Güncel Yazılar


Ozan Tekin Tüm Yazıları

İran’da halk rejimi devirmek için sokakta

İran’da Mahsa Amini adlı bir kadının karakolda öldürülmesinin ardından başlayan öfke dalgası giderek yayılıyor. Bu, ülkede son 15 yılda gelişen birçok protesto dalgasından biri. Yoksul kitleler eninde sonunda mollalar rejiminin mezarını kazacak.

22 yaşındaki Kürt kadın Mahsa Amini, Tahran'da başörtüsü denetimi yapan ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan üç gün sonra hayatını kaybetmişti. 16 Eylül’deki cinayetin ardından başlayan protestolar, Tahran, İsfahan ve Tebrik gibi büyük merkezler ve Kürt şehirleri dahil olmak üzere 80 civarı yerleşim yerine yayıldı.

Genç kadının gözaltında dövüldüğü ve işkenceye maruz kaldığı tahmin ediliyor. Polis teşkilatı kalp krizi geçirdiğini iddia etse de öfkeli kitleler bunu pek umursamıyor. 

Radikal eylemlerin sonunda birçok yerde karakollar ve devlet binaları ateşe verildi. Ülkenin batısındaki Uşnu (Şîno) kentinin büyük bir bölümünün göstericilerin kontrolüne geçtiğine yönelik haberler medyada yer aldı.

İran rejimi ise her zaman olduğu gibi gösterilere vahşetle karşılık veriyor. Birçok yerdeki gösterilerde yüzlerce aktivist gözaltına alındı. Twitter ve internet erişimi sık sık yasaklanıyor. 

Geçtiğimiz hafta içinde devlet destekli “başörtüsünü savunma” yürüyüşleri yapıldı ve burada “komplolar” ve “dine saldırılar” kınandı. Bunun yanı sıra gazetemiz yayına hazırlandığı sıralarda İran’daki gösterilere yönelik devlet saldırıları sonucu ölenlerin sayısı 50’yi aşmıştı. Cumhurbaşkanı Reisi ise daha da sert müdahalelerin geleceğini belirten bir mesaj yayımladı.

Kadınlar ve Kürtler isyanda

İran’daki gösterilerin ele alınabilecek birçok yönü var. Birincisi, Mahsa Amini’nin tüm dünya isyan eden kadınların sembollerinden biri hâline dönüşmüş olması. 

Kadınlar artık hiçbir yerde görünüşlerine, kılık kıyafetlerine yönelik dayatmaları kabul etmiyor. Başörtüsünün zorla çıkartılmasını ve zorla taktırılmasını da reddediyorlar. 

Bu muazzam özgürlük hareketi bugün Amini’nin yasını tutuyor ve kadınlar bir daha karakollarda öldürülmesin diye sokaklara çıkıyor. İran’da öfkeli kadınlar protesto gösterilerinde başörtülerini çıkartıp atıyorlar. 

Amini, cenaze töreninde, Kürt halkı tarafından kitlesel olarak, “Jin jiyan azadi” sloganlarıyla uğurlandı. 

Baskılar ve yoksulluk

Gösterilere farklı jenerasyonlar da katılırken, özellikle gençlerin çok öfkeli ve militan olduğu dikkat çekiyor. 

İnsanlar dine veya başörtüsüne karşı değiller, ancak sosyal hayatlarına karışılmasını istemiyorlar. Zorla başörtüsü takılmasına karşı özgürlüğünün garantilenmesinin peşindeler. 

Aynı zamanda İran, Batı emperyalizminin ambargolarının yanında, ekonomisini sürekli özelleştirmelere açıyor ve yoksulların daha da kötü koşullarda yaşadığı bir ortam yaratıyor. 

Bütün farklı ekonomik ve toplumsal rahatsızlıklar bu tür isyanlarda kendini gösteriyor.

Gösteriler ilk değil

2009’da seçim sonuçlarını protesto eden Yeşil Devrim hareketi büyük bir isyan dalgası yaratmıştı. Devlet bunu kanla bastırdı. 

İran rejimi aynı zamanda Ortadoğu’da 2011 yılından itibaren gelişen devrimlerin de düşmanı oldu. Arap Baharı’nı ezmek için Suriye’deki Esad rejimine fiili askeri ve ekonomik destek sundular.

2017 yılının son günlerinde İran’da yine büyük gösteriler yaşanmıştı. Hayat pahalılığına karşı yapılan eylemler kısa sürede birçok şehre yayılmış ve geniş kitlelerin katıldığı rejim karşıtı eylemlere dönüşmüştü. Halk sokaklarda günlerce polisle çatışmıştı. 

2018 yılının sonunda ise kamyon şoförlerinin başlattığı grev dalgası birçok farklı sektöre yayılmıştı. 300 bin kamyoncunun kontak kapatmasının ardından öğretmenler, çelik işçileri, inşaat işçileri, belediye çalışanları, şeker kamışı üretiminde çalışan emekçiler arka arkaya grevlerle rejimi sarsmıştı. 

2020 yılının sonunda ise binlerce enerji işçisi benzer bir iş bırakma eylemine girişmişti. 

2021 yılında susuzluğa karşı gösteriler oldu. 

Bu yılın Mayıs ayında ise temel bazı gıda maddelerindeki devlet desteğinin kesilmesi üzerine yaşanan fiyat artışlarına karşı protestolar yaşandı. 100 şehirde greve giden öğretmenler ve Tahran’da yüzde 57 ücret artışı kazanan otobüs şoförleri mücadelenin başını çektiler.

Dini elitlerin yönettiği kapitalizm

20. yüzyıl boyunca emperyalizme karşı ayaklanmaların yaşandığı ve 1979’da işçilerin de katıldığı bir devrimin gerçekleştiği İran’da, bunun ardından Humeyni ve mollalar işçi hareketini boğarak iktidara el koydu. 

1980’lerdeki İran-Irak Savaşı ile birlikte Humeyni “milli birlik” sloganıyla milliyetçiliği kullanarak iktidarını pekiştirdi. 

Devleti yöneten dini elit aynı zamanda İran kapitalist sınıfının bir parçası. Sürekli olarak ABD karşıtlığı ve yaptırımların haksızlığı temelinde milliyetçi bir propaganda yapıyorlar. Ancak tarihsel olarak bu kanadın birçok üyesi yolsuzluklara bulaşmış durumda. 

Aynı zamanda ekonomiyi sürekli olarak yoksulların aleyhine olacak değişimlere tabi tutuyorlar. Ve bu baskıcı rejim halkın nefretini çekiyor, bu yüzden sürekli isyan dalgalarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Arap Baharı’nın ruhu

İran’da sık sık kitleler eylemlerle rejimi sarssa da çok çeşitli muhalefet kesimlerinin bir araya geldiği politik platformlar fazlaca kurulamıyor. 

Siyasi muhalefetin başını orta sınıf “reformist” aydınlar çekiyor. Her ne kadar gösteriler Arap Baharı’nın ruhunu andırsa da, işçi sınıfının öncü kesimlerini kapsayacak devrimci örgütlerin yokluğu, tıpkı Arap Baharı’nda olduğu gibi hareketin sönümlenmesine ve bastırılmasına yol açıyor. 

Türkiye’de yaşayan sosyalistler içinse İran’da sokağa çıkan yoksullarla dayanışma göstermek tartışmasız bir zorunluluk. 

1968’de Paris’i izleyen İngiliz öğrenciler “Bugün Fransa, yarın Britanya” sloganları atıyorlardı. İşçilerin öfkesi bir kez patlak verdiğinde kolayca bölgedeki diğer yerlere yayılabiliyor. Biz de İran’da mücadele edenlerin kararlılığından Türkiye’deki eşitlik ve özgürlük mücadeleleri için ilham almalıyız.

---

Kadınlar ve gençler en önde

Princeston Üniversitesi’nde akademisyen olan sosyalist aktivist Peyman Jafari, eylemlerde farklı jenerasyonların bir araya geldiğini, kadınların ve gençlerin en önde olduğunu aktarıyor:

“Gençler arasında giderek büyüyen bir öfkeli ruh hâli var. Günlük hayatlarına devletin müdahale etmesini artık istemiyorlar. Bu onların dine veya başörtüsüne karşı oldukları anlamına gelmiyor. Konu aslında bunu takma veya takmama özgürlüğünün olmasıyla ilgili. Gösterilere katılan bir arkadaşımla konuşuyorum, başörtüsü takan annesi onu destekliyor. Eylemlere katılan birçok kadının benzer şekilde başörtülü akrabaları ve arkadaşları var. Yani bu dindar olmak veya olmamakla ilgili bir şey değil. Ne giyebileceğinizle ilgili özgürlüğe sahip olma mücadelesi.”

Batı basını İran’daki benzer isyanları çok iştahla aktarsa da Jafari, göstericilerin “Kahrolsun baskıcılar, ister dini liderler olsun, ister Şah” şeklinde slogan attıklarını anlatıyor. Yani halk hem şu anki diktatörlüğü hem de 1979 Devrimi’yle tarihin çöplüğüne gönderilen Batı destekli Şah rejimini lanetliyor.

Peyman Jafari, “Kadın, yaşam, özgürlük” sloganının da ekonomik ve politik talepleri sisteme karşı bütünlüklü bir isyana çevirme konusunda işlevsel olduğunu söylüyor:

“Kadın, yaşam, özgürlük cinsiyetçiliği en öne koyuyor. Hayat derken, herkesin daha iyi bir hayat istediği kastediliyor. Bu aynı zamanda işçilere, yoksullara da referans veriyor. Bence bu, sisteme bütünüyle karşı olan radikal gençliğin hissiyatının güzel bir ifadesi. Sorun hem yozlaşma, yolsuzluk ve ekonominin kötü yönetimi; ama aynı zamanda siyasi ve toplumsal özgürlüklerin kısıtlanması.”

Ozan Tekin


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Jean-Luc Godard sinemasında devrim

Oxford Üniversitesi'nde 21 yaşında bir öğrenci olduğum zamanlarda, Headington'daki Moulin Rouge sineması, geçtiğimiz hafta 91 yaşında vefat eden Jean-Luc Godard'ın filmlerinden oluşan bir festival düzenlemişti. Yanlış hatırlamıyorsam, bir hafta sonuna dokuz filmini sığdırmayı başarmıştım. Godard'ın sanatının karmaşık ve zorlu doğası göz önüne alındığında, benimki, bir serinin tüm bölümlerini art arda izleyerek aşırıya kaçmak gibi bir şeyden öteydi.

Bu özverili çabam, Godard'ın 1960'larda ve 1970'lerde uyandırmış olduğu o tutkunun tipik bir yansımasıydı. 1950'lerin sonlarında ağırbaşlı Fransız sinema sahnesini alt üst eden Nouvelle Vague adlı akımın bir grup genç entelektüelinden biriydi Godard. Klasik Hollywood sinemasını seviyorlardı; bu, Howard Hawks, John Ford ve Orson Welles gibi büyük yönetmenlerin hâlâ aktif olduğu bir dönemdi. Ancak Godard, son derece etkili olan incelikli ve huzursuz bir deneysel üslup geliştirmişti.

Filmlerinde en sevdiği yazarlardan alıntılar yapsa da bunlar entelektüel egzersizler sayılmazdı. Örneğin, şahsi favorim olan “Pierrot le Fou”da, ABD'li muzip yönetmen Samuel Fuller şöyle diyor: “Film bir savaş alanı gibidir. Aşk, nefret, eylem, şiddet, ölüm, hepsi olur... tek kelimeyle; coşkudur."

1960'ların ortalarına ait bir başka filmde Godard, resmettiği genç erkek ve kadınları “Marx ve Coca Cola'nın çocukları” olarak adlandırır. Bu tarifin yarattığı gerilim, o filmlerin de bir özetidir. Nitekim, General Charles de Gaulle'ün Beşinci Cumhuriyeti altındaki Fransa, hızla, ağırlıklı olarak kırsal bir ülke olmaktan, seri üretim ve tüketime dayalı gelişmiş bir kapitalist toplum olmaya dönüşüyordu.

Godard'ın 1960'lardaki filmleri – ki en büyük başarısı da buradadır– birçok yönden, bu değişime bir yanıt sunar. Tüketim ve reklam eleştirileriyle dolu olan bu filmlerinde, Godard'ın da şevkle katıldığı Mayıs-Haziran 1968'deki büyük işçi ve öğrenci isyanının yaklaşmakta olduğunu görebilirsiniz.

Ancak şiddet de yaklaşmaktadır. Godard, Fransız emperyalizminin, sömürgesi olan Cezayir'i bırakmamak için giriştiği acımasız savaşın zirvesinde uzun metrajlı filmler yapmaya başladı. Eleştirel teorisyen Colin McCabe'nin “öncekilerin zirvesi” olarak tanımladığı “Pierrot le Fou”, Vietnam'da yaşanan başka bir emperyalist savaşı konu alır. Bilhassa da, parasız kalan Pierrot (Jean-Paul Belmondo) ve Marianne’in (Anna Karina) ABD askerlerini eğlendirmek için, birkaç kibritle düzenledikleri napalm bombası sahnesi mükemmeldir.

Godard'ın birçok filminde görüntü yönetmenliği yapmış olan Raoul Coutard, filmlerinin "ölüm ve aşkın imkansızlığı" üzerine olduğunu söylüyordu. Bu Pierrot için de kesinlikle geçerlidir. Pierrot ve Marianne'in trajik ilişkisini, sinemaskop bir Akdeniz manzarasına karşı, olağanüstü bir söz ve imaj kolajıyla izleriz. Bu sahne aynı zamanda, Godard'ın, başroldeki Anna Karina ile evliliğinin dağılmasına ilişkin de bir şeyler anlatır. Karina, sinema tarihinin en büyük isimlerinden biriydi ve yönetmenin erken dönem filmlerinin büyük bir kısmında başrollerdeydi.

Eleştirmen Nigel Andrews, büyük Alman Marksist şair ve oyun yazarı Bertolt Brecht'in etkisini de vurgular ki bunda çok haklıdır. O, kurgusal yapısını gizlemeyi reddeden, seyircisiyle diyalog halinde kalan bir tiyatro oyunu yaratıyordu; "Godard, sinemadaki oyunculuğun rol yapmaktan fazlası olduğunu göstermek için çaba sarf etmezdi.” Pierrot'un doğrudan kameraya konuştuğu ve Marianne'in ona "Kiminle konuşuyorsun?" diye sorduğu harika bir sahne vardır. "İzleyiciler" diye yanıtlar ve kadın da dönüp bizlere "Ah, onlar" der gibi bakar.

Mayıs 1968'den sonra Godard politik olarak çok daha kararlı hale geldi. 1967'de Fransız öğrencileri (La Chinoise) kendisine çeken, Maoizm hakkındaki oldukça çelişkili filmini yaptıktan sonra kendisi de bir Maoist oldu. O dönemin filmleriyse hiçbir açıdan başarılı sayılamazdı. Gerçi British Sounds (1969), bir otomobil montaj hattının etkileyici bir uzun çekimiyle başlıyordu. Film Oxford'da, birkaç yıl sonra benim de Godard filmlerini tıka basa yiyeceğim yerden çok uzakta olmayan bir noktada çekilmişti.

Godard, hayatı boyunca film ve siyaset ilişkisiyle boğuştu. 1980'lerde uzun metrajlı filmlere kısa bir dönüş yaptı ama hemen ardından, başta “Sinema Tarihi” adlı bir video olmak üzere birçok farklı projeye imza attı. 

Kendisinin Orson Welles için yazdıkları, Godard’ın o hayret verici güzellikteki ilk filmlerinin de bir özetidir adeta; "Hepimiz her şeyi, her zaman ona borçlu olacağız."

Alex Callinicos

Çeviri: Tuna Emren


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Asgari ücret net 10 bin lira olmalı

Sonbahar geldi, havalar giderek soğuyor. Okulların da açılması ile işçi ve emekçiler için maddi sorunlar dayanılmaz hale geldi. 

Doların yükselmesi; başta enerji olmak üzere, tüm ürünlere, mal ve hizmetlere yeni zamlar demek. Hükümet ne kadar tersini söylese de, Türkiye’ye döviz gelmiyor. Merkez Bankasının bağımsız olmaması, baskıcı, antidemokratik uygulamalar dışardan döviz girişini engelliyor. Hükümet bütün umudunu Rusya, Çin ve Ortadoğu’dan gelecek paralara bağlamış durumda. Ama Akkuyu için gelen 15 milyar dolardan başka para gelmedi. 

Önümüzdeki günlerde, enflasyondaki tırmanış devam edecek. Açlık sorunu artacak, buna okul masrafları, yakıt masrafları da eklenince işçiler, emekçiler için yaşam maliyeti epeyce artacak.

Doğal gazın m3 fiyatı geçen yıl Eylül ayında 1,7 liraydı. Bugün doğal gazın m3 fiyatı 5,5 lira. Doğal gaz faturalarımız, geçen yıl kış aylarında, aylık 400-500 liraydı. Şimdi en az bin 500 lira olacak, artış 3 kattan fazla.

Geçen yıl okula yeni başlayan bir öğrencinin harcaması 200 liraydı, yeni eğitim-öğretim yılında bir çocuğun okula başlama masrafı bin TL’yi buluyor, artış 5 kata yakın.

İşçilerin önündeki bu acil parasal sorunların dışında, elbette önemli bir konu da sendikal örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi. Pek çok işyerinde, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücret düzeylerinin yükseltilmesi için işçiler sendikaya üye olmak istiyorlar. Ama patronların cevabı hemen öncü işçileri işten atmak, sendikanın yetkisini tanımamak, gerekirse işkolu değişikliği gibi numaralarla sendikal örgütlenmeyi engellemek oluyor. 

Daha geçen hafta İzmir Kemalpaşa’daki Özsüt fabrikasında 16 işçi, Tekgıda-İş’e üye oldukları için işten atıldı. Yine İzmir Torbalı’daki Philip Morris (Marlboro) fabrikasında çalışan taşeron işçiler, sendikalaştıkları gerekçesi ile işten atıldılar, işten atılan işçilerin geri alınması ve sendikal haklarının tanınması için başlattıkları direniş sürüyor.

Bütün bu sorunlarla başa çıkabilmenin, kış aylarını göğüsleyebilmenin tek yolu, işçi sınıfının her düzeyde dayanışması, eylemlerini birleştirmesi, gıda fiyatlarının, kiraların ve enerji fiyatlarının dondurulması, zamların geri çekilmesi ve asgari ücretin derhal 10 bin nete çekilmesi için mücadele etmesidir. Açlık ve yoksulluk, aynı zamanda sınıf şekillenmesine en büyük tehdittir.

Faruk Sevim

(Sosyalist İşçi)


Roni Margulies Tüm Yazıları

Aşamalı ve aşamasız devrim

İran devriminin 1979’da yarattığı müthiş heyecanı şimdi hatırlamak bile zor. Üzerinden 43 yıl geçmiş; üstelik de berbat bir diktatörlüğün, acımasız bir baskı rejiminin 43 yılı.

Hatırlamak zor, ama hatırlamak gerek. Devrim 54 yıllık bir hanedanı, hem de Ortadoğu’nun en büyük ordularından birine sahip olan bir hanedanı devirmişti; dile kolay! Dahası, günümüz için de geçerli olan bir dizi ders çıkartılabilecek bir devrimdi.

Birincisi, başarı için sokaktaki kitlelerin yanı sıra devrimin işyerlerinde de yayılması gerekir. Nitekim 1978 sonbaharında önce Tahran’daki ana petrol rafinerisi, iki gün sonra beş başka rafineri greve çıkar. Yine iki gün sonra Tahran’daki tüm hükümet memurlarının grevi başlar. Yıl sonuna doğru genel grev ilan edilir. Ve en önemlisi, işyerlerinde grev komiteleri (“şuralar”) seçilir. Bunların görevi grevleri örgütlemek ve koordinasyon sağlamaktır, ama aynı zamanda alternatif bir iktidarın potansiyel organlarını oluştururlar.

İkincisi, rejimin sokaktaki kitlelere karşı uygulayacağı şiddet kitleleri sindirebilir, ölen ve tutuklanan sayıları arttıkça korku ve yorgunluk ağır basabilir. Ama tam tersi de olabilir, öfke yükseldikçe kitlenin kararlılığı artabilir, tankların önüne giderek büyüyen bir kitle çıkmaya devam edebilir. En önemlisi, kitlenin kararlılığı polise ve askere sirayet etmeye başlayabilir. Kolluk güçlerinin arasından bazıları ellerinde silahlarıyla kitlenin saflarına katılabilir. Bu, rejimin çözülmeye başladığının işaretidir.

Bu iki açıdan, 1978-79 klasik bir devrimdir, başarısının temelini bunlar oluşturmuştur.

Şah’ın devrilip yurtdışına kaçmasından sonra nasıl bir iktidar olacağı mücadele konusudur. Ve bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağının garantisi yoktur. İktidara bir yandan mollalar, bir yandan komünist partisi Tudeh ve gerilla örgütleri taliptir.

O yıllarda Türkiye’de de tartışma konusuydu, ne mutlu ki artık değil: Geri (“feodal, yarı feodal”) ülkelerde sosyalist devrim olabilir mi, yoksa önce burjuvazinin millî kesimini iktidara getiren bir millî demokratik devrim aşaması mı olmak zorundadır? Böyle bir zorunluluk varsa (yani tarih Stalinist aşama teorilerine uygun olarak hareket ediyorsa), o zaman işçi sınıfı birinci aşamada taleplerini dayatmamalı, millî burjuvazinin kuyruğuna takılmalıdır.

Bu aşamalı devrim inancı İran solunda egemendi. Dolayısıyla “Birinci aşama Humeyni’nindir” diye düşünüldü, muhalefet edilmedi (hatta Humeyni desteklendi) ve nihayet mollalar iktidarlarını pekiştirmek için tüm muhalefeti katletti.

Oysa tarih kitabî aşamalarla ilerlemez. Bunu bilen, şuralara odaklanan ve bağımsız bir işçi sınıfı perspektifini vurgulayan bir örgüt olsaydı 1978-79 farklı sonuçlanabilirdi.

Roni Margulies

(Sosyalist İşçi)


Yıldız Önen Tüm Yazıları

Göçmenlere her koldan saldırı var

Son bir haftada, göçmenlere yönelik saldırıların olmadığı tek bir gün olmadı. Bu saldırıların dozu her geçen gün artıyor. 

Saldırılardan birisi, Ankara’nın Kızılay semtinde bulunan Saab Kafenin ortaklarından Muhammed İsa Abdullah’a yönelik. Hakkında daha önce alınan sınır dışı kararının yargı süreci devam ederken 20 Eylül’de hakkında yeniden sınır dışı kararı verildi ve Muhammed Abdullah Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde göz altına alındı. Basın açıklamalarına, tepkilere rağmen hala merkezde tutuluyor. 

Bir diğer saldırı ise Urfa’da gerçekleşti. Haliliye’de 22 yaşındaki bir Suriyeli genç parkın içinde vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanarak ağır yaralandı.

Bir diğeri sosyal medyada gerçekleşen nefret saldırılarıydı. Suriye açıklarında batan göçmen teknesinde ölü sayısının 77’ye çıkmasına ırkçı yorumlarla değerlendirenlerin sayısı insanı çileden çıkarıyor. Örneğin ırkçı bir kadın, “daha fazlasını görmek dileğiyle” yazabilmişti. Bu insanlar göçmenlerin tersine hiçbir kovuşturmaya uğramayacaklarından o kadar eminler ki.

Bir başka saldırı ise Karabük Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Magdy Hussein Mourad’a yapılan ırkçı yorumlardı. Görünüşünü beğenmedikleri için açıktan nefret suçu işleyenler, Mourad’ın akademik kariyeri konusunda da hiçbir bilgiye sahip değillerdi.

Bu saldırılar tesadüfen tırmanmıyor.

Bu nefret söylemini yükselten iktidarın ve muhalefetin kutuplaştırıcı üslubu. 

Siyaset alanı nefret söyleminden geçilmiyor.

Halkın bir bölümünü, her gün diğer siyasetçilere düşmanlaştırmayan bir konuşma yapılmadan bir gün geçmiyor. İktidar ittifakı gemi azıya almış vaziyette.

Bu arada toplumda gelişen hoşnutsuzlukları en kolay, en milliyetçi, en hamasi fikirlerle öğütlemenin yolunu “keşfetmiş” olan bazı ırkçı muhalefet güçleri de göçmen düşmanı örgütlenme tempolarını artırdılar.

Ekonomik krizin, fahiş ev kiralarının, artan gıda fiyatlarının sorumlusu olarak göçmenleri gösteren, göçmenleri bir nefret dalgasıyla düşmanlaştıran ve böylece siyaseten büyümeyi amaçlayan örgütlerin varlığı da bu saldırıların artmasında bir faktör. 

İsveç’te iki hafta önce yapılan seçimlerde faşist örgütün kilit parti olması, İtalya’da yapılan seçimlerde faşistlerin yükselişi ve bu faşist hareketlerin asıl olarak göçmen düşmanlığı kartını oynuyor olmaları, Türkiye’de ırkçı örgütlenmelere de maalesef perspektif sunuyor.

Türkiye’nin insan hakları karnesi yerlerde süründüğü için nefret söylemiyle gelişen ırkçı şiddet pervasızca uygulanabiliyor.

Göçmenlerin yalnız olmadığını pratik bir dayanışma mücadelesiyle gösterecek ve mültecilerin haklarını garanti altına alacak bir yasanın hayata geçmesini sağlayacak kitlesel bir kampanyaya ihtiyacımız var.


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Oyumuz HDP’ye, hedefimiz antikapitalist alternatifin inşası

Selahattin Demirtaş’ın ilk defa cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde “Oyumuz umuda oyumuz Demirtaş’a” kampanyası, antikapitalist bir alternatif çağrısı da yapan etkili bir kampanyaydı.

Bugün çok daha etkin bir kampanyaya ihtiyacımız var.

Bunun iki nedeni var: Birisi, sol muhalefetin milletvekilliği pazarlıklarının dışında, sokağa, ezilenlerin en temel ihtiyaçlarına odaklanmasına yardımcı olmak ve seçim kampanyası sırasında yan yana gelmeyi arzulayan milyonlarca bağımsız aktiviste başka bir alternatifin mümkün olduğunu göstermek.

Diğer neden ise Erdoğan-Bahçeli ittifakının açık ara mağlup olması için, seçimleri seçimlere, sandığa ertelenemeyecek kadar ciddiye almak. Bu şu anlama geliyor; Erdoğan-Bahçeli iktidarı hem tek adam rejiminin dışlayıcı niteliği tarafından törpüleniyor hem de bu rejimin niteliği tarafından tetiklenen ekonomik, politik, sosyal ve ahlaki krize karşı günün her saati direnmek, mümkün olan her yerde birleşik direniş köprülerini inşa etmek gerek. 

Sadece seçimlere endekslenmiş bir yan yana geliş, seçimlerde muhalefetin işini “kolaylaştıracak” birleşik mücadelenin kitlesel bir şekilde örülmesi için yeterli olamaz.

Milliyetçilik yarışı ve soldan basınç

Emek ve Özgürlük İttifakı’na sürekli bir şekilde soldan, antikapitalist bir açıdan basınç yapmak zorundayız. Seçim kampanyası, hem iktidar hem de 6’lı Masa açısından 2023’ün ilk günlerinden itibaren, sadece bir seçim kampanyası olmayacak, ama aynı zamanda milliyetçiliği köpürtme yarışı da olacak.

Cumhuriyetin 100. yılı esprisi, iktidar tarafından tüm toplumu milliyetçi histeriler temelinde kutuplaştırmak için bulunmaz bir fırsat olarak kullanılacak. Muhalefet ise 100. yılı “iktidardan daha daha iktidar içeren” bir söylemle ele alacak.

Cumhuriyetin bütün ötekileri, en başta bugünün ırkçılar tarafından şiddet içeren eylemlerde yıpratılan, hedef gösterilen “favori ötekisi” göçmenler tümüyle düşmanlaştırılacak. İsveç ve İtalya’da seçimlerde göçmen düşmanlarını iktidara doğru yürümesi, anaakım burjuva partilerin kurmaylarının aynı dersi çıkartmasına neden oluyordur büyük bir ihtimalle.

Sadece göçmenler değil, iktidarın bugün hayata geçirdiği sert yoksullaşma, sert anti demokratikleştirme, sert baskı politikalarına bugün yanıt vermek için bugün mücadele etmenin, bugünün mücadelelerini sandığa, seçim gününe ertelememenin önemini sürekli olarak anlatmak gerekiyor. 

“Kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!”

Seçim süreci içinde işleyecek büyük bir eylem takvimi var. Kadın eylemleri, 19 Ocak Hrant Dink’i anma etkinliği, dünya göçmenlerle dayanışma günü, soykırım anması, Newroz, 1 Mayıs, seçim mitingleri. Ayrıca her gün gerçekleşen saldırganlıklar var. LGBTİ+’lara, kadınlara, göçmenlere yönelik saldırılar, iş cinayetleri, ücretlere ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar var. Kaldı ki küresel düzeyde dayanışma gerektiren olaylar gerçekleşiyor. Rusya’nın nükleer tehdidi, iklim krizine karşı küresel ve yerel direnişler, bugün İran’da olduğu gibi aniden patlayan isyan dalgaları.

Bugünün eylemini yarına ertelememek, hem seçim gününe militan bir şekilde hazırlanmak, eylemlerde yan yana gelme alışkanlığını kazanmak, hem iktidarın yıpranma, kitle temelini kaybetme hızını artırmak ve seçimleri yüzde 60’a yüzde 40 oranında kazanmayı garantilemek hem de seçimlerden sonra oluşacak siyasal iklimi, krizlerin faturasını emekçilere yüklemek için kullanmayı aklına getirecek olanları şimdiden uyarmak için çok önemli.

İktidarın uygulamalarına karşı herkesle birlikte “Bu iktidar gitmeli” diyeceğiz.

6’lı Masa’nın sağa karşı sağ eğilimlerin güçlü olduğu başka bir egemen sınıf fraksiyonu olduğunu bilerek, “Sağcılara oy yok” diyeceğiz.

Emek Özgürlük İttifakı’na ise soldan basınç yaparak, tüm bileşenlerin, hep bir ağızdan, devlete ve tüm burjuva muhalefete, “Kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” demelerini sağlamaya çalışacağız.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

3. ittifak, güçlendirilmiş parlamenter sistemden daha ötesi

24 Eylül 2022 Cumartesi Haliç Kongre Merkezinde açıklanan Emek ve Özgürlük İttifakı Deklarasyonu son altı aydır yürütülen bir çalışmanın sonucu.

Altılı Masa’nın oluşum sürecinde kendisine yer verilmeyen HDP’nin çağrısıyla bir araya gelen EHP, EMEP, TİP, TÖP ve Sosyalist Meclisler Federasyonunun oluşturduğu ikinci altılı bir ittifak.

Aslında HDP’nin kendisi demokratik Kürt siyasetinin uzun yıllara yayılan Türkiye Partisi arayışının sonucu olarak, 2013 yılında kurulan bir ittifak partisi. Yeşil Sol Parti, Devrimci Parti, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi ve Demokratik Bölgeler Partisi’nden oluşuyor.

HDP’nin kuruluşunda EMEP ve DSİP de yer almıştı, ilerleyen süreçte farklı nedenlerle ayrıldılar.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer alanlar, seçimde ve kritik siyasal eşikte hep HDP ile yan yana durdular, birlikte davrandılar.

Demokratik Kürt hareketi, 1994 seçimlerinden itibaren her seçimde mümkün oldukça en geniş sosyalist, sol güçlerle; 2011 seçimlerinden itibaren Kürt çevreleriyle de ittifakla seçimlere katıldı.

Bu anlamda Türkiye’nin en hayati ve kritik seçimlerine ilişkin Emek ve Özgürlük İttifakı oluşturmalarının sürpriz bir yanı yok. Beklenen ve olması gereken bir ittifaktı.

HDP’nin kuruluşunda yer alan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) ittifak çalışmalarına hiç davet edilmemesini ve çalışmanın başında davet edilen Halkevleri, Sol Parti ve TKP’nin hangi gerekçelerle ittifak çalışmalarından çekildiklerini tartışmakta yarar var.

Emek ve Özgürlük İttifakı Deklarasyonu, Kürt demokratik hareketini ve ittifak partilerini izleyen ve aynı mahalleden olanlar için yeni bir şey söylemiyor, heyecan yaratıcı bir niteliği yok. Bildik, tanıdık şeyler.

Ama kritik seçim öncesi, Cumhur İttifakı ve Altılı Masa arasında süren tartışmaya ilişkin daha ilk paragrafında geniş ve yeni bir alan açıyor, mücadeleyi hedefliyor.  

Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin acil görevidir.” 

Deklarasyonun bu cümlesi, Altılı Masanın tek adam rejiminde yapmayı hedeflediği Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin çok ötesinde, önemli siyasal, toplumsal dönüşümün mücadelesini tanımlıyor.

Emek, sermaye çatışmasında kendini emek ekseninde, sistemin restorasyonu, reorganizasyonu tartışmalarında ise sistemin demokratik dönüşümü ekseninde bir yere konumlandırıyor.

Tek adam rejimini değiştirip dönüştürmenin yolunu açmayı tek başına başaramayacağının bilinciyle hareket ederek, Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmaktan söz ederken, Altılı Masa’dan hiç söz etmemesi, bu konudaki sorumlu davranışın bir gereği olsa gerek.

HDP’nin üçüncü odak olma hedefine, diğer partilerin oylarının ciddi bir katkısı olmayacağını herkes bugüne kadarki seçim tecrübelerinden biliyor ve kestiriyor. Konuyu bu sınırlılıkta değerlendirmek eksik ve yanlış bir yaklaşımdır.

Her şeyden önce bu Kürt demokratik hareketinin siyasal, sosyal, kültürel yapısını ve mücadelesini doğru analiz edememektir. Kürt mücadelesinin her evresinde sol ve sosyalistler, güçleri ölçüsünde her zaman Kürtlere yol arkadaşlığı yaptılar.

HDP’nin ikili ittifakı

Kimi solcuların, muhafazakârların, aydınların sandığı gibi hiçbir zaman ne ana akım Kürt siyaseti ne de gelişmiş Kürt sosyal toplumsal yapısı buna yabacı ve kapalı olmadı. Bu fazlasıyla eski bir yanlış ezberdir, günü birlik yaklaşımdır.

Kürt muhafazakârların küçük bir azınlığının, tıpkı Türk muhafazakârların büyük çoğunluğu gibi sol ve sosyalistlere aşırı alerjisi sürüyor. Bunlar Kürt mücadelesinin Kürt Muhafazakârlarda yarattığı değişimi kavrayabilmiş değiller. HDP’yi ulusal hareketin sınırlarına hapsetmek istemekteler.

Diğer yandan ittifak siyaseti nedeniyle HDP’nin Kürt seçmeninde gelişen, “HDP’yi gereğinden fazla sola çektiği, güçleriyle orantılı olmayan bir ağırlık verdiği” yönündeki eleştiriler karşısında; ittifak ve HDP’nin sosyalist, sol bileşenleri ciddi bir yol haritası oluşturmak zorundalar.

HDP içinde ve ittifakta yer alan partiler, örgütsel egolarına, küçük çıkar hesaplarına yenik düşmeyecekleri, sol içi rekabetten uzak demokrat bir konum almak zorundalar. Barışın olanaklarını ve çatışmanın risklerini merkeze almalılar.

Demokratik Kürt siyasetinin bir süredir ikili ittifak politikası izlediği dikkate alındığında, bunun önemi daha iyi kavranacaktır. Barışa giden yolun taşlarını döşenmesine böyle katkı konabilir.

HDP, Emek ve Özgürlük İttifakı çalışmasına paralel, bu güne kadar olduğu gibi bir de Kürt siyasi partileriyle ittifak çalışması yürütmektedir. Bunun da kısa sürede sonuçlanması bekleniyor.

Kürt partileriyle yapılacak ittifakın kendine has zorlukları ve sorunları var. Her ikisi de salt oy ve siyasal güç hesabıyla yapılmıyor. Tartışmalarda siyasal amaç ve fayda çok kez unutuluyor. Bu yanlış bakış ve kavrayış “HDP böyle bir ittifak kurmasa ne kaybeder” sorusunu sorduruyor.

Ana akım Kürt siyaseti, ittifakların getireceği oydan daha fazla, demokratik siyasal sonuçlarla ilgileniyor. Türkiye’nin demokratikleşerek barışa ulaşılacağının farkında olarak strateji geliştiriyor.

Seçim sistemi bugün partileri düne göre ittifaklara daha fazla zorlamasına rağmen, merkez Türk siyaseti HDP ile seçim ittifakı yapmaktan uzak.

HDP’yi ve Kürt haklarını bastırma, yalnızlaştırma ve kriminalize etme siyaseti karşısında, sosyalistlerin enternasyonal olma iddialarının bir gereği olduğu kadar, Türkiye’nin demokratik dönüşüm mücadelesinin de bir gereğidir, bu ittifak. Bunun için illa ittifak içinde yer alma şartı yoktur ama barışın kazanmasını hızlandırmak için, HDP’nin/ Kürtlerin yalnız bırakılmasına rıza göstermemek gerekiyor. Bunun oyla ölçülemeyecek psikolojik ve siyasal değeri vardır.

Seçim sürecinde Emek ve Özgürlük İttifak’ı, tek adam rejiminden kurtulabilme olanaklarını doğru değerlendirmenin imtihanından geçecek. Demokratikleşme, sosyal ve siyasal eşitlik, adalet, hukuk derdi olan ittifak dışındaki muhalefet ise, Emek ve Özgürlük İttifak’ı ile ortaklıklarını çoğaltmanın imtihanından geçecek.


Tuna Emren Tüm Yazıları

İtalya'dan bir uyarı - faşist Giorgia Meloni zafer yolunda

İtalya’da 25 Eylül Pazar günü yapılan genel seçimlerin ilk sonuçları gelmeye başladığında, sandıktan aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin (FDI) birinci çıktığı anlaşıldı.

Oyların yüzde 22 ila 26’sını almış görünen aşırı sağ partiyi, Matteo Salvini'nin aşırı sağcı Lig Partisi (yüzde 8,5) ve Silvio Berlusconi'nin muhafazakar Forza Italia partisi (yüzde 6 ila 8) takip etti.  

Solu temsil eden Demokrat Parti ise yüzde 17 ila 21 arasında oy aldı.

2018 seçimlerinden sonra kurulan ve önceki hükümetin koalisyon ortağı olan 5 Yıldız Hareketi'nin oylarındaysa kayda değer bir düşüş olduğu görüldü. 2018’de yüzde 30’un üzerinde oy alan 5 Yıldız bu seçimlerde yüzde 13,5 ila 17,5 aralığına geriledi.

Resmi olmayan sonuçlara göre,  merkez sol ittifakın toplam oyları yüzde 25,5-29,5 aralığındayken; İtalya'nın Kardeşleri Partisi, Lig Partisi ve Forza Italia Partisi ile diğerlerinden oluşan sağ ittifakın toplam oy oranı yüzde 41-45 arasında. Bu durumda FDI, diğer sağ oluşumlarla koalisyonunda hem Temsilciler Meclisi hem de Senato için çoğunluğu garantilemiş oluyor. 

Faşist köklerden büyüyen İtalya’nın Kardeşleri Partisi, ittifak halinde olduğu göçmen karşıtı Lig lideri Matteo Salvini ve eski Başbakan Silvio Berlusconi ile bir koalisyon hükümeti kurarsa, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gelmiş ilk aşırı sağcı başbakanı olacak. 

İtalya’nın Kardeşleri’nin lideri Giorgia Meloni’nin faşist geçmişi, Avrupa’da yeniden yükselmekte olan aşırı sağın ve faşizmin kendini siyasi arenada yeniden yapılandırmakta olduğunun bir göstergesi. Geçtiğimiz günlerde İsveç’teki sosyal demokratlar da seçimleri, aşırı sağın önde gelen partisinin de içinde yer aldığı sağ koalisyona karşı kaybetmişti.

Demokrat Parti milletvekili Debora Serracchiani, sonuçla ilgili ilk resmi yorumunda gazetecilere verdiği demeçte, "Bu ülke için üzücü bir akşam," diyordu; “Mecliste çoğunluğa sahip olacaklar ama ülkede çoğunluk değiller.” 

Çoğunluk değiller ama bir dizi başarısız siyasi iktidarın başarısızlıklarından nemalanarak avantaj yakaladılar. İtalya'nın Kardeşleri hariç tüm büyük partiler, bankacı Mario Draghi liderliğindeki son hükümetin birer parçasıydı. Bu birliktelik hepsini itibarsızlaştırdı ve oradan açılan boşluğu Meloni’nin partisi doldurdu.

Bu sağcı partilerin öne çıkan ortak özellikleri, faşist gruplarla ilişkide ve göçmen karşıtı olmaları. Irkçıları cesaretlendiriyor, azınlıklara, göçmenlere, hak ve özgürlüklere saldırıyor, tüm bunları “ulusal değerlere” sığınarak yapıyorlar. Faşist kökleriyle gurur duyan Meloni de göçü durdurmak için, Kuzey Afrika'dan yapılan deniz seferlerine yeni bir deniz ablukası getirme çağrısında bulunmuştu.

Meloni ayrıca Polonya'nın iktidardaki milliyetçi Hukuk ve Adalet partisi, göçmen karşıtı İsveç Demokratları ve İspanya'nın aşırı sağ partisi Vox ile de müttefik durumunda. Yaz aylarında bir Vox mitingine katılmış, burada göçmenler ve LGBTİ+’lar konusunda ırkçı ve ayrımcı görüşler bildirmişti. Nitekim, göçün, büyük şirketler tarafından yönlendirildiğine, işçi ücretlerini düşürmek için planlandığına dair bir komplo teorisini pazarlamaya çalışıyor; göçmenlerin “uyuşturucu satışı ve seks işçiliği için, organize suçlar kapsamında” ülkeye getirildiğini iddia edip duruyor. 

Ayrıca hükümetin ana odak noktalarından birinin “İtalyanların yok olmasını” önlemek için doğum oranlarını artırmak olması gerektiği konusunda ısrar eden konuşmalar da yapıyor.

Meloni’nin parti logosunda bulunan alev bile, aynı simgeyi kullanan diktatör Mussolini'nin bir uzantısı olduğunu gösteriyor. Zaten kendisi de sık sık Mussolini’yi öven konuşmalarıyla gündeme gelmişti.

Hükümetin önümüzdeki ayın sonundan önce kurulması beklenmiyor. Buradan doğan avantaj, sokakta güçlü bir kadın, göçmen ve LGBTİ+ dayanışma hareketinin örgütlenmesi için kullanılmalı, yaklaşmakta olan faşizmin önüne şimdiden güçlü bir set çekilmeli. Meloni öncesindeki başarısız politikalara verilecek yanıtın faşist partilerden değil, sokaktaki kitlesel ve örgütlü mücadeleden geleceği tüm dünyaya gösterilmelidir ki faşizmin yükselişi durdurulabilsin.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Türk milleti soydaşlarının arkasındadır

George W. Bush’un iki günde bir Suriye’yi tehdit ettiği günlerde, yanılmıyorsam 2005’te, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu ile Doğu Konferansı bir dayanışma eylemi düzenlemişti. İki otobüse binip Şam’a gitmiş, orada parlamentonun merdivenlerinde bir basın açıklaması sahneleyip geri dönmüştük.

Otobüste giderken, basın açıklaması okunduktan sonra Arapça bir şeyler söylemek, bir iki slogan atmak iyi olur diye düşündük. “Savaşa Hayır!” diyelim dedik. İyi fikir, ama aramızda (en azından bu konuşmaların geçtiği otobüste) Arapça bilen yok. Nasıl diyeceğiz? “Savaş” kolay, “harp”, ama ya “hayır”?

Aramızda Karadenizli bir adam vardı, o zaman da hazzetmezdim ama şimdi o kadar iğrenç bir herif oldu ki adını anmaya bile gerek yok. “Valla, ‘Savaşa Hayır’ın Arapçasını bilmem,” dedi, “ama bizim oraların diline tercüme edersek ‘Dalaşmayın uşaklar!’ denir.” Hatay’dan Şam’a kadar güldüm!

On gün önce Türkiye’nin komşuları olan iki ülke arasında bir çatışma çıktı.

BBC’nin haberine göre, “Ermenistan ile Azerbaycan arasında, 13 Eylül’de sınır bölgesinde yaşanan çatışmalarda iki taraftan en az 150 asker hayatını kaybetti… Bakü ve Erivan, artan gerilimden birbirlerini sorumlu tutuyor… Rusya, tarafların kendi arabuluculuğunda bir ateşkese vardıklarını belirtirken, Ermeni yetkililer ise çatışmaların azaldığını ancak tamamen bitmediğini söylüyor.”

Hemen aynı gün Türkiye’den tepkiler gelmeye başladı.

Ama bu tepkiler “Dalaşmayın uşaklar” şeklini değil, “Yaşasın Azerbaycan! Kahrolsun Ermenistan!” şeklini aldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İlham Aliyev’i aradı ve CNN Türk’e göre, “yaptığı telefon görüşmesinde, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin devlet sınırında yaptığı büyük çaplı provokasyonların önlenmesi sırasında Azerbaycan askerlerinin şehit olmasından dolayı Aliyev’e, şehit yakınlarına ve Azerbaycan halkına taziyelerini iletti. Aliyev, taziye dilekleri nedeniyle Erdoğan’a teşekkürlerini iletti.”

Kemal Kılıçdaroğlu önce şöyle bir tweet attı:

“Azerbaycan’dan gelen şehit haberleri yüreğimizi dağladı… Dost ve kardeş ülke Azerbaycan’ın acısını paylaşıyor; Azerbaycan halkına başsağlığı ve sabır diliyorum. Acınız, acımızdır.”

Ve ardından şu açıklamayı yaptı:

“Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmaları endişeyle izliyorum. Hayatlarını kaybeden Azerbaycan askerlerini rahmetle anıyor, Azerbaycan halkına başsağlığı diliyorum. Bölgemizdeki sorunları çözmek için elimizi taşın altına koymaya hazır olduğumuzu bir kez daha tekrarlıyorum.”

Kılıçdaroğlu’nun masa arkadaşları Meral Akşener, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun tweetleri sırasıyla şöyleydi:

“Ermenistan’ın Can Azerbaycan’ımıza yönelik saldırılarında yitirdiğimiz kardeşlerimize Yüce Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Şehitlerimizin ruhu şad, mekânları cennet olsun. Başımız sağ olsun…”

“Azerbaycan’dan gelen şehit haberlerini büyük üzüntüyle öğrendim. Bu derin acıyı paylaşıyor, Azerbaycanlı kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalıcı ateşkes ve barış çabalarına aktif katkıda bulunmalıdır.”

“Ermenistan-Azerbaycan sınırında meydana gelen çatışmalarda şehit olan kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa diliyorum. Şehitlerimizin ruhları şad mekânları cennet olsun.”

Tahmin edilebileceği gibi, konuyla ilgili en açıklayıcı açıklamayı Devlet Bahçeli yaptı:

“Türkiye, Azerbaycan ile sonuna kadar dayanışma içindedir. Can Azerbaycan, terör devleti Ermenistan ve arkasında duran zalimler karşısında asla yalnız değildir. Türk milleti soydaşlarının arkasındadır… Vatan uğruna şehit düşen kahraman askerlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmetler niyaz ediyor, Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in şahsında kardeş Azerbaycan halkına ve aziz Türk milletine başsağlığı diliyorum. Unutulmasın ki, bir kere yükselen bayrak bir daha inmeyecektir.”

“Vatan uğruna şehit düşen kahraman askerlerimiz” ifadesi özellikle açıklayıcı.

“Aziz Türk milletine başsağlığı diliyorum” ifadesi özellikle açıklayıcı.

“Bir kere yükselen bayrak bir daha inmeyecektir” ifadesi özellikle açıklayıcı.

Şu açıdan özellikle açıklayıcı: Türkiye’den başka, yabancı, bağımsız bir ülkenin askerlerinden “askerlerimiz” diye söz etmek, başka ve yabancı bir ülkenin askerleri öldüğünde Türk milletine başsağlığı dilemek, yabancı ve bağımsız bir ülkenin bayrağını kutsamak iki komşu ülke arasındaki çatışmaya Türkiye yönetici ve siyasetçilerinin ırk temelinde baktığını gösterir.

Bunu iki yıl önce Savunma Bakanı Hulusi Akar Bahçeli’den bile daha açıklayıcı bir dille açıklamıştı. O zaman da Azerbaycan’la Ermenistan arasında çatışma çıkmış, iki taraftan da ölenler olmuş ve Akar şöyle demişti:

“Azerbaycanlı gardaşlarımıza taziyelerimizi sunuyoruz. Kanlarının yerde bırakılmayacağına emin olduğumuzu da ifade etmek istiyorum… Bu konuda Azerbaycanlı gardaşlarımızın, yiğit insanların yapacağı tüm mücadelede onlarla beraber olduğumuzu Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere Türkiye’de asker-sivil herkes ifade etmekte olup tüm halkımız bu duygu ve düşünceyi paylaşmaktadır. Buna tüm kalbimizle inanıyoruz ki biz ‘iki devlet, bir milletiz.’ Dilimiz, dinimiz, tarihimiz, anlayışımız birdir, beraberdir. Kederde ve kıvançta bir ve beraberiz… Azerbaycan Türkü’nün acısı bizim acımızdır. Orada yaşadığınız her türlü sıkıntının burada çok derin şekilde hissedildiğini de hepinizin bilmesini istiyorum.”

Neymiş? Azerbaycanlılarla “bir milletiz,” “dilimiz, dinimiz, tarihimiz” bir, yani Azerbaycanlılarla “soydaşız”, yani Azerbaycanlılar Türk.

Dünyaya ırk, soy ve Türklük temelinde bakan politikacılar, yani Cumhur ve Millet ittifaklarının bütünü, Türkiye sınırları içinde yaşayan ve Türkiye vatandaşı olan ama Türk soyundan olmayanlar hakkında ne düşünür? Örneğin Kürtler veya Ermeniler hakkında ne düşünür?

Roni Margulies

(Serbestiyet)


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Stefan Zweig gibi olmak

Dünyadaki otoriter sağcı liderler ile faşist liderlerin birinci gündemi göçmenlerdi ve hâlâ göçmenler:

Trump ile ilgili son iddia, sınırdan geçmeye çalışanların bacaklarına ateş edilmesine dair. Daha nicelerini bildiğimiz için bu iddia kulağımıza gerçekçi geliyor.

Danimarka billboardlarında, Suriyelileri ülkelerine, dolayısıyla ölüme gönderme propagandası yapılıyordu ve hâlâ bu konuyla ilgili gündemleri sıcak.

Faşist Le Pen’in oylarının artmasının nedeni göçmen düşmanlığı.

İngiltere’de Ruanda meselesinde büyük rolü olan Priti Patel’in “burası bizim ülkemiz” diye bağırması ve sağcı iktidarın göçmenleri taşıyan botları durdurma görevini taşeron bir firmaya vermesi.

Ve bu saydıklarımın daha niceleri. 

Peki, kendine sol diyen CHP ve CHP lideri Kılıçdaroğlu ne yapıyor? Yukarıdaki sağcı ve faşistlerden farkı ne? 

Her konuşmasında göndermekten bahsediyor, faşistler tarafından provoke edilen halkı yatıştırmayıp Bolu belediye başkanı gibi bir faşisti partisinden ihraç etmekten kaçınıyor.

Muhalefet partileri bu günlerde seçime hazırlanırken bir bir iktidar olduklarında yapacaklarını sıralıyorlar. Birinci sırada parlamenter sistem var, ikinci sırada da göçmenler. Liste ekonomi, yolsuzluk, adalet vs. gibi kavramlarla devam ediyor. Halkın önceliği ekonomi olsa da ucuz politikaların sonucunda göçmenler hedef tahtasında. Türkiye’nin tek sorunu sanki göçmenlermiş gibi; sokakta, masada, evde konuşulan Suriyeliler, Afganlar.  Parlamenter sistemin dağılmasında da, ekonominin bozulmasında da, adaletin zayıflamasında da, yolsuzlukların artmasında da göçmenlerin etkisi sıfır, sıfır, sıfır. 

Tüm sorunların kaynağıymış gibi bir algı yaratılıyor ve bu algıyı düzeltmek için siyasiler hiçbir şey yapmayıp seçmene algılarında haklıymış gibi davranıyorlar.

Sayıları az olsa da göçmenlere oturum izni ve vatandaşlık veriliyor. Verilmesi de sorun. Ve sorun olmasının birinci nedeni oylarının AKP’ye gitme kaygısı. Özellikle de değerli Türkiye küçük burjuvazisinin, orta sınıfının, statükocuların kaygısı. Muhalefetin özellikle de ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun sol olarak(!) bu noktada tarihi bir misyonu var. Stephan Zweig’ın* sözüyle bu, onun yıldızının parladığı an olabilir. Kılıçdaroğlu seçmene tabii ki kulak verecek ama o bir lider. Yanlış bilinenleri ve kötü algıları değiştirme, gerçekleri saptırmadan anlatma sorumluluğu var. Eminim “mış gibi” değil de aklın ve vicdanın sesini dinlese, gerçekten yıldızı parlayacak.

Türkiye halkı merhametli ve yardım severdir ancak her halk gibi yanlış bilgilendirildiğinde tepkisel olabiliyor. Muhalefet, oturum izni ve vatandaşlık alanlara güvence verse; ötekileştirmeden, gerçeklerin üstünü kapatmadan, ırkçı partilerin söylemlerini yalanlayan, saptırılmış bilgileri düzelten, göçmenleri sosyal hayata entegre eden bir tutum izlese, hem göçmenlerden hem de Türkiye halkından alacağı oylar artacaktır. 

Türkiyeli seçmen cesur politikacılardan hoşlanır. Kılıçdaroğlu’nun gerçekten de yükselen bir yıldızı var, ama bu yıldızın parlaması; göçmen, Kürt, eşcinsel ve kadın hakları konusundaki tavrına bağlı. Demirtaş gibi cesur olmasına bağlı. İnsanlara güven verecek konuşmalar yapması, seçmenin nabzına göre (ki bu nabız yanlış bilgilerle yükseltiliyor) değil; insanca, adil, kucaklayıcı ve helalleşmeye gerek kalmayacak adımlar atması onu ileriye taşıyacaktır. 

Ve yeni CHP’yi “mış” gibi değil de iddia ettiği sol, sosyal demokrat partiye dönüştürme şansı var. 

Zweig’ın hem dünya barışına katkısına hem eserlerine kulak vermek önemli. Ya Gandi gibi ya Zweig gibi olmak ya da otoriter sağ politikacıların yolundan gitmek. Seçim Kılıçdaroğlu’nun.

Figen Dayıcık Fırat

* Yıldızının Parladığı Anlar- Stephan Zweig


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Jean-Luc Godard sinemasında devrim

Oxford Üniversitesi'nde 21 yaşında bir öğrenci olduğum zamanlarda, Headington'daki Moulin Rouge sineması, geçtiğimiz hafta 91 yaşında vefat eden Jean-Luc Godard'ın filmlerinden oluşan bir festival düzenlemişti. Yanlış hatırlamıyorsam, bir hafta sonuna dokuz filmini sığdırmayı başarmıştım. Godard'ın sanatının karmaşık ve zorlu doğası göz önüne alındığında, benimki, bir serinin tüm bölümlerini art arda izleyerek aşırıya kaçmak gibi bir şeyden öteydi.

Bu özverili çabam, Godard'ın 1960'larda ve 1970'lerde uyandırmış olduğu o tutkunun tipik bir yansımasıydı. 1950'lerin sonlarında ağırbaşlı Fransız sinema sahnesini alt üst eden Nouvelle Vague adlı akımın bir grup genç entelektüelinden biriydi Godard. Klasik Hollywood sinemasını seviyorlardı; bu, Howard Hawks, John Ford ve Orson Welles gibi büyük yönetmenlerin hâlâ aktif olduğu bir dönemdi. Ancak Godard, son derece etkili olan incelikli ve huzursuz bir deneysel üslup geliştirmişti.

Filmlerinde en sevdiği yazarlardan alıntılar yapsa da bunlar entelektüel egzersizler sayılmazdı. Örneğin, şahsi favorim olan “Pierrot le Fou”da, ABD'li muzip yönetmen Samuel Fuller şöyle diyor: “Film bir savaş alanı gibidir. Aşk, nefret, eylem, şiddet, ölüm, hepsi olur... tek kelimeyle; coşkudur."

1960'ların ortalarına ait bir başka filmde Godard, resmettiği genç erkek ve kadınları “Marx ve Coca Cola'nın çocukları” olarak adlandırır. Bu tarifin yarattığı gerilim, o filmlerin de bir özetidir. Nitekim, General Charles de Gaulle'ün Beşinci Cumhuriyeti altındaki Fransa, hızla, ağırlıklı olarak kırsal bir ülke olmaktan, seri üretim ve tüketime dayalı gelişmiş bir kapitalist toplum olmaya dönüşüyordu.

Godard'ın 1960'lardaki filmleri – ki en büyük başarısı da buradadır– birçok yönden, bu değişime bir yanıt sunar. Tüketim ve reklam eleştirileriyle dolu olan bu filmlerinde, Godard'ın da şevkle katıldığı Mayıs-Haziran 1968'deki büyük işçi ve öğrenci isyanının yaklaşmakta olduğunu görebilirsiniz.

Ancak şiddet de yaklaşmaktadır. Godard, Fransız emperyalizminin, sömürgesi olan Cezayir'i bırakmamak için giriştiği acımasız savaşın zirvesinde uzun metrajlı filmler yapmaya başladı. Eleştirel teorisyen Colin McCabe'nin “öncekilerin zirvesi” olarak tanımladığı “Pierrot le Fou”, Vietnam'da yaşanan başka bir emperyalist savaşı konu alır. Bilhassa da, parasız kalan Pierrot (Jean-Paul Belmondo) ve Marianne’in (Anna Karina) ABD askerlerini eğlendirmek için, birkaç kibritle düzenledikleri napalm bombası sahnesi mükemmeldir.

Godard'ın birçok filminde görüntü yönetmenliği yapmış olan Raoul Coutard, filmlerinin "ölüm ve aşkın imkansızlığı" üzerine olduğunu söylüyordu. Bu Pierrot için de kesinlikle geçerlidir. Pierrot ve Marianne'in trajik ilişkisini, sinemaskop bir Akdeniz manzarasına karşı, olağanüstü bir söz ve imaj kolajıyla izleriz. Bu sahne aynı zamanda, Godard'ın, başroldeki Anna Karina ile evliliğinin dağılmasına ilişkin de bir şeyler anlatır. Karina, sinema tarihinin en büyük isimlerinden biriydi ve yönetmenin erken dönem filmlerinin büyük bir kısmında başrollerdeydi.

Eleştirmen Nigel Andrews, büyük Alman Marksist şair ve oyun yazarı Bertolt Brecht'in etkisini de vurgular ki bunda çok haklıdır. O, kurgusal yapısını gizlemeyi reddeden, seyircisiyle diyalog halinde kalan bir tiyatro oyunu yaratıyordu; "Godard, sinemadaki oyunculuğun rol yapmaktan fazlası olduğunu göstermek için çaba sarf etmezdi.” Pierrot'un doğrudan kameraya konuştuğu ve Marianne'in ona "Kiminle konuşuyorsun?" diye sorduğu harika bir sahne vardır. "İzleyiciler" diye yanıtlar ve kadın da dönüp bizlere "Ah, onlar" der gibi bakar.

Mayıs 1968'den sonra Godard politik olarak çok daha kararlı hale geldi. 1967'de Fransız öğrencileri (La Chinoise) kendisine çeken, Maoizm hakkındaki oldukça çelişkili filmini yaptıktan sonra kendisi de bir Maoist oldu. O dönemin filmleriyse hiçbir açıdan başarılı sayılamazdı. Gerçi British Sounds (1969), bir otomobil montaj hattının etkileyici bir uzun çekimiyle başlıyordu. Film Oxford'da, birkaç yıl sonra benim de Godard filmlerini tıka basa yiyeceğim yerden çok uzakta olmayan bir noktada çekilmişti.

Godard, hayatı boyunca film ve siyaset ilişkisiyle boğuştu. 1980'lerde uzun metrajlı filmlere kısa bir dönüş yaptı ama hemen ardından, başta “Sinema Tarihi” adlı bir video olmak üzere birçok farklı projeye imza attı. 

Kendisinin Orson Welles için yazdıkları, Godard’ın o hayret verici güzellikteki ilk filmlerinin de bir özetidir adeta; "Hepimiz her şeyi, her zaman ona borçlu olacağız."

Alex Callinicos

Çeviri: Tuna Emren


Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Datça nasıl kurtulur?

Datça’yı bilmeyen yoktur herhalde.

Hani denizle kumun, güneşle yeşilin bir araya geldiği cennet parçası.

Küçükken ben de yaz aylarını Datça’da tatil yaparak geçirebilen şanslı çocuklardan biriydim. 

O zamanlar bol virajlı ama doğasına manzarasına doyum olmayan bir dağ yolundan gidiliyordu Datça’ya. Kâh Akdeniz görülüyordu bir tarafta, kâh diğer tarafta Ege. 

Bilinen ama şimdiki kadar kalabalık olmayan bir yerdi. Emekli olup da hayatın yorgunluğundan sıyrılmaya çalışanların yuvası olmaya yeni yeni başlamıştı.

Uzun yıllardır gidip göremedim ama Datça’nın hâlâ küçüklüğümdeki o doğa harikası olduğunu oraya giden, gelen, yaşayan dostlardan biliyorum.

Ama birkaç gündür dehşet içindeyim!

Meğer Datça büyük bir tehlike altındaymış!

Ne tehlikesi mi?

Datça Emniyet Müdürlüğü’ne ve Datça Kaymakamlığı’na soracak olursanız, Onur Haftası nedeniyle şehirde düzenlenmek istenilen çeşitli etkinlikler büyük, çok büyük tehlike arz ediyormuş! LGBTİ+ konulu sinema, sinevizyon, tiyatro, panel, söyleşi yürüyüş, basın açıklaması vb. etkinlikler, halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edecekmiş, kamu düzenini bozacakmış, genel sağlığı ve ahlâkı tehlikeye düşürecekmiş, hatta ve hatta, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verecekmiş!

Bakın siz şu LGBTİ+’lara, dostlarına, hak ve özgürlük isteyenlere!

Şirin Datça’mızın başına ne çoraplar örüyorlarmış meğer!

Böylece Kaymakamlık makamı, 20 Haziran’dan itibaren 30 gün boyunca bu tür etkinlikleri yasaklayarak Datça’yı kurtarmış.

Ha, ben Datça diyorum, çok absürt bir örnek olduğu için bunu seçtim, siz Türkiye okuyun.

Onur Ayı yasakları Türkiye’nin her yerinde. Ankara’da ODTÜ’de Onur Yürüyüşü düzenlemek isteyen öğrenciler, polis tarafından şiddet kullanılarak ters kelepçeyle gözaltına alındı. İstanbul, İzmir, Antep, Eskişehir, Çanakkale gibi şehirlerde de Onur Ayı ile ilgili bütün etkinlikler, Datça’daki bahanelerin aynısıyla yasaklandı.

Sadece yasaklamakla da kalınmadı.

Toplumsal duyarlılıklara pek hassas olan, halkın bir kesiminin diğer kesimine kötü davranmasından çok ama çok korkan, bu yüzden de yasakçılığı pek seven devlet kurumlarımız, aşırı sağcı grupların tehdit ve linç girişimlerine sessiz kaldı. İstanbul Üniversitesi Eşitlik Topluluğu’nun kampüste düzenlemek istediği Onur Pikniği, kampüsün önünde toplanan cihatçı-faşist kitlenin linç tehdidi nedeniyle iptal edildi. Halkın piknik yapma özgürlüğünü tehdit eden cihatçı-faşist gruba ne oldu? Elbette hiçbir şey olmadı ama piknik için toplanan öğrenciler gözaltına alındı.

Tehditler bununla da sınırlı değil. Siyasi yelpazenin sağının da sağında kalan LGBTİ+fobik parti ve örgütler, üyelerine Onur Haftası etkinliklerine karşı çıkma ve düzenletmeme çağrısında bulundu. Hatta ODTÜ’de yapılacak yürüyüş öncesinde, görevi öğrencilerin hak ve özgürlüklerini korumak olan rektörlük dahi, öğrencilere gönderdiği mailde, Onur Yürüyüşü’nü yaptırmama konusunda hassasiyet göstermeleri çağrısında bulunmuştu.

LGBTİ+ etkinliklerine getirilen yasakların halkın bir kesimini diğer kesimine karşı kışkırtacağı, kamu düzenine ve genel ahlaka zarar vereceği, kin ve nefrete sebep olacağı iddiaları elbette ki anlamsız ve gerçek dışı. Aksine, asıl devlet kurumları bu yasaklarla imza koyduğu uluslararası anlaşmaları ve kendi iç hukukunu çiğniyor ve o dediklerini kendisi yapıyor.

Çünkü bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.

Çünkü bütün insanlar cinsiyet kimliğine ve cinsel yönelimlerine bakılmaksızın eşittir.

Bu temel ilkelerin uygulanmadığı yerlerde, bunların uygulanmasını sağlamak, bu ayrımcılığa dikkat çekmek, farkındalık yaratmak için düzenlenecek her türlü etkinlik, elbette sonuna kadar meşrudur. Hak ve özgürlük savunucuları, daha güzel bir dünyada yaşamak isteyenler, LGBTİ+’ların özgür, eşit ve onurlu yaşam mücadelesini desteklemek zorundadır.

Çünkü bir tek ayrımcılığa bile göz yummak, diğer bütün ayrımcılıkların ve haksızlıkların kapısını aralar. Baskılara, adaletsizliğe, ekonomik yıkıma, içinde bulunduğumuz sosyal, siyasi ve ekonomik krize cevap vermenin yolu, LGBTİ+’ların mücadelesiyle ezilen diğer bütün kesimlerin mücadelesini birleştirmek ve büyütmektir.

Datça da böyle kurtulur, dünyanın kalan kısmı da…


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Oyumuz HDP’ye, hedefimiz antikapitalist alternatifin inşası

Selahattin Demirtaş’ın ilk defa cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde “Oyumuz umuda oyumuz Demirtaş’a” kampanyası, antikapitalist bir alternatif çağrısı da yapan etkili bir kampanyaydı.

Bugün çok daha etkin bir kampanyaya ihtiyacımız var.

Bunun iki nedeni var: Birisi, sol muhalefetin milletvekilliği pazarlıklarının dışında, sokağa, ezilenlerin en temel ihtiyaçlarına odaklanmasına yardımcı olmak ve seçim kampanyası sırasında yan yana gelmeyi arzulayan milyonlarca bağımsız aktiviste başka bir alternatifin mümkün olduğunu göstermek.

Diğer neden ise Erdoğan-Bahçeli ittifakının açık ara mağlup olması için, seçimleri seçimlere, sandığa ertelenemeyecek kadar ciddiye almak. Bu şu anlama geliyor; Erdoğan-Bahçeli iktidarı hem tek adam rejiminin dışlayıcı niteliği tarafından törpüleniyor hem de bu rejimin niteliği tarafından tetiklenen ekonomik, politik, sosyal ve ahlaki krize karşı günün her saati direnmek, mümkün olan her yerde birleşik direniş köprülerini inşa etmek gerek. 

Sadece seçimlere endekslenmiş bir yan yana geliş, seçimlerde muhalefetin işini “kolaylaştıracak” birleşik mücadelenin kitlesel bir şekilde örülmesi için yeterli olamaz.

Milliyetçilik yarışı ve soldan basınç

Emek ve Özgürlük İttifakı’na sürekli bir şekilde soldan, antikapitalist bir açıdan basınç yapmak zorundayız. Seçim kampanyası, hem iktidar hem de 6’lı Masa açısından 2023’ün ilk günlerinden itibaren, sadece bir seçim kampanyası olmayacak, ama aynı zamanda milliyetçiliği köpürtme yarışı da olacak.

Cumhuriyetin 100. yılı esprisi, iktidar tarafından tüm toplumu milliyetçi histeriler temelinde kutuplaştırmak için bulunmaz bir fırsat olarak kullanılacak. Muhalefet ise 100. yılı “iktidardan daha daha iktidar içeren” bir söylemle ele alacak.

Cumhuriyetin bütün ötekileri, en başta bugünün ırkçılar tarafından şiddet içeren eylemlerde yıpratılan, hedef gösterilen “favori ötekisi” göçmenler tümüyle düşmanlaştırılacak. İsveç ve İtalya’da seçimlerde göçmen düşmanlarını iktidara doğru yürümesi, anaakım burjuva partilerin kurmaylarının aynı dersi çıkartmasına neden oluyordur büyük bir ihtimalle.

Sadece göçmenler değil, iktidarın bugün hayata geçirdiği sert yoksullaşma, sert anti demokratikleştirme, sert baskı politikalarına bugün yanıt vermek için bugün mücadele etmenin, bugünün mücadelelerini sandığa, seçim gününe ertelememenin önemini sürekli olarak anlatmak gerekiyor. 

“Kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!”

Seçim süreci içinde işleyecek büyük bir eylem takvimi var. Kadın eylemleri, 19 Ocak Hrant Dink’i anma etkinliği, dünya göçmenlerle dayanışma günü, soykırım anması, Newroz, 1 Mayıs, seçim mitingleri. Ayrıca her gün gerçekleşen saldırganlıklar var. LGBTİ+’lara, kadınlara, göçmenlere yönelik saldırılar, iş cinayetleri, ücretlere ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar var. Kaldı ki küresel düzeyde dayanışma gerektiren olaylar gerçekleşiyor. Rusya’nın nükleer tehdidi, iklim krizine karşı küresel ve yerel direnişler, bugün İran’da olduğu gibi aniden patlayan isyan dalgaları.

Bugünün eylemini yarına ertelememek, hem seçim gününe militan bir şekilde hazırlanmak, eylemlerde yan yana gelme alışkanlığını kazanmak, hem iktidarın yıpranma, kitle temelini kaybetme hızını artırmak ve seçimleri yüzde 60’a yüzde 40 oranında kazanmayı garantilemek hem de seçimlerden sonra oluşacak siyasal iklimi, krizlerin faturasını emekçilere yüklemek için kullanmayı aklına getirecek olanları şimdiden uyarmak için çok önemli.

İktidarın uygulamalarına karşı herkesle birlikte “Bu iktidar gitmeli” diyeceğiz.

6’lı Masa’nın sağa karşı sağ eğilimlerin güçlü olduğu başka bir egemen sınıf fraksiyonu olduğunu bilerek, “Sağcılara oy yok” diyeceğiz.

Emek Özgürlük İttifakı’na ise soldan basınç yaparak, tüm bileşenlerin, hep bir ağızdan, devlete ve tüm burjuva muhalefete, “Kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” demelerini sağlamaya çalışacağız.


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Ülkeler ve ittifaklar: Otoriter yönetimler nasıl yenilir?

Türkiye seçim sürecine doğru yaklaştıkça dünyanın farklı ülkelerindeki seçimler ve buralarda otoriter hükümetlere karşı kurulan ittifaklar Türkiye kamuoyunda da tartışılıyor.

Bu tartışmaların en sonuncusu Macaristan seçimleri oldu. Ülkeyi 12 yıldır tek başına yöneten Orban hükümeti, kendisine karşı birleşen 6 partiden oluşan ittifakı yendi.  Slovenya’da geçtiğimiz haftalarda yapılan seçimi ülkenin otoriter lideri, “mini Trump”  Janez Jansa’ya karşı sadece 4 ay önce kurulan Özgürlük Hareketi Partisi galip gelmeyi başardı. 

Biraz daha geriye gidersek İsrail’de uzun yıllardır iktidarda bulunan Netanyahu yönetimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı seçimi kaybetmişti. Şili’de ise genç sosyalist Gabriel Boric etrafında birleşen sol partiler ve sosyal hareketler seçimi kazanmayı başarmıştı.

Bu seçimlerin hepsi otoriter iktidarlara karşı kurulan farklı ittifakların kimi zaman kazandığı kimi zaman da kaybettiği deneyimler oldu. Bu seçimlerden Türkiye açısından önemli dersler çıkarmak son derece önemli. 

Macaristan’da ittifak yenilgisi, İsrail’de Netanyahu’nun geri dönme ihtimali

Macaristan’da gerçekleşen seçimlerde 12 yıldır iktidarda bulunan ve ülkeyi hızla otoriter bir rejim olmaya doğru götüren Victor Orban’ın Fidesz Partisi ile ittifak ortağı KDNP oyların %53’ünü alarak büyük farkla birinci oldu.

Orban’a karşı 6 muhalefet partisinin birleşek oluşturdukları Macaristan İçin Birleş hareketi, Péter Márki-Zay’i ortak aday göstermişti ancak anketlerin aksine Orban, %35 oy alan Zay’i büyük farkla  yendi. Bu yenilgi, Türkiye’deki 6’lı ittifakın da yaşayabileceği bir dizi seçim kampanyası sorununun ardından yaşandı. 

Öncelikle Orban yönetimi uzun süredir iktidarda olup, muhalif ve bağımsız medyayı tamamen kapatmış, ülkeyi Soros ve küresel güçlerin ele geçirmeye çalıştığına dair kutuplaştırıcı bir komplo teorisi yaymış, mülteci istilasına karşı ülke güvenliğini koruduğunu ilan etmiş, LGBTİ+’lara karşı sert bir kampanyaya girişmiş ve yüksek enflasyona karşı maaşları radikal ölçüde artırmıştı. Ukrayna savaşı konusunda ise tarafsız bir politika izleyerek muhalefetin Macaristan’ı Rusya ile savaşa sürükleyeceğine dair propaganda yapmıştı seçim boyunca.

Muhalefet ittifakı (Macaristan İçin Birleş) ise ortak bir seçim çalışması yapamayarak daha baştan dağınık bir görüntü verdi. İçerisinde faşist bir parti olan Jobbik, liberal sağ Momentum Hareketi, 3 ayrı merkez sol parti ve Macaristan’ın Yeşil Partisi’nin yer aldığı ittifak sadece Orban’dan kurtulmak gerektiğine dair bir seçim kampanyası yapabildi. Orban rejiminin olumsuzlukları ve yolsuzluk, hırsızlık iddiaları üzerine kurulu bir seçim kampanyası yapıldı. Çıkardıkları aday Márki-Zay ise eski bir Fidesz Partisi destekçisi yani muhafazakar bir sağcı adaydı. Yerel seçimlerde Fidesz’in güçlü olduğu küçük bir şehir olan Hódmezővásárhely’de ortak aday olarak belediye başkanlığını kazanmış olması nedeniyle Orban’ın tabanındaki muhafazakar oyları çekebileceği düşünülüyordu. 2018’deki yerel seçimlere kadar ülkede bilinmeyen bu yeni politikacının ülkedeki kutuplaşmayı aşarak Fidesz tabanından da oy alabilmesi muhalefeti aynı şeyin genel seçimlerde de başarılabileceği sonucuna götürmüştü. Ama öyle olmadı. 6’lı ittifak 2018 yılında aldıkları oy toplamının da altına düştü, parlamentodaki sandalye sayısı azaldı. 

Seçim süresince birçok kriz yaşadı ittifak cephesi. İttifakın en büyük partisi ülkenin Fidesz’den sonra en çok oy alan partisi faşist Jobbik seçim sırasında ittifak tartışmaları nedeniyle bölündü. Solcu partilerle koaliyon yapılması tabanında sorun yarattı ve Jobbik’ten ayrılan bir grup yeni bir parti kurarak seçimlere katıldı ve %5 oy almayı başardı. Jobbik’in güçlü olduğu birçok yerde ittifaka beklenen oy çıkmadı. 

Bir başka kriz ise ortak bir program çıkarılamaması sonucu her partinin iktidar alınırsa yapılacaklar konusunda farklı şeyler söylemesi oldu. Ortak aday Márki-Zay’in açıklamaları diğer partilerin açıklamalarıyla çelişti. İktidar bu ayrılığı çok iyi kullandı. Bu duruma karşı partiler Márki-Zay’in kampanyasına zarar vermemek için açıklama yapmama kararı aldı. Ama bu çelişkiler zaten ekonomik sıkıntı ve savaş riski yaşayan ülkede belirsizliğin hakim olacağı anlayışını kuvvetlendirdi ve bildikleri otoriter ama en azından ne yaptığını bilen tek parti iktidarına destek artmış oldu. 

Türkiye ile kıyaslanan bir başka ülke ise İsrail olmuştu. Orada da 12 yıldır iktidarda olan ve yine yolsuzluk iddiaları, ekonomik sorunlar ve sert savaş yanlısı uygulamalarıyla ülkeyi yöneten Benjamin Netanyahu yönetimi seçimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı kaybetmişti.

Bu geniş ittifak içerisinde İsrailli Arapların partisi de vardı, sol ve sağ merkez partiler de. Netanyahu’nun Likud Partisi’nden Filistinlilere karşı yeteri kadar sert davranmadığı eleştirisiyle ayrılan siyasetçilerin kurduğu partiler de vardı.

İttifak özellikle Netahyahu’ya karşı süren yolsuzluk soruşturması sayesinde ve seçimlerin iki yılda 4 kez tekrarlanmasının verdiği yorgunlukla beraber kazanılabilmişti. Ancak mecliste sadece bir fazla sandalyeye sahip olarak çoğunluk olabilmişti. Birbiriyle tümüyle uyumsuz politikalara sahip bu 8 partili ittifakın iktidarda kalmayı başarıp başaramayacağı tartışılırken Ramazan boyunca yaşanan çatışmalar ve ölümler ittifak üyesi bir milletvekilinin istifasıyla çoğunluğun kaybedilmesine yol açtı.

Netanyahu bu dağınık koalisyonun yakın zamanda tamamen işlevsiz kalarak erken seçime gitmesini bekliyor. Böylece yolsuzluklar ve otoriterlik ile suçlanırken ittifakın ülkedeki ekonomik sorunlara da şiddet olaylarına da çözüm bulamamış olmasından yararlanarak bir kez daha güçlü bir iktidar kurarak geri dönmeyi hedefliyor.

Bu iki seçim ve ittifak deneyimleri Türkiye açısından iki önemli ders içeriyor. Birincisi Macaristan örneğinde olduğu gibi sandık matematiğinin işlememe ihtimali ve Erdoğan’ın da muhalefetin çelişkilerinden yararlanarak istikrar ve güvenlik söylemi ile iktidarını koruması. İkincisi de İsrail örneğinde olduğu gibi dağınık bir ittifakın seçimleri kazansa da kısa sürede içine düşeceği bir yönetim krizinin ardından tekrar istikrar sağlayıcı bir “kurtarıcı” olarak geri dönme ihtimali.

Gerçek ittifak: Şili’de radikal solun zaferi ve Slovenya’da yeni partinin başarısı

Sol açısından örnek alınabilecek başka ittifak deneyimleri de var dünyada. En son gerçekleşen Slovenya seçimleri ilginç bir örnek. Slovenya’da da Yugoslavya döneminde “komünist” bir bürokrat olan ve Alman basınının "mini Trump" lakabını taktığı sağcı başbakan Janez Jansa hükümeti, ülkede demokrasiyi geriletmek ve basın özgürlüğünü sınırlamakla suçlanıyordu. Orban’a yakın bir siyasetçi olan Jansa, yine Orban gibi giderek otoriterleşmiş, muhalif basını sindirmişti. Jansa daha önce de üç kez başbakanlık yapmış ve 2013’te yolsuzluktan iki yıl hapis cezası da almıştı. Son iktidarında ise aşırı sağa doğru yönelerek ülke demokrasisinin altını oymakla itham ediliyordu. 

Jansa alternatifsizmiş gibi görünürken seçimlere 4 ay kala kurulan merkez sol Özgürlük Hareketi Partisi seçimlerden %34,5 oy alarak galip ayrıldı. Jansa’ya karşı kurulan merkez sol ve yeşil bir parti olan Özgürlük Hareketi’nin liderliğini ise ilginç bir şekilde bir iş insanı olan Robert Golob yapıyor. Golob’un, mecliste 12 sandalye kazanan diğer küçük sol partilerle ittifak kurarak bir koalisyon hükümeti kurması bekleniyor. Jansa’nın uygulamalarına karşı demokratik özgürlükleri güçlendirmesi bekleniyor. Yeşil ve sosyal demokrat bir program uygulaması bekleniyor.   

Slovenya’dan ayrı olarak esas büyük başarı ise Şili’de yaşnmıştı. 2021 sonunda gerçekleşen seçimleri Gabriel Boriç’in liderliğindeki sol ittifak kazanmıştı. 

2017’de Geniş Cephe isimli sol partiler ittifakı kurulmuş ve Boric bu hareketin lideri olmuştu. 2019’da ülke çapına yayılan kitle eylemleri sonrası sağcı iktidar yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Ülkeyi saran işçi, kadın ve gençlik hareketleri neoliberalizmin dünyada ilk uygulandığı ülke olan Şili’de neoliberalizme son vereceklerini haykırıyordu.

Kitle eylemleri sonucu Geniş Cephe ile Komünist Parti ve toplumsal hareketlerin aktivistleri yeni bir ittifak kurdular: Haysiyeti Tanıyın (Apruebo Dignidad) hareketi. Bu ittifak neoliberal politikalar altında Şili emekçilerinin haysiteyini yitirdiğini ve onu yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan radikal bir sol program etrafında birleşti. Yapılan ön seçimde eski öğrenci hareketi lideri Boriç %60 oy alarak hareketin devlet başkanı adayı olarak seçildi.

Bu geniş ve radikal sol ittifak milyonlarca kişiyi değişimin mümkün olduğu konusunda heyecanlandırdı ve harekete geçirdi. Bu büyük umut ve değişim hareketi seçimlerde %56 oy alarak sağcı adayı mağlup etmeyi başardı ve Salvador Allende’den sonra ülke başkanlığına seçilen ikinci sosyalist lider oldu.

Şili örneği sol bir ittifak projesinin nasıl gerçekleştirilebileceğinin iyi bir örneği. Anket ve sandık sonuçlarına dayanarak kurulan ittifaklar evdeki hesabın çarşıya uymaması sorunlarıyla karşılaşırken birleşen hareketlerin kurduğu mücadele ittifakları sadece kendi ülkeleri için değil tüm insanlık için de umut olabiliyor.

Türkiye’de de bu yılın ilk aylarında 200’den fazla grev yaşanmış, binlerce kadın İstanbul Sözleşmesi için sokaklara inmiş, tüm yasaklara ve baskılara rağmen LGBT+’lar yine sokaklarda mücadele etmeyi sürdürmüş, çevre ve kent hareketleri birçok eylem gerçekleştirmiş ve Kürt hareketi bütün baskılara rağmen Newroz’da gücünü koruduğunu göstermişti. Bu hareketlerin oluşturacağı radikal bir sol program milyonları seçim kampanyasında heyecanlandırarak harekete geçirebilir ve AKP’ye karşı gerçek bir sol seçenek yaratabilir. Bu Şili’deki gibi yeni bir ittifak platformu şeklinde ya da Slovenya’daki gibi yeni bir sol parti şeklinde de olabilir ama bu olmadığı zaman Türkiye’yi bekleyen olsaı sonuçlar Macaristan veya İsrail örnekleri gibi duruyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Marksizm ve savaş

Emperyalizmin krizinin biriktirdiği çelişkileri düşündüğümüzde Ukrayna savaşı yeni bir aşamaya tekabül ediyor. Nitekim, ABD ve Çin arasında Tayvan üzerinden yaşanan gerilimlerle o bölge de savaşın eşiğine geldi. 

Devletler arasında yaşanan jeopolitik rekabetin kızışması, çatışmalar ve savaşlar, iklimden ekonomiye ve siyasal krize kadar hemen her alanda kapitalizmin krizlerinin derinleşmesine yol açıyor. Ukrayna savaşı sonrasında milyonlarca insanın yerinden olması, her iki taraftan da binlerce insanın ölmesi gibi insani krizlerin dışında, hayati önem taşıyan enerji ve gıda fiyatlarında da sıra dışı yükselişler yaşanmakta. Küresel üretim noktaları ve ticaret yollarında, tedarik zincirlerinde baş gösteren ciddi aksamaların meydana gelmesi, askeri harcamalarda muazzam artışlar, uluslararası ilişkilerde yaşanan gerilim ve kamplaşma, kitlesel göçler, halkların düşmanlaştırılması; uluslararası ölçekte bedeli tamamen işçi sınıfına ödetilen emperyalist bir savaş yaşanıyor. Nitekim, gıda ve enerjiye ulaşmada yaşanan kriz sonucunda işçi sınıfı dünya çapında mücadeleye atılmaya başladı. Sri Lanka’da krizin yol açtığı kitlesel mücadele iktidarı devirdi. Panama’da da gıda ve akaryakıt fiyatlarındaki fahiş artışlar tarihin en büyük kitlesel işçi mücadelesine yol açtı. İngiltere, Almanya, İtalya, Güney Afrika ve Sudan’da başlayan grev dalgasının etkileri ABD ve Fransa’ya ulaştı. 

Ukrayna savaşı 7’inci ayını doldurdu. Ne Rusya Ukrayna’yı işgale girişirken hedeflediğine ulaşabildi ne de Ukrayna Rusya’yı topraklarından çıkarabildi. Hemen herkes uzun sürecek bir savaş olduğunda hemfikir. Bu anlamda, emperyalistler arasındaki güç mücadelesi sonucunda ortaya çıkan savaş karşısında doğru tutum almak, kitlesel bir savaş karşıtı hareketi inşa etmek açısından hayati önem taşıyor. 

1989-1991’de Rusya ve Doğu Bloku ülkeleri yıkıldığından bugüne yaşanan pek çok savaş, ABD hegemonyasının gerilemiş olduğunu gösteriyor. Nitekim, ABD’nin 1989’da Panama’yı işgal etmesi, 1990-91 Körfez Krizi, 1992’de BM Güvenlik Gücü’nün Somali’ye yaptığı “insani” müdahale, 1999’da Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanması; tüm bunlar Soğuk Savaş koşullarının çözülmesiyle yeni savaşlar ve kargaşalar dönemine girildiğine ilişkin ilk işaretlerdi.

ABD’nin Irak ve Afganistan savaşı emperyalizmin krizini derinleştiren yeni bir aşamaydı. Aynı zamanda ABD’nin hegomonik çözülüşünü hızlandıran gelişmeler olarak da yaşandı. 2008’de yaşanan ekonomik krizle birlikte ABD’nin ekonomik gerileyişi de hızlandı. Rusya ve özellikle Çin ekonomilerinin güçlenmesiyle birlikte ABD tamamen bu yükselişe yanıt vermeye odaklı bir ülke haline geldi.

“Asıl düşman içeridedir”

Büyük çatışmaların, altüst oluşların yaşandığı olağanüstü zamanlardan geçiyoruz. Rosa Lüksemburg, Junnius adlı broşüründe, olağanüstü koşullarda yaşanan savaşların büyük değişikliklere yol açtığını yazmıştı. Lenin de kapitalizmin emperyalizm aşamasında, devletler arasındaki rekabet ve güç mücadelesinin kaçınılmaz olarak savaşa yol açacağını söylemişti. Clausewitz'in “Savaş, siyasetin başka yollarla devamıdır” dediği ünlü sözünü güncellersek: Kapitalist devletler arasındaki güç mücadelesi, etki alanları ve pazarlar üzerinde gerilimler belli bir eşiğe ulaştığında, siyasal ve ekonomik rekabette kimin egemen olacağını belirlemek için, savaş yeniden bir seçenek haline gelir. Temenniler ve diplomatik girişimler kapitalistleri caydıramaz. 

Troçki I. Dünya Savaşı esnasında “Savaş ve Enternasyonal” adlı broşürde emperyalizmin krizinin tüm ulusal ekonomilerin çöküşüne yol açtığı koşullarda gerçekleşen savaşın, dünya ekonomik gücüne sahip olan ülkenin egemen sınıfının işine yarayacağanı anlatıyordu. Bu savaşla büyük güçten dünya gücüne dönüşecek olan ülkenin kapitalist sınıfın sömürüsünü hedeflediğini açıklarken, emperyalizmin uluslararası kaosa yol açtığının, bu kaostan tek çıkışın uluslararası işçi devrimi olduğunun da altını çiziyordu. 

Lenin de kapitalizmin bir parçası olan savaşın kapitalizmin yıkılmadan sona ermeyeceğinden hareketle savaşa karşı etkili bir mücadele perspektifi savundu. Lenin’in tutumu çok basitti: Savaşı kapitalistler ile işçi sınıfı arasında iç savaşa çevirmek. Bu anlamda Karl Liebnecht’in “asıl düşman ana yurttadır” perspektifi mükemmel bir formülasyondu. Lenin’in sözünü ettiği iyi temenniler ve diplomatik girişimlerden oluşan pasif bir barış programı değil, kitlesel grevlerden cephede kurulan kardeşçe ilişkilere, milyonluk eylemlerle harekete geçip savaşan cepheyi yenilgiye uğratmaktı. 

Savaşın işçi sınıfının önüne “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemini koyduğunu söyleyen Rosa Lüksemburg da iyi temenniler ve uluslararası kuruluşlar nezdinde gerçekleşecek kısmi reformlarla emperyalizmi zayıflatmaya yönelik reformizmi eleştiri yağmuruna tutmuştu. Rosa’ya göre, dünya savaşının sosyalistlerin önüne koyduğu asıl problem, işçi sınıfının savaşa hazır olup olmadığıydı. Savaşı ancak işçi sınıfının kitle grevlerinden oluşan mücadelesiyle durdurabilirdi. 

Barış işçilerle gelecek

I. Dünya Savaşı’na son veren şey, Rusya’da başlayan, Almanya, Avusturya ve Macaristan’a kadar tüm Avrupa’yı kuşatan işçi devrimleriydi. Lenin’in söylediği gibi; emperyalistler arasındaki savaş siperlerde sürerken, fabrikalarda başlayan isyan ve grevler kapitalistleri yenilgiye uğratmış, devletler savaşa son vermek zorunda kalmıştı. Bunun bir başka örneği de Vietnam’da yaşandı. Devasa bir güç olan ABD’nin küçücük bir köylü ülkesine açtığı savaş, bizzat savaşan cephede başlayan isyan ve kitlesel gösterilerle ABD’nin yenilgisine yol açtı. 

Vietnam’da savaş karşıtı kitlesel mücadeleler sadece savaşa son vermekle kalmamış, kitlesel grevler ve öğrenci isyanlarından oluşan sosyal hareketlerin küresel ölçekte patlamasına yol açtı. 2003’de ABD’nin Irak’ı işgali karşısında da dünya çapında 36 milyon insan sokağa çıktı. Bu hareket başarılı olamasa da ABD’nin hegemonyasını ciddi ölçüde yıprattı. 

Ukrayna’daki savaş Stalinizm’in ve reformizmin tarihsel krizini bir kez daha açığa çıkardı. 

Emperyalist devletler arasındaki güç mücadelesi sonucunda ortaya çıkan kamplaşmalar karşısında sınıf perspektifini bir kenara atanlar, Troçki, Lenin ve Rosa Lüksemburg’un savaş karşısındaki tutumlarını tamamen unutup, işçi sınıfını birbiriyle rekabet eden emperyalist kamplardan birini desteklemeye çağırmaktalar. 

Stalinistler büyük Rus şovenisti Putin’in emperyalist işgalini meşrulaştırma yarışına girerken, Paul Mason’ından Gilbert Achar’ına, Zizek’ine, birçok isim de NATO ve ABD’nin yanında taraf oldu. Rusya’ya yaptırımlar uygulanmasını, Ukrayna’nın silahlandırılmasını savundular. Oysa egemen sınıflar arasındaki rekabette hangi kamp kazanırsa kazansın kapitalist sömürü ilişkileri devam edecek. Sosyal demokratların I. Dünya Savaşı’nda “anayurt savunusu” adı altında kendi burjuvalarını destekleyen sosyal şovenistlerin benzeri tutumlar alması ile gerçek sosyalistler arasında kalın bir çizgi var.

Ne ABD ve NATO güçleri ne de Rusya ve Çin bu savaşı durdurabilir. Başta Rusya olmak üzere işçi sınıfının dünya çapında kitlesel grevler ve buna eşlik eden milyonluk gösterilerden oluşan mücadelesi bu savaşı durdurabilir.



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Dayanışma, hemen şimdi!

Türkiye düzenli olarak göçmen cinayetlerinin işlendiği bir ülke. Faşist Ümit Özdağ’dan, daha insancıl kelimeler seçmeye özen gösterse de fiiliyatta pek farklı şeyler önermeyen Kılıçdaroğlu’na ve elbette bugünkü durumun mimarı olan iktidara kadar etki sahibi olan tüm siyasi aktörlerin bu cinayetlerde sorumluluğu vardır.  

Göçmen cinayetleri basit adli vakalar gibi kayda geçiyor ve göçmen meselesini izlemeyi hedef edinen bir avuç yayın dışında üçüncü sayfanın ötesine geçemiyor. Oysa bu cinayetler politiktir. 

Irkçı cinayetler politiktir

Tıp fakültesini yeni kazanmış bir gencin bıçaklanması haberini, normalde olsa günlerce acıklı müziklerle sömüreceğinden hiç kuşku duymayacağımız basının Faris Mhammed Al-Ali cinayetinden neredeyse hiç bahsetmemesi cinayetin politik olduğunun kanıtlarından yalnızca birisi.

Irkçı Ümit Özdağ’ın, taziye yayınladığı için İHH’ya küfretmesi, yani hiçbir suçu olmayan genç bir çocuğun öldürülmesini övmesi ise Özdağ’ın da bu cinayetin politik olduğunu düşündüğü anlamına geliyor. Henüz Zafer Partisi gibi ırkçı örgütlerin bu olaydaki doğrudan dahlini bilmiyoruz. Fakat Özdağ, cinayetin sorumluluğunu paylaşmaya oldukça hevesli görünüyor. Yeniden bir göçmen öldürülürse eğer, bunun, en az silahı tutan kadar Özdağ gibi ırkçı nefret simsarlarının da suçu olacağını göstermek için bundan daha açık bir örnek düşünemiyorum. Şarkıcı Gülşen’in “halkı kin ve nefrete tahrik etme” gerekçesiyle ev hapsinde tutulmasına karşın katillere “elinize sağlık” diyen Ümit Özdağ’ın başına bir şey gelmemesi ise cinayetin politik olduğunun bir başka kanıtı.

Sorumlular

İçişleri Bakan Yardımcısı İsmail Çataklı’nın Özdağ’a cevaben “insan değilsin” sözlerine canı gönülden katılıyorum elbette. Fakat konuyu hak temelinde ele almak yerine tamamen ahlaki ve temelsiz bir yerden inşa eden, kendi çıkarı için göçmenleri koz haline getiren, misafirlik gibi uydurma kavramlarla konuyu geçici gibi göstererek Özdağ gibi ırkçılara bağırıp çağırıp yalan söyleme imkanını sağlayan bu ortamın mimarı bugünkü iktidar, en öndeki uygulayıcısı da İHH’dır, bunu da elbette unutmamak gerekiyor. Bu kişi ve kurumların Özdağ gibilerin çıtayı yükseltmesi sayesinde şövalye gibi görünme imkanı bulması ise ayrıca öfke verici.  

Bu siyasi iklim ve gerek katillerin gerek Özdağ gibi azmettiricilerin cezasız kalması, göçmenlerin cinayet veya geri gönderilme tehdidi altında ve dehşet içinde yaşamaya zorlanması demektir. Peki bu kimin işine yarıyor? Özdağ gibi, bir siyasi krizi fırsata çevirmenin peşinde, ırkçılığı köpürtmeyi çok iyi bilen ve hünerlerini göstermeye çalışan küçük esnafların işine çok yarıyor bir defa şüphesiz.

Güvencesiz işgücü

Fakat göçmenlerin dehşet içinde yaşaması demek, hakları için sesini çıkarmaya kalkarsa can güvenliği için endişe etmeye başlaması gerekeceğini düşünerek yaşaması demek. Bu da, herkesten çok, göçmenlerin ucuz, güvencesiz ve pek çok zaman kayıtsız emeği sayesinde yeşeren sermayenin işine geliyor elbette. Zira takdir edersiniz ki yerel işçilerden çok daha ucuza çalışmak durumundaki göçmen işçilerin, ücretleri ve hakları için mücadele etmeye çekindikleri bir ortamın sürdürülmesi, göçmen işçi çalıştıran her patronun arzulayacağı bir şey. Ücretleri aşağıda tutan ise bulabildiği her işte çalışmaktan başka seçeneği olmayan göçmenler değil patronlar.

Göçmen düşmanlığıyla maskelenen sorumlular

Tabi ki göçmen düşmanlığının sermayeye yararları ücretlerle sınırlı değil. “Üniversiteye sınavsız giriyorlar” denildiğinde eğitimdeki, “hastanede sıra beklemiyorlar” denildiğinde sağlıktaki “kiraları yükseltiyorlar” denildiğinde barınmadaki gerçek ve esasen sermayenin ürettiği ve kamusal harcama ile çözülmesi gereken sorunlar, hiçbir statüsü olmadığı için kendini savunması son derece zor olan bir kesimin üzerine yıkılmış oluyor. “Şavaştan kaçıyorlar” denildiğinde ise tüm bu sorunlara çözüm olabilecek kaynakların orduya akıtılmasının üzerini örten militarizm besleniyor. Ve elbette suçun göçmenlere yıkılması, bu sorunları göçmenlerle beraber yaşayan Türkiyeli emekçiler ile göçmen emekçilerin arasını açıyor. 

Geri gönderme iddiası: insanlık dışı bir propaganda!

Göçmenlerin geri gönderilmesi ise insanlık dışı olduğu gibi esasen bir yalandan ibaret. Bir defa gönüllü veya davul zurnalı geri gönderme diye bir şey olamaz bunu vurgulamak gerekiyor. Geldikleri yerlere geri dönmek istiyor olsalardı insanlar zaten dönerlerdi. Dönmemelerinin sebebi geldikleri yerlerde can güvenliği olmaması, iş imkanı olmaması veya basitçe burada bir hayat kurmuş olmaları. Hâl böyleyken bu insanların “geri dönmeye” nasıl gönüllü edilmelerinin planlandığı sorusu önemli bir soru haline geliyor. Gitmek isterken gidemeyen göçmenler ise tümüyle AB ile TC arasındaki göçmen anlaşması sonucu burada esir kalan göçmenlerdir.

Fakat öte yandan milyonlarca insanın toplu halde sınırdışına gönderilmesi demek muazzam bir maliyet demek. Okul ve hastane yapmak yerine sınıra daha da fazla asker yığmayı ve göçmenleri göndermeyi vâdedenler bir yandan ırkçılığı sıradanlaştırırken öbür yandan yalan söylüyorlar. Göç idaresi zaten devamlı ne kadar çok göçmeni sınırdışı ettiğiyle övünen bültenler yayınlıyor. Tabii bu, göçmenler konusunda AKP’den de sağda duran muhalefet blokunun bugünkünden de daha gaddarca uygulamalara imza atamayacağı şeklinde okunmamalı, bu pekâlâ mümkün. Fakat esas önemli olan şu: göçmenleri göndermek emekçilerin hiçbir sorununu çözmeyecek. İnsanların zorla otobüslere bindirilip çatışma olan bölgelerdeki daha inşaatı bile bitmemiş evlere konulmasıyla fakirlik veya işsizlik azalmayacak. Tam tersi, sırf ırkçılığın ekmeğine yağ sürmek için, kamu kaynakları tüm emekçileri ayağa kaldırmak yerine insanlara eziyet etmek ve onları ölüme terk etmek için harcanacak. Irkçılara da nefret saçacak ve böbürlenecek alan sağlanmış olacak. 

Göçmenler sorun değildir

Göçmen sorunu diye bir sorun yoktur. Göçmen sorunu dediğimiz şey aslında küresel fakirlik, savaş ve iklim krizi sorunudur. Problem insanların yaşanamaz hale gelen yerlerden kalkıp kendilerine daha iyi bir hayat araması değil, yaşadıkları yerlerin yaşanamaz hale gelmesidir. Sınırlara örülen bunca duvar, bunca asker, göç ederken öldürülen veya ölümüne göz yumulan bunca göçmen, insanların göç etmesine engel olmuyor. Sorunun, göçmenlerin geliyor olması olduğunu söyleyenler ise insanlara göç etmekten başka çare bırakmayan savaş tacirleri, fosil yakıt şirketleri ve bugün göçmenlerden veba gibi söz eden devletlerdir.

Ve göçmen sorunu diye bir şey yoktur, ırkçılık sorunu diye bir şey vardır. Konuyu, “elimizde şu kadar insana yetecek kadar ekmek var göçmenler gelip hesabı bozuyor” diye anlatanlar, salgınla, savaşla zenginleşen, bizler fakirleşirken büyüttükleri mallarının doğal hakları olduğuna inanmamızı isteyenler ve onların mallarının bekçiliğini yapanlardır.

Irkçılığın panzehiri dayanışmadır

Oysa işçilerin, yan yana durduklarında hakları olan insanca yaşamı alacak gücü potansiyel olarak her zaman var. Irkçılık ise bunun önündeki en büyük engel. Bu yüzden koşulsuz bir şekilde göçmenlerin eşit hakları için tüm emekçilerin beraber mücadele ettiği koşulu hedeflemeliyiz. Gerçekçi olmak görünümü altında “sığınmacı kılığında gelen savaşçılar” veya “gönüllü geri gönderme” gibi sağcı pozisyonlara taviz vermek ise böyle bir koşula bizi yaklaştırmayacak.  

Irkçı nefretin uluorta saçılabilmesi ve hatta can alabilmesi yalnız göçmenlerin değil bu günlerden, emekçilerin nefes alabildiği, özgürlüklerimizi geri aldığımız ve daha fazlası için mücadele ettiğimiz günleri arzulayan herkesin asli meselesi olmalı. Irkçı siyasetçilerin söyledikleri yalanlara kulak kapamak yetmez, biz duysak da duymasak da onlar örgütlenmeye ve seslerini büyütmeye devam ediyorlar. Irkçılık sözle geriletilemez, ırkçılığın tek ilacı dayanışmadır. Irkçılığın bir ayda verdiği hasarı onarmak seneler sürebilir, ve elbette aldığı canlar geri gelmez. Bu yüzden göçmenlerle dayanışma, hemen şimdi!  


Dila Ak Tüm Yazıları

Umutsuzluğa yer yok

Oldukça uzun bir süredir, her geçen gün hukuksuzluğun daha da ileri boyutlara ulaştığı, bu kadarını da yapamazlar artık diye şaşırma limitlerimizi yeni bir kademeye çıkardığımız bir ortamda yaşıyoruz. Elbette böyle bir ortamda akıl sağlığını korumak, geleceğe umutla bakmak ya da gelecekten bir şeyler beklemek veya bir şeylerin değişebileceğine inanmak zor olabilir, pek çokları pesimist bir bakış açısı benimseyebilir. Kadınlara, öğrencilere, işçilere, doğaya, mültecilere, çocuklara, LGBTİ+’lara yönelik pek çok saldırı ve şiddet haberi, hukuksuzluk, katliamlar, içinden çıkamayacağımız bir çukura düştüğümüz psikolojisi yaratabilir pek ala. 

Çocuğunun gözleri önünde saldırıya uğrayan anneler, yüksek binaların bilmem kaçıncı katından “düşen”, yakılarak, boğazı kesilerek, kılıçla öldürülen kadınların saldırı ve cinayet haberleri karşısında korkuya kapılmakta ya da “Acaba sokakta tanımadığı biri tarafından saldırıya uğrayacak sıradaki kadın ben olabilir miyim?” düşüncesinin zihinlerde yeşermesinde de şaşılacak hiçbir şey yok elbette.

Ağustos'ta 31 kadının öldürüldüğü, en az 12 çocuğun istismar edildiği gibi haberler devam ediyor.

Örgütlü direniş

Ama bir kadın olarak benim tüm bu cinayetler, adaletsizlik, cezasızlık gibi olaylar karşısında hala güçlü durabilmemi sağlayan bir şey var: örgütlü mücadele. Erkeklerin iyi hal indirimleri aldıkları, mağduru suçlayarak cezasızlıkla ödüllendirildikleri, sırtlarının sıvazlanarak gelecekteki potansiyel saldırıların teşvik edildiği ve önünün açıldığı bir ortamda, kadınların muazzam bir birliktelik içerisinde birbirlerine tutundukları, davaların peşini bırakmayarak hukuku toplumsal bir baskı yaratarak da olsa sağlamaya çalıştıkları ortamda geleceğe umutla bakabiliyorum. “Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla”, “Gece karanlıktan korkarsan bu şehri ateşe veririz” ve “Kadın kadının yurdudur” gibi caps, meme ya da illüstrasyonlar gördüğüm zamanlar bile içimi büyük bir güvenlik, huzur ve umut duygusu kaplıyor.

Birilerinin pes etmediğini ve bir şeyleri değiştirmek için uğraştığını görmek bana ilham veriyor. Kadıköy’de bir sokakta gördüğüm bir duvar yazısı var: “Kendimizden başka kurtarıcıya ihtiyacımız yok” yazıyordu. Oturduğu yerden sadece hayıflanarak ve “bizden hiçbir şey olmaz” diyerek moral açıdan daha da dibe çökmenin ne kendimize ne de geleceğimize bir faydası var. Tek başımıza verdiğimiz mücadele ile de maalesef bir şeyleri değiştirmek çok zor. Kulağa ezbere söylenen şeyler gibi gelse de örgütlülük ve birleşik mücadelenin önemi, kitlelerin, durumu değiştirebilme gücünü elinde tutanların ta kendisi olmasından geliyor. 

Dila Ak

(Sosyalist İşçi)


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Asgari ücret net 10 bin lira olmalı

Sonbahar geldi, havalar giderek soğuyor. Okulların da açılması ile işçi ve emekçiler için maddi sorunlar dayanılmaz hale geldi. 

Doların yükselmesi; başta enerji olmak üzere, tüm ürünlere, mal ve hizmetlere yeni zamlar demek. Hükümet ne kadar tersini söylese de, Türkiye’ye döviz gelmiyor. Merkez Bankasının bağımsız olmaması, baskıcı, antidemokratik uygulamalar dışardan döviz girişini engelliyor. Hükümet bütün umudunu Rusya, Çin ve Ortadoğu’dan gelecek paralara bağlamış durumda. Ama Akkuyu için gelen 15 milyar dolardan başka para gelmedi. 

Önümüzdeki günlerde, enflasyondaki tırmanış devam edecek. Açlık sorunu artacak, buna okul masrafları, yakıt masrafları da eklenince işçiler, emekçiler için yaşam maliyeti epeyce artacak.

Doğal gazın m3 fiyatı geçen yıl Eylül ayında 1,7 liraydı. Bugün doğal gazın m3 fiyatı 5,5 lira. Doğal gaz faturalarımız, geçen yıl kış aylarında, aylık 400-500 liraydı. Şimdi en az bin 500 lira olacak, artış 3 kattan fazla.

Geçen yıl okula yeni başlayan bir öğrencinin harcaması 200 liraydı, yeni eğitim-öğretim yılında bir çocuğun okula başlama masrafı bin TL’yi buluyor, artış 5 kata yakın.

İşçilerin önündeki bu acil parasal sorunların dışında, elbette önemli bir konu da sendikal örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi. Pek çok işyerinde, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücret düzeylerinin yükseltilmesi için işçiler sendikaya üye olmak istiyorlar. Ama patronların cevabı hemen öncü işçileri işten atmak, sendikanın yetkisini tanımamak, gerekirse işkolu değişikliği gibi numaralarla sendikal örgütlenmeyi engellemek oluyor. 

Daha geçen hafta İzmir Kemalpaşa’daki Özsüt fabrikasında 16 işçi, Tekgıda-İş’e üye oldukları için işten atıldı. Yine İzmir Torbalı’daki Philip Morris (Marlboro) fabrikasında çalışan taşeron işçiler, sendikalaştıkları gerekçesi ile işten atıldılar, işten atılan işçilerin geri alınması ve sendikal haklarının tanınması için başlattıkları direniş sürüyor.

Bütün bu sorunlarla başa çıkabilmenin, kış aylarını göğüsleyebilmenin tek yolu, işçi sınıfının her düzeyde dayanışması, eylemlerini birleştirmesi, gıda fiyatlarının, kiraların ve enerji fiyatlarının dondurulması, zamların geri çekilmesi ve asgari ücretin derhal 10 bin nete çekilmesi için mücadele etmesidir. Açlık ve yoksulluk, aynı zamanda sınıf şekillenmesine en büyük tehdittir.

Faruk Sevim

(Sosyalist İşçi)


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Stefan Zweig gibi olmak

Dünyadaki otoriter sağcı liderler ile faşist liderlerin birinci gündemi göçmenlerdi ve hâlâ göçmenler:

Trump ile ilgili son iddia, sınırdan geçmeye çalışanların bacaklarına ateş edilmesine dair. Daha nicelerini bildiğimiz için bu iddia kulağımıza gerçekçi geliyor.

Danimarka billboardlarında, Suriyelileri ülkelerine, dolayısıyla ölüme gönderme propagandası yapılıyordu ve hâlâ bu konuyla ilgili gündemleri sıcak.

Faşist Le Pen’in oylarının artmasının nedeni göçmen düşmanlığı.

İngiltere’de Ruanda meselesinde büyük rolü olan Priti Patel’in “burası bizim ülkemiz” diye bağırması ve sağcı iktidarın göçmenleri taşıyan botları durdurma görevini taşeron bir firmaya vermesi.

Ve bu saydıklarımın daha niceleri. 

Peki, kendine sol diyen CHP ve CHP lideri Kılıçdaroğlu ne yapıyor? Yukarıdaki sağcı ve faşistlerden farkı ne? 

Her konuşmasında göndermekten bahsediyor, faşistler tarafından provoke edilen halkı yatıştırmayıp Bolu belediye başkanı gibi bir faşisti partisinden ihraç etmekten kaçınıyor.

Muhalefet partileri bu günlerde seçime hazırlanırken bir bir iktidar olduklarında yapacaklarını sıralıyorlar. Birinci sırada parlamenter sistem var, ikinci sırada da göçmenler. Liste ekonomi, yolsuzluk, adalet vs. gibi kavramlarla devam ediyor. Halkın önceliği ekonomi olsa da ucuz politikaların sonucunda göçmenler hedef tahtasında. Türkiye’nin tek sorunu sanki göçmenlermiş gibi; sokakta, masada, evde konuşulan Suriyeliler, Afganlar.  Parlamenter sistemin dağılmasında da, ekonominin bozulmasında da, adaletin zayıflamasında da, yolsuzlukların artmasında da göçmenlerin etkisi sıfır, sıfır, sıfır. 

Tüm sorunların kaynağıymış gibi bir algı yaratılıyor ve bu algıyı düzeltmek için siyasiler hiçbir şey yapmayıp seçmene algılarında haklıymış gibi davranıyorlar.

Sayıları az olsa da göçmenlere oturum izni ve vatandaşlık veriliyor. Verilmesi de sorun. Ve sorun olmasının birinci nedeni oylarının AKP’ye gitme kaygısı. Özellikle de değerli Türkiye küçük burjuvazisinin, orta sınıfının, statükocuların kaygısı. Muhalefetin özellikle de ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun sol olarak(!) bu noktada tarihi bir misyonu var. Stephan Zweig’ın* sözüyle bu, onun yıldızının parladığı an olabilir. Kılıçdaroğlu seçmene tabii ki kulak verecek ama o bir lider. Yanlış bilinenleri ve kötü algıları değiştirme, gerçekleri saptırmadan anlatma sorumluluğu var. Eminim “mış gibi” değil de aklın ve vicdanın sesini dinlese, gerçekten yıldızı parlayacak.

Türkiye halkı merhametli ve yardım severdir ancak her halk gibi yanlış bilgilendirildiğinde tepkisel olabiliyor. Muhalefet, oturum izni ve vatandaşlık alanlara güvence verse; ötekileştirmeden, gerçeklerin üstünü kapatmadan, ırkçı partilerin söylemlerini yalanlayan, saptırılmış bilgileri düzelten, göçmenleri sosyal hayata entegre eden bir tutum izlese, hem göçmenlerden hem de Türkiye halkından alacağı oylar artacaktır. 

Türkiyeli seçmen cesur politikacılardan hoşlanır. Kılıçdaroğlu’nun gerçekten de yükselen bir yıldızı var, ama bu yıldızın parlaması; göçmen, Kürt, eşcinsel ve kadın hakları konusundaki tavrına bağlı. Demirtaş gibi cesur olmasına bağlı. İnsanlara güven verecek konuşmalar yapması, seçmenin nabzına göre (ki bu nabız yanlış bilgilerle yükseltiliyor) değil; insanca, adil, kucaklayıcı ve helalleşmeye gerek kalmayacak adımlar atması onu ileriye taşıyacaktır. 

Ve yeni CHP’yi “mış” gibi değil de iddia ettiği sol, sosyal demokrat partiye dönüştürme şansı var. 

Zweig’ın hem dünya barışına katkısına hem eserlerine kulak vermek önemli. Ya Gandi gibi ya Zweig gibi olmak ya da otoriter sağ politikacıların yolundan gitmek. Seçim Kılıçdaroğlu’nun.

Figen Dayıcık Fırat

* Yıldızının Parladığı Anlar- Stephan Zweig



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

3. ittifak, güçlendirilmiş parlamenter sistemden daha ötesi

24 Eylül 2022 Cumartesi Haliç Kongre Merkezinde açıklanan Emek ve Özgürlük İttifakı Deklarasyonu son altı aydır yürütülen bir çalışmanın sonucu.

Altılı Masa’nın oluşum sürecinde kendisine yer verilmeyen HDP’nin çağrısıyla bir araya gelen EHP, EMEP, TİP, TÖP ve Sosyalist Meclisler Federasyonunun oluşturduğu ikinci altılı bir ittifak.

Aslında HDP’nin kendisi demokratik Kürt siyasetinin uzun yıllara yayılan Türkiye Partisi arayışının sonucu olarak, 2013 yılında kurulan bir ittifak partisi. Yeşil Sol Parti, Devrimci Parti, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi ve Demokratik Bölgeler Partisi’nden oluşuyor.

HDP’nin kuruluşunda EMEP ve DSİP de yer almıştı, ilerleyen süreçte farklı nedenlerle ayrıldılar.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer alanlar, seçimde ve kritik siyasal eşikte hep HDP ile yan yana durdular, birlikte davrandılar.

Demokratik Kürt hareketi, 1994 seçimlerinden itibaren her seçimde mümkün oldukça en geniş sosyalist, sol güçlerle; 2011 seçimlerinden itibaren Kürt çevreleriyle de ittifakla seçimlere katıldı.

Bu anlamda Türkiye’nin en hayati ve kritik seçimlerine ilişkin Emek ve Özgürlük İttifakı oluşturmalarının sürpriz bir yanı yok. Beklenen ve olması gereken bir ittifaktı.

HDP’nin kuruluşunda yer alan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) ittifak çalışmalarına hiç davet edilmemesini ve çalışmanın başında davet edilen Halkevleri, Sol Parti ve TKP’nin hangi gerekçelerle ittifak çalışmalarından çekildiklerini tartışmakta yarar var.

Emek ve Özgürlük İttifakı Deklarasyonu, Kürt demokratik hareketini ve ittifak partilerini izleyen ve aynı mahalleden olanlar için yeni bir şey söylemiyor, heyecan yaratıcı bir niteliği yok. Bildik, tanıdık şeyler.

Ama kritik seçim öncesi, Cumhur İttifakı ve Altılı Masa arasında süren tartışmaya ilişkin daha ilk paragrafında geniş ve yeni bir alan açıyor, mücadeleyi hedefliyor.  

Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin acil görevidir.” 

Deklarasyonun bu cümlesi, Altılı Masanın tek adam rejiminde yapmayı hedeflediği Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin çok ötesinde, önemli siyasal, toplumsal dönüşümün mücadelesini tanımlıyor.

Emek, sermaye çatışmasında kendini emek ekseninde, sistemin restorasyonu, reorganizasyonu tartışmalarında ise sistemin demokratik dönüşümü ekseninde bir yere konumlandırıyor.

Tek adam rejimini değiştirip dönüştürmenin yolunu açmayı tek başına başaramayacağının bilinciyle hareket ederek, Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmaktan söz ederken, Altılı Masa’dan hiç söz etmemesi, bu konudaki sorumlu davranışın bir gereği olsa gerek.

HDP’nin üçüncü odak olma hedefine, diğer partilerin oylarının ciddi bir katkısı olmayacağını herkes bugüne kadarki seçim tecrübelerinden biliyor ve kestiriyor. Konuyu bu sınırlılıkta değerlendirmek eksik ve yanlış bir yaklaşımdır.

Her şeyden önce bu Kürt demokratik hareketinin siyasal, sosyal, kültürel yapısını ve mücadelesini doğru analiz edememektir. Kürt mücadelesinin her evresinde sol ve sosyalistler, güçleri ölçüsünde her zaman Kürtlere yol arkadaşlığı yaptılar.

HDP’nin ikili ittifakı

Kimi solcuların, muhafazakârların, aydınların sandığı gibi hiçbir zaman ne ana akım Kürt siyaseti ne de gelişmiş Kürt sosyal toplumsal yapısı buna yabacı ve kapalı olmadı. Bu fazlasıyla eski bir yanlış ezberdir, günü birlik yaklaşımdır.

Kürt muhafazakârların küçük bir azınlığının, tıpkı Türk muhafazakârların büyük çoğunluğu gibi sol ve sosyalistlere aşırı alerjisi sürüyor. Bunlar Kürt mücadelesinin Kürt Muhafazakârlarda yarattığı değişimi kavrayabilmiş değiller. HDP’yi ulusal hareketin sınırlarına hapsetmek istemekteler.

Diğer yandan ittifak siyaseti nedeniyle HDP’nin Kürt seçmeninde gelişen, “HDP’yi gereğinden fazla sola çektiği, güçleriyle orantılı olmayan bir ağırlık verdiği” yönündeki eleştiriler karşısında; ittifak ve HDP’nin sosyalist, sol bileşenleri ciddi bir yol haritası oluşturmak zorundalar.

HDP içinde ve ittifakta yer alan partiler, örgütsel egolarına, küçük çıkar hesaplarına yenik düşmeyecekleri, sol içi rekabetten uzak demokrat bir konum almak zorundalar. Barışın olanaklarını ve çatışmanın risklerini merkeze almalılar.

Demokratik Kürt siyasetinin bir süredir ikili ittifak politikası izlediği dikkate alındığında, bunun önemi daha iyi kavranacaktır. Barışa giden yolun taşlarını döşenmesine böyle katkı konabilir.

HDP, Emek ve Özgürlük İttifakı çalışmasına paralel, bu güne kadar olduğu gibi bir de Kürt siyasi partileriyle ittifak çalışması yürütmektedir. Bunun da kısa sürede sonuçlanması bekleniyor.

Kürt partileriyle yapılacak ittifakın kendine has zorlukları ve sorunları var. Her ikisi de salt oy ve siyasal güç hesabıyla yapılmıyor. Tartışmalarda siyasal amaç ve fayda çok kez unutuluyor. Bu yanlış bakış ve kavrayış “HDP böyle bir ittifak kurmasa ne kaybeder” sorusunu sorduruyor.

Ana akım Kürt siyaseti, ittifakların getireceği oydan daha fazla, demokratik siyasal sonuçlarla ilgileniyor. Türkiye’nin demokratikleşerek barışa ulaşılacağının farkında olarak strateji geliştiriyor.

Seçim sistemi bugün partileri düne göre ittifaklara daha fazla zorlamasına rağmen, merkez Türk siyaseti HDP ile seçim ittifakı yapmaktan uzak.

HDP’yi ve Kürt haklarını bastırma, yalnızlaştırma ve kriminalize etme siyaseti karşısında, sosyalistlerin enternasyonal olma iddialarının bir gereği olduğu kadar, Türkiye’nin demokratik dönüşüm mücadelesinin de bir gereğidir, bu ittifak. Bunun için illa ittifak içinde yer alma şartı yoktur ama barışın kazanmasını hızlandırmak için, HDP’nin/ Kürtlerin yalnız bırakılmasına rıza göstermemek gerekiyor. Bunun oyla ölçülemeyecek psikolojik ve siyasal değeri vardır.

Seçim sürecinde Emek ve Özgürlük İttifak’ı, tek adam rejiminden kurtulabilme olanaklarını doğru değerlendirmenin imtihanından geçecek. Demokratikleşme, sosyal ve siyasal eşitlik, adalet, hukuk derdi olan ittifak dışındaki muhalefet ise, Emek ve Özgürlük İttifak’ı ile ortaklıklarını çoğaltmanın imtihanından geçecek.



Melike Işık Tüm Yazıları

Sahipsiz köpeklere yönelik saldırılara son!

Sokak köpeklerinin konumunu ve fotoğraflarını yayımlayan web sitesi Havrita’nın son aylarda gerçekleşen köpek cinayetleriyle ilişkisi gündeme gelince toplumdan tepki yağdı. 

Uygulamada önce kendi halinde öylece yatan sahipsiz köpekler, ardından kimi sahipli köpekler ve hatta köpekleri besleyen insanlar sanki varlıkları birer suçmuş gibi ifşalanarak hedef gösterilmeye başlandı. 

Uygulamanın son aylarda artan köpek cinayetleriyle ilişkili olduğu ve uygulamada işaretlenen bölgelerdeki köpeklerin zehirleme gibi saldırılarla karşılaştığı belirtiliyor. Sosyal medyada bu işaretlemelerin gündem olmasıyla sitenin kapatılması için binlerce imza toplandı. Nihayetinde siteye ve sosyal medya hesaplarına erişim engellendi fakat sahipsiz köpeklere yönelik saldırılar devam ediyor.

Uygulamanın sahipleri her ne kadar uygulamanın “önlem ve bilgilendirme” amacı taşıdığını ve hatta hayvan refahını gözettiğini iddia etse de “başıboş köpek çeteleşmesi”, “köpek saldırısı” gibi başlıklarla daha en başından çözüm sunma amacından ziyade bir korku ve nefret aşılama amacı güttüğü anlaşılıyor. Üstelik Havrita, diğer pek çok köpek düşmanı sosyal medya hesabı tarafından destekleniyor. Tüm bu siteler ve sosyal medya hesapları, sokaktaki sahipsiz köpeklere yönelik bir nefretin örgütlenmesi ve yöntemi muğlak bir “başıboş köpeklerden kurtulma” gayesinde birleşiyor. 

Sokakların köpekler için güvenli bir yer olmadığı ve sahipsiz köpek nüfusunun kontrol edilmesinin hem hayvanlar hem insanlar için gerekli olduğu konusunda herkes hemfikirken yapılan bu “başıboş sokak hayvanlarından kurtulma” vurgusu, yöntemi ne olursa olsun başıboş köpeklerden kurtulmak için başvurulan her yöntemin meşru olduğu fikrini pekiştiriyor. 

Oysa medyada sokak hayvanlarını hedef göstererek sunulan saldırıların sorumlusu sokak köpekleri değil; hayvan hakları savunucularının yıllardır dile getirdiği güvenli kısırlaştırma seferberliğini yürütmeyenler, hayvanları birer silah olarak kullanan sahipler ve hayvanların barınma, beslenme gibi temel haklarını hiçe sayan yönetimlerdir. Gelgelelim hesap vermeye, sorumluluk almaya pek de niyeti olmayan tüm bu sorumlular, sahipsiz köpekleri toplamayı, zehirlemeyi ve hatta öldürmeyi bir çözümmüş gibi sunmaya cesaret edebiliyorlar.

Havrita gibi, hayvanların temel haklarını doğrudan tehdit eden uygulamalar tamamen kapatılmalı, bu uygulamalar aracılığıyla hayvanlara saldırılar düzenleyenler 5199 sayılı Hayvanların Korunması Kanunu’nu ihlalden cezalandırılmalı. 

Sokak köpeklerine yönelik saldırılar ve onları hedef alan söylemlere derhal son verilmeli. 

Melike Işık

(Sosyalist İşçi


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.



Onur Korkmaz Tüm Yazıları

Nükleer silahlar neden yasaklanmalı?

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgal edilmesi nükleer silahlanma caydırıcılığı tartışmasını da yeniden gündeme getirdi. Hatta geçtiğimiz günlerde New York Times’da yayımlanan bir makaleye şu başlık atıldı: “Ukrayna 30 yıl önce nükleer silahlarını teslim etti, şimdi pişmanlık içinde.” 

Makalede Ukrayna’nın soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından 1994’teki Lizbon Protokolü ile elindeki nükleer başlıkları Rusya’ya teslim ettiği hatırlatılıyordu. Eski Savunma Bakanı tarafından söylenen şu sözler aktarılıyordu: “[Nükleer] kapasitemizi bir hiç uğruna verdik.”

Her ne kadar makale bir pişmanlıktan bahsetse de tarihi deneyimler sayesinde biliyoruz ki nükleer barış getirmez ve bombaların üzerine barış inşa edilemez. Emperyalist rekabet ve nükleer silahlanma yarışı sadece ölüm ve sefalet getirir. 

Hatırla: 1945’te ne olmuştu?

İnsanlık tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1945’de gerçekleşti. 6 Ağustos’ta ABD bugünkü nükleer silahların etkisin yanında oldukça küçük kalacak 12-13 kilotonluk bir bombayla Hiroşima’yı, 3 gün sonra da 20 kilotonluk bir bombayla Nagazaki’yi vurdu. Amerikalı gazeteci John Hersey Hiroşima adlı kitabında bu iki kentte yaşananı şöyle anlatmıştı: 

“Bu iki kentte önce gözleri kör eden bir ışık, eşyaların, insan derisini tutuşturan bir sıcaklık, sonra korkunç bir gürültü ile yapıları yerle bir eden sesten hızlı hareket eden bir şok dalgası ve arkadan da ağaçları söken, eşyaları, insanları uçuran kasırgalar, küçük ve ilkel iki atom bombasının hissedilen ilk belirtileri oluyordu.”

Hiroşima'daki atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140 bin, Nagazaki'de ise 80 bin insan çoğunluğu o anda olmak üzere bir yıl içerisinde öldü.  Beş yıl içinde ölenlerin sayısının ise Hiroşima’da 200-250 bine, Nagazaki’de 150 bine ulaştığı tahmin ediliyor. Etkileri de hala sürüyor; başta kan kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli artışlar görülüyor. Gelecek kuşaklardaki etkisi ise henüz hala tam olarak tahmin edilemiyor.  

1945’den ders çıkarmamak

Bu felaketin ardından soğuk savaş ve nükleer silahlanma yarışı başladı. 1945-1980 yılları arasında yapılan nükleer denemeler sebebiyle yaklaşık 2.4 milyon insanın hayatını kaybedeceğini öngörmek mümkün. Nükleer santraller bugüne kadar yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Milyonlar ise sızıntı ve serpintiden etkilendi. Fukuşima Nükleer Felaketi sonrasında radyasyon Avrupa’ya kadar ulaştı.

Emperyalist silahlanma yarışı 

Bugün doğrudan nükleer silah sahibi dokuz ülke var. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş NATO paylaşım ülkesini sayarsak bu sayı 14’e çıkıyor. 58 megaton güce varan nükleer silahlardan söz ediyoruz. Bu büyüklüğü şöyle daha iyi ifade edebiliriz: 25 megatonluk tek bir bomba, içerisinde yaşayan 18 milyon insan ile birlikte İstanbul gibi bir metropolü komple yok etmeye yetebilir. 

Bugün dünyada 19 bine yakın nükleer başlığın üzerinde yaşıyoruz.  Bunların yarısı bile dünyadaki canlı hayatını yok edebilecek, yüzde 1’i ise tarım alanlarının yok edebilecek ve kıtlık başlatabilecek güçte. 2 binden fazlası da yarın ateşlenecekmişçesine hazırda bekliyor. Dünya barışını da gezegeni de tehdit etmeye devam ediyor. 

Bedelini kim ödüyor?

Bu emperyalist güçler sadece silahları ellerinde bulundurmak için yılda 105 milyar dolar harcıyor. Sadece ABD’nin 10 yıllık nükleer silah bulundurma maliyeti 634 milyar dolar. 

Bu bütçeler başka halklar üzerinde kurulan sömürüden ve yurttaşların eğitim sağlık gibi harcamalarından kesiliyor. (Bu paranın boyutunu şöyle düşünebilirsiniz; pandemi döneminde Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık bütçesi 2,5 milyar dolardı.) 

Ne yapmalı?

Biz başta kendi yurttaşı olduğumuz ülkelerin savaşına, emperyalist müdahale ve söylemlerine, nükleer ve silahlanma bütçelerine karşı birleşmeli ve mücadele etmeliyiz. 

Barışı ancak sıradan insanlar olarak bizler kalıcı şekilde inşa edebiliriz.

Onur Korkmaz



Ozan Tekin Tüm Yazıları

İran’da halk rejimi devirmek için sokakta

İran’da Mahsa Amini adlı bir kadının karakolda öldürülmesinin ardından başlayan öfke dalgası giderek yayılıyor. Bu, ülkede son 15 yılda gelişen birçok protesto dalgasından biri. Yoksul kitleler eninde sonunda mollalar rejiminin mezarını kazacak.

22 yaşındaki Kürt kadın Mahsa Amini, Tahran'da başörtüsü denetimi yapan ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan üç gün sonra hayatını kaybetmişti. 16 Eylül’deki cinayetin ardından başlayan protestolar, Tahran, İsfahan ve Tebrik gibi büyük merkezler ve Kürt şehirleri dahil olmak üzere 80 civarı yerleşim yerine yayıldı.

Genç kadının gözaltında dövüldüğü ve işkenceye maruz kaldığı tahmin ediliyor. Polis teşkilatı kalp krizi geçirdiğini iddia etse de öfkeli kitleler bunu pek umursamıyor. 

Radikal eylemlerin sonunda birçok yerde karakollar ve devlet binaları ateşe verildi. Ülkenin batısındaki Uşnu (Şîno) kentinin büyük bir bölümünün göstericilerin kontrolüne geçtiğine yönelik haberler medyada yer aldı.

İran rejimi ise her zaman olduğu gibi gösterilere vahşetle karşılık veriyor. Birçok yerdeki gösterilerde yüzlerce aktivist gözaltına alındı. Twitter ve internet erişimi sık sık yasaklanıyor. 

Geçtiğimiz hafta içinde devlet destekli “başörtüsünü savunma” yürüyüşleri yapıldı ve burada “komplolar” ve “dine saldırılar” kınandı. Bunun yanı sıra gazetemiz yayına hazırlandığı sıralarda İran’daki gösterilere yönelik devlet saldırıları sonucu ölenlerin sayısı 50’yi aşmıştı. Cumhurbaşkanı Reisi ise daha da sert müdahalelerin geleceğini belirten bir mesaj yayımladı.

Kadınlar ve Kürtler isyanda

İran’daki gösterilerin ele alınabilecek birçok yönü var. Birincisi, Mahsa Amini’nin tüm dünya isyan eden kadınların sembollerinden biri hâline dönüşmüş olması. 

Kadınlar artık hiçbir yerde görünüşlerine, kılık kıyafetlerine yönelik dayatmaları kabul etmiyor. Başörtüsünün zorla çıkartılmasını ve zorla taktırılmasını da reddediyorlar. 

Bu muazzam özgürlük hareketi bugün Amini’nin yasını tutuyor ve kadınlar bir daha karakollarda öldürülmesin diye sokaklara çıkıyor. İran’da öfkeli kadınlar protesto gösterilerinde başörtülerini çıkartıp atıyorlar. 

Amini, cenaze töreninde, Kürt halkı tarafından kitlesel olarak, “Jin jiyan azadi” sloganlarıyla uğurlandı. 

Baskılar ve yoksulluk

Gösterilere farklı jenerasyonlar da katılırken, özellikle gençlerin çok öfkeli ve militan olduğu dikkat çekiyor. 

İnsanlar dine veya başörtüsüne karşı değiller, ancak sosyal hayatlarına karışılmasını istemiyorlar. Zorla başörtüsü takılmasına karşı özgürlüğünün garantilenmesinin peşindeler. 

Aynı zamanda İran, Batı emperyalizminin ambargolarının yanında, ekonomisini sürekli özelleştirmelere açıyor ve yoksulların daha da kötü koşullarda yaşadığı bir ortam yaratıyor. 

Bütün farklı ekonomik ve toplumsal rahatsızlıklar bu tür isyanlarda kendini gösteriyor.

Gösteriler ilk değil

2009’da seçim sonuçlarını protesto eden Yeşil Devrim hareketi büyük bir isyan dalgası yaratmıştı. Devlet bunu kanla bastırdı. 

İran rejimi aynı zamanda Ortadoğu’da 2011 yılından itibaren gelişen devrimlerin de düşmanı oldu. Arap Baharı’nı ezmek için Suriye’deki Esad rejimine fiili askeri ve ekonomik destek sundular.

2017 yılının son günlerinde İran’da yine büyük gösteriler yaşanmıştı. Hayat pahalılığına karşı yapılan eylemler kısa sürede birçok şehre yayılmış ve geniş kitlelerin katıldığı rejim karşıtı eylemlere dönüşmüştü. Halk sokaklarda günlerce polisle çatışmıştı. 

2018 yılının sonunda ise kamyon şoförlerinin başlattığı grev dalgası birçok farklı sektöre yayılmıştı. 300 bin kamyoncunun kontak kapatmasının ardından öğretmenler, çelik işçileri, inşaat işçileri, belediye çalışanları, şeker kamışı üretiminde çalışan emekçiler arka arkaya grevlerle rejimi sarsmıştı. 

2020 yılının sonunda ise binlerce enerji işçisi benzer bir iş bırakma eylemine girişmişti. 

2021 yılında susuzluğa karşı gösteriler oldu. 

Bu yılın Mayıs ayında ise temel bazı gıda maddelerindeki devlet desteğinin kesilmesi üzerine yaşanan fiyat artışlarına karşı protestolar yaşandı. 100 şehirde greve giden öğretmenler ve Tahran’da yüzde 57 ücret artışı kazanan otobüs şoförleri mücadelenin başını çektiler.

Dini elitlerin yönettiği kapitalizm

20. yüzyıl boyunca emperyalizme karşı ayaklanmaların yaşandığı ve 1979’da işçilerin de katıldığı bir devrimin gerçekleştiği İran’da, bunun ardından Humeyni ve mollalar işçi hareketini boğarak iktidara el koydu. 

1980’lerdeki İran-Irak Savaşı ile birlikte Humeyni “milli birlik” sloganıyla milliyetçiliği kullanarak iktidarını pekiştirdi. 

Devleti yöneten dini elit aynı zamanda İran kapitalist sınıfının bir parçası. Sürekli olarak ABD karşıtlığı ve yaptırımların haksızlığı temelinde milliyetçi bir propaganda yapıyorlar. Ancak tarihsel olarak bu kanadın birçok üyesi yolsuzluklara bulaşmış durumda. 

Aynı zamanda ekonomiyi sürekli olarak yoksulların aleyhine olacak değişimlere tabi tutuyorlar. Ve bu baskıcı rejim halkın nefretini çekiyor, bu yüzden sürekli isyan dalgalarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Arap Baharı’nın ruhu

İran’da sık sık kitleler eylemlerle rejimi sarssa da çok çeşitli muhalefet kesimlerinin bir araya geldiği politik platformlar fazlaca kurulamıyor. 

Siyasi muhalefetin başını orta sınıf “reformist” aydınlar çekiyor. Her ne kadar gösteriler Arap Baharı’nın ruhunu andırsa da, işçi sınıfının öncü kesimlerini kapsayacak devrimci örgütlerin yokluğu, tıpkı Arap Baharı’nda olduğu gibi hareketin sönümlenmesine ve bastırılmasına yol açıyor. 

Türkiye’de yaşayan sosyalistler içinse İran’da sokağa çıkan yoksullarla dayanışma göstermek tartışmasız bir zorunluluk. 

1968’de Paris’i izleyen İngiliz öğrenciler “Bugün Fransa, yarın Britanya” sloganları atıyorlardı. İşçilerin öfkesi bir kez patlak verdiğinde kolayca bölgedeki diğer yerlere yayılabiliyor. Biz de İran’da mücadele edenlerin kararlılığından Türkiye’deki eşitlik ve özgürlük mücadeleleri için ilham almalıyız.

---

Kadınlar ve gençler en önde

Princeston Üniversitesi’nde akademisyen olan sosyalist aktivist Peyman Jafari, eylemlerde farklı jenerasyonların bir araya geldiğini, kadınların ve gençlerin en önde olduğunu aktarıyor:

“Gençler arasında giderek büyüyen bir öfkeli ruh hâli var. Günlük hayatlarına devletin müdahale etmesini artık istemiyorlar. Bu onların dine veya başörtüsüne karşı oldukları anlamına gelmiyor. Konu aslında bunu takma veya takmama özgürlüğünün olmasıyla ilgili. Gösterilere katılan bir arkadaşımla konuşuyorum, başörtüsü takan annesi onu destekliyor. Eylemlere katılan birçok kadının benzer şekilde başörtülü akrabaları ve arkadaşları var. Yani bu dindar olmak veya olmamakla ilgili bir şey değil. Ne giyebileceğinizle ilgili özgürlüğe sahip olma mücadelesi.”

Batı basını İran’daki benzer isyanları çok iştahla aktarsa da Jafari, göstericilerin “Kahrolsun baskıcılar, ister dini liderler olsun, ister Şah” şeklinde slogan attıklarını anlatıyor. Yani halk hem şu anki diktatörlüğü hem de 1979 Devrimi’yle tarihin çöplüğüne gönderilen Batı destekli Şah rejimini lanetliyor.

Peyman Jafari, “Kadın, yaşam, özgürlük” sloganının da ekonomik ve politik talepleri sisteme karşı bütünlüklü bir isyana çevirme konusunda işlevsel olduğunu söylüyor:

“Kadın, yaşam, özgürlük cinsiyetçiliği en öne koyuyor. Hayat derken, herkesin daha iyi bir hayat istediği kastediliyor. Bu aynı zamanda işçilere, yoksullara da referans veriyor. Bence bu, sisteme bütünüyle karşı olan radikal gençliğin hissiyatının güzel bir ifadesi. Sorun hem yozlaşma, yolsuzluk ve ekonominin kötü yönetimi; ama aynı zamanda siyasi ve toplumsal özgürlüklerin kısıtlanması.”

Ozan Tekin




Roni Margulies Tüm Yazıları

Aşamalı ve aşamasız devrim

İran devriminin 1979’da yarattığı müthiş heyecanı şimdi hatırlamak bile zor. Üzerinden 43 yıl geçmiş; üstelik de berbat bir diktatörlüğün, acımasız bir baskı rejiminin 43 yılı.

Hatırlamak zor, ama hatırlamak gerek. Devrim 54 yıllık bir hanedanı, hem de Ortadoğu’nun en büyük ordularından birine sahip olan bir hanedanı devirmişti; dile kolay! Dahası, günümüz için de geçerli olan bir dizi ders çıkartılabilecek bir devrimdi.

Birincisi, başarı için sokaktaki kitlelerin yanı sıra devrimin işyerlerinde de yayılması gerekir. Nitekim 1978 sonbaharında önce Tahran’daki ana petrol rafinerisi, iki gün sonra beş başka rafineri greve çıkar. Yine iki gün sonra Tahran’daki tüm hükümet memurlarının grevi başlar. Yıl sonuna doğru genel grev ilan edilir. Ve en önemlisi, işyerlerinde grev komiteleri (“şuralar”) seçilir. Bunların görevi grevleri örgütlemek ve koordinasyon sağlamaktır, ama aynı zamanda alternatif bir iktidarın potansiyel organlarını oluştururlar.

İkincisi, rejimin sokaktaki kitlelere karşı uygulayacağı şiddet kitleleri sindirebilir, ölen ve tutuklanan sayıları arttıkça korku ve yorgunluk ağır basabilir. Ama tam tersi de olabilir, öfke yükseldikçe kitlenin kararlılığı artabilir, tankların önüne giderek büyüyen bir kitle çıkmaya devam edebilir. En önemlisi, kitlenin kararlılığı polise ve askere sirayet etmeye başlayabilir. Kolluk güçlerinin arasından bazıları ellerinde silahlarıyla kitlenin saflarına katılabilir. Bu, rejimin çözülmeye başladığının işaretidir.

Bu iki açıdan, 1978-79 klasik bir devrimdir, başarısının temelini bunlar oluşturmuştur.

Şah’ın devrilip yurtdışına kaçmasından sonra nasıl bir iktidar olacağı mücadele konusudur. Ve bu mücadelenin nasıl sonuçlanacağının garantisi yoktur. İktidara bir yandan mollalar, bir yandan komünist partisi Tudeh ve gerilla örgütleri taliptir.

O yıllarda Türkiye’de de tartışma konusuydu, ne mutlu ki artık değil: Geri (“feodal, yarı feodal”) ülkelerde sosyalist devrim olabilir mi, yoksa önce burjuvazinin millî kesimini iktidara getiren bir millî demokratik devrim aşaması mı olmak zorundadır? Böyle bir zorunluluk varsa (yani tarih Stalinist aşama teorilerine uygun olarak hareket ediyorsa), o zaman işçi sınıfı birinci aşamada taleplerini dayatmamalı, millî burjuvazinin kuyruğuna takılmalıdır.

Bu aşamalı devrim inancı İran solunda egemendi. Dolayısıyla “Birinci aşama Humeyni’nindir” diye düşünüldü, muhalefet edilmedi (hatta Humeyni desteklendi) ve nihayet mollalar iktidarlarını pekiştirmek için tüm muhalefeti katletti.

Oysa tarih kitabî aşamalarla ilerlemez. Bunu bilen, şuralara odaklanan ve bağımsız bir işçi sınıfı perspektifini vurgulayan bir örgüt olsaydı 1978-79 farklı sonuçlanabilirdi.

Roni Margulies

(Sosyalist İşçi)



Sibel Erduman Tüm Yazıları

Frontex, sınır kontrolü ve Ege’deki göçmenlerin geri itilmesi

 “Avrupa Birliği'nin dış sınırlarını korumakla görevli Frontex teşkilatının eski başkanının, Yunanistan'ın göçmenleri hukuksuz bir şekilde Türkiye'ye geri göndermesinden haberdar olduğu hatta bazılarını kısmen finanse ettiği ortaya çıktı.” (EuroNews)

Eski başkan Fabrice Leggeri Nisan ayı sonunda istifa etmiş. Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi (OLAF) tarafından hazırlanan ve Alman Der Spiegel dergisi ve Fransız Le Monde gazetesine sızdırılan raporda da Frontex'in bu hukuk dışı ve zaman zaman şiddet kullanılan iadelerden en başından beri haberdar olduğu ortaya çıkmış. 

Frontex’in web sitesinde, 2004 yılında Dış Sınırlarda Operasyonel İşbirliğinin Yönetimi için Avrupa Ajansı olarak kurulduğu ve öncelikle sınır kontrol çabalarının koordinasyonundan sorumlu olduğu ve görev süresinin uzatılıp tam teşekküllü bir Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansına dönüştürüldüğü yazıyor.

 Ve şimdi ile 2032 arasında AB sınır ve göç yönetimini nasıl etkileyebileceğine dair öngörü sunan Stratejik Risk Analizi 2022'yi yayınladığı bildiriliyor. Analiz Güvenlik, demografi, iklim değişikliği, eşitsizlikler, sağlık sorunları ve yönetişim sistemleri gibi en yüksek etkiye sahip altı mega trendi ele alıyormuş. AB düzeyinde ve ulusal düzeyde stratejik tartışmaları kolaylaştırmak için alternatif gelecek senaryoları sunuyormuş. (Bu trendleri nasıl ele aldığı ve sunduğu alternatif gelecek senaryolarının ne olduğundan bahsedilmiyor)

Bu arada Frontex'in bütçesi 2015 için 143 milyon Euro'dan 2021 için 543 milyon Euro'ya yükselmiş ve ajansın personelinin 2027 yılına kadar 10 bine ulaşması planlanıyormuş.

Trendler ve alternatif senaryolar hakkında bilgi vermeyen bu stratejik analize rağmen görünen o ki uygulamada genellikle olduğu gibi, günümüzün küresel kapitalizmine içkin sorunların nedeni, dışarıdan davetsiz misafire yüklenmiş gözüküyor.

Bizim ülkede olduğu gibi Avrupa’da da göçmen düşmanlığının başta ekonomik olmak üzere ‘yaşam tarzı’ üzerinden giden argümanları var. En başta Frontex’e ayrılan bütçeye bakalım; 543 milyon Euro. Çok kompleks bir sistem deniliyor ya kapitalizm için ama bu kompleks sisteme naif sorular sorduğumuzda aslında o kadar da kompleks olmadığını görebiliriz. Tüm bunların birilerinin verdiği politik ve ekonomik yanlı kararlarından dolayı olduğunu bıkmadan söylemek lazım belki de. Neden 543 milyon Euro tüm dünyayı ve özellikle yoksul ülkeleri felakete götüren iklim kriziyle baş etmek için (önlemek için demiyorum artık önlenemez boyutta) ayrılmıyor. Göçlerin en önemli nedeni iklim krizi ve savaşlar (savaşların çoğu da gene doğal kaynakların tarumar edilmesi)

“Yaşam tarzı”na gelince, aslında, yeryüzünde yabancı olmanın getirdiği bir şey değil mi bu? Belirli bir “yaşam tarzı” sadece bir dizi soyut – Hıristiyan, Müslüman – “değerlerden” daha çok, günlük pratiklerde cisimleşen bir şey değil mi? Nasıl yiyip içtiğimiz, şarkı söylediğimiz, seviştiğimiz, otoritelerle nasıl ilişki kurduğumuz gibi. Bunlar bizim ikinci doğamız, bu yüzden doğrudan "eğitim" den çok daha radikal bir şeye ihtiyaç var,  âdetlerimizin ve ritüellerimizin ne kadar aptalca anlamsız ve keyfi olduğunu düşündürten bir deneyim gerekiyor belki - kucaklama şeklimizde, öpüşme şeklimizde, kendimizi yıkama şeklimizde, yemek yerken davranış şeklimizde doğal olan bir şey yok. Yani mesele yabancılarda kendimizi tanımak değil, içimizde bir yabancıyı tanımaktır - Avrupa modernitesinin en iç boyutu da budur aslında. Ama öyle görünüyor ki Avrupa, modernitesinin (kapitalizminin) feodal parçasını, yeni zenginlerinin tüm ayrıcalıklarını koruma peşinde.

Tüm bunlarla birlikte başta Amerika olmak üzere dünyada yeniden sınıf mücadelesi, sosyalizm nedir konuşuluyor ve özellikle gençler artık bir dönemin bittiğini bizzat yaşıyor. Bu sisteme karşı naif sorular sormaya devam edip örgütlenmek gerektiğini her türlü olumsuzluğun içinde tek alternatif yol olduğunu ancak bu yolda yürünebileceğini yoksa yolun çoğunluk için tıkalı olduğunu söylemek ve yürümek lazım.


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

İtalya'dan bir uyarı - faşist Giorgia Meloni zafer yolunda

İtalya’da 25 Eylül Pazar günü yapılan genel seçimlerin ilk sonuçları gelmeye başladığında, sandıktan aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin (FDI) birinci çıktığı anlaşıldı.

Oyların yüzde 22 ila 26’sını almış görünen aşırı sağ partiyi, Matteo Salvini'nin aşırı sağcı Lig Partisi (yüzde 8,5) ve Silvio Berlusconi'nin muhafazakar Forza Italia partisi (yüzde 6 ila 8) takip etti.  

Solu temsil eden Demokrat Parti ise yüzde 17 ila 21 arasında oy aldı.

2018 seçimlerinden sonra kurulan ve önceki hükümetin koalisyon ortağı olan 5 Yıldız Hareketi'nin oylarındaysa kayda değer bir düşüş olduğu görüldü. 2018’de yüzde 30’un üzerinde oy alan 5 Yıldız bu seçimlerde yüzde 13,5 ila 17,5 aralığına geriledi.

Resmi olmayan sonuçlara göre,  merkez sol ittifakın toplam oyları yüzde 25,5-29,5 aralığındayken; İtalya'nın Kardeşleri Partisi, Lig Partisi ve Forza Italia Partisi ile diğerlerinden oluşan sağ ittifakın toplam oy oranı yüzde 41-45 arasında. Bu durumda FDI, diğer sağ oluşumlarla koalisyonunda hem Temsilciler Meclisi hem de Senato için çoğunluğu garantilemiş oluyor. 

Faşist köklerden büyüyen İtalya’nın Kardeşleri Partisi, ittifak halinde olduğu göçmen karşıtı Lig lideri Matteo Salvini ve eski Başbakan Silvio Berlusconi ile bir koalisyon hükümeti kurarsa, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gelmiş ilk aşırı sağcı başbakanı olacak. 

İtalya’nın Kardeşleri’nin lideri Giorgia Meloni’nin faşist geçmişi, Avrupa’da yeniden yükselmekte olan aşırı sağın ve faşizmin kendini siyasi arenada yeniden yapılandırmakta olduğunun bir göstergesi. Geçtiğimiz günlerde İsveç’teki sosyal demokratlar da seçimleri, aşırı sağın önde gelen partisinin de içinde yer aldığı sağ koalisyona karşı kaybetmişti.

Demokrat Parti milletvekili Debora Serracchiani, sonuçla ilgili ilk resmi yorumunda gazetecilere verdiği demeçte, "Bu ülke için üzücü bir akşam," diyordu; “Mecliste çoğunluğa sahip olacaklar ama ülkede çoğunluk değiller.” 

Çoğunluk değiller ama bir dizi başarısız siyasi iktidarın başarısızlıklarından nemalanarak avantaj yakaladılar. İtalya'nın Kardeşleri hariç tüm büyük partiler, bankacı Mario Draghi liderliğindeki son hükümetin birer parçasıydı. Bu birliktelik hepsini itibarsızlaştırdı ve oradan açılan boşluğu Meloni’nin partisi doldurdu.

Bu sağcı partilerin öne çıkan ortak özellikleri, faşist gruplarla ilişkide ve göçmen karşıtı olmaları. Irkçıları cesaretlendiriyor, azınlıklara, göçmenlere, hak ve özgürlüklere saldırıyor, tüm bunları “ulusal değerlere” sığınarak yapıyorlar. Faşist kökleriyle gurur duyan Meloni de göçü durdurmak için, Kuzey Afrika'dan yapılan deniz seferlerine yeni bir deniz ablukası getirme çağrısında bulunmuştu.

Meloni ayrıca Polonya'nın iktidardaki milliyetçi Hukuk ve Adalet partisi, göçmen karşıtı İsveç Demokratları ve İspanya'nın aşırı sağ partisi Vox ile de müttefik durumunda. Yaz aylarında bir Vox mitingine katılmış, burada göçmenler ve LGBTİ+’lar konusunda ırkçı ve ayrımcı görüşler bildirmişti. Nitekim, göçün, büyük şirketler tarafından yönlendirildiğine, işçi ücretlerini düşürmek için planlandığına dair bir komplo teorisini pazarlamaya çalışıyor; göçmenlerin “uyuşturucu satışı ve seks işçiliği için, organize suçlar kapsamında” ülkeye getirildiğini iddia edip duruyor. 

Ayrıca hükümetin ana odak noktalarından birinin “İtalyanların yok olmasını” önlemek için doğum oranlarını artırmak olması gerektiği konusunda ısrar eden konuşmalar da yapıyor.

Meloni’nin parti logosunda bulunan alev bile, aynı simgeyi kullanan diktatör Mussolini'nin bir uzantısı olduğunu gösteriyor. Zaten kendisi de sık sık Mussolini’yi öven konuşmalarıyla gündeme gelmişti.

Hükümetin önümüzdeki ayın sonundan önce kurulması beklenmiyor. Buradan doğan avantaj, sokakta güçlü bir kadın, göçmen ve LGBTİ+ dayanışma hareketinin örgütlenmesi için kullanılmalı, yaklaşmakta olan faşizmin önüne şimdiden güçlü bir set çekilmeli. Meloni öncesindeki başarısız politikalara verilecek yanıtın faşist partilerden değil, sokaktaki kitlesel ve örgütlü mücadeleden geleceği tüm dünyaya gösterilmelidir ki faşizmin yükselişi durdurulabilsin.


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı

Suriye'de hakim güç konumundaki Vladimir Putin'in istediği oluyor mu? Ankara ile Şam yakınlaşmasına dönük atılan adımlar açıklanırken, TSK kontrolündeki bölgelerdeki muhalifler Türkiye'yi protesto ediyor.

İran'da yapılan üçlü zirve ile Erdoğan'ın Rusya ziyaretinin ardından, Türkiye ve Suriye istihbaratının görüştüğü duyurulmuş; rejimin üst düzey bir bürokratının Ankara'da görüşmeler yaptığı bildirilmişti. Birbirine hasım durumundaki iki devletin dışişleri bakanlarının görüştüğü de ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mevkidaşı Suriyeli bakanla Ekim 2021'de görüştüğünü açıklayarak "muhalif Suriyelilerle rejim arasında bir barışın olması gerektiği" sözlerini sarf ettiğini söyledi.

Protestolar

Bu sözler Suriye'nin kuzey batısında, TSK'nın kontrolündeki şehirlerde protestolarla karşılandı. Azez, Cerablus ve İdlib merkezinde sokağa çıkan göstericiler Türkiye'yi protesto etti. Protestolar TSK karargahı önü ve Ankara'nın kurduğu tesisler önünde gerçekleşti. Bir askeri konvoyun önünün kesildiği de duyuldu. 

Protestoları düzenleyenler farklı muhalif gruplar. Ortak noktaları bugüne kadar Ankara ile birlikte hareket etmiş olmaları.

TSK'nin ortağı olan Suriye Milli Ordusu ise protestocu grupları ezeceklerini duyurdu. Fakat henüz herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Suriye politikasının çoklu krizi

Komşu devlette en fazla yabancı asker bulunduran Ankara, tam anlamıyla sıkıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Suriye'de siyasi çözümden başka yol olmadığını itiraf ediyor. 

Rejim ülkenin önemli kısmını kontrol eder hale gelirken, TSK'nın kontrol ettiği bölgeleri kuşatmış durumda. Bir kaç yıl önce İdlib'de büyük çatışmalar yaşanmıştı. Suriyeli silahlı muhalefeti yok etmek isteyen Esad, kaybettiği son toprakları da geri almak amacında. Yalnız da değil. Rusya ve İran tarafından destekleniyor. Ankara'nın ülkedeki varlığı Moskova'nın izni ile muhaliflerle bugüne kurduğu ilişki ve ittifaklara dayanıyor. 2013'te patlak veren iç savaşta sona gelindi ve Ankara'nın muhaliflere dayalı politikası tıkandı. 

Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının temelini Rojava'daki Kürt yönetimini yok etmek olarak zetleyebiliriz. Sınırlarında oluşan Kürt yönetimi bölgesini parçalamış ve bir kısmını ele geçirmiş olmasına rağmen PYD/YPG kuzeydeki varlığını koruyor. Buna karşı yeni bir harekat yapmak isteyen Ankara, Rusya'dan istediği desteği henüz alamadı. Putin, Şam ile barışma şartını masaya koyuyor ve Suriye ordusunun sınırlara gelmesini istiyor. Yani Rojava karşıtı politika da tıkanmış halde.

Türkiye sınırlarının içindeyse yaklaşan seçimler, Erdoğan yönetiminin alarm zillerini çalıştırmasına neden oluyor. Ekonomik krizin faturası milliyetçi ve ırkçı muhalefet partileri tarafından mültecilere kesilirken, Suriye politikası AKP iktidarına oy kaybettiriyor. Bu yüzden kayıt dışı göçmenleri geri göndermek için harekete geçtiler. İktidar çevreleri 2,5 milyon göçmeni Suriye'yi gelecek seneye kadar göndereceklerini söylemeye başladı.

Suriye politikası değişebilir mi?

İşte bu üç etken ve Rusya'nın bastırması sonucu Ankara ile Şam'ın yakınlaşması gündeme geldi. İsrail ve Mısır ile "barışan" Erdoğan yönetimi Esad rejimi ile de uzlaşabilir. Bugüne kadar desteklediği Suriyeli muhalifleri kolayca satabilir. Rojava'ya yeni bir müdahale imkanı bulursa seve seve muhalifleri rejimin eline bırakabilir. Hatta birlikte hareket ettiği unsurlarla çatışabilir. Böylesi bir gelişme AKP iktidarını sandıktan zaferle çıkarabilir mi? Çıkaramaz çünkü AKP iktidarına oy kaybettiren asli sebepler ekonomik kriz ve Türki tipi başkanlık sistemiyle yönetemez hale gelmiş olmalarıdır.

Türkiye'nin Esad rejiminin vahşetinden ve savaştan kaçan mültecilere sınırlarını açması son derece doğruydu.  AKP iktidarının ittifak kurduğu devlet güçleriyle birlikte uyguladığı Suriye'de rejim değişikliği politikası ve savaşa dahil olması ise vahim bir hataydı. Evet, Suriye politikası değişmeli. Yeni politikada mültecileri kovmak ve Suriye Kürtleriyle didişmek olmamalı. Esad rejiminin muhaliflere katliam yapmasına da kapı açılmamalı. Rojava ile barışmak sınıra dair güvenlik kaygılarını ortadan kaldıracaktır. Geri dönüş, onurlu ve gönüllü olmalıdır. Suriye halklarının kendi geleceğine kendilerinin karar vermesi, güvenli bir ortamda yapılacak demokratik seçimlere zemin sağlanması, tüm dış güçlerin ülkeyi terk etmesi yegane siyasi çözümdür.

Siyasi çözüm ve barışçıl bir düzene geçiş için AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı. 



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Göçmenlere her koldan saldırı var

Son bir haftada, göçmenlere yönelik saldırıların olmadığı tek bir gün olmadı. Bu saldırıların dozu her geçen gün artıyor. 

Saldırılardan birisi, Ankara’nın Kızılay semtinde bulunan Saab Kafenin ortaklarından Muhammed İsa Abdullah’a yönelik. Hakkında daha önce alınan sınır dışı kararının yargı süreci devam ederken 20 Eylül’de hakkında yeniden sınır dışı kararı verildi ve Muhammed Abdullah Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde göz altına alındı. Basın açıklamalarına, tepkilere rağmen hala merkezde tutuluyor. 

Bir diğer saldırı ise Urfa’da gerçekleşti. Haliliye’de 22 yaşındaki bir Suriyeli genç parkın içinde vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanarak ağır yaralandı.

Bir diğeri sosyal medyada gerçekleşen nefret saldırılarıydı. Suriye açıklarında batan göçmen teknesinde ölü sayısının 77’ye çıkmasına ırkçı yorumlarla değerlendirenlerin sayısı insanı çileden çıkarıyor. Örneğin ırkçı bir kadın, “daha fazlasını görmek dileğiyle” yazabilmişti. Bu insanlar göçmenlerin tersine hiçbir kovuşturmaya uğramayacaklarından o kadar eminler ki.

Bir başka saldırı ise Karabük Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Magdy Hussein Mourad’a yapılan ırkçı yorumlardı. Görünüşünü beğenmedikleri için açıktan nefret suçu işleyenler, Mourad’ın akademik kariyeri konusunda da hiçbir bilgiye sahip değillerdi.

Bu saldırılar tesadüfen tırmanmıyor.

Bu nefret söylemini yükselten iktidarın ve muhalefetin kutuplaştırıcı üslubu. 

Siyaset alanı nefret söyleminden geçilmiyor.

Halkın bir bölümünü, her gün diğer siyasetçilere düşmanlaştırmayan bir konuşma yapılmadan bir gün geçmiyor. İktidar ittifakı gemi azıya almış vaziyette.

Bu arada toplumda gelişen hoşnutsuzlukları en kolay, en milliyetçi, en hamasi fikirlerle öğütlemenin yolunu “keşfetmiş” olan bazı ırkçı muhalefet güçleri de göçmen düşmanı örgütlenme tempolarını artırdılar.

Ekonomik krizin, fahiş ev kiralarının, artan gıda fiyatlarının sorumlusu olarak göçmenleri gösteren, göçmenleri bir nefret dalgasıyla düşmanlaştıran ve böylece siyaseten büyümeyi amaçlayan örgütlerin varlığı da bu saldırıların artmasında bir faktör. 

İsveç’te iki hafta önce yapılan seçimlerde faşist örgütün kilit parti olması, İtalya’da yapılan seçimlerde faşistlerin yükselişi ve bu faşist hareketlerin asıl olarak göçmen düşmanlığı kartını oynuyor olmaları, Türkiye’de ırkçı örgütlenmelere de maalesef perspektif sunuyor.

Türkiye’nin insan hakları karnesi yerlerde süründüğü için nefret söylemiyle gelişen ırkçı şiddet pervasızca uygulanabiliyor.

Göçmenlerin yalnız olmadığını pratik bir dayanışma mücadelesiyle gösterecek ve mültecilerin haklarını garanti altına alacak bir yasanın hayata geçmesini sağlayacak kitlesel bir kampanyaya ihtiyacımız var.



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut