Güncel Yazılar


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Sedat Peker sahnedeyken, Susurluk’u anımsamak

Sedat Peker, bütün yön ve boyutlarıyla ne olup bittiğini uzun süre öğrenemeyeceğimiz konulara, sorunlara ilişkin itiraf ve suçlamalarıyla dolu üçüncü videosunu da yayımladı. Konuşmalarında sık sık paylaşmak istediği çok sırrının olduğunu vurguluyor. İzin verirler mi bilemeyiz. Bugüne kadar böylelerini bir yolunu bulup susturdular.

Anlaşılan iktidar koalisyonunun resmi, gayri resmi ortakları, çevreler ve devlet kurumları içindeki çeşitli çıkar grupları veya kişiler arasındaki çekişme, çatışma, tepişme, birbirine dirsek atma yeni bir düzleme geçti. Bugüne kadar alttan alta süren çatışma ve gerilimler her geçen gün daha bir alenileşiyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin yönetilemez durumda olduğunu veya nasıl yönetilmek istendiğini gösteren somut vakalar. Ancak ne olursa olsun sürdürülebilir değil.

Sedat Peker, Türkiye’nin yönetilemez durumda olduğunu görünür kıldı. İktidar çevresinde yirmi yıldır çok yönlü, çok katmanlı ve çok çeşitli sorunlar yumağı oluştu. Uzun süre kapalı devre yaşanan çatışma ve çekişmeler, bir süredir bütün dünyanın gözleri önünde yaşanmaya başlandı. Belki de bildiklerimiz, duyduklarımız devede kulak misalidir.

Sedat Peker’in açıklamalarında dikkat çeken nokta, Türkiye siyasi tarihinde “derin devletin adamı” olarak yer alan Mehmet Ağar hakkında söyledikleri. Ağar, ülkücü mafya/çete lideri tarafından ağır şekilde suçlanıyor. Mehmet Ağar’ı Türkiye, faili meçhul cinayetlerden, kayıplardan, işkencelerden ve ülkücü mafya/çete, polis, devlet ve siyasetçi ilişkilerinden tanır. Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunmuş olan Ağar, 1990’larda çok yaygın olan bu konularda çok “marifetli” uygulama ve davranışlarda bulunmuş bir kişidir.

3 Kasım 1996 yılında gerçekleşen ve Türkiye siyasal tarihine Susurluk Kazası olarak geçen trafik kazasında polis, devlet, ülkücü mafya, siyasetçi ilişkileri bütün çıplaklığıyla ortalığa saçıldığında, ismi öne çıkan biri oldu. O dönem DYP-Refah Partisi koalisyon hükümetinin, DYP kanadından İçişleri Bakanı olan Mehmet Ağar, Susurluk sonrası görevinden istifa etmişti.

Ülkücü mafya, siyasetçi devlet ilişkisi 

Sedat Peker’in üç videosunda sözünü ettiği her türlü yasadışı iş ve ilişkinin benzeri olaylar, o dönem Susurluk’ta kamyonun altına giren polis şefi Hüseyin Kocadağ’ın kullandığı araçtan da çıkmıştı.

Polis şefi Hüseyin Kocadağ’ın kullandığı araçtan, DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Edip Bucak, ülkücü çete lideri Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us çıktı. Araçtan sadece Sedat Bucak sağ çıkabildi. Bu ilişkiler içinde yer aldıkları açığa çıkan diğer isimler gibi, kaza sırasında hafızasını geçici olarak yitiren Bucak da doğru dürüst sorgulanmadı, yargılanmadı.

Susurluk döneminde basın önemli bir işlev gördü. Kirli, yasadışı ilişkileri çorap söküğü gibi ortaya çıkardı. Günlerce gazete manşetlerinde ve televizyon haberlerinin ilk sıralarında bu konudaki gelişmeler yer aldı. Ciddi bir kamuoyu oluştu.

Yurttaş Girişimi’nin çağrısıyla Türkiye’nin her yerinde günlerce etkili bir biçimde 1 dakika ışık söndürme eylemleri ilk kez o dönem yapıldı. Devletin yasadışı kirli karanlık işlerinin ve ilişkilerinin açığa çıkarılması, toplumsal duyarlılığın artırılması ve siyasi iktidarın zorlanması için, çok değişik etkinlikler ve eylemler yapıldı. Bunlar büyük ölçüde etkili de oldu. 28 Şubatçı askerlerin bunları DYP, Refah ortaklığındaki koalisyon hükümetini devirmeye dönük kullanmaya çalışmasını akılda tutmak gerek.

Nitekim TBMM’de Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu. Türkiye bu komisyonun çalışmaları sırasında önemli bilgi ve belgelere ulaştı, ciddi tartışmalar yapıldı. Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan koalisyonunun istifasından sonra Başbakan olan Mesut Yılmaz, toplumsal talebin de bir sonucu olarak, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ı görevlendirdi ve Susurluk Raporunu hazırlattı.

24 yıl önce Kutlu Savaş’ın hazırladığı yüz sayfalık bu raporda yer alan değerlendirme bölümünde şöyle cümleler var: “Susurluk, Ankara’daki tercihlerden kaynaklanmış, OHAL bölgesinde gelişmiş ve ülkenin büyük merkezlerine taşınmış, oralardaki uygun olay, kişi ve grupları bünyesine alarak genişlemiştir. Neticede Susurluk’ta çok yönlü ve derinliğine bir ilişkiler yumağı oluşmuş, devlet kurumları ve yöneticiler bilerek veya bilmeyerek devrede olmuşlardır. Bu olay devlet kurumları ve yöneticilerle ilgili olmasa, sadece önemli bir polisiye hadise haline gelecek, basının 3 – 5 günlük ilgisinin dışında sansasyonel bir etkisi olmayacaktı.”…. “Silahlı Kuvvetlerin, özellikle Jandarma’nın adının sık sık geçmesi ilgiyi ve kamuoyunun tereddütlerini yoğunlaştırmaktadır”….”Jandarmanın yanında Özel Harp Dairesi ve kamuoyunca çok bilinmese de Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışılır olmuştur.” Bu söylenenler, çıplak birer gerçek olarak bugün Sedat Peker’in açıklamalarında yer alıyor.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Aşı, sağlık ve inanılmaz miktarlarda para

Salgın başlayıp da meselenin boyutları belli olduğunda, yani yaklaşık 13 ay kadar önce, neler düşündüğümü aşağı yukarı hatırlıyorum.

Önce, “Hem aşı, hem ilaçlar, hem de pandeminin kendisi birilerini müthiş zengin edecek” diye gelmişti aklıma.

Sonra da, “Kazanacakları paradan biraz feragat edip dünyadaki herkesin, parası olanın da olmayanın da aşılanmasını sağlayacaklar” diye hayal etmiştim. Hayalimin ardındaki mantık şuydu: Kapitalistler hakkında çok şey söylenebilir, ağza alınmaz şeyler söylenebilir (ve söylemişimdir); ama “tüm kapitalistler salaktır” demek doğru olmaz. Salak olmadıklarına göre, tüm dünya nüfusunun aşılanması gerektiğini, aksi taktirde virüsün tekrar tekrar geri geleceğini anlayacaklardır ve kârlarının bir kısmından vazgeçerek herkesi aşılattıracaklardır diye düşünmüştüm.

Yanılmışım.

Yok, hepsinin su katılmamış salak olduğunu yine düşünmüyorum, ama belli ki kârlarından vazgeçemiyorlar. Hiçbir koşulda vaz-ge-çe-mi-yor-lar. Salgın, pandemi, ölüm, hiç fark etmiyor, vazgeçemiyorlar.

Her şeyden önce, söz konusu paralar o kadar büyük ki, vazgeçmeyi düşünemiyorlar bile.

Örneğin, Pfizer’in Covid-19 aşısından bu yıl elde edeceği gelirin 26 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor, şimdilik. Şimdilik diyorum, çünkü bu rakam Nisan ayı sonuna kadar imzalanan sözleşmeleri kapsıyor. Yılın geri kalanında daha milyarlarca dolarlık sözleşmeler imzalanacak kuşkusuz.

Örneğin, bir diğer Covid-19 aşısını üreten Moderna şirketinin genel müdürü Stéphane Bancel’in durumuna bakalım. Bancel, şirketin hisselerinin yüzde 8’ine sahip. Pek de önemli bir hissedar değil yani. Ama Moderna hisseleri pandemi sürecinde yüzde 500 değer kazandığı için Bay Bancel’in serveti bugün 5 milyar dolar! Herif bir yıl içinde, durup dururken milyarder oldu.

İşin kötüsü, kapitalistler bu milyarlardan vazgeçmeyi kabul etse, sorun yine çözülmüş olmayacak. Çünkü kapitalizm herhangi bir şeyi dünya çapında ortaklaşa yapmayı mümkün kılan bir sistem değil. Yardımlaşma ve dayanışma üzerine değil, rekabet üzerine kurulu bir sistem.

Biden ve Papa aşı patentlerinin kaldırılmasını istediğinde, bütün ilaç şirketleri şöyle düşünmüştür: “Ulan, ben patentimi kaldırırım, rakiplerimden bir tanesi kaldırmayı reddederse yandık, bütün piyasayı ele geçirir. Hımm! Başlarım Biden’a da Papa’ya da! Ben patentimden vazgeçmem.”

Bazı çok basit, çok temel şeyler var ki, gerçekleşebilmeleri için önce kapitalizmden kurtulmak gerek:

İnsanların sağlıklı bir yaşam özlemi hiç kimseyi zengin etmemelidir.

Sağlıklı olup olmamak zengin olup olmamaya bağlı olmamalıdır, hangi memlekette yaşadığımıza bağlı olmamalıdır.

Roni Margulies

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Meltem Oral Tüm Yazıları

Kadın grevi tartışmalarına bir not

2016’da Polonya’da hükümetin kürtajı tamamen yasaklama girişimine karşı kadınlar grev çağrısı yapmıştı ve 60 farklı noktada milyonlarca kadının katılımıyla sokak eylemleri gerçekleşmişti. İki hafta sonra Arjantin’de kadın cinayetlerine karşı grev çağrısı yapılmış ve bir saatlik iş bırakmaya ek olarak “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganını dünyaya duyuran büyük bir eylem düzenlenmişti.

2016 yılındaki bu iki kadın grevi çağrısı ve kitlesel gösteri sonraki yıl Uluslararası Kadın Grevi çağrısının itici gücü oldu. ABD’de Trump’ın göreve başladığı gün yapılan kitlesel kadın eylemlerinin de etkisiyle ABD başta olmak üzere birçok ülkeden kadın özgürlüğü aktivistlerinin, feminist ve sosyalist örgütlerin çağrısıyla 8 Mart’ta uluslararası bir grev örgütlenmesi hedeflendi. 2020’ye dek üç yıl boyunca “kadınsız bir gün”, “kadınlar durursa dünya durur” gibi ana sloganlar etrafında ABD, İspanya, İtalya, Arjantin gibi ülkeler başta olmak üzere ortalama 60 ülkede grev ve sokak gösterileri düzenlendi. Eylemlerin bir kısmının kitleselliği küresel kadın hareketi için yeni bir momentin içinde olduğumuzun en önemli işaretlerinden biriydi. 2018’de İspanya’da sadece Madrid’de bir milyon, diğer şehirlerde ise yüz binlerle ifade edilen sayılarda katılımın gerçekleştiği eylemler oldu. 

Farklı deneyimler

Bu yıllarda farklı ülkelerde yapılan grev ve gösterilerin hepsi birbirinden farklı deneyimlerdi. Öne çıkan politik vurguların yanı sıra grevlerin niteliği ve gösterilerin kitleselliği de her yıl ülkeden ülkeye farklılık göstermişti. İspanya’da 2017’de daha sembolik düzeyde yapılan iş bırakma sonraki sene daha yaygın bir greve dönüşmüştü. Genel olarak grev çağrısı yapılan ülkelerde birkaç saatlik iş bırakmaya eşlik eden kitlesel sokak gösterileri düzenlendi. Yani esas itibariyle farklı ülkelerde o yılların 8 Mart’ına etkisini veren şey sokak eylemlerindeki kitlesellikti. 

Grev çağrılarının kapsamına yeniden üretim sürecinde kadınların ücretsiz emeğinin yani ev işleri, çocuk, yaşlı, hasta bakımı, seks gibi başlıkların ve tüketim boykotunun dahil edilmesi özellikle sosyalist çevrelerde tartışma konusu oldu. Türkiye’de de yeniden üretimin ve ancak birer protesto mahiyetinde olan pratiklerin grev kapsamına sokulmasının, işçi sınıfının burjuvazi karşısında üretimden gelen gücünün ifadesi olan grevin anlamını boşalttığını düşünenler ve bu nedenle bir kadın grevi örgütlenmesine esastan itiraz edenler var. İtirazların bir kısmı işçi sınıfı mücadelesini salt bir ücret mücadelesine indirgeyerek ekonomizm yaparken bir kısmı da yaşadığımız güncel koşulların bağlamını görmezden geliyor ve uluslararası deneyimleri mutlaklaştırıyor. 

Son yıllarda küresel çapta kadın ve iklim hareketlerinin, işçi sınıfının tarihsel mücadele aracı olan grevi hem sembolik hem de somut olarak benimsemiş olması bu hareketlerdeki radikalleşmenin ve antikapitalist çizginin etkisinin bir göstergesi. Bu hareketlerin içindeki birçok farklı fikirle hem birlikte mücadele etmek hem de sosyalist bir perspektiften tartışmak mümkün. Emeğin, grevin niteliği, üretim-yeniden üretim ilişkisi, kadınların ezilmesinin kapitalizmle bağı ve başka birçok başlıkta hareketin içinde tartışmamız gerekli. Ancak bu tartışmaların hiçbiri bir grev örgütlemenin önünde engel değil. İş yerlerinde bir kadın grevinin gerçekleşmesi için çabalamak, sendikalara basınç yapmak, hareketi iş yeri temelli bir grev fikrine kazanmak yerine, yeniden üretimi de grev kapsamında görenler var diye grevin örgütlenmesine set çekmek mücadeleyi daraltan bir yaklaşımdır. 

Meltem Oral


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Kapanmada işçi sınıfı çalışmaya ve ölmeye devam etti

Covid-19, işçi düşmanı bu sistemin ürettiği, yayılmasına yardımcı olduğu ve yıkımını ağırlaştırdığı bir işçi sınıfı hastalığıdır. Covid-19 dönemi tercihleri, uygulamaları iktidarın işçi düşmanı niteliğinin en net göstergesidir.

Covid başladığından beri aslında işyerlerinin dörtte üçü zaten kapanmadı, toplu ulaşım kapanmadı, sokaklar dışında işyerlerinde çalışma ve sıkışıklık devam etti.

İşçiler aşılanmadı. 55 yaş üstü kişilerle öncelikli bazı gruplara aşı vuruldu. Bu yaş sınırına uygun işçiler aşılandı, ama fabrikalardaki milyonlarca 55 yaş altı işçi aşılanmadı.

İşçiler kalabalık işyerlerinde çalışmaya devam ediyorlar. 16 milyondan fazla işçi, kapanma döneminde işe gidiyor.

Covid-19’un Türkiye’de resmi olarak ilk kez görüldüğü 11 Mart 2020 tarihiyle 10 Mart 2021 arasında en az 861 işçi Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Kapanmanın işçiler için gerçek olmadığı, iş kazalarında ölen işçi sayısından belli oluyor. Covid dışı iş kazalarında bu dönemde en az 1566 işçi öldü. Bu sayı Covid öncesinde, 2019’da 1736 idi. Yani aslında işçilerin yüzde 90’ı çalışmaya ve hem iş cinayetlerinden, hem de Covid’den ölmeye devam ettiler.

AKP iktidarının politikaları, pandemiye karşı işçileri, işsizleri, emekçileri, emeklileri, halkı koruyan politikalar olarak değil 3-5 tane şirketi, sermayeyi koruyan politikalar olarak şekillendi. Ne olursa olsun çarklar dönecek anlayışıyla, Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı haline getirildi.

Covid-19 döneminde; işverene, işçinin onayını almadan işçiyi ücretsiz izne çıkarma hakkı verildi. Bu şekilde 2,7 milyon işçi ücretsiz izne çıkarıldı, ailesi ile birlikte günde 39 TL, şimdi 50 TL ile yaşamaya mahkûm edildi. İşten çıkarma yasak olmasına rağmen, 177 bin işçi tazminatsız işten çıkarıldı, işsizlik yardımı verilmedi. Sendikasızlaştırma politikalarına devam edildi, sendikalaşmaya çalışan işçiler Kod-29 ile işten atıldı. İşyerleri tedbir gerekçesiyle kapatılan işçiler, açlıkla baş başa bırakıldı. 

İşçilerin talepleri şunlar: İşe gitmek zorunda olan tüm çalışanlar öncelikle ve hızla aşılanmalıdır. Kısa çalışma ödeneğinin kapsamı genişletilmelidir. İşten çıkarma yasağı, ücretsiz izin uygulaması ve istisnaları kaldırılarak devam etmelidir. Salgında iş ve gelir kaybına uğrayan çalışanlara ve hanelere gelir desteği sağlanmalıdır. 

Faruk Sevim

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Salgının bedelini ödememek için birleşmeliyiz

Antikapitalistler milyonlarca insanın yaşamını kaybetmesine yol açan pandemi kriziyle emekçilerin nasıl başa çıkacağını tartıştı. TTB Merkez Konseyi Üyesi Şebnem Korur Fincancı, Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul ve Antikapitalistler adına Tuna Emren’in konuşmacı olduğu toplantıda, kâr odaklı bir sistem olan kapitalizmin pandemilere yol açtığı, Covid-19’un ilk olmadığı gibi son da olmayacağı vurgulandı. Pandemiyle başa çıkmak için kapitalizmden kurtulmak gerektiği üzerinde ortaklaşıldı. 

Son bir yıldır sağ kalmak için büyük bir mücadele veriyoruz. Kapitalizm çoklu bir kriz yaşıyor. Ekonomik, ekolojik ve pandemi krizi; bunlar birbiriyle ilişkili krizler. Bilim insanları uzun bir zamandır, zoonotik kaynaklı küresel bir salgın konusunda uyarıyorlardı zaten. SARS da zoonotik bir virüstü. Pandemiler sermayenin ekosistem üzerinde baskı kurması sonucunda ortaya çıktı. 

Son 40 yıldır işçi sınıfı ağır bir saldırı altındaydı. Sağlık hizmetleri özelleştirildi, işçi sınıfı ağır kemer sıkma politikaları altında yoksullaştı. Salgında zaten işlevsel olmayan sağlık sistemi çöktü. Bir yıldır keskin bir sınıf mücadelesine tanıklık ediyoruz. Tüm liderler pandemiyle mücadele etmek yerine krizde olan ekonominin yeniden canlandırılmasına yönelik politikalar izlemekte. Oysa pandemiyle mücadele etmek için işlevsel stratejileri hayata geçirmemiz gerekiyor. Kâr değil insan odaklı bir yaklaşıma ihtiyacımız var. 

Aşıda patent olmaz

Türkiye’de erken normalleşme sonucunda enfeksiyon geniş çaplı yayılım gösterdi. İktidar sermayenin güvenliği için “çarklar dönecek” politikasında ısrarcı oldu. İşyerleri açıldı. AVM’ler açıldı. Öğrenciler sınavlara girmek zorunda bırakıldı. Oysa çalışanların haklarının korunacağına dair güvence verilmesi, zorunlu üretimin dışında tüm üretimin durdurulması gerekirdi. Covid 19 sürecinde otoriter yönetimler baskının dozunu artırdılar. 

3 milyon insan önlenebilir bir enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybetti. Yılbaşından beri aşıya sahibiz ama ilaç şirketlerinin patent hakları nedeniyle aşılanamıyoruz. İlaç şirketleri aşılar için hiçbir yatırım yapmadılar. Tüm aşılar kamu kaynakları tarafından, sıradan insanların ödedikleri vergilerle fonlandı. Dolayısıyla aşıda patent hakkı olamaz. İlaç şirketlerinin patent hakları derhal kaldırılmalıdır. 

Eğitim sistemi çöktü

Türkiye tam 100 iş gününün üzerinde okulların kapatıldığı dört ülke arasında yer almakta. Tam kapanmaya rağmen işçiler çalıştırıldı. Esnaf yok sayıldı. Artan fiyatlar ve enflasyon karşısında ücretler eridi. Üretim sürecinin dışında kalan 65 yaş üstü ve 18 yaş altı insanlar eve kapatıldı. Yüz yüze eğitime ara verildi. Öğretmenlere uzaktan eğitimle ilgili destek verilmedi. Öğretmenler, öğrenim araçlarını kendisi satın aldı. Faturalarını kendileri ödüyorlar. Evler işyerleri halini aldı. Mesai saatleri sekiz saati aştı. 6 milyona yakın öğrenci internet erişim desteği olmadığı için eğitim hakkından yararlanamıyor. Ayrıca farklı ana dile sahip çocuklar, göçmenler ve toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü nedeniyle kız çocukları öğrenim hakkından yararlanamıyorlar. 

Sağlık Bakanlığı süreci yönetemiyor

Sağlık alanının özelleştirilmesi nedeniyle salgına karşı koruyucu önlemlerle mücadele etmek yerine tedavi edici yöntemler uygulandı. Bunun sonucunda da 420 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti. Sağlık Bakanı enfekte olanların ve ölümlerin sayısını kamuoyundan gizledi. TTB’nin yaptığı çalışmalar sonucunda gerçek rakamlara ulaşabildik. Pandemi haritası Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı olduğunu ortaya koydu. Dünya Sağlık Örgütünün sakıncalarını söylemesine rağmen Sağlık Bakanlığı Hidroksikolorin ilacını tedavi protokolünden ancak iki gün önce kaldırdı. Sağlık Bakanlığı Covid-19 sürecini tamamen şeffaf olmayan bir biçimde yönettiği gibi ilaç ve aşı süreçlerinde şirketlerle ne türden ilişkiler geliştirildiğini de “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan gizlemekte. 

Birleşerek kazanabiliriz

İktidar desteğini hızla yitiriyor. Azınlık olduğunu bilen ama çoğunluk gibi davranan bir iktidar var karşımızda. Yapılan anketlerde toplumun büyük çoğunluğu ekonominin kötü yönetildiğini söylüyor. “128 milyar nerede” kampanyasını toplumun yüzde 53’ü olumlu buluyor. Yüzde 78’i salgının kötü yönetildiğini düşünüyor. Emekçi kitlelerde öfke birikmekte. Sağa karşı başka bir sağ muhalefeti desteklemeyi bırakıp, emekçi kitlelerde gelişen öfkeyi nasıl örgütleyeceğimizi ve her bir mücadeleyi nasıl birleştireceğimizi düşünmeli, tartışmalıyız. Birleşebilirsek hem salgının üstesinden gelebiliriz, hem de muhalefeti toparlayabiliriz. Bizim milyonları harekete geçirecek bir odağa ihtiyacımız var. 

Çağla Oflas

(Sosyalist İşçi)


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Neoliberalizm yaşıyor ve yönetenlerin işine yaramaya devam ediyor

Neoliberalizm bitti mi? Savunucularının büyük çoğunluğunun korkmaya başladığı şey aslında tam da bu. Financial Times’ın ekonomi editörü Chris Giles kısa süre önce: “Sol, ekonomik fikir savaşını kazanıyor” diye yakınıyordu.

Bunun temel nedeni, Joe Biden’ın ABD başkanı olmasından sonra Ocak ayında üç dev harcama programını imzalamasıydı.

Geçen hafta açıklanan “Amerikan Aileleri Planı” kapsamında, çocuk bakımını sübvanse etmek ve sağlık sigortasını artırmak gibi önlemler için 1.29 trilyon sterlin tutarında harcama önerildi. Soldaki pek çok kişi de Biden başkanlığını bir dönüm noktası olarak selamlıyor.

“New Left Review” dergisinin editörü Susan Watkins, son sayıda yer alan ilginç makalesinde daha şüpheci bir bakış açısı sunuyor. Neoliberalizm, 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’ın yaptığı önderlikten beri, ideolojik olarak serbest piyasaları göklere çıkarmış olabilir.

Ancak Quinn Slobodian’ın önemli kitabı Globalists’te belirttiği gibi amaç, “piyasaları özgürleştirmek değil, onları kuşatmak, kapitalizmi demokrasi tehdidine karşı aşılamak” idi.

Watkins, bu anlamda neoliberalizmin hala Avrupa Birliği’nde hüküm sürdüğünü göstermekte zorluk çekmiyor. Pandemiye yanıt olarak hazırlanan 652 milyar sterlinlik “Yeni Nesil” program, yoğun çaba harcanarak müzakere edildi. 

Denetlenmiş

Titizlikle kontrol edilen dozlarda Avrupa Komisyonu tarafından ulusal hükümetlere dağıtılmaktadır. Watkins,” ekonomi politikası üzerindeki popüler-demokratik etki söz konusu olduğunda, neoliberal dönemin sonu Avrupa’da her zamankinden daha uzak” diyor.

Ancak ABD harcamaları bütünüyle daha büyük bir ölçekte- AB’ninkinden yüzde 250 daha fazla. Kişisel gelirler, esas olarak vatandaşlara bireysel olarak yapılan 1.010 sterlinlik hükümet teşvik çekleri sayesinde, Mart ayında yüzde 21.1’lik rekor bir sıçrama yaptı.

Watkins’in de belirttiği gibi, “Sosyal hizmet açısından Amerikan Kurtarma Planı, AB ile olan farkı telafi etmeye çalışıyor.”

Biden’ın ekonomik programı, Batı Avrupa’da hala mevcut olandan çok daha zayıf bir refah devletini sağlamaya çalışıyor.

Watkins ayrıca Biden’in stratejisinin” ulusal-emperyalist “ boyutunu da vurguluyor. Geçtiğimiz hafta kongrenin ortak oturumunda konuşan Biden, “ Çin ve diğer ülkelerle 21.yüzyılı kazanmak için rekabet içindeyiz. Tarihte büyük bir dönüm noktasındayız. Daha fazlasını yapmalıyız…  Yeniden inşa etmek, daha iyi inşa etmek zorundayız. Sahip olduğumuzdan daha sıkı bir şekilde rekabet etmeliyiz. “

Biden, ABD emperyalizmini canlandırmak için hükümet harcamalarını kullanmayı hedefliyor. Reagan ve Thatcher kendi dönemlerinde de aynı yöntemi kullanmışlardı.

Ancak Watkins’in belirttiği gibi, “uygulamalar post-neoliberal olabilir, ancak yine de kesinlikle kapitalist” ve aslında emperyalist.

David Harvey, “neoliberal dönüşün” “iktidarın ekonomik elitlere yeniden verilmesi” ile ilgili olduğu şeklindeki bilinen görüşünü ifade etti. Başka bir deyişle, sınıf güçleri dengesini sermaye lehine değiştirmek. Neoliberalizmin 1980’lerdeki “güçlü” döneminde bu, rekabet gücünü kullanarak hem patronları hem de işçileri disiplin altına almak anlamına geliyordu. İflaslar ve kitlesel işsizlik, örgütlü emeğin altını oydu ve daha rekabetçi firmaların kârlarını artırdı.

Bugün kapitalizm bu tür bir piyasa disiplinini kullanamayacak kadar zayıf.

2007-2008 Küresel Mali Krizinden bu yana sistem, merkez bankaları tarafından sağlanan büyük miktarda ucuz kredi aktarımına dayanıyordu. 

Bu özellikle ABD ve İngiltere’de, merkez bankalarının hükümetlerin ekstra harcamalarını finanse etmek için verdikleri borcu satın almasıyla daha da ileri gitti.

Klasik neoliberalizm, ekonomiyi piyasanın görünüşte “doğal” ritimlerine tabi tutarak politikadan arındırmaya çalıştı. Bugün piyasa yeniden politikleştiriliyor.

Bu gerçek bir değişiklik. Ama bu işçiler için geçerli değil. Örgütleri ciddi şekilde zayıflamış durumda ve hala pazarın ve vicdansız işverenlerin insafına kalıyorlar.

Pandemi sırasında, Avrupa ve ABD’deki emperyalist çekirdeğindeki işçiler, teşvik çekleri, izin planlamaları ve benzeri düzenlemelerle biraz desteklendi. Ancak ekonomiler pandemi sonrası yeniden açılırken bunlar sona ermeye başlayacak. 

Sermayeyi desteklemek için siyasallaşan, ancak emeği desteklemeyen bir ekonominin çelişkileri görünür hale gelecektir.

Socialist Worker’dan çeviren TN.


Yıldız Önen Tüm Yazıları

İsrail’in sonu gelmez işgalciliği

İsrail polisi, Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya arka arkaya saldırdı. Saldırıda namaz kılan cemaate ses bombaları, tazyikli su ve plastik mermiler kullanıldı. 

Meclis-i Aksa yıllardır İsrail işgali altında bulunan Doğu Kudüs’te yer alıyor ve İsrail ne zaman Filistin’e yönelik ağır bir şiddet uygulamaya karar verirse Mescid-i Aksa’ya saldırıyor. Filistin halkını tahrik etmek, tüm Arap halklarına göz dağı vermek, tüm dünyada kalbi Filistinlilerle atan savaş karşıtlarını öfkelendirmek, dizginsiz bir güç gösterisi yapmak için Mescid-i Aksa daima İsrail’in deneme tahtası olarak kullandığı bir yer hâline geldi. Arka arkaya 2 gün saldırı oldu. İlk saldırıda 205 Filistinli yaralanmıştı. İkinci saldırı ise ilk saldırıya tepki gösteren Filistinlilere yöneldi.

10 Mayıs sabahı erken saatlerde binlerce Filistinli sabah namazını Mescid-i Aksa’da kıldı. Namazın ardından Filistinliler, Mescid-i Aksa’nın avlusunda gösteri düzenledi. Bir yandan da ırkçı, aşırı sağcı ve saldırgan İsraillilerin saldırı ihtimaline karşılık bazı noktalarda barikatlar kurdu. İsrail polisi ise Filistinlilere şiddetli bir şekilde saldırdı. Bilgiler yüzlerce kişinin yaralandığı ve en az 50 kişinin çevredeki hastanelere kaldırıldığı yönünde. 

Nisan ayında İsrailli ırkçı ve faşistler, polisin göz yummasıyla Filistinlilere karşı bir pogrom girişimi örgütlediler. Bir gece boyunca sabaha kadar “Araplara Ölüm”, “Yahudi namusunu yeniden kuralım”, “Köyleriniz yansın” gibi sloganlarla 105 kişiyi hastanelik ettiler. 22 kişi hastaneye kaldırıldı. 

İsrail devleti, on yıllardır sürdürdüğü işgale ve Filistin halkına düşmanlığına, İsrailli faşistlerin linç girişimlerinden de destek almaya başladı. Lehava adlı örgüt ırkçı linç girişimi çağrıları yapıyor.

ABD gibi ülkelerin Filistin’in işgalini büyütme girişimine verilen emperyalist desteği, İsrail’in elini kolaylaştırıyor ve onlarca yıldır dünyanın gözü önünde bir katliam yaşanıyor.

İsrail derhal Filistin topraklarından çekilmelidir!

İşgale hemen son verilmelidir.

Türkiye’de hem dünya savaş karşıtlarına çağrı yapan bir dayanışma hareketine ihtiyacımız var hem de iktidara baskı uygulayacak bir harekete. İktidar İsrail’le tüm ikili anlaşmaları ve askeri, ekonomik iş birliklerini hemen askıya almalıdır.

Meclis-i Aksa’ya saldırı haberini alır almaz bazı kurumlar gösteri çağrısı yaptılar. Kuşkusuz hepimiz Filistin halkının yanındayız ve yıllardır birlikte Filistin’le dayanışma kampanyaları düzenledik. Ama daha bir hafta önce 1 Mayıs kutlamalarına pandemi gerekçesiyle izin verilmemişken Filistin’le dayanışma eylemine izin verilmesi, iktidarın mağduriyetler arasında kurduğu hiyerarşiye ve artık bir yönetim tarzı haline gelen çifte standardına yeni bir örnek oldu. Çözüm Filistin halkıyla dayanışma eylemlerine yasak konulması değil, 1 Mayıs gösterilerinin de pandemi gözetilerek yapılmasına olanak sağlamaktır.

Yıldız Önen

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bir AKP komedisi, yönetememenin parodisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'nin son iki yılda yaptığı konuşmalara bakılırsa - özellikle pandemi döneminde - Türkiye'deki bütün sorunların kaynağı olarak, en son 1995'te hükümet ortağı olmuş olan CHP gösteriliyor. 

İktidarın ayakta kalması için Hazine'deki döviz rezelerinin satılmasıyla 128 milyar doların (bazı ekonomistlere göre bu rakam daha fazla) yok oluşu üzerine, tüm muhalefet gibi CHP de bir siyasi kampanya başlatmış, parti binalarına asılan pankartlar polis zoruyla sökülmüştü.

İktidar yetkilileri 128 milyar doların nereye gittiği yönünde çelişkili açıklamalar yaptı, bunlar hiç kimseyi tatmin etmedi. 

Uzun süredir sosyal medyadaki trol ağıyla siyaset yapan AKP'nin, son kongrede medya sorumlusu yapılan Hamza Dağ ise müthiş bir formül buldu! 

Yakın zamanda lüks yaşamı ve "pudra şekeri" ile anılan AKP genel merkez çalışanı Kürşat Ayvatoğlu, Dağ ile birlikte çalışıyordu. Bunu inkâr ederken kısmen de doğrulayan Hamza Dağ, belli ki Beştepe nezdinde koltuğunu korumak için müthiş bir fikir buldu! 

Komedi

•  AKP Twitter hesabı 4 Mayıs günü, 5 Mayıs saat 14.00’te bir paylaşım yapacağını duyurdu.

• Ertesi gün o saatte bir animasyon yayınlandı. Animasyon'da CHP Genel Merkezi, yalan üretme merkezi olarak gösterilirken son dönemde yapılan bazı tartışmalara atıfta bulunuluyor ve laf '128 milyar nerede' sorusuna getiriliyordu. Aşağılayıcı bir ifadeyle Kılıçdaroğlu'na "Papağan iksiri" içiriliyor, böylece Kemal Kılıçdaroğlu defalarca '128 milyar nerede' diye soruyordu. Animasyonu yapanlar ve yayınlayanlar belli ki CHP liderinin "yalancı" olduğuna inanılacağını düşünmüşlerdi. AKP medyasının "amiral gemisi" Sabah gazetesine göre, AKP resmi hesaplarından paylaşılan animasyon o kadar iyiydi ki izlenme rekorları kırıyordu! Fakat AKP'nin bazı önde gelen yöneticileri bu videoyu paylaşmadı, çünkü başlarına geleceği görmüşlerdi.

• Pespaye biçimi, aşırı sağcı trol içeriği, sahibinin gerçek yüzünü ve niyetlerini ortaya koyan basitliğiyle bu video alay konusu oldu. Sadece CHP'liler ve muhalifler değil, AKP'den kopan seçmenler de bu sululuğa taraf olmadı. Üstelik ana öğe olan "yalan üretme makinası" fikrinin 2016 yılında yayınlanan Gırgır isimli mizah dergisindeki bir karikatürden araklandığı ortaya çıktı. Ve çizgi film, AKP sosyal medya hesaplarından silindi. Hamza Dağ silme kararını şu sözlerle (yine Twitter'dan) duyurdu: "Siyasette seviyeli muhalefetin oluşması için AK Parti olarak bir adım attık. Siyasette yalanın ulaştığı boyuta dikkat çektik. Maksat hâsıl oldu." Seviyeli muhalefet için seviyesiz bir video yapmışlar ve çekmişler, sonra seviyeli muhalefet için videoyu kaldırmışlar!

• Animasyonun çalıntı, amatör, zekâ ve espriden yoksun, demagojik içeriği - ve elbette komik özelliklerinden çok iktidar için en fazla zarar verici olan tarafı, AKP eliyle '128 milyar dolar nerede' sorusunun defalarca sordurulmuş olması. Oysa iktidar polis marifetiyle bu sorunun sorulmasını engellemek istiyordu. AKP'nin aşırı sağcı popülist trol siyaseti, içeriksizliği ve akıl dışılığıyla dönüp kendini vurdu. Daha önemlisi yıpratmak istedikleri CHP ve Kılıçdaroğlu - tıpkı 'türbeye girerken ellerini arkaya attı' denilerek hakkında inceleme başlatılan İmamoğlu gibi - bu saldırıdan güçlenerek çıktı.

Bir AKP komedisinin özeti böyle, gelelim bir yönetememe parodisine, bunlara sebep olan AKP'nin aşırı sağcı siyasetinin kendi aleyhine işlemesine.

Yönetememe krizi

Erdoğan ve küçük ortağı Bahçeli, her konuşmasında (Bahçeli örneğinde bol bol sosyal medyada) CHP'ye vuruyor, Kılıçdaroğlu'na hakaret ediyor ve aşağılıyor. Sosyal medyadaki AKP'li ve MHP'li troller ise büyük çarpıtmalar, komplo teorileri, ağır hakaretler ve itibar suikastleriyle bunları büyütüyor.

2016 yılındaki ABD başkanlık seçimi kampanyası sırasında Donald Trump aynı yöntemlere başvurmuş, o anki Demokrat Başkan Barack Obama'nın kişiliğine karşı küfür, hakaret, aşağılama, ırkçılık ve yalanlarla dolu bir propaganda yürütmüştü. Obama yönetiminin başarısızlığı, Demokratların adayı Hillary Clinton'un berbatlığı Trump'a birçok fırsat sundu. ABD’yi yöneten merkez siyasetin çöküşü sonucu Trump, trol ağıyla seferber ettiği orta sınıfların ve lümpen proletaryanın desteğini kazanarak iktidar oldu.

4 yıllık yönetimi boyunca Twitter mesajlarıyla sayısız kriz çıkartan, kaos yaratan, hedef gösteren, aşağılayan Trump, geçen seneki seçim kampanyasında da rakibi Joe Biden'ı durmadan aşağıladı, hakaret etti, itibarsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Fakat izlediği aşırı sağcı trol siyaseti bu defa kazanmasına yetmedi. Çünkü izlediği aşırı siyaset sonucu, büyük ve öfkeli bir kesimi karşısında topladı. Kitle hareketleriyle boğuşmaya başladı. Gerçek sorunlar, her zamanki gibi sosyal medya/medya yalanlarına, aşırı sağcı propaganda aygıtının demagojilerine galip geldi. Başkanlık döneminin son aylarında çok sevdiği sosyal medyada paylaşımları saldırgan ve yalan içerikleri nedeniyle kısıtlandı.

AKP'nin yayınlayıp kaldırdığı animasyon, 20 yıllık iktidarın ve Erdoğan'da merkezileşmiş başkanlık rejiminin geldiği noktanın bir özeti. Yönetemiyorlar. Şenol Karakaş'ın yazdığı gibi bir çizgi filmi bile yönetemediler.

Gelecek

Aşırı sağcı trol siyaset, ekonomik ve pandemik krizin yarattığı gerçekçilikle birlikte dönüp sahiplerini vuruyor. Sadece AKP’nin çizgi filmi değil, birçok şekilde, iktidar partisinin gemisinde yönetememe krizi sonucu her gün yeni delikler oluşuyor.

AKP-MHP iktidarının ilk seçimde gideceği ortaya çıkmışken, işçiler, işsizler, ezilenler, demokratlar ve sosyalistler için soru, yerine neyin geleceğidir. Erdoğan sonrası ortaya çıkacak olası iktidar yapısında kadınlar, LGBTİ+’lar, Kürtler, göçmenler, öğrenciler,  işçiler ve emekçiler olarak; ücretlerimizin, haklarımızın, özgürlüklerimizin, kazanımlarımızın ne ölçüde genişleyeceği ve korunur olacağıdır. 

Erdoğan sonrası adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerinin kazanması, işçilerin ve ezilenlerin aşağıdan birleşik mücadelesine, bu mücadelenin ortak taleplerini kazanmak için harekete geçen antikapitalist solun örgütlenmesine ve büyümesine bağlı.

Volkan Akyıldırım



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Polis devleti olma yolundayız

Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile Türkiye’nin dünyanın ilk on ülkesi arasında yer alacağı iddia edildi. Doğrudur! Sınır Tanımayan Gazeteciler Kuruluşu (RSF) verilerine göre Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında 154. Sırada, yani sondan ilk ona girmeye yaklaşmış durumda. Gazetecileri koruma Komitesi (CPJ) verilerine göre, Çin’den sonra en çok gazetecinin hapiste olduğu ülke, Türkiye. PEN-ABD’nin son raporuna göre en çok aydının hapiste olduğu üç ülkeden biri Türkiye.

Bu veriler ve son bir haftasında Türkiye’yi meşgul eden tartışma konuları,  ülkenin nasıl kanatlandığını gözler önüne seriyor.

Bunlardan birisi tam da 1 Mayıs öncesi gündeme geldi. İlk kez 1 Mayıs’ta, pandemi gerekçesiyle sokağa çıkma yasağını protesto gösterilerinde uygulanan “ses ve görüntü alınması yasağı”.

Emniyet Genel Müdürlüğü 27 Nisan 2021 tarihinde birimlerine “Ses ve Görüntü Kaydı Alınması” başlıklı kanunsuz yasaklama genelgesi gönderdi. Basında yer alan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yasalara uygun olduğunu söylediği ve doğruladığı genelge, nedense hala Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sitesinde yer almıyor.

Kanunsuzluk alenileştiriliyor

Genelgede gönderme yapılan 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun kapsamına “özel hayatı koruma” nasıl sokulmuş belli değil. Bu kanunsuz ve yetkisiz görevlendirmenin basın mensuplarının görevlerini yapmasını engelleyeceği, suç delillerinin yok edilmesini kolaylaştıracağı, failleri koruyacağı ortadayken buna cüret edilmesi çok anlamlı.

Son yıllarda, keyfi/ kanunsuz polis devleti uygulamalarının yoğun yaşandığı toplumsal olaylarda, gösterilerde veya polis uygulamaları sırasında, kayıt altına alınan ses ve görüntüler sayesinde faillere ve delillere ulaşıldı. Böyle bir dönemde ses ve görüntü yasağı ile ilgili bir yetkilendirmenin eski Türkiye’yi aratacağı, yeni bir Türkiye’nin hazırlığı olduğu ortada.

İnsanların özel hayatının bizzat devlet tarafından dikizlendiği, kanun dışı delillerle, dinlemelerle yargılamaların hat safhada olduğu bir ülkede “özel hayatı koruma” maksadı hiç inandırıcı değil ve çok komik kaçmaktadır. Gerçekte suç işleyen, kanun dışı davranan güvenlik güçlerini, suçluları, failleri gizlemeye dönük bir çaba söz konusudur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kanunsuz genelgesi,  yurttaşların evrensel, anayasal ve yasal haklarını kullanmalarını engelleniyor, bu durum kanunsuzluğu alenileştiriliyor.

Yasaları, anayasayı kötüye kullanmanın sınırı yıkıldı

Diğer bir tartışma konusu pandemi nedeniyle 18 gün sürecek tam kapanma döneminde içki satışının yasaklanması oldu. Bu konu bir yıl önce de gündeme gelmişti.

Pandemi nedeniyle içkiyi yasaklayan veya kullanımını sınırlandıran ilk ve tek ülke biz değiliz. Kenya, İngiltere, İsveç, İspanya, Tayland, Hindistan ve Güney Afrika gibi ülkelerde, pandemi nedeniyle içki tüketimini engellemek için çeşitli önlemler alındığı biliniyor. Pandemi tedbirleri kapsamında gündeme gelen içki veya diğer yasaklar, birçok ülkede de tartışmalara ve tepkilere yol açıyor. Bunların birçoğu hak ve özgürlükler ekseninde oluyor.

Bizde ise sorun daha farklı ve geniş. Pandemi politikasının yanlışlığı üzerine gelişen ciddi bir itiraz var. Buna ek olarak yönetimin tercih ve yöntemleri tepkilere yol açıyor. Mesele AVM’lerin açık tutulması, çalışanlara yönelik tedbir alınmaması, özellikle iktidar partisinin pandemi tedbirlerini dikkate almadan kongre yapması, cenaze törenlerine katılmaları, polis ve zabıtanın tedbirlere uymayanlara karşı çifte standart uygulaması, aşı sırası gibi uygulamalar. Bunlar var olan toplumsal güvensizliği sertleştirdi.

Önce İçişleri Bakanlığı genelgesi çerçevesinde içki satışının yasak olduğunu bizzat İçişleri Bakanı açıkladı. Kanunsuzluk ve genelgede böyle bir yasak yok eleştirileri sonrası, İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulları kararları ile içki satışları yasaklandı. Ortada ciddi bir gerekçe yok. Pandemi için oluşturulan Bilim Kurulu’nun bu doğrultuda bir önerisi veya gündeminde böyle bir konu yok. Hatta Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz:  “Gerçekten hayretler içerisindeyim. Çok yersiz. Bu inanılmaz bir şey” açıklaması yaptı.


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Neoliberalizm yaşıyor ve yönetenlerin işine yaramaya devam ediyor

Neoliberalizm bitti mi? Savunucularının büyük çoğunluğunun korkmaya başladığı şey aslında tam da bu. Financial Times’ın ekonomi editörü Chris Giles kısa süre önce: “Sol, ekonomik fikir savaşını kazanıyor” diye yakınıyordu.

Bunun temel nedeni, Joe Biden’ın ABD başkanı olmasından sonra Ocak ayında üç dev harcama programını imzalamasıydı.

Geçen hafta açıklanan “Amerikan Aileleri Planı” kapsamında, çocuk bakımını sübvanse etmek ve sağlık sigortasını artırmak gibi önlemler için 1.29 trilyon sterlin tutarında harcama önerildi. Soldaki pek çok kişi de Biden başkanlığını bir dönüm noktası olarak selamlıyor.

“New Left Review” dergisinin editörü Susan Watkins, son sayıda yer alan ilginç makalesinde daha şüpheci bir bakış açısı sunuyor. Neoliberalizm, 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’ın yaptığı önderlikten beri, ideolojik olarak serbest piyasaları göklere çıkarmış olabilir.

Ancak Quinn Slobodian’ın önemli kitabı Globalists’te belirttiği gibi amaç, “piyasaları özgürleştirmek değil, onları kuşatmak, kapitalizmi demokrasi tehdidine karşı aşılamak” idi.

Watkins, bu anlamda neoliberalizmin hala Avrupa Birliği’nde hüküm sürdüğünü göstermekte zorluk çekmiyor. Pandemiye yanıt olarak hazırlanan 652 milyar sterlinlik “Yeni Nesil” program, yoğun çaba harcanarak müzakere edildi. 

Denetlenmiş

Titizlikle kontrol edilen dozlarda Avrupa Komisyonu tarafından ulusal hükümetlere dağıtılmaktadır. Watkins,” ekonomi politikası üzerindeki popüler-demokratik etki söz konusu olduğunda, neoliberal dönemin sonu Avrupa’da her zamankinden daha uzak” diyor.

Ancak ABD harcamaları bütünüyle daha büyük bir ölçekte- AB’ninkinden yüzde 250 daha fazla. Kişisel gelirler, esas olarak vatandaşlara bireysel olarak yapılan 1.010 sterlinlik hükümet teşvik çekleri sayesinde, Mart ayında yüzde 21.1’lik rekor bir sıçrama yaptı.

Watkins’in de belirttiği gibi, “Sosyal hizmet açısından Amerikan Kurtarma Planı, AB ile olan farkı telafi etmeye çalışıyor.”

Biden’ın ekonomik programı, Batı Avrupa’da hala mevcut olandan çok daha zayıf bir refah devletini sağlamaya çalışıyor.

Watkins ayrıca Biden’in stratejisinin” ulusal-emperyalist “ boyutunu da vurguluyor. Geçtiğimiz hafta kongrenin ortak oturumunda konuşan Biden, “ Çin ve diğer ülkelerle 21.yüzyılı kazanmak için rekabet içindeyiz. Tarihte büyük bir dönüm noktasındayız. Daha fazlasını yapmalıyız…  Yeniden inşa etmek, daha iyi inşa etmek zorundayız. Sahip olduğumuzdan daha sıkı bir şekilde rekabet etmeliyiz. “

Biden, ABD emperyalizmini canlandırmak için hükümet harcamalarını kullanmayı hedefliyor. Reagan ve Thatcher kendi dönemlerinde de aynı yöntemi kullanmışlardı.

Ancak Watkins’in belirttiği gibi, “uygulamalar post-neoliberal olabilir, ancak yine de kesinlikle kapitalist” ve aslında emperyalist.

David Harvey, “neoliberal dönüşün” “iktidarın ekonomik elitlere yeniden verilmesi” ile ilgili olduğu şeklindeki bilinen görüşünü ifade etti. Başka bir deyişle, sınıf güçleri dengesini sermaye lehine değiştirmek. Neoliberalizmin 1980’lerdeki “güçlü” döneminde bu, rekabet gücünü kullanarak hem patronları hem de işçileri disiplin altına almak anlamına geliyordu. İflaslar ve kitlesel işsizlik, örgütlü emeğin altını oydu ve daha rekabetçi firmaların kârlarını artırdı.

Bugün kapitalizm bu tür bir piyasa disiplinini kullanamayacak kadar zayıf.

2007-2008 Küresel Mali Krizinden bu yana sistem, merkez bankaları tarafından sağlanan büyük miktarda ucuz kredi aktarımına dayanıyordu. 

Bu özellikle ABD ve İngiltere’de, merkez bankalarının hükümetlerin ekstra harcamalarını finanse etmek için verdikleri borcu satın almasıyla daha da ileri gitti.

Klasik neoliberalizm, ekonomiyi piyasanın görünüşte “doğal” ritimlerine tabi tutarak politikadan arındırmaya çalıştı. Bugün piyasa yeniden politikleştiriliyor.

Bu gerçek bir değişiklik. Ama bu işçiler için geçerli değil. Örgütleri ciddi şekilde zayıflamış durumda ve hala pazarın ve vicdansız işverenlerin insafına kalıyorlar.

Pandemi sırasında, Avrupa ve ABD’deki emperyalist çekirdeğindeki işçiler, teşvik çekleri, izin planlamaları ve benzeri düzenlemelerle biraz desteklendi. Ancak ekonomiler pandemi sonrası yeniden açılırken bunlar sona ermeye başlayacak. 

Sermayeyi desteklemek için siyasallaşan, ancak emeği desteklemeyen bir ekonominin çelişkileri görünür hale gelecektir.

Socialist Worker’dan çeviren TN.





Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Hindistan salgından kırılıyor

Şubat ayını günde ortalama 10 bin kadar vakayla geçiren Hindistan, Mart ve Nisan’da vaka artışının önünü alamadı ve günlük 300 bin vakayı aşar duruma geldi. Dünya genelinde bu satırların yazıldığı güne kadarki en yüksek vaka sayısı görüldü. 25 Nisan Pazar günü, ülkede 349 bin 691 yeni koronavirüs vakası kaydedildi, 2 bin 700’den fazla kişi de yaşamını yitirdi. Böylece virüsün yayılması iki ayda 20 kat artmış oldu.

Radikal bir hızla artan vakalar nedeniyle çok sayıda ülke Hindistan’la yapılan uçuşlarını durdurmuş durumda.

Ülkede sağlık sistemi çökerken, bazı bölgelerinde hastanelerin kapasitesinin sınırlarına ulaştığı belirtiliyor. Oksijen maskesi ve ilaç sıkıntısı çekildiği ifade ediliyor.

Daha önce pek rastlanmadığı şekilde Yeni Delhi’deki Yüksek Mahkeme merkezi hükümete çağrıda bulunarak, üretimde oksijen kullanan petrol rafinerileri ve diğer sanayi tesislerinin buna son vermesini ve kıt olan oksijenin hastanelere nakledilmesini istedi.

Oksijen maskesi ve ilaç kıtlığı insani drama yol açtı. Delhi yönetimi hastanelerde sadece birkaç saatlik oksijen kaldığını duyurarak acil yardım talep etmişti. Benzer acil durum talepleri ülkenin her yerinden gelmeye başladı. Çaresiz hasta yakınları da ilaç ve oksijen bulamadıkları için artık tedarik araçlarını yağmalamaya başladı. Bu nedenle tedarikleri taşıyan tren ve araçlara ordu kuvvetleri eşlik etmeye başladı.

Kara taşımacılığının acil taleplere yetişememesi nedeniyle oksijen tedariği artık hava kuvvetleri tarafından da gerçekleştiriliyor.

Hastalar saatlerce hatta günlerce hastane kapılarında beklerken, içeri giremeden hayatını kaybediyor. Gaziabad kentinde bir tapınağın dışında, tapınağın imkânlarıyla hastalara arabalarda oksijen verildiği görüntüler medyada yer alıyor.

Ülkede başlayan panik arka arkaya hastanelerde ölümlü kazaların yaşanmasına da neden oldu. Önce bir hastanede oksijen makinesindeki oksijenin sızarak tükendiğinin fark edilmemesi nedeniyle 22 yoğun bakım hastası hayatını kaybetti. Ardından Mumbai’de çıkan bir yangında 13 hasta hayatını kaybetti.

1,38 milyar nüfusu olan ülkede 23 Nisan itibariyle büyük çoğunluğu tek doz olmak üzere toplamda 135 milyon doz aşı yapılmış durumdaydı. Buna göre, iki doz aşı yaptıranların nüfusa oranı sadece %1,39. 

Salgının nedeni varyant mı?

Hindistan’da, Ekim ayında mutasyon geçiren virüsün yeni bir varyantı tespit edilmişti. B1617 adı verilen varyant hakkında hala yeterli bilimsel araştırma yapılmış değil. Türkiye’de vakaların %80 kadarına neden olduğu açıklanan İngiliz varyantının çok daha hızlı yayılabildiği bilinirken Hindistan varyantının etkileri tam olarak bilinemiyor.

Her şeye rağmen Hindistan’da virüsün radikal bir hızla yayılmasının ana nedeni varyant değil tedbirlerin yetersizliği. 

Mitingler, dini törenler, açılma ve yetersiz önlemler

Ocak ayı sonunda İçişleri Bakanlığı salgının kontrol altına alındığını duyurarak tedbirleri azaltmıştı. Böylece şehirlerarası tren ve otobüs taşımacılığı yeniden başladı, stadyumlar seyircilere açıldı. Yüzbinlerce kişi gereken tedbirlerin alınmadığı koşullarda seyahat edip stadyum ve kapalı mekanlarda bir araya geldi.

Hindistan’da Mart ayında eyalet seçimleri de başladı. Birkaç ay boyunca sürecek seçimler nedeniyle iktidarı sallantıda olan aşırı sağcı Modi yönetimi çok sayıda şehirde on binlerin katıldığı mitingler düzenliyor. Tabii muhalefet de miting örgütlüyor.

Bunların yanı sıra ülkede tören ve festivaller de yapılmaya başlandı. 22 Mart’ta gerçekleşen Bahar festivalinde on binlerce kişi, maskesiz ve mesafesiz şekilde açık ve kapalı alanlarda bir araya gelerek eğlendi.

14 Nisan’da başlayan ve Ganj Nehri’nde süren dini törenlere de yüz binler katılıyor. Törenlerin ilk gününde 650 bin kişi dini ayin için nehre girmişti. Her ne kadar açık havada virüsün yayılması zor olsa da bu törenlerde maskesiz yüzbinler aralarında fiziksel mesafenin mümkün olmadığı şekilde bir araya geliyor. 

Yaşanan bu katliamın sorumlusu tamamen Modi rejimi ve kapitalizmdir. Hindistan, ilaç sanayinin gelişkinliğiyle bilinen ve çok sayıda Covid-19 aşısı dahil dünyaya aşı satan bir ülke. Ancak aşılar zengin ülkelere satılırken Hindistan’da yeterince yapılamıyor. Tamamen ekonomik nedenlerle, gereken kapanma tedbirleri uygulanmıyor.

Özdeş Özbay

(Sosyalist İşçi) 


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Salgının bedelini ödememek için birleşmeliyiz

Antikapitalistler milyonlarca insanın yaşamını kaybetmesine yol açan pandemi kriziyle emekçilerin nasıl başa çıkacağını tartıştı. TTB Merkez Konseyi Üyesi Şebnem Korur Fincancı, Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul ve Antikapitalistler adına Tuna Emren’in konuşmacı olduğu toplantıda, kâr odaklı bir sistem olan kapitalizmin pandemilere yol açtığı, Covid-19’un ilk olmadığı gibi son da olmayacağı vurgulandı. Pandemiyle başa çıkmak için kapitalizmden kurtulmak gerektiği üzerinde ortaklaşıldı. 

Son bir yıldır sağ kalmak için büyük bir mücadele veriyoruz. Kapitalizm çoklu bir kriz yaşıyor. Ekonomik, ekolojik ve pandemi krizi; bunlar birbiriyle ilişkili krizler. Bilim insanları uzun bir zamandır, zoonotik kaynaklı küresel bir salgın konusunda uyarıyorlardı zaten. SARS da zoonotik bir virüstü. Pandemiler sermayenin ekosistem üzerinde baskı kurması sonucunda ortaya çıktı. 

Son 40 yıldır işçi sınıfı ağır bir saldırı altındaydı. Sağlık hizmetleri özelleştirildi, işçi sınıfı ağır kemer sıkma politikaları altında yoksullaştı. Salgında zaten işlevsel olmayan sağlık sistemi çöktü. Bir yıldır keskin bir sınıf mücadelesine tanıklık ediyoruz. Tüm liderler pandemiyle mücadele etmek yerine krizde olan ekonominin yeniden canlandırılmasına yönelik politikalar izlemekte. Oysa pandemiyle mücadele etmek için işlevsel stratejileri hayata geçirmemiz gerekiyor. Kâr değil insan odaklı bir yaklaşıma ihtiyacımız var. 

Aşıda patent olmaz

Türkiye’de erken normalleşme sonucunda enfeksiyon geniş çaplı yayılım gösterdi. İktidar sermayenin güvenliği için “çarklar dönecek” politikasında ısrarcı oldu. İşyerleri açıldı. AVM’ler açıldı. Öğrenciler sınavlara girmek zorunda bırakıldı. Oysa çalışanların haklarının korunacağına dair güvence verilmesi, zorunlu üretimin dışında tüm üretimin durdurulması gerekirdi. Covid 19 sürecinde otoriter yönetimler baskının dozunu artırdılar. 

3 milyon insan önlenebilir bir enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybetti. Yılbaşından beri aşıya sahibiz ama ilaç şirketlerinin patent hakları nedeniyle aşılanamıyoruz. İlaç şirketleri aşılar için hiçbir yatırım yapmadılar. Tüm aşılar kamu kaynakları tarafından, sıradan insanların ödedikleri vergilerle fonlandı. Dolayısıyla aşıda patent hakkı olamaz. İlaç şirketlerinin patent hakları derhal kaldırılmalıdır. 

Eğitim sistemi çöktü

Türkiye tam 100 iş gününün üzerinde okulların kapatıldığı dört ülke arasında yer almakta. Tam kapanmaya rağmen işçiler çalıştırıldı. Esnaf yok sayıldı. Artan fiyatlar ve enflasyon karşısında ücretler eridi. Üretim sürecinin dışında kalan 65 yaş üstü ve 18 yaş altı insanlar eve kapatıldı. Yüz yüze eğitime ara verildi. Öğretmenlere uzaktan eğitimle ilgili destek verilmedi. Öğretmenler, öğrenim araçlarını kendisi satın aldı. Faturalarını kendileri ödüyorlar. Evler işyerleri halini aldı. Mesai saatleri sekiz saati aştı. 6 milyona yakın öğrenci internet erişim desteği olmadığı için eğitim hakkından yararlanamıyor. Ayrıca farklı ana dile sahip çocuklar, göçmenler ve toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü nedeniyle kız çocukları öğrenim hakkından yararlanamıyorlar. 

Sağlık Bakanlığı süreci yönetemiyor

Sağlık alanının özelleştirilmesi nedeniyle salgına karşı koruyucu önlemlerle mücadele etmek yerine tedavi edici yöntemler uygulandı. Bunun sonucunda da 420 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti. Sağlık Bakanı enfekte olanların ve ölümlerin sayısını kamuoyundan gizledi. TTB’nin yaptığı çalışmalar sonucunda gerçek rakamlara ulaşabildik. Pandemi haritası Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı olduğunu ortaya koydu. Dünya Sağlık Örgütünün sakıncalarını söylemesine rağmen Sağlık Bakanlığı Hidroksikolorin ilacını tedavi protokolünden ancak iki gün önce kaldırdı. Sağlık Bakanlığı Covid-19 sürecini tamamen şeffaf olmayan bir biçimde yönettiği gibi ilaç ve aşı süreçlerinde şirketlerle ne türden ilişkiler geliştirildiğini de “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan gizlemekte. 

Birleşerek kazanabiliriz

İktidar desteğini hızla yitiriyor. Azınlık olduğunu bilen ama çoğunluk gibi davranan bir iktidar var karşımızda. Yapılan anketlerde toplumun büyük çoğunluğu ekonominin kötü yönetildiğini söylüyor. “128 milyar nerede” kampanyasını toplumun yüzde 53’ü olumlu buluyor. Yüzde 78’i salgının kötü yönetildiğini düşünüyor. Emekçi kitlelerde öfke birikmekte. Sağa karşı başka bir sağ muhalefeti desteklemeyi bırakıp, emekçi kitlelerde gelişen öfkeyi nasıl örgütleyeceğimizi ve her bir mücadeleyi nasıl birleştireceğimizi düşünmeli, tartışmalıyız. Birleşebilirsek hem salgının üstesinden gelebiliriz, hem de muhalefeti toparlayabiliriz. Bizim milyonları harekete geçirecek bir odağa ihtiyacımız var. 

Çağla Oflas

(Sosyalist İşçi)



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ümit Özdağ ve aşırı sağ

İYİ Parti'nin MHP'den esas farkının, daha pahalı takım elbiseler giyen, kuaföre daha çok para harcayan ve dünyadaki sağ hareketlere kendisini daha yakın hisseden bir parti olmak olduğunu söylemek kanımca yanlış olmayacaktır. Kurulduğu günden beri dünyada yükselen aşırı-sağ ve göçmen karşıtı hareketlerin argüman ve taktiklerini oldukça sadık biçimde kullandıklarını zaten izliyorduk.

Tabi bir diğer fark da birinin iktidar partisiyle ittifak içinde, diğerininse şeklen muhalefette oluşu; pek çok insan için bu, İYİ Parti'ye güven duymayı kolaylaştıran, farkın kozmetik olduğunun görünmesini ise güçleştiren bir durum.

Ümit Özdağ, geçmişte genel başkan yardımcılığını da yaptığı İYİ partiden yakın zamanda ihraç edilmiş ve ihraç kararını mahkeme ile bozmuş bir pozisyonda olsa da, bu kavga siyasi ayrılıklardan ziyade liderlik içi didişmelerden kaynaklanıyor; dolayısıyla söylediklerinin İYİ partinin görüşlerini temsil ettiğini söylemekte bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Bu didişme nereye varacak diye merak etmeli miyiz, onu ise bilmiyorum; ancak sağcı partilerin kendi içlerinde didişmelerine ben pek üzülmem genelde.

Özdağ, partisi ve esasen Türk milliyetçilerinin geneli için önde gelen entelektüellerden. Dolayısıyla, bu yazıda üstünde duracağımız "Türkler azalıyor, Suriyeliler artıyor" tezi gibi "teorik" katkıların sıklıkla kendisinden geldiğini görmeye alışığız. Avrupa görmüş, Türk sağının aristokrasisi içinden gelme birisi olarak Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağ argümanları yakından takip ettiğini görmek de yine şaşırtıcı değil.

Ve kendisini elbette aynı zamanda geçtiğimiz günlerde HDP milletvekili Garo Paylan'ı ve esasen Paylan üzerinden tüm Ermenileri tehdit etmesiyle de tanıyoruz. Resmi olarak propaganda sorumlusu görevine devam etmiyor olsa da canı gönülden propagandacılık yapmaya devam ediyor kısacası. 

Bilmeyenler için, Özdağ'ın rakamlar vererek iddia ettiğine göre Suriyelilerin doğum oranları sebebiyle Türkler azalacak, Suriyeliler artacak. Konuşmayı yaptığı yer ise "Suriyeli Sığınmacılar ve Suriye'nin Geleceği" başlıklı bir konferans, tabii konuşmanın içeriğinden de Suriye'nin geleceği düşünülerek yapılmış bir etkinlik olduğunu zaten anlamışsınızdır.

Nihayetinde Anadolu'nun etnik yapısının değiştirilmeye çalışıldığı, arkasında İsrail'in olduğu vs. gibi bir yere bağlanması da şaşırtıcı değil. Zira kendisinin yakın geçmişte Suriyeliler Türkiye'ye kaçsın diye üstlerine bomba atıldığını iddia etmesi, yine bu teorinin parçası belli ki. Durumun sosyolojik sebebi olarak da saygın olduğu söylenen isimsiz bir sosyoloğun ağzından "erkekliklerini ispat etmek için ürüyorlar" saptaması aktarılıyor.  

İsrail'i eleştirmenin antisemitizmle eş anlamlı olduğu yönündeki, solu karalamak için icat edilmiş tezlerin safsata oluşunun, antisemitlerin İsrail sözcüğünü Yahudiliğe ikame olarak kullanmayacakları anlamına gelmemesi gerektiğini de not düşelim, bu not az ileride lazım olacak.

Sonuç olarak, şu kadar doğuruyorlar vs. gibi ırkçı laflar, geçmişte Kürtlere, günümüzde göçmenlere yönelik söylendiğine sıklıkla tanık olduğumuz laflar. Ama "Etnik yapımızı bozmak için buraya yollandılar" tezi Prof. Dr. Özdağ'ın alametifarikası, veya öyle mi gerçekten? 

Nereden geliyor bu fikirler?

Great Replacement (Büyük İkame), Fransız neo-Nazi Holokost inkarcısı Renaud Camus'nun icat ettiği bir komplo teorisi. İstatistiklerle oynayarak uydurulmuş bir "Beyaz Soykırımı" iddiası; soykırım inkarcılarının, bir yerlerden, olmayan bir soykırım devşirme hevesinin Türk sağına has olmadığını söylemek de yerinde olacak bu noktada. İsimden de anlaşılacağı gibi Müslüman Arapları Avrupa'ya göndererek azar azar "Beyaz Hristiyan Avrupalıların" kökünün kurutulmasının hedeflendiği yönünde, esasen çocukça fakat son derece yaygın ve dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir ırkçı propaganda gereci.

Ciddiye alınmasının gerekliliği, ırkçıların bunu basitçe istatistik olgularmış gibi satarak, açıkça ırkçı bir tonla konuşarak erişemeyecekleri kitleleri etkilemek için kullanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Elbette bataklığın dibine indiğinizde, pekâlâ bunun Yahudilerin planı olduğu türünden tipik Nazi tezleri kabak gibi çıkıyor ortaya. Ancak yüzeyde basit ve olgusal bir kaygı dile getiriliyormuş gibi anlatılıyor. Ve elbette yalnız mucidinin ve müritlerinin değil, Pegida'dan ABD'deki alt-right ve neo-Nazi hareketlere, geçtiğimiz dönemde kuvvetlenen ırkçı sağın tümünün savunduğu bir tez bu; bundan dolayı olsa gerek ki, Ümit Özdağ'ın da gözünden kaçmamış.

Yalanlar kime söyleniyor?

Elbette denilebilir: Avrupa'nın veya Türkiye'nin Arap nüfusunun artması neden kötü bir şey olsun ki? Toplumlar göçlerle oluşur zaten, Ulusların hep orada olduğu gibi duran pür ve tek tip yığınlar olduğu, başka halklarla karışırlarsa özlerinden bir şeyler yitireceği düşüncesi milliyetçi bir masaldan ibaret; dolayısıyla da bunu yutan, bundan kaygı duyan zaten ırkçı olmalı.

Ancak bu gibi ırkçı teorilerin, gücünü ulus devletin resmî ideolojisinden aldığını unutmamak lazım. Dolayısıyla başta ekonomik kaygılar olmak üzere bir dizi belirsizliğin hâkim olduğu bir noktada, "sizi yok etmeye çalışıyorlar" yalanı sıradan insanların zihninde de yankı bulabiliyor, bu insanları ırkçı fikirlere çekmek için kullanılabiliyor. Yani doğrudan bir ırkın saflığından filan bahsetse itici bulunacak bir hatip, istatistikler ve olgular üzerinden konuşuyormuş gibi yaparak güven ve meşruiyet kazanıyor; durduk yere söylediğinde itici ve tehlikeli bulunacak ırkçı fikirleri de daha sıradan görünmeye başlıyor, esas taktik kabaca bu. Dinleyeni rakamlara boğduktan sonra vardığı sonuç tümüyle çarpıtılmış bir sonuç olabilir tabii, ancak çoğumuzun nüfus planlamasıyla ilgili raporlar okuyacak, grafikler inceleyecek vakti yok.

"Suriyelilere lanet" konferansı değil "Suriye'nin geleceği" konferansı düzenlemelerinin sebebi de yine aynı.

Birkaç sene öncesine kadar, ne kadar berbat hareketler oldukları ve fikirlerinin dinlenmemesi gerektiği konusunda hiçbir kafa karışıklığının olmadığı neo-Nazi ve türevi hareketlerin kaşla göz arasında esip gürler hale gelebilmesinin arkasında bu gibi taktikler yatıyor. Sistemin kendilerine yalan söylediği açığa çıkınca, anlaşılır biçimde tepeden gelen bilgiye, doğru veya yanlış ayırt etmeksizin kulak tıkayan insanların buhranını fırsata çevirmeyi böyle başarıyorlar. 

Kiminle yan yana duracağız?

Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın ırkçı sağ için işlevi de tam olarak buna benziyor, adam hoca sonuçta yalan söyleyecek değil ya... Tabii kutsal saydığı siyasi projesinin selameti için yalan söylemeyi erdem sayacak insanların hoca olamayacağını yazan bir kitap veya kanun doğrusu ben henüz görmedim, onu da not düşmeliyim.

Oturup kalkarken edepli davranan, temiz takımlar giyen, isminin önünde akademik unvan yazan, arada bir demokrasi bile diyen insanlardan zarar gelmeyeceğini düşünürken dikkatli olmak çok mühim; özellikle de bu insanlarla ittifak yapılabileceği konuşuluyorsa. MHP çıkışlı olmaları yeterli olmuyor belli ki, belki Nazilerden ilham alıyor olmaları bir kere daha düşünmemizi sağlar.

Bize değişimin yolunu açacak olan, krizin ve salgının altında ezilen insanlara ırkçı yalanlar söyleyenlerle değil, bizzat o ezilen insanlarla bir araya gelerek baskının gerçek sorumlularına karşı verilecek bir mücadele olabilir ancak.

Deniz Güngören



Faruk Sevim Tüm Yazıları

Kapanmada işçi sınıfı çalışmaya ve ölmeye devam etti

Covid-19, işçi düşmanı bu sistemin ürettiği, yayılmasına yardımcı olduğu ve yıkımını ağırlaştırdığı bir işçi sınıfı hastalığıdır. Covid-19 dönemi tercihleri, uygulamaları iktidarın işçi düşmanı niteliğinin en net göstergesidir.

Covid başladığından beri aslında işyerlerinin dörtte üçü zaten kapanmadı, toplu ulaşım kapanmadı, sokaklar dışında işyerlerinde çalışma ve sıkışıklık devam etti.

İşçiler aşılanmadı. 55 yaş üstü kişilerle öncelikli bazı gruplara aşı vuruldu. Bu yaş sınırına uygun işçiler aşılandı, ama fabrikalardaki milyonlarca 55 yaş altı işçi aşılanmadı.

İşçiler kalabalık işyerlerinde çalışmaya devam ediyorlar. 16 milyondan fazla işçi, kapanma döneminde işe gidiyor.

Covid-19’un Türkiye’de resmi olarak ilk kez görüldüğü 11 Mart 2020 tarihiyle 10 Mart 2021 arasında en az 861 işçi Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Kapanmanın işçiler için gerçek olmadığı, iş kazalarında ölen işçi sayısından belli oluyor. Covid dışı iş kazalarında bu dönemde en az 1566 işçi öldü. Bu sayı Covid öncesinde, 2019’da 1736 idi. Yani aslında işçilerin yüzde 90’ı çalışmaya ve hem iş cinayetlerinden, hem de Covid’den ölmeye devam ettiler.

AKP iktidarının politikaları, pandemiye karşı işçileri, işsizleri, emekçileri, emeklileri, halkı koruyan politikalar olarak değil 3-5 tane şirketi, sermayeyi koruyan politikalar olarak şekillendi. Ne olursa olsun çarklar dönecek anlayışıyla, Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı haline getirildi.

Covid-19 döneminde; işverene, işçinin onayını almadan işçiyi ücretsiz izne çıkarma hakkı verildi. Bu şekilde 2,7 milyon işçi ücretsiz izne çıkarıldı, ailesi ile birlikte günde 39 TL, şimdi 50 TL ile yaşamaya mahkûm edildi. İşten çıkarma yasak olmasına rağmen, 177 bin işçi tazminatsız işten çıkarıldı, işsizlik yardımı verilmedi. Sendikasızlaştırma politikalarına devam edildi, sendikalaşmaya çalışan işçiler Kod-29 ile işten atıldı. İşyerleri tedbir gerekçesiyle kapatılan işçiler, açlıkla baş başa bırakıldı. 

İşçilerin talepleri şunlar: İşe gitmek zorunda olan tüm çalışanlar öncelikle ve hızla aşılanmalıdır. Kısa çalışma ödeneğinin kapsamı genişletilmelidir. İşten çıkarma yasağı, ücretsiz izin uygulaması ve istisnaları kaldırılarak devam etmelidir. Salgında iş ve gelir kaybına uğrayan çalışanlara ve hanelere gelir desteği sağlanmalıdır. 

Faruk Sevim

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Irkçılığın halleri: Bir afiş, bir başlık

Küçük, olumsuz bir yargı, olumlu bir yargıdan daha çabuk yayılıyor ve suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi büyüyor. Azınlıkta olabilecek ırkçı insanların ve grupların küçücük beyanlarına dahi göz yummamalı. 

Bugünlerde duyduğumuz haberler, yaşanan olaylar maalesef ırkçılığın yükseldiğini gösteriyor. Irkçılığın yükselmesinin son iki örneği:

Suriyelilere dair bir afiş:

"Çok iyi haber, artık güneşli Suriye’ye geri dönebilirsiniz, ülkenizin size ihtiyacı var

Somalilere dair bir başlık:

Somali'den gelen iş insanları ve sığınmacılar, Ankara'nın göbeği olan Kızılay'daki iki sokağı baştan sona kendi ülkelerine çevirdiler.”

Birincisi Danimarka sokaklarından, ikincisi Türkiye’deki bir gazeteden. Bunların ayrıntılarına yazının ilerleyen kısımlarında yeniden döneceğim ama bu düşmanlığın kaynağına bakmak istiyorum.  2. Paylaşım Savaşı sonrası Avrupa’da faşizm bitti derken son yıllarda faşist hareketlerin kendini yeniden yapılandırdığını görüyoruz. Faşist hareketler kendilerini demokrasi içi siyasal hareketler olarak konumlandırmaya çalışıyorlar. 

Fransa'da 1987’de Le Pen'in başında olduğu Ulusal Cephe’nin bir iç broşürü şöyleydi: “Eğer insanları ikna edeceksek onları korkutmaktan ve gücendirmekten kaçınmalıyız. Yumuşak ve ürkek toplumumuzda ölçüsüz yorumlar nüfusun geniş kesimlerinin endişe, güvensizlik ve hoşnutsuzluk hissetmesine neden oluyor. Bu yüzden, herkesin önünde kendimizi ifade ederken kaba veya aşırılıkçı görünen yorumlardan kaçınmak çok önemli. Bir biçimde söylenebilen her şey, halkın kabul ettiği yerleşik biçimde de aynı derecede güçlü şekilde söylenebilir. Dolayısıyla “haydi zencileri denize dökelim” yerine “üçüncü dünya ülkelerinden gelen mültecilerin evlerine dönmesi organize edilmelidir” ifadelerini kullanın.” 

Türkiye’de de faşist hareketin seyri benzer şekilde oldu. 90’lı yılların başları itibariyle Alparslan Türkeş’in büyük bir lider olduğunu, değiştiğini, eski çatışmacı dili terk ettiğini, MHP’ye faşist demenin haksızlık olacağını söyleyen gazeteler, köşe yazarları birbiriyle yarıştı. Bahçeli’nin de aynı övgüleri aldığını biliyoruz. Ama bu büyük bir yanılsamaydı. 

Faşist hareket dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni bir söylem, yeni bir dil kullanarak kitlelere ulaşmayı hedefliyordu. Covid-19 pandemi krizi sırasında hızla yayılan çeşitli komplo kurgularının alıcılarının, faşist hareketlerin seçmen tabanı olması da bir rastlantı değil. Avrupa'da bugünkü faşist hareketlerin hemen hepsinin milliyetçiliği esas alarak azınlıklara, göçmenlere ve Müslümanlara karşı milli kimliği koruma gailesine dönüşmüş durumda. Popülist partiler, aşırı sağ ve muhafazakâr partiler hatta kendine sol diyen partiler de seçmenlerini elinde tutmak için yabancı düşmanlığını körüklüyor. 

Suriyelilere kapısını açan ve ev sahipliği yapan Avrupalı devletler Suriyeli mültecileri evlerine dönmesine dair kampanyalar yapıyor. Kopenhag’daki afiş de bunlardan biri. Danimarka’daki Merkez-Sol Sosyal Demokratlar, 2019 genel seçimlerinde popülist Danimarka Halk Partisi'nden aldıkları seçmenleri tutma umuduyla sağcı seleflerinin belirlediği göç ve iltica konusunda katı çizgiyi benimsedi. Başbakan Mette Frederiksen "sıfır" sığınmacı hedefine dair söz verdi. Onun bu sözü ve tutumu Kopenhag sokaklarındaki afişlere kadar yansıdı. Ulusal Cephe’nin iç broşürde söyledikleriyle kısa süre önce Danimarka sokaklarında asılan afiş arasında bir fark yok.

Evine gönderme sözü bize de hiç yabancı değil. Seçmenlerinin ağzına bir parmak bal çalmak için iktidarın, özellikle de muhalefetin sürekli dilinde. Politikacılardan güç alan gazeteler de hiç çekinmeden hem Suriyelilere karşı hem de diğer göçmenlere karşı haber yapıp ırkçı başlıklar atıyor. Onlardan biri de Sözcü gazetesi. Gazetenin,15 Nisan’daki Somalilere dair yaptığı haberin yayımlanmasından beş gün sonra bir grup ırkçı saldırgan, haberde adı geçen sokaktaki Somalililerin işyerlerine saldırdı.

Bugünlerde Suriye’de sözde seçim hazırlığı yapılıyor, bu seçim bahane edilerek Suriyeliler hala savaşın devam ettiği Suriye’ye gönderilmeye çalışıyor. Savaştan, vahşetten kaçan Suriyeliler emekçiler, ezilenler geleceğe dair kaygılı. Suriye’de yıllardır pek çok emperyalist gücün desteğiyle Esat dimdik ayakta, kapitalistler, işgalciler rahat. Ülkede ve ülke dışındaki Suriyeliler ise her halükârda mağdur. 

Yazının başında dediğim gibi ırkçıların, faşistlerin sözlerini, yaptıklarını ifşa ederek, yaygınlaştırarak, eleştirerek kötücül politikalarını ve tutumlarını bıkmadan usanmadan dile getireceğiz ki habis bir ur gibi büyümesinler. 

Suriyeliler ve tüm göçmenler kardeşimiz, faşizme geçit yok.

Figen Dayıcık Fırat

Kaynakça:

* Mark L Thomas, Günümüzde Avrupa’da Faşizm,  Enternasyonal Sosyalizm.

*https://marksist.org/icerik/Haber/15875/Sozcu-hedef-gosterdi,-irkcilar-saldirdi

*https://www.yenicaggazetesi.com.tr/danimarka-suriyeli-multecileri-gondermek-icin-bu-afisleri-asiyor-bakin-afislerde-ne-yaziyor-446729h.htm

*https://www.enternasyonalsosyalizm.org/gunumuzde-avrupada-fasizm.html



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Sedat Peker sahnedeyken, Susurluk’u anımsamak

Sedat Peker, bütün yön ve boyutlarıyla ne olup bittiğini uzun süre öğrenemeyeceğimiz konulara, sorunlara ilişkin itiraf ve suçlamalarıyla dolu üçüncü videosunu da yayımladı. Konuşmalarında sık sık paylaşmak istediği çok sırrının olduğunu vurguluyor. İzin verirler mi bilemeyiz. Bugüne kadar böylelerini bir yolunu bulup susturdular.

Anlaşılan iktidar koalisyonunun resmi, gayri resmi ortakları, çevreler ve devlet kurumları içindeki çeşitli çıkar grupları veya kişiler arasındaki çekişme, çatışma, tepişme, birbirine dirsek atma yeni bir düzleme geçti. Bugüne kadar alttan alta süren çatışma ve gerilimler her geçen gün daha bir alenileşiyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin yönetilemez durumda olduğunu veya nasıl yönetilmek istendiğini gösteren somut vakalar. Ancak ne olursa olsun sürdürülebilir değil.

Sedat Peker, Türkiye’nin yönetilemez durumda olduğunu görünür kıldı. İktidar çevresinde yirmi yıldır çok yönlü, çok katmanlı ve çok çeşitli sorunlar yumağı oluştu. Uzun süre kapalı devre yaşanan çatışma ve çekişmeler, bir süredir bütün dünyanın gözleri önünde yaşanmaya başlandı. Belki de bildiklerimiz, duyduklarımız devede kulak misalidir.

Sedat Peker’in açıklamalarında dikkat çeken nokta, Türkiye siyasi tarihinde “derin devletin adamı” olarak yer alan Mehmet Ağar hakkında söyledikleri. Ağar, ülkücü mafya/çete lideri tarafından ağır şekilde suçlanıyor. Mehmet Ağar’ı Türkiye, faili meçhul cinayetlerden, kayıplardan, işkencelerden ve ülkücü mafya/çete, polis, devlet ve siyasetçi ilişkilerinden tanır. Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunmuş olan Ağar, 1990’larda çok yaygın olan bu konularda çok “marifetli” uygulama ve davranışlarda bulunmuş bir kişidir.

3 Kasım 1996 yılında gerçekleşen ve Türkiye siyasal tarihine Susurluk Kazası olarak geçen trafik kazasında polis, devlet, ülkücü mafya, siyasetçi ilişkileri bütün çıplaklığıyla ortalığa saçıldığında, ismi öne çıkan biri oldu. O dönem DYP-Refah Partisi koalisyon hükümetinin, DYP kanadından İçişleri Bakanı olan Mehmet Ağar, Susurluk sonrası görevinden istifa etmişti.

Ülkücü mafya, siyasetçi devlet ilişkisi 

Sedat Peker’in üç videosunda sözünü ettiği her türlü yasadışı iş ve ilişkinin benzeri olaylar, o dönem Susurluk’ta kamyonun altına giren polis şefi Hüseyin Kocadağ’ın kullandığı araçtan da çıkmıştı.

Polis şefi Hüseyin Kocadağ’ın kullandığı araçtan, DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Edip Bucak, ülkücü çete lideri Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us çıktı. Araçtan sadece Sedat Bucak sağ çıkabildi. Bu ilişkiler içinde yer aldıkları açığa çıkan diğer isimler gibi, kaza sırasında hafızasını geçici olarak yitiren Bucak da doğru dürüst sorgulanmadı, yargılanmadı.

Susurluk döneminde basın önemli bir işlev gördü. Kirli, yasadışı ilişkileri çorap söküğü gibi ortaya çıkardı. Günlerce gazete manşetlerinde ve televizyon haberlerinin ilk sıralarında bu konudaki gelişmeler yer aldı. Ciddi bir kamuoyu oluştu.

Yurttaş Girişimi’nin çağrısıyla Türkiye’nin her yerinde günlerce etkili bir biçimde 1 dakika ışık söndürme eylemleri ilk kez o dönem yapıldı. Devletin yasadışı kirli karanlık işlerinin ve ilişkilerinin açığa çıkarılması, toplumsal duyarlılığın artırılması ve siyasi iktidarın zorlanması için, çok değişik etkinlikler ve eylemler yapıldı. Bunlar büyük ölçüde etkili de oldu. 28 Şubatçı askerlerin bunları DYP, Refah ortaklığındaki koalisyon hükümetini devirmeye dönük kullanmaya çalışmasını akılda tutmak gerek.

Nitekim TBMM’de Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu. Türkiye bu komisyonun çalışmaları sırasında önemli bilgi ve belgelere ulaştı, ciddi tartışmalar yapıldı. Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan koalisyonunun istifasından sonra Başbakan olan Mesut Yılmaz, toplumsal talebin de bir sonucu olarak, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ı görevlendirdi ve Susurluk Raporunu hazırlattı.

24 yıl önce Kutlu Savaş’ın hazırladığı yüz sayfalık bu raporda yer alan değerlendirme bölümünde şöyle cümleler var: “Susurluk, Ankara’daki tercihlerden kaynaklanmış, OHAL bölgesinde gelişmiş ve ülkenin büyük merkezlerine taşınmış, oralardaki uygun olay, kişi ve grupları bünyesine alarak genişlemiştir. Neticede Susurluk’ta çok yönlü ve derinliğine bir ilişkiler yumağı oluşmuş, devlet kurumları ve yöneticiler bilerek veya bilmeyerek devrede olmuşlardır. Bu olay devlet kurumları ve yöneticilerle ilgili olmasa, sadece önemli bir polisiye hadise haline gelecek, basının 3 – 5 günlük ilgisinin dışında sansasyonel bir etkisi olmayacaktı.”…. “Silahlı Kuvvetlerin, özellikle Jandarma’nın adının sık sık geçmesi ilgiyi ve kamuoyunun tereddütlerini yoğunlaştırmaktadır”….”Jandarmanın yanında Özel Harp Dairesi ve kamuoyunca çok bilinmese de Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışılır olmuştur.” Bu söylenenler, çıplak birer gerçek olarak bugün Sedat Peker’in açıklamalarında yer alıyor.




Meltem Oral Tüm Yazıları

Kadın grevi tartışmalarına bir not

2016’da Polonya’da hükümetin kürtajı tamamen yasaklama girişimine karşı kadınlar grev çağrısı yapmıştı ve 60 farklı noktada milyonlarca kadının katılımıyla sokak eylemleri gerçekleşmişti. İki hafta sonra Arjantin’de kadın cinayetlerine karşı grev çağrısı yapılmış ve bir saatlik iş bırakmaya ek olarak “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganını dünyaya duyuran büyük bir eylem düzenlenmişti.

2016 yılındaki bu iki kadın grevi çağrısı ve kitlesel gösteri sonraki yıl Uluslararası Kadın Grevi çağrısının itici gücü oldu. ABD’de Trump’ın göreve başladığı gün yapılan kitlesel kadın eylemlerinin de etkisiyle ABD başta olmak üzere birçok ülkeden kadın özgürlüğü aktivistlerinin, feminist ve sosyalist örgütlerin çağrısıyla 8 Mart’ta uluslararası bir grev örgütlenmesi hedeflendi. 2020’ye dek üç yıl boyunca “kadınsız bir gün”, “kadınlar durursa dünya durur” gibi ana sloganlar etrafında ABD, İspanya, İtalya, Arjantin gibi ülkeler başta olmak üzere ortalama 60 ülkede grev ve sokak gösterileri düzenlendi. Eylemlerin bir kısmının kitleselliği küresel kadın hareketi için yeni bir momentin içinde olduğumuzun en önemli işaretlerinden biriydi. 2018’de İspanya’da sadece Madrid’de bir milyon, diğer şehirlerde ise yüz binlerle ifade edilen sayılarda katılımın gerçekleştiği eylemler oldu. 

Farklı deneyimler

Bu yıllarda farklı ülkelerde yapılan grev ve gösterilerin hepsi birbirinden farklı deneyimlerdi. Öne çıkan politik vurguların yanı sıra grevlerin niteliği ve gösterilerin kitleselliği de her yıl ülkeden ülkeye farklılık göstermişti. İspanya’da 2017’de daha sembolik düzeyde yapılan iş bırakma sonraki sene daha yaygın bir greve dönüşmüştü. Genel olarak grev çağrısı yapılan ülkelerde birkaç saatlik iş bırakmaya eşlik eden kitlesel sokak gösterileri düzenlendi. Yani esas itibariyle farklı ülkelerde o yılların 8 Mart’ına etkisini veren şey sokak eylemlerindeki kitlesellikti. 

Grev çağrılarının kapsamına yeniden üretim sürecinde kadınların ücretsiz emeğinin yani ev işleri, çocuk, yaşlı, hasta bakımı, seks gibi başlıkların ve tüketim boykotunun dahil edilmesi özellikle sosyalist çevrelerde tartışma konusu oldu. Türkiye’de de yeniden üretimin ve ancak birer protesto mahiyetinde olan pratiklerin grev kapsamına sokulmasının, işçi sınıfının burjuvazi karşısında üretimden gelen gücünün ifadesi olan grevin anlamını boşalttığını düşünenler ve bu nedenle bir kadın grevi örgütlenmesine esastan itiraz edenler var. İtirazların bir kısmı işçi sınıfı mücadelesini salt bir ücret mücadelesine indirgeyerek ekonomizm yaparken bir kısmı da yaşadığımız güncel koşulların bağlamını görmezden geliyor ve uluslararası deneyimleri mutlaklaştırıyor. 

Son yıllarda küresel çapta kadın ve iklim hareketlerinin, işçi sınıfının tarihsel mücadele aracı olan grevi hem sembolik hem de somut olarak benimsemiş olması bu hareketlerdeki radikalleşmenin ve antikapitalist çizginin etkisinin bir göstergesi. Bu hareketlerin içindeki birçok farklı fikirle hem birlikte mücadele etmek hem de sosyalist bir perspektiften tartışmak mümkün. Emeğin, grevin niteliği, üretim-yeniden üretim ilişkisi, kadınların ezilmesinin kapitalizmle bağı ve başka birçok başlıkta hareketin içinde tartışmamız gerekli. Ancak bu tartışmaların hiçbiri bir grev örgütlemenin önünde engel değil. İş yerlerinde bir kadın grevinin gerçekleşmesi için çabalamak, sendikalara basınç yapmak, hareketi iş yeri temelli bir grev fikrine kazanmak yerine, yeniden üretimi de grev kapsamında görenler var diye grevin örgütlenmesine set çekmek mücadeleyi daraltan bir yaklaşımdır. 

Meltem Oral









Roni Margulies Tüm Yazıları

Aşı, sağlık ve inanılmaz miktarlarda para

Salgın başlayıp da meselenin boyutları belli olduğunda, yani yaklaşık 13 ay kadar önce, neler düşündüğümü aşağı yukarı hatırlıyorum.

Önce, “Hem aşı, hem ilaçlar, hem de pandeminin kendisi birilerini müthiş zengin edecek” diye gelmişti aklıma.

Sonra da, “Kazanacakları paradan biraz feragat edip dünyadaki herkesin, parası olanın da olmayanın da aşılanmasını sağlayacaklar” diye hayal etmiştim. Hayalimin ardındaki mantık şuydu: Kapitalistler hakkında çok şey söylenebilir, ağza alınmaz şeyler söylenebilir (ve söylemişimdir); ama “tüm kapitalistler salaktır” demek doğru olmaz. Salak olmadıklarına göre, tüm dünya nüfusunun aşılanması gerektiğini, aksi taktirde virüsün tekrar tekrar geri geleceğini anlayacaklardır ve kârlarının bir kısmından vazgeçerek herkesi aşılattıracaklardır diye düşünmüştüm.

Yanılmışım.

Yok, hepsinin su katılmamış salak olduğunu yine düşünmüyorum, ama belli ki kârlarından vazgeçemiyorlar. Hiçbir koşulda vaz-ge-çe-mi-yor-lar. Salgın, pandemi, ölüm, hiç fark etmiyor, vazgeçemiyorlar.

Her şeyden önce, söz konusu paralar o kadar büyük ki, vazgeçmeyi düşünemiyorlar bile.

Örneğin, Pfizer’in Covid-19 aşısından bu yıl elde edeceği gelirin 26 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor, şimdilik. Şimdilik diyorum, çünkü bu rakam Nisan ayı sonuna kadar imzalanan sözleşmeleri kapsıyor. Yılın geri kalanında daha milyarlarca dolarlık sözleşmeler imzalanacak kuşkusuz.

Örneğin, bir diğer Covid-19 aşısını üreten Moderna şirketinin genel müdürü Stéphane Bancel’in durumuna bakalım. Bancel, şirketin hisselerinin yüzde 8’ine sahip. Pek de önemli bir hissedar değil yani. Ama Moderna hisseleri pandemi sürecinde yüzde 500 değer kazandığı için Bay Bancel’in serveti bugün 5 milyar dolar! Herif bir yıl içinde, durup dururken milyarder oldu.

İşin kötüsü, kapitalistler bu milyarlardan vazgeçmeyi kabul etse, sorun yine çözülmüş olmayacak. Çünkü kapitalizm herhangi bir şeyi dünya çapında ortaklaşa yapmayı mümkün kılan bir sistem değil. Yardımlaşma ve dayanışma üzerine değil, rekabet üzerine kurulu bir sistem.

Biden ve Papa aşı patentlerinin kaldırılmasını istediğinde, bütün ilaç şirketleri şöyle düşünmüştür: “Ulan, ben patentimi kaldırırım, rakiplerimden bir tanesi kaldırmayı reddederse yandık, bütün piyasayı ele geçirir. Hımm! Başlarım Biden’a da Papa’ya da! Ben patentimden vazgeçmem.”

Bazı çok basit, çok temel şeyler var ki, gerçekleşebilmeleri için önce kapitalizmden kurtulmak gerek:

İnsanların sağlıklı bir yaşam özlemi hiç kimseyi zengin etmemelidir.

Sağlıklı olup olmamak zengin olup olmamaya bağlı olmamalıdır, hangi memlekette yaşadığımıza bağlı olmamalıdır.

Roni Margulies

[email protected]

(Sosyalist İşçi)




Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

İklim zirvesi palavraları

ABD ev sahipliğinde, Joe Biden tarafından düzenlenen İklim Zirvesi’nde liderler yine krizi hiç anlayamadıklarını gösterdiler.

Ama önce acı tabloyu özetlemeye çalışayım. İklim krizi hızlanıyor, krizin vahametini artıran kritik eşikler bir bir geçiliyor ve geri dönüşü mümkün olmayan bu eşiklerde devreye giren sistemsel döngüler ısınmayı daha da hızlandırıp artırmaya devam ediyor. Uzmanlara göre, bu hızla devam edersek 2049’da atmosferdeki CO2 yoğunluğu öyle artacak ki artık frene basmak için geç kalacak,  yaşanamaz bir dünyaya ilerlemek zorunda kalacağız.

Gelelim zirveye… 22-23 Nisan’a damgasını vuran zirvede ABD, emisyonlarını 2030’a dek – 2005 seviyesine kıyasla – yarı yarıya azaltma taahhüdünde bulundu. Japonya 2030’a kadar – 2013’e kıyasla – yüzde 46, Kanada ise aynı tarihe kadar – 2005’e kıyasla – yüzde 40-45 azaltıma gideceğini bildirdi. Çin 2030 taahhüdü vermedi, 2060’ta emisyonlarını sıfırlayacağını söyledi; Brezilya da aynı palavrayı tekrarlayarak tarihi 2050’ye çekti. Güney Kore, detaylarını vermediği bir 2030 azaltım hedefi olduğunu belirtti; Putin’in dolambaçlı ifadelerinden anlayabildiğimiz kadarıyla Rusya da azaltım yapmayacağını duyurdu. 

Erdoğan’ın Millet Bahçeleri, Cengiz Holding’in orman talanı

Zirvedeki konuşmasında Erdoğan tek bir gerçek taahhütte bulunmazken Millet Bahçeleri ile övündü. O sırada taş ocağı uğruna (Cengiz Holding tarafından) ormanları katledilen İkizköylülere, Akbelen Ormanı’nı kurtarmak için sürdürdükleri barışçıl direnişlerinde biber gazıyla saldırılıyordu. Yine Cengiz İnşaat’ın göz diktiği Rize, İkizdere’de yapılmak istenen taş ocağına karşı “ormanlarımızı vermeyeceğiz” diyerek direnen bölge halkı da jandarma tarafından ablukaya alındı, kolluk güçleri, insanları evlerinde kalmaya zorladı. 

İşte Erdoğan, tam da bunlar yaşanırken, son 18 yılda orman varlığını 2 milyon hektar artırdık, diyor, HES’leri ve hiçbir işe yaramayan Millet Bahçelerini övüyor, Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu olmadığını söylüyordu ama şu gerçek artık gizlenemez durumda: Kömür, doğalgaz ve petrol ile ilerlemeye kararlı olan AKP iktidarı, Türkiye’yi son 20 yılın en yüksek karbon salımı yapan ülkeleri listesinde üst sıralara yerleştirdi, krizin sorumlularını destekledi, faturasını halka ödetti, ormanları katleden Cengiz İnşaat’ın vergi borçlarını sildi (yeter ki Mehmet Cengiz’in yüzü gülsün!), orman varlıklarını binlerce maden ve taş ocağı ruhsatıyla talana açtı. 

Kriz böyle mi yönetilir?

İklim aktivisti Greta Thunberg, zirvede yine gerçekleri ortaya sererek krizi görmezden gelen liderlere; bu işten şimdilik sıyrılıyor olabilirsiniz ama zamanı gelince hesabını sorarız, diyordu.

Liderlerin verdiği azaltım taahhütleri yetersiz, politikaları da bizlerle dalga geçercesine fosil yakıt endüstrisinin desteklenmesine dayanıyor. En iddialı hedefi ortaya koyan İngiltere’nin 2030 itibarıyla yüzde 68’lik emisyon azaltımı taahhüdü bile gülünç derecede kifayetsiz çünkü İngiltere 2030’a ‘sıfır karbon’ taahhüdü ile girebilecek güç ve kapasitede. Örneğin İşçi Partisi’nin Corbyn önderliğinde hazırladığı Yeşil Yeni Düzen yol haritasında şöyle söyleniyordu: “Britanya 2050’ye kadar net sıfır karbon hedefini tutturabilirse (diğer ülkelerin de aynı hedefe ulaştığını varsayarsak) ısınmayı 2100’de 1,5°C ile sınırlamak için %50 şansa sahip oluruz.”

Bu, muazzam bir risk alınacağı anlamına gelir. Yani açıkladıkları en yüksek azaltım hedefleriyle bile bize yalnızca yüzde 50’lik bir kurtuluş ihtimali sunuyorlar. Bu kabul edilebilir mi? Ya bir geleceğiniz olacak ya da olmayacak, haydi yazı tura atıp görelim demekten farksız. 

İklim adaletini savunuyoruz

Tıpkı dünyanın beşinci en zengin ekonomisi olan İngiltere gibi, tarihsel karbon emisyonları açısından yükümlülük taşıyan, refah seviyesi ve dönüşüm kapasitesi yüksek tüm ülkelerin istisnai bir sorumluluk üstlenmeleri gerekir. Böylece, emisyonlara en az katkıyı yaptığı halde iklim krizinin etkilerini en fazla hissedecek az gelişmiş ülkelere, kendilerini geliştirme ve dönüştürme fırsatı tanınır – ki buna da iklim adaleti diyoruz.

Kaldı ki bu ülkelerin bir de tarihsel sorumlulukları var. Küresel emisyonların dağılımı ve karşı karşıya kaldığımız kriz hem ülkeler özelinde hem de uluslararası düzeyde şahit olunan sosyo-ekonomik adaletsizliğin bir sonucudur. Örneğin İngiltere’nin küresel karbon emisyonlarına ve ekolojik sorunlara katkısı, nüfusuna ve kapladığı alana kıyasla öyle orantısız ki bu durum onu “tarihsel ölçekte kişi başına düşen emisyon miktarları” açısından en tepeye taşıyor. Aynı eğilim tüm gelişmiş ülkelerde mevcut. Hepsi bir araya geldiklerinde küresel nüfusun yüzde 20’sini oluşturdukları halde, 1850’den bu yana gerçekleşen emisyonların yüzde 70’inden sorumlular. Ve böylesi kifayetsiz azaltım taahhütleriyle etki yaratabilecekmiş gibi davranıyorlar.

Thunberg, herkesi mücadeleye çağıran konuşmasında “vazgeçmeyeceğim” diyordu. Bizler de vazgeçmiyoruz. Bu krizden çıkış için bize sadece yarı yarıya şans tanıyan kapitalist yönetimlerin insafına bırakılmayı kabul etmiyoruz. 

Atmosferdeki karbondioksit fazlasının dörtte biri, iklim zirvelerinin yürütüldüğü 2004-2016 yılları arasında gerçekleşti. Emisyonları azaltmıyor, artırıyorlar. Öyleyse artık bu düzene son verilmesi gerekiyor ki bir geleceğimiz olabilsin. 

Ya gelecek ya kapitalizm, ikisinden biri gidecek. 

Tuna Emren

(Sosyalist İşçi)


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bir AKP komedisi, yönetememenin parodisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'nin son iki yılda yaptığı konuşmalara bakılırsa - özellikle pandemi döneminde - Türkiye'deki bütün sorunların kaynağı olarak, en son 1995'te hükümet ortağı olmuş olan CHP gösteriliyor. 

İktidarın ayakta kalması için Hazine'deki döviz rezelerinin satılmasıyla 128 milyar doların (bazı ekonomistlere göre bu rakam daha fazla) yok oluşu üzerine, tüm muhalefet gibi CHP de bir siyasi kampanya başlatmış, parti binalarına asılan pankartlar polis zoruyla sökülmüştü.

İktidar yetkilileri 128 milyar doların nereye gittiği yönünde çelişkili açıklamalar yaptı, bunlar hiç kimseyi tatmin etmedi. 

Uzun süredir sosyal medyadaki trol ağıyla siyaset yapan AKP'nin, son kongrede medya sorumlusu yapılan Hamza Dağ ise müthiş bir formül buldu! 

Yakın zamanda lüks yaşamı ve "pudra şekeri" ile anılan AKP genel merkez çalışanı Kürşat Ayvatoğlu, Dağ ile birlikte çalışıyordu. Bunu inkâr ederken kısmen de doğrulayan Hamza Dağ, belli ki Beştepe nezdinde koltuğunu korumak için müthiş bir fikir buldu! 

Komedi

•  AKP Twitter hesabı 4 Mayıs günü, 5 Mayıs saat 14.00’te bir paylaşım yapacağını duyurdu.

• Ertesi gün o saatte bir animasyon yayınlandı. Animasyon'da CHP Genel Merkezi, yalan üretme merkezi olarak gösterilirken son dönemde yapılan bazı tartışmalara atıfta bulunuluyor ve laf '128 milyar nerede' sorusuna getiriliyordu. Aşağılayıcı bir ifadeyle Kılıçdaroğlu'na "Papağan iksiri" içiriliyor, böylece Kemal Kılıçdaroğlu defalarca '128 milyar nerede' diye soruyordu. Animasyonu yapanlar ve yayınlayanlar belli ki CHP liderinin "yalancı" olduğuna inanılacağını düşünmüşlerdi. AKP medyasının "amiral gemisi" Sabah gazetesine göre, AKP resmi hesaplarından paylaşılan animasyon o kadar iyiydi ki izlenme rekorları kırıyordu! Fakat AKP'nin bazı önde gelen yöneticileri bu videoyu paylaşmadı, çünkü başlarına geleceği görmüşlerdi.

• Pespaye biçimi, aşırı sağcı trol içeriği, sahibinin gerçek yüzünü ve niyetlerini ortaya koyan basitliğiyle bu video alay konusu oldu. Sadece CHP'liler ve muhalifler değil, AKP'den kopan seçmenler de bu sululuğa taraf olmadı. Üstelik ana öğe olan "yalan üretme makinası" fikrinin 2016 yılında yayınlanan Gırgır isimli mizah dergisindeki bir karikatürden araklandığı ortaya çıktı. Ve çizgi film, AKP sosyal medya hesaplarından silindi. Hamza Dağ silme kararını şu sözlerle (yine Twitter'dan) duyurdu: "Siyasette seviyeli muhalefetin oluşması için AK Parti olarak bir adım attık. Siyasette yalanın ulaştığı boyuta dikkat çektik. Maksat hâsıl oldu." Seviyeli muhalefet için seviyesiz bir video yapmışlar ve çekmişler, sonra seviyeli muhalefet için videoyu kaldırmışlar!

• Animasyonun çalıntı, amatör, zekâ ve espriden yoksun, demagojik içeriği - ve elbette komik özelliklerinden çok iktidar için en fazla zarar verici olan tarafı, AKP eliyle '128 milyar dolar nerede' sorusunun defalarca sordurulmuş olması. Oysa iktidar polis marifetiyle bu sorunun sorulmasını engellemek istiyordu. AKP'nin aşırı sağcı popülist trol siyaseti, içeriksizliği ve akıl dışılığıyla dönüp kendini vurdu. Daha önemlisi yıpratmak istedikleri CHP ve Kılıçdaroğlu - tıpkı 'türbeye girerken ellerini arkaya attı' denilerek hakkında inceleme başlatılan İmamoğlu gibi - bu saldırıdan güçlenerek çıktı.

Bir AKP komedisinin özeti böyle, gelelim bir yönetememe parodisine, bunlara sebep olan AKP'nin aşırı sağcı siyasetinin kendi aleyhine işlemesine.

Yönetememe krizi

Erdoğan ve küçük ortağı Bahçeli, her konuşmasında (Bahçeli örneğinde bol bol sosyal medyada) CHP'ye vuruyor, Kılıçdaroğlu'na hakaret ediyor ve aşağılıyor. Sosyal medyadaki AKP'li ve MHP'li troller ise büyük çarpıtmalar, komplo teorileri, ağır hakaretler ve itibar suikastleriyle bunları büyütüyor.

2016 yılındaki ABD başkanlık seçimi kampanyası sırasında Donald Trump aynı yöntemlere başvurmuş, o anki Demokrat Başkan Barack Obama'nın kişiliğine karşı küfür, hakaret, aşağılama, ırkçılık ve yalanlarla dolu bir propaganda yürütmüştü. Obama yönetiminin başarısızlığı, Demokratların adayı Hillary Clinton'un berbatlığı Trump'a birçok fırsat sundu. ABD’yi yöneten merkez siyasetin çöküşü sonucu Trump, trol ağıyla seferber ettiği orta sınıfların ve lümpen proletaryanın desteğini kazanarak iktidar oldu.

4 yıllık yönetimi boyunca Twitter mesajlarıyla sayısız kriz çıkartan, kaos yaratan, hedef gösteren, aşağılayan Trump, geçen seneki seçim kampanyasında da rakibi Joe Biden'ı durmadan aşağıladı, hakaret etti, itibarsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Fakat izlediği aşırı sağcı trol siyaseti bu defa kazanmasına yetmedi. Çünkü izlediği aşırı siyaset sonucu, büyük ve öfkeli bir kesimi karşısında topladı. Kitle hareketleriyle boğuşmaya başladı. Gerçek sorunlar, her zamanki gibi sosyal medya/medya yalanlarına, aşırı sağcı propaganda aygıtının demagojilerine galip geldi. Başkanlık döneminin son aylarında çok sevdiği sosyal medyada paylaşımları saldırgan ve yalan içerikleri nedeniyle kısıtlandı.

AKP'nin yayınlayıp kaldırdığı animasyon, 20 yıllık iktidarın ve Erdoğan'da merkezileşmiş başkanlık rejiminin geldiği noktanın bir özeti. Yönetemiyorlar. Şenol Karakaş'ın yazdığı gibi bir çizgi filmi bile yönetemediler.

Gelecek

Aşırı sağcı trol siyaset, ekonomik ve pandemik krizin yarattığı gerçekçilikle birlikte dönüp sahiplerini vuruyor. Sadece AKP’nin çizgi filmi değil, birçok şekilde, iktidar partisinin gemisinde yönetememe krizi sonucu her gün yeni delikler oluşuyor.

AKP-MHP iktidarının ilk seçimde gideceği ortaya çıkmışken, işçiler, işsizler, ezilenler, demokratlar ve sosyalistler için soru, yerine neyin geleceğidir. Erdoğan sonrası ortaya çıkacak olası iktidar yapısında kadınlar, LGBTİ+’lar, Kürtler, göçmenler, öğrenciler,  işçiler ve emekçiler olarak; ücretlerimizin, haklarımızın, özgürlüklerimizin, kazanımlarımızın ne ölçüde genişleyeceği ve korunur olacağıdır. 

Erdoğan sonrası adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerinin kazanması, işçilerin ve ezilenlerin aşağıdan birleşik mücadelesine, bu mücadelenin ortak taleplerini kazanmak için harekete geçen antikapitalist solun örgütlenmesine ve büyümesine bağlı.

Volkan Akyıldırım



Yıldız Önen Tüm Yazıları

İsrail’in sonu gelmez işgalciliği

İsrail polisi, Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya arka arkaya saldırdı. Saldırıda namaz kılan cemaate ses bombaları, tazyikli su ve plastik mermiler kullanıldı. 

Meclis-i Aksa yıllardır İsrail işgali altında bulunan Doğu Kudüs’te yer alıyor ve İsrail ne zaman Filistin’e yönelik ağır bir şiddet uygulamaya karar verirse Mescid-i Aksa’ya saldırıyor. Filistin halkını tahrik etmek, tüm Arap halklarına göz dağı vermek, tüm dünyada kalbi Filistinlilerle atan savaş karşıtlarını öfkelendirmek, dizginsiz bir güç gösterisi yapmak için Mescid-i Aksa daima İsrail’in deneme tahtası olarak kullandığı bir yer hâline geldi. Arka arkaya 2 gün saldırı oldu. İlk saldırıda 205 Filistinli yaralanmıştı. İkinci saldırı ise ilk saldırıya tepki gösteren Filistinlilere yöneldi.

10 Mayıs sabahı erken saatlerde binlerce Filistinli sabah namazını Mescid-i Aksa’da kıldı. Namazın ardından Filistinliler, Mescid-i Aksa’nın avlusunda gösteri düzenledi. Bir yandan da ırkçı, aşırı sağcı ve saldırgan İsraillilerin saldırı ihtimaline karşılık bazı noktalarda barikatlar kurdu. İsrail polisi ise Filistinlilere şiddetli bir şekilde saldırdı. Bilgiler yüzlerce kişinin yaralandığı ve en az 50 kişinin çevredeki hastanelere kaldırıldığı yönünde. 

Nisan ayında İsrailli ırkçı ve faşistler, polisin göz yummasıyla Filistinlilere karşı bir pogrom girişimi örgütlediler. Bir gece boyunca sabaha kadar “Araplara Ölüm”, “Yahudi namusunu yeniden kuralım”, “Köyleriniz yansın” gibi sloganlarla 105 kişiyi hastanelik ettiler. 22 kişi hastaneye kaldırıldı. 

İsrail devleti, on yıllardır sürdürdüğü işgale ve Filistin halkına düşmanlığına, İsrailli faşistlerin linç girişimlerinden de destek almaya başladı. Lehava adlı örgüt ırkçı linç girişimi çağrıları yapıyor.

ABD gibi ülkelerin Filistin’in işgalini büyütme girişimine verilen emperyalist desteği, İsrail’in elini kolaylaştırıyor ve onlarca yıldır dünyanın gözü önünde bir katliam yaşanıyor.

İsrail derhal Filistin topraklarından çekilmelidir!

İşgale hemen son verilmelidir.

Türkiye’de hem dünya savaş karşıtlarına çağrı yapan bir dayanışma hareketine ihtiyacımız var hem de iktidara baskı uygulayacak bir harekete. İktidar İsrail’le tüm ikili anlaşmaları ve askeri, ekonomik iş birliklerini hemen askıya almalıdır.

Meclis-i Aksa’ya saldırı haberini alır almaz bazı kurumlar gösteri çağrısı yaptılar. Kuşkusuz hepimiz Filistin halkının yanındayız ve yıllardır birlikte Filistin’le dayanışma kampanyaları düzenledik. Ama daha bir hafta önce 1 Mayıs kutlamalarına pandemi gerekçesiyle izin verilmemişken Filistin’le dayanışma eylemine izin verilmesi, iktidarın mağduriyetler arasında kurduğu hiyerarşiye ve artık bir yönetim tarzı haline gelen çifte standardına yeni bir örnek oldu. Çözüm Filistin halkıyla dayanışma eylemlerine yasak konulması değil, 1 Mayıs gösterilerinin de pandemi gözetilerek yapılmasına olanak sağlamaktır.

Yıldız Önen

[email protected]

(Sosyalist İşçi)