bir ülke olan Irak'ı alıp kontrol edebileceğine inanması oldu.

ABD gerçekten de Saddam'ın ordusunu konvansiyonel savaşta yenebilirdi. Ancak Rumsfeld ve generalleri, ülkenin her yerinde ortaya çıkan silahlı direnişle nasıl başa çıkacakları hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Ne Abu Ghraib hapishanesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirilen silah kullanımı ve işkence, ne de mezhep savaşını teşvik etmek işe yaradı.

Bush, Kasım 2006'da Rumsfeld'i görevden almak zorunda kaldı. Washington'un  bağımlı rejimi, 2011'de ABD birliklerini Irak'tan çekilmeye zorladı. Rumsfeld gençliğinde ABD'nin Vietnam'daki yenilgisiyle boğuşmuştu. Ama daha da büyük bir yenilginin mimarıydı.

Rumsfeld'in kaybı büyük. Hizmet ettiği imparatorluk için de öyle.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan çeviren TN. Redaksiyon Tuna Emren


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Donald Rumsfeld'den kurtulduk

"Donald Rumsfeld asla kaybetmez." James Mann, George W. Bush'un savaş kabinesini anlattığı Vulcanların Yükselişi adlı kitabında, bunu "Cumhuriyetçiler arasında on yıllardır sessizce dolaşan eski bir halk inanışı" olarak niteliyor. 

Geçtiğimiz günlerde ölen Rumsfeld, 1960'ların sonundaki başkan Richard Nixon'ın yardımcısı olarak göreve gelmişti. Nixon'ın konuşmalarının kaydedildiği Watergate kasetlerinden, Nixon ve hırslı yardımcıları John Ehrlichman ve HR Haldeman'ın Rumsfeld'i ihtiraslı, güvenilmez ve açıkgöz biri olarak gördüklerini öğreniyoruz.

Nixon 1974 yılında istifa etmek zorunda kaldığında, Rumsfeld bunu açıkça gösterdi. Yeni başkan Gerald Ford, Rumsfeld'i önce Kurmay Başkanı, ardından da Savunma Bakanı yaparken Rumsfeld'in himayesindeki yardımcısı Dick Cheney'i Beyaz Saray Özel Kalemi olarak görevlendirmişti. Sovyetler Birliği ile yumuşama peşinde olan dışişleri bakanı Henry Kissinger'in dış politikasını, birlikte sistematik olarak baltaladılar.

Diğer başka genç bürokratlar gibi Rumsfeld ve Cheney de ABD'nin Vietnam'da yaşadığı aşağılayıcı yenilgiyi tersine çevirmeye uğraştılar ve 1970'lerin sonlarında gelişen ikinci Soğuk Savaş'ın temelini attılar.

Rumsfeld'in gizlemediği başkanlık hırsı hiçbir zaman bir sonuca varmadı, bu yüzden çalışmaya başladı ve büyük bir servet biriktirdi.

Ronald Reagan'ın Orta Doğu temsilcisi oldu. Bu görevdeyken Aralık 1983'te Irak diktatörü Saddam Hüseyin'le tanışmak için Bağdat'a uçtu.

Rumsfeld Saddam'a, "Dünyadaki ve bölgedeki dengenin önemi üzerindeki düşüncelerimiz Irak'ın anlayışına çok benziyor" dedi. Bir başka ifadeyle ABD, İran'ı dengeleyecek bir güç olarak Irak'ı kullanmak istiyordu. Reagan ve Rumsfeld, Saddam'ın hem İran'a hem de Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığı istihbaratını görmezden geldi. 

Saddam'ın suçları, İran'ın yenilgisi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, ancak bölgesel hırslarının ABD'nin Orta Doğu egemenliği için bir tehdit haline gelmesinin ardından konuşulmaya başlandı. Rumsfeld, 1991'deki birinci Körfez Savaşı'nda ABD liderliğindeki koalisyonun Saddam'ı yendiğinde, Başkan George W. Bush'un Saddam'ı devirmemekle yanlış yaptığını iddia eden neo-muhafazakâr lobiye katıldı. 

On yıl sonra Bush'un oğlu George W. Bush'un Başkan olmasıyla Rumsfeld, bu hatayı düzeltme fırsatı buldu. 

George Bush Junior'ın başkan yardımcısı olan eski dostu Cheney, Rumsfeld'in savunma bakanı olarak atanmasına yardımcı oldu. 

Ardından 11 Eylül 2001'de New York ve Washington'a saldırılar yapıldı. Rumsfeld, Irak'la hiçbir ilgisi olmamasına rağmen bir yardımcısına, “Saddam Hüseyin'i aynı anda vurmanın iyi olup olmadığına karar verin. Sadece Usame bin Ladin'i değil” talimatını verdi. 

Irak'ı hedef alan strateji, o dönem Rumsfeld'in savunma bakan yardımcısı olan Wolfowitz tarafından açıkça formüle edildi.

ABD emperyalizminin küresel hegemonyasının, her şeyden önce “yeni güç" haline gelen Çin'in yükselişiyle tehdit edildiğini savundu. Irak'ı ele geçirmek ve Batı yanlısı “demokratik” bir rejim kurmak, başlıca rakipleri için çok önemli bir enerji kaynağı olan bölgede ABD egemenliğini sağlamlaştıracaktı.

Rumsfeld bu stratejiyi uyguladı. Kabadayı tavrı onu bir medya yıldızı yaptı. 2004'te Mann, “Amerika'nın kusursuz savaş bakanı” diye yazıyordu.

Buna karşılık, ölümünden sonra, Atlantic Monthly'den George Packer şöyle yazdı: "Rumsfeld, Amerikan tarihinin en kötü savunma bakanıydı.” Rumsfeld'in en önemli hatası, bir grup özel şirket tarafından desteklenen basit ama ağır silahlı bir görev gücünün, yoksul ama büyük ve karmaşık bir ülke olan Irak'ı alıp kontrol edebileceğine inanması oldu.

ABD gerçekten de Saddam'ın ordusunu konvansiyonel savaşta yenebilirdi. Ancak Rumsfeld ve generalleri, ülkenin her yerinde ortaya çıkan silahlı direnişle nasıl başa çıkacakları hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Ne Abu Ghraib hapishanesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirilen silah kullanımı ve işkence, ne de mezhep savaşını teşvik etmek işe yaradı.

Bush, Kasım 2006'da Rumsfeld'i görevden almak zorunda kaldı. Washington'un  bağımlı rejimi, 2011'de ABD birliklerini Irak'tan çekilmeye zorladı. Rumsfeld gençliğinde ABD'nin Vietnam'daki yenilgisiyle boğuşmuştu. Ama daha da büyük bir yenilginin mimarıydı.

Rumsfeld'in kaybı büyük. Hizmet ettiği imparatorluk için de öyle.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan çeviren TN. Redaksiyon Tuna Emren


Arat Dink Tüm Yazıları

Sesli düşünüyorum

— Ya savcım, bir bakar mısın şu eylemlere?
— Neye efendim?
— Şu Osman Kavala’nın eylemleri, diyorum. Kesin bir suç var. Suç olmalı yani bunlar bence. Ama beraat etmiş.
— Efendim, o yasamanın işi, hani yeni bir suç yaratacaksak…
— Onu da yaptırırız da, şimdi buna şey olmaz…
— Genelde şey olmuyo öyle geçmişe efendim, ama yeni yasa çıksın, yine bundan sonrakilerde artık inşallah.
— Yok, ben diyorum ki, iyi baktınız mı? Burda bana kesin suç varmış gibi geliyor.
— Herhâlde öyledir efendim.
— İşte baksana, hep Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Yezidiler falan. Orada burada buluşmalar, garip garip belgeseller, sergiler, hep böyle ayrımcı konular, 1915 olaylarını anmak için sözüm ona konserler falan…
— Haklısınız efendim. İşte hükümet de taziye falan dileyince iyice arttı bu faaliyetler.
— Ama sözde soykırım falan da demiştir bu.
— Artık sözde demiyor muyuz?
— Yok... Gerçi onu bir dönem denedik, yerleşmiş işte ağıza. Neyse, ne diyosun sen be adam? O “sözde” dememiş, ben “sözde soykırım demiş” diyorum.
— İşte ben de onu diyorum efendim, “sözde demiş” deyince dememiş oluyor, sözde demeseydiniz…
— “Sözde soykırım” diye ben diyorum, o dememiş, ben soykırım dememek için sözde… Savcı bey, kendinize gelin!
— Buyrun efendim.
— Şu adam vardı, hani bunun hep buluştuğu, görüştüğü.
— Henri Barkey’i diyosunuz siz?
— Hah, o.
— Buluşup görüşme değil de, aynı bölgede sinyal vermiş telefonları.
— Nasıl yani, hiç görüşmemişler mi?
— Sizin arkadaşlar bir görüşmeden bahsediyorlar ama o doğruysa bile 15 Temmuz’dan epey sonra, yani çok kısa…
— Neyse canım, aynı bölgede, şey yani aynı yerde olduklarını biliyoruz işte… O adam diyorum, o kesin casus.
— Mümkündür efendim de…
— Darbe gecesi otelde sabaha kadar olayları takip ettiğini ve yurt dışıyla konuştuğunu gören garsonlar falan varmış.
— Efendim, yanlış anlamazsanız, bizim hanım da sabaha kadar takip etti, yurt dışından da akrabalarla durmadan konuştu durdu, “Yok merak etmeyin iyiyiz, yok şu oldu, yok bu oldu” diye… Af edersiniz, fatura baya…
— Savcı Bey, kendinize gelin, burada sizin hanımdan bahsetmiyoruz.
— Doğrudur efendim.
— İşte bu casuslukla ilgili bir madde olacaktı bizim kanunda, oradan ilerlesek?
— Yeni bir delil falan olsa, olmayacak iş diil de, aynı eylemlerden iki kere beraat olunca, bir de AHİM’in kararı çok kesin, tutukluluğunun bitmesiyle ilgili. O kadar kesin olmasaydı…
— AHİM kimmiş, ne zamandan beri karışıyo bize?
— Epey oldu. O bizim anlaşma…
— Bulun bir yolunu sayın savcım, biz bilecek değiliz ya her şeyi.
— Kuşkusuz efenim, peki tutuksuz olsa?
— Olur mu öyle şey, kalması lazım içerde, o kadar atıp tuttuk, pardon mu diyecez...
— O zaman biz bi düşünelim o işi. Müsaadenizle.
— Estağfurullah, müsaade bizim…
— Şimdi eylem aynı olsa da, bu kez başka bir suç olduğundan, o önceki suçlardan tahliye edip, bundan tutuklarsak… Yok yok, önce tutuklayıp sonra tahliye etmek gerekiyo Şu Gezi’nin falan da bırakmamak lazım peşini, onu da bir yerinden devam eden şeylerle bağlayıp...
— Bir şey mi dediniz savcı bey?
— Yok, sesli düşünüyordum.

                                                                               ***
Bunlar ‘dinleme tapesi’ falan değil. Osman Abi’yle ilgili sözde yeni sözde iddianameyi görünce ister istemez böyle konuşmalar geçti kafamdan. İnanın, şu kısa kurguda, iddianamede olan neredeyse her şey var.

Osman Abi ÜÇ BUÇUK yıldır hapiste. Ya bağırıp çağırıp aklımızı oynatıyoruz, ya da deli deli gözümüz seğiriyor. Savcı iddianamede sesli düşünmüş. Benim köşe yazısı yazmam gibi bir iş bu. ‘Herhâlde öyledir’ şeklinde bir iddia var ortada. Gücünü iktidarın propagandalarından alan, kof bir iddia…

İddianameyle ilgili en iyi tespiti elbette Osman Abi kendisi yapmış. Geçen hafta ‘yeni’ davanın ilk duruşmasında, okuyunca özlediğimiz o sakin sesini duyar gibi olduğumuz, kısa ve öz bir beyanı var (www.osmankavala.org’dan süreci takip edebilirsiniz). Bir paragrafı buraya alıyorum:

“AİHM kararının etrafından dolanmak için icat edilmiş olduğu aleni hale gelmiş olan casusluk suçlamasıyla ilgili hiçbir bulgu olmadığını iddianameyi hazırlayan savcı da biliyor, hatta itiraf ediyor. Bir taraftan bu durumu, casusluk faaliyetlerinin çok gizli yürütülmüş olmasıyla açıklıyor. Arthur Miller’ın McCarthy döneminde kaleme aldığı ‘Cadı Kazanı’ adlı oyunda, savcının doğası gereği görülemeyecek bir faaliyet olduğundan cadılık suçlaması için delil ve tanık aranmasına gerek olmadığını söylemesi gibi.”

Bu yazının yazıldığı tarihte bilanço şöyle: 1302 (BİN ÜÇ YÜZ İKİ) gündür eveleyip geveliyorlar, 43 (KIRK ÜÇ) aydır saçmalayıp duruyorlar, 186 (YÜZ SEKSEK ALTI) haftadır bir insanı özgürlüğünden mahrum bırakıyorlar, bırakabiliyorlar, doğru düzgün hiçbir gerekçe göstermeden.

“Bir insanı” dedim ama kaç bin insan? Kürt siyasetçiler, yerine kayyım atanan belediye başkanları, HDP örgütünden binlerce isim ve insan hakları savunucuları... Adını duyduğumuz, duymadığımız yüzlerce gazeteci, hani şu bizlere gerçekleri anlatacak olanlar.

Savcıların sesli düşündüğünden bahsettik ya, aslında bir süredir bizzat Devlet sesli düşünüyor. Sesli düşünen Devlet olunca ve dağarcığı da bu kadar kirli olunca, hiç görüşmemiş de olsanız, aynı baz istasyonundan sinyal vermemiş de olsanız, kulak misafiri oluyorsunuz. Ve duyduklarımız tahammül edilmez oluyor. Bu kadar ceset, bir bahçeye hiçbirimiz görmeden nasıl gömüldü? Yoksa gördük ve hiçbir şey yapmadık mı?

Osman Abi kulağının üstüne yatmayanlardan, bu memleket düze çıksın diye elinden geleni yapanlardandır.

Arat Dink 

(Agos)




Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Kürtlerin bitmeyen borcu

Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde, çözüm sürecini bitirenin kendileri olmadığını söylemesi HDP’yi yeniden tartışmaların odağına oturttu. Muhalefet saflarında olduğu iddia edilen ama iktidarın Kürt sorununda bugün savunduğu politikalardan daha sağda politikaları savunan parti ve destekçileri de diyet isteriz diye çığlık atmaya başladılar.

Bu Türk milliyetçisi “muhaliflere” göre yine, yeniden Kürtler ve Erdoğan el altından görüşebilirlerdi. Görüşmekle de kalmaz, Millet İttifakı adayına oy vermeyebilirlerdi.

Yine “HDP uzlaşıyor” eleştirisi

Sosyal şovenistler muhalif sayılmaya başladığından beri, muhalefetin en çok gündeme getirdiği mesele HDP’nin iktidarla anlaşacağı eleştirisi oluyor.

Hangi HDP? Belediye başkanları, milletvekilleri, eş başkanları, cumhurbaşkanı adayları ve binlerce üyesi iktidarla hiçbir şekilde uzlaşmadıkları için tutuklu olan HDP mi?

Hangi HDP? Bu iktidarla anlaştığı milliyetçilerce iddia edilen parti. 5 Haziran 2015’ten beri yüzlerce kez silahlı, bombalı saldırıya maruz kalanların partisi mi?

Hangi HDP? Hakkında daha geçen ay kapatma davası açılan, Kobanê eylemlerinde ölenlerin yüzde 80’i kendi üyesi olmasına rağmen o sürecin provokatörü ilan edilen parti mi?

Hangi HDP? Seçimlerde iktidara karşı muhalefetin tümünü düşündüğü için en azılı milliyetçi odakların hakaretlerini bile görmezden gelen HDP mi?

Muhalefet tarafından, arka planda kalması istenen, görünmez olması istenen, ittifakın bir parçası olmaması ama ittifaka oy çağrısı yapması istenen parti, HDP!

“Seni başkan yaptırmayacağız!” sloganıyla bir kampanya yaptığı için hâlâ hesap sorulan parti.

Aman HDP’yle irtibat kurmayın!

İYİP adındaki partinin liderinin “Bizim HDP ile herhangi bir irtibatımız yok. Söylerken telef oldum” dediği, bu partinin başka üyelerinin “HDP dışında tüm partilerle görüştük” dediği HDP’ye yönelik bu sağcı muhalefetin, sol görünümlü sağcı ve ırkçı sosyal medya “kanaat önderlerinin” hiçbir eleştirisini ciddiye almak gerekmiyor. 

Sınır ötesi harekatlar konusunda, Mavi Vatan tezinde, Kürt milletvekillerinin dokunulmazlığı gibi başlıklarda iktidar ittifakıyla aynı politikalara, göçmen politikalarında iktidardan daha sağda ve ırkçı önerilere sahip olup, iktidarı milliyetçilik yaparak sıkıştırmaya çalışanların HDP eleştirisi tek kelimeyle utanmazlıktır.

Milliyetçilikte iktidarla yarışanların eleştirileri HDP’nin muhalefet tarafından da baskı altına alınması anlamına gelmektedir.

Emanet oy yalanı

Bu tartışmalar, 7 Haziran seçimlerinden beri gündeme geliyor. O zamanlar da emanet oy tartışmasıyla gündemdeydi. 

HDP’ye verilen oyların bir kısmının emanet olduğu iddiası, siyasal tarihin en saçma iddialarından biriydi. Türk siyasi partilerinin ve sözcülerinin Kürt siyasi varlığına yönelik kibrinden kaynaklı bu yaklaşım biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor.

Ezilen halkın siyasi ifadesi olarak HDP canının istediği partiyle ittifak kurabilir, canının istediği adayları destekleyebilir, canının istediği gibi çözüm ve barış süreçlerini inşa edebilir. 

HDP’ye yönelik bu saldırgan üslup, iktidarı esas olarak çözüm sürecini yeniden başlatır korkusuyla  MHP’ye şikayet edip baskı altına alma çabasıyla eş zamanlı ilerliyor.

Son beş yıldır dozu her geçen gün artan baskılara direnen HDP’nin hiçbir desteklerini görmediği bu insanlara, üyeleri öldürüldüğünde tek bir dayanışma eylemi içinde bile olmayanlara herhangi bir açıklama borcu yok.

Bu burjuva muhalefetin ise Kürtlerin yüzde 11-13’lük oy oranına, yani altı milyon civarındaki oya ölümüne ihtiyacı var. Sanki durum tersineymiş gibi bir tutum içinde olmaları, ezen ulus kibrinin yansımasından başka bir şey değil!


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Hindistan salgından kırılıyor

Şubat ayını günde ortalama 10 bin kadar vakayla geçiren Hindistan, Mart ve Nisan’da vaka artışının önünü alamadı ve günlük 300 bin vakayı aşar duruma geldi. Dünya genelinde bu satırların yazıldığı güne kadarki en yüksek vaka sayısı görüldü. 25 Nisan Pazar günü, ülkede 349 bin 691 yeni koronavirüs vakası kaydedildi, 2 bin 700’den fazla kişi de yaşamını yitirdi. Böylece virüsün yayılması iki ayda 20 kat artmış oldu.

Radikal bir hızla artan vakalar nedeniyle çok sayıda ülke Hindistan’la yapılan uçuşlarını durdurmuş durumda.

Ülkede sağlık sistemi çökerken, bazı bölgelerinde hastanelerin kapasitesinin sınırlarına ulaştığı belirtiliyor. Oksijen maskesi ve ilaç sıkıntısı çekildiği ifade ediliyor.

Daha önce pek rastlanmadığı şekilde Yeni Delhi’deki Yüksek Mahkeme merkezi hükümete çağrıda bulunarak, üretimde oksijen kullanan petrol rafinerileri ve diğer sanayi tesislerinin buna son vermesini ve kıt olan oksijenin hastanelere nakledilmesini istedi.

Oksijen maskesi ve ilaç kıtlığı insani drama yol açtı. Delhi yönetimi hastanelerde sadece birkaç saatlik oksijen kaldığını duyurarak acil yardım talep etmişti. Benzer acil durum talepleri ülkenin her yerinden gelmeye başladı. Çaresiz hasta yakınları da ilaç ve oksijen bulamadıkları için artık tedarik araçlarını yağmalamaya başladı. Bu nedenle tedarikleri taşıyan tren ve araçlara ordu kuvvetleri eşlik etmeye başladı.

Kara taşımacılığının acil taleplere yetişememesi nedeniyle oksijen tedariği artık hava kuvvetleri tarafından da gerçekleştiriliyor.

Hastalar saatlerce hatta günlerce hastane kapılarında beklerken, içeri giremeden hayatını kaybediyor. Gaziabad kentinde bir tapınağın dışında, tapınağın imkânlarıyla hastalara arabalarda oksijen verildiği görüntüler medyada yer alıyor.

Ülkede başlayan panik arka arkaya hastanelerde ölümlü kazaların yaşanmasına da neden oldu. Önce bir hastanede oksijen makinesindeki oksijenin sızarak tükendiğinin fark edilmemesi nedeniyle 22 yoğun bakım hastası hayatını kaybetti. Ardından Mumbai’de çıkan bir yangında 13 hasta hayatını kaybetti.

1,38 milyar nüfusu olan ülkede 23 Nisan itibariyle büyük çoğunluğu tek doz olmak üzere toplamda 135 milyon doz aşı yapılmış durumdaydı. Buna göre, iki doz aşı yaptıranların nüfusa oranı sadece %1,39. 

Salgının nedeni varyant mı?

Hindistan’da, Ekim ayında mutasyon geçiren virüsün yeni bir varyantı tespit edilmişti. B1617 adı verilen varyant hakkında hala yeterli bilimsel araştırma yapılmış değil. Türkiye’de vakaların %80 kadarına neden olduğu açıklanan İngiliz varyantının çok daha hızlı yayılabildiği bilinirken Hindistan varyantının etkileri tam olarak bilinemiyor.

Her şeye rağmen Hindistan’da virüsün radikal bir hızla yayılmasının ana nedeni varyant değil tedbirlerin yetersizliği. 

Mitingler, dini törenler, açılma ve yetersiz önlemler

Ocak ayı sonunda İçişleri Bakanlığı salgının kontrol altına alındığını duyurarak tedbirleri azaltmıştı. Böylece şehirlerarası tren ve otobüs taşımacılığı yeniden başladı, stadyumlar seyircilere açıldı. Yüzbinlerce kişi gereken tedbirlerin alınmadığı koşullarda seyahat edip stadyum ve kapalı mekanlarda bir araya geldi.

Hindistan’da Mart ayında eyalet seçimleri de başladı. Birkaç ay boyunca sürecek seçimler nedeniyle iktidarı sallantıda olan aşırı sağcı Modi yönetimi çok sayıda şehirde on binlerin katıldığı mitingler düzenliyor. Tabii muhalefet de miting örgütlüyor.

Bunların yanı sıra ülkede tören ve festivaller de yapılmaya başlandı. 22 Mart’ta gerçekleşen Bahar festivalinde on binlerce kişi, maskesiz ve mesafesiz şekilde açık ve kapalı alanlarda bir araya gelerek eğlendi.

14 Nisan’da başlayan ve Ganj Nehri’nde süren dini törenlere de yüz binler katılıyor. Törenlerin ilk gününde 650 bin kişi dini ayin için nehre girmişti. Her ne kadar açık havada virüsün yayılması zor olsa da bu törenlerde maskesiz yüzbinler aralarında fiziksel mesafenin mümkün olmadığı şekilde bir araya geliyor. 

Yaşanan bu katliamın sorumlusu tamamen Modi rejimi ve kapitalizmdir. Hindistan, ilaç sanayinin gelişkinliğiyle bilinen ve çok sayıda Covid-19 aşısı dahil dünyaya aşı satan bir ülke. Ancak aşılar zengin ülkelere satılırken Hindistan’da yeterince yapılamıyor. Tamamen ekonomik nedenlerle, gereken kapanma tedbirleri uygulanmıyor.

Özdeş Özbay

(Sosyalist İşçi) 


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Pisliği mücadele temizler

Çete lideri Sedat Peker’in uyuşturucu trafiği, mala çökme, cinsel saldırı, adam kaçırma, faili meçhul cinayetler, şantaj, kamu bankalarının yağmalanması, devlet içindeki güç çatışmalarını ifşa ve itiraf eden 9 videosu toplumun derinlerinde büyük bir sarsıntı yaratıyor. Yaratıyor çünkü, devlet mafya, sermaye ve medya arasındaki kirli ilişkileri ortaya seren açıklamalar, dokuz kez iktidar adına miting düzenlemiş, barışı savunanların “oluk oluk kanını akıtmakla” tehdit etmiş, tüm kirli ilişkilerin merkezinde yer alan birinden geliyor. 

İktidar ve çevresinin içinde bulunduğu çürüme ve çözülme herkesin malumuydu. Ama Peker’in itirafları, iktidarın içinde bulunduğu bataklığın kapaklarının açılması ve toplumun üzerine boca edilmesi etkisi yarattı. “Burjuva normları”nın işlediği bir devlette videoların bir teki bile adı geçen kamu görevlilerini, hatta hükümeti bile yerinden etmeye yeterdi. Ama iktidar ölü taklidi yaptı. Videoların sosyal medyada yankılanması, konuyla ilgili analizler yayınlanınca, “bir mafyacı’nın sözlerine mi itibar edeceğiz” denildi. Çeşitli dış istihbarat kurumlarının aracı olmakla suçlandı. Ancak videoları izleyenlerin sayısı günden güne artarak büyüdü, 85-90 milyona ulaştı. Bu sefer de hedeftekiler cevap yetiştirme telaşına düştü. İktidar çevresindeki farklı gruplar ellerindeki kozları masaya sürmeye başladılar. Bundan sonrası hepimizin malumu: Ne, iddialarda geçen faili meçhul cinayetlerle ilgili ne de rüşvet, kara para aklama, uyuşturucu trafiğiyle ilgili yargı başta olmak üzere tek bir yetkili kurum harekete geçti. ABD tarafından kara para aklama iddiasıyla aranan Baran Sezgin Korkmaz’ın İçişleri Bakanı tarafından uyarıldığı, Korkmaz’ın alacaklı olduğu 45 milyon dolara el konulduğu ve durumdan iktidarın haberi olduğu söylendi. Ama devlet katında tek bir taş yerinden oynamadı! 

Antikapitalist Blok tarafından başlatılan “Temiz bir nefes için” başlıklı imza kampanyası mafya, devlet, siyaset ekseninde oluşan, neredeyse bir suç imparatorluğuna dönüşen bu kirli yapılanmayı dağıtmak için bir öneri sunuyor. Deniz Poyraz’ın katledilmesinden başlamak üzere tüm siyasal cinayetlerin üzerine gidilmesi, ardında yatan kontrgerilla faaliyetlerinin açığa çıkarılması, Peker’in itiraflarında adı geçen isimlerin, kamu yetkililerinin istifasını, yargılanmasını talep eden bir büyük arınma hareketine ihtiyacımız var. 

Tek tek, bireysel eylemleri değil, işçi sınıfının merkezinde yer aldığı birleşik bir büyük kitle mücadelesini inşa etmeliyiz. Bu kirli yapılanma bir tripod ve kamerayla yenilmeyecek. Hiçbir şey yapmazsak buhar olup ortadan yok olmayacak. Ama milyonların eylemi bu yapıları birkaç günde dağıtmaya yeter.

Sendikaların başını çektiği, kadın örgütlerinin, doğanın yıkımına öfke duyanların, Boğaziçi’nde kayyum rektöre karşı direnenlerin, KHK’lıların, işten atılmalara karşı direnenlerin, sanatçıların, akademisyenlerin, toplumun tüm direnen kesimlerinin “temiz toplum” talebiyle bir araya geldiği bir kampanya birliğine ihtiyacımız var.

Çağla Oflas

(Sosyalist İşçi)


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Çılgın bir dünyaya karşı sosyalizm

Soğuklarıyla ünlü Kanada’da yakın zamanda bir sıcak hava dalgası yaşandı. Sıcaklığın 49 dereceye kadar yükseldiği ülkede ölümler gerçekleşti. Aynı günlerde dünyanın birçok yerinde artık aşısı bulunmuş bir hastalık olan Covid-19 sebebiyle kitlesel ölümler yaşanıyordu ve halen yaşanmaya devam ediyor. Marmara Denizi’nde müsilaj sebebiyle su altındaki canlı yaşamı sona ermek üzere. Dünyadaki 7,7 milyar insanın 2,1 milyarı en temel ihtiyaç olan temiz suya ulaşma şansına sahip değilken dünyanın küçük bir azınlığı aklımızın hayalimizin alamayacağı paralara hükmediyor. Dünyanın en zengin ülkesi ABD’de yüz yılı aşkındır süren mücadelelere rağmen zenginlik ırksal olarak bölünüyor, Covid-19 sebebiyle ölenlerin önemli bir kısmı siyah nüfustan oluşuyor. 

Dünyadaki eşitsizlik, ayrımcılık ve ekolojik yıkıma yüzlerce örnek sayılabilir ancak bütün bunların gösterdiği bir şey var: Çılgın bir dünyada yaşıyoruz ve kapitalizm, gezegeni üstünde yaşayan bütün canlılarla beraber korkunç bir sona sürüklüyor. Kapitalizm tarafından oluşturulan oldukça karmaşık görünen yapı aslında basit bir ilkeye yaslanıyor: Ne pahasına olursa olsun kâr et! İstatistiklerde basit birer rakam gibi görünen kârlar yukarıda saydığım pek çok belanın temel sebebi, çünkü bu kârın kaynağı hepimizin olması gereken gezegene bir avuç zenginin el koyması ve bütün kaynaklarını amaçsızca tüketmesi. Ancak kapitalizm sadece doğada bulunan kaynakları tüketmiyor, kendini sürdürebilmesi için emek gücüne el koyması da gerekiyor. Dolayısıyla kârın en büyük kaynağı, emeğini satarak yaşamak zorunda olan insanların ürettiği kolektif zenginlik. 

Bütün değeri üreten bizlerken, üretilenler üzerinde kontrolümüz yok. Ekonomik, ekolojik ve pandemik, bütün krizlerin bedelini biz öderken, bu krizi yaratanlar zenginleşmeye devam ediyor. Oysa başka bir dünya mümkün. İnsanlık tarihi bize bu dünyanın anahtarını sunan örneklerle dolu. 

Sıradan insanların yönetimi 

Kolektif zenginliği üretenlerin yani işçi sınıfının bu zenginliğin kontrolüne de sahip olduğu sisteme sosyalizm diyoruz. Sosyalizmin temel fikri, bir grup elitin değil sıradan insanların toplumu kontrol edebilme yeteneğine sahip olması olarak özetlenebilir. Bunun anlamı sıradan insanların yönetimin her alanında ve her zaman yetkili olması. Bugün 4-5 yılda bir seçim sandıklarına giderek yönetime kısıtlı bir şekilde katılabiliyoruz oysa sosyalizm demokrasiyi bizzat iş yerlerine, üretim sürecinin kalbine taşıyan bir anlayış. 

Bunun mekanizmaları tarihte daha önce karşımıza çıktı. 1871 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te yönetimi ele geçiren işçiler tarihin ilk işçi hükümeti olan Komün’ü kurmuşlardı. Komün’de genel oy hakkı ile seçilmiş belediye meclis üyeleri yer alıyordu. Bu görevliler, kendilerini seçenler tarafından her an görevden alınabilirdi. Seçilenlerin ortalama bir işçi ücretinden fazlasını alması yasaklanmıştı, dolayısıyla yönetime katılmak bir zenginleşmeye yol açmıyordu. Karl Marx’ın sözleriyle, Komün hem yürütmeyi hem de yasamayı üstlenen hareketli bir gövde olacaktı. 

Paris Komünü, merkezi devlet otoritesinin silahlı güçlerine karşı ancak 72 gün direnebildi fakat geriye başka bir dünyanın nasıl olabileceğini gösteren inanılmaz bir deneyim bıraktı. Benzer bir form 1905 yılında bu sefer Çarlık otokrasisi altında yaşayan Rusya’da ekmek isteyen işçilerin ayaklanmasıyla ortaya çıkacaktı. Başta sadece Çar’dan gıda talep eden işçiler, askerlerin, bu taleplerine ateş açarak yanıt vermesi üzerine ayaklanmış ve kendi konseylerini kurmuşlardı. Sovyet adı verilen bu konseyler de aynı Komün gibi, sıradan insanlar tarafından seçilen ve her an geri çağırılma hakkına sahip temsilcilerden oluşuyordu. Rus takvimine göre 1917 yılının Ekim ayına gelindiğinde pek çok şehre ve fabrikaya yayılmış olan işçi konseyleri iktidarı ele geçirdi, sıradan insanların yönetimi olan sosyalizm Rusya’da hayata geçti. 

Bu deneyim Rusya’yla da sınırlı kalmadı Macaristan, İtalya ve Almanya’da hızla işçi konseyleri oluşturuldu ve kolektif bir yönetimi örgütlemeye giriştiler. Sosyalizm, devlet aygıtını elinde tutan zenginler açısından bir korkulu rüyaya dönüşmüştü. Haliyle bu deneyimlerin her birini sert bir şekilde ezmeye giriştiler. İşçi konseyleri yenildi ancak tarih boyunca bazen bir grev komitesi olarak, bazen bir meydanda kolektif bir işgal eylemi olarak defalarca karşımıza çıktı. 

Neden sosyalizm? 

Eğer başka bir toplumu, bizzat üreten insanların iktidarını dünya çapında örgütleyebilirsek bugün yaşadığımız küresel yıkımı durdurmamız mümkün. Kâra değil de ihtiyaçlarımıza dayalı bir üretim yaparsak, fabrikaların atmosfere saldığı sera gazlarının önüne geçebilir ve küresel iklim değişimini durdurabiliriz. Böyle bir toplumun var olması için ırk, milliyet, sınıf, cinsiyet ve cinsel yönelim farklarının ortadan kalkması gerekir. Dolayısıyla sosyalizmin vaadi her türlü ayrımcılığa son vermektir. Kaynakları tüm insanlık ve doğa için kullanacağımızdan, insanlar arası rekabet ortadan kalkar ve herkesin özgür olacağı bir toplum ortaya çıkar. 

Böyle bir toplum yukarıdan aşağı örgütlenemez. Bürokratlar, askerler, bir grup gerilla veya kendine öncü misyonu biçen kadrolar dünyayı değiştiremez. Sosyalizm, ancak ve ancak geniş kitlelerin kendileri için, kendi eylemleriyle harekete geçmesi ile kurulabilir. Devrimci partilerin yokluğunda bu eylem başarısızlıkla sonuçlanabilir ama partinin tek başına sosyalizmi kurması mümkün değildir. 

Kapitalizmin yaldızları bugün birer birer dökülüyor. Bu felakete katlanmaya mecbur değiliz. Sıradan insanların iktidarını kurmak için hep beraber örgütlenmek istiyoruz, gelin siz de bu örgütlenmeye katılın.  


Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ümit Özdağ ve aşırı sağ

İYİ Parti'nin MHP'den esas farkının, daha pahalı takım elbiseler giyen, kuaföre daha çok para harcayan ve dünyadaki sağ hareketlere kendisini daha yakın hisseden bir parti olmak olduğunu söylemek kanımca yanlış olmayacaktır. Kurulduğu günden beri dünyada yükselen aşırı-sağ ve göçmen karşıtı hareketlerin argüman ve taktiklerini oldukça sadık biçimde kullandıklarını zaten izliyorduk.

Tabi bir diğer fark da birinin iktidar partisiyle ittifak içinde, diğerininse şeklen muhalefette oluşu; pek çok insan için bu, İYİ Parti'ye güven duymayı kolaylaştıran, farkın kozmetik olduğunun görünmesini ise güçleştiren bir durum.

Ümit Özdağ, geçmişte genel başkan yardımcılığını da yaptığı İYİ partiden yakın zamanda ihraç edilmiş ve ihraç kararını mahkeme ile bozmuş bir pozisyonda olsa da, bu kavga siyasi ayrılıklardan ziyade liderlik içi didişmelerden kaynaklanıyor; dolayısıyla söylediklerinin İYİ partinin görüşlerini temsil ettiğini söylemekte bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Bu didişme nereye varacak diye merak etmeli miyiz, onu ise bilmiyorum; ancak sağcı partilerin kendi içlerinde didişmelerine ben pek üzülmem genelde.

Özdağ, partisi ve esasen Türk milliyetçilerinin geneli için önde gelen entelektüellerden. Dolayısıyla, bu yazıda üstünde duracağımız "Türkler azalıyor, Suriyeliler artıyor" tezi gibi "teorik" katkıların sıklıkla kendisinden geldiğini görmeye alışığız. Avrupa görmüş, Türk sağının aristokrasisi içinden gelme birisi olarak Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağ argümanları yakından takip ettiğini görmek de yine şaşırtıcı değil.

Ve kendisini elbette aynı zamanda geçtiğimiz günlerde HDP milletvekili Garo Paylan'ı ve esasen Paylan üzerinden tüm Ermenileri tehdit etmesiyle de tanıyoruz. Resmi olarak propaganda sorumlusu görevine devam etmiyor olsa da canı gönülden propagandacılık yapmaya devam ediyor kısacası. 

Bilmeyenler için, Özdağ'ın rakamlar vererek iddia ettiğine göre Suriyelilerin doğum oranları sebebiyle Türkler azalacak, Suriyeliler artacak. Konuşmayı yaptığı yer ise "Suriyeli Sığınmacılar ve Suriye'nin Geleceği" başlıklı bir konferans, tabii konuşmanın içeriğinden de Suriye'nin geleceği düşünülerek yapılmış bir etkinlik olduğunu zaten anlamışsınızdır.

Nihayetinde Anadolu'nun etnik yapısının değiştirilmeye çalışıldığı, arkasında İsrail'in olduğu vs. gibi bir yere bağlanması da şaşırtıcı değil. Zira kendisinin yakın geçmişte Suriyeliler Türkiye'ye kaçsın diye üstlerine bomba atıldığını iddia etmesi, yine bu teorinin parçası belli ki. Durumun sosyolojik sebebi olarak da saygın olduğu söylenen isimsiz bir sosyoloğun ağzından "erkekliklerini ispat etmek için ürüyorlar" saptaması aktarılıyor.  

İsrail'i eleştirmenin antisemitizmle eş anlamlı olduğu yönündeki, solu karalamak için icat edilmiş tezlerin safsata oluşunun, antisemitlerin İsrail sözcüğünü Yahudiliğe ikame olarak kullanmayacakları anlamına gelmemesi gerektiğini de not düşelim, bu not az ileride lazım olacak.

Sonuç olarak, şu kadar doğuruyorlar vs. gibi ırkçı laflar, geçmişte Kürtlere, günümüzde göçmenlere yönelik söylendiğine sıklıkla tanık olduğumuz laflar. Ama "Etnik yapımızı bozmak için buraya yollandılar" tezi Prof. Dr. Özdağ'ın alametifarikası, veya öyle mi gerçekten? 

Nereden geliyor bu fikirler?

Great Replacement (Büyük İkame), Fransız neo-Nazi Holokost inkarcısı Renaud Camus'nun icat ettiği bir komplo teorisi. İstatistiklerle oynayarak uydurulmuş bir "Beyaz Soykırımı" iddiası; soykırım inkarcılarının, bir yerlerden, olmayan bir soykırım devşirme hevesinin Türk sağına has olmadığını söylemek de yerinde olacak bu noktada. İsimden de anlaşılacağı gibi Müslüman Arapları Avrupa'ya göndererek azar azar "Beyaz Hristiyan Avrupalıların" kökünün kurutulmasının hedeflendiği yönünde, esasen çocukça fakat son derece yaygın ve dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir ırkçı propaganda gereci.

Ciddiye alınmasının gerekliliği, ırkçıların bunu basitçe istatistik olgularmış gibi satarak, açıkça ırkçı bir tonla konuşarak erişemeyecekleri kitleleri etkilemek için kullanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Elbette bataklığın dibine indiğinizde, pekâlâ bunun Yahudilerin planı olduğu türünden tipik Nazi tezleri kabak gibi çıkıyor ortaya. Ancak yüzeyde basit ve olgusal bir kaygı dile getiriliyormuş gibi anlatılıyor. Ve elbette yalnız mucidinin ve müritlerinin değil, Pegida'dan ABD'deki alt-right ve neo-Nazi hareketlere, geçtiğimiz dönemde kuvvetlenen ırkçı sağın tümünün savunduğu bir tez bu; bundan dolayı olsa gerek ki, Ümit Özdağ'ın da gözünden kaçmamış.

Yalanlar kime söyleniyor?

Elbette denilebilir: Avrupa'nın veya Türkiye'nin Arap nüfusunun artması neden kötü bir şey olsun ki? Toplumlar göçlerle oluşur zaten, Ulusların hep orada olduğu gibi duran pür ve tek tip yığınlar olduğu, başka halklarla karışırlarsa özlerinden bir şeyler yitireceği düşüncesi milliyetçi bir masaldan ibaret; dolayısıyla da bunu yutan, bundan kaygı duyan zaten ırkçı olmalı.

Ancak bu gibi ırkçı teorilerin, gücünü ulus devletin resmî ideolojisinden aldığını unutmamak lazım. Dolayısıyla başta ekonomik kaygılar olmak üzere bir dizi belirsizliğin hâkim olduğu bir noktada, "sizi yok etmeye çalışıyorlar" yalanı sıradan insanların zihninde de yankı bulabiliyor, bu insanları ırkçı fikirlere çekmek için kullanılabiliyor. Yani doğrudan bir ırkın saflığından filan bahsetse itici bulunacak bir hatip, istatistikler ve olgular üzerinden konuşuyormuş gibi yaparak güven ve meşruiyet kazanıyor; durduk yere söylediğinde itici ve tehlikeli bulunacak ırkçı fikirleri de daha sıradan görünmeye başlıyor, esas taktik kabaca bu. Dinleyeni rakamlara boğduktan sonra vardığı sonuç tümüyle çarpıtılmış bir sonuç olabilir tabii, ancak çoğumuzun nüfus planlamasıyla ilgili raporlar okuyacak, grafikler inceleyecek vakti yok.

"Suriyelilere lanet" konferansı değil "Suriye'nin geleceği" konferansı düzenlemelerinin sebebi de yine aynı.

Birkaç sene öncesine kadar, ne kadar berbat hareketler oldukları ve fikirlerinin dinlenmemesi gerektiği konusunda hiçbir kafa karışıklığının olmadığı neo-Nazi ve türevi hareketlerin kaşla göz arasında esip gürler hale gelebilmesinin arkasında bu gibi taktikler yatıyor. Sistemin kendilerine yalan söylediği açığa çıkınca, anlaşılır biçimde tepeden gelen bilgiye, doğru veya yanlış ayırt etmeksizin kulak tıkayan insanların buhranını fırsata çevirmeyi böyle başarıyorlar. 

Kiminle yan yana duracağız?

Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın ırkçı sağ için işlevi de tam olarak buna benziyor, adam hoca sonuçta yalan söyleyecek değil ya... Tabii kutsal saydığı siyasi projesinin selameti için yalan söylemeyi erdem sayacak insanların hoca olamayacağını yazan bir kitap veya kanun doğrusu ben henüz görmedim, onu da not düşmeliyim.

Oturup kalkarken edepli davranan, temiz takımlar giyen, isminin önünde akademik unvan yazan, arada bir demokrasi bile diyen insanlardan zarar gelmeyeceğini düşünürken dikkatli olmak çok mühim; özellikle de bu insanlarla ittifak yapılabileceği konuşuluyorsa. MHP çıkışlı olmaları yeterli olmuyor belli ki, belki Nazilerden ilham alıyor olmaları bir kere daha düşünmemizi sağlar.

Bize değişimin yolunu açacak olan, krizin ve salgının altında ezilen insanlara ırkçı yalanlar söyleyenlerle değil, bizzat o ezilen insanlarla bir araya gelerek baskının gerçek sorumlularına karşı verilecek bir mücadele olabilir ancak.

Deniz Güngören



Faruk Sevim Tüm Yazıları

19 yıllık AKP döneminin işçi düşmanı uygulamaları

AKP’nin 19 yıllık döneminde, bir dizi yasal değişiklikle ve uygulamayla işçi düşmanı politikalar kalıcılaştırıldı. Sermayenin emek karşısındaki egemenliği artırıldı, esnek çalışma, kuralsızlık ve güvencesizlik yaygınlaştırıldı. Sendikal hak ve özgürlükler hem hukuksal düzenlemelerle hem de fiili uygulamalarla kullanılamaz hale getirildi.

AKP dönemiyle birlikte kamuda taşeron işçi çalıştırma tırmanışa geçti, kamudaki taşeron işçi sayısı bir milyona yaklaştı, taşeron uygulamaları özel sektörde de yaygınlaştı. 

AKP döneminde emek karşıtı uygulamalar OHAL ile zirve yaptı. Darbecilere karşı ilan edildiği söylenen OHAL çalışma ve grev hakkını ortadan kaldıran bir uygulamaya dönüştü. 150 bin kamu görevlisi haklarından yargı kararı olmaksızın ve yargı yolları kapatılarak kamu görevinden çıkarıldı, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı sınırlandı.

Tayyip Erdoğan, OHAL’i grevleri yasaklamak için kullandıklarını bizzat açıkladı. 

Kiralık işçilik, özelleştirmeler hızlandı

Kiralık işçi yasası çıkarıldı. Sermaye örgütlerinin bir diğer talebi olan iş davalarında zorunlu arabuluculuk uygulaması AKP’nin emek karşıtı uygulamalarından bir diğeri oldu.

İstihdam paketleri ile patronlara, kapitalistlere ciddi paralar aktarıldı. İşsizlik Fonu patronların fonu haline getirildi. 

Özelleştirmelerle kamu kurumları yok pahasına satıldı, buralardaki sendikal örgütlenmeler dağıtıldı.

Vergi adaletsizliği daha da arttı. Dolaylı vergilerin oranı yüzde 65’e yükseldi. Tüketimden alınan vergiler, gelir adaletsizliğini daha da büyüttü.

Pandemi döneminde zorunlu ücretsiz izin yolunu açtı, işçiler 1500 lira sefalet ücreti ile 1,5 yıl yaşamak zorunda kaldı.

Grev yasakları arttı, ücretler azaldı

1984-2002 döneminde yıllık ortalama greve çıkan işçi sayısı 40 bin iken, bu sayı 2002-2020 döneminde 5 bine kadar düştü. Grevler hem yasaklamalar hem de sendikal politikalar nedeniyle işçi sınıfının “silahı” olarak yaygın ve etkili bir şekilde kullanılamaz hale geldi. OHAL döneminde 14 iş yerinden 24 bin işçinin grev hakkı erteleme adı altında elinden alındı.

AKP dönemi, aynı zamanda sömürünün alabildiğine arttığı, reel ücretlerin verimlilik artışlarının çok gerisinde kaldığı ve gerilediği bir dönem oldu, işçilerin yarısı yani 10 milyon işçi asgari ücret civarında para alıyor.

AKP döneminde işçilerin direnişleri 

Bu süreçte grevlerden fabrika işgallerine yüzlerce eylem ve direnişe yapıldı; üretimi aksatan direniş ve eylemlerin sayısında artış yaşandı. Hükümetin kıdem tazminatına dokunma girişimleri kesin olarak engellendi.

Eylemlerin yoğunlaştığı işkollarına bakıldığında esnek ve güvencesiz çalışmanın hâkim olduğu sektörlerde mücadelenin yükseldiği görülmektedir. Taşeronlaşmanın ve diğer esnek istihdam biçimlerinin yoğun yaşandığı işkolları olan yerel yönetimler, inşaat ve sağlık sektörleri son yıllarda direnişlerin en fazla gerçekleştiği sektörler olarak öne çıktı.

Sağlık emekçileri pandemi döneminde hem hakları için, hem de toplum sağlığının korunması amacıyla yüzlerce eylem yaptılar, hükümete pandemi döneminde yapılması gerekenleri hatırlattılar, ama söylediklerini dinlemek yerine hükümet Tabip Odalarını düşman ilan etti.

Fiili grevler yaygınlaştı

İşçiler; iş yeri düzeyinde ortaya çıkan hak gasplarına karşı başkaldırmaya ve çeşitli eylem biçimleri ile tepkilerini sürdürmeye başladılar.  Özellikle “fiilî grev” olarak tanımlanan ve üretimi doğrudan etkileyen “iş yapmama” eylemlerinde artış yaşandı.

AKP’li yıllardaki en önemli işçi ayaklanması metal işçilerinin isyanıdır. 2015 yılına, metal işçilerinin direnişi “Metal Fırtına” damgasını vurdu. Marmara Bölgesi başta olmak üzere, çok sayıda ildeki 49 iş yerinde yaklaşık 60 bin işçi ayaklandı ve büyük bir direniş yaşandı. Bu direniş sırasında fiili grevler de yapıldı.  Renault’ta yapılan fiili grev 12 gün sürdü. İsyan, metal patronlarına olduğu kadar, Türk Metal Sendikasına da yönelik oldu. İsyan sırasında yaklaşık 40 bin işçi Türk Metal Sendikasından istifa etti; isyan, baskı, tehdit ve işten atmalarla bastırıldı.

2021 yılında devam eden direnişler ve grevler:

• Migros depo işçilerinin direnişi

• PTT-SEN ve PTT KARGO-SEN direnişleri

• Ermenekli maden işçilerinin direnişi

• Bimeks işçilerinin direnişi

• AtlasGlobal işçilerinin direnişi

• TüvTürk işçilerinin direnişi

• Uzel Makina işçilerinin mücadelesi

• Cargill işçilerinin direnişi 

• Karaman Döhler fabrikası işçilerinin direnişi

• Çorum Ekmekçioğulları işçilerinin direnişi

• Systemair HSK, Baldur Süspansiyon ve Özer Elektrik direnişleri

• SML işçilerinin direnişi

• Sinbo direnişi 

• Galataport inşaat işçilerinin direnişi

• Kayı İnşaat direnişi

• BTS’li işçilerin direnişi

• Yemeksepeti-Banabi işçilerinin sendikal mücadelesi

• Şişli Belediyesi KentYol Direnişi

• Yasin Kaplan Halı Direnişi

• Uyar Maden işçileri direnişi

Maden işçileri direniyor

Maden işçilerinin hak arama mücadelesi, son yılların en önemli direnişlerinden birisi. Bu mücadeleye önderlik edenlerden, Bağımsız Maden-İş Sendikası Başkanı Tahir Çetin ve sendika aktivisti Ali Faik İnter dönüş yolunda öldüler. Nasıl ki iş cinayetlerine kaza demiyorsak, can parçası iki madenciyi aramızdan alan trafik kazası da salt bir kaza değildi. Göçük altında, grizu patlamasında öldüremedikleri Ali Faik İnter'i ve Tahir Çetin'i hak arama mücadelesinde yollarda öldürdüler. 

İşçi direnişleri artıyor

İş yeri bazlı eylemler kitlesel bir hal alırken, emek mücadelesinde iz bırakan, önemli direnişler gerçekleşiyor. İşçiler yol kesme, işgal, kent meydanlarında, fabrika, işyeri önlerinde toplu bekleyiş, üretimi durdurma ve yavaşlatma girişimlerinden AKP mitinglerinde Erdoğan’a itiraza uzanan, intihar ve intihar girişimlerinin de eksik olmadığı çok farklı tepkilerle kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. 

İşçilerin artık büyük bir kesiminin dahil olduğu sosyal medya zeminlerinde kazanımlar ve yenilgiler paylaşılıyor. Böylece hem ortak bir hafıza oluşuyor hem de yürütülen tartışmalar bir tür eğitim süreci işlevi görüyor.


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Paylaşılamayan Afganistan

Batıdan doğuya, doğudan batıya sürekli bir göç var. Batıdan göçenlerin çoğunluğunun durumu keyfiyken, doğudan göç edenlerinki zorunlu bir durum ve oranı çok yüksek. Yüksek göç oranları göz önüne alındığında insan türü için bunun normal olduğu söylenemez. 

Göçmenler ve insan ölümleri üzerine, gizli ırkçıların argümanları ise komik: dünya nüfusu öyle fazlaymış ki doğal seleksiyonla (savaş, deprem, sel, göç, salgın hastalık vs.) denge sağlanmalıymış. Yani insanların bir bölümü telef olabilirmiş, onlara göre bu gayet doğal. Oysa ortada doğal olmayan bir durum var: Zenginlerin değil de hep fakirlerin telef olması. 

Biraz daha fazla mürekkep yalamış gizli ırkçıların bazıları da “izm”lerin çöktüğüne dair yorumlar yapıyor ve büyük cümleler kuruyor. Tabii ki hedeflerindeki “izm” sosyalizm. Sovyetler Birliği’nin yanlış politikaları yüzünden sosyalist olduğunu söyleyen devletler çöktü, çökerken de beraberinde birçok ülkeyi ve sosyalizmi de girdabına aldı. Ama sosyalist düşünceler her zamankinden daha güçlü bir şekilde kapitalizmle mücadele halinde. 

Kapitalizm daha çok üretim, daha çok satış, daha çok rekabet, daha çok silah ve zenginleri koruma üzerine oluşturulmuş bir sistem. Bu sistemde öğütülen insanlar ise yoksullar ve yoksunlar. İnsanların kimlikleri, cinsiyet hakları tanınmıyor. Bundan dolayı da dışlanıyor, saldırıya uğruyor ve ölüyorlar. 

Günden güne yoksullaşan ve yoksunlaşan insanlar için çare, yaşadığı toprakları bırakıp girmek. Yani zorunlu tercih: göç. Bu zorunlu tercihin mağdurları son yıllarda daha da arttı: Afrika’nın, Güney Amerika’nıın sömürülen ülkeleri, Suriye, Irak, İran, Pakistan bunlardan sadece birkaçı.

Kırk yıldır sömürülen ülkelerden biri de Afganistan. 

Afganistan'da ilk kitlesel göç dalgası 1979'da Rus işgaliyle ortaya çıktı. Savaştan kaçan milyonlarca Afgan komşu ülkelere sığındı. 1989’da işgalin sona ermesiyle çok sayıda Afgan ülkesine geri döndü. Ama Taliban’ın iktidara gelmesiyle Afganistan’da ikinci dış göç dalgası başladı. 

38,9 milyonluk nüfusa sahip Afganistan'da 2,65 milyon kişi yurt içinde yerinden edilmişken dünyanın farklı ülkelerinde mülteci statüsüne sahip veya sığınmacı konumunda Afganların sayısı ise üç milyon civarında. Suriyeli göçmenlerin sayısının azalmasıyla Afganlar 2019'da Avrupa'ya ulaşan göçmenler arasında birinciliğe yükseldi. 

Avrupa’ya gitmeye çalışan Afganların en önemli geçit yerlerinden biri Türkiye. Bu talihsiz insanlar için Türkiye’de sığınmacı olmak da ayrı sorun, buna rağmen göç durmuyor. Nasıl dursun; ekonomik sorunlar, doğal afetler savaş ve son yıllarda daha da artan şiddet. Bir araştırmaya göre, Afganların yüzde yetmiş beşi hayatlarında en az bir kere farklı şekillerde de olsa yer değiştirmek zorunda kalmış. 

Yaşanan insanlık dramına rağmen Afgan coğrafyasıyla ilgili hesaplar hâlâ bitmedi. Paylaşım savaşı kırk yıldır sürüyor. Son NATO zirvesinde Afganistan yine masadaydı. Amerika özgürlük ve demokrasi getirme derdinde(!) Silahla ve askerle barış, özgürlük nasıl gelecekse artık. Türkiye de, asker göndesin mi göndermesin mi, tartışıp duruyor. Bir an önce Afganistan’dan elinizi çekin. Hayatlarını paramparça ettiğiniz sığınmacılara ve mültecilere haklarını verin. 

Afgan halkının yaşadığı kader değil. Çok bilenler ve gizli ırkçılar aklınızın bir köşesinde olsun; yoksulluk ve yoksunluk kader değil.

Figen Dayıcık Fırat



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Türkiye’nin önündeki engelleri kaldırmak

Müslüman okuyucularımın kurban bayramlarını kutlar, barış, sağlık, mutluluk getirmesini dilerim. Bugünkü ülke koşullarında insanların keyfini kaçırmadan yazmak oldukça zor. Ama bayramlarda hısım akraba, konu komşu ziyaretlerinde memleket gündemine ilişkin sohbetler çoğu zaman eksik olmaz.

Hele de ülkenin, iktidar tarafından yönetilemez hale geldiği bugünkü gibi siyasal ortamlarda, bayram ziyaretlerinin kaçınılmaz sohbet konusunun “ne olacak memleketin hali” olması, doğal bir şey gibi geliyor insana.

Muhalefet parti liderlerinin erken seçim istemlerinin iktidar cephesinde ne zaman karşılık bulacağı büyük bir merak konusu.

Bugüne kadar erken seçim istemlerine yüksek perdeden “seçimler zamanında yapılacak” cevabını veren, iktidar partisinin lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iki buçuk yıl sonra 9 Temmuz 2021 Cuma günü Diyarbakır’a yapmış olduğu ziyaretinde seçimin “gizli startını” verdi.

AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın artık konuşmalarının ağırlıklı ve öne çıkan konusunu parti örgütlerinin, her an yapılabilecek seçimlere hazırlanmaları uyarısı oluşturuyor. Dahası seçimlerin yapılması için en elverişli koşulları oluşturma strateji izlenmeye başlandı.

Kendisi risk alanları oluşturan konularda temizlik yapmak için taktiksel adımları peş peşe atacağa benziyor. Diyarbakır konuşmasında çözüm sürecine sahip çıkması, Erzurum’da “Kibir, büyüklenme ve böbürlenme, vatandaşla arasına aşılmaz duvarlar örme bize asla yakışmaz. Hele hele bizim siyasetimize inatlaşmak, millete rağmen hareket etmek, milleti hafife almak yakışmaz” sözleri gibi çıkışlar bunun ipuçları olsa gerek.

Türkiye; AK Parti’nin, iktidarda kalabilmek için en kadim sorunumuz Kürt meselesinde olduğu gibi her türlü sorunu ve konuyu ne derece araçsallaştırabildiğini ve pragmatik, milliyetçi otoriter popülist yaklaşımların batağında yapılan siyasetleri yeterince tecrübe etti.

İktidarın seçim çalışmalarındaki stratejik yöneliminin; başta Kürt meselesi/ HDP konusu olmak üzere toplumsal, siyasal sorunların çözümüne odaklanmak değil, parçalı muhalefet partilerine hareket alanı bırakmamak veya kapasitelerini sınırlamak olduğu anlaşılıyor.

Bunu diğer partileri de ihmal etmeden ama esasen İYİ Parti ve CHP üzerinden yürüteceğe benziyor. Her iki partinin de bu noktada büyük sorunları ve açmazları bulunuyor.

Bunları üç başlıkta toplamak mümkün. Birincisi; bu partiler, Cumhur İttifakının Türk milliyetçiliğiyle malul politik ekseninin baskısı altındalar. Hatta bir anlamda esiri olmuş durumdalar. İYİ Parti kurulduğu ilk günden itibaren Türk milliyetçilerine fazla taviz verdi. Bilindiği gibi partiyi, az sayıda merkez sağdan gelenlerle, Türk milliyetçisi kökenli siyasetçiler birlikte kurdu. Meral Akşener’in merkez sağdaki boşluğu doldurma hedefi üç yıldır tutturulamadı. Örgüt yapısı ve politik çizgisi Türk milliyetçiliğine oturdu.

İkincisi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisini dönüştürme çabalarını, “devleti kuran parti” rotasında ilerletme stratejisi. Partinin ulusalcı kanadının, statükocu Kemalist frenlemeleriyle, örgütsel ve politik olarak yerinde saymak gibi büyük bir sorunu var.

Sonuncusu ise mevcut pozisyonlarının seçimler için oluşturduğu tehlikenin farkında olmalarına rağmen kendi partilerinin ve çekirdek seçmenlerinin realitesine teslim olarak hareket etmeleri. Ciddi boyutlarda dönüşümü, değişimi göze alamamaları.

İşte bütün bu gelişmeler, seçimler söz konusu olduğunda iktidar partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyor. Ya da yanlışlıkla üzerine yapışmış “çözüm üreten lider” algısının üzerindeki tozları temizleyen bir işlev görüyor. Muhalefetin sandık başında birleşmesini engelleyebilecek riskler taşıyor.

Son dönemde HDP tarafından sıkça gündeme getirilen üçüncü ittifak oluşturma açıklamaları tam da bu büyük risklerden birini oluşturuyor. AK Parti liderinin seçim stratejisinin başarılı olması, yüksek bir olasılık.

Millet İttifakının çatısını oluşturan iki güçlü partinin ve seçmenlerinin korkularının esası HDP’yi dışlayan politikalarıdır. Bu; sandık aritmetiğini, toplumsal gerçekliği ve dönüşümü yeterince dikkate almamak ve önemsememektir. Kısacası Türkiye’nin önündeki Cumhur İttifakından sonraki ikinci büyük engeldir.  

Bu engel İYİ Parti lideri Meral Akşener’in parti kuruluş hedefi olan ‘merkez sağdaki boşluğu doldurma’ yolunda ilerlemesiyle zayıflayabilir. Bunun kolay olmayacağı çok aşikâr. Türk milliyetçiliğinin ağır bagajıyla bu gerçekleştirilemez. Partisinin ileri gelenlerinin en azından önemli bir bölümünün Kürt karşıtı nutuklarıyla, ırkçı söylemleriyle alınabilecek bir yol olmadığı fark edilmeli. İyi Parti’den yükselen bu seslerin CHP’de de karşılık bulması muhalefeti kötürüm ediyor.

Mesele Kürt seçmenin oyunu almak veya HDP’nin Cumhurbaşkanı seçimlerinde ne yapacağıyla sınırlı değil. HDP’nin vereceği   karar hangi doğrultuda olursa olsun,  bu kez  tam olarak istenen sonucun alınamayacağı ihtimali dikkate alınmak zorunda. 2019 yerel seçim deneyimi sonuçlarından şikâyetçi/ tepkili azımsanmayacak Kürt seçmeni hesaba katılmalıdır.

Kürt seçmenin oyuna talip olmadan önce Kürt meselesindeki pozisyonlarını değiştirmenin seçmenleri açısında yaratacağı risk olasılığı göğüslemeleri gerekiyor.

CHP ve İYİ Parti ikilisinin “önce bir yolunu bulup Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan edelim, sonrasına bakarız”  stratejilerinin başarısını kolaylaştıracak olan budur. İYİ Parti lideri bu riski almadığında bütün çabalar bir kez daha boşa gideceğe benziyor. Seçmen aritmetiği bunu zorluyor, kaçış yok.



Melike Işık Tüm Yazıları

Hayvanları korumayan göstermelik bir yasa

Avcılığı, hayvan deneylerini, hayvan hapishanelerini, hayvan satışını, özetle hayvanları korumanın önündeki engellerin hiçbirini ortadan kaldırmayan Hayvanları Koruma Kanunu, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Bu yasanın hayvan haklarında “bir devrim” olduğunu iddia eden iktidar ve kanunu bir müjde gibi sunan yandaş basın, hayvanların lehine bir adım atıldığı izlenimini oluşturuyor. Oysa bu yasa hayvanların değil; onları alıp satarak, sergileyerek, hapsederek, “avcılık turizmine” izin vererek onlardan kâr elde edenlerin yasası. Hayvana şiddet uygulayan failleri cezalandırmadan, toplumda bu tepkisizliğe karşı oluşan öfkeyi dindirmek isteyen iktidarın yasası.

Hayvana yönelik şiddeti durdurmak için hayvanların haklarını tanıyan, onları bir meta olarak değil; hisseden ve hakları olan birer can olarak gören bir Hayvan Hakları Yasasına ihtiyacımız var. Gerçekten hayvanlardan yana olan bir yasa gelene kadar hayvana yönelik şiddet azalmayacak. Hayvanlar bir eşya gibi alınıp satılmaya devam ederken “Onlara can statüsü verdik” söylemlerinin gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayacak. Avcılık yasaklanmadığı sürece, failler gerçekten hapis yatmadığı sürece alt sınırları yetersiz cezalarla öne sürülen “Hayvana şiddete hapis cezası geliyor” iddiaları ancak iktidarın şiddeti durdurma sorumluluğunu görünmez kılacak, vicdanları rahatlatacak. Hayvanat bahçeleri “doğal yaşam parkı” adını aldığında sömürü ortadan kalkmayacak, aksine bu tesislerin hayvan hapishaneleri olduğu unutturulacak. Mevcut yunus parkları varlığını sürdürürken bu tesislere yeni hayvan getirmek, var olan tesisi büyütmek, tesisi devretmek yasaklanıyor. Fakat bu yasaklar delindiğinde binlerce dolar geliri olan bu tesislere ödetilecek 25 bin TL’lik “ceza”, yunusların sömürülmesinden elde edilen gelirin yanında caydırıcı olmayacak. 

Özetle bu yasayla hayvanlar için hiçbir şey değişmeyecek. Kabul edilen yasa, yalnızca göstermelik, pratikte hayvan hakları lehine hiçbir önemli adım atmayan yetersiz bir yasa. Göstermelik bir yasayla yıllardır hayvanların lehine bir yasa için mücadele eden ve hayvanların hakları için tüm taleplerini açıkça ortaya koyan hayvan hakları savunucularının susturulması mümkün değil. Hayvan hapishanesi sahiplerinin, hayvanlardan kâr elde edenlerin, şiddet faillerinin değil; hayvanların lehine gerçek bir yasa talep ediyoruz!


Meltem Oral Tüm Yazıları

Bizim için bitmedi

Türkiye 1 Temmuz itibariyle kadınları, LGBTİ+’ları ve çocukları şiddete karşı koruyan en kapsamlı hukuksal metinden ve uluslararası sözleşmeden çekilen ilk ülke olarak tarihe geçti. Ancak o gün başka bir tarih daha yazıldı. Yirmiden fazla ilde kadınlar ve LGBTİ+’lar sokağa çıkarak haklarından vazgeçmeye niyetlerinin olmadığını, meselenin bizim için bitmediğini gösterdi. 

İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula kampanyasının #1Temmuzdaİsyandayız çağrısıyla Taksim’de buluşan binlerce kişi son yılların en önemli eylemlerinden birini gerçekleştirerek korku duvarından bir blok devirdi. Tünel’de buluşan kitlenin polis barikatlarını aşma kararlılığı, İstiklal’e girmiş olması, uzun süre dağılmaması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme cüretine karşı öfkenin boyutunu ortaya koydu. Üstelik eylemde açığa çıkan mücadeleci irade, bizzat o günün ötesinde bir şeyler de söylüyor. 

Birincisi yıllardır otoriter politikalara karşı, AKP-MHP ittifakının demokrasi ve özgürlük namına gördüğü her şeyin üzerine beton döken iktidarına karşı sokakları asla boş bırakmamayı başarmış olan kadın ve LGBTİ+ hareketi, bir kez daha tüm muhalefetin sokaktaki en dinamik odağı olduğunu kanıtladı. Hem Onur yürüyüşü hem 1 Temmuz eylemi, tüm engellemelere rağmen hareketin bir şekilde sokakta sözünü söylemeyi başarabilme yeteneğini gösteriyor. 

Kısaca kadın mücadelesi ve LGBTİ+ hareketi işçi sınıfının bütün mücadeleci kesimlerine, örgütlü sola, en geniş anlamıyla tüm muhalefete nefes aldırıyor. Aynı zamanda mücadelenin nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair de bir projeksiyon sunuyor.

İkincisi, İstanbul Sözleşmesi’nden resmi olarak çekilme hamlesinin yenilgi havası yaratamamasını, aksine hız kesmeden haklarımızı ve hayatlarımızı korumak için mücadeleye devam edebilmemizi mümkün kılan bir basamak oldu 1 Temmuz. Yıllardır kesintisiz bir şekilde 8 Mart feminist gece yürüyüşlerinde görmeye alışkın olduğumuz, çoğunluğu genç, kararlı, mücadeleci kitlenin 1 Temmuz’da bir kez daha birleştiği politik odak kadın mücadelesinin sürükleyicisi olacak. 

İktidarın şiddeti önlemeye niyeti yok

Erdoğan Türkiye çapında binlerce kadının kendisinin kararlarını tanımadığını haykırdığı sıralarda, “kadına yönelik şiddetle mücadelede 4. ulusal eylem planı” açıkladı. Büyük kısmı boş laf kalabalığından oluşan plan, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının hiçbir toplumsal meşruiyeti olmadığının bilincindeki iktidarın dostlar alışverişte görsün hamlesi. İktidarın şiddeti, cinayetleri, tacizi, tecavüzü, istismarı önlemek gibi bir amacının olmadığının kanıtı, bu eylem planı açıklandıktan bir hafta sonra, cinsel istismar suçlarında tutuklama için delil şartını getiren yargı paketinin onaylanmış olmasıdır. Bu iktidar açıkça faillerden yana.   

Hem Erdoğan’ın açıkladığı planda hem de iktidar cenahının genel söyleminde dikkat edilmesi gereken noktalardan ikisi; şiddetin münferitleştirilmesi ve LGBTİ+ düşmanlığı. Planda geçen “vaka bazlı yaklaşım”, “alkol madde bağımlılığı tedavisi, öfke kontrolü eğitimi” gibi hedefler kadına yönelik şiddeti, bir takım sorunlu faillerin neden olduğu tekil olaylara indirgiyor. Oysa kadına yönelik şiddet, kaynağını toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden alan politik bir sorundur. Şiddeti bireysel bir sorundan ibaretmiş gibi kabul etmek onu önlemenin önünde engeldir, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin inkârında ısrardır. Bizim yeni paketlere, planlara ihtiyacımız yok, İstanbul Sözleşmesi zaten bu alandaki en kapsamlı metindi. 

İkinci önemli nokta ise ısrarlı LGBTİ+ düşmanlığı politikası. Hem iktidarın uzun süreden beri yükselttiği fobik nefret siyasetinin hem de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiş olmanın etkisini ne yazık ki lubunyalara dönük artan saldırılarda görüyoruz. En son Maçka Parkı’ndan çıkan üç kişiyi takip ederek saldıranlar serbest bırakıldı. Onur haftasında LGBTİ+’ların aynı parkta piknik yapmasına bile tahammül edemeyen devlet faillerin yanında olduğunu göstermeyi, başka nefret saldırılarını teşvik etmeyi sürdürüyor. Pikniğe yönelik saldırıda bir aktivistin kolunu kıran polis de yolda yürüyen lubunlara saldırıp bir kişinin burnunu kıran on kişi de cezasız bırakıldı. 

İktidarın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve 1 Temmuz’da açıklanan eylem planı LGBTİ+ nefretini örgütleme politikasının bir uzantısı. 

Her türlü nefret siyasetine karşı 1 Temmuz’daki eylem, şiddeti ve istismarı aklayanlara karşı kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin sokakta birleştiği zeminlerden birisi oldu. Kadın düşmanlığına ve LGBTİ+ nefretine karşı mücadelelerin ayrıştırılamayacağını gösterdi. Türkiye’deki tüm muhalif kesimlerin 1 Temmuz eylemini mümkün kılan, onun yansıttığı örgütlü kararlılıktan, politik iddiadan, yan yana durabilmenin birikiminden dersler çıkarması gerekiyor. 






Ozan Tekin Tüm Yazıları

Felaketler ve isyanlar çağında antikapitalizm

Covid-19 salgını, kapitalizmin kalbindeki kâr mantığının insanlığın varoluşuyla doğrudan karşı karşıya geldiği bir durum yarattı. On milyonlarca kişiyi etkileyen bir pandemi döneminde, ölümleri durduracak aşı bulunmasına rağmen, patent hakkı kaldırılmadığı ve üretim sınırlı kaldığı için insanlar önleyici tedavisi olan bir hastalıktan ölüyorlar. Patentin kaldırılması çağrısı yalnızca antikapitalistlerle sınırlı bir talep değil; BM’de Hindistan ve Güney Afrika fikri mülkiyetin askıya alınmasını talep etti, daha sonra bu fikri destekleyen ülkelerin sayısı 80’e çıktı, Dünya Sağlık Örgütü’nden Avrupa Parlamentosu’na birçok kurum bu yönde çağrı yaptı. ABD ve Rusya bunu Dünya Ticaret Örgütü’nün gündemine taşıyacaklarını söyledi. Burada ise talep kabul edilmedi, ilaç tekelleri korundu.

Pandeminin yanı sıra ekolojik felaket derinleşiyor. ABD ve Kanada’da sıcak hava dalgası nedeniyle yüzlerce kişi öldü, Meksika’nın petrol şirketi yüzünden okyanusun yüzeyinde yangın çıktı, Ortadoğu’da 50 derecenin üzerinde sıcaklıklar görülüyor, son yıllarda orman yangınları ve sellerin sayısında muazzam artışlar var. Kapitalizm hem insan sağlığını hem de gezegenin geleceğini tehdit ediyor.

Böylesi bir ortamda, egemen sınıfın gazete ve dergileri, “pandemiyi sosyal isyanların takip etmesinden” endişe ediyorlardı. 2019’da dünyayı bir baştan bir başa sarsan ve sallayan gösteriler pandemiyle kesintiye uğrasa da, 2020 yılı da özellikle George Floyd eylemleri nedeniyle hareketli geçmişti. Sistemin krizi devam ederken birçok ülkede direnişler ve eylemler görmeye devam ediyoruz.

Direniş

Mücadele, aşırı sağcı ve otoriter liderleri zorluyor. 2020’deki eylem dalgaları sonucunda ABD’de Donald Trump seçim kaybetmiş ve tüm dünya büyük bir beladan kurtulmuştu. Brezilya’nın ırkçı başkanı Jair Bolsonaro da her hafta ülkenin onlarca noktasında yapılan gösteriler tarafından sıkıştırılmış durumda. Hapisten çıkan solcu Lula’nın bir sonraki seçimleri kazanması giderek güçlenen bir ihtimal. Benzer şekilde, Hindistan’da yıl başında çiftçilerin başkenti kuşatan eylemleri, aşırı sağcı Modi’nin koltuğunu sallamıştı. Batılı ülkelerin birçoğunda Filistin’le dayanışma gösterilerinde sokağa dökülen on binler, aşırı sağa karşı kurulan barikatın gücünü gösterdi.

Irkçılık karşıtlığı Black Lives Matter hareketiyle birlikte öylesine güçlü hâle geldi ki, UEFA Avrupa Futbol Şampiyonası’nda İngiltere başta olmak üzere birçok ülkenin futbolcuları, dizleri üstüne çökerek ırkçılığı protesto ettiler. Kitlesel aşağıdan mücadeleler, ezilenlerin taleplerini en popüler gösterilerin dahi kalbine oturtabiliyor.

Ekonomik-ekolojik-pandemik ve siyasi krizlerin devam ettiği dünyada, ırkçılığa karşı mücadele gerçekten de çok önemli bir yer tutuyor. Egemenler için ırkçılık, ekonomik ve sosyal sorunlarda kendi rollerini görünmezleştirmenin çok önemli bir aracı. Bu yüzden göçmenleri hedef hâline getiriyorlar. Devrimci sosyalistler bu yüzden uzunca bir süredir ırkçılığı yenmeyi ajandalarının en başına yazmış durumdalar. Yunanistan’da Altın Şafak, sosyalistlerin merkezinde olduğu antifaşist kampanya KEERFA’nın yıllar süren kararlı mücadelesiyle, mahkemeler tarafından suç örgütü ilan edildi. Bu dünyanın her yerinde ırkçılık karşıtlarına ilham veriyor.

Sistem karşıtı örgütlenme

Felaketler ve isyanlar çağında yaşıyoruz. Sistemin yarattığı yabancılaşmayı aşırı sağın istismar etmesine izin vermemeliyiz. Bunun için birçok ülkede patlak veren hareketlerin içerisinde yer alıp, doğru fikirlerin hegemonya kurması için mücadele etmek gerekiyor. Bu da kaçınılmaz olarak bizi örgütlenme sorununa götürüyor.

Sokağa çıkan hareketlerin aktivistlerinin kafasında birçok farklı fikir bulunuyor. Reformist, ikameci veya harekete zarar verebilecek her türlü fikre karşı tartışmayı güçlendirmek için, bu hareketlerin içinde antikapitalist bir odak yaratmak gerekiyor.

Örneğin DSİP Türkiye’de, AKP-MHP iktidarının yenilgisini yalnızca seçimlerde alınacak bir sonuca indirgeyen anlayışa karşı, sosyal hareketlerin yan yana geldiği kitlesel ve aşağıdan basınç oluşturacak bir mücadeleyi savunuyor. Bunu yapmak için çabalayan aktivistleri bir Antikapitalist Blok’ta birleştirmeye çalışıyoruz.

Dolayısıyla, tüm dünyada hareketlerin içine antikapitalizmi yerleştirmek son derece önemli. Ve bunu daha güçlü yapabilmek için her ülkedeki devrimci odakları büyütmeliyiz.

Kapitalizm hiçbir derde deva olmuyor ve insanlığı büyük bir krize sürüklüyor. Hem mücadeleleri büyütmemiz hem de örgütlenmemiz için koşullar uygun. Kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermek için kolları sıvayalım.




Roni Margulies Tüm Yazıları

Finans krizi ve virüs

Covid-19’un zengini farklı, yoksulu farklı vurduğunu, işvereni başka türlü, çalışanı başka türlü etkilediğini elbet biliyoruz. Zaten mevcut olan eşitsizlikler bir yandan kimin hasta olup kimin olmayacağını, kimin ölüp kimin ölmeyeceğini belirledi. Ama bir yandan da, pandemi mevcut olan eşitsizliklerin daha da derinleşmesine yol açtı, zengini daha da zenginleştirdi, yoksulu daha da yoksullaştırdı. Bunu da biliyoruz.

Biliyoruz, ama Türkiye gibi ülkelerde bu bilgiyi rakamlarla görmek, belgelemek, kanıtlamak mümkün değil. Hükümet konuyla ilgilenmiyor, ilgilenmediği için de gerekli verileri toplamıyor. Toplamışsa da, verilerin göstereceği eşitsizlikler öyle berbat ve öyle çarpıcı ki, yayınlamıyor.

Avrupa’da bu tür veriler yayınlanıyor. Ama Covid-19’un orada yarattığı eşitsizlik ve sorunların bizde çok daha ciddi olduğunu varsayabiliriz. Çünkü Batı’da (sosyal devlet yıllardır kuşa çevrilmiş de olsa) hâlâ çeşitli devlet yardımları ve sosyal destek mekanizmaları var.

Pandeminin eşitsiz etkilerini “biliyoruz” dedim. İngilizler de biliyor. İngiltere hükümetine danışmanlık yapan bir komisyonun gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasına göre, toplumun yüzde 56’sı pandemi döneminde toplumsal eşitsizliğin arttığına inanıyor.

Komisyonun raporuna göre, işsizlikten yaşam standartlarına, online eğitime erişimden sağlığa kadar bir dizi göstergeye bakıldığında pandemi kötü durumda olanların durumunu daha da kötüleştirmiş.

Yüzde 56 tamamen haklı.

UCL ve Glasgow üniversiteleri pandeminin Covid-19 dışındaki sağlık hizmetleri üzerindeki etkilerini araştırmış. Hastaneler dolup taştığı, sağlık çalışanları Covid-19 hastalarına odaklandığı ve başka sağlık sorunları olanlar hastanelere gitmekten kaçındığı için, sorunlar yaşandığı biliniyor. Fakat araştırma sonuçlarına göre, “Sağlık hizmetlerine erişim sorunları tüm sosyal gruplar tarafından yaşanmakla birlikte, araştırmamız sağlık sistemindeki tıkanıklıkların en çok toplumun alt katmanlarını etkilediğini gösteriyor.”

Örneğin, kol işçileri ile yöneticiler ve serbest meslek sahipleri karşılaştırıldığında işçiler Covid-19 dışı sağlık hizmetlerine erişimde yüzde 17 daha fazla sorun yaşadığını rapor etmiş.

Araştırma ayrıca ırkçılığın da etkisini belgelemiş. Etnik azınlıklar pandemi süreci boyunca beyazlara kıyasla yüzde 19 daha fazla sorun yaşamış.

Diğer bir araştırmanın sonuçları çok daha çarpıcı. Yine İngiltere’de Sağlık Vakfı’nın pandemi raporuna göre, ülkenin en yoksul bölgelerinde yaşayanların Covid-19’dan ölme ihtimali en varlıklı bölgelerde yaşayanların tam dört katı!

Rapora göre, 2008 finans krizi sonrasında devlet harcamalarının acımasızca kısılması yoksulları daha da yoksullaştırdı ve pandeminin etkilerinin alabildiğine eşitsiz olmasına yol açtı.

Roni Margulies

[email protected]



Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman



Tuna Emren Tüm Yazıları

İklim felaketleri başladı: Isı kubbesi, yakıcı sıcaklar, seller

NASA, geride bıraktığımız Haziran’ın 1880’den bu yana yaşanan en sıcak üçüncü Haziran olduğunu duyurdu. Kuzey Amerika ise tarihin en sıcak Haziranı’nı yaşadı. 

Son 30 günde kırılan sıcaklık rekorlarına baktığımızda, artık o alışkın olduğumuz gezegende değil, iklim felaketlerinin başladığı zaman diliminde yaşadığımızı görüyoruz. Kanada, Tunus, Malta, Rusya, Kazakistan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Bosna Hersek, Sırbistan, Slovakya, Macaristan, Finlandiya, Estonya, İtalya, Letonya, Güney Afrika, Avusturya, Meksika, İsveç, Almanya, Umman, Kongo, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan… Dünya yanıyor.

Kuzeybatı Pasifik’i vuran yakıcı sıcaklarda yüzlerce ölüm yaşandı, ABD ve Kanada kavruldu, kuraklık riski arttı. Uzmanlar, Kuzeybatı Pasifik’te oluşan ‘ısı kubbesinin’ Kanada kıyılarında 1 milyardan fazla deniz canlısını öldürdüğünü söylüyor. 

Batı Kanada ve kuzeybatı ABD’yi günlerce kavuran ısı kubbesi Kanada’nın 50 dereceyi gören British Columbia eyaletinde 500 kişinin ölümüne ve şu anda halen devam etmekte olan yüzlerce orman yangınına sebep oldu. Yakıcı sıcak yüzünden yaşanan yangınlar ABD’de 1 milyon dönümlük alanı ele geçirdi. Olay Komuta Merkezi “Böyle bir yangını ilk defa görüyoruz” diyor; “Kendimizi, alevlerin daha önce hiç görmediğimiz şeyler yapmasına hazırlıyoruz.” Bilhassa Güney Oregon’daki yangınlar her gün iki katına çıkarak yayılıyor. Bu şiddette ve boyutlardaki bir yangını tamamen kontrol altına almanın dört aydan fazla süreceğini söyleyen uzmanlar karşı karşıya kaldıkları bu felaketi “yüksek yoğunlukta hızlı yayılan yangın” olarak adlandırıyor. 

New York ve Londra ise eşzamanlı olarak ve yine küresel ısınmaya bağlı nedenlerle yağmur fırtınalarına teslim oldu, sel felaketleri yaşandı. Her iki metropolde metro istasyonlarını su bastı, ABD’de 40 milyon insana ani sel uyarısı yapıldı.

Haziran ayının başlarındaki bir başka sıcak dalgası Orta Doğu ülkelerini vurmuş, örneğin Pakistan'da bir sınıftaki 20 çocuğun ısı stresine girip bilinçlerini yitirmesine sebep olmuştu. 

‘En kötü durum senaryoları’ bile aşıldı

İklim modellerince öngörülen aşırı sıcaklar artık hayatımızın bir parçası olmak zorunda. Üstelik bu daha başlangıç. Sıcaklıklar daha da yükselecek.

Elbette buna alışmamız söz konusu bile olamaz. Bir araştırmaya göre, aşırı sıcakların sebep olduğu ısı stresi yüzünden her yıl 5 milyondan fazla insan ölüyor. Araştırmacılar, iklim krizi nedeniyle yaşanan bu ölümlerin daha da artacağını dile getiriyor. 

Başka bir araştırmada ise ısınma artışının, iklim modellerinin ‘en kötü durum senaryolarını’ bile aştığı gösterildi. İklim modelleri sıcak hava dalgaları için bir üst sınır belirlemişti ama yaşanan sıcak dalgaları, varsayılan üst sınırın çok üzerinde. 

Bilim insanları dünyanın birçok bölgesinde ABD ve Kanada’da yaşanana benzer ‘sıcaklık şoklarının’ daha sık ortaya çıkacağı konusunda uyarıyor. Dünya İklim Atıf Grubu kurucularından Oxford Üniversitesi Çevresel Değişim Enstitüsü yöneticisi Friederike Otto, “Bu şimdiye kadar gördüğüm en büyük rekor aşımı” dedi. 

İklim krizinin neden olduğu aşırı hava olaylarındaki en çarpıcı değişimler, aşırı sıcak ve aşırı soğukların sıklığı ve yoğunluğunda ortaya çıkar. Aşırı soğukların sıklığı son yıllarda azaldı. Aşırı sıcaklar ise korkutucu boyutlarda bir artışla gelmeye devam ediyor. Oxford Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırma bu durumun tek sorumlusunun küresel ısınma olduğunu, bir iklim krizi yaşanmıyor olsa böylesi yakıcı sıcak dalgalarının meydana gelmesinin imkânsız olacağını gösterdi; “Bu tür sıcak hava dalgaları onlarca yıllık kalkınma kazanımlarını tehdit etmekte ve dünyadaki toplulukların, ülkelerin sosyal ve ekonomik refahı için açık bir tehlike oluşturmaktadır. Küresel seçkinler insan kaynaklı iklim değişikliğini görmezden gelmekle veya aktif olarak inkâr etmekle meşgulken sorun daha da kötüleşti.”

Isı kubbesi nedir?

ABD ve Kanada’yı içine alan ısı kubbesi fenomeni istatistiksel olarak birkaç bin yılda bir rastlanabilen bir olgu. 

Adından da anlaşılabileceği üzere kubbe şeklinde bir yüksek basınç bölgesi oluşuyor ve bu kubbe bir tencerenin kapağı gibi davranarak ısıyı o bölgede hapsediyor. Dolayısıyla ısı dağılamıyor, birikiyor. 

Sıcak hava yükselmeye çalıştığında yüksek basınç sistemi onu tekrar aşağıya itiyor. Hava alçaldıkça, üzerine çöken atmosferik ağırlıkla birlikte daha yoğun ve daha sıcak oluyor. Neticede sıcak hava maalesef bu döngüden kaçamıyor, yalnızca yukarı-aşağı dolaşarak ve giderek daha da ısınarak üstüne kapandığı bölgeyi teslim alıyor. 

Kubbe, bulutları da bir araya toplayıp sıkıştırdığı için güneş ışınları engellenemez hale geliyor. Ve bu durum yüzeyin daha da ısınmasına sebep oluyor. İşte Kanada’da sıcaklığın normal değerlerden 40 derece daha yüksek olmasının sebebi buydu.

İnanılmaz gücü ve coğrafi büyüklüğü açısından herkesi dehşete düşüren kubbe bir kısır döngü yarattı, kuraklık ve yakıcı sıcakların birbirini beslemesine yol açtı. Kuraklık, toprağın nem kaybetmesine sebep olduğu için, bu tür yüksek basınçlı sistemlerinin aşırı güçlenmesine ve ürettikleri yakıcı sıcağın daha şiddetli olmasına yardım ediyor. Çünkü güneş enerjisinin büyük bir bölümü topraktaki suyun buharlaştırılmasına gidecekken, toprak neminin tükenmiş olması yüzünden atmosferde kalıp havayı ısıtmaya başlıyor. 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC) geçenlerde basına sızmış olan taslak raporundan 1,5C’lik ısınma hedefini tutturmamızın neredeyse imkânsız hale geldiğini, 2 hatta 3 derecelik ısınmaya doğru hızla yol aldığımızı öğrendik. Bırakalım 3C’lik ısınmada neler yaşayacağımızı, 2 derecelik bir ısınma bile ısı kubbesi fenomeninin yaşanma ihtimalini her beşte yılda bir görülecek kadar artırır. Yakıcı sıcakların gerçekleşme ihtimalinin ise, 1,5C’yi aşmadan kalmayı başarsak bile 150 kat daha olası hale geldiği söyleniyor.  


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

TEİAŞ'ın özelleştirilmesine hayır, elektrik sektörü kamulaştırılmalı

Özel şirketlerin yaptığı elektrik zamları büyük tepki toplarken, Erdoğan yönetimi dev kamu tekeli TEİAŞ'ı satışa çıkardı.

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) stratejik önemi nedeniyle 36 yıldır özelleştirmelerde kapsam dışı tutuluyordu ve bir sabah Resmi Gazete'de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle özelleştirme kapsamına alındı.

Zarar ettiği için mi?

Özelleştirme savunucularına göre kamu şirketleri zarar etmeye mahkumdur, bu yüzden özel şirketlere satılmalıdır. TEİAŞ'a bu açıdan bakıldığında tam tersi bir durum karşımızı çıkıyor.

2020 yılında en fazla kâr eden 500 şirketi arasında TEİAŞ 26. sırada. Varlıklarının toplam değeri 27,9 milyar TL'yi buluyor.

Kamu tekeli, 2018'de 3 milyar 258 milyon TL,  2019 yılında 2,1 milyar TL, 2020'de 6,1 milyar TL, brüt kâr elde etmiş. Yani zarar ettiği elden çıkarılan bir kamu kuruluşu değil.

Fahiş zamlar

Özelleştirmecilerin bir diğer iddiası ise özelleştirilen kamu hizmetlerinin daha da ucuzlayacağıydı.

Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) önce üretim, dağıtım ve iletim olarak 3 parçaya bölündü. Elektrik dağıtımı 2013 yılı itibarıyla tamamen özel şirketlerin eline geçti.

Üretimde ise geçen 96 bin MW gücün, sadece 21,4 bin MW kısmı kamuda.

2018-2021 yılları arasında halka ödetilen elektrik faturaları yüzde 123 zamlandı.

Devletin elektrik üretimi ve dağıtımından çekilmesi, özelleştirme yanlıların iddia ettiği gibi faturaların azalmasına değil tam tersine neden oldu.

Aceleciliklerin sebebi

Şimdi ise alelacele iletim kısmı satışa çıkarıldı. Oysa iktidar düne kadar, iletimin devlet elinde tutulması ile sektörün kamu çıkarı yönünde dengeleneceğini ve TEİAŞ'ın sektöre liderlik edeceğini savunuyordu.

Özelleştirme politikalarının yarattığı ekonomik yıkım ortadayken, neden kâr eden bir kamu tekelini satmak istiyorlar?

Sonbahar yaklaşıyor. 448 milyar dolarlık kronik dış borç bulunamadığı gibi, faiz ödemeleri kapıda. Yabancı sermaye Türkiye'den kaçıyor. Bir zamanlar sihir gibi gösterilen "sıcak para" yok, Hazine'nin kasası da boşalmış durumda. 

Kanal İstanbul'la ilgisi olmayan bir köprüde şatafatlı temel atma töreninde olduğu gibi TEİAŞ'ı satma aceleciliğinin temelinde de çöküşte olan ekonomiye kısa vadeli nefes aldırma girişimleri var. Ve bu girişimlerin merkezinde, kamu ya da halkın çıkarı değil, Erdoğan yönetiminin iktidarını sürdürmesi amacı yatıyor.

O meşhur 128 milyar dolar da iktidar ayakta kalabilsin diye satılmıştı. Şimdi sıra TEİAŞ'a gelmiş gözüküyor.

Özelleştirmeye neden karşı çıkmalıyız?

TEİAŞ'ın özelleştirilmesi işçiler ve emekçiler açısından nasıl sonuçlara yol açacak?

İktidar bu satışı yapabilirse, enerji sektörünün tamamı özel şirketlerin eline geçecek, yani insafsız zamlar otomatiğe bağlı bir şekilde kat be kat artacak.

Eğer bu satış gerçekleşirse TEİAŞ'da çalışan işçiler (personel sayısı 8071) kazanılmış haklarını kaybedecek, sendikasızlaştırma ve taşeronlaşma yani işten çıkarmalarla karşı karşıya kalacak.

Her iki sonuç da kabul edilemez. Sosyalistler özelleştirmeye baştan beri karşıdır:

- 3,5 yılda yüzde 123 zamlanan faturalar, özelleştirilmiş elektrik sektörünün halkın sırtında nasıl bir yük haline geldiğini ortaya koyuyor. Düşük faturalar için elektrik sektörü kamulaştırılmalı. TEİAŞ satılmamalı, elektrik üretim ve dağıtımı da kamulaştırılmalı.

- Elektrik iletim işçilerinin işini ve ekmeğini tehdit ettiği için özelleştirmeye hayır!

TEİAŞ'ta çalışan işçiler Türk-İş'e bağlı Tes-İş sendikasında örgütlüler. Tes-İş, yerli-yabanca şirket milliyetçi ayrımına gitmeden, özelleştirmeye karşı mücadeleye atılırsa arkasında halkın geniş kesimlerinin desteğini bulacaktır. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş de elektrik iletim işçilerinin arkasında durursa bu satış önlenmekle kalmayacak, işçi hareketinin canlanması ve yükselmesi bir rüzgar yaratılacaktır.

Volkan Akyıldırım



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Sağlıcakla gidip sağlıcakla gelin!

Yine bir bayram zamanı ve yine Suriyelilere yönelik nefret söyleminde yoğunlaşma dönemi. Ne yazık ki Levent Pişkin gibi aktivistlerin yaptığı yorumlardan çok ırkçıların yorumları göze batıyor. Pişkin, sosyal medyada, “İyi bayramlar olsun, hayırlısıyla sağlıkla gidip gelin.” yazdı. Böyle yazmasının nedeni, “gidişiniz olsun dönüşünüz olmasın” diyen sosyal medyadaki ırkçılara cevap vermek.

Her bayramda Suriyelilerin dönmemesini isteyenlerin sesinin yükseldiğine tanık oluyoruz. Suriyelileri geri gönderme modasını canla başla savunanlardan birisi CHP lideri Kılıçdaroğlu. 31 Mayıs 2018’de bir konuşmasında “ben bunu söylediğim zaman kızıyorlar, vay efendim Suriyelileri nasıl gönderirsin? Bal gibi göndeririz arkadaş, parası var, yolu var, okulu var, evi var. Her şeyi var. Suriyeli gidecek.” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun Suriyelileri Suriye’ye gönderme tutkusu kuşkusuz sadece bayram zamanlarında gündeme gelmiyor. Yine Kılıçdaroğlu 23 Haziran’da şunları söylemişti: 

“Bazı rakamlara göre 500 bin, bazı rakamlara göre 700 bin Suriyeli var Gaziantep’te. Allahın izni, milletin izni ile iktidar olduğumuz zaman ilk yapacağımız iş Suriyelileri, Suriye’ye kardeşçe göndermek olacaktır. Irkçılık yapmıyorum, onların evlerini, köprülerini, yollarını, hastanelerini hepsini yapacağız. Avrupa Birliği finanse edecek. Davulla zurnayla ülkelerine gönderip, bütün Orta Doğu’da barışı sağlayacağız. Herkes bir yere not yazsın, görecekler bunu.” 

Kılıçdaroğlu da bütün ırkçılık yaptığının farkında olmayan ırkçılar gibi “ırkçılık yapmıyorum” şerhini düşüyor. Ama bir kısmı yıllardır burada yaşayan, bir kısmı burada doğan insanları Suriye’ye kardeşçe ama zorla yollama arzusunun literatürde başka bir adı yok. Bu yaklaşım sahipleri, derinleşen bir krizde ilk gözden çıkartılacaklar listesinin başında hangi toplumsal kesimlerin yer aldığını ilan ediyorlar. 

Bir diğer isim ise sadece bayramlarda değil Allah’ın her günü Suriyeli düşmanlığı yapan, tüm göçmenlere ama özellikle Arap halklarından göçmenlere özel bir nefret besleyen Ümit Özdağ. Bu adam sadece göçmen düşmanlığı yapmıyor bildiğimiz gibi, aynı zamanda Ermeni düşmanı. Milletvekilimiz Garo Paylan’ı açık açık ölümle tehdit etmiş birisi.

Bir toplantıda yaptığı konuşmada “Suriyeliler doğum olarak ortalama yüzde 5.3 artarken Türkler 1.9 artığı için toplum içerisinde Türk oranı azalırken Suriyeli oranı artacak.” diyebilmiş, 2040’ta nüfusları 15 milyonu geçecek iddiasında bulunabilmiş birisi.

Nüfus mühendisliğinin sonuçlarını ve “ötekilerin” aşırı doğurgan ve kalabalık olduğu yönündeki iddiaların etnik temizlikle bağlantısını Almanya’dan biliyoruz.

Bu her iki eğilim, iktidar ittifakını köşeye sıkıştırmak için toplumun en çok ezilen, en çok dışlanan, en zorda olan yoksul kesimlerine karşı bazen inceltilmiş bazense açıkça provoke edici bir göçmen düşmanı politika izliyorlar.

Göçmen düşmanlığı, emekçileri bölen en tehlikeli ideolojidir. Tek bir saniye bile taviz veremeyiz! 

Bayramda Suriye’ye giden Suriyelilere, iyi bayramlaşmalar “hayırlısıyla sağlıkla gidip, sağlıkla evinize gelin” diyoruz

Yıldız Önen



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Kreş hakkı ve cinsiyetçilik

Kadınlar pandemi döneminde her alanda olduğu gibi iş hayatında da pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Ekonomik olarak ilk gözden çıkarılan grup olmanın yanı sıra kayıt dışı ve düşük ücretlerle çalıştırılmaya devam ediyorlar. Salgınla önemi daha net anlaşılan ve bir an önce çözülmesi gereken kreş sorunun tüm sorumluluğu kadınların üzerine bırakılmış durumda. 

Salgın sürecinde okulların kapatılmasıyla ve çocukların evde daha fazla vakit geçirmesiyle beraber çocukların bakımıyla sürekli ilgilenecek bir kişinin bulunması ihtiyaç haline geldi. Bu bakımın tüm sorumluluğu kadına yüklenirken kadınlara hiçbir destek veya kolaylık sağlanmıyor. Kadınların ekonomik yaşama katılmasında ev işleri ve bakım yükümlülüğü büyük bir engel değilmiş gibi var olan çoğu devlet ve işyeri kreşleri özelleştirildi.  Özel kreşlere verecek parası olmayan milyonlarca kadın aile içerisindeki tüm işlere bakmak zorunda kaldılar.

Bir yandan ‘en az üç çocuk, beş çocuk’ denirken, diğer yandan kamu kreşlerinin tek tek kapatılıyor olması, iş hayatındaki kadınlara hiçbir destek sağlanmıyor oluşu kadınların ya işi bırakmak zorunda kalmasına ya da iş hayatına hiç girememesine neden oluyor. Aslında iş yerlerinin kreş açma gibi bir yükümlülükleri var. İşverenin, çalışanların 0-6 yaşındaki çocuklarına bakımının sağlanması ve emzirilmeleri için, çalışma yerlerinde veya ayrı bir mekânda kreş açması zorunlu. Ayrıca kreş, iş yerine 250 metreden daha uzaksa işveren taşıt sağlamakla da yükümlü. İşveren bu yükümlülüğünü yerine getirmek için kreş açabileceği gibi mevcut kreşlerden de hizmet satın alabilir. Ancak bu durum, 150’den çok kadın çalışanın olduğu iş yerleri için geçerli. Özellikle kadın çalışanların sayısına vurgu yapılması ve böyle bir şartın konulması çocuk bakımında tüm sorumluluğu kadına yükleyen toplumsal cinsiyet rollerinin kabulüne uygun bir biçimde hazırlanmış durumda. Ayrıca Türkiye’de 150’den fazla kadın çalışanın olduğu iş yeri sayısı oldukça düşük. Dolayısıyla çok az iş yerine böyle bir sorumluluk yükleniyor.  Kreş açma yükümlülüğünü yerine getirmeyen iş yerlerinde ise buna dair cüzi miktarda idari para cezası dışında bir yaptırım da söz konusu değil. Hal böyleyken işveren bir kreş açıp, kreş içerisindeki öğretmenlere ek ödeme yapmak yerine cezayı ödeyip işin içinden çıkmayı çok daha kolay buluyor. Böyle bir durum karşısında kadınların, kreş talebi yerine getirilmediği için iş akdini feshetme hakkı var ve işçi bu nedenle kıdem tazminatını ve diğer haklarını alarak işten ayrılabilir ancak bu durum kadınları iş hayatından koparıp eve hapsetmek dışında bir işe yaramıyor. 

150’den az kadın çalışanın olduğu iş yerlerinde ise böyle bir yasal zorunluluk olmadığı için kadınlar çocuklarını sürekli özelleştirilen kreşlere göndermek zorunda kalıyor. Ancak özel kreşlerin pahalılığı, yeterli niteliklere sahip olmaması, ihtiyaçları karşılamaması gibi sebepler ya kadının iş hayatına son vermesine neden oluyor ya da bu ihtiyaç, ailedeki diğer kadınlar tarafından ücretsiz bir biçimde karşılanıyor. 

Biz kadınlar, kreş açma koşulunu kadın çalışan sayısına bağlayan, çocuk bakımını yalnızca kadınların sorumluluğu olarak gören aynı zamanda kadınların aile içi emeğini görmeyen ve değersizleştiren, kadını ev içi hayata mahkûm eden cinsiyetçi yaklaşımın her daim karşısındayız. Taleplerimiz çok açık ve net. Devletin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlaması gereken temel alanlardan biri olan iş gücüne katılım ve aile içi rollerin-sorumlulukların dağılımı noktasında gerekli politikaları oluşturması, bütçe ayırması, kadınları çalışma hayatında desteklemesi; çocuk bakımının, ev işlerinin kamusal alana taşınması ve ortaklaştırması öncelikli görevlerinden biridir. Yine bu bağlamda bütün çocuklar için parasız, nitelikli kreşler açılması bunun bizzat devlet eliyle gerçekleştirilmesi gerekir. 

Zilan Akbulut