Güncel Yazılar


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Filistin için direnişe ara verilemez -I

7 Ekim’de İsrail Gazze’ye saldırdığında sosyalistlerin önünde bir dizi tartışma belirdi. Aniden çıktı bu tartışma başlıkları. Belki tartışma konuları beklenmedik değildi ama ortaya çıkış hızlarını beklediğimiz söylenemez. 7 Ekim Aksa Tufanı, Siyonizm’in yıkılmaz kalelerinin yıkılır, kırılgan, yapay olduğunu, yenilmez sanılan İsrail devletinin yenilebilir olduğunu göstermişti. Ama Siyonist propaganda merkezi, Nakba’nın şiddetini artırmak için bir fırsata çevirmek üzere 7 Ekim’den mağduriyet kampanyası, Hamas terörü efsanesi ve uygar İsrail’in acıklı yalnızlığına karşı savunma hakkı perspektiflerini yarattı. Ekim-Kasım ayları inanılmazdı. İsrail sadece çocukları öldürmüyor, gerçekleri de öldürüyordu. Her bomba bir yalanla beraber salınıyordu. Şifa hastanesi terörist yuvası olmakla suçlanıyor, batıda üniversitelerde “İntifada!” sloganları atanlar antisemitist ilan ediliyordu. 

Nakba’yı kavramak

Nakba’dan söz etmek yasaklanmış, Filistin halkının haklarına vurgu yapmak “İsrail’de ölen sivillere” yapılan vurgunun üstünlüğü altında suçluyu övmek anlamına gelmişti. Nakba’nın ne anlama geldiğini biliyorduk oysa, “Filistinlilerin şiddet kullanılarak yerlerinden edilmeleri, mülksüzleştirilmeleri ve toplumlarının, Filistin kültürünün, kimliklerinin, siyasi haklarının ve ulusal isteklerinin yok edilmesidir.” 

Şimdi 76. yılı yaşanan en uzun soluklu soykırım/yıkım girişiminin adıdır Nakba. Bu kavrayışımız nedeniyle 7 Ekim’i birileri bütünüyle yanlış temellerde ele alırken, bizler hemen şu açıklamayı yapmayı başarabildik: “Elbette bizler de her türlü çatışmada sivillerin öldürülmesinden derin bir üzüntü duyuyoruz ama zulmün kanıksanmasına izin veremeyiz. Zulmün kanıksanması derken, İsrail’in on yıllardır uyguladığı terör politikasıyla sivilleri katletmesinin giderek olağan karşılanmasından ve bu teröre maruz bırakılanların isyanının ahlaki kurallar içinde sürdürülmesine yönelik çağrının ‘tarafsızlık’ iddiasından söz ediyoruz.”

7 Ekim’i, sivillerin öldürülmesiyle ilk kez karşılaşmış gibi şaşkınlıkla değerlendirenler, çoktan tarihin çöp tenekesindeki yerlerini aldılar. 7 Ekim, Nakba’ya bir isyandır. Bunu kavrayanlar, zulmün kanıksanmasına izin vermeyeceklerini net bir şekilde açıklamayı da başarabildiler. 

İsrail hakkındaki mitler

Öncelikli hamlemiz, İsrail hakkındaki mitleri çürütmek için kolları sıvamak oldu. Birinci mit, Filistin’in İsrail devleti kurulmadan önce gelen Siyonistler tarafından işlenen   boş,   kurak,  neredeyse  çöl benzeri bir toprak olarak tasvir edilmesidir. (1)  İkinci efsane içinse şöyle diyor Pappe; “Yahudiler gerçekten de  ‘anavatanlarına’  ‘dönüşlerinde’ mümkün   olan her şekilde   desteklenmeyi hak eden Filistin'in asıl sakinleri miydi?” Üçüncü efsane ise Siyonizmin Yahudilikle eşitlenmesiydi. Böylece, özellikle 7 Ekim’den sonra küresel bir adet haline gelen Siyonizm’e karşıtlığın antisemitizm olarak kodlanması kolayca sağlanabiliyor. Dördüncü efsane “sömürgecilikle Siyonizm arasında” hiçbir bağlantı olmadığı iddiasıdır. Nakba’nın başlamasında Filistinlilerin gönüllü bir şekilde kaçışları teorisinden İsrail’in elinde 1967 yılında savaştan başka hiçbir seçenek olmadığı efsanesine kadar çürütülmesi gereken çokça yalan dikildi karşımıza. Ilan Pappe daha güncel efsanelerin başında İsrail’in demokratik bir devlet olduğu iddiasının geldiğini de söylüyor. Özellikle LGBTİ+ hakları tartışmaları Hamas’ı yerden yere vurmanın aracına evrilirken İsrail’in uygarlığının bir kanıtı olarak öne sürüldü. Oslo barış sürecinin ve esas olarak iki devletli çözümün çözüm olmadığını da bu efsaneler zincirine karşı öne sürmek çok önemliydi. Bir başka efsane ise Gazze Şeridi’nde yaşanan yoksulluğun Hamas’ın doğasından kaynaklandığı yalanıydı.

Bu yalanları ekim ayından beri teker teker çürütüyoruz. Sadece teorik bir tartışmayla değil üstelik, sokakta pratik bir kampanyanın parçası olarak da. 

Bu nedenle, en baştan beri kullandığımız metafor çok açıklayıcı ve İsrail hakkındaki tüm efsaneleri yerle bir ediyor.

Apartheid rejimi

Oysa şu netliğe sahip olmak mümkündü: “Bazen rüzgâr ekenler fırtına biçiyorlar. Filistin direniş güçlerinin eylemlerinin nedeni de bu eylemlerde sivillerin ölmesinin nedeni de direniş güçleri içinde yer alan Hamas diye bir örgütün varlık nedeni de İsrail’in uyguladığı ve Filistin halkını imha eden terör politikalarıdır. İsrail 1948'den bu yana etnik temizlik, sürgün ve cinayet yoluyla apartheid politikaları uyguladı ve emperyalizmin bölgedeki uç karakolu gibi çalıştı.”

Rejimin niteliğini apartheid olarak tanımlayamayınca anlık gelişmelerde Siyonizm’in kanlı bıçağını bileylerken bulabilir insanlar kendilerini. Nitekim hiç beklemediğimiz insanlar bileyciler kervanına katıldı. Ölen siviller nedeniyle Hamas’ı lanetleme yarışında o kadar ileri gittiler ki bir direniş örgütünün varlığı, İsrail’in soykırımcı işgaline sessiz kalmalarına neden oldu. Oysa, sakin kalabilseler, daha bir hafta önce Cenin Mülteci Kampı’nın İsrail tarafından vurulduğunu ve 12 Filistinlinin öldürüldüğünü görebilirlerdi.

Apartheid rejimini görmezden gelenler, iki devletli çözüm tartışmasında utangaç bir şekilde İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğini meşrulaştırırken buldular kendilerini. “Biz Filistin halkının kararına saygılıyız” sözü, Filistin halkı korsan bir devlet ve emperyalist güçler tarafından imha edilirken, nefes almak için acil ateşkes talep ederken hiçbir şey söylememektir. İsrail korsan bir devlettir, iki devletli çözüm Filistin halkını soykırıma hem de tüm soykırımlardan süresi açısından ayrılan bir soykırıma maruz bırakmanın meşrulaştırıcısı haline gelmiştir. İsrail devletinin yıkılmasını ve bu devletin tepeden tırnağa tüm yetkililerinin hesap vermesini talep etmeden söz söyleyenler apertheid rejiminin karakterini kavramaktan uzaktır. Elbette Filistin halkının kararına saygı duyacağız ama iki devletli çözümün çözümsüzlüğünü de anlatmaya ara vermeyeceğiz.

Bilinçlerin derinlerindeki İslamfobisi 

7 Ekim’den sonra bir süre Siyonizm’in geçici hegemonyasıyla mücadele ederken bir sorun da Hamas’ın ele alınışında yaşandı. İslamofobik sağ ve sol analizler ortak bir noktada birleşti ve özellikle Türkiye’de AKP prizmasından geçirilerek ele alınan Gazze tartışması, solun çeşitli kesimleri için utanç verici bir paralize olma durumu yarattı. Geçen sene kasım ayında şunu yazmıştım:

Kendi vatandaşlarını sadece koruyamayan değil, öldüren bir devletin estirdiği 75 yıllık terör, savaş yalanlarıyla el ele ilerliyor.  11 Eylül’ün intikamını almak isteyen ABD Irak’ı, kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle işgal edeceğini söylüyordu. Birleşmiş Milletler silah denetçileri Irak’ta dumanı tüten tek bir silah bulunmadığını söylemelerine rağmen ABD’nin tüm lider kademesi, bu yalanı ısrarla sürdürdüler. Irak’ı yakıp yıkmak için bu yalanı sürekli olarak anlattılar. 7 Ekim’de kafası kesilen İsrailli bebekler yalanı gibi, Şifa hastanesinin Hamas karargahı olduğu yalanı gibi. İsrail’in bu propagandası asla küçümsenemez. Filistin halkıyla dayanışmak, antisemitist olmaya indirgeniyor. Antisemitizmin mucitleri, Naziler, Neonaziler, aşırı sağcılar, göçmen düşmanı ırkçılar Avrupa’da savaş ve işgal karşıtlarını antisemitist olmakla suçluyor. Çünkü bu propagandanın omurgasını, sorunun İsrail’le Hamas arasında bir savaş olduğu fikri oluşturuyor. İnanmamızı istedikleri yalan bu. Bu yalanın çürütülmediği her saniye, Filistin’de bir çocuk ölüyor.

11 Eylül saldırılarından El Kaide’yi sorumlu tutmaktan çok daha ağır bir yanılgı solun Hamas’a dair yaptığı tartışmaların merkezini oluşturuyordu. Devletlerin örgütlere not vermesi gibi muhalif saflarda da hangisi terör örgütü hangisi değil tartışmaları yaşandı ilginç bir şekilde. Ama Hamas sadece terör örgütü olarak değil, AKP’yle bir ve aynı şey olarak da ele alınıyordu. Bu zaman zaman bilinç altında kurulan zincirleme bir bağlantı olarak öne çıkıyor: Hamas-IŞİD-AKP! Bu garip "Bermuda Şeytan Üçgeni", Gazze dayanışmasında muhalefetin ayaklarının titremesine neden oldu. Sadece 31 Mart seçimlerine aşırı bir yoğunlaşma değil, AKP’nin hegemonik olduğu düşünülen bir alanda, “İslamcıların” duyarlı olduğu açık olan bir alanda politik mücadeleye girmemek bir tercih olarak öne çıktı.

Filistin’e Özgürlük Platformu gibi yapıları kıymetli kılan da, muhalif saflarda yaşanan bu kafa karışıklığına net bir yanıt vererek şekillenmiş olması ve aralıksız bir faaliyet sürdürmesidir. Anne Alexander’ın işgalin 6’ncı ayında “Dolayısıyla acil bir görev var: Filistinlilerin yanında duran ve yeni militarizm çağının savaş çığırtkanlarına karşı kitlesel direnişin temelini atan bir hareket inşa etmek” diyerek adlandırdığı hedef ekim ayının başından itibaren durduğu yerde duruyordu. 

AKP’nin yağdanlıkları

DSİP’in hemen 8 Ekim’de Aksa Tufanı’ndan birkaç saat sonra yaptığı açıklama, sadece Nakba’yı kavrayamayanlar ve sivil ölümleri görmezden geldiğimizi düşünenler tarafından değil, görev olarak AKP’nin çarklarının yağlanmasını belirleyen coşkusuz AKP’liler, (kullanmayı sevdiğim tabirle) AKP yağdanlıkları tarafından da eleştirildi. AKP içinde son öncü işçi saf değiştirmeden saray soytarılığına son vermemeye kararlı birileri, Filistin’e Özgürlük Platformu’nun ilk eyleminin Marksist.org’da haberleştirilmesinden, bu haberde kullanılan “Bağımsız-demokratik-laik-birleşik Filistin için Filistin halkıyla dayanışmaya” sloganından yola çıkarak Hamas’a mesafeli bir tutum aldığımızı iddia edecek kadar şuur yitimine uğrayarak, kişisel kabuslarını politika ve teoriyle karıştırmışlardı. Hem sol içinde hem de genel olarak Hamas’ın direnişin liderliğini yapan örgüt olduğunun altını ısrarla çizdiğimiz halde bu türden laiklik tartışması yapanlar sadece Filistin tarihinden değil, Filistin için mücadele eden sosyalistlerin tarihinden de kopuk bir şımarıklık içindeydiler. Örneğin aynı konuda Uluslararası Sosyalizm Akımı’nın da yaptığı açıklama laiklikle ilgili şu vurguyu yapıyordu:

Siyonist yerleşimci sömürge devleti İsrail var olduğu sürece Filistin sorununun çözümü olamaz. Yapısal olarak Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine ve baskı altına alınmasına dayanıyor. Onlarla barış içinde bir arada yaşayamaz; ya Filistinlilere karşı sürekli savaşmalı ya da aşırı sağın talep ettiği gibi onları yok etmeli ya da sınır dışı etmelidir. 7 Ekim saldırıları, Siyonizmin tarihi hedefi olan bu devletin, kendi Yahudi vatandaşlarının güvenliğini bile garanti edemediğini gösterdi. İsrail topraklarında ve İşgal Altındaki Topraklarda, Arapların ve Yahudilerin, Müslümanların ve Hıristiyanların eşit haklarla barış içinde bir arada yaşayabileceği laik demokratik bir devlet şeklindeki, Filistin ulusal hareketinin orijinal vizyonunu destekliyoruz.

Aklı başında her insan, Filistin ulusal hareketinin orijinal vizyonunun, İsrail devletinin otokratik niteliğine yönelik sert bir eleştiriyi kapsadığını bilir. Filistin’in özgürlüğünü savunurken laik-demokratik ve birleşik Filistin’i savunmayı Hamas eleştirisi olarak ele almak için Hamas-din-halkın afyonu meselelerinde aşırı sağcı bir pozisyona savrulmak gerekir.  Saray soytarıları, genellikle ‘CHP’lilere benzemeyeceğiz’ derken AKP’nin lider kadrosuna benzemek zorunda kalanlardan oluşur. Burunlarında mandal, Kılıçdaroğlu’na oy vermeye giderken kafalarına kadar AKP foseptiğinde gezinmek elbette Gazze ile dayanışmak için geçerli bir yöntem olamazdı. Kısa sürede, Gazze için dayanışma eylemlerinde yandaş örgütler ön almaya başladı ve sorunu sadece laiklik meselesinden değil, Filistin’in özgürlüğü meselesinden de koparttılar. Arada sırada “Mehmetçik Gazze’ye!” sloganıyla yürüyüş yapan iktidar yandaşı gruplar, hareket içinde antisemitizme ve doğrudan iktidara yönelik eleştiriler keskinleşmeye başlayınca sahneden çekildiler. Bu gruplar, yağdanlık vazifesi gören önemsiz ekipler değil, doğrudan AKP makinesinin parçası olan yapılardı. Sahneden çekilişleri çok hızlı oldu.

AKP yağdanlıkları, dişlileri ve katettiğimiz yol

Tıpkı göçmen krizinde olduğu gibi Gazze konusunda da sağcı bir eğilim, Erdoğan iktidarının olumlu bir politik pozisyon aldığını düşünüyor. Gerçekten olumlu bir politik pozisyon aldığından değil, AKP’nin olumlu bir politik pozisyon alma eğilimine tutkuyla bağlı olduklarından böyle düşünüyorlar. Bu o kadar berbat bir tutku ki Türkiye’de göçmen düşmanlığının faturasını yalnızca Ümit Özdağ ya da Tanju Özcan’a kesince göçmenlerin haklarını savunmuş oldukları için gönülleri ferah oluveriyor. Oysa bu memlekette kuşların uçuş güzergahını bile Recep Tayyip Erdoğan tayin ediyor. Göçmenlerin, Geri Gönderme Merkezleri’nde yaşadığı her sorunun sorumlusu, daha da önemlisi, göçmenlere yönelik cinayet ve pogrom girişimlerinin doğrudan örgütleyiciliğini yapanların cesaretlerinin kaynağı da bu iktidardır. 

İlerleyen bölümlerde biraz daha açacağım gibi, Gazze konusunda iktidarın olumlu bir tutum alabileceği yönündeki inancın hiçbir gerçek nedeni yok. Bu bir inanç. Bu, Pappe’nin İsrail hakkındaki 10 efsaneyi çürüttüğü gibi çürütmemiz gereken bir efsane. 

AKP’nin Gazze konusundaki tutumuna dair mitler bezdirici hale geldi. Hâlâ insanlar Erdoğan’ın (Güney Afrika) Lahey sürecinin parçası olduğuna inanıyor. Evet, inanç bu yönde. Türkiye’nin İsrail’in soykırım suçundan yargılandığı uluslararası davanın aktif bir parçası olduğunu düşünülüyor. Oysa değil! Ortada sadece bir niyet beyanı var. Bu beyandan sonra aradan haftalar geçti ve İsrail’in soykırımı tüm vahşetiyle sürüyor. Ama insanlar inanmak istiyor. AKP, İsrail’e mutlaka haddini bildirecektir diye düşünmek istiyor. 

Gerçek ise inançlardan çok daha acıklı bir manzara çiziyor. Gerçek, Filistinli Nabel Hassan’dır. Haksız bir şekilde gözaltına alınıp polis tarafından dövülen ve hapishanede ölen Filistinli genç... Bu gencin babası Erdoğan’a bir mektup yazdı, mektuptan öğreniyoruz ki Nabel Hassan 10 yıl boyunca İsrail zindanlarında ıstırap çeken babasının kaderini paylaşmamak için Türkiye’ye kaçan bir gençmiş.  

Şunu gururla söyleyebiliriz ki, biz Gazze için sokaklara çıkan on binlerce insan, AKP hakkındaki illüzyonları hızla paramparça ettik. Ama bunlar kökleri derinlerde olan illüzyonlar, sürekli olarak gündemde tutulup eleştirilmezse yeniden devreye girmesi, insanları ikna etmesi mümkün olan fikirler. Bu yüzden son 8 ayda sergilediğimiz başarılı, yüksek propaganda gücüne dayalı Gazze’yle dayanışma eylemlerimize hiç ara vermeden devam etmeliyiz. 

Bunun için hangi aşamalardan geçtiğimizi hatırlamakta fayda var. İkinci yazıda henüz katliamı durduramasak da Siyonist propagandanın gücünü nasıl darmadağın ettiğimizi ve küresel Gazze dayanışmasının politik üstünlüğünü de tartışmaya çalışacağım.

1) Pappe, Ilan, Tne Mhyts About Israel.


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

İsveç’te Filistin ve iklim eylemleri; Greta Thunberg ile röportaj

Avrupa Parlamentosu seçimlerine günler kala İsveç’in başkenti Stockholm’e giderek hem Stockholm Üniversitesi’nde iki hafta kadar önce kurulan Filistin’le Dayanışma Kampı’na hem de Fridays for Future’un iklim için Cuma grevine katılma şansı buldum.

İklim adaleti aktivistleri bugünlerde yoğun bir şekilde Filistin halkıyla dayanışmayı örmekle meşguller. Hareketin önde gelen aktivistleri aynı zamanda üniversitedeki dayanışma kampının de örgütçüleri arasında. 

Greta’nın [Thunberg], İsrail’in Gazze saldırısı başladıktan sonra söylediği “işgal altında iklim adaleti olmaz” sözünün hakkını veren aktivistler Filistin’le dayanışmayı örüyor ve de iklim grevlerinde Filistin bayrakları taşıyor.

Stockholm Üniversitesi’ndeki kampı ziyaret ettiğim gün iki diğer kampa polis saldırısı olduğunu öğrendim. Saldırıların ilki, önceki akşam Stockholm Üniversitesi’ne bağlı Kraliyet Teknoloji Enstitüsü (KTH) önünde yaşanmıştı. Polis, köpekleri de kullanarak eylemcilerin kampı boşaltmasını sağlamaya çalışıyordu. Sabah ise Lund Üniversitesi’ndeki kampa polis saldırısı oldu. Polisin barışçıl eylemcileri çok sert biçimde yerlerde sürüklediği görüntüler Stockholm kampındaki öğrencileri kızdırdı ve hemen öğle arasında bir dayanışma eylemi düzenlendi.

Rektörlük önüne giden öğrenciler Lund Üniversitesi ve Teknoloji Enstitüsü’ndeki (KTH) arkadaşlarıyla dayanışma içinde olduklarını duyurarak kampüste yürüyüş düzenledi. “Öğrenciler, hocalar doğru olanı yapın, soykırımı durdurun”, “Akademi duy bizi, son ver soykırımcı işgalle işbirliğine” sloganlarını attı.

Kampta kalan LGBTİ+ aktivisti Jon, üniversitelerdeki kampların ortak bir öğrenci koordinasyonuyla beş üniversitede aynı anda başladığını anlattı. Her üniversitenin İsrail ile farklı ilişki düzeyleri olduğu için her bir kampın farklı talepleri bulunduğunu söyledikten sonra eski bir Nazi partisi olan İsveç Demokratları’nın (SD) dışarıdan desteklediği sağcı koalisyon hükümetinin İsrail’e destek verdiğini söyledi.

Jon, İsveç devlet medyasının İsrail yanlısı yayınlar yapmakta olduğunu, Filistin’i destekleyenlere “radikaller” dendiğini ve en sonunda da iki yerde kamplara polis saldırısının gerçekleştiğini açıkladı. Polis saldırılarını protesto etseler de odağın Filistin’den şaşmamasına özel önem verdiklerini de şu sözlerle açıkladı: “Dün Lund’da KTH için destek yürüyüşü vardı. Biz de bugün ‘Sizinleyiz Lund öğrencileri’ demek istiyoruz. Fakat aynı zamanda buradaki topluluk kurallarında, ‘Gözümüz Filistin’de’ demiştik ve bunu kaybetmek istemiyoruz. Başka bir şeye dönüştürmemeliyiz. Bu bence önemli çünkü Lund’daki kampın dağıtılmasından sonra diğer bütün kamplar da tehlike altında ve polis muhtemelen her birimizin peşindedir.”

Jon, SD liderinin Filistin’i bağımsız bir devlet olarak İsveç’in bu kararını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini söylediğini belirtti ve iktidar koalisyonunda yer alan Hristiyan Demokratlar Partisi lideri Ebba Busch’un 7 Ekim öncesinde IDF yani İsrail ordusu tişörtü giymiş biri olduğunu ifade etti. 

Bu örnekleri tarihsel olarak Filistin yanlısı olan İsveç toplumundaki değişimin göstergesi olarak okumak mümkün. Tabii, bu değişimin bir başka örneği de tarihsel olarak savaş ittifakları dışında kalmış İsveç’in yakın zamanda NATO’ya katılmış olması.

İklim grevi Avrupa Evi önündeydi

31 Mayıs’taki İklim İçin Cuma grevi her hafta olduğu gibi İsveç Parlamentosu önünde değil bu seferlik Avrupa Birliği Komisyonu temsilciliğinin bulunduğu Avrupa Evi’nin (Europa Huset) önündeydi. İklim adaleti aktivistlerinin burayı tercih etmesinin nedeni, birkaç gün sonra AB Parlamentosu seçimlerinin gerçekleşecek olmasıydı.

İklim adaleti aktivisti Christofer Kebbon yaklaşan AB seçimleri hakkında şu sözleri söyledi: “Bu hafta grevimizi, dikkatleri AB seçimlerine çekmek için Europa Huset önüne taşıdık. Evet, Avrupa Birliği ve oy vermenin neden önemli olduğu hakkında konuşmak istiyoruz. Ayrıca AB seçimlerinde yer alan partilerin 1,5 derecenin altında kalma hedeflerini karşılamaktan ya da sosyal adaleti sağlamaktan ne kadar uzak olduklarını da konuşmak istiyoruz.” 

Kebbon’a Avrupa aşırı sağının özellikle de Marine Le Pen, Georgia Meloni ve İsveç’in Nazi kökenlere sahip olan ama bugün ikinci büyük partisi durumundaki İsveç Demokratları’nın (SD) aslında anti-semit olmalarına rağmen İsrail’i desteklediğini ve önümüzdeki AB Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın oylarını artırmasının beklendiğini hatırlatmam üzerine genç aktivist şu yorumu yaptı:

“Öncelikle bu durum İsrail'i desteklemenin Yahudilikle değil, kolonyalizmle ve sömürüyle ne kadar bağlantılı olduğunu gösteriyor ve aynı zamanda bu şekilde Avrupa tarihine, Nazi tarihine ve Holokost'a önem veriyor gibi görünmeye çalışıyorlar. Ve evet, bu seçimlerde aşırı sağın yükseldiğini görmek çok korkutucu çünkü yalan söylüyorlar, hiçbir uzmanı ya da bilimi dinlemiyorlar. Sosyal adalet umurlarında değil, sadece şirketleri ve zengin insanları önemsiyorlar. İnsanların bu nedenlerle oy vermesini istiyorlar ve yalan söyledikleri için çok sayıda insanı arkalarına alabiliyorlar ki bu da şu anda demokratik olarak ne kadar geride olduğumuzu gösteren çok kötü bir durum.”

Kebbon ile konuştuktan sonra yerde fırçayla pankart boyamakta olan Greta Thunberg’in yanına geçtim. Aktivistlerin elinde Filistin bayrakları olduğu için zaman zaman sokaktan geçenlerden “terörü destekliyorsunuz”, “insanları kaçırmak sizce kabul edilebilir mi?” gibi tepkiler geliyordu ama kimse bu tacizlere yanıt vermiyordu.

Fırsat bulduğum bir sırada Greta’nın yanına geçerek umutlu olmaya ve mücadelenin nasıl kazanılabileceğine dair sorularımı sorma şansı buldum.

---

Greta Thunberg: “Bu uluslararası bir mücadeledir”

En başından beri seni, FFF grevlerini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer iklim hareketini yakından takip ediyoruz. Bir krizler çağında yaşıyoruz; ekonomik kriz, politik kriz, savaşlar, aşırı sağın yükselişi ve şimdi de Avrupa Parlamentosu seçimlerine gidiyoruz. Ve sen her zaman iklim adaletinden, umuttan söz ediyorsun. Bu çok önemli çünkü insanlar kendilerini çaresiz hissediyor. Bu konuda, yani bu mücadeleyi nasıl kazanabileceğimiz konusunda ne söylemek istersin?

Greta Thunberg: Bunların her biri büyük ölçüde küresel mücadeleler. Bu da herkesin elinden geldiği biçimde, bulunduğu yerde, yapabildiği şekilde bu mücadeleye dahil olması anlamına geliyor. Bence bu mücadeleleri birbirine bağlayan uluslararası dayanışma, küresel ölçekte ihtiyacımız olan değişimi sağlamak için mutlak bir anahtar ve mutlak bir gereklilik. Dolayısıyla, iktidardaki insanların şu anda olduğu gibi devam etmelerini bekleyemeyiz çünkü değişim asla bu şekilde gelmeyecek. Değişimin şimdi başladığından emin olmalıyız çünkü öyle ya da böyle değişim gelecek. Ya zamanında değişeceğiz ya da gelecekte değişmek zorunda kalacağız. Bu nedenle, halk olarak ayağa kalkmalı ve politikacıların ve iktidardakilerin artık bizi görmezden gelemeyeceklerini, bilimi görmezden gelemeyeceklerini, bu krizden en çok etkilenen insanları görmezden gelemeyeceklerini çok net bir şekilde onlara göstermeliyiz.

Peki, kazanabileceğimize inanıyor musun?

Greta Thunberg: Kazanmaktan ne kastettiğinize göre değişir. Ben sadece en kötü sonuçlardan kaçınmak için yapabileceğimiz her şeyi yapabileceğimizi düşünüyorum ve elimizden geleni yapmak için, harekete geçmek için çok geç olmamalı. 

Ancak elbette bu zamana karşı bir yarış. Ve öyle bir noktaya geldik ki... Yani iklim krizi zaten burada, insanlar zaten bu nedenle ve savaşlar, çatışmalar ve sosyal adaletsizlikler gibi diğer baskı biçimleri nedeniyle ölüyor. Yani kriz zaten uzunca bir süredir burada, bunu görmezden gelemeyiz. Her şeyi daha iyi hale getirebilir ve gelecekte, şu anda karşı karşıya olduğumuz sorunları yaşamayacağımızdan emin olabiliriz. Kaynakların adaletsiz dağılımının insanların ölümüne yol açmadığı adil bir dünya için çalıştığımızdan ve sahip olduğumuz ekolojik ve iklimsel etkiyi en aza indirdiğimizden emin olabiliriz.


Dila Ak Tüm Yazıları

Köpek katliamına dur diyelim!

Sokak köpeklerinin toplum sağlığını tehdit eden bir soruna dönüştüğü ve hayati tehlike oluşturduğu bahanesiyle Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklik ciddi bir tepki ile karşılaştı. 

AKP’nin, ilgili bakanlıklar olan Tarım ve Orman Bakanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bir araya gelerek oluşturduğu bu yeni düzenlemeye göre, 30 gün boyunca sahiplenilmeyen köpekler iğne ile ilaç verilerek “uyutulacak”. Daha doğru bir tabirle ifade edersek; öldürülecek.

Bu yasa teklifi gündeme geldiği andan itibaren, Türkiye’nin çeşitli kesimlerinden tepki yağdı. Antep’te, Denizli’de, Eskişehir’de, İstanbul’da, İzmir’de, Muğla’da, Sivas’ta pek çok sivil toplum örgütünün, derneğin, mesleki örgütlerin, hayvanseverlerin ve farklı kuruluşların da dahil olduğu kalabalıklar, hayvan katliamını meşrulaştıran bu yasayı protesto etmek için meydanları doldurdu.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) de yasa teklifine tepki gösterirken tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için her türlü hukuksal mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceklerini belirtti.

Türkiye Veteriner Hekimler Birliği (TVHB) yasa teklifine karşı yaptığı açıklamada yerel yönetimlerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini ve faturanın sokak hayvanlarına kesildiğini belirtirken, böyle bir yasa yürürlüğe girdiği takdirde etik, insanî ve vicdani olmayan bu uygulamayı yerine getirmeyeceklerini belirtti. Üstelik yasalaştırılmak istenen bu yöntemin, sanıldığının aksine maliyet açısından avantajlı da olmadığını belirtirlerken, bu süreç içerisinde veterinerler olarak kendilerinin fikirlerinin alınmadığını da vurguladılar.

Çözümü çok açık; kısırlaştırın, aşılayın, kayıt altına alın

Genel olarak toplumsal bir konuya dair, sözüm ona çözüm geliştirilmek istenildiğinde, öznelerin kendisine ya da özneleri ilgilendiren konuların uzmanlarına danışılmaması, ortak bir süreç yürütülmemesi, fikir alınmaması alışkanlık haline gelmiş durumda.

Osmanlı döneminde de birkaç farklı zamanda köpekler toplu olarak katledilmiş, Sivriada’ya, bir diğer deyişle Hayırsıada’ya terk edilmişti. Hatta, 1910 yılında 80 bin köpek toplanarak, bir kayadan ibaret olan ve suyu bile olmayan Hayırsızada’da ölüme terk edildi. Açlık ve susuzluktan, köpeklerin birbirlerini yiyerek hayatta kalmaya çalıştığı da yazılmıştır. Günlerce İstanbul’dan, bu köpeklerin seslerinin duyulduğu söylenir. 80 bin köpeğe mezar olan bu ada, bu vahşet sonrasında Hayırsızada olarak anılmaya başlanmıştı.

Köpeklerin nüfusunu kontrol altına alabilmek için, tarihte birden fazla kere denenen topluca katletme yönteminin işe yaramadığını da biliyoruz. Beklenen sonuç alınmış olsaydı, aynı yöntemin tarih boyunca defalarca kez denenmesine ihtiyaç duyulmazdı. 

Çözüm kısırlaştırmada, aşılamada, kayıt altına almakta:

  • Yerel yönetimlerin ve ilgili tüm kurumların sorumluluklarını eksiksiz bir şekilde yerine getirerek sokak hayvanlarını aşılamaları, kısırlaştırmaları ve kayıt altına alarak takibini gerçekleştirmeleri gerekir.
  • Yaşlı, engelli, zayıf sokak hayvanlarının gerekiyorsa ömürlerinin sonuna kadar –veteriner hekimlerinin yanı sıra yeterli sayıda nitelikli, sertifikalı, eğitimli personeli ve işçisi de olan– denetlemeye açık hijyenik bir ortamda kalmaları sağlanmalıdır.
  • Hayvanların sahiplendirilmesi teşvik edilmelidir. Hayvan davranışları ve hayvan bakımı konusunda bilinçlendirme yöntemleri izlenmeli, topluma hayvanlarla birlikte yaşama kültürü aşılanmalıdır.
  • Üretimleri ve satışları yasaklanmalı, üretim çiftlikleri kapatılmalıdır. 
  • Hayvan sahipleri de belirli aralıklarla denetlenmeli ve terk edilen hayvanlar için ciddi yaptırımlar uygulanmalıdır. 
  • Tüm bu süreçler, sivil toplum örgütleri, uzmanlar ve gönüllüler ile birlikte yürütülmelidir.

Ölüm kampları istemiyoruz!

Buna rağmen hala ölümü savunanların gerçekleştirdikleri vahşete her geçen gün yeni bir tanesi ekleniyor. 

Daha bugün Yozgat’ta 20’den fazla köpeğin zehirli iğne ile öldürüldüğü haberi gündeme geldi. Öldürülen köpekler belediyenin kazdığı çukura gömülürken, 30’dan fazla yavru ve yetişkin köpek ise barınağa götürüldü. 

Yakın zamanda İzmir Çiğli’de 13 köpek, Bolu Mengen’de 6 köpek, Aydın Nazilli’de 5 köpek zehirlenerek öldürülmüştü. 

Dönem dönem sokaktaki kedilerin ve köpeklerin acımasızca öldürüldüğü haberlerini üzülerek okuyoruz. 2023 yılı itibariyle Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar için 5.134 kişi hakkında dosya açıldı.

Hayvan barınaklarının şu anki durumları ise ölüm kamplarından farklı değil. Hayvanlar bu barınaklarda hastalık, açlık, yetersiz koşullar gibi sebeplerle ölüyor veya aç kalmış bir diğer türdeşi tarafından öldürülüyor.

Tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için bu bilginin kendisine hiç gerek olmamakla birlikte, yine de bazıları için belirtmekte fayda olabilir: Cambridge Bilinç Deklarasyonu adı ile yayınlanan bildirgede hayvanların da bir bilince sahip olduğu, bilinçli kararlar verdiği, kendilerini tanıyabildikleri, hissedebilen varlıklar olduğu belirtilmiştir. Biraz gözlemle de, sahipli ya da sahipsiz fark etmeksizin her hayvanın kendine has bir karakteri olduğunu söylemek pek mümkün.

Herhangi bir felaket durumunda arama kurtarmada ya da özel desteğe ihtiyacı olan insanlar için rehber köpek olarak yardımına başvurduğumuz köpekler; hayvanat bahçelerinde, yunus parklarında hapsedilen hayvanlar gibi, çıkarlarımız uğruna her alanda sömürdüğümüz, etinden, sütünden faydalandığımız pek çok diğer hayvan gibi, sadece turistik sebeplerle kullandığımız ve sakatlandığında ya da yaşlandığında öldürülen/ölüme terk edilen atlar gibi katledilmek isteniyor. Yaşatmanın ve beraber yaşamanın pek tabii mümkün olduğu dünyamız şartlarında, ortadan kaldırılmak isteniyorlar.

Her geçen gün körüklenen ve yükselen nefret ve şiddet kadınları, göçmenleri, LGBTİ+’ları, ötekileri vururken hayvanlar da bu nefret ve şiddetten nasibini alıyor. Oysa yaşananların sorumlusu hayvanlar değil. Çözümü de onları öldürmek değil. Sorumlular yapılması gerekenleri yapmayıp, hedef gösterenlerdir.

Her canlı eşit yaşama hakkına sahiptir. 

Sizin canınızı bir köpeğin canından daha değerli kılan nedir?


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Marksizm 101- Savaşlar niye çıkar?

Savaş, insanlığın başına gelen en kötü, en korkunç olaylardan biri. Bugün Filistin’de en vahşi hâlini izlediğimiz bu barbarlık insanlık tarihinin her döneminde bir yerlerde süregeldi. Dünya, 20. Yüzyılın başında iki büyük dünya savaşı yaşadı. Biz henüz bir dünya savaşına şahit olmadık ama Afganistan’ın, Irak’ın işgallerini gördük. Suriye’de başlayan iç savaşta hem emperyalist devletlerin hem de IŞİD, El Nusra gibi örgütlerin cinayetlerine şahit olduk. Yükselen emperyalist rekabet Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yol açtı, ABD ve diğer Avrupa devletleriyse buna daha fazla silahlanma ile cevap veriyor. 

Bütün bu vahşet sadece liderlerin kötü insanlar, kana susamış manyaklar olmasından kaynaklanmıyor. Savaş, kapitalist sistemin kaçınılmaz olarak ürettiği bir sonuç. Vladimir Lenin’in 1916’da kapitalist devletler arası rekabetin küresel düzeyde nasıl savaşlara yol açtığını anlattığı kitabının başlığında belirttiği gibi emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması ve sürekli olarak savaş üretmeye mahkûm bir makine. 

Kapitalizmin erken döneminde görece küçük şirketler arasında bir rekabet yaşanıyordu, bu rekabetin yaşandığı alan iç pazarlardı. Ancak bu rekabet her zaman bazı şirketlerin zaferi, bazılarının ise yok olmasıyla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla büyüyen ve güçlerini artıran şirketler için artık iç pazar yeterli değildir: Rekabetin sahası küreseldir. 

Şirketler, küresel rekabeti tek başlarına sürdüremezler. Bu rekabeti sürdürebilmek için elinde merkezi bir iktidarı, diplomatik araçların yanı sıra silahlı kuvvetleri de olan bir güce ihtiyaç duyar ve buna sahip olan tek kurum olan devletlere başvururlar. Giderek büyüyen şirketlerle devletler iç içe geçmeye başlar ve ekonomik rekabet giderek jeopolitik rekabetle birleşir. Bu rekabetin sonucu olarak savaş denilen vahşet ortaya çıkar. Lenin’e göre savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi, siyaset ise ekonominin yoğunlaşmış hâlidir. 

Kapitalizmin pazar arayışı önce “geri kalmış” diye tanımladıkları Afrika ve Ortadoğu gibi bölgelerin sömürgeleştirilmesi ile karakterize oldu ancak rekabet sadece sömürgelerde sınırlı kalmadı, sonunda Avrupa’nın bütününde devletler birbirlerine girmek zorunda kaldılar ve 1914’te I. Dünya Savaşı başladı. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan I. Dünya Savaşı’nın temel sebebi dönemin baskın endüstriyel gücü olan İngiltere ile Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Almanya arasındaki rekabetti. Almanya ve diğer devletler İngiltere’ye başkaldırınca kapitalizmin krizi, bir dünya savaşına dönüştü. Savaştan kazançlı çıkan ise dönemi başarılı bir şekilde değerlendirerek ekonomik büyümesini hızlandıran ABD oldu ve bir anda en büyük güç hâline geldi. 

Savaş sırasında işçi sınıfının en kitlesel örgütleri olan sosyal demokrat partiler savaş karşısında kendi egemen sınıflarının safında yer aldılar. Bu enternasyonalist devrimciler için kabul edilemez bir durumdu. Aralarında Lenin, Rosa Luxemburg, Lev Troçki, Karl Radek gibi isimlerin bulunduğu bir avuç devrimci Zimmerwald Konferansı’nda buluştu ve savaşı devrime dönüştürme kararı aldı. Savaşa son veren de devrim oldu. 1917 Ekim’inde Rusya’da başlayan sosyalist devrim, hızla diğer ülkelere yayıldı. Almanya’da 1918’de başlayan devrimci süreç monarşinin yıkılması, cumhuriyetin kurulması ve I. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle sonuçlandı. Aynı anda devrimci lider Karl Liebknecht Almanya’da işçi konseyleri cumhuriyetinin kuruluşunu ilan ediyordu ancak sosyal demokratlar tarafından bu devrim engellendi, liderleri katledildi. 

Savaş her zaman karşımıza aynı şekilde çıkmayabilir. Zaman zaman bölgesel, zaman zamansa küresel boyutta yaşanabilir, ancak temelinde hep kapitalist rekabet vardır. Bugün de rekabet pek çok ülkenin arasında devam ediyor fakat temel rekabet küresel patron ABD ve onun en büyük rakibi Çin arasında sürüyor. Dünyanın dört bir yanındaki savaşların ana sebebi işte bu rekabet. Sosyalistler ise savaşa karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadele ile birleştirmek için çalışıyor. 


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Kayyım rejimi ve Kürt sorununda terör parantezi

AK Parti, 12 Eylül 1980 Askeri darbe yönetiminin icadı, yerel yönetimlere kayyım atamayı, Kürt ilerinde üç dönemdir uyguluyor.

Kürt illerinde yerel yönetimleri görevden alma ve kayyım atama, ilk kez 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile uygulandı, seçilmiş 95 belediye başkanının yerine kayyım atandı. 2019 yerel seçimlerinden iki ay sonra ise 48 belediyeye kayyım atandı.

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle 1 Eylül 2016 tarihli 674 Sayılı KHK ile 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 45.maddesinde değişiklik yapılarak belediyelere kayyım atama yetkisi alındı. Belediyelerin taşınır mallarına el koyma ve çalışanlarını görevden uzaklaştırma yetkisi de valilik ve kaymakamlıklara verildi.

16 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi, yasanın iptal edilmesi istemini, uluslararası hukuka, sözleşmelere ve anayasa aykırı bir biçimde, görüşme yetkisi olmadığı gerekçesiyle reddetti. Sözü edilen kararnamenin kalıcı bir yasa haline gelmesi sağlandı.

Buradaki kritik değişiklik şu oldu: 5393 sayılı belediye yasasında belediye başkanının görevden alınması durumunda Meclis üyeleri arasından başkan vekili seçimi öngörülürken, kararnameyle ‘terör suçları” kapsamında İçişleri Bakanlığına kayyım atama yetkisi verildi.

Haklarındaki soruşturma nedeniyle görevden alınan belediye başkanları yerine (Yalova, İzmir Menemen ve Antalya Kepez’de olduğu gibi) Belediye Meclis üyeleri arasından seçim yapıldı. Ama Kürt illerinde hiçbir yerde bu kural üç dönemdir bir kez bile uygulanmadı.

Kürtler söz konusu olduğunda ortada büyük bir ‘terör parantezi’ bulunmaktadır. Sorunun düğümlendiği nokta tam da burası. Söz konusu olan ’terörle mücadele” olduğunda bütün ‘toplumsal akarsular’ durmakta.

Kürt sorunu ve “terör parantezi”

AK Parti veya tek adam rejimine muhalifler, Türkiye’nin yüz yıllık Kürt sorununu ‘terör parantezi’ kapanından çıkaramadıkları sürece, bunun gibi çok açık ayrımcı ve Kürt hakları karşıtı uygulamalara Türkiye toplumunun rıza üretmesi devam edecek, bunda hiç kuşku yok.

AK Parti geleneksel kendinden önceki Kürt sorununu inkârcı, asimilasyoncu ve imha eksenli devlet politikalarının yerine, Kürtlerin evrensel temel haklarını kolektif kullanmalarının önüne geçme, ama varlıklarını temel haklardan yoksun bir kapsamda Kürtlerin gönlünü alma hedefli arayışların içinde oldu.

Bunların en sonuncusu olan 2013-2015 çözüm süreci sonrasında, Kürt siyasal sorununda geleneksel ‘terör parantezini’ güncelledi.

Aslında ayrımcılığı, hukuksuzluğu, polis devleti uygulamasının yasal kılıfı olan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nu çözüm masasını devirme planlarını hayata geçirdiği dönemde, 27 Mart 2015 ‘te 6638 sayılı İç Güvenlik Yasası ile tahkim etti.

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle yaşanan rejim değişikliğinde, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nde, muhaliflerin her itirazının aynı kalıbın içinde değerlendirilebildiği bir sistem inşa edildi.

Söz konusu Kürt siyasal kişilikler ve talepleri olunca, demokratik muhalifler tarafından iktidarın ayrımcılığı, Kürt karşıtlığı çoğu kere görmezlikten, duymazlıktan gelinebiliyor. Kürt sorununun ‘terör parantezine’ alınması konusunda, çok rahat milli mutabakat ve ittifak gerçekleştirilebiliyor.

İktidar, muhalefetin bu tutumuyla birkaç şeyi göz ardı ediyor. 3713 sayılı yasa başta olmak üzere, ilgili diğer yasalardaki terör tanımının belirsizliği; her eylemi, sözü, yazıyı ve hatta davranışı bu kapsama sokma keyfiyeti sağlıyor.

3713 sayılı terörle mücadele kanununun uluslararası sözleşmelere, hukuka uygun olmadığını belirten sayısız BM komisyonu raporları ve Avrupa Konseyi kararları söz konusudur. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na aykırı olduğu uyarıları yapılan bir yasadan bahsettiğimizi hatırlamakta yarar var.

Kürtler ile ‘terörü’ özdeştirmek, iki kardeş muamelesi yapmak sık sık aynı cümle içerisinde kullanmak gibi yaklaşımlar, Türk siyasetine siyasal, sosyal, kültürel ve hukuksal yararlar sağladığı kadar, Türklüğü varoluşsal soruna dönüştürdü.

Diğer yandan Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde, bu yasanın tanımının birlik kriterlerine ve mevzuatına uygun olarak düzeltilmesi taleplerine, iktidar partisi tarafından neden direnç gösterildiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Ankara’ya nefreti büyütmek çıkmaz sokak

Muhalefeti ve itirazları bastırmanın elverişli aracının Kürt meselesi ve terör parantezi olduğunu, 31 Mart Yerel seçimlerinde yüzde 48,91 oyla seçilen Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış’a 19 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi sürecinde bir kez daha görmüş olduk.

Akış, on yıl karara bağlanmayan dosya çerçevesinde, karar açıklanmadan dört gün önce görevden alındı, vali kayyım olarak atandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, bu tasarruflarını ve Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış’a ilişkin verdikleri hükümlerini açıklayan sosyal medya paylaşımı, Türkiye’nin çukurunu gösteren bir belge.  İçişleri Bakanı hükmü açıkladıktan dört gün sonra, mahkeme heyeti usul gereği zorunluktan kararı tutanağa geçirdi.  Her şey kamuoyunun gözlerini önünde yaşandı.

Kürt sorununu siyasi ve yasal ‘terör parantezinden’ çıkarmaya cesareti olmayanların, Türkiye’yi bu çukurdan çıkarmaları mümkün gözükmüyor.

İkinci yüzyılında Türkiye’nin demokratik ve barışçıl bir geleceği, Kürt sorununda ‘terör parantezine’ çeşitli bahane, gerekçe veya korkularla rıza gösterilerek ve Kürt seçmenin iradesini yok sayan tutumlarla inşa edilemez. Kürtlerin Ankara’ya olan nefretini büyütmek 21. yüzyılın dünyasında çıkmaz yoldur. Dünyanın tersine dönmesini hayal etmek gibi bir şeydir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü kritik süreçte herkese, her kesime büyük sorumluluk düşüyor. Hakkâri Belediyesi’ne atanan kayyıma, seçilmiş belediye başkanının siyasi komployla cezalandırılmasına ve tutuklanmasına karşı demokratik siyasal hakları, evrensel hukuk değerlerini ve insancıl hukuku daha net ve kararlılıkla savunmak gerekiyor.


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Gerileyen imparatorluk Ukrayna’da gerilimin tırmanmasına sebep olabilir

Gazze’deki soykırım haklı olarak dünyanın dikkatini çekerken, Ukrayna’daki savaş tehlikeli bir şekilde tırmanıyor. Birlik sayısı, mühimmat ve hava gücündeki üstünlüğü sayesinde avantaj dengesi Rusya’nın lehine değişiyor. Rusya’nın son aylardaki ana hedeflerinden biri de Ukrayna’nın ikinci büyük şehri olan ve yoğun bombardımana maruz kalan Harkov’du.

Bu durum Avrupa başkentlerinde paniğin artmasına neden oldu. NATO’nun Rusya’ya karşı daha saldırgan tutum alması yönünde çağrılar artıyor. En büyük gürültüyü Baltık ülkelerinin hükümetleri çıkarıyor. Bu ülkeler Rusya ile sınır komşusu ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği tarafından işgal ve ilhak edildiler. BBC’nin kendisine verdiği isimle “Estonya'nın çelik gibi başbakanı” Kaja Kallas, geçtiğimiz günlerde Rusya’nın dağılmasını memnuniyetle karşılayacağını söyledi.

Bu, Kremlin’in en paranoyak fantezilerini besleyen türden bir açıklama. Ama Estonya, nüfusu ancak bir milyon olan, küçük bir ülke. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise çok daha güçlü bir figür. Şubat ayında, Kiev’in savunmasının çökecek gibi görünmesi durumunda Fransız birliklerini Ukrayna’ya gönderme olasılığını gündeme getirmişti.

Mayıs ayının başında The Economist dergisine verdiği röportajda bunu tekrarladı. Macron, “Açık bir stratejik hedefim var: Rusya Ukrayna’da kazanamaz” dedi. “Rusya Ukrayna’da kazanırsa Avrupa’da güvenlik kalmayacak. Rusya’nın orada duracağını kim iddia edebilir?”

Macron ayrıca Ukrayna’nın, Rusya içindeki hedefleri vurmak için NATO hükümetleri tarafından sağlanan silahları kullanmasına izin verilmesi yönündeki taleplerini de destekledi.

Bu yasak, ABD Başkanı Joe Biden ve Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un NATO ile Rusya arasında doğrudan bir çatışmaya yol açmak korkusuyla aşmamakta direndikleri kırmızı çizgilerden biriydi. Bu kırmızı çizgiler, ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü vekalet savaşının mantığını yansıtıyor: Ukrayna’ya Rusya ile savaşmak için ihtiyaç duyduğu silahları ve teknik yardımı sağlamak ama işi savaşa bizzat katılmaya kadar götürmemek.

Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’ne göre ABD ve Almanya, sırasıyla 43 milyar ve 10 milyar euro ayırarak Ukrayna’ya en büyük askeri yardım sağlayan ülkeler olurken, Fransa yalnızca 2,69 milyar euro yardım sağladı. ABD Kongresi, nisan ayı sonunda 61 milyar dolarlık devasa bir ek askeri yardım paketini kabul etti.

Ancak geçen hafta salı günü Macron, Ukrayna’nın Rusya içinde Ukrayna’ya saldırmak için kullanılan bölgeleri vurmak amacıyla Fransız Scalp seyir füzelerini kullanmasına izin vereceğini duyurdu. Biden iki gün sonra onu takip ederek ABD tarafından sağlanan ağır silahların ve HIMARS çoklu roketatarlarının (yalnızca Harkov’u savunmak için kullanılması şartıyla) Rusya’ya “karşı saldırı” amacıyla kullanılmasına izin verdi. İngiltere ve Almanya hükümetleri de benzer açıklamalarda bulundu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kez özellikle Avrupa Birliği’ni hedef alarak yine bir nükleer tehditte bulundu. Özbekistan’a yaptığı ziyarette, “Kendi ülkelerinin küçük ve yoğun nüfuslu ülkeler olduğunu akılda tutmalılar, bu Rusya topraklarının iç bölgelerine saldırmaktan bahsetmeye başlamadan önce dikkate alınması gereken bir faktör” dedi.

Biden, Rusya’nın daha içlerindeki hedefleri vurmak için uzun menzilli ATACMS balistik füzelerinin kullanımına ilişkin yasağını hala sürdürüyor. Ama örüntü hep aynı: Örneğin ABD ve Almanya, Ukrayna’nın başarısız olan saldırısına tank tedarik etmeme konusunda kırmızı çizgi çekmiş olsalar da sonunda baskı altında pes etmişlerdi.

Şimdi Wall Street Journal, Macron’un NATO hükümetlerinin bu hafta sonunda Normandiya Çıkarması’nın 80. yıldönümü kutlamaları için Ukrayna’ya askeri eğitmenler göndermeyi planladıklarını duyurmak istediğini bildirdi. Bu gerçekten ziyade sembolik olacaktır. Batılı özel kuvvetlerin, teknik danışmanların ve eğitmenlerin halihazırda Ukrayna’da faaliyet gösterdiği herkesin bildiği bir sır.

Ancak Ukrayna zayıflamaya devam ederse, onu desteklemek için Batılı birliklerin gönderilmesine yönelik baskı çoğalacak ve nükleer savaş riski artacak. AB zayıf ve bölünmüş durumda ve Ukrayna’ya mühimmat sağlama sözünü tutamadı. Yine de ABD’yi harekete geçmeye itebilecek gibi gözükmekte. İsrail örneğinde olduğu gibi kuyruk köpeği sallıyor gibi görünüyor. Ve böylece gerileyen bir imparatorluk yalpalayarak bizi kıyamete doğru sürüklüyor.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan çeviren: Irmak Yavlal          


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Meclisten yükselen faşist tehdit!

MHP şefi Bahçeli, TBMM tarihinde görülen en saldırgan konuşmalardan birisine imza attı. Meclise, tüm partilere, iktidara, muhalefete, elbette Dem Parti’ye ama daha da önemlisi 1970’lerde faşizme karşı dişiyle tırnağıyla direnenlere meydan okudu.

Bu, meclis çatısı altında daha önce benzerini görmediğimiz bir konuşmaydı. Bahçeli 1970’lerde yarım kalan bir işi tamamlamaktan söz ederken şöyle dedi: “12 Eylül öncesi yarım kalan mücadeleyi şayet tamamlamak için gün sayanlar varsa, ben de diyorum ki sizden korkan sizin gibi olsun. Yolundan dönen namert olsun. Onurunu savunmayan şerefinden mahrum olsun. Hesaplaşma teklifimizi tekrar ediyorum. Hatta hodri meydan diyorum.”

12 Eylül öncesi yarım kalan mücadele dediği, faşistlerin daha sonra askeri darbe tarafından katliam girişiminde bulunmuş olmalarıydı. 1970’lerde işçilerin, öğrencilerin, kadınların, Alevilerin ve sosyalistlerin, sendikaların üzerine ellerine geçirdikleri tüm silahlarla saldırarak egemen sınıfın sinmiş bir işçi sınıfına ekonomik krizi istediği gibi fatura edebileceği bir zemin yaratmaya çalışan partidir MHP. 

Bu parti 16 Mart 1978’de öğrencilerin üzerine bomba atmıştır. Yedi öğrenci Beyazıt Meydanı’nda katledilmiştir.

Aralık 1978’de Maraş katliamını bu partinin örgütlediği ortaya çıktı. Bu katliamda resmi açıklamalara göre “120 kişi öldürüldü, 1000'den fazla kişi yaralandı, Alevilere ait 559 ev yakıldı, 290'a yakın iş yeri tahrip edildi.”

1970’ler, faşist cinayetler, katliam girişimleri, faşistler tarafından yapılan darbe çağrıları ve işçi sınıfının ve solun bu cinayetlere karşı kendilerini korumaya çalıştığı bir dönemdi. 

Bahçeli’nin söylediği gibi yarım kalan bir hesap yok ortada. Tüm hesap, esas olarak işçi sınıfına ve sola kesilmiştir. 1980 darbesi, işçi sınıfının öncülerinin ve solun en önde gelen aktivistlerinin de aralarında olduğu yüz binlerce insanı kelimenin tam anlamıyla biçmiştir. 

Faşistler tetikçilik yapmış, kaos yaratmış, insanların kendisini güvensiz hissedeceği bir katliam iklimi oluşturmuş ve ardından da devlet ilk fırsatını bulduğunda, zeminin darbeye uygun olduğunu gördüğünde, intikamını almak için harekete geçmiştir.

Meclisten tüm toplumu tehdit eden bu sesi kimse küçümsememelidir. 

Bu, öylesine bir konuşma değildir. Bu, MHP’nin iki konuda atağa kalktığını gösteren bir konuşmadır. Öncelikle, seçim yenilgisinin ardından yumuşamanın adına bile tahammülü olmadığını, özellikle Demirtaş’ın hiçbir şekilde meşrulaştırılmasına izin verilmeyeceğini gösteren bir konuşmadır. Seçimde iktidar blokunun aldığı yenilgiyi sokakta faşistlerin saldırgan eylemiyle “halledebileceğini” ifade eden Bahçeli, muhalefetin yerel seçimleri kazanmasının sokak eylemlerine ivme katma ihtimaline karşı şimdiden uyarı yapıyor.

Bahçeli sokak eylemlerine karşı uyarıyı uzun bir süredir yapıyor. Bu kez, tehdidin dozu, 1970’ler göndermesiyle, 1970’lerin aynı zamanda siyasi suikastlar ve şiddetle dolu olması nedeniyle daha tehlikeli bir hal aldı.

MHP, meclisten yaptığı bıçkınlıkla zaten herhangi bir yumuşama işareti vermeyen iktidara, yumuşamanın lafzını da unutmasını salık vermiş oldu. İktidarda kalabilmesinin tek yolunun MHP desteği olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Fakat bu konuşma, Sinan Ateş cinayetinin ardından dava sürecinin ilerlemesi ihtimaline karşı da bir göz dağı. “Bu davayı burada durdurun, yoksa memlekette istikrarsızlık hakim hale gelir” diyor MHP şefleri. Mızrağın çuvala sığmadığını bildiği için çuvalı fırlatıp atıyor Bahçeli. 

Burada geçiştirilebilecek bir vakayla karşı karşıya değiliz.

Çok ciddi bir tehditle yüzleşeceğiz bundan sonra. Şu anda hangi dinamiklerin harekete geçtiğini bilemeyiz ama seçim yenilgisinin daha da derinleşmesine, yoksulluğa karşı başlayacağı çok açık olan mücadele dalgasına, Sinan Ateş davasının Ülkü Ocaklarını her geçen gün daha net teşhir etmesine karşı Bahçeli, iktidara bir çağrı yapıyor aynı zamanda. Azınlık iktidarı, azınlıkta da olsa yönetmeye devam etmek için faşist kanadın gemi azıya almış tehditleriyle çıkıyor karşımıza.

Alarm zillerini çalmalıyız!

Faşist tehdide, bu tehdit eylemlere geçmeye başlamadan önce, hemen şimdi, tüm emek örgütlerinin birleşmesiyle, yan yana gelmesiyle yanıt vermek zorundayız.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Hafıza Meydanı, Galatasaray ve Cumartesi Anneleri

Türkiye’de sivil toplumun çok zayıf olduğundan şikâyet edilir, yakınılır. Haksız, yersiz ve gereksiz değil tabii ki.

Türkiye insanında; hakları için mücadele etme, direnme veya isyan etme alışkanlığı, kültürü, bilinci, birçok ülke insanıyla kıyaslandığında, oldukça geç gelişmiştir ve zayıftır.

Osmanlıda itaatkâr ümmet olmanın, Cumhuriyetin jakobence kurulan devletinde, ulus yaratma projesinin yanlışlığında, devletin yurttaşa yaklaşımın derinlerindeki ‘her şeyin en doğrusunu, en iyisini, en uygununu’ yöneticiler, büyükler düşünür, “devlet ne eylerse doğru eyler” yaklaşımının siyasal, kültürel sonucu. Geç kalmışlık halleri.

Osmanlı ile cumhuriyet yönetimin ortak paydası olan “Ümmetine, yurttaşına güvenmemek” hususunun, modern zamanların yurttaşlık ve sivil toplum bilincinin gelişmesinin önündeki en önemli takoz işlevi gördüğü çok açık.

Anayasa ve yasa yapıcılarında, devletin yönetiminde, her zaman yurttaşa güvensizlik ana eksen olmuştur.

1960 sonrası gelişen hak eksenli mücadele arayışlarının önü 12 Eylül darbesiyle kesildi

İkinci dünya savaşı sonrasında insanlığın büyük mücadelesiyle ve bedel ödeyerek geliştirdiği, kurumsallaştırdığı Batı’daki insancıl hukuk eksenli ‘İnsan Hakları Rejimi” ile Türkiye arasında tarihin her döneminde çoklu ve derin bir mesafe oldu. Geniş açı farklılığı kendisini korudu.

1960 sonrası sivil toplum alanında ve hak eksenli mücadelede yaşanan ilk büyük gelişme, siyasi karar alıcılarının, toplumun yöneticilerinin ve devlet kurumlarının karşısında etkili ve sonuç alıcı özgül ağırlığı olan mecralar yaratmak olmuştu. Bu arayışların önü 12 Eylül askeri darbesiyle kökten kesildi.

12 Eylül askeri darbesi sırasında cezaevlerinin kapılarında, evlatları için direnen anaların öncülüğünde başlatılan genel af kampanyası sırasında, 1986 yılında kuruluşu gerçekleştirilen İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye’de hak savunuculuğu ve sivil toplum örgütlenmesinde yeni bir eşik oldu. Bir anlamda İHD Türkiye’de hak savunuculuğunun, sivil toplum örgütlenmesinin ilkokulu olmuştur. Olmaya devam ediyor.

İşte geçen hafta, İstanbul Galatasaray’da 1000. oturma eylemlerini yapan “Cumartesi Anneleri/İnsanları”, İHD’nin mücadelesinden doğan, bizzat İHD’nin 29 yıldır sürdürdüğü bir çabadır. Bu mücadele, Galatasaray meydanıyla ve Cumartesi Anneleriyle simgeleşmiştir, böyle anılır.

Kürt savaşının tırmanışa en fazla geçtiği ve en yaygınlaştı yıl olan 1995 yılı, aynı zamanda faili meçhullerin, yargısız infazların, insan kaçırmaların en fazla yaygınlaştığı yıl oldu.

İHD İstanbul şubesinin kapısının zilinin her gün yeni bir mağdur veya mağdur yakını tarafından çalmak zorundu bırakıldığı bir dönemdi.

Rıdvan Karakoç’un ve Hasan Ocak’ın polisler tarafından kaçırılmasından sonra, İHD İstanbul şubesi Faili Meçhuller ve Zorla Kaybedilenler Komisyonu harekete geçti. Arjantin’deki Palaza del Mayo Anneleri’nden esinlenerek, 27 Mayıs 1995 tarihinde, kayıp yakınları ile birlikte Galatasaray Meydanı mesken tutuldu.

29 yıllık acılarda, dirençte ortaklaşan tek örnek çaba

Her cumartesi saat 12’de sessiz oturma eylemine başlandı. Faili meçhullerin, gözaltında kayıpların son bulması, akıbetlerin açığa çıkarılması için; faillerinin, emri verenlerin ve suçluların yargılanması için; evlatlarının, babalarının, eşlerinin kemiklerini bulup mezara koymak için.

Cumartesi Anneleri/insanları ve Galatasaray Meydanı; 27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren Türkiye’nin geçmişiyle bu günüyle hafızasının merkezi, meydanı oldu artık. Galatasaray Meydanı, Kürt savaşının aynaya yansıyan mekânı oldu. Her hafta Galatasaray’da buluşanlar ise, yollarında, duruşlarında bir milim dahi geri adım atmayan, barışın hüzünlü birer yüzleri oldular. Kürt savaşına karşı ise, direncin sessiz sesi oldu, Cumartesi Anneleri/İnsanları.

Cumartesi Anneleri/İnsanlarının mücadelesi Türkiye’nin yakın tarihinde birçok açıdan özgül ve önemli bir yere sahip.

Türkiye’de insancıl hukuk ekseninde hak temelli mücadele yürüten benzer başka bir sivil toplum örgütü mücadelesi veya kültürü örneği yok.

İlk gün ortak belirlenen konseptte ve eylem tarzında değişiklik yapmamış, siyasal mecralara sürüklenmemiş, özüne her koşulda sadık kalarak gelişmiş, toplumsal ve siyasal etki gücü  zayıf olsa da başka bir sivil toplum örgütlenmesi/platformu veya inisiyatifinden söz edebilmemiz ne yazık ki pek mümkün değil.

Bu yönüyle sivil toplum çalışması yürüten hak temelli örgüt ve platformların Cumartesi Anneleri deneyiminden çıkarabilecekleri çok fazla ders var.

Bunların en önemlilerinden biri; ortak mücadele içinde yer alanların farklı kimliklerinin birbirine eklenmeden ortak mücadelede yer alabilme becerisi göstermektir. Siyasal kimlikleri; ortak talebin, arayışın yerine, önüne geçirmemektir.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, her zaman Cumartesi Annesi/İnsanı olarak kalabilmeyi başardıkları için, Galatasaray’dan yükselen sessiz ses, toplum vicdanında yankısını bulmayı başardı.

Her dönem bütün iktidarların yasağına, gözaltılarına rağmen; ısrarla eylemi, itirazı, sürdürülebilir kılan ilk konseptten sapılmaması, siyasal kayma yaşanmamasını sağladı. Bu yönüyle de sanırım dünyanın en uzun süreli direnişi denebilir, cumartesi eylemlerine.

Faili meçhuller cumhuriyetinin sonunu getirecek olan, bu yürüyüşün kararlığının sonucu olarak “bir tuğlanın” düşmesi olacağına inanmak ve bunun için mücadele ve ısrar etmektir. Acılarla bezenmiş yeni bir hayat kurma iradesi, isteği ve arzusudur.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, suyun kendi yolunu açması gibi, kendi yollarını yaratmayı başarmakla kalmadılar, sivil toplum mücadelesinde çoğaltılması zorunlu örneklerden birini yarattılar.

Türkiye Anayasası’nı askıya alan AK Parti, bu tarihsel mücadeleyi kendi iktidar hedefleri için araçsallaştırıp, kullanamadığından ve siyasi sonuçlarını devletin “beka” sorunu olarak algıladığından, 300 hafta boyunca Galatasaray Meydanını kapattı. Cumartesi Annelerine bin bir zulüm uyguladı.

Yarın 1001. haftada da Anayasa Mahkemesi Kararı’na rağmen bu yasağı sürdürüp sürdürmeyeceğini göreceğiz. Bu yasakçı siyasal çember, Cumartesi Annelerinin 29 yıldır sürdürdükleri ısrarlı tutumlarıyla benzer kararlı bir mücadele ile kırılmasına çok yok. Tıpkı muktedirlere zorla kaybetme suçunun faillerini yargılatıldı gibi.

Hakan Tahmaz


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Marksizm 101- Devrimci bir partiye ihtiyaç var mı?

21. yüzyılda pek çok şey değişti. Artık hayatlarımız 100 yıl öncesine göre çok farklı. Neredeyse her şeyi dijital platformlar üzerinden yapıyoruz; bilgisayarlar, akıllı telefonlar, akıllı saatler hem yaşamımızı değiştiriyor hem de emek sürecini. Peki, dünya bu kadar değişmişken devrimci bir parti eskimiş bir fikir değil mi? 

Aslına bakarsanız devrimci bir partinin inşası, bugün 100 yıl önce olduğundan daha da güncel. Dünya değişti ama temel üretim tarzı yani kapitalizm yerinde duruyor. Emek süreçleri farklı biçimler alabiliyor ama sistemin dayandığı temel hâlâ aynı: İşçi sınıfının emek gücünün sömürüsüne dayalı artı değer. Dolayısıyla işçi sınıfı hâlâ dünyayı değiştirebilecek temel güç olmaya devam ediyor. 

İşçiler zaman zaman bunu kanıtlıyor, dünyanın pek çok yerinde çalışma koşullarını iyileştirmek isteyen işçiler grevler, gösteriler düzenliyor. Bazen bu eylemler bir kitle hareketine dönüşüyor, hükümetleri deviriyor, 2010’lu yılların başlarında Arap ülkelerinde gördüğümüz gibi yıkılmaz gibi görünen diktatörlükleri yıkıyor. 

İşçi sınıfı zaten kendiliğinden harekete geçiyorsa devrimci partiye niye ihtiyacımız olsun ki? Bunun sebebi tam da bu toplumdaki bilinç düzeylerinin eşitsizliğinde yatıyor. İşçiler çoğu zaman hayat koşullarını iyileştirmek isterler ancak kapitalist sınıfın fikirleri, kapitalist toplumdaki egemen fikirlerdir. İşçiler de bundan bağımsız değil, dolayısıyla işçi sınıfı mücadele eder ancak bu her zaman dünyayı değiştirmeye kalkacağı anlamına gelmiyor. Hatta işçilerin büyük çoğunluğu kapitalist toplumun yıkılabileceği fikrine uzaktır, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, LGBTİ+fobi gibi pek çok egemen fikir işçi sınıfının da gündelik hayatında etkilidir. 

Devrimci parti, tam da işçi sınıfının kendini özgürleştirirken bu fikirlerden de özgürleştirmesi ve tüm toplumun kurtuluşunu önüne hedef olarak koyabilmesi için gereklidir. Bunun için mücadelenin en ön saflarında duran işçiler arasında örgütlenmesi gerekir. Devrimci bir parti, geçmiş mücadelelerin hafızasını Marksist bir yöntemle ele almalı, bu bilgi ve deneyimi güncel durumu değerlendirmek için kullanmalıdır. Bu, aktivistler arasında sürekli, canlı ve demokratik bir tartışmayı gerektirir. 

Ancak devrimci parti salt bir tartışma kulübü değildir, günün koşullarına sokakta yanıt veren, işçilerin ve ezilenlerin birliğini sağlamak için sayısız mücadelede yer alan aktivistlerden oluşur. Sosyalistler için sınıf mücadelesi sadece ekonomik bir mücadele değildir, tam da bu yüzden devrimci partiler toplumdaki farklı baskı ve sömürü biçimleriyle de mücadele ederler ve sınıfın bu mücadelelere öncülük etmesini sağlamaya çalışırlar. 

Parti asla işçi sınıfına tepeden emirler yağdıran bir grup elitin birliği değildir. Devrimci bir parti işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelelerinin içinde yer almak ve kapitalizme karşı en geniş birliği oluşturmaya çalışmak zorundadır. Bu anlamıyla devrimci parti bir liderler partisidir ancak Colin Barker’ın bir yazısında söylediği gibi burjuva partilerinin aksine sosyalist bir örgüt “taban” ve “liderler” olarak ikiye ayrılmaz. Bütün üyeleri işyerinde, sendikada, ırkçılık karşıtı bir mücadelede, kadınların ve LGBTİ+’ların özgürlük mücadelesinde ve sayısız mücadelede devrimci fikirleri yaymak için uğraşır. 

Devrimleri, devrimci partiler yaratamaz ancak bir büyük mücadele dalgası başladığında sınıfa güven veren kitlesel bir devrimci parti, hareketin devrimle sonuçlanması için hayati önemdedir. Troçki’nin sözleriyle: “Partiler ve liderleri bağımsız kurucu unsurlar değildirler; ama sürecin oldukça önemli unsurlarıdırlar. Kitlelerin enerjisi organize edilmediğinde, buhar piston kutusuna girmeden dağılır. Oysa şeyleri harekete geçiren piston ya da kutusu değildir; fakat buhardır.” 


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Joe Biden çoklu krizlerin kapanına sıkıştı

Küresel bir imparatorluk olmanın sorunlarından biri, aynı anda birden fazla bölgede krizlerle karşılaşabilmek. Gerileyen İngiliz emperyalizmi 1930’larda bocalamıştı. Bugün ABD aynı sorunla karşı karşıya ama Joe Biden yönetiminde birçok cephede saldırıya geçmeyi seçti.

İlk cephe, İsrail-Filistin. Paradoksal bir şekilde, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Refah’a yönelik kanlı saldırısının ilk haftaları, savaşı kaybettiklerini doğruladı. Hayatta kalmayı başaran bir gerilla ordusu savaşı kazanmıştır diye bir klişe vardır. Hamas, kuzey Gazze’de İsrail Silahlı Kuvvetleri’ne saldırarak hayatta kaldığını gösterdi ve İSK’yi kaynaklarını güneydeki Refah’tan ayırmaya zorladı. Bu arada İsrail, tıpkı apartheid rejiminin zirvesinde Kuzey Afrika’nın adlandırıldığı gibi, “dünyanın kokarcası” haline geldi.

Yakın zamana dek İsrail’i sonuna kadar destekleyen Biden yönetimi, Refah saldırısını durdurması için Binyamin Netanyahu’ya giderek artan bir baskı uyguluyor. Netanyahu direniyor ama İSK üst komutasının ve savaş kabinesindeki eski generallerin açık muhalefetiyle karşı karşıya. Ancak Netanyahu’nun yerine daha itaatkar bir başbakan gelse bile Washington, umduğu gibi Suudi Arabistan’ın ve diğer yozlaşmış ve acımasız Arap yöneticilerin yardımıyla Gazze’yi yeniden istikrara kavuşturma konusunda zorlu bir görevle karşı karşıya kalacak.

İkinci cephe ise -kelimenin gerçek anlamıyla- Ukrayna. Rusya, personel, mühimmat ve hava gücü üstünlüğünü kullanarak Ukrayna kuvvetlerini en son Harkiv’in üstündeki kuzey sınırı yakınına kadar geri püskürttü. Rus kuvvetleri, Ukrayna’nın geçen yılki başarısız saldırısı sırasında kaybettiklerinden daha fazla bölgeyi ele geçirdi bile.  

ABD, yakın zamana kadar Kongre’deki Trump yanlısı Cumhuriyetçiler tarafından engellenen silahları şimdi Ukrayna’ya gönderiyor. Dışişleri Bakanı Anthony Blinken de geçen hafta Kiev’e sürpriz bir ziyarette bulundu. Saçma bir şekilde bir barda Neil Young’ın “Rockin in the Free World” şarkısını söyledi. Bu türden Soğuk Savaş pozları kesmek, Rusya’nın bu kanlı savaşta artık Ukrayna’ya karşı avantajlı durumda olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu, Avrupalı yöneticileri paniğe sürüklüyor. Rishi Sunak, çeşitli Muhafazakar bakanlar ve emekli generaller, savaş öncesi durumda olduğumuz fikrini dile getirmeye devam ediyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron defalarca Ukrayna’ya asker gönderebileceğini söyledi. Ancak NATO ittifakındaki iki baskın devlet olan ABD ve Almanya’nın bu türden bir çılgınlığı engelleyeceği neredeyse kesin. Bu savaş muhtemelen bir tür müzakereyle sonuçlanacak. Her iki taraf da mümkün olan en iyi anlaşmayı elde etmek için Ukraynalıların ve Rusların hayatlarını heba ediyor.

Üçüncü cephe Çin. Neyse ki burada henüz bir savaş yok. Bununla birlikte Çin, büyüklüğü ve dünya ekonomisindeki merkezi konumu nedeniyle ABD hegemonyasına yönelik en büyük tehdit. Vladimir Putin’in geçen hafta Pekin’e yaptığı resmi ziyaret, Çin’in Washington’un gücünü sınırlama yeteneğini gösteriyordu. Batı’nın Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımları, Çin’in Rusya’dan enerji satın alması ve Ukrayna’daki savaşı sürdürmek için gereken yüksek teknolojili bileşenleri Rusya’ya sağlaması nedeniyle büyük ölçüde zayıfladı. Putin ve Çinli mevkidaşı Xi Jinping, ABD’nin “hegemonyacılığını” kınayan uzun bir ortak bildiri yayınladılar.

Biden’ın misillemesi ekonomi alanında oldu. Geçen hafta salı günü, Çin’den yüksek teknoloji ithalatına uygulanan gümrük vergilerinde büyük artışlar gerçekleştirildiğini duyurdu: Elektrikli araçlara yüzde 100, yarı iletkenler ve güneş pillerine yüzde 50, lityum iyon elektrikli araç bataryalarına yüzde 25 gümrük vergisi uygulanacak. Biden yönetimi, Çin hükümetini bu teknolojilere yatırımı sübvanse ettiği için “haksız rekabetle” suçluyor. Bu büyük bir ikiyüzlülük zira Biden’ın 2022 tarihli Enflasyonu Düşürme Yasası, tam olarak aynı sektörler için büyük sübvansiyonlar içeriyordu.

Bu hamle seçim siyasetiyle de ilgili. Biden, 2018 yılında Çin ile ticaret savaşını başlatan Trump’a karşı yeniden seçilmek için yarışıyor. Enflasyon reel ücretleri düşürdüğü için zaten savunmada olan Biden, Çin rekabetine karşı mavi yakalı işleri savunduğunu gösterebilmek istiyor.

Fakat gümrük vergileri, hegemonya mücadelesinin de bir parçası. Hem ABD hem de Çin, kapitalizmin fosil yakıtlara bağımlılığını azaltması beklenen sözde “yeşil dönüşümün" hakimi olmak istiyor. Çin bu yarışta oldukça önde, güneş enerjisi endüstrisini domine ediyor ve elektrikli araç üretimini büyük oranda artırıyor. Bu iki rakip, geleceğimizi kimin şekillendireceği konusunda kavga ediyor.

Alex Callinicos

Çeviri: Irmak Yavlal


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Gerileyen imparatorluk Ukrayna’da gerilimin tırmanmasına sebep olabilir

Gazze’deki soykırım haklı olarak dünyanın dikkatini çekerken, Ukrayna’daki savaş tehlikeli bir şekilde tırmanıyor. Birlik sayısı, mühimmat ve hava gücündeki üstünlüğü sayesinde avantaj dengesi Rusya’nın lehine değişiyor. Rusya’nın son aylardaki ana hedeflerinden biri de Ukrayna’nın ikinci büyük şehri olan ve yoğun bombardımana maruz kalan Harkov’du.

Bu durum Avrupa başkentlerinde paniğin artmasına neden oldu. NATO’nun Rusya’ya karşı daha saldırgan tutum alması yönünde çağrılar artıyor. En büyük gürültüyü Baltık ülkelerinin hükümetleri çıkarıyor. Bu ülkeler Rusya ile sınır komşusu ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği tarafından işgal ve ilhak edildiler. BBC’nin kendisine verdiği isimle “Estonya'nın çelik gibi başbakanı” Kaja Kallas, geçtiğimiz günlerde Rusya’nın dağılmasını memnuniyetle karşılayacağını söyledi.

Bu, Kremlin’in en paranoyak fantezilerini besleyen türden bir açıklama. Ama Estonya, nüfusu ancak bir milyon olan, küçük bir ülke. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise çok daha güçlü bir figür. Şubat ayında, Kiev’in savunmasının çökecek gibi görünmesi durumunda Fransız birliklerini Ukrayna’ya gönderme olasılığını gündeme getirmişti.

Mayıs ayının başında The Economist dergisine verdiği röportajda bunu tekrarladı. Macron, “Açık bir stratejik hedefim var: Rusya Ukrayna’da kazanamaz” dedi. “Rusya Ukrayna’da kazanırsa Avrupa’da güvenlik kalmayacak. Rusya’nın orada duracağını kim iddia edebilir?”

Macron ayrıca Ukrayna’nın, Rusya içindeki hedefleri vurmak için NATO hükümetleri tarafından sağlanan silahları kullanmasına izin verilmesi yönündeki taleplerini de destekledi.

Bu yasak, ABD Başkanı Joe Biden ve Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un NATO ile Rusya arasında doğrudan bir çatışmaya yol açmak korkusuyla aşmamakta direndikleri kırmızı çizgilerden biriydi. Bu kırmızı çizgiler, ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü vekalet savaşının mantığını yansıtıyor: Ukrayna’ya Rusya ile savaşmak için ihtiyaç duyduğu silahları ve teknik yardımı sağlamak ama işi savaşa bizzat katılmaya kadar götürmemek.

Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’ne göre ABD ve Almanya, sırasıyla 43 milyar ve 10 milyar euro ayırarak Ukrayna’ya en büyük askeri yardım sağlayan ülkeler olurken, Fransa yalnızca 2,69 milyar euro yardım sağladı. ABD Kongresi, nisan ayı sonunda 61 milyar dolarlık devasa bir ek askeri yardım paketini kabul etti.

Ancak geçen hafta salı günü Macron, Ukrayna’nın Rusya içinde Ukrayna’ya saldırmak için kullanılan bölgeleri vurmak amacıyla Fransız Scalp seyir füzelerini kullanmasına izin vereceğini duyurdu. Biden iki gün sonra onu takip ederek ABD tarafından sağlanan ağır silahların ve HIMARS çoklu roketatarlarının (yalnızca Harkov’u savunmak için kullanılması şartıyla) Rusya’ya “karşı saldırı” amacıyla kullanılmasına izin verdi. İngiltere ve Almanya hükümetleri de benzer açıklamalarda bulundu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu kez özellikle Avrupa Birliği’ni hedef alarak yine bir nükleer tehditte bulundu. Özbekistan’a yaptığı ziyarette, “Kendi ülkelerinin küçük ve yoğun nüfuslu ülkeler olduğunu akılda tutmalılar, bu Rusya topraklarının iç bölgelerine saldırmaktan bahsetmeye başlamadan önce dikkate alınması gereken bir faktör” dedi.

Biden, Rusya’nın daha içlerindeki hedefleri vurmak için uzun menzilli ATACMS balistik füzelerinin kullanımına ilişkin yasağını hala sürdürüyor. Ama örüntü hep aynı: Örneğin ABD ve Almanya, Ukrayna’nın başarısız olan saldırısına tank tedarik etmeme konusunda kırmızı çizgi çekmiş olsalar da sonunda baskı altında pes etmişlerdi.

Şimdi Wall Street Journal, Macron’un NATO hükümetlerinin bu hafta sonunda Normandiya Çıkarması’nın 80. yıldönümü kutlamaları için Ukrayna’ya askeri eğitmenler göndermeyi planladıklarını duyurmak istediğini bildirdi. Bu gerçekten ziyade sembolik olacaktır. Batılı özel kuvvetlerin, teknik danışmanların ve eğitmenlerin halihazırda Ukrayna’da faaliyet gösterdiği herkesin bildiği bir sır.

Ancak Ukrayna zayıflamaya devam ederse, onu desteklemek için Batılı birliklerin gönderilmesine yönelik baskı çoğalacak ve nükleer savaş riski artacak. AB zayıf ve bölünmüş durumda ve Ukrayna’ya mühimmat sağlama sözünü tutamadı. Yine de ABD’yi harekete geçmeye itebilecek gibi gözükmekte. İsrail örneğinde olduğu gibi kuyruk köpeği sallıyor gibi görünüyor. Ve böylece gerileyen bir imparatorluk yalpalayarak bizi kıyamete doğru sürüklüyor.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan çeviren: Irmak Yavlal          


Ali Morgül Tüm Yazıları

Yalan, güven ve uzaylılar ya da 3 Cisim Problemi

3 cisimli bir sistemde yaşıyoruz şu an. İkisi iktidarda, üçüncüsü ise muhalefette ama orası hala biraz dağınık.  “Muhalefetin etkisi ve eli altında bir hayat, muhtemelen daha yaşanılabilir (ya da katlanılabilir) bir hayat olacaktır” diye düşünenlerin sayısı çoğunluk artık. En azından teoride öyle gözüküyor diyelim. Tıpkı dizideki gibi.  3 Cisim Problemi dizisinden atıfla yazdım, yukarıdaki giriş cümlelerini. İki cismin yörüngesinde ya da yakınında hayatın cehennem alevi gibi yakıcı olduğunu gören insanlar, artık başka bir cism(ler)e yöneldi.

Eğer yanlış hesaplamalara saparsanız ya da doğru hesaplamalar da yapsanız doğru sonuca ulaşacak doğru yol ve yöntemleri bulamazsanız cehennem alevi gibi sıcaklıkta yok oluyorsunuz. Alien’ların yaşanabilir bir gezegen aramalarına sebep olan ve çözemedikleri bir sorun. Bir gezegenin 3 ayrı güneşin farklı yörüngelerde iken uğradığı çekim kuvveti sonrasında eksenine girdiği iki büyük cisim sadece ölüm ve yok oluşu getirirken 3. Güneşin ekseninde bir ihtimal yaşam olup olamayacağını bilim insanlarına araştırtırılıyor. Fakat bir oyun aracılığı ile, sanal ve 3 boyutlu bir hologram gibi o koşulları yaşattıkları bir tür oyun aracılığı ile bunu yapıyorlar. Kafaya geçirilen bir motosikletci kaskını andıran “arttırılmış gerçeklik aleti” ile yapılıyor bu testler ve araştırmalar.

Herkes gibi demeyeyim ama belki de herkesten çok önce izlediğim bu dizideki kısacık bir sahnenin, “ağzından salya akanları” hemen piyasaya çıkardığını gördüm. “Nasıl olur da dizide dünyayı kurtaran 3 kişiden birisi Rakka’da Işid’e karşı savaşmış, -üstelik profesör vs. olan bir kadın savaşçı olur?” diye soruyorlar. Dizinin sonundan yeni sezonun da geleceği belli olan bu serinin ikinci sezonunda neler olur tahminde bulunmak zor, ama aşikardır ki “dünyayı kurtaracak” olanlar yeniden dizide boy verecektir, muhtemelen daha aktif ve daha baskın rolleriyle.

“Ee o zaman bu güruh ne yapar acaba?” diye düşünmeden edemiyor insan. Dizide, herkes kendi dünyasından birçok anlam yüklediği sahneleri kendince seçip çıkartıyordur belleğinin derinliklerinde. Herkesin kendince iyi ya da vasat bulduğu bu diziden de kimi sahneler kalır illa ki akıllarda. Benim aklımda kalan (dizinin bence dönüm noktası); gezegen dışı canlılarla ile öncesinden beridir temasta ve görüşmekte olan ekibin başındaki şahsın “Kırmızı Başlıklı Kız” masalını anlattığı sahneydi. O şahıs belli ki insanların kendi tarihlerinden, geçmişlerinden birçok bilgiyi düzenli olarak dünya dışı bu canlılarla paylaşıyordu. Bu sahnede efendimiz denilen uzaylının yalan ne demek öğrendiği bir sekans vardır. İnsan evladının yalan söyleyebileceğini hiç düşünmemiştir ve o bu gerçeği öğrendiği an bütünü ile insanlarla irtibatı kesmiş, dünyaya yönelik amaç ve hedefleri de muhtemelen değişmişti. Dünyada ise dünya dışı canlılara güvenen ve güvendikleri için senaryo akışı içerisinde ihanet edenler durumuna düşecek olanlarla en başından beri bu canlılara güvenmeyen ve senaryo akışı içerisinde olumlanan ikiye bölünmüş insanlık manzarası var. Yabancılara güvenmemek gerektiğini başından beri savunanları haklı kılan bir gidişat ile sonlandı ilk sezon ve belli ki devamı gelecek. Yani işte uzaylıların insan ile aralarındaki en büyük fark yalan söyleyememeleriydi ve ama insan yalan söylüyordu, dolayısıyla güvenilmemesi gereken bir canlı türü olarak kodlanıverdi ve her yerde gözetim altında tutulmalıydı. Savaş o zaman başlıyordu işte.

İzlenebilir bir dizi bence.

Ali Morgül 

11/04/2024


Atilla Dirim Tüm Yazıları

109. yıldönümünde Ermeni Soykırımı: Nasıl bir mücadele?

Yüz binlerce insanın çoluk çocuk denmeden katledildiği Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 109 yıl geçti. Bu uzun zamanın önemlice bir kısmında tarihin gördüğü en ağır soykırımlarından biri görmezden gelindi, yok sayıldı, inkâr edildi, soykırımın yapıldığına dair bir şeyler söylemeye çalışanlara da abanın altından ve üstünden sopa gösterilerek, “Gerekirse yeniden yaparız!” tehdit ve imaları hiç eksik edilmedi. 

İnkâr ve çarpıtılan gerçekler

Uzun yıllar boyunca Ermeni Soykırımı hakkında bilgiler son derece sınırlıydı. Daha doğrusu, soykırım gerçeği, ters yüz edilerek anlatılıyor, kurban, düşmanmış gibi gösterilerek yapılanlar haklı çıkartılıyordu. Başta okul kitapları olmak üzere, Türkçe neredeyse bütün kitaplar, o döneme dek “sadık tebaa” olarak bilinen, yüzyıllar boyunca Türklerle iç içe yaşamış Ermenilerin, dış güçlerin etkisi altında kalarak Ruslarla işbirliği yaptığını, dördüncü kol faaliyeti gösterdiğini, ihanet içinde Türkleri arkadan vurduğunu ve düşmanla daha fazla işbirliği yapmamaları için zarar veremeyecekleri bir bölgeye tehcir/sürgün ettirildiklerini anlatıyordu. Üstelik bu tehcir insani koşullar içinde gerçekleşmişti ve savaş bitip de tehdit ortadan kalkınca, geri dönmelerine izin verilecekti. Eh, düşmanla işbirliği içinde Türklere ihanet eden insanlara bu davranış normal değil miydi? Kim kendisine zarar verecek birilerinin varlığına sessizce göz yumardı ki? Ermeniler, içimizdeki haindi. Ve halen de bu potansiyeli barındırıyorlardı.

Egemen anlatı neden kabul görüyor?

Karl Marx, Alman İdeolojisi adlı eserinde “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar” der.

Marx’ın bu tespitine uygun olarak, Türkiye egemen sınıfının yarattığı ve Kurtuluş Savaşı olarak popülerleştirilen kuruluş mitosu halen toplumun geneli tarafından benimseniyor. Kuruluş mitosu, emperyalist devletlerin mazlum ama onurlu bir millete saldırdığını, bu saldırıya iç düşmanların da katıldığını, bunların başında da Ermenilerin geldiğini, ancak Mustafa Kemal liderliğindeki kurtuluş hareketinin yoksul, imkânları tükenmiş halkı örgütleyerek emperyalizmi kovduğunu ve bağımsız cumhuriyeti kurduğunu anlatır. Bu cumhuriyet en son Türk devletidir, yıkılırsa yenisi kurulamayacaktır, bu yüzden de gözbebeği gibi bakılması gerekmektedir. 

Çarpıtılan gerçekler üzerine kurulan bu mitos, nihayetinde inkârı gerektirdiği için egemen kapitalist sınıf için büyük önem taşır. Çünkü soykırım gerçeğinin toplumun geneli tarafından kabul görmesi halinde, yalanlar üzerine inşa edilen binanın, yani devletin kalıcı hasarlar alması söz konusu olabilir. Bu tehlikeye karşı kuruluş mitosu daha ana sınıfından itibaren çocuklara anlatılmaya, beynine kazınmaya başlanır. Bu mitosun doğru olmadığını söyleyen ya da mitos aleyhine yazıp çizenlerin düşman olduğu ya da düşmanlar için çalıştığı öğretilir. Bunun başarıyla yapıldığını ve toplumun geneli için kuruluş mitosunun son derece önemli ve hatta dokunulmaz, kutsal olduğunu söylemek gerekir.

İnkâr zırhında çatlaklar 

Ancak yine de inkâr zırhında önemli çatlaklar açıldığını söyleyebiliriz. 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, soykırımla ilgi çalışmalar Türkiye’de de yer almaya, konuyla ilgili kitaplar yayınlanmaya başlandı. Özellikle Hrant Dink’in 2007’de katledilmesinin ardından, soykırımın tanınması için faaliyetler gösteren oluşumların sayısı artmaya başladı. 2010 yılında İstanbul Taksim’de ilk soykırım anması düzenlendi, paneller, sosyal medya yayınları, konuşmalar birbirini izledi. 

2008’de dünyayı etkisi altına alan ve giderek derinleşen kapitalist kriz, 2015’ten itibaren dünyanın genelinde otoriter iktidarların işbaşına gelmesine, mevcut iktidarların otoriterleşmesine ya da otoriter eğilimlerin güçlenmesine yol açtı. Türkiye’de de bu süreç yaşandı ve Ermeni Soykırımı’nın tanınması yolundaki çabalar üzerindeki baskılar artırıldı. Ancak cin şişeden bir kere çıktı ve artık tekrar içeri sokulması mümkün değil; esas mesele, bu ağır baskı koşullarında nasıl mücadele vermeli, ne yapmalı?

Nasıl bir mücadele?

İnkâr zırhındaki çatlağa rağmen, kurucu mitosun temelini oluşturan ve “Ermeniler günün birinde geri gelip sizi kovabilir, sahip olduğunuz her şeyi elinizden alabilir” korkusu, hâlen toplumun genelini etkisi altına almış durumda. 

Hak ve özgürlük mücadelesi veren öznelerin veya grupların “Ermeni(ci) olmakla” itham edilmediği, milyonlarca işçinin ve ezilenin nezdinde “itibarsızlaştırılmadığı” gün yok gibi. Tamamen bir önyargı halini almış olan bu korkunun üstesinden gelebilmek, işçi sınıfının bakışlarını hayali düşmanlardan çevirerek patronlara yöneltmek, Ermeni Soykırımı’yla yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı gerektiriyor. Ancak işçi sınıfını ve ezilenleri bunu yapmaya ikna etmek, sınıfın gündelik mücadelesi içinde, sınıfın güvenini kazanmakla mümkün olur.  

Sınıfın gündelik mücadelesi ise çok yönlü ve çok katmanlı bir mücadeledir. Türk-Türk olmayan, kadın-erkek, yerli-göçmen, hetero-LGBTİ+ olarak bölünmüş bir sınıfın birleşerek temel hak ve özgürlük mücadelesi vermesi mümkün değildir. Bundan ötürü dünyanın tüm işçilerini birleşmeye çağıran sosyalistlerin, bu birliği sağlamak için ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe ve sınıfı bölen her türden ayrımcılığa karşı amansız bir mücadele vermesi gerekir.


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Filistin için direnişe ara verilemez -I

7 Ekim’de İsrail Gazze’ye saldırdığında sosyalistlerin önünde bir dizi tartışma belirdi. Aniden çıktı bu tartışma başlıkları. Belki tartışma konuları beklenmedik değildi ama ortaya çıkış hızlarını beklediğimiz söylenemez. 7 Ekim Aksa Tufanı, Siyonizm’in yıkılmaz kalelerinin yıkılır, kırılgan, yapay olduğunu, yenilmez sanılan İsrail devletinin yenilebilir olduğunu göstermişti. Ama Siyonist propaganda merkezi, Nakba’nın şiddetini artırmak için bir fırsata çevirmek üzere 7 Ekim’den mağduriyet kampanyası, Hamas terörü efsanesi ve uygar İsrail’in acıklı yalnızlığına karşı savunma hakkı perspektiflerini yarattı. Ekim-Kasım ayları inanılmazdı. İsrail sadece çocukları öldürmüyor, gerçekleri de öldürüyordu. Her bomba bir yalanla beraber salınıyordu. Şifa hastanesi terörist yuvası olmakla suçlanıyor, batıda üniversitelerde “İntifada!” sloganları atanlar antisemitist ilan ediliyordu. 

Nakba’yı kavramak

Nakba’dan söz etmek yasaklanmış, Filistin halkının haklarına vurgu yapmak “İsrail’de ölen sivillere” yapılan vurgunun üstünlüğü altında suçluyu övmek anlamına gelmişti. Nakba’nın ne anlama geldiğini biliyorduk oysa, “Filistinlilerin şiddet kullanılarak yerlerinden edilmeleri, mülksüzleştirilmeleri ve toplumlarının, Filistin kültürünün, kimliklerinin, siyasi haklarının ve ulusal isteklerinin yok edilmesidir.” 

Şimdi 76. yılı yaşanan en uzun soluklu soykırım/yıkım girişiminin adıdır Nakba. Bu kavrayışımız nedeniyle 7 Ekim’i birileri bütünüyle yanlış temellerde ele alırken, bizler hemen şu açıklamayı yapmayı başarabildik: “Elbette bizler de her türlü çatışmada sivillerin öldürülmesinden derin bir üzüntü duyuyoruz ama zulmün kanıksanmasına izin veremeyiz. Zulmün kanıksanması derken, İsrail’in on yıllardır uyguladığı terör politikasıyla sivilleri katletmesinin giderek olağan karşılanmasından ve bu teröre maruz bırakılanların isyanının ahlaki kurallar içinde sürdürülmesine yönelik çağrının ‘tarafsızlık’ iddiasından söz ediyoruz.”

7 Ekim’i, sivillerin öldürülmesiyle ilk kez karşılaşmış gibi şaşkınlıkla değerlendirenler, çoktan tarihin çöp tenekesindeki yerlerini aldılar. 7 Ekim, Nakba’ya bir isyandır. Bunu kavrayanlar, zulmün kanıksanmasına izin vermeyeceklerini net bir şekilde açıklamayı da başarabildiler. 

İsrail hakkındaki mitler

Öncelikli hamlemiz, İsrail hakkındaki mitleri çürütmek için kolları sıvamak oldu. Birinci mit, Filistin’in İsrail devleti kurulmadan önce gelen Siyonistler tarafından işlenen   boş,   kurak,  neredeyse  çöl benzeri bir toprak olarak tasvir edilmesidir. (1)  İkinci efsane içinse şöyle diyor Pappe; “Yahudiler gerçekten de  ‘anavatanlarına’  ‘dönüşlerinde’ mümkün   olan her şekilde   desteklenmeyi hak eden Filistin'in asıl sakinleri miydi?” Üçüncü efsane ise Siyonizmin Yahudilikle eşitlenmesiydi. Böylece, özellikle 7 Ekim’den sonra küresel bir adet haline gelen Siyonizm’e karşıtlığın antisemitizm olarak kodlanması kolayca sağlanabiliyor. Dördüncü efsane “sömürgecilikle Siyonizm arasında” hiçbir bağlantı olmadığı iddiasıdır. Nakba’nın başlamasında Filistinlilerin gönüllü bir şekilde kaçışları teorisinden İsrail’in elinde 1967 yılında savaştan başka hiçbir seçenek olmadığı efsanesine kadar çürütülmesi gereken çokça yalan dikildi karşımıza. Ilan Pappe daha güncel efsanelerin başında İsrail’in demokratik bir devlet olduğu iddiasının geldiğini de söylüyor. Özellikle LGBTİ+ hakları tartışmaları Hamas’ı yerden yere vurmanın aracına evrilirken İsrail’in uygarlığının bir kanıtı olarak öne sürüldü. Oslo barış sürecinin ve esas olarak iki devletli çözümün çözüm olmadığını da bu efsaneler zincirine karşı öne sürmek çok önemliydi. Bir başka efsane ise Gazze Şeridi’nde yaşanan yoksulluğun Hamas’ın doğasından kaynaklandığı yalanıydı.

Bu yalanları ekim ayından beri teker teker çürütüyoruz. Sadece teorik bir tartışmayla değil üstelik, sokakta pratik bir kampanyanın parçası olarak da. 

Bu nedenle, en baştan beri kullandığımız metafor çok açıklayıcı ve İsrail hakkındaki tüm efsaneleri yerle bir ediyor.

Apartheid rejimi

Oysa şu netliğe sahip olmak mümkündü: “Bazen rüzgâr ekenler fırtına biçiyorlar. Filistin direniş güçlerinin eylemlerinin nedeni de bu eylemlerde sivillerin ölmesinin nedeni de direniş güçleri içinde yer alan Hamas diye bir örgütün varlık nedeni de İsrail’in uyguladığı ve Filistin halkını imha eden terör politikalarıdır. İsrail 1948'den bu yana etnik temizlik, sürgün ve cinayet yoluyla apartheid politikaları uyguladı ve emperyalizmin bölgedeki uç karakolu gibi çalıştı.”

Rejimin niteliğini apartheid olarak tanımlayamayınca anlık gelişmelerde Siyonizm’in kanlı bıçağını bileylerken bulabilir insanlar kendilerini. Nitekim hiç beklemediğimiz insanlar bileyciler kervanına katıldı. Ölen siviller nedeniyle Hamas’ı lanetleme yarışında o kadar ileri gittiler ki bir direniş örgütünün varlığı, İsrail’in soykırımcı işgaline sessiz kalmalarına neden oldu. Oysa, sakin kalabilseler, daha bir hafta önce Cenin Mülteci Kampı’nın İsrail tarafından vurulduğunu ve 12 Filistinlinin öldürüldüğünü görebilirlerdi.

Apartheid rejimini görmezden gelenler, iki devletli çözüm tartışmasında utangaç bir şekilde İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğini meşrulaştırırken buldular kendilerini. “Biz Filistin halkının kararına saygılıyız” sözü, Filistin halkı korsan bir devlet ve emperyalist güçler tarafından imha edilirken, nefes almak için acil ateşkes talep ederken hiçbir şey söylememektir. İsrail korsan bir devlettir, iki devletli çözüm Filistin halkını soykırıma hem de tüm soykırımlardan süresi açısından ayrılan bir soykırıma maruz bırakmanın meşrulaştırıcısı haline gelmiştir. İsrail devletinin yıkılmasını ve bu devletin tepeden tırnağa tüm yetkililerinin hesap vermesini talep etmeden söz söyleyenler apertheid rejiminin karakterini kavramaktan uzaktır. Elbette Filistin halkının kararına saygı duyacağız ama iki devletli çözümün çözümsüzlüğünü de anlatmaya ara vermeyeceğiz.

Bilinçlerin derinlerindeki İslamfobisi 

7 Ekim’den sonra bir süre Siyonizm’in geçici hegemonyasıyla mücadele ederken bir sorun da Hamas’ın ele alınışında yaşandı. İslamofobik sağ ve sol analizler ortak bir noktada birleşti ve özellikle Türkiye’de AKP prizmasından geçirilerek ele alınan Gazze tartışması, solun çeşitli kesimleri için utanç verici bir paralize olma durumu yarattı. Geçen sene kasım ayında şunu yazmıştım:

Kendi vatandaşlarını sadece koruyamayan değil, öldüren bir devletin estirdiği 75 yıllık terör, savaş yalanlarıyla el ele ilerliyor.  11 Eylül’ün intikamını almak isteyen ABD Irak’ı, kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle işgal edeceğini söylüyordu. Birleşmiş Milletler silah denetçileri Irak’ta dumanı tüten tek bir silah bulunmadığını söylemelerine rağmen ABD’nin tüm lider kademesi, bu yalanı ısrarla sürdürdüler. Irak’ı yakıp yıkmak için bu yalanı sürekli olarak anlattılar. 7 Ekim’de kafası kesilen İsrailli bebekler yalanı gibi, Şifa hastanesinin Hamas karargahı olduğu yalanı gibi. İsrail’in bu propagandası asla küçümsenemez. Filistin halkıyla dayanışmak, antisemitist olmaya indirgeniyor. Antisemitizmin mucitleri, Naziler, Neonaziler, aşırı sağcılar, göçmen düşmanı ırkçılar Avrupa’da savaş ve işgal karşıtlarını antisemitist olmakla suçluyor. Çünkü bu propagandanın omurgasını, sorunun İsrail’le Hamas arasında bir savaş olduğu fikri oluşturuyor. İnanmamızı istedikleri yalan bu. Bu yalanın çürütülmediği her saniye, Filistin’de bir çocuk ölüyor.

11 Eylül saldırılarından El Kaide’yi sorumlu tutmaktan çok daha ağır bir yanılgı solun Hamas’a dair yaptığı tartışmaların merkezini oluşturuyordu. Devletlerin örgütlere not vermesi gibi muhalif saflarda da hangisi terör örgütü hangisi değil tartışmaları yaşandı ilginç bir şekilde. Ama Hamas sadece terör örgütü olarak değil, AKP’yle bir ve aynı şey olarak da ele alınıyordu. Bu zaman zaman bilinç altında kurulan zincirleme bir bağlantı olarak öne çıkıyor: Hamas-IŞİD-AKP! Bu garip "Bermuda Şeytan Üçgeni", Gazze dayanışmasında muhalefetin ayaklarının titremesine neden oldu. Sadece 31 Mart seçimlerine aşırı bir yoğunlaşma değil, AKP’nin hegemonik olduğu düşünülen bir alanda, “İslamcıların” duyarlı olduğu açık olan bir alanda politik mücadeleye girmemek bir tercih olarak öne çıktı.

Filistin’e Özgürlük Platformu gibi yapıları kıymetli kılan da, muhalif saflarda yaşanan bu kafa karışıklığına net bir yanıt vererek şekillenmiş olması ve aralıksız bir faaliyet sürdürmesidir. Anne Alexander’ın işgalin 6’ncı ayında “Dolayısıyla acil bir görev var: Filistinlilerin yanında duran ve yeni militarizm çağının savaş çığırtkanlarına karşı kitlesel direnişin temelini atan bir hareket inşa etmek” diyerek adlandırdığı hedef ekim ayının başından itibaren durduğu yerde duruyordu. 

AKP’nin yağdanlıkları

DSİP’in hemen 8 Ekim’de Aksa Tufanı’ndan birkaç saat sonra yaptığı açıklama, sadece Nakba’yı kavrayamayanlar ve sivil ölümleri görmezden geldiğimizi düşünenler tarafından değil, görev olarak AKP’nin çarklarının yağlanmasını belirleyen coşkusuz AKP’liler, (kullanmayı sevdiğim tabirle) AKP yağdanlıkları tarafından da eleştirildi. AKP içinde son öncü işçi saf değiştirmeden saray soytarılığına son vermemeye kararlı birileri, Filistin’e Özgürlük Platformu’nun ilk eyleminin Marksist.org’da haberleştirilmesinden, bu haberde kullanılan “Bağımsız-demokratik-laik-birleşik Filistin için Filistin halkıyla dayanışmaya” sloganından yola çıkarak Hamas’a mesafeli bir tutum aldığımızı iddia edecek kadar şuur yitimine uğrayarak, kişisel kabuslarını politika ve teoriyle karıştırmışlardı. Hem sol içinde hem de genel olarak Hamas’ın direnişin liderliğini yapan örgüt olduğunun altını ısrarla çizdiğimiz halde bu türden laiklik tartışması yapanlar sadece Filistin tarihinden değil, Filistin için mücadele eden sosyalistlerin tarihinden de kopuk bir şımarıklık içindeydiler. Örneğin aynı konuda Uluslararası Sosyalizm Akımı’nın da yaptığı açıklama laiklikle ilgili şu vurguyu yapıyordu:

Siyonist yerleşimci sömürge devleti İsrail var olduğu sürece Filistin sorununun çözümü olamaz. Yapısal olarak Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine ve baskı altına alınmasına dayanıyor. Onlarla barış içinde bir arada yaşayamaz; ya Filistinlilere karşı sürekli savaşmalı ya da aşırı sağın talep ettiği gibi onları yok etmeli ya da sınır dışı etmelidir. 7 Ekim saldırıları, Siyonizmin tarihi hedefi olan bu devletin, kendi Yahudi vatandaşlarının güvenliğini bile garanti edemediğini gösterdi. İsrail topraklarında ve İşgal Altındaki Topraklarda, Arapların ve Yahudilerin, Müslümanların ve Hıristiyanların eşit haklarla barış içinde bir arada yaşayabileceği laik demokratik bir devlet şeklindeki, Filistin ulusal hareketinin orijinal vizyonunu destekliyoruz.

Aklı başında her insan, Filistin ulusal hareketinin orijinal vizyonunun, İsrail devletinin otokratik niteliğine yönelik sert bir eleştiriyi kapsadığını bilir. Filistin’in özgürlüğünü savunurken laik-demokratik ve birleşik Filistin’i savunmayı Hamas eleştirisi olarak ele almak için Hamas-din-halkın afyonu meselelerinde aşırı sağcı bir pozisyona savrulmak gerekir.  Saray soytarıları, genellikle ‘CHP’lilere benzemeyeceğiz’ derken AKP’nin lider kadrosuna benzemek zorunda kalanlardan oluşur. Burunlarında mandal, Kılıçdaroğlu’na oy vermeye giderken kafalarına kadar AKP foseptiğinde gezinmek elbette Gazze ile dayanışmak için geçerli bir yöntem olamazdı. Kısa sürede, Gazze için dayanışma eylemlerinde yandaş örgütler ön almaya başladı ve sorunu sadece laiklik meselesinden değil, Filistin’in özgürlüğü meselesinden de koparttılar. Arada sırada “Mehmetçik Gazze’ye!” sloganıyla yürüyüş yapan iktidar yandaşı gruplar, hareket içinde antisemitizme ve doğrudan iktidara yönelik eleştiriler keskinleşmeye başlayınca sahneden çekildiler. Bu gruplar, yağdanlık vazifesi gören önemsiz ekipler değil, doğrudan AKP makinesinin parçası olan yapılardı. Sahneden çekilişleri çok hızlı oldu.

AKP yağdanlıkları, dişlileri ve katettiğimiz yol

Tıpkı göçmen krizinde olduğu gibi Gazze konusunda da sağcı bir eğilim, Erdoğan iktidarının olumlu bir politik pozisyon aldığını düşünüyor. Gerçekten olumlu bir politik pozisyon aldığından değil, AKP’nin olumlu bir politik pozisyon alma eğilimine tutkuyla bağlı olduklarından böyle düşünüyorlar. Bu o kadar berbat bir tutku ki Türkiye’de göçmen düşmanlığının faturasını yalnızca Ümit Özdağ ya da Tanju Özcan’a kesince göçmenlerin haklarını savunmuş oldukları için gönülleri ferah oluveriyor. Oysa bu memlekette kuşların uçuş güzergahını bile Recep Tayyip Erdoğan tayin ediyor. Göçmenlerin, Geri Gönderme Merkezleri’nde yaşadığı her sorunun sorumlusu, daha da önemlisi, göçmenlere yönelik cinayet ve pogrom girişimlerinin doğrudan örgütleyiciliğini yapanların cesaretlerinin kaynağı da bu iktidardır. 

İlerleyen bölümlerde biraz daha açacağım gibi, Gazze konusunda iktidarın olumlu bir tutum alabileceği yönündeki inancın hiçbir gerçek nedeni yok. Bu bir inanç. Bu, Pappe’nin İsrail hakkındaki 10 efsaneyi çürüttüğü gibi çürütmemiz gereken bir efsane. 

AKP’nin Gazze konusundaki tutumuna dair mitler bezdirici hale geldi. Hâlâ insanlar Erdoğan’ın (Güney Afrika) Lahey sürecinin parçası olduğuna inanıyor. Evet, inanç bu yönde. Türkiye’nin İsrail’in soykırım suçundan yargılandığı uluslararası davanın aktif bir parçası olduğunu düşünülüyor. Oysa değil! Ortada sadece bir niyet beyanı var. Bu beyandan sonra aradan haftalar geçti ve İsrail’in soykırımı tüm vahşetiyle sürüyor. Ama insanlar inanmak istiyor. AKP, İsrail’e mutlaka haddini bildirecektir diye düşünmek istiyor. 

Gerçek ise inançlardan çok daha acıklı bir manzara çiziyor. Gerçek, Filistinli Nabel Hassan’dır. Haksız bir şekilde gözaltına alınıp polis tarafından dövülen ve hapishanede ölen Filistinli genç... Bu gencin babası Erdoğan’a bir mektup yazdı, mektuptan öğreniyoruz ki Nabel Hassan 10 yıl boyunca İsrail zindanlarında ıstırap çeken babasının kaderini paylaşmamak için Türkiye’ye kaçan bir gençmiş.  

Şunu gururla söyleyebiliriz ki, biz Gazze için sokaklara çıkan on binlerce insan, AKP hakkındaki illüzyonları hızla paramparça ettik. Ama bunlar kökleri derinlerde olan illüzyonlar, sürekli olarak gündemde tutulup eleştirilmezse yeniden devreye girmesi, insanları ikna etmesi mümkün olan fikirler. Bu yüzden son 8 ayda sergilediğimiz başarılı, yüksek propaganda gücüne dayalı Gazze’yle dayanışma eylemlerimize hiç ara vermeden devam etmeliyiz. 

Bunun için hangi aşamalardan geçtiğimizi hatırlamakta fayda var. İkinci yazıda henüz katliamı durduramasak da Siyonist propagandanın gücünü nasıl darmadağın ettiğimizi ve küresel Gazze dayanışmasının politik üstünlüğünü de tartışmaya çalışacağım.

1) Pappe, Ilan, Tne Mhyts About Israel.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Onların kârları bizim ölülerimiz

Maraş merkezli depremde on binlerce insanın ölümü karşısında, ülkeyi yönetenlerin vurdumduymazlığı ile meydana gelen vahim tablo karşısında büyük bir öfkeye kapıldık.  Oysa kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu iş yaşamında güvenlik tedbirlerinin alınmaması sonucunda da binlerce insan yaşamını kaybetmekte. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (İLO) göre dünyada 2 milyondan fazla insan çalışırken ölüyor.  Her gün 6 binden fazla insan patronların kar hırsı uğruna ölüyor. Türkiye, yılda 77 bin iş kazası ile Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü sırada bulunuyor. İSİG raporlarına göre; 2023 yılının ilk 4 ayında 585 kişi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. AKP’nin iktidarda olduğu 2002 yılından bugüne iş cinayetlerinde yaşamını kaybeden işçilerin sayısı 31 bin 131’e ulaştı. Rapora göre bu rakam sadece basına yansıyabilenler. Çünkü son yıllarda artan baskılarla birlikte iş cinayetlerinin basına yansımasında da düşüş var.

İktidara sırtını dayamanın cüretkarlığı

Amasra katliamıyla ilgili Nisan ayında yapılan duruşmasında sanık İşletme Müdürü Selçuk Ekmekçi’nin avukatlığını yapan Avukat Çağla Dursun, kendisine tepki gösteren ailelere, “başınıza gelenleri hak etmişsiniz” sözlerini sarf etmişti ve bu sözler hafızalarımızda hala tazeliğini koruyor.  Dursun, 43 maden işçisinin hayatını kaybettiği bir faciadan sonra yakınlarını kaybeden ailelere çemkirme cüretini gösterebilmişti. Gazete Duvar tarafından yayınlanan haberde Dursun’un bu cüreti nereden bulduğuna ilişkin soruları da yanıtlayan, Yargıtay’dan başlayan devletin en üst kademelerine uzanan ilişkileri de kamuoyuyla paylaşılmıştı. Amasra dışında da, Soma’da, Ermenek’te, Ostim’de, Davutpaşa’da ve pek çok iş yerinde işçiler, görmezden gelinen işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Yaşanan insani kayıplarla ilgili yıllarca süren davada, göstermelik cezalar verildi, tazminatlar kuşa çevrildi. Tüm bu katliamlarda hem yapılan düzenlemeler hem de tedbirlerin alınmıyor olması açısından sorumluluğu olan AKP-MHP iktidarından tek bir kişi bile ceza almadı, istifa etmedi. O nedenle de onlarca işçi yaşamını kaybetmeye devam ediyor. 

Çocuklara ayrıcalık yok

İşçi sınıfı krizin faturasını sadece yoksullaşarak ödemiyor.  Kapitalistler arası rekabette avantaj sağlayan en fazla, en az maliyetle ve en kısa zaman içinde üretim koşulları da işçi sınıfının  yaşam hakkını gasp etmekte.  Çocuklar açısından ayrıcalıklı bir durum söz konusu değil. Çocuk işçi sayısı bir milyonu aşmış durumda. Herhangi bir ücret pazarlığı koşulları olmayan, patronların istediği gibi,  istediği koşullarda çalışan çocuk işçi kitlesi artan fakirleşmeyle birlikte  istihdamda giderek daha fazla yer alıyor.

Türkiye’de çocuk işçilik 4 ila 8 yaş aralığında başlıyor. 8 yaşından itibaren mevsimlik tarım işçisi ve sokakta çalışırken işçi sayısında ciddi bir artış yaşanıyor. 10-12 yaşlarda tekstil ve metalde çalışan çocuklar, 13-14 yaşlarından itibaren tarım, inşaat, sanayi ve hizmetlerde çalışan sayıları yüzbinlere ulaşıyor; 15-17 yaş grubunda ise tarım başta olmak üzere konaklama, ticaret, inşaat, metal, tekstil ve gıda gibi işkollarında çalışan milyonu aşkın çocuk işçi var. İSİG raporlarında son 10 yılda 611 çocuk iş cinayetleri sonucu yaşamını kaybetti, deniyor. Rapora göre, SGK her yıl 11 çocuk işçinin öldüğünü açıklarken, her yıl 50 çocuk işçinin ölümü gizlenmekte. Suriyeli on binlerce çocuk da tarım ve sanayide çalışıyor. Göçmen çocuk işçilerin tüm çocuk işçi ölümlerindeki oranı yüzde 10-12 aralığında. 

İş cinayetleri sınıfsaldır. Ve yanıtı da sınıfsal olmalıdır. Kapitalizmin işçi sınıfına dayattığı gayri insani çalışma koşulları meslek hastalıklarına ve ölümlere yol açmakta. Kapitalizmin işçi sınıfının başına açacağı belâların sonu olmadığı gibi, ona reva gördüğü berbat çalışma ve yaşam koşullarının da sonu yok. İşçi sınıfı, kendi can güvenliğinin yanı sıra çocuklarının geleceği ve güvenliğini de ancak ve ancak örgütlenerek koruyabilir. Her gün ve her an en temel haklarımızı gasp eden kapitalizme karşı birleşmek ayakta kalmamızın da tek yoludur. 


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Marksizm 101- Savaşlar niye çıkar?

Savaş, insanlığın başına gelen en kötü, en korkunç olaylardan biri. Bugün Filistin’de en vahşi hâlini izlediğimiz bu barbarlık insanlık tarihinin her döneminde bir yerlerde süregeldi. Dünya, 20. Yüzyılın başında iki büyük dünya savaşı yaşadı. Biz henüz bir dünya savaşına şahit olmadık ama Afganistan’ın, Irak’ın işgallerini gördük. Suriye’de başlayan iç savaşta hem emperyalist devletlerin hem de IŞİD, El Nusra gibi örgütlerin cinayetlerine şahit olduk. Yükselen emperyalist rekabet Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yol açtı, ABD ve diğer Avrupa devletleriyse buna daha fazla silahlanma ile cevap veriyor. 

Bütün bu vahşet sadece liderlerin kötü insanlar, kana susamış manyaklar olmasından kaynaklanmıyor. Savaş, kapitalist sistemin kaçınılmaz olarak ürettiği bir sonuç. Vladimir Lenin’in 1916’da kapitalist devletler arası rekabetin küresel düzeyde nasıl savaşlara yol açtığını anlattığı kitabının başlığında belirttiği gibi emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması ve sürekli olarak savaş üretmeye mahkûm bir makine. 

Kapitalizmin erken döneminde görece küçük şirketler arasında bir rekabet yaşanıyordu, bu rekabetin yaşandığı alan iç pazarlardı. Ancak bu rekabet her zaman bazı şirketlerin zaferi, bazılarının ise yok olmasıyla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla büyüyen ve güçlerini artıran şirketler için artık iç pazar yeterli değildir: Rekabetin sahası küreseldir. 

Şirketler, küresel rekabeti tek başlarına sürdüremezler. Bu rekabeti sürdürebilmek için elinde merkezi bir iktidarı, diplomatik araçların yanı sıra silahlı kuvvetleri de olan bir güce ihtiyaç duyar ve buna sahip olan tek kurum olan devletlere başvururlar. Giderek büyüyen şirketlerle devletler iç içe geçmeye başlar ve ekonomik rekabet giderek jeopolitik rekabetle birleşir. Bu rekabetin sonucu olarak savaş denilen vahşet ortaya çıkar. Lenin’e göre savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi, siyaset ise ekonominin yoğunlaşmış hâlidir. 

Kapitalizmin pazar arayışı önce “geri kalmış” diye tanımladıkları Afrika ve Ortadoğu gibi bölgelerin sömürgeleştirilmesi ile karakterize oldu ancak rekabet sadece sömürgelerde sınırlı kalmadı, sonunda Avrupa’nın bütününde devletler birbirlerine girmek zorunda kaldılar ve 1914’te I. Dünya Savaşı başladı. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan I. Dünya Savaşı’nın temel sebebi dönemin baskın endüstriyel gücü olan İngiltere ile Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Almanya arasındaki rekabetti. Almanya ve diğer devletler İngiltere’ye başkaldırınca kapitalizmin krizi, bir dünya savaşına dönüştü. Savaştan kazançlı çıkan ise dönemi başarılı bir şekilde değerlendirerek ekonomik büyümesini hızlandıran ABD oldu ve bir anda en büyük güç hâline geldi. 

Savaş sırasında işçi sınıfının en kitlesel örgütleri olan sosyal demokrat partiler savaş karşısında kendi egemen sınıflarının safında yer aldılar. Bu enternasyonalist devrimciler için kabul edilemez bir durumdu. Aralarında Lenin, Rosa Luxemburg, Lev Troçki, Karl Radek gibi isimlerin bulunduğu bir avuç devrimci Zimmerwald Konferansı’nda buluştu ve savaşı devrime dönüştürme kararı aldı. Savaşa son veren de devrim oldu. 1917 Ekim’inde Rusya’da başlayan sosyalist devrim, hızla diğer ülkelere yayıldı. Almanya’da 1918’de başlayan devrimci süreç monarşinin yıkılması, cumhuriyetin kurulması ve I. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle sonuçlandı. Aynı anda devrimci lider Karl Liebknecht Almanya’da işçi konseyleri cumhuriyetinin kuruluşunu ilan ediyordu ancak sosyal demokratlar tarafından bu devrim engellendi, liderleri katledildi. 

Savaş her zaman karşımıza aynı şekilde çıkmayabilir. Zaman zaman bölgesel, zaman zamansa küresel boyutta yaşanabilir, ancak temelinde hep kapitalist rekabet vardır. Bugün de rekabet pek çok ülkenin arasında devam ediyor fakat temel rekabet küresel patron ABD ve onun en büyük rakibi Çin arasında sürüyor. Dünyanın dört bir yanındaki savaşların ana sebebi işte bu rekabet. Sosyalistler ise savaşa karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadele ile birleştirmek için çalışıyor. 


Deniz Güngören Tüm Yazıları

Yan yana, omuz omuza, kol kola ve iç içe

Bir tartışma alanının oluşmasının hepimizi ilerleteceği konusunda Can Irmak Özinanır’a katılıyorum. Bu yazının amacı da elbette bu tartışmayı ilerletmek, yanlış yorumlandığını düşündüğüm şeyleri teker teker düzeltmek değil. Fakat yanıtında kimi zaman benim yazımla değil de uzaklardaki bir sekter gelenekle tartıştığı izlenimine kapıldığımı söylemeliyim. Tabii yazının okumasını yanlış yaptığını iddia etmek oldukça kibirli olacağı için sorunu benim yazımın kusurlarında bulmayı seçeceğim. Dolayısıyla, söylemediğim halde benim iddialarım olarak yansıtılan şeylerin karşısına gerçekten düşündüklerimi daha net bir şekilde koyarak ilerleme ihtiyacı hissediyorum.

Tavuk ve yumurta

Öncelikle Irmak’ın bana Lenin’in 2. Enternasyonal’in çizgisinden kopuş sürecini hatırlatma gereği duymasından, Irmak ve Atilla’nın bu tarihe atıfta bulunarak mekanik sol dedikleri, bugüne ait bir eğilim ile, üzerinden bir dünya savaşı, bir devrim, bir de faşizm geçmiş bir gelenek arasında kesintisiz bir teorik çizgi olduğunun söylendiğini anlıyorum. 

Her şeyden önce Lenin’in teorik olarak kopuşu, Irmak’ın da doğru bir şekilde belirttiği gibi teorinin değil politikanın öncelediği bir olay, yani önce teorideki birtakım yanlışları saptamasından kaynaklanmıyor. Dolayısıyla, nasıl Sosyal Demokratların devrimi boğan bir rol üstlenmesinin teorilerindeki eksikliklerden kaynaklandığını söylemek abes olacaksa, bugün soldaki kimi eğilimlerin kaynağını teoride aramak da bizi aydınlatmayacak. Bununla beraber Türkiye’deki ekseri sol eğilime illa bir çatı isim bulmak zorundaysak, sol oportünizm en fazla grubu kapsayan tanım olacaktır bence. Oportünizm de teoriyi eylemine uydurmasıyla ünlüdür zaten.

Kendiliğindencilik meselesine dair de bir şeyi netleştirmek lazım. Atilla ve Irmak’ın bugünün koşullarını anlamlandırmak için kullanışlı olduğunu öne sürdükleri, 20. Yüzyıl başındaki Marksistlerin arasındaki kendiliğindencilik tartışması toplumsal hareketlerle ilgili değildi. Alman Sosyal Demokratları, işçilerin kendi kendine eyleme geçeceğini düşünmek bir yana dursun sınıfı dev bir parti haline getirmeye çalışıyorlardı. Burada kendiliğinden olup olmayacağı etrafında tartışılan şey devrimdi. Sırf bu bile bu paralelliğin oldukça zorlama olduğunu gösteriyor bence.

Yani kısacası, bugünün soluyla tartışmamızı Lenin’in savaşı destekleyen 2. Enternasyonal çizgisinden kopuşuna benzetmek iyi bir benzetme değil.

Bu benzetmenin her şeye rağmen kullanışlı olabileceği yerler var, örneğin Amerika’daki DSA ve Demokrat Parti ilişkisi bu tarihin dersleri üzerinden incelenmeye değer bir olgu. Fakat bu örnekte bile tarihin aynen tekerrür ettiği anlamına gelebilecek kestirme yorumlardan kaçınmak önemli. Türkiye’de ise şu anki durumda buna benzetilebilecek bir durum ben göremiyorum. Kautsky’ciliğin izlerini bulabileceğimiz popülist sol retorik var elbette ama bunlarla tarihin en büyük işçi sınıfı partisi arasında fikir benzerliği üzerinden karşılaştırma yapmak doğru olmayacaktır.

Kaldı ki Atilla’nın yazdığı ve Irmak’ın savunduğu yazıda, şu an büyüyen sol partilerin heyecanlandırdığı mücadeleci kuşakları kazanabilmek için bu genç aktivistlerin ortalama fikirlerine çok keskin çıkışlar yapmama yönünde bir tedbir seziyorum. Bunun da -illa benzeteceksek bile, 2. Enternasyonal örneğinde Lenin’in tarafına düşeceğini söylemek çok zor. 

Mekanik solun Stalinizm’den kaynaklandığı gibi bir iddia ise benim yazımda yer almamakta. Bugün solda Arap devrimlerini veya kimlik hareketlerini küçümseyen tutumu, mekanistik bakmalarıyla değil politik ve ideolojik bagajlarıyla açıklamanın daha doğru olacağı yönünde bir argüman var sadece.

Kesişimsellik

Kesişimselliğin önemli bir birikim sunduğu olgusu ise yazıda yer alıyor zaten. Bu yüzden bunun bana tekrarlanma ihtiyacının nereden kaynaklandığını anlayamadım.

Kesişimsellik, tarihsel olarak sosyalist feminist hareket içinde, işçi ve kadın olmasının haricinde ırkçılıkla da uğraşan kadınların dezavantajlarının görünmez olmasının önüne geçmek için ortaya atılmış bir kavram. Fakat bugün kesişimsellik, kapitalizmin ürettiği ezilme ilişkilerinin kökenine dair yaptığı tahlil bakımından marksizme rakip bir çizgiyi temsil ediyor.

Ezilenlerin deneyimini daha iyi anlamamızı sağlayan her gerece değer veririz elbette. Fakat kesişimselliğe böyle nötr bir kavramsal gereç olarak yaklaşmak doğru olmaz. Tüm ezilme ilişkilerinin temelinde ekonomik sömürünün yattığı analizini, işçilerin ezilişinin diğer ezilme biçimlerinden üstün olduğu anlamına geleceği sebebiyle reddeden bir çerçevedir bu sonuçta. Ve seçtiğimiz çerçevenin her zaman siyasi sonuçları vardır.

Ben Marksizm ve kesişimsellik arasında bir duvardan ziyade ciddi bir açı farkı olduğunu düşünüyorum. Yani ortak bir noktadan başlayıp ve farklı yerlere giden iki çizgidir bunlar. Kesişimsellik marksizmden pek çok kavram ödünç aldığı gibi, marksistler de kesişimsellikten pekâlâ bir sürü şey öğrenebilirler. Fakat ikisi, nihayetinde çok farklı iki politik projenin ürünleri olarak görülmeli.   

Kesişimselliğe dair hiçbir tartışma yürütmemek gerektiği anlamına gelebilecek herhangi bir ifadenin ise bir kere daha yazıda yer almadığını vurgulamalıyım. Bilakis, Atilla’nın tek bir kelimeyle bahsettiği kesişimselliği tartışmanın parçası haline getiren benim zaten.

Marx’ın yöntemi

Irmak Marx’ın yönteminin tane tane bir özetini vermiş. Fakat bu bağlamda Marx’ın yönteminin temelinin “herşeyin acımasız eleştirisine” dayandığına yapılan vurguyu -Benjamin’in “geleneği konformizmin elinden kurtarmaya” dair söylediklerinin yazının en tepesine konulmasıyla birlikte okuyunca- Irmak’ın benim yazımda eleştirilemez birtakım kutsalların ifade edildiğini ima ettiği sonucuna varıyorum. Oysa böyle bir şey yazıda yer almıyor.

Devam etmeden burada bir ufak vurgu daha yapmayı önemli buluyorum: yanlış bilmiyorsam konformizm kavramı konfordan (comfort) ziyade uyum sağlamak, boyun eğmek anlamına gelen “conform” kelimesiyle daha yakın bir akrabalık ilişkisine sahiptir. Amacım dipsiz bir etimoloji tartışmasına hepimizi birden sürüklemek değil, kavramlarla ilgili fikir birliği içinde olduğumuzdan emin bir şekilde ilerlemek elbette. Zira Benjamin’in de konformizm derken rahata alışmaktan ziyade baskın eğilime yenik düşmeye daha yakın bir şey kast ettiği görüşündeyim. Uyarı, bir konfor alanında alıştığımız şeyleri yapmaya değil, burjuva toplumunun mantığı içinde kaybolup egemen sınıfların aleti haline gelme tehlikesine dair bir uyarı sonuç olarak. Yani tersine çevirirsek, ne pahasına olursa olsun hareketlerin enerjisinden beslenmeyi bir taktik olarak benimsemek örneğin bir tür konformizm olarak tabir edilebilir.

Genç Marx’ın “her şeyin acımasız eleştirisi” cümlesi de pek çok zaman bağlamından koparılıp sloganlaştırılan bir cümle. Elbette Marx’ın her şeyin sırrını bulduğu, bizlere ise yalnızca bunu uygulamanın kaldığını savunan “mekanik solculara” her daim hatırlatılması gereken bir söz. Fakat öte yandan, Marx’ın esas projesinin dogmayla savaşmak olduğu anlamına gelebilecek vurgular da oldukça kaba bir indirgeme yapma riskini taşıyor. 

Sonuç olarak “herşeyin acımasız eleştirisine” yapılan vurgunun, bizi, teoriyi her gün tekrar eleştirip tekrar kendimize ıspatlamamız gerektiği sonucuna götürmemesi gerektir. Yani teorinin koşulları açıklamakta başarısız olduğu durumlarda gerekirse teoriyi didik didik etmekten çekinmeyeceğiz elbette. Fakat bu başarısızlığın faturasını teoriye kesmeden önce çuvaldızı epey kez kendimize batırmamız gerekir diye düşünüyorum.

Bir kere daha: “İçerisi, dışarısı, aşağısı, yukarısı”

Fakat tüm bunların yanında benim ifadelerim olarak bir yerde asılı kalmasına en fazla itirazım olan şey, devrimcilerin hareketlerle ilişki kurmaması gerektiğini söylediğim iddiası. Açıkçası bunun abesle iştigal olacağına tümüyle katıldığımı söylemek zorunda kalacağım bir duruma düşmeyi beklemiyordum. 

Buradaki sorunun ne olduğuysa benim için oldukça açık. Öznesi olmak, içinde yer almak ve ilişki kurmak gibi şeyler eş anlamlı kullanıldığı için bu kavram karmaşasını yaşıyoruz. 

Her şeyden önce ezilen kimliklerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin öznesi olmak -devrimci veya na-devrimci, bir kişinin öylece seçebileceği bir şey değil. Bu yüzden ilişki kurmayı doğrudan “öznesi olmak” olarak değerlendirmenin bizim karar verebileceğimiz bir şey olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunları ayrı şeyler olarak ele almak gerekiyor bence.

Burada yapıyor olduğumuz tartışma aslında teker teker devrimcilerin değil, partinin hareketlerin neresinde durduğu tartışması, en azından benim yapmaya çalıştığım bu. Burada da merceği aşırı genişletmek pahasına parti ve sınıf arasındaki ilişkiyi nasıl tarif ettiğimize geri dönmek tek sağlıklı yol olarak görünüyor bana. 

Devrimci parti, işçi sınıfının öz yönetim organları ile kendisi arasında yaptığı ayrımı sürekli kontrol etmek zorundadır; yani kendisini işçi hareketinin yerine ikame edemez. Ezilenlerin eşitlik mücadelesi içinde omuz omuza mücadele verirken de hareketin taleplerini kendi taleplerimiz olarak görmek ile hareketin doğal unsuru olmak arasında fark olduğunu unutmamanın aynı ölçüde önemli olduğunu düşünüyorum. İlişki kurmak, öznesi olmak, parçası olmak, içinde yer almak veya omuz omuza yürümek gibi şeyler arasında ayrım yapmamaya karar vermek, bu tedbirden uzaklaşma riskini de beraberinde getiriyor.

Hareketler ve mücadele: “Sütliman” 

Elbette kimi teorik meseleleri açıklığa kavuşturmamız önemli olmakla beraber, konumuz bugün nerede durduğumuz ve ne yapacağımızla ilgili. 

Burada “sütliman” derken, hatta “mücadele” ve “hareket” derken nelerden bahsettiğimizi netleştirmeye ihtiyacımız varmış gibi hissediyorum. Çünkü Irmak, ortalığın sütliman olduğuna karşı çıkar çıkmaz bir sonraki cümlede mücadele düzeyinin düşük olduğunu kendisi de söylüyor. Benim ortalık “sütliman” derken söylediğim bundan ibaret: mücadele düzeyi şu anda düşük, yüksek değil. Statlarda hükümet karşıtı sloganlar atılması belli bir öfkenin olduğunu gösterir ama ortada bir mücadele dalgası olduğunu göstermez. 

Şu anda kendine futbol maçı gibi çeşitli yerlerde ifade bulan bu öfke ise ne yazık ki büyük ölçüde seçimlere endeksli bir öfke, bu endekslenmede ise şu anda kitleselleşmeye çalışan sol siyasetin büyük etkisi var, benim temel eleştirim bu. Bu yüzden de bu siyasetlerle aramızdaki farkı sıkı bir denetime tabi tutmaktan vazgeçmemenin sekterlik olduğunu düşünmüyorum. Konformizm olduğunu ise hiç düşünmüyorum. Bunların hareketlendirdiği akıntıda yüzmek bizim içinde olduğumuzu düşündüğüm durumdan çok daha “konforlu” olurdu bence. 

Seçime endeksli demek bu öfkenin içinde ekonomik çöküşle ve depremle keskinleşen bir sınıf öfkesi olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Bu öfkenin kendine sınıfsal bir kanal bulup seçim hesaplarını aşan bir ufukla hareket etmeye başlamasından ürken siyasi aktörlerin egemen olduğu bir dönemden geçtiğimizi ve ortaya çıkan bir öfke ifadesini potansiyel bir toplumsal hareket olarak yorumlamadan önce bu bağlamı ıskalamadığımızdan emin olmamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum sadece. Hegemonya tartışacaksak da buradan başlamak gerekir bence.

Futbola değinmişken, Amedspor’a yönelik linç girişimine Türkiye’nin en büyük hareketi olan Kürt hareketinin sokaktan cevap veremez olduğu gerçeğine değinmeden, maçta slogan atılmasını ortalığın taştığı şeklinde yorumlamak ise Irmak, Atilla ve benim hiç şüphesiz paylaştığımız, bir değişim dalgası görme arzusunun tahlilde aceleciliğe itiyor oluşunun sonucu gibi geliyor bana. Burada seçim sonuçlarına göre durulacak öfke ile durulmayacak öfke arasında bir ayrım yapmanın faydalı olabileceği görüşündeyim. Zira “AKP İstifa” sloganı, göçmenler veya çözüm süreci konusunda taban tabana zıt kutuplara düşeceğimiz kimi siyasi çizginin de rahatlıkla sahiplenebileceği bir slogan. Biz ise bu eğilimlerin AKP karşıtlığı etrafında birbirine karışmasını değil ayrışmasını savunduk bugüne kadar.  

Aynı şekilde tarihin en büyük deprem felaketinde, tek tük eylemler dışında bir sokak hareketliliği, hatta bir miting dahi olamamasını azımsamak da hata olacaktır.

Bize, gözümüze görünmeyen hareket nasıl olabilir onu ise içtenlikle anlamıyorum ben. Hareket göze, kulağa, kola, bacağa değdiğinde harekettir, bundan önce hareketlerin potansiyeli üzerine akıl yürütmekten ötesine geçebileceğimizi ben düşünmem. 

Kayığı şimdiden inşa etmenin gerekliliği konusunda ise bir fikir ayrılığımız yok. Fakat Atilla ve Irmak’ın fırtına çağrısında seçimlerden sonra demokrasinin coşacağı ve hayatın normalleşeceği yönündeki hâkim duyguya eleştirel bakmayı ihmal eden bir tutum var bence. Bu tutum da fırtınanın çoktan içine girmişiz gibi bir resim çizmelerine ve bunun sonucunda partinin tarihsel rolüne yapılan vurguları yük olarak görmelerine sebep oluyor diye düşünüyorum.  

Nerede, kiminle, nasıl?

Partiyi nerede inşa edeceğimiz meselesine gelirsek; devrimci parti her yerde, işyerinde, sokakta, markette, statta ve eğer içindeysek bulunduğumuz kimlik örgütünde inşa edilir elbette. 

Ancak parti teorisinin, güncel koşullara uygulanabilirliğini ispatlayabildiğimiz zaman işe yarar bir şey olduğu gerçeği ile “devrimci parti biz ne olmasını istiyorsak odur” demek arasında bir fark var. Irmak ve Atilla’nın bugünkü görevlerimizi tarif ederken kurduğu çerçeve ise kimi zaman bu ayrımı yapmayı ihmal ediyor diye düşünüyorum. Oysa yapacağımız tartışma tam da bugünkü tarihsel koşullarda bu farkı nasıl hep beraber eylemimizle ortaya koyacağımız tartışması olmalı bence. 

Bu noktada, Türkiye’de tümüyle sağ bir zeminde ve işçi sınıfının hiçbir talebinin öne çıkma şansı bulamadığı bir ortamda gerçekleşecek bir iktidar değişikliğinin tek başına yaratacağı değişimi farklı öngörüyoruz diye düşünüyorum. Yılların baskı birikiminin altından bir çırpıda özgürlük çığlığı çıkmayabilir. Tam da bu sebeple bizim işçi sınıfının merkeziliği, göçmenler, ve Kürt sorununda özel bir pozisyonumuz olduğunu unutmamamız gerekiyor. Unutmamak için ise bu pozisyonumuzu soldaki baskın eğilimle daha barışçıl bir hale getirmenin tam aksine, sağın palazlanmış olduğu günümüzde bir kere daha nasıl ön plana çıkaracağımızın planlarını şimdiden yapmak elzem. 

Kim bağırıyorsa biz de orada olacağız elbette. Ama parlayan hareketlerin enerjisinden sebeplenmeyi ön plana koyup işçi sınıfı bu koşulda nerede duruyor diye düşünmeyi ertelemek, her şeyden önce kazanmanın önünde bir engel teşkil eder. Bizim bu noktada işçi sınıfının merkezi rolüne işaret eden bir perspektifi nasıl hegemonik kılacağımız sorusunu Atilla ve Irmak’ın çizdiği çerçevede gördüğümden çok daha fazla ciddiye almamız gerektiğini düşünüyorum. Zira hareketlerin içindeki insanların kaçınılmaz olarak işçi olduğu gerçeğini vurgulamak bana bu anlamda yeterli gelmiyor. Ayrıca bu ısrarda sol içinde bir kere daha oldukça yalnız kalma ihtimalimiz de oldukça yüksek bence. Bu yüzden de bu sorunun, potansiyel hareketlere dair bir telaşın gölgesinde kalmaması gerektiğini devamlı birbirimize hatırlatmamız gerekiyor diye düşünüyorum.  

Belki hepsinden önemlisi, savaş, salgın, ekonomik kriz, iklim değişikliği gibi pek çok şeyin küresel bir analizi erteleyerek siyaset yapmayı her zamankinden daha zor kıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde kitleler, özellikle sağın bu derece baskın olduğu ülkelerde, küresel antikapitalist bir perspektifi fazla keskin ve yarına hizmet etmeyen bir perspektif olarak görebilirler. Biz ne pahasına olursa olsun esas hedefimizin kapitalizmi yıkmak olması gerektiğini anlatmaktan vazgeçmemek ve bu perspektifi nasıl yaygınlaştırırız diye düşünmek, bunun eylemini kurgulamak zorundayız. Anlattıklarımız birlikte yürüdüğümüz insanlarda hemen yankı bulmayınca fikirlerimizi daha kolay sindirilir hale getirmek ise bizi güçlendirmez. 

Devrimci parti denilen şey, bu fikirlerin yaşayan öznesi ve cismi olabildiği ölçüde bu ismi hak edebilir. Burada etiyle buduyla harekete benzeyen bir şeyin henüz olmadığını söylemek ise umudumuzu kıracak bir şey olarak görülmemeli. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da yönetenleri titreten işçilere bakmalı ve onların mücadelesiyle buradaki potansiyel hareketler arasında nasıl köprüler kuracağımızı konuşmalıyız. Hareketlerin içinde erimek ise bizi bu hedeften ve bu netlikten uzaklaştırma tehlikesini barındırıyor.   


Dila Ak Tüm Yazıları

Köpek katliamına dur diyelim!

Sokak köpeklerinin toplum sağlığını tehdit eden bir soruna dönüştüğü ve hayati tehlike oluşturduğu bahanesiyle Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklik ciddi bir tepki ile karşılaştı. 

AKP’nin, ilgili bakanlıklar olan Tarım ve Orman Bakanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bir araya gelerek oluşturduğu bu yeni düzenlemeye göre, 30 gün boyunca sahiplenilmeyen köpekler iğne ile ilaç verilerek “uyutulacak”. Daha doğru bir tabirle ifade edersek; öldürülecek.

Bu yasa teklifi gündeme geldiği andan itibaren, Türkiye’nin çeşitli kesimlerinden tepki yağdı. Antep’te, Denizli’de, Eskişehir’de, İstanbul’da, İzmir’de, Muğla’da, Sivas’ta pek çok sivil toplum örgütünün, derneğin, mesleki örgütlerin, hayvanseverlerin ve farklı kuruluşların da dahil olduğu kalabalıklar, hayvan katliamını meşrulaştıran bu yasayı protesto etmek için meydanları doldurdu.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) de yasa teklifine tepki gösterirken tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için her türlü hukuksal mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceklerini belirtti.

Türkiye Veteriner Hekimler Birliği (TVHB) yasa teklifine karşı yaptığı açıklamada yerel yönetimlerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini ve faturanın sokak hayvanlarına kesildiğini belirtirken, böyle bir yasa yürürlüğe girdiği takdirde etik, insanî ve vicdani olmayan bu uygulamayı yerine getirmeyeceklerini belirtti. Üstelik yasalaştırılmak istenen bu yöntemin, sanıldığının aksine maliyet açısından avantajlı da olmadığını belirtirlerken, bu süreç içerisinde veterinerler olarak kendilerinin fikirlerinin alınmadığını da vurguladılar.

Çözümü çok açık; kısırlaştırın, aşılayın, kayıt altına alın

Genel olarak toplumsal bir konuya dair, sözüm ona çözüm geliştirilmek istenildiğinde, öznelerin kendisine ya da özneleri ilgilendiren konuların uzmanlarına danışılmaması, ortak bir süreç yürütülmemesi, fikir alınmaması alışkanlık haline gelmiş durumda.

Osmanlı döneminde de birkaç farklı zamanda köpekler toplu olarak katledilmiş, Sivriada’ya, bir diğer deyişle Hayırsıada’ya terk edilmişti. Hatta, 1910 yılında 80 bin köpek toplanarak, bir kayadan ibaret olan ve suyu bile olmayan Hayırsızada’da ölüme terk edildi. Açlık ve susuzluktan, köpeklerin birbirlerini yiyerek hayatta kalmaya çalıştığı da yazılmıştır. Günlerce İstanbul’dan, bu köpeklerin seslerinin duyulduğu söylenir. 80 bin köpeğe mezar olan bu ada, bu vahşet sonrasında Hayırsızada olarak anılmaya başlanmıştı.

Köpeklerin nüfusunu kontrol altına alabilmek için, tarihte birden fazla kere denenen topluca katletme yönteminin işe yaramadığını da biliyoruz. Beklenen sonuç alınmış olsaydı, aynı yöntemin tarih boyunca defalarca kez denenmesine ihtiyaç duyulmazdı. 

Çözüm kısırlaştırmada, aşılamada, kayıt altına almakta:

  • Yerel yönetimlerin ve ilgili tüm kurumların sorumluluklarını eksiksiz bir şekilde yerine getirerek sokak hayvanlarını aşılamaları, kısırlaştırmaları ve kayıt altına alarak takibini gerçekleştirmeleri gerekir.
  • Yaşlı, engelli, zayıf sokak hayvanlarının gerekiyorsa ömürlerinin sonuna kadar –veteriner hekimlerinin yanı sıra yeterli sayıda nitelikli, sertifikalı, eğitimli personeli ve işçisi de olan– denetlemeye açık hijyenik bir ortamda kalmaları sağlanmalıdır.
  • Hayvanların sahiplendirilmesi teşvik edilmelidir. Hayvan davranışları ve hayvan bakımı konusunda bilinçlendirme yöntemleri izlenmeli, topluma hayvanlarla birlikte yaşama kültürü aşılanmalıdır.
  • Üretimleri ve satışları yasaklanmalı, üretim çiftlikleri kapatılmalıdır. 
  • Hayvan sahipleri de belirli aralıklarla denetlenmeli ve terk edilen hayvanlar için ciddi yaptırımlar uygulanmalıdır. 
  • Tüm bu süreçler, sivil toplum örgütleri, uzmanlar ve gönüllüler ile birlikte yürütülmelidir.

Ölüm kampları istemiyoruz!

Buna rağmen hala ölümü savunanların gerçekleştirdikleri vahşete her geçen gün yeni bir tanesi ekleniyor. 

Daha bugün Yozgat’ta 20’den fazla köpeğin zehirli iğne ile öldürüldüğü haberi gündeme geldi. Öldürülen köpekler belediyenin kazdığı çukura gömülürken, 30’dan fazla yavru ve yetişkin köpek ise barınağa götürüldü. 

Yakın zamanda İzmir Çiğli’de 13 köpek, Bolu Mengen’de 6 köpek, Aydın Nazilli’de 5 köpek zehirlenerek öldürülmüştü. 

Dönem dönem sokaktaki kedilerin ve köpeklerin acımasızca öldürüldüğü haberlerini üzülerek okuyoruz. 2023 yılı itibariyle Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar için 5.134 kişi hakkında dosya açıldı.

Hayvan barınaklarının şu anki durumları ise ölüm kamplarından farklı değil. Hayvanlar bu barınaklarda hastalık, açlık, yetersiz koşullar gibi sebeplerle ölüyor veya aç kalmış bir diğer türdeşi tarafından öldürülüyor.

Tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için bu bilginin kendisine hiç gerek olmamakla birlikte, yine de bazıları için belirtmekte fayda olabilir: Cambridge Bilinç Deklarasyonu adı ile yayınlanan bildirgede hayvanların da bir bilince sahip olduğu, bilinçli kararlar verdiği, kendilerini tanıyabildikleri, hissedebilen varlıklar olduğu belirtilmiştir. Biraz gözlemle de, sahipli ya da sahipsiz fark etmeksizin her hayvanın kendine has bir karakteri olduğunu söylemek pek mümkün.

Herhangi bir felaket durumunda arama kurtarmada ya da özel desteğe ihtiyacı olan insanlar için rehber köpek olarak yardımına başvurduğumuz köpekler; hayvanat bahçelerinde, yunus parklarında hapsedilen hayvanlar gibi, çıkarlarımız uğruna her alanda sömürdüğümüz, etinden, sütünden faydalandığımız pek çok diğer hayvan gibi, sadece turistik sebeplerle kullandığımız ve sakatlandığında ya da yaşlandığında öldürülen/ölüme terk edilen atlar gibi katledilmek isteniyor. Yaşatmanın ve beraber yaşamanın pek tabii mümkün olduğu dünyamız şartlarında, ortadan kaldırılmak isteniyorlar.

Her geçen gün körüklenen ve yükselen nefret ve şiddet kadınları, göçmenleri, LGBTİ+’ları, ötekileri vururken hayvanlar da bu nefret ve şiddetten nasibini alıyor. Oysa yaşananların sorumlusu hayvanlar değil. Çözümü de onları öldürmek değil. Sorumlular yapılması gerekenleri yapmayıp, hedef gösterenlerdir.

Her canlı eşit yaşama hakkına sahiptir. 

Sizin canınızı bir köpeğin canından daha değerli kılan nedir?


F. Levent Şensever Tüm Yazıları

George Floyd cinayeti: ABD Adalet Bakanlığı’nın raporu, ülkedeki kurumsallaşmış ırkçılığın teşhiri niteliğinde

Raporda öne çıkan saptamalar:

  • Yasadışı ölümcül güç ve makul olmayan şok tabancası kullanımı da dahil olmak üzere aşırı güç kullanıldı,
  • Şüphelileri soruşturmaya yönelik vakalara ilişkin güç kullanımı da dahil olmak üzere, gözaltı uygulamalarında siyahlara ve Amerikan yerlilerine karşı hukuka aykırı bir şekilde ayrımcılık yapıldı,
  • Yasalarla koruma altında olan konuşmalara ilişkin kişilerin hakları ihlal edildi,
  • Yardım çağrılarına yanıt verirken, davranışsal engeli olan kişilere karşı ayrımcılık yapıldı.

ABD Adalet Bakanlığı’nın George Floyd’un 2020 yılında Minneapolis eyaletinde görevli polisler tarafından vahşi bir şekilde öldürülmesine ilişkin yürüttüğü soruşturmanın sonuçları, geçtiğimiz cuma günü açıklandı. Adalet Bakanı Merrick Garland’ın bir basın toplantısıyla açıkladığı 92 sayfalık raporda, Minneapolis Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorunların, George Floyd’un ölümüne yol açtığının altı çiziliyor. 

25 Mayıs 2020 tarihinde, 46 yaşındaki siyah ABD vatandaşı George Floyd, sigara almak için ödediği 20 dolarlık kâğıt paranın sahte olduğu şüphesi üzerine, ırkçı bir grup Minneapolis polisi tarafından gözaltına alınmıştı. Floyd, defalarca “nefes alamıyorum” diye uyarmasına karşın, ekipten beyaz bir polis olan Derek Chauvin’in diziyle ensesine dokuz dakikadan fazla bir süreyle baskı uygulaması sonucu yaşamını yitirmişti. 

Floyd’un ölümünün, Floyd’un ve çevrede bulunan çok sayıda tanığın uyarılarına rağmen polisin gözaltına alma sırasında uyguladığı aşırı güç sonucu gerçekleşmiş olması, başta Amerikan kamuoyu olmak üzere tüm dünyada büyük tepki çekmişti. Bu vahşetin tanıklarının çektiği video kayıtları, tüm dünyada milyonlarca insan tarafından izlendi ve ardından ABD tarihinin en büyük protesto eylemlerinin gerçekleşmesine yol açtı. Daha önce de ABD polisinin vahşeti ve ırkçılığına ilişkin çok sayıda suç duyurusu yapılmış ve haber yayımlanmış olmasına karşın, bu görüntüler bir anlamda Amerikan polisinin özellikle siyahlar ve diğer etnik azınlıklara yönelik uyguladığı aşırı güç kullanımının dünya kamuoyu tarafından naklen izlenmesi etkisi yarattı ve ırkçı Amerikan polislerine yönelik büyük bir öfkeye yol açtı.

Floyd’un ölümü, ülkedeki kurumsal ırkçılığın başlıca temsilcilerinden biri olan Trump döneminde gerçekleşti

George Floyd’un katledildiği tarihte, ABD tarihinin en ırkçı başkanlarından biri olan Trump iktidardaydı. Trump, iktidarı boyunca başta mülteciler ve Müslümanlar olmak üzere, aşırı sağın anti-demokratik, ırkçı ve ayrımcı ideolojisiyle ters düşen her türlü azınlığa karşı zalimce ve düşmanca politikalar uyguladı.

Trump’ın bu ırkçı ve ayrımcı uygulamalarından bazıları şunlar oldu:

2017 yılında, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan altı ülkeden gelen vatandaşların ABD'ye girişini yasaklayan ve mültecilere kapıları kapatan bir kararname imzaladı. 28 Ocak'ta, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan yedi ülkeden gelen mülteci ve pasaportlu yolcuları engelleyen bir kararname yayımladı.

Trump yönetiminin ayrımcı politika, uygulama ve söylemlerinin tek mağduru Müslümanlar olmadı. Trump, bir yandan kurumsallaşmış İslamofobi vaat edip bunu hayata geçirirken, Latin ve Afrikalı göçmenleri insandışılaştıran ve aşağılayan ırkçı politikalar da uyguladı. Örneğin, güney sınırını geçenleri tanımlamak için defalarca “hayvanlar” ifadesini kullandı ve göçmenleri suç işlemekle ve çete üyesi olmakla suçladı: “Bu insanların ne kadar kötü olduklarına inanamazsınız. Bunlar insan değil. Bunlar hayvan.”

Oval Ofis'te milletvekilleriyle yaptığı göçmenlik konusundaki görüşmeler sırasında, Haiti, El Salvador ve Afrika ülkelerinden aşağılayıcı bir şekilde bahsederek, “Neden bütün bu bok çukuru ülkelerden gelen insanları buraya alıyoruz?” diye sordu. Ardından Norveç gibi Avrupa ülkelerinden gelen göçün artmasını tercih ettiğini ifade etti.

2020 seçim kampanyası sırasında sıradan insanların yabancı düşmanlığını körükleyen korkuları ve diğer toplumsal kutuplaşmalar üzerine oynamaya devam etti. Güney sınırındaki göçmenlere atıfta bulunulan kampanya reklamlarında, “istiladan” söz edilmekteydi. 2019'daki siyasi bir miting sırasında, kitleye göçmenlerin ülkeye girişini nasıl durduracaklarını sordu. Mitinge katılanlardan bir destekçisi, “vurun onları” diye yanıt verdiğinde, Trump sırıtarak başını salladı ve herhangi bir düzeltme yapmadı. 

Adalet Bakanlığı, dönemin Arizona şerifi Joe Arpaio'nun “ABD tarihindeki en kötü ırkçı profilleme modelini denetlediği” sonucuna vardı. Tespit edilen kullandığı yasadışı taktikler arasında, “aşırı ırkçı profilleme ve Latin kökenli mahkumlara işkence, aşağılama ve küçük düşürmeyi içeren sadist cezalar” vardı. Bakanlık, yasadışı ayrımcı davranışları nedeniyle kendisine karşı dava açtı. Şerif, Bakanlığın emirlerini göz ardı etti ve daha sonra Latin kökenli ABD vatandaşlarının ırkçı profilini çıkarmaya devam ettiği gerekçesiyle, mahkemeye itaatsizlikten mahkum edildi. Başkan Trump Arpaio’yu “büyük bir Amerikan vatanseveri” olarak niteleyerek, daha hüküm giymeden affetti.

Trump’ın ırkçılığına ilişkin yukarıda sıralanan örnekler çoğaltılabilir, ancak tüm örnekler bu yazının sınırını aşacak kadar fazla.

Bununla birlikte, herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak bir şekilde şu tespiti yapabiliriz: Trump, her ne kadar aşırı bir ırkçı başkan olsa da ABD’deki kurumsal ırkçılığın yegane üst düzey temsilcisi değil. Üyesi ve adayı olduğu ve Amerikan siyasetinin merkezinde yer alan iki partiden biri konumundaki Cumhuriyetçi Parti vekillerinin çoğunluğu da tıpkı liderleri Trump gibi, aşırı sağ ve ırkçı politikaların temsilcilerinden oluşuyor.

Floyd’un ölümü Amerikan polisinin kurumsallaşmış ve sistematik şiddetinin bir sonucu

Amerikan polisinin başta siyahlar olmak üzere, etnik azınlıklara yönelik aşırı güç kullanımı ve bunun sonucu gerçekleşen ölümcül vakalar, tekil olaylarla sınırlı olmayıp, sistematik ve yapısal bir örgü teşkil ediyor. 

ABD’de her 20 cinayetten biri polis tarafından işleniyor. 2022 yılında ülkede silahlı bir cinayete kurban giden yaklaşık 25 bin kişinin en az yüzde 5’ini oluşturan 1.192 kişi polis tarafından öldürüldü. 1980 yılından bu yana polisler tarafından öldürülen Amerikan vatandaşlarının sayısı 32 binden fazla. Gerçek sayının bu resmi verilerin çok üstünde olması muhtemel. Zira, Washington Üniversitesi tarafından 2021 yılında gerçekleştirilen bir araştırmanın sonuçlarına göre, ölümcül vakalara ilişkin açıklanan resmi verilerin, gerçek rakamların çok altında olduğunu ortaya koydu. Ölümcül vakaların birçoğu FBI kayıtlarına ilişkin istatistiklerde, “tamamlanmamış soruşturmalar” kategorisi altında yer alıyor. 

Bazı bölgelerdeki emniyet müdürlüklerinin yetki alanlarında polisler tarafından gerçekleştirilen ölümler ortalamanın oldukça üstünde. Örneğin, Kaliforniya eyaletindeki Vallejo bölgesi polis şiddeti konusunda öne çıkıyor. Bu bölgedeki emniyet müdürlüğüne bağlı polisler, 2012 yılında bölgede işlenen cinayetlerin yaklaşık yüzde 30’undan sorumluydu. 

Öte yandan aynı araştırmanın sonuçlarına göre, Son 40 yılda polisler tarafından gerçekleştirilen ölümcül vakaların kurbanları arasında siyahların oranının, polis şiddetinin beyaz kurbanlarının 3,5 katı düzeyinde olduğunu, İspanyol kökenli ve yerli Amerikaların ölüm oranlarının da beyazlara göre aşırı yüksek gerçekleştiğini ortaya koyuyor. 

ABD, gelişmiş diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, polisler tarafından gerçekleştirilen ölümcül vakalarda çok daha yüksek oranlara sahip. Örneğin, Avrupa’nın bütününde polislerin sorumlu olduğu ölümcül vakaların yıllık ortalaması 10 vakanın altındaki düzeylerde gerçekleşiyor. ABD’de polisler tarafından gerçekleştirilen ortalama yıllık binden fazla ölümcül vaka sayısı, Brezilya, Kolombiya, Venezüella, Libya veya Sudan gibi ülkelerle karşılaştırılabilecek düzeyde. 

Bu veriler karşısında, Biden yönetiminin Çin ile olan jeopolitik hegemonya mücadelesinde demokrasiyi bir kaldıraç olarak kullanma taktiğini de tartışılır hale getiriyor.

F. Levent Şensever

---

Kaynaklar:

Investigation of the City of Minneapolis and the Minneapolis Police Department, United States Department of Justice, Civil Rights Division and United States Attorney's Office District of Minnesota Civil Division, June 16, 2023 (Erişim tarihi: 17 Haziran 2023).

Beckett, Lois, "One in 20 US homicides are committed by police – and the numbers aren’t falling," Guardian, 15 Şubat 2023, https://www.theguardian.com/us-news/2023/feb/15/us-homicides-committed-by-police-gun-violence (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).

Fatal Police Shootings in the United States Are Higher and Training Is More Limited Than in Other Nations, New Jersey Devlet Üniversitesi, 27 Eylül 2022, https://www.rutgers.edu/news/fatal-police-shootings-united-states-are-higher-and-training-more-limited-other-nations (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).

Abdelkader, Engy, "When It Comes to Religion and Politics, Race Trumps," Berkley Center, Georgetown Üniversitesi, 24 Mayıs 2021, https://berkleycenter.georgetown.edu/responses/when-it-comes-to-religion-and-politics-race-trumps (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Kayyım rejimi ve Kürt sorununda terör parantezi

AK Parti, 12 Eylül 1980 Askeri darbe yönetiminin icadı, yerel yönetimlere kayyım atamayı, Kürt ilerinde üç dönemdir uyguluyor.

Kürt illerinde yerel yönetimleri görevden alma ve kayyım atama, ilk kez 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile uygulandı, seçilmiş 95 belediye başkanının yerine kayyım atandı. 2019 yerel seçimlerinden iki ay sonra ise 48 belediyeye kayyım atandı.

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle 1 Eylül 2016 tarihli 674 Sayılı KHK ile 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 45.maddesinde değişiklik yapılarak belediyelere kayyım atama yetkisi alındı. Belediyelerin taşınır mallarına el koyma ve çalışanlarını görevden uzaklaştırma yetkisi de valilik ve kaymakamlıklara verildi.

16 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi, yasanın iptal edilmesi istemini, uluslararası hukuka, sözleşmelere ve anayasa aykırı bir biçimde, görüşme yetkisi olmadığı gerekçesiyle reddetti. Sözü edilen kararnamenin kalıcı bir yasa haline gelmesi sağlandı.

Buradaki kritik değişiklik şu oldu: 5393 sayılı belediye yasasında belediye başkanının görevden alınması durumunda Meclis üyeleri arasından başkan vekili seçimi öngörülürken, kararnameyle ‘terör suçları” kapsamında İçişleri Bakanlığına kayyım atama yetkisi verildi.

Haklarındaki soruşturma nedeniyle görevden alınan belediye başkanları yerine (Yalova, İzmir Menemen ve Antalya Kepez’de olduğu gibi) Belediye Meclis üyeleri arasından seçim yapıldı. Ama Kürt illerinde hiçbir yerde bu kural üç dönemdir bir kez bile uygulanmadı.

Kürtler söz konusu olduğunda ortada büyük bir ‘terör parantezi’ bulunmaktadır. Sorunun düğümlendiği nokta tam da burası. Söz konusu olan ’terörle mücadele” olduğunda bütün ‘toplumsal akarsular’ durmakta.

Kürt sorunu ve “terör parantezi”

AK Parti veya tek adam rejimine muhalifler, Türkiye’nin yüz yıllık Kürt sorununu ‘terör parantezi’ kapanından çıkaramadıkları sürece, bunun gibi çok açık ayrımcı ve Kürt hakları karşıtı uygulamalara Türkiye toplumunun rıza üretmesi devam edecek, bunda hiç kuşku yok.

AK Parti geleneksel kendinden önceki Kürt sorununu inkârcı, asimilasyoncu ve imha eksenli devlet politikalarının yerine, Kürtlerin evrensel temel haklarını kolektif kullanmalarının önüne geçme, ama varlıklarını temel haklardan yoksun bir kapsamda Kürtlerin gönlünü alma hedefli arayışların içinde oldu.

Bunların en sonuncusu olan 2013-2015 çözüm süreci sonrasında, Kürt siyasal sorununda geleneksel ‘terör parantezini’ güncelledi.

Aslında ayrımcılığı, hukuksuzluğu, polis devleti uygulamasının yasal kılıfı olan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nu çözüm masasını devirme planlarını hayata geçirdiği dönemde, 27 Mart 2015 ‘te 6638 sayılı İç Güvenlik Yasası ile tahkim etti.

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle yaşanan rejim değişikliğinde, yani Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nde, muhaliflerin her itirazının aynı kalıbın içinde değerlendirilebildiği bir sistem inşa edildi.

Söz konusu Kürt siyasal kişilikler ve talepleri olunca, demokratik muhalifler tarafından iktidarın ayrımcılığı, Kürt karşıtlığı çoğu kere görmezlikten, duymazlıktan gelinebiliyor. Kürt sorununun ‘terör parantezine’ alınması konusunda, çok rahat milli mutabakat ve ittifak gerçekleştirilebiliyor.

İktidar, muhalefetin bu tutumuyla birkaç şeyi göz ardı ediyor. 3713 sayılı yasa başta olmak üzere, ilgili diğer yasalardaki terör tanımının belirsizliği; her eylemi, sözü, yazıyı ve hatta davranışı bu kapsama sokma keyfiyeti sağlıyor.

3713 sayılı terörle mücadele kanununun uluslararası sözleşmelere, hukuka uygun olmadığını belirten sayısız BM komisyonu raporları ve Avrupa Konseyi kararları söz konusudur. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na aykırı olduğu uyarıları yapılan bir yasadan bahsettiğimizi hatırlamakta yarar var.

Kürtler ile ‘terörü’ özdeştirmek, iki kardeş muamelesi yapmak sık sık aynı cümle içerisinde kullanmak gibi yaklaşımlar, Türk siyasetine siyasal, sosyal, kültürel ve hukuksal yararlar sağladığı kadar, Türklüğü varoluşsal soruna dönüştürdü.

Diğer yandan Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde, bu yasanın tanımının birlik kriterlerine ve mevzuatına uygun olarak düzeltilmesi taleplerine, iktidar partisi tarafından neden direnç gösterildiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Ankara’ya nefreti büyütmek çıkmaz sokak

Muhalefeti ve itirazları bastırmanın elverişli aracının Kürt meselesi ve terör parantezi olduğunu, 31 Mart Yerel seçimlerinde yüzde 48,91 oyla seçilen Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış’a 19 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi sürecinde bir kez daha görmüş olduk.

Akış, on yıl karara bağlanmayan dosya çerçevesinde, karar açıklanmadan dört gün önce görevden alındı, vali kayyım olarak atandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın, bu tasarruflarını ve Hakkâri Belediye Eşbaşkanı Mehmet Sıddık Akış’a ilişkin verdikleri hükümlerini açıklayan sosyal medya paylaşımı, Türkiye’nin çukurunu gösteren bir belge.  İçişleri Bakanı hükmü açıkladıktan dört gün sonra, mahkeme heyeti usul gereği zorunluktan kararı tutanağa geçirdi.  Her şey kamuoyunun gözlerini önünde yaşandı.

Kürt sorununu siyasi ve yasal ‘terör parantezinden’ çıkarmaya cesareti olmayanların, Türkiye’yi bu çukurdan çıkarmaları mümkün gözükmüyor.

İkinci yüzyılında Türkiye’nin demokratik ve barışçıl bir geleceği, Kürt sorununda ‘terör parantezine’ çeşitli bahane, gerekçe veya korkularla rıza gösterilerek ve Kürt seçmenin iradesini yok sayan tutumlarla inşa edilemez. Kürtlerin Ankara’ya olan nefretini büyütmek 21. yüzyılın dünyasında çıkmaz yoldur. Dünyanın tersine dönmesini hayal etmek gibi bir şeydir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü kritik süreçte herkese, her kesime büyük sorumluluk düşüyor. Hakkâri Belediyesi’ne atanan kayyıma, seçilmiş belediye başkanının siyasi komployla cezalandırılmasına ve tutuklanmasına karşı demokratik siyasal hakları, evrensel hukuk değerlerini ve insancıl hukuku daha net ve kararlılıkla savunmak gerekiyor.



Melike Işık Tüm Yazıları

Sahipsiz köpeklere yönelik saldırılara son!

Sokak köpeklerinin konumunu ve fotoğraflarını yayımlayan web sitesi Havrita’nın son aylarda gerçekleşen köpek cinayetleriyle ilişkisi gündeme gelince toplumdan tepki yağdı. 

Uygulamada önce kendi halinde öylece yatan sahipsiz köpekler, ardından kimi sahipli köpekler ve hatta köpekleri besleyen insanlar sanki varlıkları birer suçmuş gibi ifşalanarak hedef gösterilmeye başlandı. 

Uygulamanın son aylarda artan köpek cinayetleriyle ilişkili olduğu ve uygulamada işaretlenen bölgelerdeki köpeklerin zehirleme gibi saldırılarla karşılaştığı belirtiliyor. Sosyal medyada bu işaretlemelerin gündem olmasıyla sitenin kapatılması için binlerce imza toplandı. Nihayetinde siteye ve sosyal medya hesaplarına erişim engellendi fakat sahipsiz köpeklere yönelik saldırılar devam ediyor.

Uygulamanın sahipleri her ne kadar uygulamanın “önlem ve bilgilendirme” amacı taşıdığını ve hatta hayvan refahını gözettiğini iddia etse de “başıboş köpek çeteleşmesi”, “köpek saldırısı” gibi başlıklarla daha en başından çözüm sunma amacından ziyade bir korku ve nefret aşılama amacı güttüğü anlaşılıyor. Üstelik Havrita, diğer pek çok köpek düşmanı sosyal medya hesabı tarafından destekleniyor. Tüm bu siteler ve sosyal medya hesapları, sokaktaki sahipsiz köpeklere yönelik bir nefretin örgütlenmesi ve yöntemi muğlak bir “başıboş köpeklerden kurtulma” gayesinde birleşiyor. 

Sokakların köpekler için güvenli bir yer olmadığı ve sahipsiz köpek nüfusunun kontrol edilmesinin hem hayvanlar hem insanlar için gerekli olduğu konusunda herkes hemfikirken yapılan bu “başıboş sokak hayvanlarından kurtulma” vurgusu, yöntemi ne olursa olsun başıboş köpeklerden kurtulmak için başvurulan her yöntemin meşru olduğu fikrini pekiştiriyor. 

Oysa medyada sokak hayvanlarını hedef göstererek sunulan saldırıların sorumlusu sokak köpekleri değil; hayvan hakları savunucularının yıllardır dile getirdiği güvenli kısırlaştırma seferberliğini yürütmeyenler, hayvanları birer silah olarak kullanan sahipler ve hayvanların barınma, beslenme gibi temel haklarını hiçe sayan yönetimlerdir. Gelgelelim hesap vermeye, sorumluluk almaya pek de niyeti olmayan tüm bu sorumlular, sahipsiz köpekleri toplamayı, zehirlemeyi ve hatta öldürmeyi bir çözümmüş gibi sunmaya cesaret edebiliyorlar.

Havrita gibi, hayvanların temel haklarını doğrudan tehdit eden uygulamalar tamamen kapatılmalı, bu uygulamalar aracılığıyla hayvanlara saldırılar düzenleyenler 5199 sayılı Hayvanların Korunması Kanunu’nu ihlalden cezalandırılmalı. 

Sokak köpeklerine yönelik saldırılar ve onları hedef alan söylemlere derhal son verilmeli. 

Melike Işık

(Sosyalist İşçi


Meltem Oral Tüm Yazıları

Direnişin yanındayız

Filistin meselesi, nedenleri ve sonuçları itibariyle küresel ve bölgesel güçlerle çok ilişkili ancak emperyalist güçler arasındaki gerilimlerin yansıdığı bir saha, iki devlet arasındaki askeri gerilim, bölgesel çıkarlar veya ulusal kurtuluş mücadelesi karşısında egemen ulusun savaş politikaları gibi meselelerden kategorik olarak çok farklı. Ve bu farkın kökeni, İsrail devletinin kolonyalist niteliğinde, yerleşimci sömürgeciliğinde yatıyor. 

Bize Filistin ortak operasyon odasının direniş eylemini kınamadığımız için, sivillerin ölümünü mü savunuyorsunuz diye soruyorlar. Hayır. Filistin direniş güçleri eylem yaptığı için değil, İsrail sömürgeciliği yüzünden insanlar ölüyor. Tam da bu yüzden İsrail'in sömürgeci bir terör devleti olarak varlığının sona ermesi gerekir. 

Bize Shani Louk’un müzik festivali alanındaki insanların esir alınırken maruz bırakıldığı muameleyi onaylıyor musunuz diye soruyorlar. Hayır. Sömürgeci devletin esir aldığı 5 bini çocuk binlerce Filistinli varken, Filistinliler sistematik olarak cinsel şiddet dahil her türlü zorbalığa maruz bırakılırken sadece bazı bedenlerin maruz bırakıldığı şiddet dünyayı şoke ediyorsa burada eşitsizlik var diyoruz. Yapısal şiddeti görünmez kılmak günün sonunda İsrail’in sömürgeciliğine yarıyor. Tıpkı Afganistan-Irak savaşlarında ABD’nin yaptığı gibi, kadın bedeni üzerinden katliamlar meşrulaştırılmaya çalışılıyor. İsrailli tarihçi Ilan Pappe son yazısında kolonyalizm ne kadar sürerse karşısındaki direnişin de o kadar yozlaşacağını yıllardır vurguluyoruz diyordu. Steril bir mücadele ne yazık ki yok ve bu konu özelindeki esas sorumlu İsrail sömürgeciliği. 

Bize cihatçıları mı onaylıyorsunuz diye soruyorlar. Hayır. Yaşananlar seküler devlet-islamcı cihatçılar çatışması değil. Zaten vaadedilmiş topraklar şiarıyla sömürge devleti inşa eden İsrail’in ne kadar seküler olduğu tartışmalı. Hamas’ın ise İslamcı olması cihatçı terör örgütü olduğu anlamına gelmiyor. IŞİD, Hamas, Hizbullah, Boko Haram, İhvan vs bunlar bir ve aynı şeyler değil. 

Karşımıza çıkan bu soruların neredeyse hepsinin kökeninde temel bir problem var. İsrail’i meşru ve mutlak bir devlet olarak görmek. Bu da aslında İsrail’in 1948’den itibaren filistinlileri kendi topraklarından katliamlarla sürerek yerleşimci sömürgeci bir devlet kurduğu gerçeğini gölgeleyip, kendi halinde bir devletken birtakım cihatçıların saldırısına uğradığı şeklindeki propagandasında ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.

Direnişi Hamas’a indirgeyenler, Hamas’ın bu eylemiyle Gazzelileri tehlikeye attığını ve İsrail’i savaş başlatmaya kışkırttığını söylüyor. Oysa bölgeyi takip eden birçok kişi çok uzun zamandır bölgeyi tamamen Filistinsizleştirme hamlesine girişmeye hazırlandığını, bir şekilde bir yerden “olayların” patlak vermesinin an meselesi olduğunu anlatıyordu. Birincisi bu zaten İsrail’in yapısından kaynaklanıyor. Filistinliler nakbanın yani topraklardan sürülmenin, yersiz-yurtsuzlaştırılmanın sürekli yapısını vurguluyorlar yıllardır. 

75 yıllık haritadaki değişim de zaten bunu gösteriyor. Son dönemde Batı Şeria’daki silahlı ırkçı yerleşimci politikası bunu gösteriyor. O yüzden Filistinlilerin varlığı, varoluşu İsrail’in kurumsal sömürgeci politikasının sonlanmasına bağlı, birinin varlığı ötekinin yokluğuna bağlı. Bu yüzden biz tek devletli çözümü yani özgür laik birleşik Filistin’i savunuyoruz. 

İkincisi ise son yıllarda Arap coğrafyasındaki ülkelerin İsrail’le normalleşme sürecine girmiş olmaları. 16 yıldır etrafı duvarlarla çevirli Gazze’de açık hava hapishanesi koşullarında yaşayan filistinlilerin davası giderek gündemden düşmeye başladı. Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Bahreyn gibi ülkelerin 2020’den itibaren İsrail’le imzaladıkları anlaşmalar Filistinlilerin sömürgeleştirilmesini olağanlaştırırken diğer yandan da zaten Batı’nın askeri, ekonomik, kültürel vb tam desteğini alan İsrail’in bölge ülkeleriyle de normalleşmesi Filistinsizleştirme politikası için İsrail’e güç verdi. Aksa Tufanı başlamadan iki ay önce İsrail Mescidi Aksa’ya saldırmıştı ve ertesi gün de Batı Şeria’da silahlı yerleşimciler Filistinli sivillere saldırmıştı. Dolayısıyla Aksa Tufanı, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir halkın, tüm dünyanın kendisine sırtını döndüğü koşullarda yaklaşmakta olan felaketi beklemek yerine direnmeyi tercih etmesidir. 75 yıllık direniş tarihinin en büyük eylemlerinden birisidir. Arkasına en büyük emperyalist gücün desteğini almış İsrail’in yenilmez denilen askeri kalkanı, demirden kubbe denilen gücü delindi. Filistinliler ablukayı kırdı, yıllar önce kovuldukları topraklara geri dönüş haklarını kullandılar. 


Nevzat Onaran Tüm Yazıları

Mustafa Suphi, Ankara’nın tuzağına düştü

Mustafa Suphi, yoldaşlarıyla ne büyük umutla kar kış demeden yola çıkmıştı. Davet sahibi TBMM Reisi Mustafa Kemal’di. Kabul eden de Suphi liderliğindeki Türkiye Komünist Fırkası’ydı (TKF). Kars’ta Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’in konuğu olarak üç haftaya yakın kalmalarından şüphelendiler mi? Bilemiyoruz. 22 Ocak’ta Erzurum’a geldikten sonra artık geç kalınmıştı. Çünkü, Ankara-Kars-Erzurum üçgeninde belirlenen plan yürürlükteydi. Büyük olasılıkla Erzurum’da esir alındılar ve Trabzon yolculuğu böyle başladı; 28 Ocak 1921 gecesi Karadeniz sularında bitti. Erzurum ve Trabzon Kuvayı Milliyecileri görev başındaydı. Suphi ve yoldaşlarının katli, siyasal cinayet zincirinin 1921’deki halkasıydı. Öncesinde 1915’te Ermeni mebuslar Krikor Zohrab’la Vartkes ve sonrasında 1948’de Sabahattin Ali, 1979’de Abdi İpekçi, 1980’de Kemal Türkler, 1991’de Vedat Aydın, 1992’de Musa Anter, 1993’te Uğur Mumcu ve 2007’de Hrant Dink… Hiç şüphesiz onlarca isim sayabiliriz. Onlarca fiil, ama fail yok; ne tesadüf?

Suphi’ye resmi davet

TBMM Reisi Mustafa Kemal ile TKF Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi arasında doğrudan ve dolaylı ilişki kuruldu. Mustafa Suphi, Mustafa Kemal’le ve Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’le hem yazıştı hem de parti görevlileri görüştü. Süleyman Sami, “BMM Reisi M. Kemal Paşa Hazretlerine” hitabıyla başlayan 15 Haziran 1920 tarihli mektupla Ankara’ya gitti. Sonra 2 Ağustos’ta [Ermenileri imha edenlerden eski Zor Mutasarrıfı] Salih Zeki, Karabekir’le görüştü ve Karabekir’in mektubuyla[1] Trabzon üzerinden Ankara’ya ulaştı. Kâzım Paşa'nın sırf memleketin yararı için komünist ve Bolşevik göründüğünü[2] belirten Mustafa Kemal, Salih Zeki’den de bir mektup aldı. Mektupta komünist teşkilatın amacı açıklanıyordu. Mustafa Suphi’ye, Mustafa Kemal yazılı ve Kâzım Karabekir şifahi cevap verdi. Mustafa Kemal’in “Mustafa Suphi Yoldaş” hitabıyla başlayan 13 Eylül 1920 tarihli mektubunda, halk hükümeti ve idarenin esas olarak seçimle belirlendiği gibi şuralara atıf yapıldı. Aynı hedefe yüründüğü için TBMM’ye yetkili bir delegenin gönderilmesini isteyen Mustafa Kemal’in ikili görüşmede önemle üzerinde durduğu bir konu da Sovyetlerden gelen yardımdır.[3]

Yardımların başladığı bir dönemde Sovyet Rusya’yla ilişkiye önem veren Mustafa Kemal ve diğer muhatapların Suphi’ye yazılı veya şifahi verdiği ortak mesaj, tek yetkili makam TBMM’dir. Suphi de sonraki iki mektubunda bu düşüncede olduğunu beyan edecektir.

Mustafa Kemal’in 14 Eylül’de Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat’a (Cebesoy) gönderdiği şifresinde konu, Mustafa Suphi ve komünizmdir. Mustafa Kemal, “Mustafa Suphi Yoldaşa da yazdığım veçhile ne yapılacak ise hükümet vasıtasıyla” yapılmasını ve alenen komünizm ve Bolşevizm aleyhtarlığını uygun bulmadığını yazdı. Mustafa Kemal, Ali Fuat’a 26 ve 31 Ekim tarihlerinde de gönderdiği iki şifredeyse, “hükümetin malûmatı tahtında” 18 Ekim’de resmen TKF’nin kurulduğunu ve “maksadı millimizin kahramanı arkadaşlarımız[ın] bu teşkilâtta” bulunacaklarını bildirdi.[4]

Suphi, Kasım 1920’de ikinci mektubunu Mustafa Kemal’e cevaben yazdı, yedi maddeydi. Karabekir’in Ermenistan harekâtı ve gönderilen ‘Türk Kızıl Alayı’ hakkında değerlendirme yapılan mektupta, temel talep, Türkiye’de kendiliğinden doğan komünist teşkilatların kanuni bir şekle sokulmasıydı.[5]

M. Kemal’in Suphi’ye yazdıktan sonra resmi TKF’yi kurdurması, gerçekte neyi amaçladığını anlaşır kılmaktaydı. İki tane TKF olamayacağına göre öncelikle tasfiye edilecek olan Suphi’nin partisiydi. Suphi ve yoldaşlarının imhası, hiç kuşkusuz bu yönde bir icraattır ve devamında komünizme yasak dili resmileştirildi.

M.Kemal-M. Suphi yazışması ve ilgililer arasındaki ikili görüşmeler ortaya koymaktadır ki, resmen Suphi şahsında TKF heyeti davet edilmiştir. Bu genel kabule rağmen, Yavuz Aslan “gönüllü davet” olmadığı iddiasındadır. M. Suphi de davete icabet edecek tavrındadır.[6] Suphi’ye davet Meclis’te de müzakere edildi; hem de Suphi ve yoldaşlarının Erzurum’a geldiği 22 Ocak 1921’de. Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni’nin TKF ile ilişki kurmak ve mektuplaşmakla ilgili ağır ithamına cevaben net konuştu: “Mustafa Suphi ile ilk temasta bulunduğu[m] zaman yalnız muhabere etmedim. Benim nezdimde ademi mahsus göndermişti. Hakikaten Eskişehir’de bulunduğum sırada Mustafa Suphi’nin ve daha bir adamın [Azadan Mehmet Emin] imzasıyla bir vesikayı ve bir [15 Haziran 1920 tarihli] mektubu hamilen bir zat [Süleyman Sami] bana mülaki oldu (ulaştı). Mustafa Suphi bana müracaat ediyor ve diyor ki, bizim hariçte maksadı teşekkülümüz dâhildeki maksadı millimizi teshil (kolaylaştırmaktan) ve teminden (sağlamaktan) ibarettir […] Bu adam [Mustafa Suphi] Lenin’in yegâne adamıdır. Lenin, Türkiye hakkında bir iş yapmadan evvel mutlaka Suphi ile [görüşmektedir.] […] Ben doğrudan doğruya Mustafa Suphi’nin mektubuna cevaben [13 Eylül 1920 tarihli mektubu] yazdım […] Asıl mektubu getirip de mahrem tebligatta bulunan, söylediğim şeylerin hepsi hakkında müspet, müeyyid delaili (doğrulayan deliller) kafiye (yeterince) mevcuttur. Tekrar delile hacet yoktur.”[7]

Mustafa Kemal'den plana onay

Suphi ve yoldaşları Kars’a gelmeden çalışmaya başlandı. Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, 25 Aralık 1920’de Müdafaa-i Milliye Vekâleti’ne yazdı. Önerisi, Suphi’nin refakat eşliğinde Ankara’ya gönderilmesiydi. Telgraf, TBMM Reisi Mustafa Kemal dâhil ilgililere aktarıldı. Bunun üzerine Mustafa Kemal’in Karabekir’e gönderdiği 29 Aralık tarihli şifresinde, Suphi’nin komünizm cereyanlarını körüklemesinin mahzurlu olduğu belirtildi.[8] Bu, Ankara-Kars hattında ne yapılacağını belirlenmenin yazışmasıydı.

Suphi liderliğindeki TKF heyeti ancak 28 Aralık’ta Kars’a gelebildi ve üç haftaya yakın burada tutuldu. Neden beklendi veya bekletildi? 2 Ocak 1921’de Suphi, Moskova’ya giden ekipten Moskova Sefiri Ali Fuat, Maarif Vekili Rıza Nur’la görüştü[9] ve elbette buradan notlar Ankara’ya aktarıldı. Hem bu görüşme notları hem de Mustafa Kemal’in 29 Aralık tarihli şifresinde belirtildiği gibi, Kâzım Karabekir’in Suphi’yle görüşmesinden ne yazdığıyla ilgili bilgi, anıları saymazsak gün yüzüne çıkmadı.

Mustafa Kemal’in, Suphi’nin Kasım 1920 tarihli mektubuna cevap verip vermediği bilinmiyor. Kars’ta bulunan Suphi, 2 Ocak’ta TBMM Riyaseti’ne bir mektup daha yazdı.[10] Resmi TKF’nin kurulmasının memnuniyetle karşılandığı belirtilen mektupta, “Emelimiz memleketin müdafaa cephesini zayıf düşürmek değil […] hükümete yardımcı olmaktır. Bu gayeyi kanunların veregeldiği müsaadeler dâhilinde gereken kolaylığın gösterilmesini rica […] ve sizlere katılmakla onur duyacağımızı arz ederiz” denildi. Mektupta hükümetin 4 Ocak’ta okunduğu notunun varlığı çok önemlidir.

Suphi, sonunda bu iyi niyetinin kurbanı oldu. Zaten TKF’nin dönemsel politik analizi Ankara’dan ayrıksı değildir. TKF’nin 8 Kasım 1920’de aldığı kararda ve sonraki değerlendirmelerinde[11] Anadolu [Türk] millî kuvvetlerine, Hıristiyan milletlere ve Sevr’e bakışında Ankara ile paralellik vardır. Paralellik sonrasında daha da derinleşti. 1986’da TKP MK ve 1988’de TBKP MK Üyesi Ahmet Kardam’a göre, TKP, Ermeni soykırımını göremedi ve “Kürt isyanlarını gerici feodal isyanlar olarak” değerlendirdi.[12]

Mustafa Kemal’in vurguladığı gibi hükümetin Kâzım Karabekir’e verdiği talimat[13] ve Ankara-Kars hattında belirlenen plan, Erzurum Valiliği’ne Ankara emri olarak bildirildi. 2 Ocak’ta Kâzım Karabekir, Erzurum Valisi Hamit’e Suphi ve heyetinin Ankara’ya gönderilmemesinin Ankara emri olduğunu yazdı. Valinin yaptığı hazırlıkta öne çıkan teşkilat, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Heyeti’nin istifa etmesiyle 15 Ocak’ta kurulan Erzurum Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Anlıyoruz ki, cemiyet, 1960’lardaki Komünizme Mücadele Derneği’nin 1920’ler versiyonudur. Mete Tunçay’a göre, bu cemiyetin Erzurum’daki kışkırtmalarının arkasında Erzurum Valisi ‘Deli’ namıyla tanınan Hamit (Kapanlı) ve Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir vardır. 16 Ocak’ta vali, Mustafa Kemal’e gönderdiği telgrafında hem yeni kurulan cemiyeti hem de Kâzım Karabekir’le alınan kararı aktardı. Buna göre, Suphi ve TKF heyeti halkın galeyanından korunacak ve hudut haricine sevk etmek amacıyla Trabzon’a gönderilecektir.[14]

Erzurum’da Suphi ve yoldaşlarına ne yapılacağı, 3/4 Ocak’ta Kâzım Karabekir-Vali Hamit yazışmasına göre netleştirildi. 11 Ocak’ta Kâzım Karabekir, plan hakkında hem Ankara’yı bilgilendirdi hem de valiye cevaben onaylandığını yazdı. Aynı gün Kâzım Karabekir, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’la görüştü[15] ve onlara hükümeti haberdar ettiğini bildirdi. Üç gün sonra Karabekir, validen, saldırının olmaması için tedbir almasını istedi. 16 Ocak’ta valilikten Mustafa Kemal’e plan bilgisi aktarıldı ve 18 Ocak’ta Ankara’dan cevaben “Tedabiri âliyeleri musiptir (isabetlidir)” denildi.[16] Böylece valilik, ‘onay’ bilgisini Kâzım Karabekir’in bildirmesine rağmen, Ankara’dan ikinci kez aldı.

İmhadan üç gün önce 25 Ocak’ta Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Mustafa Durak ve Elcezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya Suphi ve yoldaşlarına yapılacakları, o güne kadar yapılanları yedi maddede özetledi. 22 Ocak’ta gizli celsedeki müzakere, birinci maddede “Komünizm sorunu, Meclis’te gizli toplantıda konuşuldu. Meclis ve hükümet komünizmin ülkede uygulanmayacağı hakkındaki kanısını kesin ve heyecanlı bir surette açıkladı” diye aktarıldı. Doğrudan plan, icrası ve onay hakkında olan beşinci maddede, “Erzurum’da Mustafa Suphi hakkında ulusal tepkilerin planını, daha önce Kâzım Karabekir Paşa’nın ve sonra [vali] Hamit Beyin yazılarıyla öğrenmiş ve uygun bulmuştum. Herhalde doğrudan gelecek yıkıcı herhangi bir akıma karşı Erzurum ve Trabzon’un ve bütün ülkenin bir demir duvar durumunda bulunacağına güveniyorum” denildi. Diğer maddelerde, hükümetin komünizme karşı gerekli önlemi aldığı, Rusya ile dostça ilişkilerin bozulmayacağı, Erzurum’daki cemiyetin önemli görev icra ettiği ve ayrıca Karabekir’e yazıldığı da ifade edildi.[17]

“Teçhizat ve para yardımı yapan Sovyetler gücendirilmeyecek” koşuluyla Ankara-Kars-Erzurum üçgeninde belirlenen ve Ankara’nın onayladığı plan şöyledir: 1- Heyet [Suphi ve yoldaşları] Erzurum’a vardığında halk kışkırtılmalıdır. 2- Heyette, Ankara’ya gidemeyecekleri ve kalamayacakları izlenimi uyandırılmalıdır. 3- Heyet Trabzon’a yönlendirilmelidir. 4- Trabzon’da da halk heyete karşı kışkırtılmalıdır. Yazılmayan 5’inci maddeyse, komünistlerin Karadeniz’de imhasıydı.

18 Ocak’ta Suphi ve yoldaşları, imha planından habersiz ve başlarına ne geleceğini bilmeden Kars’tan Erzurum’a trenle hareket etmiştir.

Ferman TBMM tutanağında

Suphi ve yoldaşlarının Kars’a gelişinden imhasına, Yahya Kâhya’nın[18] ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü’yle Topal Osman’ın öldürülmesi bir bütün olarak dikkate alındığında, Erzurum üzerinde karar/onay mercii Ankara’dır. 22 Ocak 1921 tarihli TBMM gizli celse zaptı[19] da İsmail Hakkı’nın (Tekçe) itirafı öncesinde konumu itibariyle Mustafa Kemal’in rolünü anlaşılır kılmaktadır. Tutanak aslında “komünistlerin katli vaciptir” fermanıdır.

22 Ocak’ta Mustafa Kemal, Hüseyin Avni’nin bazı konularda bilgilendiğini kabul ederek, “Kâzım Karabekir Paşaya Heyeti Vekile’den verilen talimata vakıf mısınız?” diye sordu. Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir’i takdir ediyor ve onay makamının hükümet olduğunu hatırlatıyordu! Sonraki aylarda TBMM’de Mustafa Kemal’in I. Grubu’na karşı oluşacak II. Grup lideri Hüseyin Avni’nin, yaptığı konuşmanın dört mesajı vardı: 1- Mustafa Suphi’ye millet ve hükümet namına mektup yazılmış ve söz verilmiştir. Bununla Kâzım Karabekir ve Mustafa Kemal, ismi verilmeden suçlanmıştır. 2- Mustafa Suphi’yle ilişki kuran ve heyeti davet eden cezalandırılmalıdır. 3- Mustafa Suphi, şarkta yalnız başına değildir. Bir heyet gönderilmeli ve tetkik edilmelidir. 4- Ankara’da kurulan [resmi] TKF’ye para aktarılması usulsüzdür.

TBMM Reisi Mustafa Kemal de Hüseyin Avni’yi yanıtladı: 1- Komünizm “memleketimiz, milletimiz ve dinimiz” adına kabul edilemez. 2- Resmi TKF, Mustafa Suphi’nin TKF’sine karşı özel izinle kuruldu ve gerektiğinde kendileri dağılacaktır. 3- Evet, Mustafa Suphi ile ilişki kuruldu ve mektuplar yazıldı. 4- Bundan sonra Mustafa Suphi ile görüşülmeyecek ve mektup yazılmayacaktır. 5- Mustafa Suphi’yi şarkta karşılayan Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’dir. 6- Mustafa Suphi’yi ve heyettekileri “sınır dışına tard” etme yani Ankara’ya gelmesini engelleme planını hazırlayan Kâzım Karabekir’dir. 7- Suphi ve yoldaşlarıyla ilgili [imha] planın gereği yapılacaktır.

Anlıyoruz ki, Mustafa Kemal ve Hüseyin Avni anti-komünizmde yarışıyor. Tutanak ortadadır, Mustafa Kemal net konuşmuştur: Anti-komünizm ötesinde Suphi ve partisini TKF’yi bitirecek plan icra edilecektir! Plan gereği 22 Ocak’ta Erzurum’dan kovalanan Suphi ve 13 yoldaşı, 28 Ocak’ta gece Trabzon’a sokulmadan Batum’a gönderilmek gerekçesiyle motorlara bindirildi ve Karadeniz’de imha edildi. Böylece Ankara’nın Türk millî güçleri, Türk komünistlerini, Yunan işgalci askerinden önce denize döktü!

Komünistlerin imhası

Plan icrasının ilk adımı teşkilatlanmaktır. 15 Ocak’ta Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu ve Ankara’yla temasa geçti. Mustafa Kemal, 22 Ocak’ta gizli celsede cemiyetin okunan telgrafına cevabını 25 Ocak’ta gönderdi. 22 Ocak’ta heyecanlı görüşme yapıldığı ve milletin komünizmi kabul etmeyeceği belirtilen cevapta, “Hükümetin, bu görüşe uygun olarak hareket edeceği tabii bulunmakla, Erzurum’un sayın ahalisini, milli birliğimizi daima yenileyip güçlendirici olan sağlam durumlarını iç rahatlığıyla” sürdüreceği vurgulandı.[20]

Suphi ve yoldaşları, Erzurum Valisi’nin Bayburt kaymakamına ve Ankara’ya yazdığı gün, 22 Ocak’ta Erzurum’a geldi. Mustafa Kemal, planın Erzurum’daki icrası hakkında tekrar bilgilendirildi. Buna göre, cemiyetin faaliyetiyle, Suphi ve yoldaşları kovuldu, onlar da Trabzon’a kaçtı ve halk yiyecekle yatacak yer vermedi. Trabzon’a kovalanan Suphi ve yoldaşları için 24 Ocak’ta Kâzım Karabekir, Bayburt kaymakamını ve 12. Fırka Kumandanlığını uyardı: TKF mensupları kabul edilmeyecekti.[21]

TKF heyeti öncelikle Erzurum’dan, ardından Bayburt, Gümüşhane ve Torul güzergâhında Trabzon’a kadar kovalandı. Heyet ancak 28 Ocak’ta gece Trabzon’a vardı. 2/3 Şubat’ta, Trabzon’a sokulmayan Suphi dâhil 14 kişinin motorla sahilden uzaklaştırıldığını Genelkurmay’a bildiren Kâzım Karabekir, ölümden bahsetmedi. Heyet 19 kişi olup beş kişi alıkondu. Bunlardan biri de Suphi’nin karısı Mariya (Meryem) Suphi’dir. Trabzon’da imhayı organize eden Yahya Kâhya, Mariya Suphi’yi “kendisine kapatma yapmış” ve heyetin maddi imkanlarına da el koymuştur.[22]

TKF’ye göre 16 partili öldürüldü.[23] Canını kurtaranlardan biri de Süleyman Sami’dir ve 3. Fırka Kumandanı Rüşdü’nün 20.7.1921 tarihli raporuna[24] göre, heyette Ankara’yla temaslı kişidir. TKF’de de bu yönde tartışma[25] olmuştur, ama o sıra bitirilememiştir.

TKF, aylar sonra yoldaşlarına ne olduğunu gündemine alabildi. Merkez Komitesi, Suphi ve yoldaşlarının katledilmesini 3 Mart 1921’de ilk kez görüştü ve ancak bir ay sonra 2 Nisan’da Moskova’ya bildirdi.[26] Bu arada 16 Mart’ta Sovyetlerle antlaşma imzalandı. Peki TKF teşkilat merkezi, katliamı Bolşeviklere bildirmekte neyi bekledi?

Sovyetlerle ilişkinin bozulmasının istenmediği koşullarda, Suphi ve yoldaşlarının katli hemen o anda akla gelmiş ve uygulanmış olamazdı. Nitekim ilgili yazışma ve görüşmeler, heyetle ilgili Ankara-Kars-Erzurum hattının işletildiğini, imhanın kararlaştırıldığını ve M. Kemal’den onay alındığını göstermektedir. Anadolu’daki varlığından bahsedilen komünist-Bolşevik hareket de o denli zayıftır ki, Suphi ve yoldaşlarını karşılamada ve katliam sonrasında bir varlık gösteremedi.

‘Öldürün’ diyen bellidir

Ankara hükümeti, Sovyet Dışişleri’ne M. Suphi ve yoldaşlarının ölümünün bir deniz kazası olduğunu yazdı. Yahya Kâhya’ya kimin emir verdiği bilinmiyor[muş]! Mete Tunçay, “Yahya’ya Suphi grubunun ortadan kaldırılması için kimin emir verdiği kesinlikle belli değildir. Bu buyruğun Karabekir’den çıkmış olması muhtemeldir. Ankara’nın ise, önceden haberinin olup olmadığını kestirmek güçtür” ve “eğer günün birinde M. Suphilerin öldürülmesinin onun [M. Kemal] emrettiği kanıtlanırsa, çok şaşacağım!” değerlendirmesini yaptı.[27] Ayrıca Yahya’ya emri verenin ya İttihatçılar[28] ya da doğrudan Ankara veya Ankara insiyatifiyle Kâzım Karabekir-vali Hamit ikilisi olabileceği[29] de öne sürüldü. Kâzım Karabekir[30] ise, Mustafa Suphi’nin İttihatçı aleyhtarlığı yüzünden öldürülmüş olacağını belirtti ve Enver Paşa’nın Sovyetlerle mücadelesinden dolayı Bolşeviklerin de Yahya Kâhya’yı öldürtebileceğini iddia etti.

Yahya’nın tutuklanması, beraat etmesi ve ardından 3 Temmuz 1922’de öldürülüp susturulması, iç çekişme ve saireyle gerekçelendirilirse de dönemin ‘özel muhafızı’ ve sonra Çankaya Muhafız Alay Komutanı İsmail Hakkı’nın (Tekçe), Topal Osman’ın iki fedaisiyle Yahya Kâhya’yı (300 kurşunla)[31] öldürdüğünü açıkladığı 4 Aralık 1977’de, düğüm çözüldü. Çünkü İsmail Hakkı Tekçe, Mustafa Kemal’e rağmen Trabzon’a gitmiş olamazdı. TBMM heyeti, zaten bu adrese ulaşmıştı; Yahya’yı öldürenler Ankara’dan gelen Topal Osman’ın adamlarıydı; bu kadar! İstihbarat Müdürü’yken Trabzon’da soruşturma yapan Feridun Kandemir’e göre, suikastın faili Yahya da “Yalnız değildim” tehdidini savurmuştu.[32] İsmail Hakkı Tekçe, bu fiiliyle ilgili beyanı öncesinde 16 Kasım 1968’de de Trabzon Mebusu Ali Şükrü’nün öldürülmesini organize eden Topal Osman’ın 2 Nisan 1923’te kendisinin yer aldığı ekip tarafından öldürüldüğünü açıklamıştı.[33] Bitmedi İsmail Hakkı Tekçe, Çankaya Muhafız Alay Komutanı Albay olarak 1937 yılı Nisan-Eylül döneminde, Dersim’de de görevlidir.[34] İcrasıyla İsmail Hakkı Tekçe, kelimenin tam anlamıyla Çankaya’nın özel fedaisidir.

Ankara’da Suphi ve yoldaşlarının 28 Ocak 1921’de katlinden ve 16 Mart’ta Sovyetlerle antlaşmanın imzalanması sonrasında komünizme karşı taktikte yeni aşamaya geçildi. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1921 tarihli mektubunda, komünizme müsamahanın bittiğini yazdı.[35] Artık resmî TKF’ye de gerek kalmayacaktır. Ve zamanla anti-komünizm, Türk devletinin ideolojik konumlanmasında içselleştirdiği bir unsuru olacaktır!

Buraya kadarki tüm yazışmalardan/anlatımdan çıkardığım yalın gerçek şudur:

1- Mustafa Suphi ve yoldaşları resmen Ankara’ya davet edilmiştir.

2- TBMM Reisi Mustafa Kemal’le Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir yazışmasıyla belirlenen plan, TKF heyetinin Erzurum-Trabzon hattında kovalanması ve Karadeniz’de imhasıdır. Bunun için Erzurum ve Trabzon Kuvayı Milliyecileri seferber edildi.

3- Planı onaylayan BMM Reisi Mustafa Kemal’dir.

4- Planın sahada teşkilatlandırılmasını yapan kumandan Kâzım Karabekir’dir

5- Trabzon’da imhayı yapacak görevli Yahya Kâhya’dır.

6- Plan icrası sonrasında Yahya Kâhya, ardından mebus Ali Şükrü ve Topal Osman öldürüldü. Çankaya fedaisi İsmail Hakkı Tekçe’nin beyanlarıyla sabittir ki, Çankaya, cinayet zincirinin ortasındadır!

1915’lerden, 1921’e ve bugüne, faili meçhul siyasal cinayet zincirinin herhangi bir halkasını kopartacak hukuki sistem oluşturulamadığı için yeni halkalar eklendi, ekleniyor. Zincirin kopartılması, hiç kuşkusuz siyasal cinayetleri var eden Türkçü-Sünni İslamcı ekonomik politiğin ilgasıyla mümkün olacaktır!

NOTLAR

[1] Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul-1960, s. 831-832, 834.

[2] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 335-336.

[3] Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), BDS Yayınları, İstanbul-2000, s. 100-101 ve Belgeler-s. 338-339; Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, Ankara-1997, s. 269-280; Dönüş Belgeleri-1, TKP MK 1920-1921, çeviren: Yücel Demirel, TÜSTAV, İstanbul-2004, s. 49-50, 112-117.

[4] Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hâtıraları, Temel Yayınları, İstanbul-2000, s. 515-518, 551-554; Mete Tunçay, age, s. 151.

[5] Dr. Samih Çoruhlu’dan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 339-340.

[6] Mete Tunçay, age, s. 102 ve Belgeler-s. 354; Yavuz Aslan, age, s. 288-291; Hamit Erdem, Mustafa Suphi, 3. Baskı, Sel Yayıncılık, İstanbul-2010, s. 200-202; Dönüş Belgeleri-1, s. 72-78, 123, 160, 238, 271.

[7] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 336.

[8] ATASE’den aktaran Yavuz Aslan, age, s. 299-301.

[9] Mete Tunçay, age, 102, 152; Yavuz Aslan, age. S. 301-303; Hamit Erdem, age, s. 225-229.

[10] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 341, 345.

[11] Dönüş Belgeleri-1, s. 152-155 (8 Kasım 1920), 323, 331; Dönüş Belgeleri-2, TKP MK 1920-1921, çeviren: Yücel Demirel, TÜSTAV, İstanbul-2004, s.79.

[12] Birikim, Eylül 2020, sayı: 377, s. 43.

[13] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 337

[14] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 351; Yavuz Aslan, age, s. 306-307, 312-314.

[15] Kâzım Karabekir, age, s. 909-910.

[16] Mete Tunçay, age, s. 152 ve Belgeler-s. 351, 353; Yavuz Aslan, age, s. 307-315; Hamit Erdem, age, s. 230-237.

[17] Cihat Akçakayalıoğlu’ndan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 246.

[18] Yahya Kâhya olarak bilindi, ama hakkındaki çalışmada adı Kâhya Yahya’dır (Uğur Üçüncü, Kâhya Yahya, Serander Yayınları, Trabzon-2015).

[19] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 326-337.

[20] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 326; Cihat Akçakayalıoğlu’ndan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 245-246.

[21] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 352-353; Yavuz Aslan, age, s. 316-320.

[22] Mete Tunçay, age, s. 102, 153 ve Belgeler-s. 356; Yavuz Aslan, age, s. 321, 331-332. Türkiye Komünist Gençler Birliği azası Abdülkadir’in 1 Ekim 1921 tarihli anlatımı, Dönüş Belgeleri-2, s. 157-169.

[23] Dönüş Belgeleri-2, s. 151-153

[24] ATASE’den aktaran Yavuz Aslan, age, s. 271-273.

[25] Dönüş Belgeleri-2, s. 131-136, 141-142.

[26] Dönüş Belgeleri-2, s. 115-121, 128-130.

[27] Mete Tunçay, age, s. 153-154 ve Belgeler-s. 356.

[28] Yavuz Aslan, age, s. 353-359.

[29] Hamit Erdem, age, s. 267.

[30] Kâzım Karabekir, age, s. 1147-1148.

[31] Lazistan Mebusu Ziya Hurşid açıkladı (TBMM ZC, devre: 1, cilt: 28, 29 Mart 1923, s. 231).

[32] Mete Tunçay, age, s. 154 ve Belgeler-s. 355; Yavuz Aslan, age, s. 339-342, 353-354; Feridun Kandemir, Atatürk’ün Kurduğu Türkiye Komünist Partisi ve Sonrası, Yakın Tarihimiz Yayınları, İstanbul-1965, s. 184-186.

[33] TBMM ZC, devre: I, cilt: 28, 29 ve 31 Mart 1923, s. 226-233 ve 243-244 ile 2.Nisan 1923, s. 304-308; Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Ant Yayınları, 3. baskı. İstanbul-1998, s. 101.

[34] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Basımevi, Ankara-1972, s. 399-401; BCA-F: 030.10/K: 110, D: 745, S: 19; BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 18; BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 19; BCA-F:490.01/K: 1137, D: 146, S: 4.

[35] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 246-247.


Nuran Yüce Tüm Yazıları

Sezgin Tanrıkulu yalnız değildir

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, katıldığı bir canlı yayın programında şu sözleri dile getirdi: 

“TSK’nın yaptığı her şey, eleştiriden azade değil. Biz milletvekiliyiz bunları sorgularız. TSK değil mi 12 Eylül’de darbe yapan? Bu ordu değil mi 15 Temmuz’da darbe girişimi yapan, köyleri yakan... Benim takip ettiğim davalar var. 15 köylüyü helikopterden atan TSK değil mi? AİHM kararıyla sabit hale gelen... Biz eleştirel yaklaşırız. Soru sorarız, doğru olup olmadığını sorarız, TSK üzerinden bu tür şaibelerin kalkması amacıyla bunu sorarız. 40 yılda her şeyi doğru yapsaydı Türkiye bu durumda olmazdı. AİHM kararı orada, 15 tane köylüyü kim attı? Bu kadar köyü kim yaktı? Daha yeni Roboski Uludere oldu... Sizler de eleştirel yaklaşamadığınız için Türkiye bu noktaya geldi.” 

Bu sözlerinin ardından da iktidar, TSK ve kendi partisi tarafından hedef haline getirildi.  Ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir tatil gününde alelacele Sezgin Tanrıkulu hakkında “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama ve Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama” suçlamalarından soruşturma açtı. Tanrıkulu’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin fezleke de TBMM’ye iletilmek üzere Cumhurbaşkanlığına gönderildi.

Tanrıkulu’nun televizyondaki sözleri kendi yargıları değil belgelerle, görgü tanıklarıyla, ifadelerle kanıtlanmış ve AİHM’in de Türkiye’yi mahkum ettiği davalara ilişkindi. 

1990’lı yılarda yakınları kaybedilmiş insanların yıllara yayılan, her türlü hukuksuzluğa mahkum bırakılan zorlu mücadelelerinin sonrasında açılan davalar ile sabitlenmiş suçlara ilişkindi. 

Tanrıkulu’nun ifade ettiği, Diyarbakır Kulp’ta kaybettirilen 11 kişi için AİHM’de açılan dava dosyasının başlığı “Mehmet Salih Akdeniz ve diğerleri vs Türkiye”. 

97-98 yıllarında iki kere Türkiye’ye gelen üç hukukçunun yaptığı incelemeler sonucu, 99 yılında yayınlanan raporda TSK’nın bölgede yaptığı operasyon sırasında gözaltına alındıkları ama hiçbir resmi gözaltı işlemi yapılmayan 11 kişinin en son helikoptere bindirilirken görüldüğü ve bir daha kendilerinden haber alınamadığı söyleniyor. 

2001 yılında AİHM bu davada Türkiye’yi, kaybolan 11 kişinin ailesine toplamda 311 bin sterlin ödemeye mahkum etti. 2003 yılında ise aynı bölgede köylüler tarafından bulunan kemik ve eşyalar için bölgeye savcının gelmesi talep edildi. Savcı güvenlik gerekçesi ile gelmeyi reddedince köylüler kemikler ve diğer eşyaları çuvallara doldurup savcıya götürdüler. Adli Tıp Kurumu tarafından verilen raporda kemiklerin en az dokuz kişiye ait olduğu ve bunlardan ikisinin Mehmet Salih Akdeniz ile Behçet Tutuş’a ait olabileceği (yüzde 99.99 oranında) söylendi.

Sezgin Tanrıkulu yıllardan beri hak, adalet ve eşitlik mücadelelerinin içinde yer alıyor. 

Kendisine karşı başlatılan, başta AKP milletvekilleri, yöneticileri olmak üzere İYİ Partiden MHP’sine dek uzanan tepkiler ve tabiî ki kendi partisinden de yapılan “milletimizin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri’ni töhmet altında bırakan ifadeleri kabul edilemez” açıklamasına karşı hakikatlerin şimdiki siyasi atmosfere göre eğilip bükülemeyeceğini dile getirerek gerçekleri söylemeye devam ediyor.

Bu gerçekleri ifade eden kişilerin yanında, amasız fakatsız durmak, bugünkü karanlık ortamı aşmanın tek koşuludur. 

Sezgin Tanrıkulu’nun yanındayız.


Onur Korkmaz Tüm Yazıları

İğneada’ya nükleer santral tasarıları kabul edilemez!

Türkiye'nin enerji politikaları ve özellikle nükleer enerji kullanımı hakkındaki tartışmalar son yıllarda büyük bir önem kazandı. Hükümetin Akkuyu ve Sinop'tan sonra İğneada'ya da bir nükleer santral kurma girişimleri, çevresel ve güvenlikle ilgili endişeleri de beraberinde getiriyor. 

Nükleer santrallerin potansiyel sızıntılar ve çekirdek erimeleri gibi felaketlere yol açabileceği bilinse de Enerji Bakanlığı bu sorunları görmezden gelerek iklim krizini nükleer enerji için bir fırsata dönüştürme çabası içinde. Hükümet, nükleersiz bir dönüşüm ile karbon nötr olmanın ancak 2050’lerden sonra sağlanabileceğini iddia ediyor.

Bahaneler ve Gerçekler

‘Karbon nötrleşme’ yolundaymış gibi anlatılsa da Türkiye fosil varlıkları yakıt olarak kullanmaya devam etmede ısrarlı gözüküyor. 

Hükümet dünyanın en verimsiz kömürü ve bir o kadar verimsiz termik santralleri için Akbelen’i her türlü tepkiye rağmen yok ederken, bir yandan da nükleer santral inşa ederek karbon salımlarını düşüreceğini söylüyor. 

Görünen köy kılavuz istemiyor ama burada çelişkili olan sadece durumun kendisi değil aynı zamanda bakanlığın “nükleersiz karbon nötr olamayız” söylemleri. 

Nükleer enerjinin yatırım süresi uzun ve maliyetlidir. Ayrıca anlatıldığı gibi yüksek kapasiteli falan da olmaz. Bunu görebilmek için Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile Karatay Güneş Enerjisi Santralinin verilerine bakmak yeter:

  • Neredeyse 11 milyon dönümlük bir araziye inşa edilen Akkuyu NGS’nin kapasitesi 4,8 GW, kurulum maliyeti 20 milyar dolar ve inşaat süresi 10 yıl. 
  • 1 GW kapasiteli Karatay GES 20 bin dönümlük arazi üzerine yalnızca 2 yılda kuruldu ve inşası 1,3 milyar dolara mal oldu. 

Akkuyu’nun aldığı güneşin daha fazla olacağı gerçeği de görmezden gelindi. Oysa Akkuyu’ya kurulacak 4,8 GW’lık bir fotovoltaik GES santrali, nükleer santralin 10’da biri kadar bir araziye, 3’te 1’inden ucuza ve 5’te 1’i kadar bir sürede yapılabilirdi. 

Dahası, işletme maliyetlerini göz önünde bulundurunca nükleerin yanında 8’de 1 seviyelerinde kalacağı da anlaşılıyor. Benzer bir hesabı Sinop’ta rüzgâr enerjisiyle de yapmak mümkün.

Acaba benim 10 dakikalık bir araştırmayla yaptığım bu hesaplamayı Enerji Bakanlığında yapabilen kimse yok mudur? 

İğneada’ya çivi dahi çakamazsınız: Bu, gezegene ihanettir

Nükleer santral başlı başına bir sıkıntı iken bir de bu santrali İğneada’ya yapma planı var ki bu da başka bir savsata. 

Kırklareli’ne bağlı Karadeniz sahilindeki İğneada, 3155 hektarlık eşsiz bir Longoz ormanına sahip. Amazon ve Afrika Kongosu longozları ile birlikte dünyadaki üç longoz ormanından biridir. 

Türkiye’de biyoçeşitliliğin en zengin olduğu bu bölgeye bir enerji santrali yapılmasının akla gelmesi bile korkunç! 

Longoz’a en ufak zarar verecek hareket, dünya tarihindeki en büyük ihanetlerden biri olur. Bu eşsiz doğal alanın korunması ve gelecek nesillere bırakılması gerekiyor.

Tüm nükleer santral planlarından acilen vazgeçin! 

Türkiye’nin güneş ve rüzgâr potansiyeli yüksek bir coğrafyada, enerji ihtiyaçlarını karşılamak için nükleer kullanması ne akla ne de mantığa sığar. 

Nükleer santrallerin çevresel ve güvenlik risklerini göze alamayız. 

“Karbon emisyonlarını azaltmak için vaktimiz yok” gibi kılıfların arkasına sığınmadan hemen tüm nükleer inşaat ve projelerini durdurun! 

Karbon salımlarına hemen son vermek için bir yol haritası çıkarın, yıllardır beklediğimiz iklim acil durumu ilan edin! 

Dönüşümün maliyetini kamu kaynaklarından değil, sorumlusu olan fosil yakıt şirketlerinden karşılayın. 

Dönüşüm sırasında, kapanan santral ve maden işçileri için göç etmek zorunda kalmayacakları, aynı kalifiyede ve ücretteki işlere kavuşabilecekleri programlar oluşturun.

Hem Adil hem de Acil bir geçiş istiyoruz!

Onur Korkmaz

(Sosyalist İşçi)



Ozan Tekin Tüm Yazıları

Agresif dış politika çöktü

Milliyetçiliğe göre tarih farklı ulusların arasındaki rekabet ve güç hiyerarşisi tarafından belirlenir. Deprem ise asıl olanın farklı uluslardan sıradan insanların bu yaşamdaki ortak çıkarları olduğunu gösterdi.

6 Şubat günü sabaha karşı 04:17’de olan deprem Türkiye’de 10 milyondan fazla insanın yaşadığı 10 şehri sarstı. Depremden hemen bir saat sonra 4. seviye alarm ilan edildi. Bu, uluslararası yardım çağrısını da kapsıyordu. Ve hemen bunun ardından onlarca ülkeden Türkiye’de yardım seferberliği başladı. İnsani yardımlar, arama ve kurtarma çalışmaları, sahra hastanesi kurma gibi birçok alanda çalışan 80’den fazla ülke 7 binden fazla personelle çalışmalara sahada katkı verdi.

Türkiye’nin son birkaç yıldır izlediği agresif dış politika, “yerli milli” söylemler, “Mavi Vatan” tezleriyle komşuların düşman ilan edilmesi gibi birçok gelişmeye rağmen, deprem sonrası gösterilen uluslararası destek muazzamdı. İlk yardıma koşanlar arasında, AKP-MHP iktidarının düşman olarak kodladığı Ermenistan’dan ve Yunanistan’dan gelen ekipler vardı. Hükümet sık sık “Atina’ya füze atarız” tehditleri savururken, “bir gece ansızın gelebiliriz” derken, Yunanistan’dan sınıf kardeşlerimiz Türkiye’deki farklı halklardan depremzedelerin yardımına koştular ve olanca güçleriyle hayat kurtarmak için uğraştılar. Benzer şekilde Ermenistan’dan gelen ekipler de, Türkiye defalarca Azerbaycan-Ermenistan geriliminde taraf olmuşken ve savaşa bizzat müdahale etmişken, insanlığın temel bir gereğini yerine getirerek Türkiye’deki yoksulların acısını kendi acıları olarak görüp yardıma koştular.

Oysa faşist MHP’nin de bir parçası olduğu iktidar bloku, yıllardır Mavi Vatan tezleriyle etrafımızdaki herkesin bize düşman olduğunu anlatıyor. Yunanistan’a karşı Doğu Akdeniz’deki gaz arama çalışmaları ve adaların konumu üzerinden saldırganlık gitgide tırmandırılıyor. Libya’nın yalnızca yarısını kontrol edebilen bir hükümetle bölgedeki hiçbir ülkenin tanımadığı anlaşmalar imzalanıyor. Bütün bunların hepsi “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı”, dolayısıyla güç yoluyla “çıkarlarımızın” korunması gerektiği söylenerek yapılıyor. Benzer şekilde Ermenistan’la bundan 15 yıl önce esen daha ılımlı rüzgarların yerine düşmanlık politikası esas alınıyor. Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler sürekli askeri operasyon arayışında bulunulması gereken “milli güvenliğe tehdit” unsurları olarak görülüyor.

Depremde ise hem Türkiye’nin farklı kimliklerden halkları, Türkler Kürtler, mülteciler el ele vererek hayatlarını kurtarmak için ortak bir mücadele veriyorlar. Buna dış ülkelerden gelen yardım ekipleri de katılıyor. Milliyetçiliğin çizdiği yapay sınırlar ve ayrımlar unutuluyor, sıradan insanların, emekçilerin dayanışması öne çıkıyor.

Üstelik bu, asıl olarak devletler arası diplomasiye dayanan sınırlı bir dayanışma. Bir de farklı coğrafyalarda işlerin kontrolünün işçi sınıfına geçtiğini, aşağıdan inisiyatiflerin belirleyici olduğunu düşünelim. Burada tüm halkların yaralarını sarmak için çok daha muazzam bir enerji ve seferberlik ortaya çıkacaktır. Sosyalizm mücadelesi bu yüzden enternasyonalisttir, farklı uluslardan ve ülkelerden işçilerin çıkarlarının farklı uluslardan ve ülkelerden patronlara, sermaye sahiplerine karşı ortak olduğunu savunuruz.

Devletlerin bütün milliyetçi kışkırtmalarına rağmen, halkların dayanışması böyle zor dönemlerde esas oluyor. Nasıl ki bundan birkaç yıl önce Yunanistan’da yaşanan yangınlara karşı Türkiye işçi sınıfı, sendikalar ve tüm demokratik kurumlar dayanışma için elinden geleni ortaya koyduysa, şimdi de bir benzeri komşu ülkelerdeki sınıf kardeşlerimiz tarafından yapılıyor. Öyle ki, Ermenistan’la 30 yıldır kapalı olan sınır kapısından insani yardım geçiriliyor. 

Depremden çıkarmamız gereken sonuçlardan biri de Türk milliyetçiliğinin bölücü argümanlarına karşı enternasyonalizmin işçi sınıfını birleştiren ruhunu baskın hâle getirmenin ne kadar önemli olduğu. Bunun pratikteki karşılığı ise iktidardaki aşırı sağcılığın içe kapalı savaşçı anlayışını geriletmek, Doğu Akdeniz’den Suriye’ye savaş politikalarının terk edilmesine yönelik bir basınç oluşturmak, Yunanistan’dan Ermenistan’a, Suriye de dahil tüm komşu ülkelerle diyalog ve diplomasiye dayalı barışıl bir dış politikanın hayata geçirilmesini savunmak.




Roni Margulies Tüm Yazıları

Mutlu bitmiş bir göç öyküsü

Başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere tüm muhalefetin milliyetçiliğe, ırkçılığa, Kürt düşmanlığına ve en önemlisi göçmen düşmanlığına kapılması, teslim olması, ödün vermesi ve hatta dört elle sarılması ne sonuç verdi?

Basit. Ortalık zafer çığlıkları atan, oylarını yükseltmiş, beklenmedik başarılar kazanmış faşistler ve milliyetçilerle doldu. Sağın politika ve söylemlerini kullanarak sağdan oy kapmak mümkün değildir, böyle yapıldığında siyaset sahnesi tümüyle sağa kayar ve bundan yine sağcılar kârlı çıkar, bir kez daha kanıtlanmış oldu.

Yabancı/Arap/Suriyeli/Rus/sığınmacı/göçmen düşmanlığına kendini kaptırmayanlar için bir göç öyküsü anlatmak istiyorum. İnsanların keyif veya eğlence olsun diye göç etmediğinin, yerlerini yurtlarını, doğup büyüdükleri mekânları, atalarının yaşayıp öldüğü toprakları şımarıklıktan değil ancak mecburiyetten terk ettiklerinin bir örneğini vermek için.

Benim baba tarafım Polonya’dan gelmiştir. Dedem 1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir vatandaşı olarak Krakow’da doğmuş, Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştıktan sonra Viyana Üniversitesi’nde okumuş, Berlin’de mühendis olarak ilk işine girmiş ve 1925 Nisan’ında evlendikten hemen sonra Türkiye’ye göçmüş. Kalıcı olmasını düşünmüyorlarmış bu göçün, bir yıl çalıştıktan sonra geri döneceklermiş, ama iş uzamış ve Naziler’in Polonya’yı işgal etmesiyle beraber geri dönülecek yer kalmamış, göç mecburen kalıcılaşmış.

Anlatacağım göç dedeminki değil ama. Kardeşininki.

Frederik Margulies’e Krakow’daki gençliğinde Fredek derlermiş. Keman çalan ve hayatta tek isteği hep ve daha iyi keman çalmak olan Fredek zengin bir ailenin kızına aşık olmuş 1920’lerde. Kızın ailesi evliliklerine izin vermenin koşulu olarak Fredek’in kemancılıktan vaz geçip ailenin tekstil işinin başına geçmesini dayatmış. Margulieslerin tarihinde bildiğim tek yüz kızartıcı olaydır: Fredek bir kadın için sanatı terk etmeyi kabul etmiş! Evlenmişler. Çocukları olmuş. Bilebildiğim kadarıyla mutluymuşlar.

Alman ordusu 1 Eylül 1939’da Polonya’ya girdiğinde, Fredek eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte Fransa’da tatildeymiş. Kemanı bırakıp zengin bir kadınla evlenmenin bazı yararları da var kuşkusuz: Maddî durumları iyi olduğu için, Polonya’ya dönme olanağı ortadan kalkınca Fransa’da kalmaya karar vermişler. Uzun sürmemiş ama; 1940 Mayıs’ında Nazi orduları Paris’e doğru harekete geçince Fredek’le ailesi de önce Fransa’nın güneyine, oradan da zor bela İspanya’ya kaçmış. Artık Avrupa’da barınamayacaklarına ikna olduktan sonra, vize almak için Amerikan elçiliğine gitmişler. Vize bir yana dursun, içeri bile alınmamışlar. Çaresizlik ve korku içinde, tüm Güney Amerika elçiliklerinin kapılarını aşındırmaya başlamış, hepsinden geri çevrilmişler.

Bir gün Fredek ilk kez geçtiği bir yolda yürürken yüksek bir duvarın ardındaki büyük bir bahçe içinde süslü, elçilik olması muhtemel bir bina görmüş. Yaklaşmış, duvarda “Dominik Cumhuriyeti Büyükelçiliği” tabelasını okuyup dalmış içeri. Varlığından bile haberdar değilmiş böyle bir ülkenin, adını bile duymamış; ama ne önemi var, Avrupa’dan, faşizmden uzak bir yer olduğunu tahmin edebiliyormuş. İçerde uyuklayan iki memura vize istediğini söylemiş, herhalde ilk kez böyle bir taleple karşılaşan memurlar pasaportları damgalayıp uyuklamaya devam etmiş.

Dominik Cumhuriyeti, Karayiplerde, Küba’nın yanı başında yatay ve ince uzun Hispanyola adasının doğu yarısını kaplıyor; adanın geri kalanı Haiti. Göçmenlerden çok çekmiş Hispanyola. Kristof Kolomb Avrupalıların ilk yerleşimini burada kurmuş, adını La İsabela koymuş; yerli Taíno halkı ise Avrupalıların getirdiği virüsler nedeniyle kısa süre sonra grip ve çiçek hastalığından tümüyle telef olmuş. İspanyolların altın şehir Eldorado peşinde“Amerika” adını verdikleri kıtaya göçü ve burada yüzlerce yıl sürecek egemenlikleri La İsabela’yla başlamış.

Fredek daha sonra, California’da yaşlı bir adam olarak hayatının zengin coğrafyasını hüzünlü bir hayretle incelerken belki de bunları okuyup öğrenmiştir, ama 1940’ta uzun bir vapuryolculuğundan sonra Santa Domingo limanına ayak bastığında bilmiyordu herhalde. Günümüzün turist broşürleri, Kolomb’unoğlu Diego ile eşi Doña María de Toledo’nun şimdi müze olan evinin muhakkak görülmesi gerektiğini yazıyor. O zaman da müze miydi, bilmem, ama öyle de olsa, herhalde Fredek’in çokfazla ilgisini çekmemiştir. Dominik Cumhuriyeti’nde bir hayat kurmayı hiç düşünmemiş çünkü, amaç kapağı Amerika’ya atmakmış. Küba’nın ‘göç kotası’ olduğunu öğrenmiş. O yıllarda, Amerika güçmen göndermek üzere çeşitli ülkelere belli kotalar verirmiş. Fredek ve ailesi önce Küba’ya geçmeyi, sonra da Amerika’ya göçmeyi becermiş. Nasıl becermiş, neler yaşamışlar, nasıl olmuş, bilemiyorum. Krakow’dan Los Angeles’e uzanan, yaklaşık iki yıl süren bu öykü ne korkular, eziyetler, umutsuzluklar, mutsuzluklar içermiştir, kim bilir? Bildiklerim, yukarıdaki dört paragraftan ibaret işte.

Hiç olmazsa ama, Fredek’in öyküsünün mutlu bittiğini biliyorum. Amerika’ya girişte, memur “Margulies ismi burada zor okunur, zor anlaşılır” deyince, Marr soyadını almış aile. Ve benim bugün Amerika’nın çok çeşitli yerlerinde Bill Marr, Bob Marr gibi isimler taşıyan, tanışmadığım uzak akrabalarım var.

Böyle mutlu biten göç öyküsü çok nadirdir. Göç, “gitmek” değil “kaçmak” anlamına gelir: Nazilerden, savaştan, yoksulluktan, işsizlikten, açlıktan kaçmak.

Kaçarak hayata tutunmaya çalışan insanlara nefret ve düşmanlıkla bakanlara ömrüm boyunca nefret ve düşmanlıkla baktım. Ve hep öyle bakacağım.

Roni Margulies

(Bu yazı ilk kez 30 Mayıs 2023 günü Serbestiyet’te yayınlanmıştır.)


Sibel Erduman Tüm Yazıları

Müteahhitlere ve binaların yapılmasına izin verenlere değil mültecilere saldıranlar

Antep’in Şahinbey ilçesi, depremzedelerin yoğun yaşadığı yerlerden birisi, ayrıca mültecileri de barındırıyor. Kendilerine ‘sen Suriyelisin, sana çadır yok” denildiği için kendi yaptıkları çadırlarda kalıyorlar. Depremin ikinci gününde battaniye ve kıyafet gibi ihtiyaçlar dağıtılmış ama mülteciler yararlanamamış, daha doğrusu onlara verilmemiş. Pek çok mülteci ise parklarda hiçbir şeyleri olmadan bekler haldeler. Genel olarak zaten herkesin perişan olduğu bir deprem bölgesinde mülteciler ayrıca dışlanabiliyor. 

Durum buyken, Ümit Özdağ gibi Suriyelilere ve genel olarak mültecilere yönelik ırkçı tutumu olan bir adam, kalkmış bile bile yalan haber yayarak mültecilerin ‘talan’ yaptığını söylüyor. Buna da bir dolu insan teşne oluyor. Ve ilginç bir şekilde AKP ne zaman dara düşse Ümit Özdağ ve mülteci düşmanları hükümetin önüne siper oluyorlar. Orman yangınları sırasında da bu adam ‘ormanları Suriyeliler yakıyor’ demişti. 

Bu tür ırkçı saldırılara karşı net olmak ve şunu söylemek lazım;

Bize ev diye tabut satanlar, onlara imar izni verenler, depremden sonra askerin, madencilerin ve yardım ekiplerinin müdahalesini geciktirenler, en fazla ihtiyaç duyduğumuz anda sosyal medyayı kapatanlar mülteciler değil. Öfkenin yönünü değiştir.

Talan denilen şey de aç ve susuz kalan insanların bir iki dükkâna girip karınlarını doyurmaya çalışmalarından ibarettir sonuçta. Bu kadar vahim bir deprem sonrasında, inanılmaz derecede organize olmayan bir devlet aygıtıyla karşı karşıyız. Devlet organize olup müdahale edemediği gibi bir de yardım götüren insanları ve grupları engelliyor ya da onların yardımlarına el koyup kendisi dağıtıyor. AFAD gibi doğru dürüst hiçbir eğitim almamış gönüllüler ve belki çok az profesyonelle çalışan bir merkezi örgütün bu işi yapamamasından dolayı birçok insan ölmüşken, öfkeyi mültecilere yönlendirmek bilerek yapılan ve devletin beceriksizliğinin üstünü örten bir eylemdir.

Ama görebildiğim kadarıyla bu ırkçı yalanlar pek rağbet görmüyor, en azından sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla. Ama yine de bu ırkçı yalanlardan dolayı saldırıya uğrayan mülteciler oluyor ve canlarıyla ödüyorlar. 

Hiçbir zaman bu tür saldırılarda tarafımızı unutmayalım.

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman



Tuna Emren Tüm Yazıları

Vicdan Mahkemesi: İsrail soykırım suçlusudur!

“Gazze için kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok” diyerek bir araya gelen bizler Filistin’e Özgürlük Platformu olarak 7 Ekim’den bu yana bu mücadeleyi büyütme çağrısında bulunuyoruz. İlk eylemimizi Filistin halkının özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olan Birinci İntifada’nın yıl dönümünde, Kadıköy’de bir insan zinciri kurarak gerçekleştirmiştik. O günden bu yana giderek büyür ve güçlenirken, İsrail’in Filistin’de işlediği tüm suçları ortaya sermek üzere son derece kapsamlı bir çalışma başlattık. 23 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz Vicdan Mahkemesi işte bu çalışmaların bir sonucuydu.

İstanbul’da gerçekleşen mahkemenin amacı, İsrail’in işlediği çeşitli suçları kayıt altına alarak belgeleyebilmek ve Filistin’de yol açtığı inanılmaz yıkımın aslında planlanmış bir soykırım olduğunu göstermekti: Çocuk hakları aktivistleri, iklim aktivistleri, akademisyenler, gazeteciler, mimarlar, işçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, sağlıkçılar, öğretmenler, hukukçular, sanatçılar, göçmenler ve Filistinli tanıklar bir araya geldi, 15 rapor hazırlandı. 

Raporlar, İsrail’in bu çok boyutlu kırımı tüm tarihi boyunca sürdürdüğünü; gıda, su ve enerji kaynaklarını birer baskı aracı olarak kullandığını; Filistinlileri topraksızlaştırırken ve açlığa sürüklerken bundan büyük maddi kazançlar sağladığını belgeleriyle gösteriyor; saldırılarının kadınlar, çocuklar ve diğer tüm canlılar üzerindeki ve sağlık, eğitim, ekoloji, sanat, mekân ve daha birçok alandaki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyordu. 

Mahkemede ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdindeki Filistin dosyasını takip eden Khaled Al Shouli, Filistinli insan hakları avukatı Amjad Salfiti, Filistin Genel Sendikalar Konfederasyonu Başkanı Shaher Sa’ed, İngiltere Sosyalist İşçi Partisi’nden (SWP) Alex Callinicos, DAAR Kültürel Miras Araştırmaları’ndan Sandi Hilal ve Alessandro Petti gibi uluslararası konuşmacıları da dinledik. Onların yanı sıra Barış için Yahudilerin Sesi (Jewish Voice for Peace) ve BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi) temsilcileri de gerek canlı bağlantıyla gerekse kürsüde yer alarak mahkemeye destek verdiler.

Amacımız, alarm zillerini çalmak

Filistin halkına altı aydır saldırmakta olan İsrail 30 binden fazla Filistinliyi öldürdü, 75 binden fazlasını tedavi edilemeyecek durumda bıraktı. Tedavi edilemiyorlar çünkü sağlık sistemi çöktü, ameliyatlar için gereken anestezi ilaçları dahi bulunamıyor. Hayatta kalabilenlerse açlığa, susuzluğa itildikleri bir fiziksel ve psikolojik travmalar cehennemine sıkıştırıldılar. Çocuk Masası’nın sunduğu üzere, her gün 10’dan fazla çocuğun bir veya iki bacağını kaybettiği, uzuv kaybı yaşamamış olsalar bile en az bir ebeveynlerini yitirdikleri bir yere dönüştü Gazze. 

Mahkeme boyunca sunulan dosyaları dinledikten sonra bir karar metni hazırlayan Vicdan Heyeti şöyle diyordu; “Bu veriler bizim açımızdan 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 2. maddesine göre çok açık bir soykırım girişimidir.”

“Amacımız alarm zillerini çalmak. Amacımız tüm dünyayla birlikte, tüm dünyanın gözünü bu soykırım girişimine odaklamak.”

“Biz, tüm dünyadaki vicdan sahibi insanları, zaten ayakta olanları, Gazze için küresel bir direnişin ateşini yakarak kendi hükümetlerini İsrail Devleti’yle ilişkileri kesmeye zorlayanları, Gazze’de ateşkes ilan edilene ve İsrail Devleti tüm bu suçlarından yargılanana kadar mücadeleyi büyütmeye, hep beraber, çok daha büyük, çok daha kararlı, çok daha birleşik bir hareketi örmeye, daha kapsayıcı ve daha kararlı davranmaya çağırıyoruz.”

Soykırımın suç ortakları

İsrail bir halkı tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla çöküşe sürüklerken yalnız değildi. İklim Adaleti Masası’nın belgelediği üzere; “ABD’nin, AB ülkelerinin önemli bir kısmının ve daha birçok ülkenin gerek fosil yakıtlarla, gerek askeri mühimmatla, gerekse hiç aksatılmayan ikili ticaret ilişkileriyle gelen desteğini de arkasına alarak” harekete geçti: “Birlikte sürdürdükleri bu yıkımda hepsi o cehennem manzaralarının suç ortakları olarak tanınmalıdır.” 

Gazeteci Metin Cihan’ın geçtiğimiz günlerde ortaya çıkardığı üzere, Türkiye de İsrail ordusuna silah yedek parçaları ve aksamları sunuyor, Gazze halkının etrafına örülen dikenli telleri satıyor.

İsrail, Uluslararası Adalet Divanının Güney Afrika’nın başvurusuyla aldığı kararların hiçbirini uygulamazken işte böyle dört koldan beslenmeye devam ediyordu.  

Divan geçtiğimiz günlerde bir açıklama daha yaparak üç yeni tedbire hükmettiklerini duyurdu:

  • İsrail’in; Gazze’deki Filistinlilere gıda, su, elektrik, yakıt, barınma, giyim ve hijyen ihtiyaçlarının yanı sıra tıbbi malzeme ve tıbbi bakım da dahil olmak üzere acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın sağlanması için işbirliği içinde davranmasına;
  • İsrail ordusunun, Gazze’de ihtiyaç duyulan insani yardımın ulaştırılmasını engellememesine ve Gazze’deki Filistinlilerin haklarını hiçbir şekilde ihlal etmemesine hükmedildi.
  • İsrail’in bu tedbirleri aldığına dair bir rapor sunması istendi.

Aç bıraktığı Gazzelilerin gıda kaynağı olarak balıklara yönelme ihtimalini görünce denizdeki balıkları bile, yerinden ettiği Filistinlilerin sığındığı çadırları bile bombalamış olan İsrail’i bu tedbirlerin hiçbiri durdurmuyor. Filistinlileri öldürmeyi kârlı bir iş modeli olarak görenlerin desteğini de arkasına alarak soykırıma devam etmesini engelleyecek, onu durdurabilecek tek bir güç var, o da bizleriz: Filistin halkıyla dayanışma mücadelemizi büyütmeli; böylesi bir soykırımı dahi normalleştirmeye çalışanlar karşısında, var olan tüm mücadele alanlarımızda bir araya gelerek, herkesi birleşik bir mücadele örmeye çağırmalıyız. 


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

1 Mayıs’ın ardından

İşçilerin mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, Türkiye’nin bir şehrinde mitinglerle kutlandı. Fakat birleşik ve çok kalabalık mitingler maalesef yapılamadı.

Türk-İş 1 Mayıs mitingi merkezi olarak Bursa’da gerçekleştirdi. 10 binlerce işçinin katıldığı bu eylem 1 Mayıs 2024’ün en büyük gösterisi oldu.

Konfederasyondan Ergün Atalay üç talebe dikkat çekti: “İşçi maaşı, kıdem tazminatı ve vergi diliminin düzeltilmesi gerekiyor. Türkiye’yi durdururuz. Otururuz kalkmayız bir daha.”

Hak-İş ise 1 Mayıs mitingini Kocaeli’nde yaptı, binlerce sendikalı işçi toplandı. Genel Başkan Mahmut Arslan, “Toplu pazarlık kapsamının genişletilmesini, sendikal hak ve özgürlüklerin daha ileriye taşınmasını, sendikalara üye olduğu için işçilerin işten atılmalarının son bulmasını istiyoruz” dedi.

DİSK ise KESK ve emek meslek örgütleriyle birlikte İstanbul’da, Taksim’de 1 Mayıs mitingi yapmak istedi. Valiliğin yasağının ardından o gün şehirde adı konulmamış bir sıkıyönetim ilan edildi. Ulaşım büyük oranda kesildi. 

Sabah saatlerinde işçiler, sendikaların Saraçhane’de toplanmak ve oradan Taksim’e yürüme çağrısına uymak için yola çıktı. Saraçhane’ye gelindiğinde milyonlarca işçinin yaşadığı şehirde sadece bir kaç bin işçi toplanabilmişti. 

Saraçhane’de öne çıkan talepler, baskılara, yasaklara karşı çıkmak, 1 Mayıs’ın özgürce kutlanması isteği idi. 

Sendikaların talepleri son derece haklıdır. Bunlar topluca birleşik sendikal mücadelede savunulmalıdır. Fakat kemer sıkma saldırısına ve baskıcı yönetime karşı güçlerimizi birleştirmedikçe, ileri sürülen talepleri kazanmak zorlaşır.

Gazze için mücadeleye

Dünyanın birçok ülkesinde sendikalar benzer talepler mücadele ediyor. Fakat Filistin ile dayanışma duygusu giderek yayılıyor.

Bunlardan birini ABD’deki üniversite çalışanları greve dönüştürdü. New York Şehir Üniversitesi’nde çalışan PSC sendikası üyesi işçiler, polisin kampüsteki Filistin ile dayanışma kampını basıp öğrencileri tutuklaması üzerine oylama yaparak çoğunluk kararıyla greve çıktı.

ABD’de kamu çalışanlarının grev yapması yasak. Buna rağmen sendikanın bilinen 52 yıllık tarihinde ilk kez grev yapıldı. 

ABD, İsrail’in silahlarının yüzde 60’dan fazla satıcısı olan bir ülke. Yönetime karşı çok büyük bir mücadele var.

Türkiye, birçok eylem ve tepki sonucu İsrail ile olan ticareti nihayet kesti. Fakat bu sessiz kalmamızı gerektirmiyor. 

Gözümüzün önünde gerçekleşen bir soykırımı durdurmak için biz işçiler de dünyadaki sınıf kardeşlerimiz gibi ayağa kalkmalıyız.

Kendisi dışında ezilen ve sömürülenlerin haklarını savunmayan bir işçi sınıfı, sınıf olamaz. Gazze ile dayanışma eylemleri, Türkiye’deki işçiler arasındaki bölünmelerin aşılması ve mücadele düzeyinin ileriye çekilmesine yardımcı olacaktır.

Volkan Akyıldırım




Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut