Güncel Yazılar


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı

Suriye'de hakim güç konumundaki Vladimir Putin'in istediği oluyor mu? Ankara ile Şam yakınlaşmasına dönük atılan adımlar açıklanırken, TSK kontrolündeki bölgelerdeki muhalifler Türkiye'yi protesto ediyor.

İran'da yapılan üçlü zirve ile Erdoğan'ın Rusya ziyaretinin ardından, Türkiye ve Suriye istihbaratının görüştüğü duyurulmuş; rejimin üst düzey bir bürokratının Ankara'da görüşmeler yaptığı bildirilmişti. Birbirine hasım durumundaki iki devletin dışişleri bakanlarının görüştüğü de ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mevkidaşı Suriyeli bakanla Ekim 2021'de görüştüğünü açıklayarak "muhalif Suriyelilerle rejim arasında bir barışın olması gerektiği" sözlerini sarf ettiğini söyledi.

Protestolar

Bu sözler Suriye'nin kuzey batısında, TSK'nın kontrolündeki şehirlerde protestolarla karşılandı. Azez, Cerablus ve İdlib merkezinde sokağa çıkan göstericiler Türkiye'yi protesto etti. Protestolar TSK karargahı önü ve Ankara'nın kurduğu tesisler önünde gerçekleşti. Bir askeri konvoyun önünün kesildiği de duyuldu. 

Protestoları düzenleyenler farklı muhalif gruplar. Ortak noktaları bugüne kadar Ankara ile birlikte hareket etmiş olmaları.

TSK'nin ortağı olan Suriye Milli Ordusu ise protestocu grupları ezeceklerini duyurdu. Fakat henüz herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Suriye politikasının çoklu krizi

Komşu devlette en fazla yabancı asker bulunduran Ankara, tam anlamıyla sıkıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Suriye'de siyasi çözümden başka yol olmadığını itiraf ediyor. 

Rejim ülkenin önemli kısmını kontrol eder hale gelirken, TSK'nın kontrol ettiği bölgeleri kuşatmış durumda. Bir kaç yıl önce İdlib'de büyük çatışmalar yaşanmıştı. Suriyeli silahlı muhalefeti yok etmek isteyen Esad, kaybettiği son toprakları da geri almak amacında. Yalnız da değil. Rusya ve İran tarafından destekleniyor. Ankara'nın ülkedeki varlığı Moskova'nın izni ile muhaliflerle bugüne kurduğu ilişki ve ittifaklara dayanıyor. 2013'te patlak veren iç savaşta sona gelindi ve Ankara'nın muhaliflere dayalı politikası tıkandı. 

Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının temelini Rojava'daki Kürt yönetimini yok etmek olarak zetleyebiliriz. Sınırlarında oluşan Kürt yönetimi bölgesini parçalamış ve bir kısmını ele geçirmiş olmasına rağmen PYD/YPG kuzeydeki varlığını koruyor. Buna karşı yeni bir harekat yapmak isteyen Ankara, Rusya'dan istediği desteği henüz alamadı. Putin, Şam ile barışma şartını masaya koyuyor ve Suriye ordusunun sınırlara gelmesini istiyor. Yani Rojava karşıtı politika da tıkanmış halde.

Türkiye sınırlarının içindeyse yaklaşan seçimler, Erdoğan yönetiminin alarm zillerini çalıştırmasına neden oluyor. Ekonomik krizin faturası milliyetçi ve ırkçı muhalefet partileri tarafından mültecilere kesilirken, Suriye politikası AKP iktidarına oy kaybettiriyor. Bu yüzden kayıt dışı göçmenleri geri göndermek için harekete geçtiler. İktidar çevreleri 2,5 milyon göçmeni Suriye'yi gelecek seneye kadar göndereceklerini söylemeye başladı.

Suriye politikası değişebilir mi?

İşte bu üç etken ve Rusya'nın bastırması sonucu Ankara ile Şam'ın yakınlaşması gündeme geldi. İsrail ve Mısır ile "barışan" Erdoğan yönetimi Esad rejimi ile de uzlaşabilir. Bugüne kadar desteklediği Suriyeli muhalifleri kolayca satabilir. Rojava'ya yeni bir müdahale imkanı bulursa seve seve muhalifleri rejimin eline bırakabilir. Hatta birlikte hareket ettiği unsurlarla çatışabilir. Böylesi bir gelişme AKP iktidarını sandıktan zaferle çıkarabilir mi? Çıkaramaz çünkü AKP iktidarına oy kaybettiren asli sebepler ekonomik kriz ve Türki tipi başkanlık sistemiyle yönetemez hale gelmiş olmalarıdır.

Türkiye'nin Esad rejiminin vahşetinden ve savaştan kaçan mültecilere sınırlarını açması son derece doğruydu.  AKP iktidarının ittifak kurduğu devlet güçleriyle birlikte uyguladığı Suriye'de rejim değişikliği politikası ve savaşa dahil olması ise vahim bir hataydı. Evet, Suriye politikası değişmeli. Yeni politikada mültecileri kovmak ve Suriye Kürtleriyle didişmek olmamalı. Esad rejiminin muhaliflere katliam yapmasına da kapı açılmamalı. Rojava ile barışmak sınıra dair güvenlik kaygılarını ortadan kaldıracaktır. Geri dönüş, onurlu ve gönüllü olmalıdır. Suriye halklarının kendi geleceğine kendilerinin karar vermesi, güvenli bir ortamda yapılacak demokratik seçimlere zemin sağlanması, tüm dış güçlerin ülkeyi terk etmesi yegane siyasi çözümdür.

Siyasi çözüm ve barışçıl bir düzene geçiş için AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı. 


Tuna Emren Tüm Yazıları

Pandemiyi bir kez daha tırmandırdılar

Sağlık Bakanlığının günlük paylaşması gereken ama bunun yerine haftalık paylaşıma dönüştürülen salgın verileri, 25 Temmuz ila 1 Ağustos arasında 406 bin vaka olduğunu gösteriyor. Sadece bir haftada 337 kişi salgın nedeniyle hayatını kaybetmiş…

Haftalık paylaşıma başvurmayı seçtikleri için salgının seyrini izlememiz zorlaştırılmış olsa da, geçtiğimiz yıl yaşanan fiyaskolardan sonra tahmin edebiliyoruz ki 406 bin diyorlarsa gerçek sayılar bunun çok üzerinde olmalı – hatta 900 bin bandına çıktığımız yönünde tahmin yürüten uzmanlar da oldu. Kaldı ki bu haliyle 400 bin seviyesi bile korkutucu.

Bir haftada 300’den fazla kişi bu nedenle yaşamını yitiriyor ve hâlâ tek bir önlem dahi alınmış değil.

Maskeler atıldı, önlemler terk edildi, aşı dozları “3 bize yeter” denilerek tamamlanmış sayıldı, gerisi de bireylerin tercihlerine bırakıldı. İşte sonucu da budur.

Salgın bitmiyor, çünkü iktidar toplum sağlığını değil sermaye sahiplerini koruyup kollayan politikalarını sürdürüyor.

Sonlandıramıyorlar çünkü üzerlerine düşeni yapmıyorlar.

Dalga dalga yükselmeye devam edeceği bilindiği halde, toplumsal bağışıklık seviyesinin yanına bile yaklaşılmamışken ‘bitti, kurtulduk’ algısı yaratmak, hiçbirimizin umursanmadığının en açık göstergesiydi zaten.

Karantina sürelerini bile 14 günden, önce 10 güne, sonra da 5 güne çektiler. Bu kararı hangi bilimsel verilere dayanarak aldılar? Bir dizi önemli çalışma var ki hepsi de semptomların ilk ortaya çıktığı günden itibaren iki hafta boyunca bulaşmaya devam ettiği gerçeğinin değişmediğini vurguluyor. Beş günün yeterli olacağını gösteren, bu kararı destekleyen bir bulgu da yok üstelik.

Aşılanmadan, toplumsal bağışıklığı sağlamadan sonlandıramayız bu toplum sağlığı krizini.

Toplumsal bağışıklık seviyesine (nüfusun asgari yüzde 70-80’i) ulaşsak bile salgının hemen sona ereceğini beklemek yanlış olur. Önce hızı düşecek. Dolayısıyla buradan doğan avantajın kullanılması, yani doğru zamanda doğru önlemlerin alınması gerekiyor ki aşıları atlatabilen yeni varyantlarla karşılaşmayalım.

Tüm dünyayı aşılamayı başaramadık ama The Lancet’ta Oliver Watson ve ekibi tarafından paylaşılmış olan çalışmaya göre, aşılar sayesinde ölümleri yüzde 63 oranında azaltmayı başardık. Buradan da görüyoruz ki aşılar işe yarıyor. Fakat bu, bardağın dolu kısmı.

The Guardian’ın güncel verilerine göre, her gün 2114 kişiyi ölüme terk ediyoruz.

Salgın 2 yıldan fazla süredir burada olduğu halde küresel nüfusun sadece yüzde 61,7’si aşılanabildiği için her gün 2 bin kişi önlenebilir bir hastalıktan ölmeye devam ediyor.

Tam aşılanmanın ne olduğu bile tartışmalı zaten. İki doz aşı olduk ve sonra da bir ya da iki tane hatırlatma dozu yapıldı diye tam aşılanmış mı sayılıyoruz?

Sayılmıyoruz, yeni varyantlar gelmeye devam ettikçe hiçbir zaman tam aşılanmış sayılmayacağız.

Şu anda BA4 ve BA5 varyantları dolaşımda. Bilimsel çalışmalardan, bu iki varyantın çok hızlı yayıldığını da biliyoruz. Aşı geliştiriciler bu varyantlara uyarlanmış yeni aşıları piyasaya sürmeye hazırlanıyor, çünkü BA4 ve BA5 mevcut aşıların bağışıklığından kaçabilen varyantlar.

Özetle, elimizdeki aşılar ağır hastalıkları ve ölümleri azaltma konusunda hala başarılı ama artık yeterli değiller.

Salgın bu aşılarla sonlandırılabilirdi, yapılmadı, o fırsat penceresi çoktan kapandı. Anlaşılan o ki şimdi yeni aşılarla denemek zorundayız.

Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine bakarsak, vaka sayısının hızla yükselişi açısından en riskli durumdaki ülkelerden biri de Türkiye.  

“Geldiğimiz noktada yeni bir dalganın hızlı tırmanma dönemine girdiğimiz görülmektedir” diyor Türk Tabipleri Birliği.

Kapalı alanlarda maske zorunluluğunun getirilmesi gerektiği ortada. Diğer önlem ve düzenlemelerin de hemen başlatılması gerektiği çok açık. Öte yandan, “rahat olun, bitti ya da bitmek üzere işte” gibi safsatalara başvuran, normalleşme algısı iyice pekişsin diye maske zorunluluğunu kaldırıp günlük vaka sayılarını açıklamaya son veren bu iktidarın böyle bir toplum sağlığı krizini sonlandıramayacağı da ortada.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Helalleşme için kritik eşik

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yaklaşık on aydır ‘Helalleşme’ söylemiyle toplumsal kutuplaşmaya ve çatışmaya son vermek ve barışı sağlamak için siyasal açılım yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda farklı çevrelerle buluşmalar gerçekleştiriliyor, aileleri ziyaret ediyor.

Bunlardan en kritiğini 4 Ağustos 2022 tarihinde Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyüne yaptı. 28 Aralık 2011’de, 19’u 18 yaşın altında 34 Kürt yurttaş öldürüldü. Bu bombalama Türk Silahlı Kuvvetlerine ait savaş uçakları tarafından gerçekleştirilmişti. Ancak bugüne kadar katliamın hiçbir sorumlusu adli veya idari cezaya çarptırılmadı. Bir kez daha cezasızlık uygulandı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Roboski köyünü ‘Helalleşme Açılımı’ kapsamında ziyaret etmesini kritik kılan bu oldu. TSK bombalarıyla yapılan katliamın tek bir sanığının dahi olmaması.

28 Şubat post modern darbesinin bir kısım mağduruyla yaptığı Helalleşme toplantısından sonra, 40 yıla yaklaşan Kürt savaşında TSK’nin düzenlediği saldırıyla öldürülen Kürtlerin yakınlarıyla CHP liderinin Helalleşme toplantısı yapmasının, siyasi tarihimiz bakımından sonuçları olacaktır.

Kılıçdaroğlu’nun ziyaretteki “Bu olayı aydınlatacağıma dair söz vermek için buraya geldim. Adalet olmalı, olay aydınlatılmalı. Olay aydınlatıldıktan sonra ancak helalleşme olabilir. Ölenler geri gelmeyecek, ben bunun farkındayım… Adaleti sağlamak bizim görevimizdir. Eğer adaleti sağlarsanız o zaman toplumda kucaklaşmayı, toplumda huzuru, barışı sağlamış olursunuz” sözleri, Kürt sorununu bu bağlamda çok önemli kılmanın, değişim çabasının işaretidir. Aynı zamanda ‘Helalleşme Açılımı’nı derinleştirme, bütünsel bir çerçeveye oturtma yaklaşımıdır.

CHP’nin ‘Helalleşme Açılımı’ ilk başlarda birçok çevrede “cezasızlık savunuluyor, helalleşme değil” tepkisine, birçok eleştiriye ve kaygıya yol açtı. Kılıçdaroğlu’nun Roboski’de yaptığı konuşma, bunları bir ölçüde giderici mahiyette. Adaletin gerçekleşmesinin, helalleşme için bir tür olmazsa olmaz olarak görüldüğü anlaşılmakta.

Bu nedenle Kılıçdaroğlu Roboski’ye neden gitti, seçim yatırımı mı, Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek bulabilir mi, Kürtleri ne kadar ikna eder gibi sorular, ziyaretin önemine gölge düşürmemeli.

Bu ve benzer sorular uzun bir süre daha tartışılmaya devam edilecek. Bunun bir nedeni AK Parti’nin 2010 yıllarında gündeme getirdiği çeşitli “açılım” politikalarının toplumsal hayal kırıklığı ile sonuçlanmasıdır. Diğeri ise, Türk siyasetinde son dönemde sıkça karşılaştığımız, sorunları, acıları araçsallaştırma siyaseti olsa gerek. Toplumsal sorunların çözümü için gerekli olan iç tutarlılığa sahip, insancıl hukuk ve demokratikleşme eksenli bütünsel siyaset anlayışından uzak durma yaklaşımları.

Altılı Masa ve Helalleşme

Tabii ki, CHP’nin statükocu siyasal bagajının ağırlığı, Kılıçdaroğlu’nun açılım/değişim politikalarının uygulamasını çoğu zaman zorlaştırmakta veya siyasal olarak yalpalamasına yol açmaktadır. Bu genel durum nedeniyle, ‘Helalleşme Açılımı’ bağlamında, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son bir senedir üstlendiği siyasal yükün, rolün ağırlığını ve bu doğrultuda katlettiği anlamlı mesafeyi küçümsemek, önemsizleştirmeye çalışmak yanlıştır.

Barış için çaba göstermenin gereklerinden birisi de, barışın toplumsallaşması için her türden çabayı ve katkıyı cesaretle, risk üstlenerek sahiplenmek, siyasal teşvik ve uyarı yapabilmektir.

Böylesi süreçlerde, Helalleşme Açılımı gibi siyasal gelişmelerin bütünsel bir demokratik çerçevede ilerletilmesi ve toplumsal desteğe kavuşturulması esastır.

Bugün ise daha bu aşamada değiliz. Kılıçdaroğlu’nun Helalleşme Açılımı, çeşitli toplumsal kesimlerde bir ölçüde destek, ilgi, alaka ve heyecan yarattı, ama siyaset için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.

Sorunun bir yönünü altılı masada yer alan partiler oluşturuyor. Ortaklaşa Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem çalışması ve iktidar planı yapan partiler, CHP’nin açılımına benzer bir yaklaşım içinde değiller.

Kılıçdaroğlu bir anlamda partisinin muhalefet olarak eksiklerini ve yanlışlarını dile getiriyor, parti örgütünü bunlarla yüzleştirmeye çalışıyor. Ama diğer partiler, böylesi bir yola daha girmiş değiller. Bu, Helalleşme siyasetinin geliştirilmesine dair risk oluşturmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun veya CHP’nin, geçiş döneminde, diğer partilerden tamamen bağımsız bir siyaset izlemesini beklemek ne mümkün ne de gerçekçi.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş sürecinde, aynı zamanda Helalleşme Açılımının kuvveden fiile geçmiş olması gerekir. Bu dönemde, geçmiş ile yüzleşme çabasına dahi girmemiş veya bu konuda kendinde veya hareketinde bir sorun görmeyen siyasi liderler ve hareketler, eninde sonunda Kılıçdaroğlu’nu yalnız bırakma potansiyelini taşıyorlar. Bu konu Kılıçdaroğlu’nun önündeki çözüm bekleyen sorunların başında geliyor.

Bu durum, ‘Helalleşme Açılımının’ toplumda, AK Parti’nin çeşitli toplumsal acıları ve sorunları araçsallaştırmasına benzer şekilde algılanmasına yol açıyor.

Türk milliyetçisi İYİ Parti lideri Meral Akşener’in, AK Parti’den çıkan DEVA ve Gelecek Partisi liderlerinin, 2 Temmuz Sivas katliamında Belediye başkanı ve 28 Şubat post modern darbe sürecinde iktidar olanların geçmişlerine ilişkin söylemeleri gereken çok şey var. Bu partiler, yakın dönemin siyasi muhasebesini yapmış gözükmüyorlar.

AK Parti veya MHP seçmenini ürkütmek istemiyorlar. Eski siyasi partilerinin pozisyonuna talip oldukları için geçmiş siyasi “kirliliğin” gündeme gelmesinden bile hoşlanmıyorlar, bu konuların halının altında kalmasına razılar.

‘Helalleşme Açılımının’ Kürt sorununda yeni bir barış sürecinin inşasına ve “muhalif muhafazakâr” seçmendeki tedirginliğin giderilmesine önemli katkısı olacaktır. Ancak bu, Helalleşme Açılımının CHP ile sınırlı bir proje olarak kalmamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Başka türlü kalıcı pozitif sonuçlar üretmesi pek mümkün görünmüyor. Kılıçdaroğlu’nun ortaklarının, siyasal geçmişleri söz konusu olduğunda mahcubiyetten uzak davranışları ve kendi dışındaki muhalif kesimlere zaman zaman nobran yaklaşımları, Cumhuriyetin 2. Yüzyılında Türk siyasetinin büyük bir handikabıdır.



Roni Margulies Tüm Yazıları

Küçük ılık su birikintisi

Yakın arkadaşı botanikçi Joseph Hooker, Darwin’e birkaç kitap ve dergi ödünç vermiş. Darwin bunları okuduktan sonra arkadaşına iade etmek üzere postalarken yanlarına bir de mektup eklemiş. Tarih 1 Şubat 1871. Kısacık, iki paragraftan ibaret bir mektup; kitaplar için teşekkür ediyor ve her biri hakkında bir iki kelime yorum yapıyor.

Mektup kısa, ama ikinci paragraf belki de Darwin’in yazdığı en ilginç, en ünlü cümlelerden birini içeriyor.

Belli ki ödünç alınan dergilerden biri Quarterly Journal of Microscopical Science (Mikroskopik Bilim Dergisi), Ekim 1870 sayısı. Darwin bu dergide William Turner Thiselton-Dyer’ın “On spontaneous generation and evolution” makalesini okumuş (“spontaneous generation,” “kendiliğinden oluşmak” demek, yani yaşamın kendiliğinden ortaya çıkması).

Thiselton-Dyer makalede Herbert Spencer’ın Principles of Biology (Biyolojinin İlkeleri) kitabına değiniyor ve Spencer’ın savunduğu, yaşamın cansız maddelerden geliştiği görüşünü doğru buluyor.

Makaleden söz ederken şöyle diyor Darwin:

“İçinde türlü türlü amonyak ve fosforlu tuzlar bulunan, ışık, ısı, elektrik gibi şeylerin de mevcut olduğu küçük bir ılık su birikintisinde bir protein bileşiminin kimyasal olarak oluştuğunu ve daha da karmaşık değişimler geçirmeye hazır olduğunu tasavvur edebilirsek…”

Biyoloji biliminin en can alıcı ifadelerinden birinin “küçük bir ılık su birikintisi” (a warm little pond) olması eskiden beri müthiş sevimli gelmiştir bana. Harika bir teknik terim!

Darwin’in aklındaki manzarayı ben de hayal edebiliyorum. Üç dört milyar yıl önce, gezegen artık bir ateş topu olmaktan çıkmış, soğumuş, ama bugün bize çok vahşi gelecek olan bir görüntü sunuyor: Sadece kaya ve su. Yaşam henüz ortaya çıkmamış, yani bitki yok, her yer kahverengi, gri ve mavi. Suların çalkantısı dışında hareket yok. Ve su dolu bir küçük çukurda…

Darwin ve dönemin bilim insanları 1871 yılında yeryüzünde yaşayan tüm canlıların akraba olduğunu biliyor. Tavus kuşu ve pırasa, bakteri ve incir ağacı, balina ve mürdüm eriği, insan ve deve tabanı, hepsi akraba, çünkü hepsi o küçük ılık su birikintisinde oluşan ve “daha da karmaşık değişimler geçirmeye hazır” olan “protein bileşiminin” dönüştüğü ilk canlının torunları.

Darwin bunu biliyor. Dahası, o ilk canlı tek hücrenin dinozora, lahanaya ve insana nasıl dönüştüğünü de biliyor. Türlerin Kökeni bu dönüşümün mekanizmasını anlatıyor zaten. Mevcut türlerden nasıl yeni yeni türler ürediğini/evrimleştiğini anlatıyor. Bugün özellikle Amerika ve Türkiye’de milyonlarca insan cahil kalma özgürlüğüne sarılarak evrimi kabul etmemeyi seçiyor. Ama Darwin kitabını 1859’da yayınladığında bilim dünyası teoriyi çarpıcı bir hızla kabulleniyor, hemen hemen hiçbir itiraz gelmiyor.

Kilisenin itirazı var elbet. Ve popüler gazetelerde Darwin’i maymun olarak resmeden pek çok karikatür yayınlanıyor. Bilim insanları ise ilk canlı tek hücreyi ve nasıl ortaya çıktığını merak ediyor.

Ve hâlâ ediyorlar! Ama artık çok daha fazla bilgiye sahipler.

Darwin’in mektubundan 80 yıl sonra, 1952’de Chicago Üniversitesi’nde Stanley Miller ve Harold Urey aslen “küçük ılık su birikintisi” koşullarını yaratmayı amaçlayan ünlü deneyi gerçekleştiriyor. Üç milyar yıl öncesinin dünyasında var olduğu düşünülen kimyasal maddeler (metan, amonyak, hidrojen) ve su steril cam kaplara konuyor ve iki elektrot arasında kıvılcımlar çakılıyor. Bir hafta sonra deney durdurulduğunda suyun içinde proteinin ham maddeleri olan amino asitler oluştuğu görülüyor.

Yaşamın yoktan var olması doğrultusunda bir adım belki! Üstelik tam da Darwin’in hayal ettiğine benzer bir şekilde.

Günümüzde “ılık su birikintisi” pek rağbet görmüyor. Evet, ılık (daha doğrusu yüzlerce derece sıcak) ve evet, su. Ama birikinti değil, okyanus.

Okyanusların dibinde aşağıdan gelen lav ve gazların sızdığı bacalar var. Canlılar için son derece olumsuz, hatta imkânsız koşullar gibi görünmesine rağmen, bu bacaların çevresinde tek hücreli canlıların yaşadığı biliniyor.

Kendi kendini kopyalayıp yeniden üretebilen (ve dolayısıyla evrimleşebilen) ilk canlı hücrenin buralarda ortaya çıktığı düşüncesi artık daha yaygınca kabul görüyor. Ve o koşulları laboratuvarda yaratıp cansız kimyasallardan “can” üretme çalışmaları çeşitli üniversitelerde sürüyor.

Peki ya Tanrı?

Fransız bilim insanı Laplace’ın sözlerini uyarlarsam, “Canlıların ortaya çıkışını ve evrimleşme sürecini anlamak için o hipoteze ihtiyaç duymadık.”


Roni Margulies Tüm Yazıları

“Kürtler uyanmış, hisleri tahrik edilmiş”

Tesadüf bu ya, HDP’nin düzenlediği Kartal mitingini düşünürken raflarımdaki bir broşür takıldı gözüme: “DOĞUDA KÜRT MESELESİ”.

Mesele hakkında binlerce kitap vardır, ama bu farklı.

Farklı, çünkü Harb Akademileri Komutanlığı tarafından yayınlanmış! Yazarı, Emekli Jandarma Albay Nazmi Sevgen. Yayın tarihi 1970.

Yani Türk devletinin “Kürt meselesi” diye bir şeyi hiçbir şekilde kabul etmediği, “Kürt” diye bir şeyin varlığını bile kabul etmediği yıllar.

Ama broşürü okuduğumuz zaman anlıyoruz ki, devlet meseleyi bal gibi biliyor ve en azından bazı devlet görevlileri meselenin nasıl çözülebileceği üzerine düşünüp tartışıyor.

Çözüm ararken, aynen bugün olduğu gibi, 1970’te de akıllarına eşit vatandaşlık, demokrasi, Kürt kimliğinin tanınması gibi şeyler gelmiyor. Bunların hiçbirini gündeme bile getirmeden, meseleyi nasıl ortadan kaldırabileceklerine kafa yoruyorlar.

Önce sorunu tespit ediyorlar: “Kürtler uyanmış, milliyet hisleri tahrik edilmiştir”.

Broşürden alıntılıyorum:

Kürtler’in temsil edilmesi için hükümetlerce şimdiye kadar hiç bir şey yapılmamıştır. [‘Temsil etmek’ artık bu şekilde pek kullanılmıyor; o günün diliyle ‘asimile etmek’ demek.] Kürtler uyanmış, milliyet hisleri tahrik edilmiştir. Yabancı memleketlerde milliyet davalarını sürdürmek ve tahakkuk ettirmek için teşkilatlanmış bulunmaktadırlar. Biz hâlâ Türk-Kürt diye bir şey yoktur, bu topraklarda herkes Türk’tür deyip duralım, realite ve hadiseler bizim bu devekuşu siyasetimizi red ve tekzip etmektedir. Doğu Anadolu’nun bazı şehirlerinde yapılan mitinglerde kullanılan dövizlerin acı ifadeleri uyarıcı ve düşündürücüdür. Bunların içinde Kürtçe olanları vardır. Üniversitelerde, talebe cemiyetlerinde tertip edilen toplantılarda Kürtlerin mazisinden, Türk toprakları üzerinde kurulacak federatif Kürt cumhuriyetinden ve daha birçok acı ve ibret verici tezlerden açıkça bahsedilmekte, tartışmalar yapılmaktadır.

Albay Sevgen’in çözüm önerileri özetle şöyle:

Devletin senelere yayılan, devamlı bir temsil siyaseti olmalı, bunun için bir plan hazırlanmalıdır. Temsil planı, şimdilik 20 yıllık olabilir.

Geniş bir bölgede 3,5 milyon kişinin kısa bir zamanda temsil silindirinden geçirilebilmesi için kurulacak hiçbir müessese ve yapılacak hiçbir iş göstermelik olmamalıdır. Plana, akla, mantığa, ihtiyaçlara, bölgenin şartlarına uygun olmalıdır.

Doğu bölgesine validen jandarma çavuşuna kadar hükümetin en seçkin memurları gönderilmeli, bunlara yüksek tazminat verilmelidir.

Halkın çocuklarını okutmak, terbiye etmek kafi değildir. Ana ve babaların talim ve terbiyesi için teşkilat ve tesisat lazımdır. Bu sebeple Başbakanlığa bağlı bir Doğu Bölgesi Halk Terbiyesi Umum Müdürlüğü kurulmalıdır.”

Öneriler hiç de yabancı gelmiyor, değil mi?


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Bu iktidar sağlıkta şiddeti engelleyemez

Topluma ve hayata adanmış bir mesleğin üyeleri olan sağlık çalışanları, uzun yıllar süren eğitimlerden sonra hizmet veriyorlar.

Ancak ne yazık ki sürekli olarak hedef gösterildikleri, her gün her saat şiddete maruz kalma riski içinde çalıştıkları için, mesleklerini yapamaz hale geldiler.

Kışkırtılmış sağlık talebinin yarattığı kışkırtılmış şiddetin kurbanı durumundalar. Sözlü ve/veya fiziksel saldırıya uğramakta, darp edilmekte, yaralanmakta, hatta öldürülmekteler.

Sağlık sistemi çöküyor; 2022 yılında 7 bin doktorun şiddetten ve iktidarın diğer olumsuz politikalarından kurtulmak için yurt dışına gittiği söyleniyor.

Doktorların meslek örgütü Türk Tabipler Birliği (TTB)’nin hazırladığı, diğer emek ve meslek örgütlerinin katkı sunduğu, sağlıkta şiddet uygulayanlara ceza artırımı öngören yasa, 2020 yılı Nisan ayında TBMM tarafından oy birliği ile kabul edildi. Teklif, başta TTB olmak üzere sağlık emek ve meslek örgütleri ile paylaşılmadan, sürece katkı sunmalarına olanak verilmeden, bir önerge ile genel kurula doğrudan indirilerek yasalaştırıldı. 

Teklif, arzu edilen düzeyde olmasa da TTB tarafından olumlu bir adım olarak değerlendirildi. 

Yapılan düzenleme ile sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı görevleri sebebiyle işlenen suçların cezaları yarı oranında artırılmış, hapis cezalarının ertelenmemesi karara bağlanmış, şiddet faili hastaya ya da yakınına sağlık hizmetinin bir başka sağlık personeli tarafından verilmesine yönelik düzenleme kabul edilmişti.   

Ancak sağlıkta şiddetin önlenmesi için gerekli olan bu düzenlemeler, bugüne kadar şiddetin ortadan kaldırılması açısından yeterli olmadı.

Sağlıkta şiddetin kalıcı olarak önlenmesi için öncelikle sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi politikalarına son verilmesi gerekir. Koruyucu sağlık hizmetlerini temel alan, basamaklandırılmış, kamucu bir sağlık sistemine ihtiyaç var. 

Birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilmeli, sevk zinciri sistemi kurulmalı, acil servislerde sadece acil hastalara bakılması sağlanmalı, muayene randevularında hastaya yeterli süre ayrılmalıdır. Beş dakikada sağlık olmaz. 

Ne var ki iktidar şehir hastaneleri açarak sistemi daha da piyasacı bir hale soktu. 

Tüm bu önerileri, TTB ve diğer sağlık örgütleri sürekli dile getiriyor. Ama iktidar TTB’yi dikkate almadığı gibi bir de kapatılması için uğraşıyor. 

Bu iktidarın sağlıkta şiddeti engellemesi mümkün değil.


Tuna Emren Tüm Yazıları

Ya şimdi ya hiç: Gezegen için isyan zamanıdır

Birleşmiş Milletler’in Mayıs’ta sunduğu “Afet Riskini Azaltma Küresel Değerlendirme Raporu” bir “toplumsal çöküş” senaryosuna ilerlediğimizi söylüyor, siyasi ve küresel istikrarsızlığın yarattığı bu gerilimli ortamın durumu çok daha beter hale getirdiğini vurguluyordu.

Geçtiğimiz günlerde “Climate Endgame” (İklim Son Oyunu) adıyla yayımlanan yeni bir bilimsel analiz de bu bulguları onaylayan bir tablo sundu, hatta bir adım daha atarak iklim çöküşünün ‘dört atlısının’ şunlar olacağını gösterdi: Kıtlık, aşırı hava olayları, savaşlar ve hastalıklar.

“Çöküşe götürecek yollar, aşırı hava olayları gibi yüksek sıcaklıkların doğrudan etkileriyle sınırlı olmaz; bunlara finansal krizler, çatışmalar ve yeni salgınlar gibi zincirleme etkiler de eklenir, bunlar başka felaketleri de tetikleyebilir.”

İngiltere Sosyalist İşçi Partisi’nden (SWP) Alex Callinicos, Socialist Worker’da yayımlanan, Marksist.org’da çevirisini bulabileceğiniz son köşe yazısında “İngiltere’de yaşanan sıcak hava dalgası ve Avrupa'nın güneyindeki orman yangınları, kapitalist çöküşün şafağına tanıklık etmeye başladığımızı gösterdi,” diyordu: “Bir ekonomik sistemin hayatta kalabilmesi için öncelikle üretimin insani ve maddi unsurları ile bunları birbirine bağlayan ekonomik ilişkileri yeniden üretebilmesi beklenir. Hayat pahalılığı krizi, bu çöküşün bir diğer işaretidir. . .”

Katlanılmaz sıcak, seller, orman yangınları ve kıtlık

Avrupa’daki dayanılmaz sıcaklar yüzünden Portekiz ve İspanya’da 2 binden fazla kişi – ya aşırı sıcaktan ya da yakıcı sıcak yüzünden başlayan orman yangınları nedeniyle - yaşamını yitirdi. İngiltere’den aldığımız haberler de farklı değildi; hayatını kaybedenlerin sayısı açıklanmış olmasa da ambulansların birbiri ardına geçmeye başladığı bildiriliyordu. 

2010 yılında, araştırmacılar katlanabileceğimiz ısı stresi sınırının 35C'lik bir "ıslak termometre" sıcaklığında olduğunu söylediler. Islak termometreler nem ve sıcaklığı birleştirerek daha gerçekçi bir değer sunuyor. Sözgelimi, hava 35C ıslak termometre sıcaklığına ulaştıysa ve yüzde 100 nem varsa veya sıcaklık 46C ise ve yüzde 50 nem içeriyorsa, durum ölümcül seviyeye ulaşmış demektir. 

Yüzde 10 nem barındıran çok kuru bir ortamda ölçülen 25C'lik bir ıslak termometre sıcaklığı, 50C'lik bir kuru hava sıcaklığına karşılık geliyor.

35C’lik ıslak termometre değeri, vücudun kendini soğutmakta zorlanacağı sınır olarak kabul edildi. Ancak bu, ideal sağlık seviyesindeki bir insanın sınırı. 

Son araştırmalar insanlarda ısı stresi toleransının bilinenden çok daha düşük olduğunu gösterdi. Penn State Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, birçoğumuz için gerçek ısı stresi eşiği 30C. 

Özetle insan vücudunun ısı toleransını aşan sıcaklık değerlerine dayanabilmek mümkün değil; yakıcı sıcaklar milyonları öldürebilir.

Ne yöne baksak bir iklim afeti 

“Yakında dünya tanınmaz hale gelecek,” diyor iklimbilimci Bill McGuire. 

McGuire’in son kitabı “Sera Dünyası”, geri dönüşü olmayan noktayı geçmek üzere olduğumuzu vurgulayarak, bilhassa da tropik bölgelerde ölümcül sıcak dalgalarının çok sık yaşanacağını ve küresel ölçekte 50C'yi aşacak sıcaklıkların yaygın olacağı bir yakın geleceğe ilerlediğimizi anlatıyor.

Bu, büyük resmin ufak bir parçası. 

Eşi görülmemiş sıcaklar ve aşırı yoğunluktaki söndürülemeyen yangınlar bu yıl Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya'yı kasıp kavururken, örneğin ABD'deki rekor yağışlar da Yellowstone milli parkında yıkıcı bir sele yol açtı. Yazın başında Bangladeş’te yaşanan ve 3,1 milyon kişiyi yerinden eden benzersiz sel felaketini de unutmayalım. Bu arada, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarında iklim çöküşünün ‘merkez üssü’ olarak tanımlanmış olan Akdeniz’de deniz suyu sıcaklığı normal değerlerin çok üstüne çıkıp 6,2C’lik ısınmayı gördü, İtalya’da kuraklık yüzünden OHAL ilan edildi. 

Ne yöne baksak bir iklim afeti, bir yıkım…

Küresel ortalama sıcaklık artışının yükselme hızı, iklim modellerinin öngördüğünden daha hızlı bir şekilde kötüleşiyor. Şu anda sadece 1C’lik ısınmanın biraz üzerindeyiz ve bunları yaşıyoruz. 

Peki 2C’lik ısınma değerini görünce nasıl bir dünyada olacağız?

Bu yaşananların hiçbiri normal değil. 

10 yıl içinde %45 azaltsak bile kurtulma şansımız %50 

Yaklaşan iklim çöküşünü önlemek için ne yapmamız gerektiği ortada: Emisyonları hemen azaltacak, küresel enerji dönüşümünü mümkün olan en kısa zamanda tamamlayabilecek şekilde ilerleyeceğiz. 

Geçtiğimiz yıl Glasgow'da yapılan COP26 iklim zirvesinde, ısınmayı 1,5C ile sınırlamak için her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğine karar verilmiş olsa da böyle bir hedefe ulaşmak için gereken emisyon azaltımı gerçekleşmeye başlamadı. 

Hesaplamalar gayet net bir tablo sunuyordu: 2030'a kadar %45 azaltılmalı. 

Üstelik IPCC’nin bu hesaplaması bize iklim çöküşünden kurtulmak adına yalnızca yüzde 50 şans tanıyan bir yazı tura senaryosu üzerinden yapılmıştı. 

Ya tamamıyla sıfırlayıp kurtulacağız ya da bu yüzde 50 şansı kabul edip parayı fırlatacağız.

Kaldı ki insanlığa tanınmış yüzde 50’lik şans için gereken adımlar bile atılmıyor. 

Öyleyse bu bir isyan çağrısıdır. 

Ardı ardına yayımlanan bilimsel analizlerin hepsinde gördük ki fosil yakıt endüstrisi dudak uçuklatan bir hızla palazlanıp büyümüş. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan son analiz de son 50 yıl boyunca her gün 3 milyar dolar kâr ettiklerini gösteriyordu.

Bu inanılmaz bir meblağ! Böylesi bir bütçeyle dilediğiniz politikacıyı satın alabilirsiniz – ki Uluslararası Para Fonu'na göre, fosil yakıt endüstrisine ayrılan sübvansiyonlar günde 16 milyar dolar seviyesinde.

Köprüden önceki son çıkış: İsyan!

Lobi çalışmalarıyla siyasetçileri satın alan, iklim çöküşünü durdurmak için atılacak tüm adımları engelleyen, var olan krizleri büyütürken yeni fosil yakıt projelerine yeşil ışık yakılması gibi yıkıcı hayallerini gerçeğe dönüştürmeyi bile “başaran” fosil yakıt şirketlerini durdurmanın zamanı geldi!

Ukrayna’daki gerilimi tırmandırıp enerji dönüşümüne ayrılması gereken bütçelerini savaş makinelerine yatırma fırsatı yakalamanın verdiği coşkuyla gözleri dönen tüm baskıcı rejimleri, bizleri hiç umursayan bu sağcı, neoliberal kan emicilerin hepsini durdurmanın zamanı geldi.

Dünyayı yaktıklarını, hepimizi, tüm canlıları öldüreceklerini bile bile ‘aynı tas aynı hamam’ senaryosundan ilerlemeye devam eden her bir siyasi figürden kurtulmak zorundayız.

Bir başka deyişle; kapitalizmden kurtulmanın zamanı geldi.


Yıldız Önen Tüm Yazıları

Mohamed İsa Abdullah’la dayanışmaya

Ankara’da SAAB isimli bir restoran var. Sahipleri Somalili Mohamed İsa Abdullah ve ortakları. 

Bu lokanta son üç yıldır bitmek bilmez bir baskıya maruz kalıyor. Polis baskısı düzenli bir hâl almış durumda. Her gün kimlik kontrolü, gözaltı, bir günü hapishanede geçirme gibi baskılar rutin uygulamalar haline gelmiş.

Göçmenlerin Yunanistan’da biber gazlarıyla denize itelenmesi, İspanya-Fas devlet görevlilerinin elbirliğiyle dövülerek öldürülmeleri, İtalya’da engelli bir göçmenin dövülerek katledilmesi, göçmenlerin çektikleri sıkıntıların boyutunu gösteren örnekler. Göçmenler etrafında bir ırkçılık ve şiddet sarmalı var. Her bir göçmen dört duvarın içindeymiş ve oda giderek küçülüyormuş gibi bir hayat sürüyor. 

Bu, küresel bir vaka haline geldi.

Ama dünyada böyle, Türkiye’de işler iyi diyemiyoruz.

Türkiye’de göçmenlere yönelik şiddet giderek bir dalga haline geliyor.

Bu çok tehlikeli bir dalga üstelik.

Bu dalgayı tetiklemek, büyütmek ve bu dalga üzerinde sörf yapmak için kurulmuş bir ırkçı parti var bu memlekette. Demokrasi güçleri adı verilen kesimler bir bütün olarak tehlikenin farkına varmış değil. Bazı gruplar Suriyelileri AKP’li ya da IŞİD’li olarak o kadar kesin kodlamış vaziyetteler ki göçmenlerin maruz kaldığı baskılara karşı özel bir ilgi göstermiyorlar.

Bu durum, iktidarın göçmenleri her türlü saldırıya açık hâle getiren politik yaklaşımını pekiştiren bir politik iklimin yaratılmasında ve ırkçı göçmen düşmanı partilerin ellerini serbest hissetmelerinde belirleyici bir etken.

Irkçı, göçmen düşmanı dalgaya karşı bir dalga kıranın inşa edilmesi acil bir görev.

Artık farkına varmak zorundayız ki aşırı sağcılar en zayıf, en korunaksız gördükleri toplumsal gruplara şiddet uygulayarak pazularını güçlendirir. Suriyelilere vurarak, Somalililerin restoranlarını kapatmaya çalışarak, göçmenlere linç girişimleri örgütleyerek, farklı olan tüm toplumsal kesimlere net bir mesaj yollarlar: Sıranız geliyor!

Bu yüzden göçmenlere saldırıyla el ele giden ırkçı nefret söylemi birdenbire Kürtlere, Alevilere, LGBTİ+’lara yönelebilmektedir. Ankara’da Somalilere yönelik özel bir baskı örgütlenirken, başka bir şehirde mevsimlik Kürt işçilere, Mamak’ta Alevi kurumlarına, Onur Haftası’nda LGBTİ+’lara yönelik saldırı haberleri geliyor. 

Kendisinde kimlerin Türkiye’de yaşayıp yaşayamayacağına karar verme yetkisini gören Ü. Özdağ, sadece göçmenlere değil, demokrasinin bütününe düşman.

Ankara’da SAAB restoranının sahibi Mohamed İsa Abdullah, dayanışma ziyaretimiz sırasında şunları söyledi: “Irkçı söylemler ve davranışlar başlamadan önce gerek çevre esnaftan gerekse bölge insanından hiçbir kötülük görmedik hatta Türk esnaflar polislere verdikleri ifadelerde bizleri destekledi. Şimdi ise diken üzerindeyiz ne olacağını bilmiyoruz. Etrafa korku ve gerginlik hâkim. Her gelen polis ekibi tehditler savuruyor, buranın kapatılacağını bizlerin de sınır dışı edileceğini söyleyip duruyorlar.  Polisler müşterilere sürekli kimlik kontrolü yapıp müşterilerin fotoğrafları çekiyorlar.”

Bu saldırganlığı, tüm sola, tüm ezilenlere karşı, ırkçı ve milliyetçilerin ellerini güçlendirmek için örgütledikleri bir genel linç ikliminin bir hamlesi olarak ele almayanlar sadece solculuk, demokratlık sınavından kalmış olmayacaklar, tüm ezilenlere sirayet edecek bir nefret dalgası karşısında sessiz kalmış da olacaklar.


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Bizim adımıza savaşmayın!

Rusya Ukrayna’yı yakıp yıkıyor. Nükleer tehlikeden her zamankinden daha çok söz edilmeye başlandı. Türkiye ise yeniden Suriye’ye bir harekât düzenlemeyi aklına koymuş vaziyette. 

Her savaş, yeni savaşlara bir çağrı aynı zamanda. Putin’in Ukrayna işgali yükselen askeri gerilimi dünya çapına yaydı.

Muhalefet de yerli-milli

Türkiye, Ukrayna işgali öncesinde de özellikle Kürt sorununu çivi sanan, dolayısıyla sadece çekiç kullanmayı akıl edebilen bir iktidarla karşı karşıyaydı. Şimdi, tüm uluslararası dengeleri zorlayarak, Suriye’nin kuzeyine bir harekât başlatmaya niyetleniyor.

Savaş propagandasının başladığı her seferinde bu propagandaya karşı çıkanlar arasında yanlış bir politik vurgu hâkim hale geliyor, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askeri harekatının seçimlere yönelik bir yatırım olduğu iddiası sık sık gündem oluyor.

Bu iddia bir yanıyla doğru.

Ama eksik.

Üstelik bu çok önemli bir eksiklik. İki seçim arasındaki her askeri harekâtın, müdahalenin ve çatışmanın bir sonraki seçimleri kazanmak için gündeme getirildiğini söylemek, devletin bölgesel güç olmak için yaptığı atakları silikleştirmek anlamına gelir.

Öte yandan bu yaklaşım bazı sınır ötesi operasyonlara mırın kırın eden 6’lı masa adındaki muhalefet ittifakının, blok olarak seçimi kazandığı takdirde Kürt sorununu demokratik bir yolla çözmek konusunda kararlı olduğunu ima ediyor. Oysa bu doğru değil.

Terörle mücadele adı altında gündeme gelen sınır ötesi operasyonların hemen hemen tamamına muhalefet destek verdi.

Yerli-milli dış politika

Dış politikada muhalefetin de yerli-milli vurgulara sahip çıktığı çok açık. İktidar açısından muhalefeti tuzağa düşürmenin en etkili yollarından birisi sınır ötesi askeri harekâtlar. Muhalefeti tuzağa düşürmenin ötesinde, askeri harekâtlar birçok açıdan çok kullanışlı. Fakat, savaş ya da askeri harekatın iktidar için kullanışlı olması bir şey, devletin bölgesel güç olma arzusunu gemleyememesi ayrı bir şey.

Mevcut devlet politikası, emperyalistlerin çelişkileri ve küresel hegemonya mücadelesinde başat emperyalist güç olan ABD’nin gerilemesi nedeniyle açığa çıkan bölgesel fırsatların değerlendirilmesine dayanıyor. Mavi Vatan tezi, bu değerlendirme sürecinin stratejik bir ifadesi.

Mavi Vatan tezi, devletin bekası için tedbirin, devletin sınırlarının ötesinde başladığı temeliyle sınır ötesi kara-hava ve deniz harekâtlarını kesinlikle teşvik eden bir temel sunuyor. Bunun yanı sıra, en büyük tehdidin Kürtlerden geldiğinin altı çiziliyor. 

Bu temel perspektif, Kuzey Irak, Kuzey Suriye gibi yerlere sık sık askeri müdahalelerin gerçekleşmesine kapıyı sonuna kadar açıyor. 

Bu perspektife uygun askeri pratiklerin zamanlaması seçimler için daha kullanışlı olsun diye planlanabilir elbette. Burada görülmesi gereken, seçimlerden bağımsız bir dinamiğin bir devlet politikası olarak yaklaşık yedi yıldır inşa edilmiş olduğudur.

Barışçıl perspektif

Askeri harekât yerine başka bir perspektifin, her şeyin önüne barış ve diyaloğu koyan bir yaklaşımın hakim kılınması mümkündür. Savaşın gürültüsü açların, hakkı yenenlerin, ezilenlerin, işçilerin, ana dili yasaklananların, sağlıkta yaşanan yıkımın altında kalanların gürültüsünü milliyetçi hezeyanı canlandırarak bir süre duyulmaz hale getirebilir. Ama ekonomik kriz öyle derin ve öyle sert bir fakirleşme yaşatıyor ki hiçbir askeri harekât barınma sorunu yaşayan, açlık sorunu yaşayan, özgürlüğü her düzeyde kısıtlanan kitleleri sonsuza kadar meşgul edemez.

Askeri harekâtların çözüm olmayacağını 6’lı muhalefetin anlatması beklenemez. Onlar en iyi ihtimalle kapalı meclis toplantısı ya da partiler toplantısı yapılsın, burada ele alalım diyeceklerdir. 6’lı muhalefet içinde harekâta ses çıkarmak isteyenler de dahil olmak üzere, barıştan yana tutum almak isteyenleri cesaretlendirecek olan öğe dev bir barış mitingidir. 

10 Ekim Ankara Garı katliamında elimizden uzun süreliğine alınan, barış için kitlesel miting yapma yeteneğimiz yeniden inşa edilmelidir.

HDP’nin tüm barış savunucularını çağırdığı Kartal mitingi bu yüzden çok önemli bir ilk adım olarak görülmelidir.


Tüm Yazarlar



Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Datça nasıl kurtulur?

Datça’yı bilmeyen yoktur herhalde.

Hani denizle kumun, güneşle yeşilin bir araya geldiği cennet parçası.

Küçükken ben de yaz aylarını Datça’da tatil yaparak geçirebilen şanslı çocuklardan biriydim. 

O zamanlar bol virajlı ama doğasına manzarasına doyum olmayan bir dağ yolundan gidiliyordu Datça’ya. Kâh Akdeniz görülüyordu bir tarafta, kâh diğer tarafta Ege. 

Bilinen ama şimdiki kadar kalabalık olmayan bir yerdi. Emekli olup da hayatın yorgunluğundan sıyrılmaya çalışanların yuvası olmaya yeni yeni başlamıştı.

Uzun yıllardır gidip göremedim ama Datça’nın hâlâ küçüklüğümdeki o doğa harikası olduğunu oraya giden, gelen, yaşayan dostlardan biliyorum.

Ama birkaç gündür dehşet içindeyim!

Meğer Datça büyük bir tehlike altındaymış!

Ne tehlikesi mi?

Datça Emniyet Müdürlüğü’ne ve Datça Kaymakamlığı’na soracak olursanız, Onur Haftası nedeniyle şehirde düzenlenmek istenilen çeşitli etkinlikler büyük, çok büyük tehlike arz ediyormuş! LGBTİ+ konulu sinema, sinevizyon, tiyatro, panel, söyleşi yürüyüş, basın açıklaması vb. etkinlikler, halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edecekmiş, kamu düzenini bozacakmış, genel sağlığı ve ahlâkı tehlikeye düşürecekmiş, hatta ve hatta, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verecekmiş!

Bakın siz şu LGBTİ+’lara, dostlarına, hak ve özgürlük isteyenlere!

Şirin Datça’mızın başına ne çoraplar örüyorlarmış meğer!

Böylece Kaymakamlık makamı, 20 Haziran’dan itibaren 30 gün boyunca bu tür etkinlikleri yasaklayarak Datça’yı kurtarmış.

Ha, ben Datça diyorum, çok absürt bir örnek olduğu için bunu seçtim, siz Türkiye okuyun.

Onur Ayı yasakları Türkiye’nin her yerinde. Ankara’da ODTÜ’de Onur Yürüyüşü düzenlemek isteyen öğrenciler, polis tarafından şiddet kullanılarak ters kelepçeyle gözaltına alındı. İstanbul, İzmir, Antep, Eskişehir, Çanakkale gibi şehirlerde de Onur Ayı ile ilgili bütün etkinlikler, Datça’daki bahanelerin aynısıyla yasaklandı.

Sadece yasaklamakla da kalınmadı.

Toplumsal duyarlılıklara pek hassas olan, halkın bir kesiminin diğer kesimine kötü davranmasından çok ama çok korkan, bu yüzden de yasakçılığı pek seven devlet kurumlarımız, aşırı sağcı grupların tehdit ve linç girişimlerine sessiz kaldı. İstanbul Üniversitesi Eşitlik Topluluğu’nun kampüste düzenlemek istediği Onur Pikniği, kampüsün önünde toplanan cihatçı-faşist kitlenin linç tehdidi nedeniyle iptal edildi. Halkın piknik yapma özgürlüğünü tehdit eden cihatçı-faşist gruba ne oldu? Elbette hiçbir şey olmadı ama piknik için toplanan öğrenciler gözaltına alındı.

Tehditler bununla da sınırlı değil. Siyasi yelpazenin sağının da sağında kalan LGBTİ+fobik parti ve örgütler, üyelerine Onur Haftası etkinliklerine karşı çıkma ve düzenletmeme çağrısında bulundu. Hatta ODTÜ’de yapılacak yürüyüş öncesinde, görevi öğrencilerin hak ve özgürlüklerini korumak olan rektörlük dahi, öğrencilere gönderdiği mailde, Onur Yürüyüşü’nü yaptırmama konusunda hassasiyet göstermeleri çağrısında bulunmuştu.

LGBTİ+ etkinliklerine getirilen yasakların halkın bir kesimini diğer kesimine karşı kışkırtacağı, kamu düzenine ve genel ahlaka zarar vereceği, kin ve nefrete sebep olacağı iddiaları elbette ki anlamsız ve gerçek dışı. Aksine, asıl devlet kurumları bu yasaklarla imza koyduğu uluslararası anlaşmaları ve kendi iç hukukunu çiğniyor ve o dediklerini kendisi yapıyor.

Çünkü bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.

Çünkü bütün insanlar cinsiyet kimliğine ve cinsel yönelimlerine bakılmaksızın eşittir.

Bu temel ilkelerin uygulanmadığı yerlerde, bunların uygulanmasını sağlamak, bu ayrımcılığa dikkat çekmek, farkındalık yaratmak için düzenlenecek her türlü etkinlik, elbette sonuna kadar meşrudur. Hak ve özgürlük savunucuları, daha güzel bir dünyada yaşamak isteyenler, LGBTİ+’ların özgür, eşit ve onurlu yaşam mücadelesini desteklemek zorundadır.

Çünkü bir tek ayrımcılığa bile göz yummak, diğer bütün ayrımcılıkların ve haksızlıkların kapısını aralar. Baskılara, adaletsizliğe, ekonomik yıkıma, içinde bulunduğumuz sosyal, siyasi ve ekonomik krize cevap vermenin yolu, LGBTİ+’ların mücadelesiyle ezilen diğer bütün kesimlerin mücadelesini birleştirmek ve büyütmektir.

Datça da böyle kurtulur, dünyanın kalan kısmı da…


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Bizim adımıza savaşmayın!

Rusya Ukrayna’yı yakıp yıkıyor. Nükleer tehlikeden her zamankinden daha çok söz edilmeye başlandı. Türkiye ise yeniden Suriye’ye bir harekât düzenlemeyi aklına koymuş vaziyette. 

Her savaş, yeni savaşlara bir çağrı aynı zamanda. Putin’in Ukrayna işgali yükselen askeri gerilimi dünya çapına yaydı.

Muhalefet de yerli-milli

Türkiye, Ukrayna işgali öncesinde de özellikle Kürt sorununu çivi sanan, dolayısıyla sadece çekiç kullanmayı akıl edebilen bir iktidarla karşı karşıyaydı. Şimdi, tüm uluslararası dengeleri zorlayarak, Suriye’nin kuzeyine bir harekât başlatmaya niyetleniyor.

Savaş propagandasının başladığı her seferinde bu propagandaya karşı çıkanlar arasında yanlış bir politik vurgu hâkim hale geliyor, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askeri harekatının seçimlere yönelik bir yatırım olduğu iddiası sık sık gündem oluyor.

Bu iddia bir yanıyla doğru.

Ama eksik.

Üstelik bu çok önemli bir eksiklik. İki seçim arasındaki her askeri harekâtın, müdahalenin ve çatışmanın bir sonraki seçimleri kazanmak için gündeme getirildiğini söylemek, devletin bölgesel güç olmak için yaptığı atakları silikleştirmek anlamına gelir.

Öte yandan bu yaklaşım bazı sınır ötesi operasyonlara mırın kırın eden 6’lı masa adındaki muhalefet ittifakının, blok olarak seçimi kazandığı takdirde Kürt sorununu demokratik bir yolla çözmek konusunda kararlı olduğunu ima ediyor. Oysa bu doğru değil.

Terörle mücadele adı altında gündeme gelen sınır ötesi operasyonların hemen hemen tamamına muhalefet destek verdi.

Yerli-milli dış politika

Dış politikada muhalefetin de yerli-milli vurgulara sahip çıktığı çok açık. İktidar açısından muhalefeti tuzağa düşürmenin en etkili yollarından birisi sınır ötesi askeri harekâtlar. Muhalefeti tuzağa düşürmenin ötesinde, askeri harekâtlar birçok açıdan çok kullanışlı. Fakat, savaş ya da askeri harekatın iktidar için kullanışlı olması bir şey, devletin bölgesel güç olma arzusunu gemleyememesi ayrı bir şey.

Mevcut devlet politikası, emperyalistlerin çelişkileri ve küresel hegemonya mücadelesinde başat emperyalist güç olan ABD’nin gerilemesi nedeniyle açığa çıkan bölgesel fırsatların değerlendirilmesine dayanıyor. Mavi Vatan tezi, bu değerlendirme sürecinin stratejik bir ifadesi.

Mavi Vatan tezi, devletin bekası için tedbirin, devletin sınırlarının ötesinde başladığı temeliyle sınır ötesi kara-hava ve deniz harekâtlarını kesinlikle teşvik eden bir temel sunuyor. Bunun yanı sıra, en büyük tehdidin Kürtlerden geldiğinin altı çiziliyor. 

Bu temel perspektif, Kuzey Irak, Kuzey Suriye gibi yerlere sık sık askeri müdahalelerin gerçekleşmesine kapıyı sonuna kadar açıyor. 

Bu perspektife uygun askeri pratiklerin zamanlaması seçimler için daha kullanışlı olsun diye planlanabilir elbette. Burada görülmesi gereken, seçimlerden bağımsız bir dinamiğin bir devlet politikası olarak yaklaşık yedi yıldır inşa edilmiş olduğudur.

Barışçıl perspektif

Askeri harekât yerine başka bir perspektifin, her şeyin önüne barış ve diyaloğu koyan bir yaklaşımın hakim kılınması mümkündür. Savaşın gürültüsü açların, hakkı yenenlerin, ezilenlerin, işçilerin, ana dili yasaklananların, sağlıkta yaşanan yıkımın altında kalanların gürültüsünü milliyetçi hezeyanı canlandırarak bir süre duyulmaz hale getirebilir. Ama ekonomik kriz öyle derin ve öyle sert bir fakirleşme yaşatıyor ki hiçbir askeri harekât barınma sorunu yaşayan, açlık sorunu yaşayan, özgürlüğü her düzeyde kısıtlanan kitleleri sonsuza kadar meşgul edemez.

Askeri harekâtların çözüm olmayacağını 6’lı muhalefetin anlatması beklenemez. Onlar en iyi ihtimalle kapalı meclis toplantısı ya da partiler toplantısı yapılsın, burada ele alalım diyeceklerdir. 6’lı muhalefet içinde harekâta ses çıkarmak isteyenler de dahil olmak üzere, barıştan yana tutum almak isteyenleri cesaretlendirecek olan öğe dev bir barış mitingidir. 

10 Ekim Ankara Garı katliamında elimizden uzun süreliğine alınan, barış için kitlesel miting yapma yeteneğimiz yeniden inşa edilmelidir.

HDP’nin tüm barış savunucularını çağırdığı Kartal mitingi bu yüzden çok önemli bir ilk adım olarak görülmelidir.


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Ülkeler ve ittifaklar: Otoriter yönetimler nasıl yenilir?

Türkiye seçim sürecine doğru yaklaştıkça dünyanın farklı ülkelerindeki seçimler ve buralarda otoriter hükümetlere karşı kurulan ittifaklar Türkiye kamuoyunda da tartışılıyor.

Bu tartışmaların en sonuncusu Macaristan seçimleri oldu. Ülkeyi 12 yıldır tek başına yöneten Orban hükümeti, kendisine karşı birleşen 6 partiden oluşan ittifakı yendi.  Slovenya’da geçtiğimiz haftalarda yapılan seçimi ülkenin otoriter lideri, “mini Trump”  Janez Jansa’ya karşı sadece 4 ay önce kurulan Özgürlük Hareketi Partisi galip gelmeyi başardı. 

Biraz daha geriye gidersek İsrail’de uzun yıllardır iktidarda bulunan Netanyahu yönetimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı seçimi kaybetmişti. Şili’de ise genç sosyalist Gabriel Boric etrafında birleşen sol partiler ve sosyal hareketler seçimi kazanmayı başarmıştı.

Bu seçimlerin hepsi otoriter iktidarlara karşı kurulan farklı ittifakların kimi zaman kazandığı kimi zaman da kaybettiği deneyimler oldu. Bu seçimlerden Türkiye açısından önemli dersler çıkarmak son derece önemli. 

Macaristan’da ittifak yenilgisi, İsrail’de Netanyahu’nun geri dönme ihtimali

Macaristan’da gerçekleşen seçimlerde 12 yıldır iktidarda bulunan ve ülkeyi hızla otoriter bir rejim olmaya doğru götüren Victor Orban’ın Fidesz Partisi ile ittifak ortağı KDNP oyların %53’ünü alarak büyük farkla birinci oldu.

Orban’a karşı 6 muhalefet partisinin birleşek oluşturdukları Macaristan İçin Birleş hareketi, Péter Márki-Zay’i ortak aday göstermişti ancak anketlerin aksine Orban, %35 oy alan Zay’i büyük farkla  yendi. Bu yenilgi, Türkiye’deki 6’lı ittifakın da yaşayabileceği bir dizi seçim kampanyası sorununun ardından yaşandı. 

Öncelikle Orban yönetimi uzun süredir iktidarda olup, muhalif ve bağımsız medyayı tamamen kapatmış, ülkeyi Soros ve küresel güçlerin ele geçirmeye çalıştığına dair kutuplaştırıcı bir komplo teorisi yaymış, mülteci istilasına karşı ülke güvenliğini koruduğunu ilan etmiş, LGBTİ+’lara karşı sert bir kampanyaya girişmiş ve yüksek enflasyona karşı maaşları radikal ölçüde artırmıştı. Ukrayna savaşı konusunda ise tarafsız bir politika izleyerek muhalefetin Macaristan’ı Rusya ile savaşa sürükleyeceğine dair propaganda yapmıştı seçim boyunca.

Muhalefet ittifakı (Macaristan İçin Birleş) ise ortak bir seçim çalışması yapamayarak daha baştan dağınık bir görüntü verdi. İçerisinde faşist bir parti olan Jobbik, liberal sağ Momentum Hareketi, 3 ayrı merkez sol parti ve Macaristan’ın Yeşil Partisi’nin yer aldığı ittifak sadece Orban’dan kurtulmak gerektiğine dair bir seçim kampanyası yapabildi. Orban rejiminin olumsuzlukları ve yolsuzluk, hırsızlık iddiaları üzerine kurulu bir seçim kampanyası yapıldı. Çıkardıkları aday Márki-Zay ise eski bir Fidesz Partisi destekçisi yani muhafazakar bir sağcı adaydı. Yerel seçimlerde Fidesz’in güçlü olduğu küçük bir şehir olan Hódmezővásárhely’de ortak aday olarak belediye başkanlığını kazanmış olması nedeniyle Orban’ın tabanındaki muhafazakar oyları çekebileceği düşünülüyordu. 2018’deki yerel seçimlere kadar ülkede bilinmeyen bu yeni politikacının ülkedeki kutuplaşmayı aşarak Fidesz tabanından da oy alabilmesi muhalefeti aynı şeyin genel seçimlerde de başarılabileceği sonucuna götürmüştü. Ama öyle olmadı. 6’lı ittifak 2018 yılında aldıkları oy toplamının da altına düştü, parlamentodaki sandalye sayısı azaldı. 

Seçim süresince birçok kriz yaşadı ittifak cephesi. İttifakın en büyük partisi ülkenin Fidesz’den sonra en çok oy alan partisi faşist Jobbik seçim sırasında ittifak tartışmaları nedeniyle bölündü. Solcu partilerle koaliyon yapılması tabanında sorun yarattı ve Jobbik’ten ayrılan bir grup yeni bir parti kurarak seçimlere katıldı ve %5 oy almayı başardı. Jobbik’in güçlü olduğu birçok yerde ittifaka beklenen oy çıkmadı. 

Bir başka kriz ise ortak bir program çıkarılamaması sonucu her partinin iktidar alınırsa yapılacaklar konusunda farklı şeyler söylemesi oldu. Ortak aday Márki-Zay’in açıklamaları diğer partilerin açıklamalarıyla çelişti. İktidar bu ayrılığı çok iyi kullandı. Bu duruma karşı partiler Márki-Zay’in kampanyasına zarar vermemek için açıklama yapmama kararı aldı. Ama bu çelişkiler zaten ekonomik sıkıntı ve savaş riski yaşayan ülkede belirsizliğin hakim olacağı anlayışını kuvvetlendirdi ve bildikleri otoriter ama en azından ne yaptığını bilen tek parti iktidarına destek artmış oldu. 

Türkiye ile kıyaslanan bir başka ülke ise İsrail olmuştu. Orada da 12 yıldır iktidarda olan ve yine yolsuzluk iddiaları, ekonomik sorunlar ve sert savaş yanlısı uygulamalarıyla ülkeyi yöneten Benjamin Netanyahu yönetimi seçimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı kaybetmişti.

Bu geniş ittifak içerisinde İsrailli Arapların partisi de vardı, sol ve sağ merkez partiler de. Netanyahu’nun Likud Partisi’nden Filistinlilere karşı yeteri kadar sert davranmadığı eleştirisiyle ayrılan siyasetçilerin kurduğu partiler de vardı.

İttifak özellikle Netahyahu’ya karşı süren yolsuzluk soruşturması sayesinde ve seçimlerin iki yılda 4 kez tekrarlanmasının verdiği yorgunlukla beraber kazanılabilmişti. Ancak mecliste sadece bir fazla sandalyeye sahip olarak çoğunluk olabilmişti. Birbiriyle tümüyle uyumsuz politikalara sahip bu 8 partili ittifakın iktidarda kalmayı başarıp başaramayacağı tartışılırken Ramazan boyunca yaşanan çatışmalar ve ölümler ittifak üyesi bir milletvekilinin istifasıyla çoğunluğun kaybedilmesine yol açtı.

Netanyahu bu dağınık koalisyonun yakın zamanda tamamen işlevsiz kalarak erken seçime gitmesini bekliyor. Böylece yolsuzluklar ve otoriterlik ile suçlanırken ittifakın ülkedeki ekonomik sorunlara da şiddet olaylarına da çözüm bulamamış olmasından yararlanarak bir kez daha güçlü bir iktidar kurarak geri dönmeyi hedefliyor.

Bu iki seçim ve ittifak deneyimleri Türkiye açısından iki önemli ders içeriyor. Birincisi Macaristan örneğinde olduğu gibi sandık matematiğinin işlememe ihtimali ve Erdoğan’ın da muhalefetin çelişkilerinden yararlanarak istikrar ve güvenlik söylemi ile iktidarını koruması. İkincisi de İsrail örneğinde olduğu gibi dağınık bir ittifakın seçimleri kazansa da kısa sürede içine düşeceği bir yönetim krizinin ardından tekrar istikrar sağlayıcı bir “kurtarıcı” olarak geri dönme ihtimali.

Gerçek ittifak: Şili’de radikal solun zaferi ve Slovenya’da yeni partinin başarısı

Sol açısından örnek alınabilecek başka ittifak deneyimleri de var dünyada. En son gerçekleşen Slovenya seçimleri ilginç bir örnek. Slovenya’da da Yugoslavya döneminde “komünist” bir bürokrat olan ve Alman basınının "mini Trump" lakabını taktığı sağcı başbakan Janez Jansa hükümeti, ülkede demokrasiyi geriletmek ve basın özgürlüğünü sınırlamakla suçlanıyordu. Orban’a yakın bir siyasetçi olan Jansa, yine Orban gibi giderek otoriterleşmiş, muhalif basını sindirmişti. Jansa daha önce de üç kez başbakanlık yapmış ve 2013’te yolsuzluktan iki yıl hapis cezası da almıştı. Son iktidarında ise aşırı sağa doğru yönelerek ülke demokrasisinin altını oymakla itham ediliyordu. 

Jansa alternatifsizmiş gibi görünürken seçimlere 4 ay kala kurulan merkez sol Özgürlük Hareketi Partisi seçimlerden %34,5 oy alarak galip ayrıldı. Jansa’ya karşı kurulan merkez sol ve yeşil bir parti olan Özgürlük Hareketi’nin liderliğini ise ilginç bir şekilde bir iş insanı olan Robert Golob yapıyor. Golob’un, mecliste 12 sandalye kazanan diğer küçük sol partilerle ittifak kurarak bir koalisyon hükümeti kurması bekleniyor. Jansa’nın uygulamalarına karşı demokratik özgürlükleri güçlendirmesi bekleniyor. Yeşil ve sosyal demokrat bir program uygulaması bekleniyor.   

Slovenya’dan ayrı olarak esas büyük başarı ise Şili’de yaşnmıştı. 2021 sonunda gerçekleşen seçimleri Gabriel Boriç’in liderliğindeki sol ittifak kazanmıştı. 

2017’de Geniş Cephe isimli sol partiler ittifakı kurulmuş ve Boric bu hareketin lideri olmuştu. 2019’da ülke çapına yayılan kitle eylemleri sonrası sağcı iktidar yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Ülkeyi saran işçi, kadın ve gençlik hareketleri neoliberalizmin dünyada ilk uygulandığı ülke olan Şili’de neoliberalizme son vereceklerini haykırıyordu.

Kitle eylemleri sonucu Geniş Cephe ile Komünist Parti ve toplumsal hareketlerin aktivistleri yeni bir ittifak kurdular: Haysiyeti Tanıyın (Apruebo Dignidad) hareketi. Bu ittifak neoliberal politikalar altında Şili emekçilerinin haysiteyini yitirdiğini ve onu yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan radikal bir sol program etrafında birleşti. Yapılan ön seçimde eski öğrenci hareketi lideri Boriç %60 oy alarak hareketin devlet başkanı adayı olarak seçildi.

Bu geniş ve radikal sol ittifak milyonlarca kişiyi değişimin mümkün olduğu konusunda heyecanlandırdı ve harekete geçirdi. Bu büyük umut ve değişim hareketi seçimlerde %56 oy alarak sağcı adayı mağlup etmeyi başardı ve Salvador Allende’den sonra ülke başkanlığına seçilen ikinci sosyalist lider oldu.

Şili örneği sol bir ittifak projesinin nasıl gerçekleştirilebileceğinin iyi bir örneği. Anket ve sandık sonuçlarına dayanarak kurulan ittifaklar evdeki hesabın çarşıya uymaması sorunlarıyla karşılaşırken birleşen hareketlerin kurduğu mücadele ittifakları sadece kendi ülkeleri için değil tüm insanlık için de umut olabiliyor.

Türkiye’de de bu yılın ilk aylarında 200’den fazla grev yaşanmış, binlerce kadın İstanbul Sözleşmesi için sokaklara inmiş, tüm yasaklara ve baskılara rağmen LGBT+’lar yine sokaklarda mücadele etmeyi sürdürmüş, çevre ve kent hareketleri birçok eylem gerçekleştirmiş ve Kürt hareketi bütün baskılara rağmen Newroz’da gücünü koruduğunu göstermişti. Bu hareketlerin oluşturacağı radikal bir sol program milyonları seçim kampanyasında heyecanlandırarak harekete geçirebilir ve AKP’ye karşı gerçek bir sol seçenek yaratabilir. Bu Şili’deki gibi yeni bir ittifak platformu şeklinde ya da Slovenya’daki gibi yeni bir sol parti şeklinde de olabilir ama bu olmadığı zaman Türkiye’yi bekleyen olsaı sonuçlar Macaristan veya İsrail örnekleri gibi duruyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

15-16 Haziran Direnişi bize ne anlatıyor?

Sermayenin ve iktidarın işçi sınıfını yoksullaştırma saldırısı; başta yargı olmak üzere, keyfi uygulamalarla demokratik tüm hakları yok etme girişimleri karşısında işçi sınıfının kitlesel gücünü hatırlaması ve 15-16 Haziran’dan alınan dersleri bugüne taşıması önemlidir.  

15-16 Haziran Direnişi, 1960’lardan itibaren yükselen sınıf hareketine engel olan Türk-İş bürokrasinin işçilerin aşağıdan mücadelesiyle bir kenara atılması ve yeni bir sendikal odak olan DİSK’in kurulma sürecidir.

Hareket ileriye sıçradı

1961 Saraçhane Mitingi, 1963’teki Kavel Grevi, 1965 Kozlu direnişi ve 1966 Paşabahçe grevleri, devlet güdümlü bir sendika olan Türk-İş’in sınırlarını açığa çıkardı. Hareketin mücadeleci kesiminin oradan ihraç edilmesi sonucunda DİSK kuruldu. 

DİSK’in başarıları işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkiledi. Grev sayısındaki artışlar, fabrika işgal ve direnişleri patronları tehdit etmeye başladı. 1968’de Derby, Altınel Pres Sanayi, Kavel Kablo, Emayetaş 1969’da Singer, Demir-Döküm ve Gamak fabrikalarında işgaller yaşandı. 1970’te Alpagut Linyit İşletmeleri’ni işgal eden işçiler, fabrikayı kontrol etti ve kendileri yönetti. Sungurlar işgali de o yıla damgasını vuran eylemlerden biriydi.

Aksayan üretim ve artan işçi ücretlerden rahatsız olan sermaye, DİSK’in kapatılmasını istedi. 1970’te parlamentoya, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngören iki kanun tasarısı sunuldu. Sendikal hakları kısıtlayan bu yasa önerilerinin hedefi, DİSK’in tasfiyesi ve işçi hareketinin geriletilmesiydi.

Direniş başlıyor

İşçi sınıfı bu saldırıya, 15 Haziran’da İstanbul’un üç noktasından; Gebze, Silahtarağa ve Levent’ten başlayan yürüyüşlerle yanıt verdi. Direnişine katılan 168 işyerinin 121’i, Türk-İş’e bağlı sendikalara üye işçilerden oluşmaktaydı. İşçi sınıfı DİSK’i savunmak için büyük bir mücadele sergiledi. Ancak hareket DİSK önderliği tarafından denetim altına alındı ve İstanbul’da bir sıkıyönetim ilanının ardından eylemlere son verilmesi çağrısı yapıldı. 

15-16 Haziran direnişi işçi hareketinin doruk noktasıydı. Hareket siyasal alana da sıçradı, yasalara ve parlamentoya yönelik eylemler yasal sınırları aşarak sokaklara taştı. Birlikte eyleme geçen işçiler, toplumsal bir güç olduklarının bilincine varmıştı.

Birleşik mücadele kazandırır

Sınıf mücadelesinin geldiği aşama ve hareketin ihtiyacı, yeni bir sendikal odağın kurulmasıyla sonuçlandı. DİSK’in mücadeleci çizgisi geniş işçi kitleleri içinde çekim merkezi haline gelmişti. Ocak-Şubat aylarında sağlık işçilerinin eylemleriyle yaklaşık 30 bin işçi harekete geçti. 2015 Haziran’ında binlerce metal işçisi patronlara ve Türk Metal sendikasına isyan etmiş, işyerlerini işgal ederek üretimi durdurmuştu. Her iki fırtına da sendikaların yetersizliğini açığa çıkardı. 

Yeni bir sendikal odağın oluşması, işçi sınıfının örgütlenme ve eylem kapasitesini arttırabildiği ölçüde mümkün olabiliyor. Sosyalistler yeni sendikalar kurma girişimleri yerine, işçi sınıfının bir bütün halinde hareket etme kapasitesini geliştirmek için çabalamalı ve sendikal bürokrasiden bağımsız, tabanda, öncü işçiler arasında etkili ağlar geliştirmelidir. 



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Müzisyenler susmaz! Ama ne söylediğimiz de önemli

En baştan söyleyeceğim ki kafa karışıklığı olmasın, Müzik Susturulamaz Müzisyenler Susmaz bildirisine imzacı olan 1134 müzisyen ve müzik emekçisinin arasında ben de varım. Henüz imzalamayan tüm müzisyen arkadaşlarımın da imzalaması gerektiğini düşünüyorum. Ataleti aşmak için dayanışmaya ihtiyacımız var!

Fakat çok ciddi eleştirilerim var, umarım bunları konuşacak zeminimiz olur da hep birlikte tartışırız:

Bence her şeyden önce kültür savaşı tuzağına düşmenin çok yakın yöresinde kalıyor metnimiz. Yani meseleyi iki kültürel kutbun çatışması olarak okuyan ve okutan, tüm hayatımızı kuşatan ve hayatı anlamakta da dönüştürmekte de başarısız olduğu defalarca kanıtlanmış bir hattın çerçevesini benimsiyor büyük ölçüde. Oysa bu yasakların da genel olarak hiç durmayacakmışçasına sürekli artan baskıların da esas hedefinde "bizim" olduğumuzu düşünmüyorum. 

Şüphesiz muhalif olanlar cezalandırılıyor. Demirtaş’ın, Osman Kavala’nın, Canan Kaftancıoğlu’nun, kargaları bile güldürecek iddianamelerle hapiste tutulması gibi, bu yasaklar da iktidarın uydusu olmayan cümle toplumsal ve siyasi gücü terörize etmek için kullanılıyor tabii ki. 

Ama bence iktidar kendi tabanına ve genel olarak kararsızlara "kımıldama!" mesajı vermeyi amaçlıyor esas olarak. 

Ve bunu yalnızca seçimler bağlamında düşünmek hata olacaktır; iktidar, herkesi paylaşmaya mecbur bıraktığı sefaletin bir sonucu olarak, var olan siyasi kampları yaracak bir toplumsal hareketin pekâlâ mümkün olduğunu görüyor ve her şeyden çok bundan korkuyor. Esasen kendine de pekâlâ lazım olan hukukun meşruiyetinin son kalan kırıntılarını da Gezi‘yi darbe teşebbüsü gibi gösterebilmek için çarçur ediyor oluşu ise bunun en gözle görünür kanıtı.  

Üstelik belki daha da önemlisi "biz ve onlar" oyununu en güzel oynayan iktidarın kendisi, bizimse başka bir çerçeveye ihtiyacımız var kazanmak için. Kısacası, "ötekiye, kendileri gibi olmayana duyulan nefret" gibi soyut ve duygusal bir tarif. -böylesi bir nefretin üretimi ve diri tutulması iktidara yakıt sağlıyor olsa da- tek başına çok yetersiz bir tarif. 

Yetersiz çünkü bizi iktidarın saldırganlığının, yönetenlerin duygu dünyasından geldiğini düşünmeye itecek bir tarif bu. Yasakları, güzelliği göremediği, anlayamadığı için onu bozmaya çalışan hırçın bir çocuğun davranışı gibi yorumlamak doğru değil. İktidarı yenilmez ve yanılmaz bir varlık olarak görmek ne denli yanlışsa, tamamen yönünü yitirmiş salt itkileriyle hareket eden yaralı bir hayvan gibi resmetmek de o kadar yanlış.    

Ve her şey "bizimle" ilgili değil. Tüm yatırımını usulca seçimleri bekleme stratejisine koymuş bir demokrasi blokunu durdurmanın, doları baskılamak için kamu kaynaklarını boca etmesine rağmen her şeye haftada bir zam gelmesi gerçeğiyle karşı karşıya olan bir iktidarın kaygıları arasında başlarda geldiğini düşünmek için pek bir sebep bulamıyorum kendi adıma. İktidarı gerçekten endişelendirebilmek için bu dar perspektifi aşmamız ve bizi bu kültürel kutuplaşmaya iterek 20 sene iktidarda kalmış olanlara kendi dillerinde cevap vermeyi bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Çünkü ne bu iktidar bloku ne de -aktörler değişse bile- bu yönetme tarzı, bir tane adama duyulan kızgınlık dışında hiçbir şey paylaşmayan, seçmenlik dışında her türlü politik kimliğe ve iradeye karşı korkutulan kitlelerin eylemiyle bir yere kıpırdatılabilir. İktidarın kurduğu ve yönettiği sunî kültürel yarılmayı aşıp, gerçek ortak paydalar ve hedefler bulabilen ve yalnızca sandığı değil hayatın her alanını kendine mecra yapan bir kitlenin ise karşısında hiçbir güç duramaz.

İkincisi, “Ne yaptığınızı siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz” ifadesi, benim en son İstiklal Marşını güzel söylemediğim için müdürün odasına sürüklendiğim bir gün, lisede, müdür yardımcısından duyduğum bir ifadedir. Ben o gün o odadan “Anladım, iyi günler.” deyip çıkabildiysem eğer, fil gibi olmuş iktidar blokunu -tüm şekilsizliğine rağmen- böyle bir kararsızlıkla ürkütemeyeceğimiz sonucuna varmak zorundayım. Tam neyle karşı karşıya olduğumuzu tarif ederken çok daha net olmamız, tarifi örtmek, gizlemek yerine tarifimizi beğenmeyenlerle uzun uzun tartışmaya sabrımız olması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik, gerçekten neler olup bittiği konusunda kafası karışık olan insanlarla bir araya gelebilmek için de ayakları yere basan açıklamalara ihtiyacımız var.

Son olarak da sevinçlerin, hüzünlerin, acıların vs. müzikle alakası olmadığını söyleyecek kadar kalpsiz değilim elbette. Ama ilk sözümüz bunlar olunca biraz “abilerim ablalarım, sizleri kâh güldüren kâh ağlatan bizler…” tonunda bir sulu gözlülüğe düştüğümüz hissi uyanıyor içimde. 

Müzisyenler ve tüm müzik sektörü emekçileri her şeyden önce işçidir. 

Bu, sanatçı olmadıkları, yaptıkları işe kazandıkları paranın ötesinde değer vermedikleri şeklinde yorumlanmamalı. Şahsen tüm zorluklarına karşın her gün müzisyen olduğum için şükrediyorum desem yeridir ve böyle hisseden sayısız insan tanıyorum.  Ama bizi birleştirecek olan ortak payda emek. Ve bildirinin -müzik sektörü emekçilerinin yaşadıkları zorluklara dair yaptığı tüm değerli vurgulara rağmen, esas açıyı buradan yani emekten kurmakta başarısız olduğunu düşünüyorum.

Fakat elbette bir kere daha söylemek gerekiyor ki müzisyenlere nefes alacak bir avuç havayı bile çok gören bu zorbalığa, umarsızlığa ve aşağılamaya karşı birleşmeyi salık veren bu bildiri, umut dolu bir başlangıcın potansiyelini taşıyor. Dolayısıyla farklılıklarımızı tartışmaya devam ederek bu çağrıya kulak vermenin hepimiz için elzem olduğunu düşünüyorum. Kimse bizim için bir şey yapmayacak. Onurlu ve insanca bir yaşam da, daha özgür bir sanat ortamı da ancak tüm müzik emekçilerinin haklarına ve emeklerine hep birlikte sahip çıkabilecekleri bir platformu hedeflemesiyle mümkün olabilir.

Diliyorum ki kılı kırk yarmak olarak değil, tüm müzik emekçilerini bir araya getirecek çetin ama dostça bir tartışmanın tohumu olarak okunur.


Dila Ak Tüm Yazıları

İstanbul Sözleşmesi için direniş

Çeşitli platformlarda, hak kazanımının bizim mücadelelerimizle gerçekleşeceğinden, kimsenin bize haklarımızı biz talep etmeden vermeyeceğinden bahsediyoruz. Hak mücadelelerinin uzun yıllar sürse de aynı ısrarla devam etmesi gerekiyor, çünkü kazanmak zorundayız. Kadın hareketi bu açıdan, dünyanın bir çok ülkesinde güçlü deneyimlere sahip.

Tabii ki şöyle beklentiler olabilir; talep ettiğimiz haklarımız listesinde her bir kazandığımız hakkın karşısına tik atarak ilerleyip, onu bir daha düşünmeye gerek kalmadan önümüze bakmak ve hep daha ileriye gitmek... Bu makul görünse de gerçek hayatta öyle olmuyor malesef. Kazanılmış bir hakkı kaybetme ihtimali de var ve bu da bizi diken üstünde tutan bir etken. Kürtaj hakkı herhangi bir yerde bir kere kazanıldığı zaman “Evet arkadaşlar, kürtaj konusunda kazanım elde ettik, artık kimse bu hakka göz dikerek bizi geriye götürecek bir adım atamaz” diyemiyoruz örneğin, kapitalist sistem ve ona bir kez daha göz dikebiliyor çünkü.

Birlikte ve kitlesel

Kapitalizmin işleyişi böyle olmasaydı, kadına şiddetin, tacizin, tecavüzün bu kadar sık olduğu bir dünyada, bu şiddet ile mücadele etmek için ortaya çıkarılmış oldukça kapsamlı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden değil çıkmak, onu tam anlamıyla, eksiksiz bir şekilde uygulamak için gerçek ve yapıcı adımlar atılırdı. Ve biz de şiddete karşı ne yapmak gerek, diye düşünmek zorunda kalmaz, bir sorundan kurtulmuş olmanın getirdiği hafiflemeyle diğer sorunlarımızı çözmek için uğraşırdık. 

Peki bu garantisiz, gitgelli hak mücadelelerinde bizim en büyük dayanağımız ne oluyor? Tabii ki, birlikte hareket ettiğimiz durdurulamaz kadın hareketi... Sayımız ne kadar fazla olursa, bizi yenmeleri o kadar zor oluyor. Biz ne kadar ısrarcı olursak, mücadelenin kazanıma dönüşmesi ihtimali de o kadar artıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığı günden beri bu kararı kabul etmeyip sesini yükselten kadınlar bizim tek dayanağımız. Göz ardı edilen şiddetin, görülen davaların seyrini değiştirip, yargılanmadan salıverilmiş adamların gerçek bir yargı sürecinden geçmesine vesile olan da yine bu hareketin gücüdür. 

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin 10 dava açılması, bunun Danıştay’da görülmesi ve fesih kararının, yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereğince hukuka uygun olmadığının görülmüş olmasının ardında, yılmadan, yorulmadan, gündemden düşmesine izin vermeyen kadınlar vardır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılma kararı iptal edilirse, bu da bu uğurda mücadeleyi elden bırakmamış ısrarlı ve kararlı kadınlar sayesinde olacaktır.

Dila Ak

(Sosyalist İşçi)


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Bu iktidar sağlıkta şiddeti engelleyemez

Topluma ve hayata adanmış bir mesleğin üyeleri olan sağlık çalışanları, uzun yıllar süren eğitimlerden sonra hizmet veriyorlar.

Ancak ne yazık ki sürekli olarak hedef gösterildikleri, her gün her saat şiddete maruz kalma riski içinde çalıştıkları için, mesleklerini yapamaz hale geldiler.

Kışkırtılmış sağlık talebinin yarattığı kışkırtılmış şiddetin kurbanı durumundalar. Sözlü ve/veya fiziksel saldırıya uğramakta, darp edilmekte, yaralanmakta, hatta öldürülmekteler.

Sağlık sistemi çöküyor; 2022 yılında 7 bin doktorun şiddetten ve iktidarın diğer olumsuz politikalarından kurtulmak için yurt dışına gittiği söyleniyor.

Doktorların meslek örgütü Türk Tabipler Birliği (TTB)’nin hazırladığı, diğer emek ve meslek örgütlerinin katkı sunduğu, sağlıkta şiddet uygulayanlara ceza artırımı öngören yasa, 2020 yılı Nisan ayında TBMM tarafından oy birliği ile kabul edildi. Teklif, başta TTB olmak üzere sağlık emek ve meslek örgütleri ile paylaşılmadan, sürece katkı sunmalarına olanak verilmeden, bir önerge ile genel kurula doğrudan indirilerek yasalaştırıldı. 

Teklif, arzu edilen düzeyde olmasa da TTB tarafından olumlu bir adım olarak değerlendirildi. 

Yapılan düzenleme ile sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı görevleri sebebiyle işlenen suçların cezaları yarı oranında artırılmış, hapis cezalarının ertelenmemesi karara bağlanmış, şiddet faili hastaya ya da yakınına sağlık hizmetinin bir başka sağlık personeli tarafından verilmesine yönelik düzenleme kabul edilmişti.   

Ancak sağlıkta şiddetin önlenmesi için gerekli olan bu düzenlemeler, bugüne kadar şiddetin ortadan kaldırılması açısından yeterli olmadı.

Sağlıkta şiddetin kalıcı olarak önlenmesi için öncelikle sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi politikalarına son verilmesi gerekir. Koruyucu sağlık hizmetlerini temel alan, basamaklandırılmış, kamucu bir sağlık sistemine ihtiyaç var. 

Birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilmeli, sevk zinciri sistemi kurulmalı, acil servislerde sadece acil hastalara bakılması sağlanmalı, muayene randevularında hastaya yeterli süre ayrılmalıdır. Beş dakikada sağlık olmaz. 

Ne var ki iktidar şehir hastaneleri açarak sistemi daha da piyasacı bir hale soktu. 

Tüm bu önerileri, TTB ve diğer sağlık örgütleri sürekli dile getiriyor. Ama iktidar TTB’yi dikkate almadığı gibi bir de kapatılması için uğraşıyor. 

Bu iktidarın sağlıkta şiddeti engellemesi mümkün değil.


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Güvensiz topraklardan güvensiz dünyaya

Bir göçmenin yolculuğunu tanımlayarak yazıma başlamak istiyorum: Özgürlük için ölümü göze alıp yola çıkmak, lastik bir botla kilometrelerce mavi bir ölümle burun buruna olmak, güvenli bir kara parçasına ayak basma umuduyla yol almak. Şiddetten, baskıdan, zulümden kaçmak için başka bir ülkeye gitmeye çalışmak. Bitmeyen bir yolculuk, bitmeyen bir tanım. Çünkü gelinen ülkede göçmeni bekleyen yeni bir yolculuk var. Irkçılarla mücadele yolculuğu. Bu yolculuk gelişmiş denilen ülkelerin ne kadar gelişmiş olduğunu bir kez daha sorgulatır hale geldi. İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel’in gelişmişliği güç, iktidar, para hırsı ve ırkçılıkla adlandırılabilir. Bana göre gelişmişliğin en önemli göstergeleri insan haklarına saygı ve empatidir.

Patel, empati yoksunu olsa gerek. Göçmen bir ailenin kızı olarak İngiltere’de doğuyor. Hint kökenli bir İngiliz. Parlamentoda göçmenlerin Ruanda’ya gönderilmesiyle ilgili açıklama yaptığında “Burası bizim ülkemiz” sözcüklerine özel bir vurgu yapmıştı. “Burası bizim ülkemiz.” Bu sözcükler oldukça tanıdık değil mi? Son birkaç yıldır Suriyeliler ve diğer sığınmacılar söz konusu olduğunda Türkiye’deki ırkçılar da sıklıkla benzer sözcükleri dile getiriyor. Ne yazık ki ırkçıların dili her yerde aynı. Göçmen olduğunu unutup göçmenlerin halinden anlamamak böyle bir şey olsa gerek. Oysa ölümü ve insanlığı unutan insanların hatırlaması gereken derin mi derin bir deyim var: “Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi”.

“Bizim ülkemiz” sözcükleri gizli bir ırkçılığı barındırıyor. Burada düşünülmesi gereken, hiçbir şeyin insandan, yaşamdan, acıdan, ölümden daha büyük olamayacağıdır.

Ruanda planlarının açıklandığı 14 Nisan'dan bu yana 4 bin 850'den fazla kişi küçük teknelerle İngiltere'ye ulaştı. Bu, geçen yılın aynı dönemindeki sayının iki buçuk katından fazla. Ruanda açıklaması bile insanları durdurmuyor çünkü onların zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. İngiltere’de şuan 28 bin yasadışı göçmen bulunmakta ve onlarla ilgili iltica süreci devam etmekte. Ruanda’ya gönderilmesi planlanan göçmen sayısı ise 1000. Priti Patel’in daha doğrusu Johnson’un bu traji-komik adımı atmasının altında sağcı-milliyetçi oyları almak ve ırkçılık yatıyor.

Patel daha önce Ruanda planlarının, bozuk sığınma sistemini elden geçirme ve insan kaçakçılarının iş modelini kırma stratejisinin önemli bir parçası olduğunu dile getirmişti. Son günlerdeki itirazlardan sonra da şu açıklamayı yaptı: “Artık süreci engellemek ve taşınmaları geciktirmek için girişimlerde bulunulacağını bildiğimiz halde, caydıramayacaklar ve İngiliz halkının beklediği şeyi sunmaya tamamen bağlı kalacağım." 

Aklı selim herkes Ruanda planının yanlışlığını dile getiriyor: Yüksek hâkimler kurulunun birçok üyesi, sosyalistler, sivil toplum örgütleri, kiliseler, muhalefetin çoğu. Ruanda planının suç çetelerini veya küçük tekne geçişlerini caydırmakla ilgili olmadığı, manşetlere göre hareket edildiği, bu planın uygulanamaz, aşırı derecede pahalı olduğu ve İngiliz tarzı bir politikayı yansıtmadığı dile getiriliyor ama bunlara kulak asılmıyor.

İçişleri bakanının önerilerinin uluslararası hukuka ve BM mülteci sözleşmesine aykırı olduğu ve İngiliz veri koruma yasasını ihlal ettiğinin belirtilmesine rağmen 14 Haziran’da Ruanda uçağı havalanacaktı. AHİM durdurdu, ama İngiliz Göçmenlik Dairesi durmadı, aynı gün, gece yarısına doğru 28 bin kişinin içinden rastgele seçtiği kişilere (bir nevi tombala sistemi) avukatlarını atlayarak telefonla Ruanda’ya gönderileceği bilgisini verebildi. 

Patel, hangi göçmenlerin sınır dışı edilmeye uygun olabileceğini açıklayan temel çerçeve belgelerini açıklamayı reddetti. Göçmenleri geldikleri güvensiz topraklardan, başka bir güvensiz toprağa göndermekten de hiç beis duymadı. Göçmenler için Ruanda'ya vardıklarında beş yıla kadar eğitim, konaklama ve sağlık hizmetini içeren cömert bir destek paketi varmış. Bu ortaklık kapsamında Birleşik Krallık, Ruanda'nın ekonomik kalkınmasına ve büyümesine 120 milyon sterlinlik bir başlangıç ​​yatırımı da yapacakmış. Bu vaatler bana gene güzel bir deyimi hatırlatıyor: “astarı yüzünden pahalı”. Pahalı ama iyi bir seçim yatırımı adına masraftan çekinmemeli, ırkçılık da cabası.

Geçen haftalarda muhafazakârlar tarafından düzenlenen akşam yemeğinde İçişleri Bakanı konuşurken bir kadın ayağa kalkıp Patel'e şunları söyledi: "Priti Patel, ırkçı politikalarınız insanları öldürüyor. Sığınma talebinde bulunan insanları Ruanda'ya gönderme planlarınız insanlık dışı ve insanların hayatlarını mahvedecek." Daha sonra diğer aktivistler de ayağa kalkıp kadını destekleyen açıklamalarda bulundu.

Uluslararası hukuku, BM mülteci sözleşmesini ve İngiliz veri koruma kurallarını ihlal eden Boris Johnson ve ekibi; Covid gaflarına, yandaş ihalelerinin bilinmesine, kendi kurallarını çiğnemelerine, ortaya çıkan yalanlarına rağmen iktidarda. İktidarda kalabilmek için de son yıllardaki en etkili yöntemi, milliyetçiliği kullanmaya çalışıyorlar. Toplumun çoğunluğu da onların etkisi altında. 

Gerçekler ve insanlık daima çoğunluktan büyüktür. 

Hepimiz göçmeniz, ırkçılığa hayır, mücadeleye devam.

Figen Dayıcık Fırat



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Helalleşme için kritik eşik

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yaklaşık on aydır ‘Helalleşme’ söylemiyle toplumsal kutuplaşmaya ve çatışmaya son vermek ve barışı sağlamak için siyasal açılım yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda farklı çevrelerle buluşmalar gerçekleştiriliyor, aileleri ziyaret ediyor.

Bunlardan en kritiğini 4 Ağustos 2022 tarihinde Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyüne yaptı. 28 Aralık 2011’de, 19’u 18 yaşın altında 34 Kürt yurttaş öldürüldü. Bu bombalama Türk Silahlı Kuvvetlerine ait savaş uçakları tarafından gerçekleştirilmişti. Ancak bugüne kadar katliamın hiçbir sorumlusu adli veya idari cezaya çarptırılmadı. Bir kez daha cezasızlık uygulandı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Roboski köyünü ‘Helalleşme Açılımı’ kapsamında ziyaret etmesini kritik kılan bu oldu. TSK bombalarıyla yapılan katliamın tek bir sanığının dahi olmaması.

28 Şubat post modern darbesinin bir kısım mağduruyla yaptığı Helalleşme toplantısından sonra, 40 yıla yaklaşan Kürt savaşında TSK’nin düzenlediği saldırıyla öldürülen Kürtlerin yakınlarıyla CHP liderinin Helalleşme toplantısı yapmasının, siyasi tarihimiz bakımından sonuçları olacaktır.

Kılıçdaroğlu’nun ziyaretteki “Bu olayı aydınlatacağıma dair söz vermek için buraya geldim. Adalet olmalı, olay aydınlatılmalı. Olay aydınlatıldıktan sonra ancak helalleşme olabilir. Ölenler geri gelmeyecek, ben bunun farkındayım… Adaleti sağlamak bizim görevimizdir. Eğer adaleti sağlarsanız o zaman toplumda kucaklaşmayı, toplumda huzuru, barışı sağlamış olursunuz” sözleri, Kürt sorununu bu bağlamda çok önemli kılmanın, değişim çabasının işaretidir. Aynı zamanda ‘Helalleşme Açılımı’nı derinleştirme, bütünsel bir çerçeveye oturtma yaklaşımıdır.

CHP’nin ‘Helalleşme Açılımı’ ilk başlarda birçok çevrede “cezasızlık savunuluyor, helalleşme değil” tepkisine, birçok eleştiriye ve kaygıya yol açtı. Kılıçdaroğlu’nun Roboski’de yaptığı konuşma, bunları bir ölçüde giderici mahiyette. Adaletin gerçekleşmesinin, helalleşme için bir tür olmazsa olmaz olarak görüldüğü anlaşılmakta.

Bu nedenle Kılıçdaroğlu Roboski’ye neden gitti, seçim yatırımı mı, Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek bulabilir mi, Kürtleri ne kadar ikna eder gibi sorular, ziyaretin önemine gölge düşürmemeli.

Bu ve benzer sorular uzun bir süre daha tartışılmaya devam edilecek. Bunun bir nedeni AK Parti’nin 2010 yıllarında gündeme getirdiği çeşitli “açılım” politikalarının toplumsal hayal kırıklığı ile sonuçlanmasıdır. Diğeri ise, Türk siyasetinde son dönemde sıkça karşılaştığımız, sorunları, acıları araçsallaştırma siyaseti olsa gerek. Toplumsal sorunların çözümü için gerekli olan iç tutarlılığa sahip, insancıl hukuk ve demokratikleşme eksenli bütünsel siyaset anlayışından uzak durma yaklaşımları.

Altılı Masa ve Helalleşme

Tabii ki, CHP’nin statükocu siyasal bagajının ağırlığı, Kılıçdaroğlu’nun açılım/değişim politikalarının uygulamasını çoğu zaman zorlaştırmakta veya siyasal olarak yalpalamasına yol açmaktadır. Bu genel durum nedeniyle, ‘Helalleşme Açılımı’ bağlamında, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son bir senedir üstlendiği siyasal yükün, rolün ağırlığını ve bu doğrultuda katlettiği anlamlı mesafeyi küçümsemek, önemsizleştirmeye çalışmak yanlıştır.

Barış için çaba göstermenin gereklerinden birisi de, barışın toplumsallaşması için her türden çabayı ve katkıyı cesaretle, risk üstlenerek sahiplenmek, siyasal teşvik ve uyarı yapabilmektir.

Böylesi süreçlerde, Helalleşme Açılımı gibi siyasal gelişmelerin bütünsel bir demokratik çerçevede ilerletilmesi ve toplumsal desteğe kavuşturulması esastır.

Bugün ise daha bu aşamada değiliz. Kılıçdaroğlu’nun Helalleşme Açılımı, çeşitli toplumsal kesimlerde bir ölçüde destek, ilgi, alaka ve heyecan yarattı, ama siyaset için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.

Sorunun bir yönünü altılı masada yer alan partiler oluşturuyor. Ortaklaşa Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem çalışması ve iktidar planı yapan partiler, CHP’nin açılımına benzer bir yaklaşım içinde değiller.

Kılıçdaroğlu bir anlamda partisinin muhalefet olarak eksiklerini ve yanlışlarını dile getiriyor, parti örgütünü bunlarla yüzleştirmeye çalışıyor. Ama diğer partiler, böylesi bir yola daha girmiş değiller. Bu, Helalleşme siyasetinin geliştirilmesine dair risk oluşturmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun veya CHP’nin, geçiş döneminde, diğer partilerden tamamen bağımsız bir siyaset izlemesini beklemek ne mümkün ne de gerçekçi.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş sürecinde, aynı zamanda Helalleşme Açılımının kuvveden fiile geçmiş olması gerekir. Bu dönemde, geçmiş ile yüzleşme çabasına dahi girmemiş veya bu konuda kendinde veya hareketinde bir sorun görmeyen siyasi liderler ve hareketler, eninde sonunda Kılıçdaroğlu’nu yalnız bırakma potansiyelini taşıyorlar. Bu konu Kılıçdaroğlu’nun önündeki çözüm bekleyen sorunların başında geliyor.

Bu durum, ‘Helalleşme Açılımının’ toplumda, AK Parti’nin çeşitli toplumsal acıları ve sorunları araçsallaştırmasına benzer şekilde algılanmasına yol açıyor.

Türk milliyetçisi İYİ Parti lideri Meral Akşener’in, AK Parti’den çıkan DEVA ve Gelecek Partisi liderlerinin, 2 Temmuz Sivas katliamında Belediye başkanı ve 28 Şubat post modern darbe sürecinde iktidar olanların geçmişlerine ilişkin söylemeleri gereken çok şey var. Bu partiler, yakın dönemin siyasi muhasebesini yapmış gözükmüyorlar.

AK Parti veya MHP seçmenini ürkütmek istemiyorlar. Eski siyasi partilerinin pozisyonuna talip oldukları için geçmiş siyasi “kirliliğin” gündeme gelmesinden bile hoşlanmıyorlar, bu konuların halının altında kalmasına razılar.

‘Helalleşme Açılımının’ Kürt sorununda yeni bir barış sürecinin inşasına ve “muhalif muhafazakâr” seçmendeki tedirginliğin giderilmesine önemli katkısı olacaktır. Ancak bu, Helalleşme Açılımının CHP ile sınırlı bir proje olarak kalmamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Başka türlü kalıcı pozitif sonuçlar üretmesi pek mümkün görünmüyor. Kılıçdaroğlu’nun ortaklarının, siyasal geçmişleri söz konusu olduğunda mahcubiyetten uzak davranışları ve kendi dışındaki muhalif kesimlere zaman zaman nobran yaklaşımları, Cumhuriyetin 2. Yüzyılında Türk siyasetinin büyük bir handikabıdır.



Melike Işık Tüm Yazıları

İspanya'da adet izni, kürtaj ve tampon vergisi kazanımları

İspanya’da adet izni, ücretsiz kürtaj ve menstrüasyon ürünlerinde KDV’nin düşürülmesini içeren yasa tasarısı sol koalisyon hükümeti tarafından onaylandı.

Tasarıya göre ağrılı adet geçirdiğine dair tıbbi rapor alan işçi, devlet tarafından karşılanan ücretli izin elde edecek. Her ay üç gün regl izni kullanılabilecek ve özel durumlarda bu izin beş güne kadar uzatılabilecek.

Yasanın geçmesine öncü olanlardan Eşitlik Bakanı Irene Montero: “Ağrılı bir şekilde işe gitmeye, işten önce ilaç almaya ve çalışmayı engelleyen ağrımız olduğunu saklamaya son” ifadelerini kullandı.

İspanya Kadın Hastalıkları ve Doğum Derneği’nin araştırmasına göre ülkedeki her üç kadından biri adet döneminde şiddetli ağrı çekiyor.

Daha önceden Japonya, Güney Kore, Zambiya ve Endonezya’da da adet izni uygulaması mevcuttu fakat bu yasa ile İspanya, çalışanlara adet iznini tanıyan ilk Avrupa ülkesi oldu. Dolayısıyla bu gelişme sadece İspanya’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde adet izninin yaygınlaşması için de bir adım olabilir. Daha önce Güney Amerika ülkelerindeki kürtaj hakkı mücadelelerinin birbirine ilham olduğunu ve Arjantin, Meksika ve Kolombiya gibi ülkelerde kazanımların olduğunu biliyoruz. Adet izni uygulaması da şimdiden çok daha somut bir talep olarak kadın mücadelesinin gündemine yerleşti. Bu izin, adet sancısı çeken işçilere istirahat hakkı tanıdığı gibi adet sancısının tabulaştırılmasına karşı da önemli bir gelişme. 

Menstrüasyon ürünlerine erişim

Yasa tasarısıyla beraber adet izninin yanısıra, menstrüasyon ürünlerine erişimin de kolaylaştırılması amaçlıyor. Menstrüasyon ürünlerindeki KDV düşürülecek ve bu ürünler öğrencilere okullarda ücretsiz olarak sağlanacak. 

Dünyada yaklaşık 500 milyon kişinin yeterli menstrüel hijyene erişemediği tahmin ediliyor. Güvenilir ürünlere erişim sağlayamayan kişiler güvenli olmayan materyallerle adet dönemlerini atlatmak zorunda kalıyor.

Avrupa Birliği’ndeki ülkelerde en az %5 olmak üzere “tampon vergileri” mevcut ve bu oran kimi ülkelerde %20’ye kadar çıkıyor. Almanya 2019’da regl ürünlerini ihtiyaç ürünleri olarak tanıdı ve tampon vergisini %19’dan %7’ye indirdi. Fransa’da bu oran %5.5, Portekiz’de ise %6. 

Dünyanın pek çok yerinde kadın hakları savunucuları regl ürünlerinden vergi alınmaması için mücadele ederken Kanada, İngiltere, Hindistan, Avustralya gibi mücadelenin sonuç verdiği, menstrüasyon ürünlerinden vergi alınmadığı örnekler de mevcut. Bununla birlikte 2020’de İskoçya, menstrüasyonl ürünlerin herkes için tamamen ücretsiz olduğu ilk ülke oldu. Yeni Zellanda, Kenya, Botsvana ve Güney Afrika gibi ülkelerde ise okullarda öğrencilere ücretsiz ped ve tampon sağlanıyor.

Türkiye, %18 KDV ile dünyada menstrüasyon ürünlerinden en çok vergi alan ülkelerden biri. Ekonomik krizin de etkisiyle menstrüasyon ürünleri günden güne daha ulaşılamaz hale geliyor. TÜİK’in verilerine göre, Aralık 2021-2022 arasında ped fiyatlarında %51,4’lük bir artış yaşandı. Derin Yoksulluk Ağı’nın yaptığı araştırmaya göre ise yoksulluk sınırının altında yaşayan kadınların %81’i pede ulaşamıyor. Menstrüasyon ürünleri lüks ya da tercih değil, ihtiyaçtır! Yasal, güvenilir ve herkes tarafından erişilebilir kürtaj haktır! Tampon vergileri kaldırılmalı, okullarda ve iş yerlerinde menstrüasyon ürünlerine ücretsiz erişim sağlanmalıdır. 

Kürtaja erişim hakkı

Yasa tasarısının ele aldığı bir diğer konu da kürtaj. İspanya’da mevcut durumda 14 haftaya kadar kürtaja izin veriliyor ve kimi özel durumlarda bu süre 22 haftaya kadar uzatılabiliyor. Yeni yasayla kürtajın devlet tarafından karşılanması ve böylelikle daha erişilebilir hale getirilmesi planlanıyor. Aynı zamanda 16 yaşında veya daha büyük ergenlerin kürtaj yaptırması için şart koşulan ebeveyn izninin kaldırılması planlanıyor.

Öte yandan ABD’de kazanılmış kürtaj hakkına yönelik saldırılar mevcut. 1973’te kürtajı anayasal bir hak haline getiren, "Roe v. Wade kararı" olarak da bilinen kararın bozulması gündemde. Bu ay ABD’nin dört bir yanında kürtaj hakkının savunulduğu 300’den fazla protesto düzenlendi. 

Dünya genelinde gerçekleştirilen kürtajların %48’i güvensiz yollarla gerçekleştiriliyor. Temel sebepleri ise yasal kısıtlamalar ve güvenli kürtajın karşılanamayacak kadar pahalı olması. Bu sebeple kürtajın devlet tarafından karşılanması pek çok yoksul kadını hayatını riske atmaktan kurtaracak. Bununla birlikte ABD’de kürtajın anayasal bir hak olmaktan çıkarılması durumunda illegal yollardan gerçekleştirilen, hijyenik olmayan ve güvensiz kürtaj oranları artacak ve bu da istenmeyen gebeliği olan kadınların hayatlarını tehdit edecek. The British Medical Bulletin’in  raporuna göre her yıl 70.000 kadın güvensiz kürtajdan dolayı hayatını kaybediyor. 

Türkiye’de de 1983’ten beri isteğe bağlı kürtaj 10 haftaya kadar yasal olmasına rağmen devlet hastanelerinde kürtaja erişim engelleniyor ve kürtaj yaptırmak isteyenler özel hastanelerde yüksek meblağlar ödemek zorunda bırakılıyor.

Kürtaja erişimin ekonomik, yasal ya da yasal olmayan otoriter yollarla engellenmesi kabul edilemez. Kadınlar istemedikleri gebelikleri gerçekleştirmek ya da hayatlarını riske atmak arasında bir tercih yapmaya mecbur bırakılamaz. Herkes için erişilebilir kürtaj haktır! 


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.



Onur Korkmaz Tüm Yazıları

Nükleer silahlar neden yasaklanmalı?

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgal edilmesi nükleer silahlanma caydırıcılığı tartışmasını da yeniden gündeme getirdi. Hatta geçtiğimiz günlerde New York Times’da yayımlanan bir makaleye şu başlık atıldı: “Ukrayna 30 yıl önce nükleer silahlarını teslim etti, şimdi pişmanlık içinde.” 

Makalede Ukrayna’nın soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından 1994’teki Lizbon Protokolü ile elindeki nükleer başlıkları Rusya’ya teslim ettiği hatırlatılıyordu. Eski Savunma Bakanı tarafından söylenen şu sözler aktarılıyordu: “[Nükleer] kapasitemizi bir hiç uğruna verdik.”

Her ne kadar makale bir pişmanlıktan bahsetse de tarihi deneyimler sayesinde biliyoruz ki nükleer barış getirmez ve bombaların üzerine barış inşa edilemez. Emperyalist rekabet ve nükleer silahlanma yarışı sadece ölüm ve sefalet getirir. 

Hatırla: 1945’te ne olmuştu?

İnsanlık tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1945’de gerçekleşti. 6 Ağustos’ta ABD bugünkü nükleer silahların etkisin yanında oldukça küçük kalacak 12-13 kilotonluk bir bombayla Hiroşima’yı, 3 gün sonra da 20 kilotonluk bir bombayla Nagazaki’yi vurdu. Amerikalı gazeteci John Hersey Hiroşima adlı kitabında bu iki kentte yaşananı şöyle anlatmıştı: 

“Bu iki kentte önce gözleri kör eden bir ışık, eşyaların, insan derisini tutuşturan bir sıcaklık, sonra korkunç bir gürültü ile yapıları yerle bir eden sesten hızlı hareket eden bir şok dalgası ve arkadan da ağaçları söken, eşyaları, insanları uçuran kasırgalar, küçük ve ilkel iki atom bombasının hissedilen ilk belirtileri oluyordu.”

Hiroşima'daki atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140 bin, Nagazaki'de ise 80 bin insan çoğunluğu o anda olmak üzere bir yıl içerisinde öldü.  Beş yıl içinde ölenlerin sayısının ise Hiroşima’da 200-250 bine, Nagazaki’de 150 bine ulaştığı tahmin ediliyor. Etkileri de hala sürüyor; başta kan kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli artışlar görülüyor. Gelecek kuşaklardaki etkisi ise henüz hala tam olarak tahmin edilemiyor.  

1945’den ders çıkarmamak

Bu felaketin ardından soğuk savaş ve nükleer silahlanma yarışı başladı. 1945-1980 yılları arasında yapılan nükleer denemeler sebebiyle yaklaşık 2.4 milyon insanın hayatını kaybedeceğini öngörmek mümkün. Nükleer santraller bugüne kadar yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Milyonlar ise sızıntı ve serpintiden etkilendi. Fukuşima Nükleer Felaketi sonrasında radyasyon Avrupa’ya kadar ulaştı.

Emperyalist silahlanma yarışı 

Bugün doğrudan nükleer silah sahibi dokuz ülke var. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş NATO paylaşım ülkesini sayarsak bu sayı 14’e çıkıyor. 58 megaton güce varan nükleer silahlardan söz ediyoruz. Bu büyüklüğü şöyle daha iyi ifade edebiliriz: 25 megatonluk tek bir bomba, içerisinde yaşayan 18 milyon insan ile birlikte İstanbul gibi bir metropolü komple yok etmeye yetebilir. 

Bugün dünyada 19 bine yakın nükleer başlığın üzerinde yaşıyoruz.  Bunların yarısı bile dünyadaki canlı hayatını yok edebilecek, yüzde 1’i ise tarım alanlarının yok edebilecek ve kıtlık başlatabilecek güçte. 2 binden fazlası da yarın ateşlenecekmişçesine hazırda bekliyor. Dünya barışını da gezegeni de tehdit etmeye devam ediyor. 

Bedelini kim ödüyor?

Bu emperyalist güçler sadece silahları ellerinde bulundurmak için yılda 105 milyar dolar harcıyor. Sadece ABD’nin 10 yıllık nükleer silah bulundurma maliyeti 634 milyar dolar. 

Bu bütçeler başka halklar üzerinde kurulan sömürüden ve yurttaşların eğitim sağlık gibi harcamalarından kesiliyor. (Bu paranın boyutunu şöyle düşünebilirsiniz; pandemi döneminde Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık bütçesi 2,5 milyar dolardı.) 

Ne yapmalı?

Biz başta kendi yurttaşı olduğumuz ülkelerin savaşına, emperyalist müdahale ve söylemlerine, nükleer ve silahlanma bütçelerine karşı birleşmeli ve mücadele etmeliyiz. 

Barışı ancak sıradan insanlar olarak bizler kalıcı şekilde inşa edebiliriz.

Onur Korkmaz



Ozan Tekin Tüm Yazıları

Seçime değil mücadeleye bak

Türkiye’de politik gündem olağanüstü bir hızla akıyor. Döviz kurundaki dalgalanmanın yarattığı yoksulluk son 6 ayda katlanılamaz hâle geldi. Enflasyon oranları üç basamaklı sayılara ulaştı. Benzinin üç kat artması, temel gıda maddelerine gelen zamlar, aşağı yukarı her şeyin daha eski fiyatının yüksekliğine şaşıramadan pahalılaşması, işçi sınıfının geniş kesimleri açısından hayatı sürdürülemez hâle getiriyor. Oy gücü erimeye başlayan AKP, uzunca bir süredir tabanının en sağ kesimindeki çekirdeği seferber ederek, onların gücüyle ayakta durmayı ve heyecan yaratmayı deniyor. Bu yüzden siyasi alandaki baskılar, hukuk alanındaki keyfi uygulamalar devam ediyor. Gezi davasından felaket sonuçlar çıkıyor, HDP’ye yönelik saldırılar artıyor, göçmenlerin günah keçisi ilan edilmesine zemin hazırlanıyor, Canan Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı getiriliyor.

Bütün bunlara karşı çeşitli mücadeleleri inşa etmek, onlara katılmak, aşağıdan yukarı egemen sınıf üzerinde bir basınç oluşturmak mümkün. Fakat bunun önünde önemli bir engel var: Bir sonraki seçimlere hiçbir şey yapılmadan gidildiği takdirde, hayatın doğal akışı gereği AKP-MHP’nin kaybedeceğini, CHP’nin başını çektiği 6’lı muhalefetin iktidarı ele geçireceğini, bunun da çok daha iyi bir Türkiye’nin kapısını arayalayacağını iddia eden anlayış. Bu parlamentarist eğilim, maalesef merkez siyasetlerden radikal solun kimi bölümlerine kadar birçok yerde etkisini yaygın bir şekilde gösteriyor.

Küresel deneyimler

Oysa dünyanın çeşitli yerlerinde son yıllarda yaşanan deneyimlerden biliyoruz ki;

Seçimlerde aşırı sağcı-otoriter adayları gönderebilmek için bile onun öncesinde inşa edilen kitle hareketlerine ihtiyacımız var. ABD’de taraftarları Kongre’yi basacak kadar gözü dönmüş olan Donald Trump, karşısındaki Biden’ın seçim kampanyası yüzünden değil, 2020 yılında ülkede patlak veren ve milyonlarca kişiyi sokağa döken Black Lives Matter hareketinin, pandeminin etkilerine karşı gelişen 1000’den fazla grevin yarattığı toplumsal hareketliliğin sonucunda yenildi.

Seçimleri kazanmak için “sağa karşı sağ”, “milliyetçiliğe karşı milliyetçilik” politikasının işe yarayacağı garanti değil. Macaristan’da otoriter lider Orban’a karşı bir araya gelen “6’lı muhalefet” tarihi bir fark yedi. Sağcı aday göstermişlerdi ve anketlerde önde görünüyorlardı. Ancak buraya çok benzeyen bu denklem, Orban’ın 18 puan farkla zafer kazanmasıyla sonuçlandı.

Seçimlerin güvenliğini sağlamak için bile aşağıdan sosyal mücadelelerin gücüne ihtiyacımız var. Pandemiden hemen önce Belarus’ta diktatör Lukaşenko seçimleri %80 ile kazandığını iddia edince haftalar süren eylemler patlak vermiş ve demokrasi için kıran kırana bir kavgaya girilmişti.

Mücadeleye devam

Bunların yanı sıra, CHP ve İyi Parti’nin başını çektiği blokun birçok konudaki tavrı, antikapitalist bir muhalefetin olası bir iktidar değişikliğinden sonra da tüm gücüyle mücadeleye devam etmesinin kaçınılmaz olacağını gösteriyor. Bu muhalefet istikrarlı olarak göçmenlerin “geri gönderilmesinden” bahsediyor. Milyonlarca yoksul insanın toplumdaki sorunların sorumlusu olarak gösterilip iradeleri dışında sınırdışı edilmeye zorlanacağı bir yerde, demokrasiden, adaletten ve özgürlüklerden bahsedilemez. 6’lı muhalefet, çoğu “yerli milli” konuda AKP-MHP’nin arkasına diziliyor ve dış politikada Afrin savaşından Mavi Vatan tezlerine birçok agresif egemen sınıf politikasını destekliyor. Yine bu muhalefetin ekonomiyi düzeltme konusunda tek önerisi Batı kapitalizmi ile arayı düzeltip neoliberal bir program uygulamak.

Elbette mevcut hâlde ülkeyi yöneten, İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldıran, Selahattin Demirtaş veya Osman Kavala’nın yıllardır hapiste tutulmasını sağlayan, militarizmi tırmandıran AKP-MHP iktidarıyla muhalefetin eşit ölçüde kötü olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak iktidardaki mecburlar koalisyonunun alternatifinin onunla milliyetçilik yarıştıran, egemen sınıfın bir diğer kanadını temsil eden Millet İttifakı ve uzantıları olamayacağını söylemek zorundayız.

Çözüm ne?

Üstelik bu blokun bir diğer önemli özelliği, HDP’nin dışlanması üzerinden bir seçim politikası geliştirmek. 2018 seçimlerindeki tutum bu konuda devam ediyor. İktidar HDP’yi hedef aldıkça onunla dayanışmak, Kürt halkının taleplerinin ve siyasetinin normalleşmesine katkıda bulunmak gerekirken, tam tersi bir yol izleniyor.

Sosyalist İşçi gazetesi, bugünden itibaren sadece seçimlere kitlenmek gerektiğini, dolayısıyla “suyu bulandıracak” herhangi bir radikal işe katılmamak gerektiğini öne süren anlayışı reddediyor. Ancak ve ancak aşağıdan inşa edilen mücadelelerin birleşmesiyle yaratılacak öfkenin AKP-MHP’yi gerçek bir krize sokacağını ve gitmelerini hızlandıracağını düşünüyoruz. Emekçilerin öfkesi, Kürt halkının direnişi, kadınların mücadelesi, Boğaziçi öğrencilerinin rektör gönderen inadı, iklim aktivistlerinin sokakları doldurması, göçmenlerle dayanışan ırkçılık karşıtlarının güçlenmesi… Bizim odağımız, antikapitalist bir muhalefetin büyümesi için elzem gördüğümüz başlıklar bunlardır. Ve ancak bu mücadeleler kitleselleşirse seçimlerde özgürlükçü bir odak şekillenebilir.

Bu politikanın sonucu olarak, seçimlerde de en sol seçeneği ve barışın sesini temsil eden HDP’nin adaylarına oy vereceğiz. Ve o güne kadar bu perspektife katılan herkesle aşağıdaki talepler için mücadele edeceğiz.

---

 




Roni Margulies Tüm Yazıları

Küçük ılık su birikintisi

Yakın arkadaşı botanikçi Joseph Hooker, Darwin’e birkaç kitap ve dergi ödünç vermiş. Darwin bunları okuduktan sonra arkadaşına iade etmek üzere postalarken yanlarına bir de mektup eklemiş. Tarih 1 Şubat 1871. Kısacık, iki paragraftan ibaret bir mektup; kitaplar için teşekkür ediyor ve her biri hakkında bir iki kelime yorum yapıyor.

Mektup kısa, ama ikinci paragraf belki de Darwin’in yazdığı en ilginç, en ünlü cümlelerden birini içeriyor.

Belli ki ödünç alınan dergilerden biri Quarterly Journal of Microscopical Science (Mikroskopik Bilim Dergisi), Ekim 1870 sayısı. Darwin bu dergide William Turner Thiselton-Dyer’ın “On spontaneous generation and evolution” makalesini okumuş (“spontaneous generation,” “kendiliğinden oluşmak” demek, yani yaşamın kendiliğinden ortaya çıkması).

Thiselton-Dyer makalede Herbert Spencer’ın Principles of Biology (Biyolojinin İlkeleri) kitabına değiniyor ve Spencer’ın savunduğu, yaşamın cansız maddelerden geliştiği görüşünü doğru buluyor.

Makaleden söz ederken şöyle diyor Darwin:

“İçinde türlü türlü amonyak ve fosforlu tuzlar bulunan, ışık, ısı, elektrik gibi şeylerin de mevcut olduğu küçük bir ılık su birikintisinde bir protein bileşiminin kimyasal olarak oluştuğunu ve daha da karmaşık değişimler geçirmeye hazır olduğunu tasavvur edebilirsek…”

Biyoloji biliminin en can alıcı ifadelerinden birinin “küçük bir ılık su birikintisi” (a warm little pond) olması eskiden beri müthiş sevimli gelmiştir bana. Harika bir teknik terim!

Darwin’in aklındaki manzarayı ben de hayal edebiliyorum. Üç dört milyar yıl önce, gezegen artık bir ateş topu olmaktan çıkmış, soğumuş, ama bugün bize çok vahşi gelecek olan bir görüntü sunuyor: Sadece kaya ve su. Yaşam henüz ortaya çıkmamış, yani bitki yok, her yer kahverengi, gri ve mavi. Suların çalkantısı dışında hareket yok. Ve su dolu bir küçük çukurda…

Darwin ve dönemin bilim insanları 1871 yılında yeryüzünde yaşayan tüm canlıların akraba olduğunu biliyor. Tavus kuşu ve pırasa, bakteri ve incir ağacı, balina ve mürdüm eriği, insan ve deve tabanı, hepsi akraba, çünkü hepsi o küçük ılık su birikintisinde oluşan ve “daha da karmaşık değişimler geçirmeye hazır” olan “protein bileşiminin” dönüştüğü ilk canlının torunları.

Darwin bunu biliyor. Dahası, o ilk canlı tek hücrenin dinozora, lahanaya ve insana nasıl dönüştüğünü de biliyor. Türlerin Kökeni bu dönüşümün mekanizmasını anlatıyor zaten. Mevcut türlerden nasıl yeni yeni türler ürediğini/evrimleştiğini anlatıyor. Bugün özellikle Amerika ve Türkiye’de milyonlarca insan cahil kalma özgürlüğüne sarılarak evrimi kabul etmemeyi seçiyor. Ama Darwin kitabını 1859’da yayınladığında bilim dünyası teoriyi çarpıcı bir hızla kabulleniyor, hemen hemen hiçbir itiraz gelmiyor.

Kilisenin itirazı var elbet. Ve popüler gazetelerde Darwin’i maymun olarak resmeden pek çok karikatür yayınlanıyor. Bilim insanları ise ilk canlı tek hücreyi ve nasıl ortaya çıktığını merak ediyor.

Ve hâlâ ediyorlar! Ama artık çok daha fazla bilgiye sahipler.

Darwin’in mektubundan 80 yıl sonra, 1952’de Chicago Üniversitesi’nde Stanley Miller ve Harold Urey aslen “küçük ılık su birikintisi” koşullarını yaratmayı amaçlayan ünlü deneyi gerçekleştiriyor. Üç milyar yıl öncesinin dünyasında var olduğu düşünülen kimyasal maddeler (metan, amonyak, hidrojen) ve su steril cam kaplara konuyor ve iki elektrot arasında kıvılcımlar çakılıyor. Bir hafta sonra deney durdurulduğunda suyun içinde proteinin ham maddeleri olan amino asitler oluştuğu görülüyor.

Yaşamın yoktan var olması doğrultusunda bir adım belki! Üstelik tam da Darwin’in hayal ettiğine benzer bir şekilde.

Günümüzde “ılık su birikintisi” pek rağbet görmüyor. Evet, ılık (daha doğrusu yüzlerce derece sıcak) ve evet, su. Ama birikinti değil, okyanus.

Okyanusların dibinde aşağıdan gelen lav ve gazların sızdığı bacalar var. Canlılar için son derece olumsuz, hatta imkânsız koşullar gibi görünmesine rağmen, bu bacaların çevresinde tek hücreli canlıların yaşadığı biliniyor.

Kendi kendini kopyalayıp yeniden üretebilen (ve dolayısıyla evrimleşebilen) ilk canlı hücrenin buralarda ortaya çıktığı düşüncesi artık daha yaygınca kabul görüyor. Ve o koşulları laboratuvarda yaratıp cansız kimyasallardan “can” üretme çalışmaları çeşitli üniversitelerde sürüyor.

Peki ya Tanrı?

Fransız bilim insanı Laplace’ın sözlerini uyarlarsam, “Canlıların ortaya çıkışını ve evrimleşme sürecini anlamak için o hipoteze ihtiyaç duymadık.”



Sibel Erduman Tüm Yazıları

Frontex, sınır kontrolü ve Ege’deki göçmenlerin geri itilmesi

 “Avrupa Birliği'nin dış sınırlarını korumakla görevli Frontex teşkilatının eski başkanının, Yunanistan'ın göçmenleri hukuksuz bir şekilde Türkiye'ye geri göndermesinden haberdar olduğu hatta bazılarını kısmen finanse ettiği ortaya çıktı.” (EuroNews)

Eski başkan Fabrice Leggeri Nisan ayı sonunda istifa etmiş. Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi (OLAF) tarafından hazırlanan ve Alman Der Spiegel dergisi ve Fransız Le Monde gazetesine sızdırılan raporda da Frontex'in bu hukuk dışı ve zaman zaman şiddet kullanılan iadelerden en başından beri haberdar olduğu ortaya çıkmış. 

Frontex’in web sitesinde, 2004 yılında Dış Sınırlarda Operasyonel İşbirliğinin Yönetimi için Avrupa Ajansı olarak kurulduğu ve öncelikle sınır kontrol çabalarının koordinasyonundan sorumlu olduğu ve görev süresinin uzatılıp tam teşekküllü bir Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansına dönüştürüldüğü yazıyor.

 Ve şimdi ile 2032 arasında AB sınır ve göç yönetimini nasıl etkileyebileceğine dair öngörü sunan Stratejik Risk Analizi 2022'yi yayınladığı bildiriliyor. Analiz Güvenlik, demografi, iklim değişikliği, eşitsizlikler, sağlık sorunları ve yönetişim sistemleri gibi en yüksek etkiye sahip altı mega trendi ele alıyormuş. AB düzeyinde ve ulusal düzeyde stratejik tartışmaları kolaylaştırmak için alternatif gelecek senaryoları sunuyormuş. (Bu trendleri nasıl ele aldığı ve sunduğu alternatif gelecek senaryolarının ne olduğundan bahsedilmiyor)

Bu arada Frontex'in bütçesi 2015 için 143 milyon Euro'dan 2021 için 543 milyon Euro'ya yükselmiş ve ajansın personelinin 2027 yılına kadar 10 bine ulaşması planlanıyormuş.

Trendler ve alternatif senaryolar hakkında bilgi vermeyen bu stratejik analize rağmen görünen o ki uygulamada genellikle olduğu gibi, günümüzün küresel kapitalizmine içkin sorunların nedeni, dışarıdan davetsiz misafire yüklenmiş gözüküyor.

Bizim ülkede olduğu gibi Avrupa’da da göçmen düşmanlığının başta ekonomik olmak üzere ‘yaşam tarzı’ üzerinden giden argümanları var. En başta Frontex’e ayrılan bütçeye bakalım; 543 milyon Euro. Çok kompleks bir sistem deniliyor ya kapitalizm için ama bu kompleks sisteme naif sorular sorduğumuzda aslında o kadar da kompleks olmadığını görebiliriz. Tüm bunların birilerinin verdiği politik ve ekonomik yanlı kararlarından dolayı olduğunu bıkmadan söylemek lazım belki de. Neden 543 milyon Euro tüm dünyayı ve özellikle yoksul ülkeleri felakete götüren iklim kriziyle baş etmek için (önlemek için demiyorum artık önlenemez boyutta) ayrılmıyor. Göçlerin en önemli nedeni iklim krizi ve savaşlar (savaşların çoğu da gene doğal kaynakların tarumar edilmesi)

“Yaşam tarzı”na gelince, aslında, yeryüzünde yabancı olmanın getirdiği bir şey değil mi bu? Belirli bir “yaşam tarzı” sadece bir dizi soyut – Hıristiyan, Müslüman – “değerlerden” daha çok, günlük pratiklerde cisimleşen bir şey değil mi? Nasıl yiyip içtiğimiz, şarkı söylediğimiz, seviştiğimiz, otoritelerle nasıl ilişki kurduğumuz gibi. Bunlar bizim ikinci doğamız, bu yüzden doğrudan "eğitim" den çok daha radikal bir şeye ihtiyaç var,  âdetlerimizin ve ritüellerimizin ne kadar aptalca anlamsız ve keyfi olduğunu düşündürten bir deneyim gerekiyor belki - kucaklama şeklimizde, öpüşme şeklimizde, kendimizi yıkama şeklimizde, yemek yerken davranış şeklimizde doğal olan bir şey yok. Yani mesele yabancılarda kendimizi tanımak değil, içimizde bir yabancıyı tanımaktır - Avrupa modernitesinin en iç boyutu da budur aslında. Ama öyle görünüyor ki Avrupa, modernitesinin (kapitalizminin) feodal parçasını, yeni zenginlerinin tüm ayrıcalıklarını koruma peşinde.

Tüm bunlarla birlikte başta Amerika olmak üzere dünyada yeniden sınıf mücadelesi, sosyalizm nedir konuşuluyor ve özellikle gençler artık bir dönemin bittiğini bizzat yaşıyor. Bu sisteme karşı naif sorular sormaya devam edip örgütlenmek gerektiğini her türlü olumsuzluğun içinde tek alternatif yol olduğunu ancak bu yolda yürünebileceğini yoksa yolun çoğunluk için tıkalı olduğunu söylemek ve yürümek lazım.


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

Pandemiyi bir kez daha tırmandırdılar

Sağlık Bakanlığının günlük paylaşması gereken ama bunun yerine haftalık paylaşıma dönüştürülen salgın verileri, 25 Temmuz ila 1 Ağustos arasında 406 bin vaka olduğunu gösteriyor. Sadece bir haftada 337 kişi salgın nedeniyle hayatını kaybetmiş…

Haftalık paylaşıma başvurmayı seçtikleri için salgının seyrini izlememiz zorlaştırılmış olsa da, geçtiğimiz yıl yaşanan fiyaskolardan sonra tahmin edebiliyoruz ki 406 bin diyorlarsa gerçek sayılar bunun çok üzerinde olmalı – hatta 900 bin bandına çıktığımız yönünde tahmin yürüten uzmanlar da oldu. Kaldı ki bu haliyle 400 bin seviyesi bile korkutucu.

Bir haftada 300’den fazla kişi bu nedenle yaşamını yitiriyor ve hâlâ tek bir önlem dahi alınmış değil.

Maskeler atıldı, önlemler terk edildi, aşı dozları “3 bize yeter” denilerek tamamlanmış sayıldı, gerisi de bireylerin tercihlerine bırakıldı. İşte sonucu da budur.

Salgın bitmiyor, çünkü iktidar toplum sağlığını değil sermaye sahiplerini koruyup kollayan politikalarını sürdürüyor.

Sonlandıramıyorlar çünkü üzerlerine düşeni yapmıyorlar.

Dalga dalga yükselmeye devam edeceği bilindiği halde, toplumsal bağışıklık seviyesinin yanına bile yaklaşılmamışken ‘bitti, kurtulduk’ algısı yaratmak, hiçbirimizin umursanmadığının en açık göstergesiydi zaten.

Karantina sürelerini bile 14 günden, önce 10 güne, sonra da 5 güne çektiler. Bu kararı hangi bilimsel verilere dayanarak aldılar? Bir dizi önemli çalışma var ki hepsi de semptomların ilk ortaya çıktığı günden itibaren iki hafta boyunca bulaşmaya devam ettiği gerçeğinin değişmediğini vurguluyor. Beş günün yeterli olacağını gösteren, bu kararı destekleyen bir bulgu da yok üstelik.

Aşılanmadan, toplumsal bağışıklığı sağlamadan sonlandıramayız bu toplum sağlığı krizini.

Toplumsal bağışıklık seviyesine (nüfusun asgari yüzde 70-80’i) ulaşsak bile salgının hemen sona ereceğini beklemek yanlış olur. Önce hızı düşecek. Dolayısıyla buradan doğan avantajın kullanılması, yani doğru zamanda doğru önlemlerin alınması gerekiyor ki aşıları atlatabilen yeni varyantlarla karşılaşmayalım.

Tüm dünyayı aşılamayı başaramadık ama The Lancet’ta Oliver Watson ve ekibi tarafından paylaşılmış olan çalışmaya göre, aşılar sayesinde ölümleri yüzde 63 oranında azaltmayı başardık. Buradan da görüyoruz ki aşılar işe yarıyor. Fakat bu, bardağın dolu kısmı.

The Guardian’ın güncel verilerine göre, her gün 2114 kişiyi ölüme terk ediyoruz.

Salgın 2 yıldan fazla süredir burada olduğu halde küresel nüfusun sadece yüzde 61,7’si aşılanabildiği için her gün 2 bin kişi önlenebilir bir hastalıktan ölmeye devam ediyor.

Tam aşılanmanın ne olduğu bile tartışmalı zaten. İki doz aşı olduk ve sonra da bir ya da iki tane hatırlatma dozu yapıldı diye tam aşılanmış mı sayılıyoruz?

Sayılmıyoruz, yeni varyantlar gelmeye devam ettikçe hiçbir zaman tam aşılanmış sayılmayacağız.

Şu anda BA4 ve BA5 varyantları dolaşımda. Bilimsel çalışmalardan, bu iki varyantın çok hızlı yayıldığını da biliyoruz. Aşı geliştiriciler bu varyantlara uyarlanmış yeni aşıları piyasaya sürmeye hazırlanıyor, çünkü BA4 ve BA5 mevcut aşıların bağışıklığından kaçabilen varyantlar.

Özetle, elimizdeki aşılar ağır hastalıkları ve ölümleri azaltma konusunda hala başarılı ama artık yeterli değiller.

Salgın bu aşılarla sonlandırılabilirdi, yapılmadı, o fırsat penceresi çoktan kapandı. Anlaşılan o ki şimdi yeni aşılarla denemek zorundayız.

Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine bakarsak, vaka sayısının hızla yükselişi açısından en riskli durumdaki ülkelerden biri de Türkiye.  

“Geldiğimiz noktada yeni bir dalganın hızlı tırmanma dönemine girdiğimiz görülmektedir” diyor Türk Tabipleri Birliği.

Kapalı alanlarda maske zorunluluğunun getirilmesi gerektiği ortada. Diğer önlem ve düzenlemelerin de hemen başlatılması gerektiği çok açık. Öte yandan, “rahat olun, bitti ya da bitmek üzere işte” gibi safsatalara başvuran, normalleşme algısı iyice pekişsin diye maske zorunluluğunu kaldırıp günlük vaka sayılarını açıklamaya son veren bu iktidarın böyle bir toplum sağlığı krizini sonlandıramayacağı da ortada.


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı

Suriye'de hakim güç konumundaki Vladimir Putin'in istediği oluyor mu? Ankara ile Şam yakınlaşmasına dönük atılan adımlar açıklanırken, TSK kontrolündeki bölgelerdeki muhalifler Türkiye'yi protesto ediyor.

İran'da yapılan üçlü zirve ile Erdoğan'ın Rusya ziyaretinin ardından, Türkiye ve Suriye istihbaratının görüştüğü duyurulmuş; rejimin üst düzey bir bürokratının Ankara'da görüşmeler yaptığı bildirilmişti. Birbirine hasım durumundaki iki devletin dışişleri bakanlarının görüştüğü de ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mevkidaşı Suriyeli bakanla Ekim 2021'de görüştüğünü açıklayarak "muhalif Suriyelilerle rejim arasında bir barışın olması gerektiği" sözlerini sarf ettiğini söyledi.

Protestolar

Bu sözler Suriye'nin kuzey batısında, TSK'nın kontrolündeki şehirlerde protestolarla karşılandı. Azez, Cerablus ve İdlib merkezinde sokağa çıkan göstericiler Türkiye'yi protesto etti. Protestolar TSK karargahı önü ve Ankara'nın kurduğu tesisler önünde gerçekleşti. Bir askeri konvoyun önünün kesildiği de duyuldu. 

Protestoları düzenleyenler farklı muhalif gruplar. Ortak noktaları bugüne kadar Ankara ile birlikte hareket etmiş olmaları.

TSK'nin ortağı olan Suriye Milli Ordusu ise protestocu grupları ezeceklerini duyurdu. Fakat henüz herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Suriye politikasının çoklu krizi

Komşu devlette en fazla yabancı asker bulunduran Ankara, tam anlamıyla sıkıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Suriye'de siyasi çözümden başka yol olmadığını itiraf ediyor. 

Rejim ülkenin önemli kısmını kontrol eder hale gelirken, TSK'nın kontrol ettiği bölgeleri kuşatmış durumda. Bir kaç yıl önce İdlib'de büyük çatışmalar yaşanmıştı. Suriyeli silahlı muhalefeti yok etmek isteyen Esad, kaybettiği son toprakları da geri almak amacında. Yalnız da değil. Rusya ve İran tarafından destekleniyor. Ankara'nın ülkedeki varlığı Moskova'nın izni ile muhaliflerle bugüne kurduğu ilişki ve ittifaklara dayanıyor. 2013'te patlak veren iç savaşta sona gelindi ve Ankara'nın muhaliflere dayalı politikası tıkandı. 

Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının temelini Rojava'daki Kürt yönetimini yok etmek olarak zetleyebiliriz. Sınırlarında oluşan Kürt yönetimi bölgesini parçalamış ve bir kısmını ele geçirmiş olmasına rağmen PYD/YPG kuzeydeki varlığını koruyor. Buna karşı yeni bir harekat yapmak isteyen Ankara, Rusya'dan istediği desteği henüz alamadı. Putin, Şam ile barışma şartını masaya koyuyor ve Suriye ordusunun sınırlara gelmesini istiyor. Yani Rojava karşıtı politika da tıkanmış halde.

Türkiye sınırlarının içindeyse yaklaşan seçimler, Erdoğan yönetiminin alarm zillerini çalıştırmasına neden oluyor. Ekonomik krizin faturası milliyetçi ve ırkçı muhalefet partileri tarafından mültecilere kesilirken, Suriye politikası AKP iktidarına oy kaybettiriyor. Bu yüzden kayıt dışı göçmenleri geri göndermek için harekete geçtiler. İktidar çevreleri 2,5 milyon göçmeni Suriye'yi gelecek seneye kadar göndereceklerini söylemeye başladı.

Suriye politikası değişebilir mi?

İşte bu üç etken ve Rusya'nın bastırması sonucu Ankara ile Şam'ın yakınlaşması gündeme geldi. İsrail ve Mısır ile "barışan" Erdoğan yönetimi Esad rejimi ile de uzlaşabilir. Bugüne kadar desteklediği Suriyeli muhalifleri kolayca satabilir. Rojava'ya yeni bir müdahale imkanı bulursa seve seve muhalifleri rejimin eline bırakabilir. Hatta birlikte hareket ettiği unsurlarla çatışabilir. Böylesi bir gelişme AKP iktidarını sandıktan zaferle çıkarabilir mi? Çıkaramaz çünkü AKP iktidarına oy kaybettiren asli sebepler ekonomik kriz ve Türki tipi başkanlık sistemiyle yönetemez hale gelmiş olmalarıdır.

Türkiye'nin Esad rejiminin vahşetinden ve savaştan kaçan mültecilere sınırlarını açması son derece doğruydu.  AKP iktidarının ittifak kurduğu devlet güçleriyle birlikte uyguladığı Suriye'de rejim değişikliği politikası ve savaşa dahil olması ise vahim bir hataydı. Evet, Suriye politikası değişmeli. Yeni politikada mültecileri kovmak ve Suriye Kürtleriyle didişmek olmamalı. Esad rejiminin muhaliflere katliam yapmasına da kapı açılmamalı. Rojava ile barışmak sınıra dair güvenlik kaygılarını ortadan kaldıracaktır. Geri dönüş, onurlu ve gönüllü olmalıdır. Suriye halklarının kendi geleceğine kendilerinin karar vermesi, güvenli bir ortamda yapılacak demokratik seçimlere zemin sağlanması, tüm dış güçlerin ülkeyi terk etmesi yegane siyasi çözümdür.

Siyasi çözüm ve barışçıl bir düzene geçiş için AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı. 



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Mohamed İsa Abdullah’la dayanışmaya

Ankara’da SAAB isimli bir restoran var. Sahipleri Somalili Mohamed İsa Abdullah ve ortakları. 

Bu lokanta son üç yıldır bitmek bilmez bir baskıya maruz kalıyor. Polis baskısı düzenli bir hâl almış durumda. Her gün kimlik kontrolü, gözaltı, bir günü hapishanede geçirme gibi baskılar rutin uygulamalar haline gelmiş.

Göçmenlerin Yunanistan’da biber gazlarıyla denize itelenmesi, İspanya-Fas devlet görevlilerinin elbirliğiyle dövülerek öldürülmeleri, İtalya’da engelli bir göçmenin dövülerek katledilmesi, göçmenlerin çektikleri sıkıntıların boyutunu gösteren örnekler. Göçmenler etrafında bir ırkçılık ve şiddet sarmalı var. Her bir göçmen dört duvarın içindeymiş ve oda giderek küçülüyormuş gibi bir hayat sürüyor. 

Bu, küresel bir vaka haline geldi.

Ama dünyada böyle, Türkiye’de işler iyi diyemiyoruz.

Türkiye’de göçmenlere yönelik şiddet giderek bir dalga haline geliyor.

Bu çok tehlikeli bir dalga üstelik.

Bu dalgayı tetiklemek, büyütmek ve bu dalga üzerinde sörf yapmak için kurulmuş bir ırkçı parti var bu memlekette. Demokrasi güçleri adı verilen kesimler bir bütün olarak tehlikenin farkına varmış değil. Bazı gruplar Suriyelileri AKP’li ya da IŞİD’li olarak o kadar kesin kodlamış vaziyetteler ki göçmenlerin maruz kaldığı baskılara karşı özel bir ilgi göstermiyorlar.

Bu durum, iktidarın göçmenleri her türlü saldırıya açık hâle getiren politik yaklaşımını pekiştiren bir politik iklimin yaratılmasında ve ırkçı göçmen düşmanı partilerin ellerini serbest hissetmelerinde belirleyici bir etken.

Irkçı, göçmen düşmanı dalgaya karşı bir dalga kıranın inşa edilmesi acil bir görev.

Artık farkına varmak zorundayız ki aşırı sağcılar en zayıf, en korunaksız gördükleri toplumsal gruplara şiddet uygulayarak pazularını güçlendirir. Suriyelilere vurarak, Somalililerin restoranlarını kapatmaya çalışarak, göçmenlere linç girişimleri örgütleyerek, farklı olan tüm toplumsal kesimlere net bir mesaj yollarlar: Sıranız geliyor!

Bu yüzden göçmenlere saldırıyla el ele giden ırkçı nefret söylemi birdenbire Kürtlere, Alevilere, LGBTİ+’lara yönelebilmektedir. Ankara’da Somalilere yönelik özel bir baskı örgütlenirken, başka bir şehirde mevsimlik Kürt işçilere, Mamak’ta Alevi kurumlarına, Onur Haftası’nda LGBTİ+’lara yönelik saldırı haberleri geliyor. 

Kendisinde kimlerin Türkiye’de yaşayıp yaşayamayacağına karar verme yetkisini gören Ü. Özdağ, sadece göçmenlere değil, demokrasinin bütününe düşman.

Ankara’da SAAB restoranının sahibi Mohamed İsa Abdullah, dayanışma ziyaretimiz sırasında şunları söyledi: “Irkçı söylemler ve davranışlar başlamadan önce gerek çevre esnaftan gerekse bölge insanından hiçbir kötülük görmedik hatta Türk esnaflar polislere verdikleri ifadelerde bizleri destekledi. Şimdi ise diken üzerindeyiz ne olacağını bilmiyoruz. Etrafa korku ve gerginlik hâkim. Her gelen polis ekibi tehditler savuruyor, buranın kapatılacağını bizlerin de sınır dışı edileceğini söyleyip duruyorlar.  Polisler müşterilere sürekli kimlik kontrolü yapıp müşterilerin fotoğrafları çekiyorlar.”

Bu saldırganlığı, tüm sola, tüm ezilenlere karşı, ırkçı ve milliyetçilerin ellerini güçlendirmek için örgütledikleri bir genel linç ikliminin bir hamlesi olarak ele almayanlar sadece solculuk, demokratlık sınavından kalmış olmayacaklar, tüm ezilenlere sirayet edecek bir nefret dalgası karşısında sessiz kalmış da olacaklar.



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut