Güncel Yazılar


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Asgari ücret 6 bin net!

1 Aralık’ta asgari ücret belirleme komisyonu toplanacak. Asgari ücret tartışmaları ve tespit edilmesi için gösterilen çabalar artık oldukça eski bir döneme ait çabalar gibi görülüyor. Bunun nedeni bir ay önce bambaşka bir ekonomik koşul varken bugün artık Kara Salı olarak adlandırılan ekonomik koşulların içerisinde olmamız. Bir ay önce “asgari ücret şu oranda olabilir” diye düşünürken bir ay içinde işçi sınıfının ve yoksulların %30 oranında yoksullaşacağı öngörülmüyordu. Oysa bırakalım bir ayı, Kara Salı adı verilen günde yaşanan sert dolarizasyon nedeniyle işçilerin alım gücü şok edici bir şekilde düştü. 

Bu fakirleşmenin şiddetini anlamak için asgari ücretin dolar karşılığının bir yıl içindeki değişikliğine bakmak yeterli. Asgari ücret 1 Ocak 2021’de 382 dolarken, 23 Kasım 2021’de 220 dolara geriledi. Bu, doların bugünkü karşılığında, bir yıldan kısa bir sürede 2062 lira kaybetmek anlamına geliyor. 

Elleri kursaklarımızda

Bu yüzden asgari ücret tartışmalarında işçi sınıfı, emek örgütleri bambaşka bir talepte bulunmak zorundadır. Biz Sosyalist İşçi olarak önceki sayımızda asgari ücretin 5 bin lira olmasını talep ediyorduk. Fakat son ekonomik gelişmeler asgari ücretin net en az 6 bin lira olması gerektiğini gösteriyor. İnsanca bir yaşam için asgari ücretin daha düşük bir seviyede belirlenmesi kabul edilemez. Daha düşük bir asgari ücret, tüm toplumun tüm yoksulların yaşam standardında süre giden düşüşü derinleştirmek anlamına gelir. Daha düşük bir asgari ücret, iktidar sözcülerinin açık açık ifade ettikleri Türkiye’yi ucuz iş gücü cennetine getirmek konusunda taviz vermek olur. Daha düşük bir asgari ücret iktidarın en başarılı olduğu konuda, yani kaynakları sermayeye aktarma konusunda elini rahatlatmak anlamına gelir. İktidar, daha düşük bir asgari ücret oranı kabul edilirse fakirden alıp zengine aktarma konusunda yeni bir alan elde etmiş olur.

Türk-İş başkanı Ergün Atalay’ın verdiği bir röportajda dediği gibi, asgari ücret 35 milyon kişinin yaşam standardını belirliyor. Asgari ücret aynı zamanda işçi sınıfının bütün kesimlerinin ücretinin belirlenmesinde bir çıpa işlevi görüyor. Türk-İş başkanı işçilerin ek iş yapmak zorunda kaldığını anlatırken ve “Asgari ücretlilerin yüzde 90’ı böyle. Az da olsa memur da ek iş yapıyor. İnsanlar mecburen ikinci üçüncü işte çalışıyor. Enflasyon yüzde 20. Bunun çok üzerinde zam vermek lazım” derken bile gerçeğin bütününü anlatmış olmuyor aslında.

İnsanca ücret istiyoruz

Asgari ücret için verilen mücadele sınıf mücadelesinin önemli alanlarından birisi olmak zorunda. Bu yüzden bu mücadele mutlaka iş yerlerinde sokakta işçilerin talepleri gümbür gümbür dile getirilerek örgütlenmeli. Asgari ücret görüşmesini yapan sendikaların liderlikleri tabanda yoksulluğa karşı öfkenin ne kadar derin olduğunu aslında biliyorlar. Bu öfkenin görünmez kılınmaya çalışılması, son 10 yılda Türk-İş, Hak-İş gibi sendikaların liderliklerinin asli görevi oldu. İşçi sınıfı haklarını kazanacaksa, öfkesini göstermelidir. Bu haklar verilmediğinde egemenlere dünyayı dar edeceğini göstermelidir. Masa başı görüşmeler bu dünyayı dar edecek bir meydan okumanın bir ifadesi olursa anlam taşır. 

İşçilerin öfkesi, asgari ücret için eylemlerle, aşağıdan taban örgütlenmeleri aracılığıyla kendisini ifade etmek zorunda. İşçilerin öfkesi, tüm ezilenlerin mücadele azmini içeren birleşik bir karakter kazanmak zorunda. İktidarın ekonomi politikaları, önümüzdeki dönemin kış aylarının her bir gününün yoksullar açısından çok zorlu geçeceğini gösteriyor. Bu zorluğu göğüslemenin tek yolu birleşik mücadele. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak basın açıklamaları çağrısı bu yüzden çok önemli.

Bu açıdan Türk-İş başkanının göçmen işçilerle ilgili söyledikleri birleşik mücadele ruhuna bütünüyle aykırı. Atalay, “İki ayakkabı fabrikası var. Biri Suriyeli, Afgan çalıştırıyor. Diğeri asgari ücret, servis ve yemek parası veriyor. Maliyet birinde 5 bin 700 TL, diğerinde 2 bin TL. Irkçı değilim. Ben Türkiye’den yanayım” diyor. Atalay bir sendikacı olarak göçmen işçilerin aldığı düşük maaşa karşı çıkması gerekirken göçmen işçilerle Türkiyeli işçiler arasına yapay bir bölünme ekliyor. Savunulması gereken göçmen işçilerin de diğer işçiler kadar maaş alması ve aynı hakları sahip olmasıdır.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

MGK kararlarında ekonomik tehdit tanımlaması

Son günlerde Türkiye’nin alışık olmadığı şeyler yaşanıyor. Bunlardan birisi şu: 25 Kasım 2021 Perşembe günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı kararlarında, ekonomik krizle ilgili hükümetin görüşü yer aldı.

İki gün sonra 27 Kasım 2021 Cumartesi günü ise iktidar yanlısı Sabah Gazetesi’nde Cumhurbaşkanının Devlet Denetleme Kurulunu (DDK), dövizin yükselmesi konusunu araştırması için görevlendirdiği haberi yer aldı.

Anlaşılan DDK, MGK kararında yer alan “sınamalar” gibi tuhaf ifadenin izini sürecek. MGK kararında, yakın zamanda başka birçok konuda bu kadar açık ve net yer almayan bir konunun araştırılması gibi bir işe girişilmesi veya araştırıldığı görüntüsü verilmesine ne hacet var ki.

DDK’nın; doların değerinin artmasının, Türk parasının yerlerde sürünmesinin müsebbibi olarak hangi adresleri göstereceğini, iktidar sözcüleri zaten bütün dünyaya ilan etti.

Geriye iktidarın kimin veya kimlerin gırtlağını sıkacağı sorusunun ilanı kalıyor. Bunun için araştırmayla zaman kaybetmeye gerek yok.

İktidar, derin kriz ortamında zamanla yarışıyor. Her an zorunlu seçim kapıyı çalabilir. Hiç kuşku yok ki konu MGK’da etraflıca, adresleri net bir biçimde konuşulmuştur. Hükümet muhalefeti oyalıyor olmasın.

MGK kararında “Türkiye’nin inşa ettiği sağlam altyapı üzerinde, hedeflerine uygun şekilde yatırım, üretim, istihdam ve ihracat odaklı ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş, cumhuriyetimizin 100. yılına her alanda olduğu gibi iktisadi olarak da güçlü şekilde ulaşma kararlılığı teyit edilmiştir” cümleleriyle adeta Maliye ve Hazine Bakanlığının basın bülteninden alınmış ifadeler yer alıyor. Bu ifadelerin muhalefet tarafından sorun edilmemiş olması üzerine düşünmek, tartışmak gerek.

Bu bize, Türkiye Cumhuriyetinin 85 yıllık kurumunun, son 60 yılında siyaseti vesayet altına alan bir devlet kurumunun nasıl dönüşüm geçirdiğini/ dönüştürüldüğünü gösteren bir açıklama. Türkiye Cumhuriyetinin, parti devletine dönüşünün hikâyesine güzel bir örnek oluşturuyor.

İlk MGK’nın temeli 1933 yılında bir kararname ile kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi olarak atıldı. Görevi milli seferberlik olarak belirlendi. 1949 yılına kadar bu biçimde devam etti. 1949 yılında ismi Millî Savunma Yüksek Kurulu olarak değiştirildi.

1960 Askeri darbesinin imalatı 1961 anayasasında MGK ismini aldı. Anayasada MGK’nın görevleri arasına iç tehdidin eklenmesine paralel olarak, orduya adeta askeri darbelere kapı aralayan bir görev tanımlaması yapıldı ve yargıda iki yapı oluşturuldu. Asker ayrıcalıklı yapıya dönüştürüldü. Asker bu tanımı ve durumu kendine kalkan yaparak zaman zaman iktidarı görevden uzaklaştırdı, siyaseti ve toplumu dizayn etti.

1982 Anayasası ile Milli Güvenlik Kurulunun yetkileri genişletildi, MGK adeta icracı ve denetleyici bir kurul biçiminde yeniden düzenlendi.

Avrupa Birliği üyelik süreci çerçevesinde gerçekleştirilen anayasal ve yasal değişikliklerle 2003 yılında MGK’nın bazı görev ve yetkilerinde kısıtlamaya gidildi. Kurula iştişari bir nitelik kazandırıldı, içindeki sivillerin sayısı artırıldı. 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile bugünkü hâlini aldı.

Dünyanın bütün ülkelerinde MGK benzeri, farklı işlev ve görevlerle tanımlanmış asker ve siyasetçilerden oluşan karma kurumlar var.

Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Hollanda, İngiltere’de ise farklı isimler altında sadece sivillerden oluşan güvenlik kurulları var.

Ama bunların hiç biri, ister karma ister sivillerden oluşan kurullar olsun, bizdeki gibi dokunulmazlığı olan, kutsallaştırılmış, kararları tartışılamaz değil.

Türkiye’de MGK toplantısının tutanakları hiçbir biçimde kamuoyuna açıklanmaz.

Kararları ise çoğunlukla güvenlik kapsamında değerlendirilir ve kamuoyu ile sınırlı şekilde paylaşılır.

Bu nedenledir ki, Türk siyasetinde “derin devlet ifadesi” çoğu zaman haklı olarak aslında MGK için kullanılır.

Bugün olanlar, bunlardan çok farklı. Mutlak iktidar için, devlet organlarını parti aparatına dönüştüren iktidar partisi, devletin bütün kurumları gibi MGK’yı da partisinin iktidarını sürdürmesinin bir aracına dönüştürmüş durumda.

Bu nedenledir ki, hiperenflasyona doğru ilerleyen krizi “ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş” cümlesiyle, MGK iktidar aygıtı işlevini yüklenmiş görünüyor.

Peki tekrar başa dönüp aynı soruyu tekrarlayalım;  iktidarın başta faiz olmak üzere bir bütün olarak ekonomik politikalarına muhalefet etme iddiasında olanlar, neden MGK kararına karşı bir cümle kurmadılar.

Bunun nedeni kurulda askerin de yer alması veya MGK dendiğinde ordunun akıllara geliyor olması, askerin dokunulmazlığı, tartışılmazlığı olmasın.

Bu ise, devletin ve toplumun demokratik değişim ihtiyacına muhalefet partilerinin ne kadar uzak olduklarını gösteren bir durumdur.

Siyasal ve ekonomik krizden çıkışımızın zorluğunun zeminini tam da bu oluşturuyor.  Muhalefet bu zoru başarmak istiyorsa, bütünlüklü bir demokratik değişim programıyla hareket etmek durumunda. Başka türlüsü çıkmaz sokak.

Bütün kamuoyu araştırmaları buna işaret ediyor. Tek başına İktidarın yarattığı enkazda muhalefet iktidar çıkmaz; çıksa da toplumsal değişimi sağlayacak ve krizin aşmayı başaramaz. Mevcut durumdaki gibi “kendisi gibi kendi iktidarı” olur. Sonuçta haklı olarak bütün patırtı bunun için miydi sorusu sorulur.


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Genel grev, genel direniş! - II

İktidarın çubuğu halkı fakirleştirmeye, zaten fakirleşmekte olan insanların yoksullaşma hızını artırmaya büktüğünü ilk yazıda tartışmaya çalıştım. Özetle, seçim kazanacak bir politik iklime altlık yapılmak üzere ekonominin, kapitalist kurallara göre oynandığı zemin tarumar ediliyor. Yerine oyunun nasıl oynanacağı da belirlenmiş değil. MHP ve devlet tarafından desteklenen tek bir partinin ve bu partinin tek bir üyesinin seçim kazanması uğruna içine yuvarlandığımız, tetiklenen bir kriz ve aşırı yoksullaşma yaşadığımız.

İktidar, TL’yi değersizleştirdiğinde, Hazine borçlarını da şişiriyor. Hazine, Mart ayı açıklamasında, Türkiye'nin 31 Mart 2021 itibarıyla brüt dış borç stokunun 448,4 milyar dolar, net dış borç stokunun 262,1 milyar dolar olarak hesaplandığını bildirdi. Net dış borç stokunu ödemek için 20 Kasım’da 2 trilyon 621 milyar lira ödeyecekken, bir partinin seçim kazanmak için uydurduğu ve egemen sınıfın bazı kesimlerine de kaynakları emekçilerden kendilerine aktarma işlevi gördüğü için hoş görünen “faiz sebep, enflasyon sonuç” teorisine uygun kararların alındığı 21-22 Kasımda 3 trilyon 151 milyar 639 milyon lira ödeyecek. Bu borç, iktidar, iktidara bayılan sermaye grupları, Koç grubu ya da Cengiz Holding’in cebinden karşılanmayacağına, halktan aldığı vergilerle yaptıkları yollarla övünebilecek bir iktidarla karşı karşıya olduğumuza göre, borcun kimin sırtına yükleneceği çok açık.

Bu gelişmeler sıradan olaylar değil ve kendiliğinden de sona ermeyecek. İktidardaki varlığını memleketin ölüm kalım mücadelesine indirgeyen, bekayı, AKP’nin ve giderek Erdoğan’ın seçim kazanıp kazanmamasıyla özdeşleştiren bir eğilimle karşı karşıyayız. “Ekonomik kurtuluş savaşı” tezi, beka anlatısının ekonomik alana uyarlanmış hâli ve yerli-milli kurtuluş mücadelesi tezi kadar büyük bir maske.

“Ekonomik kurtuluş” değil patronlara kaynak aktarma savaşı

Bu iktidar, bir konuda, halkın kaynaklarına çökme ama bu çöküşü halkın çıkarlarınaymış gibi gösterme konusunda benzersiz özelliklere sahip. Covid-19 salgınında patronların vergilerini affederken ve sermayeye işçilerin fonundan kaynak aktarmaya devam ederken, halkın gözünün içine baka baka IBAN numarası yollayıp para istemişlerdi. Oysa Türkiye’de yoksullar vergi gelirlerinin yüzde 70’ini omuzlamış vaziyetteyken, nüfusun en yoksul yüzde 40’ı toplam gelirin sadece yüzde 17’sini alıyor. En yoksul yüzde 20’nin ise, toplam gelirden aldığı pay sadece yüzde 6. İktidar 2020 yılının bütçesine göre vatandaşlardan, alışveriş yaparken, maaşlarından keserek, kazandıklarından 913 milyar TL vergi toplamayı hedeflemişti. Yani her gün yaklaşık 2,5 milyar lira vergi veren vatandaşlardan, bir de hiç sıkılmadan pandemiyle mücadele adı altında para istenmişti.

Türkiye’de kaynaklar hızla sermaye gruplarına aktarılıyor. Bunu yaparken de uluslararası sermayeyle gayet sağlıklı ilişkiler kuruluyor üstelik. Brüt dış borç stokunun 448 milyar dolar civarında olması, “dış güçlerle” derin bağlara, borç alıp borç ödeme seviyesinde bir ilişkiye sahip olunduğunu gösteriyor.

Peki nereden çıkıyor bu son dönem sert fakirleşme politikalarını savunurken kullanılan “ekonomik kurtuluş mücadelesi” iddiası?

Bu iddia; doğal gaz, petrol ve bazı temel girdilerin fiyatının bir anda, yüzde 30 artmasına bağlı olarak sadece son bir ayda yaşanan yüzde 30 fakirleşmeyi örtmek için kullanılan bir maske. Tıpkı “nas” tartışmasında olduğu gibi. Faize dair dini yorumlardan söz edilecekse, iktidar tutarlı olmak istiyorsa tüm faiz operasyonuna son vermelidir. Merkez Bankası ise yüzde 18 olan Eylül ayı faizini Ekim’de yüzde 16’ya, Kasım’da yüzde 15’e düşürdü. Yani, hâlâ yüzde 15’lik bir faiz söz konusu. “Nas”tan söz ediyorlar ama en başta sermaye piyasaları “nas” falan dinlemiyor. 

“Ekonomik kurtuluş mücadelesi” de böyle. Halkın aşırı fakirleşmesine paralel olarak hangi toplumsal kesimler nasıl zenginleşiyor diye bakıldığında, bu “kurtuluş” teorisinin, iktidar çevrelerini, sermaye gruplarını, halkın yoksul kesimlerinin aleyhine fakirleştirme stratejisinin maskesi olduğu görülür. “Ekonomik kurtuluş mücadelesi” seçim kazanmak için ekonomik canlanmaya ihtiyaç duyan, bu canlanmanın da halkın aşırı fakirleşmesinden ve TL’nin dolar karşısında pula dönüşmesinden geçtiğini tespit edenlerin zenginliğini gizlemenin aracı. 

Ortada dünya sermayesine kafa tutan bir iktidar yok! Ortada olan, dünya sermayesiyle iyi ilişkilerini daha da iyi hale getirmek isteyen bir iktidarın, hem küresel hem de “buralı” sermayenin çıkarlarını milli hislerin arkasına maskelemesidir. Çünkü doların değerlenmesinden muratları ihracatın artması, dış bir güç olan doların kasaya dolmasıdır. Bunun, “ihracatta daha fazla malı daha ucuza satarken ithalatta daha az malı daha pahalı almakla sonuçlanacağı” açık olsa da, başka bir ekonomik hamle düşünemeyen iktidar ve danışmanlar ağının bu heybetli, hafif antiemperyalist tınılar taşıyan lafları kullanmaları çok acıklı manzaralar sunuyor. 

Zira dünyaya meydan okuyormuş edaları bir yanda ortalığı kasıp kavuruyor ve şöyle sözler ediyorlar: “küresel finans çevrelerinin ülkemizi bunca zamandır ekonomik boyundurukları altında tutanlar ve onların içerideki tetikçileri.” Ama hepimiz biliyoruz ki aynı Erdoğan, “17 yılda 220 milyar dolar doğrudan yatırım” yapmasıyla övündüğü küresel sermaye çevrelerinin “ülkemize yönelik ilgisi ve yatırım iştahı, salgın şartlarına rağmen, hamdolsun günden güne artıyor” diyerek teşvik etmesinin üzerinden ancak iki ay geçti. İki ayda, “ekonomik kurtuluş savaşına” karar verdiğinize kimse inanmıyor. 

Bu hem “yerli ve milli” hem de küresel sermayenin el birliğiyle ve otoriter iktidar aracılığıyla, otoriter iktidarın kendi bekasını da içeren bir kurtuluş mücadelesidir. Biz yoksullar için bedeli ise; aşırı yoksullaşma, yeterli gıdaya, zaten ulaşmakta zorlandığımız sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşamama, ağır barınma, ısınma ve en temel insani ihtiyaçları karşılayamama anlamına gelmektedir.

Bu yüzden, kitleleri etkileme şansına sahip hiçbir gerçek siyasi hikâyesi kalmamış olanların, kafalarından böyle hikâyeler uydurmaları toplumun ezici çoğunluğunu alakadar etmeyecektir.

İnsanlar; elitlerin, zenginlerin, siyasilerin değil, kendilerinin kurtuluşunun derdindeler. Dolu dolu tabaklarla iştahla, bol bol, savurarak, aşırı lüks içinde yaşayan AKP’li aklı evvel vekillerin soğan ekmek yememizi vaaz etmeleri, sakilliğin ifadesi olarak görülmektedir. Ve bu büyük çoğunluk tarafından böyle görünmektedir.

Her şey herkesin gözü önünde yaşanıyor, çoğunluk her şeyi görüyor.

Nasıl bir mücadele?

Yaşanan sert yoksullaşma ve iktidarın sözcülerinin en az dört beş ay daha yoksullaşacağımızı düşünmeleri insanların biriken öfkesini harekete geçirdi. Bir yandan sokağa çıkma isteği öte yandan sokağa çıkıldığında neler olacağı insanların zihninde aynı anda yer edindi. Sokağa çıkmak çok güçlü bir itki, ama bir o kadar güçlü olan bir tartışma da sokağa çıkılırsa iktidarın ekmeğine yağ sürülmüş olacağı fikri.

Bunun bir korkunun ürünü olduğunu söyleyenler var. Bu doğru değil. Ana muhalefette en sevmediğimiz, sağcı partilerin liderlikleri bile birçok suçlamaya, hakarete, yargı sopasına ve zaman zaman doğrudan fiziksel saldırıya maruz kalmalarına rağmen mücadeleden geri adım atmıyor. Bu yüzden, sokağa çıkmanın zarar verici olacağı yönündeki önerinin arka planını korku duygusu oluşturmuyor. Sokağa çıkmayı sekteye uğratan, zaman zaman birbirinden beslenen üç temel eğilim var. Bunların başında, seçimcilik geliyor.

Seçimcilik

Seçimcilik, özellikle anketlerde AKP oylarının düşmesine paralel bir şekilde gelişen bir siyasal eğilim. Uzun zamandır her gelişme, her potansiyel seçimlere endeksli olarak ele alınıyor. Her seçim gibi önümüzdeki seçimler de en tarihi seçimler olarak kodlanıp, bu seçimleri kazanmanın öneminin altı çiziliyor. Kuşkusuz bu sefer büyük ölçüde haklı, önümüzdeki seçimlerin önemi konusunda dile getirilen görüşler. Bu seçimlerin kesinlikle kazanılması ise Erdoğan’ın seçim yenilgisi almasının Türkçesi. Bu, her şeyin geri plana itildiği, sorunların yanında görünmez kılındığı, tartışmaların gerekirse ertelendiği, parlamenter matematik hesaplamalarının işçi sınıfının ihtiyaçlarını tespit etme tartışmalarının önüne geçtiği, ilkelerin “şimdi zamanı değil” denilerek bir kenara itildiği bir büyük hedef halinde. Bu yüzden, krize karşı mücadelede en parlak önerilerden birisi olan Selahattin Demirtaş’ın bölgesel mitingler önerisi, esas olarak seçimde şöyle ya da böyle yan yana duracak partilerin ortak mitingi olarak dile getiriliyordu. Bu, işçi sınıfının birleşik mücadelesi değil, seçime endeksli bir mücadelenin formüle edilmesiydi.

Bu açından, Demirtaş’ın aksine, krizin şiddetine rağmen sokağa çıkmayalım diyenler, halihazırda kazanılmış bir seçim zaferine gölge düşürme ihtimali olan “maceralara” girmek istemiyor. “Bu iş seçimde oldu bitti zaten, iktidarın kullanabileceği işler yapmayalım” diyorlar. Tartışmayı bir adım ileri götürüp sokak çağrısı yapmak, provokasyonlara kapı aralamak anlamında kullanılıyor. Geçtiğimiz hafta Ankara’da yapılan Sosyalist Tartışma toplantılarında bir konuşmacı, AKP’nin en büyük başarısını, dümeni iyice sağa kırarken, muhalefetin de eksenini sağa kaydırması, muhalefette farkına varmadığı bir sağcılığın filizlenmesi olduğunu söylemişti. İktidar Gezi direnişini darbeci bir provokasyon olarak kodlayınca, sorgusuz sualsiz yargı konusu edince, yoksulluğa karşı eylemleri de provokatif hamleler olarak gönül rahatlığıyla dile getirebiliyor. 

Sokağa çıkmak haktır

Kara Salı’nın hemen ardından, devrim çağrıları değil, 'sokakta öfkemizi ifade edelim' çağrıları yapıldı. Bir devrim çağrısı yapılsa, erkendir, geçtir tartışmasını yapardık ve bu tartışma çok kısa sürerdi büyük ihtimalle. Ama gösteri yapmak, yürüyüş yapmak, basın açıklaması yapmak, en temel insan hakları arasındadır. Eylem yapmak sadece hak değildir, hak kazanmak için zorunlu bir araçtır. Elinin altında eylem yapma gücü, kolektif örgütlenme gücünden başka bir şey olmayanlar eylem yapacak elbet. Eylem yaparsak kötü olur diye düşünülemez. Daha kötü olmasın diye eylem yapılır. İster balkonlarından tencere çalar insanlar, ister şehrin caddelerinde öfkeyle yürürler, belki yürüyüşümüze katılanlar olur diye beklenti içinde olabilirler, sloganlar atarlar. 

Provokasyonlar, böyle eylemler değildir. Bu eylemlere saldıran devletin kolluk güçleri, bu eylemlerin içine sızıp sağa sola saldıranlar provokasyon çıkartırlar. İktidarın zaten sokağa çıkmayı bütünüyle zorlaştırdığı koşullarda, muhalefetin sokağa çıkmanın zararları üzerine verdiği vaazlar; sokak mücadelesini, eylemleri, slogan atmayı devlet tarafından kullanışlı olaylara indirgiyor. Üstelik iktidar provoke edebilir, çeşitli olaylar çıkarıp kendisi için uygun bir iklim yaratabilir. Oysa 'bunlar zaten gidici, seçimlere kadar sakin kalalım' diyen stratejistler; bu kadar güçlü gördükleri, canının istediği her operasyonu yapacak bir iktidarın, sakin sakin seçim gününe hazırlandığının, 'buyurun demokratik haklarımızı hep beraber kullanalım' diyeceğinin garantisini nasıl veriyorlar. Yok, seçimler kurallara bağlanmış bir demokratik haktır ve iktidar bundan kaçınamaz diye düşünüyorlarsa; yürüyüş, basın açıklaması, gösteri yapmak da anayasal bir haktır. En az seçimler kadar, hatta sadece beş dakikada oy verip bitmediği için, insanların eylemlere katılan başka insanlarla iletişim kurması açısından daha da demokratiktir. Mevcut bir demokratik hakkımızı kullanmak başka bir demokratik süreci sekteye uğratır demek, mücadeleyi baştan kaybetmektir.

Uzun süredir, yaratılan korku imparatorluğunun kitle eylemleriyle aşılacağını tartışıyoruz. OHAL döneminin baskıları, arka arkaya yapılan seçimlerle kırılmadı. Bizim önerdiğimize benzeyen, ama milyonlarca emekçi yerine esas olarak CHP’lilerin sokağa çıkmasıyla ve “hak-hukuk-adalet” sloganlarıyla yapılan Ankara-İstanbul yürüyüşüyle oldu. Bu yürüyüşe gelene kadar; hakları için direnen tüm alanlardan insanların (KHK’lılar, barış imzacıları, HDP’li vekiller, gazeteciler, doktorlar, akademisyenler) direnişleri, iş cinayetlerine karşı, kadın cinayetlerine karşı, temel hakları ve ücretleri için irili ufaklı eylemlerden vazgeçmeyenlerin baskının kapısını zorlaması çok önemliydi. Kılıçdaroğlu çok isabetli bir zamanlamayla yürüyüşe başlayınca OHAL döneminde biriken tüm öfke patladı. 2017 yılında 15 Haziran’dan 9 Temmuz’a kadar süren yürüyüş; kızgın, bir şey yapmak gerekir diyen insanlara moral verdi, ruh halini değiştirdi. 2019 yerel seçimlerinde AKP’nin yaşadığı buhranda bu isabetli yürüyüşün etkisi büyük oldu. O günlerde yürüyüş hakkını savunanların bugünlerde yürüyüş hakkına mesafeli olması yanlıştır.

İktidarı gözünde büyütmek

Sokaktan imtina etmenin ikinci nedeni ise iktidarın gücünü olduğundan büyük görmek. 2020’nin Temmuz ayında kıdem tazminatlarına bir kez daha göz diktiğinde, iktidarın sandığı kadar güçlü, bizlerin de sandığımız kadar güçsüz olmadığımızı tartışmaya çalışmıştım. Türk usulü başkanlık rejiminde her gelişmenin iktidar tarafından belirlendiğini, iktidarın bir blok olarak olayların seyrini belirlediğini, sosyal ve siyasal yaşam üzerinde tam kontrol sağladığını düşünmek için hiçbir neden yok. Muhalefete gözdağı vermek için hapisten çıkartılan ve Kıbrıs’a yerleştirilen bir mafya liderinin garip mektuplarına bel bağlayan, başka bir organize suç örgütü şefinin iddialarıyla şöyle bir sarsılan, Sezgin Baran Korkmaz adındaki adamın aranırken devlet tarafından uyarılmasının devletin yukarıdan aşağı kararıyla yapıldığını söyleyen bakanların olduğu, ne yangın söndürebilen ne de sellerle boğuşabilecek yeteneği, perspektifi olamayan, felaket bölgelerinde insanların kafasına çay paketlerinin atıldığı garip manzaraların yaşandığı, iktidar ittifakının yüzde 6-7’lik parçasının dünya imparatoruymuş gibi her Salı konuşmalar yapıp iktidara da yön verdiği koşullar, iktidar ittifakının güçlü değil, darmadağınık olduğunu gösteriyor. 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50 artı 1 oranının etrafında süren tartışmalar bir yandan, cumhurbaşkanlığı kararnamelerini düzeltmek için çıkartılan cumhurbaşkanlığı kararnamelerini düzeltmek için kararnameler çıkartılması bir diğer yandan, kendi kurdukları sistemi kurallarıyla her gün oynamadan sürdüremez haldeler. Bu iktidar ne sermaye gruplarının topyekûn desteğini almış durumda, ne diğer toplumsal sınıf ve kesimlerin. İstanbul yerel seçimlerinin tekrarlanması ve bir bütün olarak 2019 seçimleri, iktidarın ne kadar hızla erimekte olduğunu gösteriyor. 

1980’lerin sonlarından 2000’lerin ortalarına kadar kitlesel eylemler yapan ve zaman zaman grev dalgalarıyla iktidarları köşeye sıkıştıran işçi sınıfının eylem kapasitesi bütünüyle açığa çıkmamış olduğu için, iktidar henüz sınıf hareketinin doğrudan basıncına maruz kalmadı. OHAL rejiminin tüm uygulamalarını iktidarı AKP-MHP’nin ellerinde merkezileştirmek için kullanan, bu açıdan toplumun her alanında korkuyu ve kutuplaşmayı derinleştirerek siyaset yerine yargı-polis ve medyanın nobranlığını gündelik pratik haline getiren iktidar, sınıf hareketiyle yüzleşmediği için gerçekte olduğundan daha güçlü sanılıyor.

Bu, “aşırı fakirleşmeye duyulan kızgınlığı sokakta ifade edersek, iktidar seçim oyununu bozar” duygusunu güçlendiren bir fikre dönüşüyor. 

Genel grev temiz bir nefestir!

Bu fikirlere haklılık kazandıran ise çok açık ki solun öfkeyle sokağa çıkma çağrısı yaparken harekete geçirebildiği güçlerin cılızlığıdır. Küçük, sol, üstelik solun ulusalcı kesimlerinin ağrılıkta olduğu ve “Bu memleket bizimdir” gibi milliyetçi tonlamalarla çağrısı yapılan eylemler, azınlık da olsa ciddiye alınabilecek bir kitlesel hareketi seferber edemediği için geniş kalabalıklarda karışık duygular yaratıyor. Eylemlere polisin sert müdahaleleri ise öfke bu kadar derinleşiyor olmasına rağmen insanları çaresizliğe itiyor. “Sokak mı grev mi” gibi tartışmaların yapılmasının nedeni de bu. 

Oysa bir grev, hele hele genelleşen bir grev, temiz bir nefestir. Yüzbinleri, giderek milyonları içine çeken bir grev hareketi, harekete geçen işçiler açısından sokak mı grev mi gibi tartışmaların ne kadar abes olduğunu göstermekle kalmaz sadece, bu türden tüm sekter tartışmaların anlamsızlığını da gösterir. 

Dev bir ekonomik yoksullaşmaya dev bir işçi hareketiyle yanıt verilmelidir elbette. Geri kalan tüm eylemler, böyle bir harekete hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır. Başka bağlamlarda başlayan eylemler de işçi sınıfının büyük hareketinin aktif bir parçası ya da işçi hareketi ile dayanışma içindeki toplumsal güçler olarak harekete geçebilir.

Örneğin, sol, öfkeyi harekete geçirmek üzere sokaklarda yürüyüşler yaptığında ve bu yürüyüşlerin videoları sosyal medyada paylaşıldığında, sol camiada heyecan dalgası tetiklendi. Fakat kısa sürede eylemlerin, öfkeli partilerin belki kitleler de harekete geçer diyerek sokaklara çıkmasından ibaret olduğu görüldü. Birçok yerde böyle eylemler oldu ve demokratik hakkını kullananlara bazı yerlerde polis çok sert saldırdı. ODTÜ ve Boğaziçi öğrencilerinin yürüyüşleri etkili oldu. Ama bu eylemlerin bir büyük sosyal patlamayı tetiklemesi mümkün değildir. Göle maya çalmak gibi bir şey değildir sınıf mücadelesi. Sınıf mücadelesinin bir sosyal patlamaya dönüşeceği anları kestirebileceğini düşünen, daha çok düşünür. 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen işçi devriminin liderlerinden Lenin “…işçi sınıfı hareketini zamanlamak mümkün müdür?” diye sorar ve şu yanıtı verir: “Hayır, değildir, çünkü bu hareket sosyal ilişkilerdeki devrimlerin sonucu ortaya çıkan binlerce değişik eylemden oluşur.”

Bu sosyalistlerin, oturup “sosyal ilişkilerdeki devrimlerin” yaşanmasını beklemesi anlamına gelmez elbette. Bu, özellikle kritik anın geldiğini gördüğümüz her seferinde, odaklanmamız gereken asli öğenin sınıf hareketine yardımcı olmak olduğunu gösterir. Her laf, her slogan, her yayın, her eylem sınıf hareketine yardımcı olmak için devreye sokulmalıdır.

Hepimiz Merkez Bankası önünde eylem yapabiliriz, ama bu eylem de işçi sınıfının hareketinin birleşmesine yardımcı olduğu ölçüde bir anlam sahibidir. Burada kritik kavram, işçi sınıfı hareketine yardımcı olmaktır. Sosyalizm mücadelesi, işçi sınıfının kendi eylemi, onun hareketinin bizzat kendisi olarak görülmediğinde, anlamsız bir sektler arası kapışma sahası gibi yansıyabilir. İşçi sınıfına yardımcı olmayı sosyalizm, demokrasi, ekonomik haklar ve sosyal-politik ve ekonomik reformlar mücadelesinin ta kendisi olarak görenler, işçi sınıfına yardımcı olmanın her düzeyde birliğini sağlamak için örgütlenmek anlamına geldiğini savunmalıdır. Bu yüzden, sorun, sosyalistlerin ne kadar cesur olduğu değil, işçi sınıfının en önünde duran kadın ve erkek işçilerin örgütlenme cesaretine katkıda bulunmaktır. Tek tek işçilerin enerjisini harekete geçiren şey işçi sınıfının kolektif eyleminin derinliğidir. Hareket ne kadar yaygınsa, öncü işçilerin hareketi ileri çekmek için bulacağı örgütlenme ve propaganda, tartışma alanları o kadar açılır.

Lenin’den devam edersek, işçi sınıfı hareketini zamanlamak mümkün değildir diyen Lenin, “Bir grevin zamanını saptamak mümkün olabilir mi?” diye soruyor ve “Evet mümkündür, her grev sosyal ilişkilerdeki devrimlerin sonucu olmasına rağmen. Grev anı ne zaman saptanabilir? Bu grevi çağıran örgüt veya grubun söz konusu işçi kitleleri arasında etkinliği varsa ve işçilerin huzursuzluk ve kızgınlıklarının yükseldiği anı doğru tespit edebiliyorsa" yanıtını veriyor. Kuşkusuz, şu anda sol, sosyalist anlamda böyle bir örgütsel ağırlık yok işçi hareketinin örgütlenmeleri içinde. Ama, işçi sınıfının sendikaları var. Sosyalistler, temas halinde oldukları tüm işçi aktivistlerle ve işçi ağları içinde sendika liderliklerini grev kararı almaya zorlamak için tartışma ve örgütlenme başlatabilirler. Bir grev dalgasının örgütlenmesi bir süreç olmak zorundadır. Bu süreçte; fikrin ortaya atılması, işyerlerinde tartışılması, tek tek işyerlerinde toplantılar, basın açıklamaları yapılması, sendika liderliklerine işyerlerinin basıncının uygun bir dille aktarılması, birleşik işçi direnişinin öneminin altının çizilmesi, egemenler tarafından tetiklenen ve derinleştirilen aşırı yoksullaşmanın faturasının krizin sorumlularına yıkılması konusunda tüm işçi sınıfında ortak bir tartışma birliğinin sağlanması gibi adımların atılması gerekir. 

Bu tartışma sürecinde başarı kazanılırsa, bölgesel işçi mitingleri düzenlenebilir. Tüm sendikaların birleştiği ve bir genel grev örgütlemeye, genel grev çağrısının yapıldığı platformlara dönüştürülmek üzere 1990’lı yılların Emek Platformu'na benzer bir örgütlenmeyle yüzbinlerce insanı kapsayan bir hareket inşa edilebilir. 

Önce her işyerinde basın açıklamalarıyla böyle mitinglerin aciliyetini vurgulayabiliriz. Bu mitingler tek bir mitinge doğru evrilebilir. İşçi sınıfının ne kadar büyük bir kavgaya hazır olduğu ya da hazır olup olmadığı bu sırada açığa çıkar. Genel grev gerçekten mümkün mü bu sırada anlaşılır. İşçi sınıfının eylem kapasitesinden umudu kesenler sınıf mücadelesinde her daim ağrılığa sahip olageldiler ne yazık ki. Böylelerine, genel grev vaazı vermekle genel grev örgütlenemeyeceğini, hırpalanan, tırpanlanan işçi sınıfının kimsenin beklemediği bir anda harekete geçebileceğini ve bir genel direnişin tek bir gününün hareket içindeki tek tek işçilerin eylem kapasitesini ve mücadeleye duyduğu güveni sıçramalı bir şekilde geliştirebileceğini anlatmaya devam etmek lazım.  

OHAL koşullarından çıkmak için milyonların hep birlikte örgütleyeceği bir harekete duyduğumuz ihtiyaca vurgu yaptığımızı yukarıda belirtmiştim. Sedat Peker’in ifşalarının yarattığı öfkenin örgütlenmesi için şunların altını çizmeye çalışmıştım:

Bu yüzden bize gereken, gelişmelere işçi sınıfının dahil edilmesidir. Tek tek kahramanların sosyal medyada ne kadar beğenileceği değil mesele, mesele emek örgütlerini harekete geçmeye ikna edecek koalisyonları kurmak. Birleşik bir kitle mücadelesi için zemin yaratmak. Bin kişi, sendika, sendikal konfederasyon başkanlarının, çürümeden bezmiş sanatçıların, gazetecilerin aralarında olduğu, yıllardır en militan mücadeleleri veren kadın örgütlerinin, her türlü bölünmüşlüğü aşacak bir siyasi yelpazeden insanların çağrıcı olacağı, için OHAL koşullarına, bu koşullara direnerek haklarını savunanların, işten atılanların, tren kazalarında, maden kazalarında ölenlerin yakınlarının ve Boğaziçi’nde olduğu gibi en temel demokratik hakları için direnenlerin de olduğu, “Çürümeye karşı temiz bir nefes” için bir araya gelerek tüm kurumları gezecek ve asli amacı birleşik bir miting inşa etmek olan bir girişim lazım. Her bir adımı şeffaf örgütlenecek, amacı belli olan, adı geçen siyasilerin istifasını ve haklarında tahkikatın hemen başlamasını ve adı geçen mafyatik tiplerin, derin yapılanmaların şeflerinin ve “elemanlarının” hemen yargılanması ve siyaset-mafya-devlet mekanizmasının dağıtılmasını talep eden, temel derdi “Temiz bir toplum” olan bir miting. Bize böyle bir miting lazım. Kimse bir tripod bir kamerayla hiçbir yere gitmeyecek. Kimse tek kişilik eylemlerle hiçbir yere gitmeyecek. Kimse, “aman şimdi bir şey yapmayalım, bunlar kendi kendilerine eriyecekler” diye düşünenlerin sandığı gibi buhar olup uçmayacak, beş sol örgüt bir araya geldi diye de kimse bir yere gitmeyecek. Özgürlük, adalet, eşitlik ve temizlik, hakları için harekete geçen kadın erkek milyonların, milyonlarca işçinin eyleminde! 

Kara Salı’dan hemen sonra 25 Kasım kadın eyleminde, TTB’nin Ankara’ya yaptığı yürüyüşte, DİSK’in birçok şehirde yaptığı basın açıklamalarında, krize karşı sokağa çıkan örgütlere verilen halk desteğinde, en azından tencere tavalı desteklerde bütün mücadelelerin birbirine ilham verme yeteneği ortaya çıkmakla kalmıyor sadece. Kursağımızdan zorla yemeklerimizi çalmaya çalışanlara karşı, yeni döneme uygun birleşik bir işçi mücadelesinin örgütlenmesi yaşamsal bir önemde. Zira bir kez daha altını çizmek gerekirse, yerli-milli iktidar ittifakının, aslında bir büyük işçi dalgasını, bir büyük mücadele dalgasını engelleme şansı yok. Böyle bir mücadelenin taleplerini yok sayma yeteneği de yok.  


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Genel grev, genel direniş! - I

Tek bir günde sert bir fakirleşme yaşamamıza neden olan ekonomik çöküş, milyonlarca insanın hayat standartlarını tarumar etti. Şimdilik, eldeki verilerle, iktidarın, bir seçim stratejisi olarak, bilinçli bir tercihin sonucunda halkın bu sert fakirleşmesine ve TL’nin aşırı değersizleşmesine neden olan ekonomik modeli tercih ettiğini söyleyebiliriz. Cari açığın, dengelenmesi, işgücü istihdamının düşük ücretli emek cennetine dönüşerek toparlanması, düşük faizle yatırımların nispeten artması ve kısmi ekonomik canlanmanın yaşanmasıyla, “bak gördünüz mü reis toparladı” nidalarıyla seçime gidilecek. Dolarizasyonun nerede duracağı, paranın hangi seviyede pula dönüşeceği, üretim araçları üreten sektörlerin ve enerjinin ithalata, yani dolar üzerinden alışverişe bağlı olduğu verileri, iktidarın oynadığı kumarda kaybetme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Ama bir beceriksizlikle değil, tek adam rejiminin beceriksizliğiyle de derinleşen bir sınıfsal tercihle karşı karşıyayız. Kaynakları sermayeye aktarmanın en son bulunan şekli bu. İktisatçıların dalga geçtiği gibi dalgalı kurda devaülasyon yaratmayı başaran yeni bir adım. 

Bu adımın ne anlama geldiğini, sosyal medyada saatlerdir dalga geçilen TGRT haber spikeri, tüm gerçekliğiyle anlattı. Spiker şunları söyledi: “Dolar arttığı zaman bizi kurtaracak olan temel çıkış noktası neydi, Türkiye’de işçilik ucuzlayacak. Evet, dünyaca ünlü markalar, Vietnam’da özellikle Çin’de üretim yapıyor (…spiker burada çeşitli nedenler sayıyor) Avrupa’nın yanı başında Türkiye’ye özellikle tekstil konusunda, başka alanlar da var üretim bantları kayacak. Üstelik dolar da burada değerli. Peki. Nasıl söyleyeyim bilemiyorum, yani o kadar üretim bandı kayacak mı? Bekliyoruz. Çin’de bir tekstil işçisinin aldığı asgari ücret 360 dolarlarda, bizde ne kadar dolara döndüğümüzde, buyrunuz tam da asgari ücret zammı konuşurken (bu arada ekrana asgari ücretin 1 Ocak 2021’de 382 dolarken, 23 Kasım 2021’de 220 dolar olduğu görüntüsü gelir.) Yani şu son kur atağıyla birlikte, kusura bakmasın kimse, bizde işçilik çok ucuzladı çook. Efendim, tez, işçilik ucuzladıkça üretim Türkiye’ye kayacak. Kulağa hoş geliyor, bekliyoruz (Spiker burada çeşitli firmaların adını vererek üretimlerini Türkiye’ye kaydırlamalarını beklediğini söylüyor)” ve ısrarla küresel şirketlerin yatırımlarını Türkiye’ye yöneltmeleri için çağrı yapıyor ve tüm sevimliliğiyle seyircilere “Efendim her hayırda bir şer her şerde bir hayır vardır” diyerek programının bu bölümünü bağlıyor.

Spikere kızmaya gerek yok. İktidarın politikalarını çok iyi bir şekilde süzgeçten geçirmiş. Şer dediği, halkın yoksullaşması, işçi ücretlerinin aşırı düşmesi, dünyanın en düşük asgari ücretli ülkelerinden birisi olması. İktidarın halkın bu kadar sert bir şekilde fakirleştirilmesini neden arzu ettiğini de anlaşılır kalıyor: Ne kadar düşük ücret, o kadar yatırım, sermayenin o kadar iştahlanması.

Sonra ver elini nurlu ufuklar, nurlu bir gelecek ve önümüzdeki seçimlerde açık bir Erdoğan zaferi.

Kuşkusuz, TGRT spikeri bu kadar kendine güvenli değil! Bekliyoruz derken, tonlamasının kesinliğini kaybettiği dikkatli izleyecilerin gözünden kaçmıyor.

Bu konuda iktidar çevreleri daha net. Erdoğan, 21 Kasım’da, “Bu politikayla biz ne yaptığımızı, niçin yaptığımızı, nasıl yaptığımızı, hangi risklerle karşı karşıya olduğumuzu gayet iyi biliyoruz" dedi ekonomi politikayı savunurken. Bu politikanın ne anlama geldiğini açıklamak da AKP’li bazı vekillere düştü. Manisa Milletvekili Uğur Aydemir, bu kez de “Belki soğan ekmek yiyeceğiz aylarca ama güvenliğimizden kimseye taviz vermeyeceğiz” dedi,  bir diğer AKP’li, Elazığ Milletvekili Zülfü Demirbağ şu çareyi önerdi biz yoksullara: “Normal şartlarda 1 kilo et yiyorsak yarım kilo yeriz. Domatesi 2 kilo yerine iki tane alırız. Kış günü turfanda sebzeleri kullanmak zaten sağlığa da çok faydalı değil.”

Bu politikanın sadece bilinçsizce hayata geçirilmekle kalmayıp, uzun süredir planlandığını ise Emine Erdoğan’ın Haziran ayında yaptığı şu açıklama gösteriyor: “Gelin hep birlikte basit önlemler alalım. Alışverişe çıkmadan önce alınacaklar listesi hazırlayalım. Porsiyonlarımızı küçültelim. Sadece ihtiyacımız kadarını alıp bozulacağını bildiğimiz yiyecekleri istiflemekten vazgeçelim.”

Hesaba katılmayan

İktidar, belirli plana ve bu plan doğrultusunda adım atmaya hazır. Tercih edilmiş bir fakirleşme yaşıyoruz ama bu kez çok sert bir düşüş oldu. Burada, masa başında planlanan ekonomi politik hamlelerin göz ardı ettiği bir öğenin etkisinin ne olacağı belirsiz: İşçi sınıfının sınıf olarak hareketi! İktidar, işçi sınıfından kuvvetli bir direncin gelmeyeceğini öngörüyor. Bu yüzden, çeşitli tepkilerin olacağını ama bunun milyonlarca işçinin yaygınlaşan eylemlerine dönüşmeyeceğini öngörerek kendine güvenli bir görünüm sergilediğini söyleyebiliriz. Bu ise sadece iktidarın bir durumu, muhalefetin ezici çoğunluğunun da kavrayamadığı gibi kavramaktan uzak olduğunu gösteriyor. Bu durum, milyonlarca işçinin aniden elektrik verilmiş gibi harekete geçme yeteneğidir. İşçi sınıfı, her Allah’ın günü yığınsal olarak harekete geçmeyen ama bir kez geçti mi de durdurulması çok güç olan, siyasal iktidarlar için başetmesi zaman zaman imkansız olan bir toplumsal güçtür. AKP liderliği de devletin bu işlere bakan birimleri de ufak tefek huzursuzluklar olur, müdahale ederiz, olur biter diye düşünüyor olabilirler. Bu çok hatalı bür düşünce ve umuyoruz ki bu hata önümüzdeki günlerde herkes açısından çok bariz bir hâl alacak.

Milyonlar aç, milyonlar işsiz!

Defalarca vurgulamaya çalıştık, AKP iktidarı, işçi sınıfının öfkesiyle doğrudan yüzleşmedi, bu öfkenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyor, bu öfkeyle yüzleşenlerin yerinde yeller estiğini de. İşçi sınıfı, eylem kapasitesi küçümsenen, kendi eylemine aşık olanlar tarafından bir işaret vermesiyle bir azınlığının sokağa çıkacağı düşünülen bir güç olageldi Türkiye’de. Sınıfın en dinamik kesimi olma döneminde kamu çalışanları kendilerini işçi sınıfının bir parçası olarak görülmeyen siyasal odakların liderliğine mecbur bırakıldı. Buna rağmen yeri yerinden oynatan bir sınıf mücadelesinin omurgası oldu kamu emekçilerinin örgütlenmesi. 

İşçi sınıfının ne yapacağı kestirilemez. Yapmasını arzu ettiğimiz politik eylemler ve hedefler için propaganda, örgütlenme yapabiliriz. Ama sınıf hareketinin özellikle patlama anları, tahmin edilemez. Bu, sosyalistler için zorken egemen sınıflar için imkansız bir keşif sürecidir. Devletlerin görmezden geldiği hareketlerin nasıl sosyal çalkantıların işaret fişeklerine evrildiği mücadeleler tarihinde sayısız örnekle yer edinmiş vaziyette.

AKP uzun süredir yoksul kitlelere yönelik bir saldırganlık içinde. Bu, umursamaz bir saldırganlık üstelik. Toplumun derinlerindeki öfke uzun süredir mayalanıyor. 1989 Bahar Eylemlerini tartışmaya çalıştığım bir yazıda şunu vurgulamıştım: “Bahar Eylemleri, özgürlüğün işçi sınıfının kendi eyleminde gizli olduğunu gösteriyor. Bugün de işçi sınıfının eylem kapasitesinin düşük olduğu düşünülebilir. İşçilerin grev hakkı arka arkaya yasaklanıyor. Demokrasi üzerinde ağır bir baskı politikası var ve özgürlükler alanlarında ağır kayıplar yaşanıyor. Bu ortamda görülmeyen şu: Yerli-milli iktidar ittifakının, aslında bir büyük işçi dalgasını, bir büyük mücadele dalgasını engelleme şansı yok. Böyle bir mücadelenin taleplerini yok sayma yeteneği de yok.” 

Bu satırlar yazıldığında iktidarın bir işçi dalgasını engelleme ihtimali yoktu, şimdi hiç yok. Zira devletin elinde yoksulları ikna edecek bir maddi olanak yok, üstelik böyle bir niyet de yok. Sadece baskı politikasının derecesi artırılarak suyun kaynaması geciktirilebilir ama bu kaynamayı engellemez. Üstelik basınç düzeyi kimsenin beklemediği ölçüde şiddetlenir. 

Kuşkusuz, iktidar, “yeni” ekonomik politikasıyla Türkiye’yi ucuz iş gücü havuzuna dönüştürmeyi hedeflerken, bunun, otoriterliğin dozuyla elele gitmesinin kaçınılmaz olduğunu da görmek gerekiyor. MHP’nin bu politikaları desteklemesinin bir nedeni de bu. Bu, rejimin hesap sorulamaz olmasından duyulan güvenden de kaynaklanıyor. Gerçekten de “kurulan rejimin mimarisi, hesap verilebilirlik mekanizmasını dağıtmış vaziyette. Bu toplumda, hesap sadece yukarıdan aşağıya sorulabilir duruma getirildi. Cumhurbaşkanı ve kendi statükolarının aşağısında gördükleri karşısında kendilerini cumhurbaşkanlığı yetkileriyle donatılmış hissedenler hesap sorabiliyorlar sadece.” Erken seçim isteyenlere Erdoğan’ın mevcut rejimin karakterini hatırlatmasının arkasında da bu var. Türk usulü başkanlık rejiminin başkanı kabul edene kadar erken seçim yapmak mümkün değil.

Rejimin bir başka kopmaz özelliğini ise kendisini kendi koyduğu kuralların üzerinde, hatta dışında görmesi oluşturuyor. Hukukun ve kuralların kendilerine işlemediğini göstermeye mecburlar.   

2018’de tek başına iktidar olduğundan beri atılan her ekonomik ve politik adımın başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen istifa yönünde herhangi bir girişimin olmamasının, bakanların bile istifa edemeyip aflarını istemek zorunda kalmalarının gösterdiği gibi, bu rejimin mimari yapısı, toplumsal çelişkilerden muaf tutulmak üzere kurgulanmış. Ama kurgu başka, gerçek başka. Olmasını istediği başka, olan başka.

Nas bahane işçileri fakirleştirmek şahane

Daha önce de altını çizmeye çalıştığım gibi bu yapının toslamak zorunda olduğu bir sınır, bir duvar var. Birisi seçim sınırı. Diğeri, her şey herkesin gözünün önünde yaşandığı için oluşan kızgınlığın yarattığı bir toplumsal sınır. İktidar bu sınıra çoktan dayandı. Parlamenter rejim olmasa memleketi ne güzel yöneteceğini düşünenler her şeyi birbirine karıştırıp tüm düzeylerde derin bir krizi tetiklerken, artık yavaş yavaş, “şu seçimler olmasa memleketi ne güzel yönetirdik” diye düşünmeye başlamış olabilirler. Çünkü seçim sınırı, iktidarın zayıf karnı. AKP-MHP koalisyonu hızla oy kaybediyor. “Biraz yüklenirsek seçimi kazanabiliriz” inancının yok olacağı sınıra yaklaşmak üzereler. 

Diğeri ise açlık. Evet, açlık. İktidar koalisyonu, yüzbinlerce insanı açlık sınırının altında bir yaşama itti. Bir günde 10 liradan 14 lira civarına sıçrayan dolar, alım gücünde onda dörtlük bir düşüş daha yarattı. Bu düşüşten önce de katlanılmaz haldeydi yoksulluk. Türk-İş’in açıkladığı “açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasının Eylül ayı verileri” işçilerin, emekçilerin ve yoksulların cephesinde açlık krizinin derinleştiğini gösteriyor. Araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin sadece gıda ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için 3 bin 49 TL harcama yapması gerekiyor. Yoksulluk sınırı ise 9 bin 931 TL oldu. Rejimin işçiler için taşıdığı anlamı bir önceki yılın ve ayın verilerinin mumla aranacak hale gelmesi gösteriyor. Açlık sınırı geçen yıl Eylül'de 2,447 lira, yoksulluk sınırı 7,973 liraydı; 2021 Ağustos'ta açlık sınırı 2,927 lira, yoksulluk sınırı 9,533 liraydı. Asgari ücret, 26 Eylül’de 318 dolardı. Artık tarihe Kara Salı olarak geçen dolar patlamasında ise 231 dolara geriledi. İki ayda neredeyse 100 dolarlık bir alım gücü gerilemesi yaşandı asgari ücrette.

İktidarın ekonomik krizi, Türkiye kapitalizminin köklü bir sorunu olarak yansıyan kaynak krizi olarak da adlandırabileceğimiz ekonomik çıkmazı otoriter rejim tarafından tetiklendi, derinleştirildi, içinden çıkılamaz hâle getirildi. Geçtiğimiz aylarda yazın sonunda yapılan anketler toplumun yüzde 74’ünün ekonominin çok kötü yönetildiğini düşündüğünü gösteriyordu. Açlık sınırının altında yaşayanlar, yoksulluk sınırının altında yaşayanlar, saçma düşük faiz ısrarı nedeniyle artan fakirleşme, enflasyonun gizlenmeye çalışılmasına rağmen şiddetlenmesi, işsizlik oranlarının yüksekliği, istihdam oranındaki berbat tablo yoksulların derecesini tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde öfkelenmesine neden oluyor. İktidar, hem mecbur olduğu ve üzerinde yükseldiği koalisyonun kaçınılmaz politikaları hem de bizzat otoriter tek kişilik aşırı merkezileşmiş iktidarın tercihleri ve beceriksizliği nedeniyle dümeni sağa, daha sağa, sermayeye doğru kırdıkça yoksul ve emekçi kitlelerin hem öfkesi artıyor, iktidar burada kafasını duvara çarpıyor hem de bunun seçmen tabanı açısından yarattığı gerileme net bir sınır çekiyor iktidarın “ben yaptım oldu”culuğuna.

Şimdi, işçiler ayın ortasına kadar nasıl geçineceklerini, kış günlerinde nasıl ısınacaklarını, çocuklarını okula nasıl yollayacaklarını, borçlarını nasıl ödeyeceklerini kara kara düşünürken, Erdoğan’ın şu sözleri herkesin kulaklarında çınlamaya devam edecek: “Sadece kurdaki yükselişe bağlı olarak kimi ürünlerde ortaya çıkan fiyat artışı yatırımı, üretimi, istihdamı doğrudan etkilemez. Tam tersine kurdaki rekabet gücü (yani düşük değerli TL) yatırımda, üretimde, istihdamda artışa yol açar…”

Bu halka fakirleşmeyi layık gören, bile isteye fakirliği dayatan iktisadi manasızlığın göremediği şu: Dünya pazarının bir parçası olan her ekonomik birim, “ihraç etmek için ithal etmek zorunda”dır. İthalattan dolar nedeniyle yiyeceğiniz (yiyeceğimiz) kazığın Türk lirasının iyice değersizleşmesi ve faizin nispeten düşürülmesiyle canlanacak ekonominin hayhuyunda görünmez olacağını düşünmek için fazlaca iyimser olmak lazım. Özellikle bu dahiyane ekonomik oyunun seçimler için AKP’ye yönelik bir teveccüh yaratacağını düşünebilmeleri akıl alır gibi değil!

İpin ucunu kaçıranlar, milyonlarca insanın nasıl öfkelendiğini kavramaktan çok ama çok uzaktalar.

Hafta sonu, yazının devamında, muhalefetin önerilerini, eylem yapmak konusundaki tartışmaları ve kendi önerimizi tartışmaya çalışacağım.


Faruk Sevim Tüm Yazıları

İktidarın oyununu bozmak için işçiler birleşik mücadeleye

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni bir ekonomik model uygulamaya başladığı, döviz kurlarının yükselmesini bilinçli olarak tercih ettiği, özellikle iktidar çevresindeki uzmanlar tarafından sıkça söyleniyor. 

Kamuoyuna, Tayyip Erdoğan’ın sanki istese dövizi düşürebileceği, ama düşürmediği, çünkü kafasında daha büyük ekonomik bir planın olduğu algısı pompalanıyor.

Oysa şu çok açık bir gerçek: Tayyip Erdoğan’ın uyguladığı bu ekonomi politikası,  politika falan değil. Merkez bankasının 128 milyar dolar rezervinin 2019 yerel seçimlerini kazanmak, sonrasında da dövizi kontrol altında tutmak için çarçur edilmesinin doğal sonucu. 

Turizm gelirleri çok azaldı, enerji fiyatları döviz bazında iki katına çıktı, yabancı para girişi yok denecek kadar az. Özellikle BOTAŞ’ın yüklü döviz talepleri Merkez bankası tarafından karşılanmak zorunda. Karşılanamadığında doğal gaz alımı tehlikeye düşer. Ayrıca vadesi gelmiş borçların ve faizlerin ödenmesi gerek, aksi halde temerrüde düşme durumu var.

Bütün bunlar çok yakın zamanda ödemeler dengesi krizine yol açabileceği için, Merkez Bankası piyasadaki dövizleri toparlıyor, kurun nereye çıktığı umurunda değil.

Sonra da buna yeni ekonomi politika diyorlar, aslında uyduruyorlar, günü kurtarmaya çalışıyorlar. Olan elbette emekçi halka, yoksullara, işçilere, sabit gelirlilere oluyor. Hükümetin yanlış ekonomi politikalarının bedelini emekçiler ödüyor.

Yüksek kur nedeniyle başta enerji, petrol, gaz olmak üzere tüm fiyatlar artıyor. Bu da başta gıda olmak üzere tüm temel ürünlere zam olarak yansıyor. Ekmek 1,5 liradan 2,5 liraya çıktı, yakın zamanda 4 lira olabilir. LPG fiyatı yıl başında 3 liraydı, şimdi 8 liraya yaklaştı. Yıllık enflasyon yüzde 100’ü aşmış durumda.

Daha önce 5 bin lira olsun dediğimiz asgari ücretin en az 6 bin lira olması, her ay artan enflasyon oranında asgari ücrete zam yapılması gerekir, çünkü fiyatlar her gün artıyor. 

Halkın borçlarını sıfırlayacak para iki ayda buhar oldu

Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu bulunuyor. Dolardaki her artış bu borcun daha da yükselmesine sebep oluyor. Eylül ayı ortalarında 8,40 TL seviyelerinde işlem gören dolar kuru 13 liraya dayandı. Kurda iki ayda meydana gelen 4,60 liralık artışın Hazine’ye maliyeti 2 trilyon liradan fazla.

İki ayda buhar olan bu para ile pandemi ve ekonomik kriz nedeniyle zor günler geçiren ve bankalardan aldıkları yeni kredilerle ayakta durmaya çalışan halkın borçlarının sıfırlanması mümkündü. Türkiye’de yaklaşık 35 milyon kişinin bankalara ve finansman şirketlerine olan konut, taşıt, ihtiyaç ve kredi kartı borcu toplamı 968 milyar lira. Çiftçilerin kredi borçlarıysa 153 milyar lirayı geçti.

Erdoğan döneminde bir azınlık zenginleşiyor, çoğunluk yoksullaşıyor

Artık Erdoğan’ın etrafındaki bir avuç işadamı paradan para kazanıyor. ‘Azgın azınlık’ lüks ve şatafat içinde yaşarken, 17 milyon vatandaş sosyal yardımla hayatta kalmaya çalışıyor. 

Din nazarında yüzde 19 faizle yüzde 15 faiz arasında bir fark olmamasına rağmen, Erdoğan faizi tamamen sıfırla çağrılarına kulağını tıkıyor. Ama bir yandan da ‘faiz haramdır’ vurgusu yapıp dindar kesimleri coşturuyor. Oysa çarpıcı gerçek gün gibi ortada duruyor. AKP iktidarından önceki 18 yılda 247 milyar dolar faiz ödeyen Türkiye, AKP iktidarında 18 yılda 494 milyar dolar faiz ödedi. Yetmedi, faize karşıyım diyen Erdoğan, 2022 bütçesinde faiz kalemine 240,4 milyar lira kaynak ayırdı.

Bu oyunu emekçiler bozar

İktidar ekonomik krizin yükünü emekçilere ödetmeye devam ediyor, halkı yoksullaştırıyor, halktan aldığı paraları borç, faiz, garantili sözleşme ödemelerinde kullanıyor. Paraları silah alımında kullanıyor. Bu oyunu bozmak için emekçilerin, işçilerin sokağa çıkması gerekir. İşçilerin en büyük silahı grev yapmaktır. İşçilerin birleşik mücadelesi, iktidarın bütün bu saldırılarına karşı verilebilecek en güzel cevaptır.


Sibel Erduman Tüm Yazıları

Kapitalizmin sahte evrenselliğinin bir arızası olarak mülteciler

Tanju Özcan 2011'den bu yana CHP'nin Bolu milletvekiliydi. 2009 yılındaki yerel seçimlerde Bolu Belediye Başkan adayı olmuştu, kazanamayınca Meclis’e girdi. 10 yıl boyunca milletvekilliği yaptıktan sonra, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde CHP'nin o dönem Muharrem İnce'nin liderliğindeki ulusalcı kanadıyla birlikte hareket etti. Ama belediye başkan adayı olabilmek için, uzun süre birlikte siyaset yaptığı İnce'yi 2018'deki Cumhurbaşkanlığı kampanyasında yalnız bıraktı.

CHP'nin ulusalcı kanadıyla hareket ettiği dönemdeki çıkışları, seçmen yoğunluğu milliyetçi ve muhafazakâr olan Bolu halkında istediği etkiyi yaratmaya başlamıştı. 31 Mart seçimlerinden önce açıkça şunları söyledi: "Seçilirsem Suriyelilere ruhsat vermeyeceğim, bir kuruş belediye kasasından yardım yapmayacağım. İçime sinmiyor, kabullenemiyorum… Bu misafirlik fazla bile uzadı…" Ve nitekim Özcan, Kuran'a el basarak görevini devraldıktan hemen sonra yaptığı açıklamada, atacağı adımları somutlaştırdı: "Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz." 

Bolu Belediye Meclisi'nde alınan kararla bunlar hayata geçirildi. Suyun metreküpüne vatandaşlar 2,5 TL, yabancılar ise 2,5 dolar ödeyecek. Bolu'da evlenen yabancılar, nikâh ücreti için tam 100 bin TL ödemek zorunda kalacak. Bu uygulamaların hiçbiri hukuki değildir ve nitekim mülteci meselesi hukuki değil politiktir. 

Bu, ‘bizim’ insanımız olarak inşa edilen yurttaşlık pahasına, mültecileri ekonomik ve mali bir yük olarak görüp toplumsal açıdan marjinalleştiren, intikamcı eğilimin bir parçasıdır. Sığınmacı ve mültecinin istenmeyen, yabancı ve harcanabilir bedenini düzenleyip denetleyen bir gözetimdir bu. Neoliberal küresel kapitalist rejimin hegemonyası içinde, belirlenmiş bir yaşam yerinden yoksun olan mülteciler, bu anlamda sistemin kurucu istisnasına, sistemin yapısal adaletsizliğine ve eşitsizliğine karşılık gelir. Yani sistemin arızasının belirlenmesine yardımcı olur, bu arızanın hakikatini temsil eder. 

Piyasa sisteminin içindedirler, ama kendilerini tüketimin mutlak keyfine bırakmaları mümkün değildir. Kapitalizmin evrenselliğinin başarısızlığını, mevcut evrensel sistemin yalanının temsil ederler. Bizim örneğimizde en asgari tüketim hakkı (ki suyun zaten bedava olması gerekir) ellerinden alınmaktadır mesela. Burada yaşadıkları için “cumhuriyetin” içindedirler ama kanunda kutsanan demokratik haklardan (haklar Türkiye bağlamında çoğunluk için askıda olsa da gene de mültecilerle yurttaş olan bizleri eş tutmamak lazım) yoksun bırakılırlar. 

Politikanın esas alanı Bolu belediye başkanının yaptığı gibi bir ‘çıkar müzakeresi’nden (ki Özcan sadece bir politik oy devşirmenin ötesine geçip, bizzat daha önce Türkiye içindeki azınlıklara uygulanan ırkçı tutumu sahiplenir aslında) ibaret olmayıp, daha fazlasını hedeflemeyi içerir. 

‘Mülteci krizi’ (“Kriz olmadan mülteci olmaz, onları mülteci yapan şey kriz olduğu için, bu mülteciler krizi de yanlarında getiriyor gibiler. Kriz onlara yapışmış görünüyor.” Frank Ruda Önce Trajedi, Sonra Trajedi, Avrupa Mülteciler ve Sol, Metis Defterleri), şimdi doların fırladığı ve her geçen gün daha da yoksullaşan insanların arttığı aynı derecede olmasa da toplumsal bünye içinde kendine göre bir yeri olmayanların gittikçe çoğaldığı bir Türkiye’de, sistemin arızasını temsil eden proletaryanın hakikati içinde üstlenildiğinde, mülteci krizi olmaktan çıkar. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar müşterek sorunlardır. 

Bir diğer nokta da “onlar da bizim gibi iyi, masum insanlar bakın önemli olan onları anlamak kendimizi onlara açmak” gibi genellikle hoşgörülü bir tavırdan da uzak durmak gerek. Mesela, geçenlerde Afganistanlı birisinin bir kıza cinsel istismara başvurup kafasına taşla vurması. Karşımızda böyle bir topluluk yok ve neden olsun ki, bunu beklemek de bir çeşit üstün pozisyonu gerektiriyor, kötü bile olamıyorlar. Üstelik zaten bu topluluğun genel evrensel hukuk içinde bir yeri yokken (Avrupa’nın Türkiye ile yaptığı anlaşma uluslararası insan hakları anlaşmasına aykırı zaten) birden bire hukuksal bir durumla karşı karşıya kalıyorlar ve hukuk sisteminin içine bu şekilde ancak dâhil olabiliyorlar, bir suç işlediklerinde, bu durumun kendisi abes zaten. 

Sibel Erduman


Dila Ak Tüm Yazıları

Kadına yönelik şiddete DUR diyelim: Özgürlük istiyoruz

Bir yanda kendisine sistematik şiddet uygulayan ve fuhuşa zorlayan kocasını, hayatta kalabilmek için öldüren Çilem Doğan davasında meşru müdafaa yoktur diyerek Çilem Doğan’ın cezası onayan; diğer tarafta 18 yaşındaki İpek Er’e cinsel saldırıda bulunarak ölümüne sebep olan uzman çavuş Musa Orhan’ı tutuksuz yargılayıp ve kendisine “daha önce de yaptım, bana bir şey olmaz” cümlesini rahatça kurabilme olanağı sağlayan ya da sistematik olarak taciz ettiği kadını “karakolda tanıdıklarım var, bana bir şey olmaz” diye tehdit eden Mehmet Tunç’a bu güveni verenler, kadına yönelik şiddetin artmasının sorumlularıdır.  

Kadınlara, çocuklara, LGBTİ+’lara yönelik her türlü saldırının asgari ceza veya cezasızlık ile ödüllendirilmesi, şiddetin önünü açıyor ve erkeklere istedikleri her şeyi rahatlıkla yapabilme güveni veriyor. Erkeklerin kravat takmış olması bile ceza indirimi almasına sebep oluyorken, kendilerine şiddet uygulandığı için karşı koyan kadınlara iyi hal indirimi uygulanmıyor. 

Üstelik suçlular, tüm şiddet olaylarında “psikopat, manyak, gözü dönmüş, hasta” gibi etiketlemelerle şiddetin sorumlusu noktasından, uyguladıkları şiddet türünden sorumlu olmadıkları ve şiddetin meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir noktaya getiriliyorlar. Oysaki şiddet, zaman-mekan-şiddet biçimi planlanarak yapılan bilinçli bir tercih. Bir kadın, hiç tanımadığı bir erkeğin, Can Göktuğ Boz’un, samuray kılıçlı vahşi saldırısı sonucunda hayatını kaybetmişti. Bu saldırıda katilin sokağa planlı bir şekilde çıktığını ve özellikle bir kadın seçtiğini biliyoruz. Ayşe Tuba Arslan’ın 23 kez suç duyurusunda bulunmuş olmasına rağmen, boşandığı Yalçın Özalpay’ın satırlı saldırısı sonucu öldürülmesi de planlı bir eylemin sonucu. 

Kadına yönelik şiddet karşısında elindeki tüm imkanları kullanarak etkin politikalar üretmek yerine, hiçbir şey yapmayan, sadece kınamak gibi göstermelik adımlar atan hükümetler ya da devletler de tüm bu şiddetin sorumlusudur. Sadece şiddetin önüne geçmek için etkin politika üretmek değil, aynı zamanda kapsayıcı politikalar üretmekle de mükellef olan politikacıların gerek iktidar olsun gerekse de muhalefet, ayrıştırıcı ve toplumda karşılık bulacak, hedef gösteren nefret söylemleri kullanması kabul edilemez. Cinsiyetçi ya da LGBTİ+fobik söylemler ve kadınları veya LGTBİ+ları hedef gösteren açıklamalar, çok hızlı bir şekilde karşılık bulabileceği için kabul edilemez. Tıpkı, 25 Kasım’ın çıkış noktası olan vahşet gibi. Dominik Cumhuriyeti’ni diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo’nun, diktatörlüğe savaş açan 3 kız kardeşi, Mirabal Kardeşleri, “Ülkede iki tehlike var: Kilise ve Mirabal Kardeşler” şeklinde hedef göstermesinden kısa bir süre sonra, eşlerini hapishane ziyaretinden dönen Mirabal Kardeşlerin arabalarının durdurulması, tecavüze uğramaları ve ardından dövülerek öldürülmeleri, politikacıların söylemlerinin toplumda nasıl karşılıkları olabileceğine kötü bir örnek sadece.

Kadına yönelik her türlü şiddetin açıkça karşısında olan, bu durumun toplumdaki kadın erkek eşitsizliği sebebiyle ortaya çıktığını vurguladığı için bu eşitsizliği ortadan kaldırmayı hedefleyen ve aynı zamanda etkin kovuşturma talep eden, şiddete maruz kalanı koruyan ve kollayan, devlete bu konuda pek çok sorumluluk yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını kabul etmiyoruz. Kadınların, LGBTİ+’ların, çocukların katledilişini cezasızlıklarla ödüllendiren adaleti kabul etmiyoruz. Şiddet olaylarını mağdur suçlayıcılık ile sunan haber dilini kabul etmiyoruz. Kadına şiddet türünü fiziksel şiddetten çıkarıp, ekonomik, dijital, psikolojik, duygusal vs her türlü şiddet türünün karşısında duruyoruz. İş yerlerinde uygulanan mobingi kabul etmiyoruz. 

Kadına yönelik şiddeti ancak mücadelemiz ile bitirebileceğimizin farkındayız. Daha özgür olduğumuz, daha adil bir dünya bize bir tepside sunulmayacak, bunun yolu haklarımızı aramak için sokağa çıkmaktan geçiyor. Üstelik kadın hareketinin tüm dünyada bu denli güçlü olması, herhangi bir yerde var olan bir hak arayışı, dünyanın kalanına cesaret veriyor. Birlikte daha güçlüyüz. 

Kadına şiddete karşı durmak için, 25 Kasım’da “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” kapsamında 19:30’da Taksim/Tünel’deyiz.

Dila Ak


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Yeni dönemde çatışma çözümünü bugünden düşünmek

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun helalleşme çağrısı, kamuoyundan haklı olarak büyük destek aldı, farklı kesimlerde umut yarattı. Aynı zamanda ciddi boyutta olmasa da eleştirildi, soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü İstanbul’da Barış Vakfı tarafından; çatışma çözümü konusunda çalışan çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisinin, akademisyenin ve farklı duyarlılıklarda aktivistin katıldığı “Yeni Döneme Geçişte Çatışma Çözümü: Sorunlar ve Fırsatlar Çalıştayı” düzenlendi. Çalıştayın öne çıkan tartışma başlıklarından birisi de helalleşme çağrısı oldu, doğal olarak.

Kırktan fazla katılımcının tamamının hemfikir olduğu konu, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme çağrısının olumluluğuydu.

İktidarın paniğinin, kaygısının; koltuğu kaybetme korkusu olduğu çok açık. Yirmi yıldır seçmenine “aldatıldım”, “dindar nesil yetiştiremedik” gibi farklı açıklamaların dışında hiçbir özeleştiri yapmayanlardan farklı bir tavır da beklenemez.

Ancak muhalefet cephesinde yer alan bazı kesimler, helalleşmeyle yüzleşmeyi karşı karşıya konumlandırdılar. “Önce yüzleşme”, “helalleşme nereden çıktı”, “helalleşme değil, hesaplaşma” gibi argumanlarla Kemal Kılıçdaroğlu’nun çağrısına veya yeni döneme ilişkin açılımına cepheden ve sert bir biçimde karşı çıkanlar var

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu olmakla öğünen ve bunu siyasal akçeye çeviren ulusalcı, statükocu, neo faşist partiler; değişim ve dönüşüm karşıtı oldukları için, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme çağrısına karşı çıkıyorlar, bu kendileri için tutarlı bir davranış. Bu kesimler kendilerini pirüpak görüyorlar. 28 Şubatta e-muhtıra veren orduyu, başörtülü üniversiteli gençler için kurulan ikna odalarını veya Dersim katliamını savunmaya devam ederek muhalefet ediyorlar.

Bu kesimleri değiştirme ve dönüştürme ihtimali, ancak bütünlüklü bir demokratikleşme, değişim ve dönüşüm programıyla hareket edenlerin mücadelesinin başarıya ulaşması ile mümkün olur.

Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini ne kadar yapabileceği veya iktidar olduğunda yapmak isteyeceğini teste tabi tutan bir yaklaşım ve pozisyonla çözüm önerilerini değerlendirmek, çatışma çözümü yaklaşımı değildir.

Çatışma çözümü; bütünsel programatik bir yaklaşımla, sorunların her birini kendi özgünlükleri içerisinde çözüme ulaştırmakla, demokratik çözüm ve adil barış menziline ulaşma perspektifiyle hareket etmeyi gerektirir.

Türkiye, çatışma çözümünün veya sorunun bütün veçhelerinin, yönlerinin aynı anda ve aynı yöntemle çözüme ulaştırılmasının doğru olmadığını, aceleci bir davranış olduğunu, 2013-2015 çözüm sürecinde tecrübe edindi.

Bugünün Türkiye’sinde, çatışma çözümü, radikal demokrasiye geçişin en önemli başlığıdır. Geçiş sürecinde beliren fırsatları değerlendirmek, sorunların bir bir aşılması çabasıyla olabilir. Fırsatların önüne sorunları tıkaç olarak koymak, ülkenin krizinin boyutunun farkında olmama halidir.  

CHP liderinin helalleşme parantezi içine aldığı sorunlar, konular bir anlamda muhalefet güçlerinin kendi mahallelerine yönelik bir paklaşma hareketini de içeriyor. O nedenledir ki, “helalleşme değil hesaplaşma”  veya “önce yüzleşme sonra helalleşme” yaklaşımı, kendisiyle yüzleşmekten kaçınma ve sorumluluğunun farkında olmama halidir.

Bunlar 1915 Ermeni katliamında karşımıza dikilen büyük duvarın taşlarıdır. “Katliam Osmanlı döneminde oldu” gerekçesi de aynı bakış. Aslında bütün bunlar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye neden demokratikleşemiyor” sorusunun yanıtını da kapsıyor. Devletin kurucu partisi kendi geçmişiyle yüzleşemiyor. Kılaçdaroğlu yüzleşmek için iki laf etti. Ya niyeti sorgulanıyor, ya da laf ağzına tıkanmak isteniyor.

Tekrar edeyim, bu yaklaşım uluslararası literatürde ciddi bir külliyata sahip çatışma çözümünden bihaber olmaktır. AK Parti gibi sorunlara “yerli ve milli” çözüm modelleri ve yöntemleri bulmak bahanesinin/ gerekçesinin ardına gizlenmektir.

AK Parti’nin, Oslo süreci başarısızlığına sığınarak icat ettiği kuralsız, gözlemcisi olmayan çözüm süreci; birçok yönüyle büyük bir muamma olmaya devam ediyor.

Barış Vakfı’nın Cuma günü gerçekleştirdiği çalıştayda öne çıkan konulardan birisi tam olarak buydu.

Her ülkenin çatışma çözümü deneyiminin ve sorunun karakterinin farklı olması nedeniyle, çözüm yöntem ve yolları da birbirinden oldukça farklıdır. Bu deneyimleri özenle dikkate almadan çözüm olamayacağı gibi, Kürt sorununun bölgeselleşmiş ve küreselleşmiş haline kendine has uygun bir yol ve yöntem yaratmadan ne  kalıcı çözüme ulaşmak ne de  Türkiye demokrasisine sınıf atlattırmak da mümkün olmayacaktır.

Türkiye’nin siyasal krizinde öne çıkan hukuk, adalet, hesap verilebilirlik, yargı, denge, denetleme ve kurumsal işleyiş gibi sorunları önceleyen çözüm odaklı demokrasi programı hazırlığı muhalefet cephesinde son günlerde yoğun olarak tartışılıyor.

Çalıştayda da, birçok katılımcının vurguladığı gibi; çatışma çözümünün yakıcılığı ve onun siyasal, sosyal dinamiklerini dikkate alan bir perspektifle program hazırlığı yapılmadığında, geçişin hazırlığı doğru yapılmış, toplumsal değişimin ve dönüşümün siyasal dinamikleri yeterince kapsanmış olunmayacak.

Bu nedenle geçiş sürecinde barış mücadelesini geliştirmek için çatışma çözümüne dair fırsatları zamanında ve yerinde değerlendirmek kadar, bu program hazırlığı sırasında çatışma çözümünün sorunlarını kavramak, değerlendirmek ve kapsamak, geçiş programı hazırlığı açısından da hayati önem arz ediyor.   

Önümüzdeki seçimlere kadar olan süreci bir anlamda geçiş süreci olarak düşünmek, çatışma çözümü planının köşe taşlarının da belirlenmesini veya açığa çıkmasını sağlayacaktır.

Bu sadece siyasetin hayata geçirmesiyle sınırlı bir çalışma olarak kalmamalıdır. Yeniden inşa aynı zamanda güçlü ve etkili sivil toplum kurumlarının katkı ve çabalarını gerekli kılar.

Bütün dünya deneyimlerinin hikâyelerinde bunu görürüz. Türkiye’de başarısızlıkla sonuçlanmış denemelerde de sivil toplumun etkisizliği, güçsüzlüğü hatta yokluğu belirleyici olmasa da ciddi rol oynamıştır. Siyasetin Kürt sorununu veya barış arayışını araçsallaştırmasına karşı hiçbir kayda değer itirazın yapılamamış olması, ciddiye alınması gereken bir konu.

Bu eğilim ve yaklaşım büyük ölçüde devam ediyor. Kutuplaşmış, siyasal kutuplara doğru itilmiş toplum, akademi, medya, kanaat önderleri; önce çözüm ve barış arayışının siyasal adresine bakıyor.

Barış Vakfı’nın, son çalıştayı bu açıdan da kıymetli bir biraraya gelişi ifade ediyor. Birbirinden çok farklı siyasal, sosyal duyarlıklarda ve farklı disiplinlerden insanlar gün boyu barış için yol arayışını sürdürdüler.


Melike Işık Tüm Yazıları

Kadın cinayetleri ve sorumluları

Henüz 2021 bitmeden 338 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Ataşehir’de Can Göktuğ B. isimli erkek hiç tanımadığı Başak Cengiz’i sokakta samuray kılıcıyla öldürdü. Saldırganın evinde 16 kılıç daha bulundu. Katil çok sıkıldığını ve Samuray filmlerinden etkilenerek birini öldürmek istediğini söyledi ve kendisine direnemeyeceğini düşündüğü için bir kadını seçtiğini belirtti. 

Tıpkı diğer silahlar gibi kılıçlara da erişim oldukça kolay. İnternetten “sadece dekoratif amaçlı” olduğunu açıklayan caydırıcı (!) bir uyarıyla kolaylıkla kılıç alınabiliyor. İktidarın kadın cinayetlerini önlemek için başvurduğu uyarılar da bu açıklamalar kadar caydırıcı! Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bitirmeyi hedefleyen İstanbul Sözleşmesi aileyi tehdit ettiği gerekçesiyle kaldırılıyor, şiddete uğradığı için şikâyette bulunan kadınlara “ailelerini dağıtmamaları” tembih ediliyor, bir kadın cinayeti çok ses getirdiğinde failler kınanıyor, “kadına şiddete hayır” uyarıları yapılıyor ve faillerin silahlara erişimine izin veriliyor. 

Kadın cinayetlerinde en çok kullanılan yöntem olan ateşli silahlara erişim de oldukça kolay. 2020 yılında kadınların yüzde 56’sı ateşli silahlarla öldürüldü. Silahla yaralama, öldürme ve intihar vakaları da her yıl gittikçe artıyor. Bu yıl “Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler” hakkındaki yönetmelikte yapılan değişiklikler nedeniyle katillerin silahlara erişimi daha da kolay hale geldi. Ruhsat verilecek iş kollarının kapsamı genişletildi. Bununla birlikte kadına yönelik şiddet işlediği gerekçesiyle hakkında tedbir kararı bulunan kişiler, tedbir kararı kalktığında silah ruhsatı alabilecek. 

Silahlara erişim bu kadar kolayken, caydırıcı cezalar uygulanmazken, kadının beyanı dikkate alınmazken potansiyel katillerin cinayet işlemek için başka bir teşvike ihtiyacı kalmıyor.  

Kadın katillerine “haksız tahrik” ve “iyi hal” indirimleri

Antalya’da Mahir İncedayı isimli erkek evli olduğu kadının annesini öldürdü. Evli olduğu kadın şiddet gördüğü evden ayrılmış ve sığınma evine yerleşmişti. Saldırgan daha sonra barışmak için onun ailesinin evine gitti ve orada hakarete uğradığı gerekçesiyle kadının annesini tabancayla öldürdü. Cumhuriyet savcısı, katilin cinayeti planlayarak değil ‘anlık öfkeyle’ ve ‘haksız tahrik’ altında işlediğini söyledi. Katil ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanarak 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ankara’da evli olduğu Zennure Ünal’ı öldürmek isterken baldızını öldüren Abdulsamed Ünal’ın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası “iyi hal” indirimi uygulanarak müebbet hapis cezasına çevrildi. Maktülün kardeşi Zennure Ünal, “Ablam 15 gün can çekişti. Mahkemeye takım elbiseyle gelmek, ağırlaştırılmış müebbet cezayı müebbede düşürmemeli” diyerek karara tepki gösterdi. 

Kaos GL’nin haberine göre Gebze’de yol kenarında bulunan trans kadın Tülin, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Arkadaşları, Tülin’in seks işçiliği için bindiği tırda anlaşmazlık yaşadığı iki tır şoförü tarafından araç hareket ederken, tekmeyle araçtan atıldığını aktarıyor. Yine bu yıl başka bir trans kadın Emre Bozkurt isimli erkek tarafından kezzaplı saldırıya uğramış ve haksız tahrik indirimi almıştı. 

“Erkek adalet değil, gerçek adalet istiyoruz!” derken tam da bu indirimleri, mağdurların aleyhine işleyen bu süreci kastediyoruz. Çözüme kavuşturulmayan şüpheli kadın ölümlerinden, öz savunmanın şiddet için “haksız tahrik” sayılmasına, katillere “iyi hal” indirimi veren takım elbiselere kadar tüm süreç mağdurun aleyhine işliyor ve potansiyel katillere cesaret veriyor. 

Nefret suçlarından, kadın cinayetlerinden, kadına yönelik şiddet olaylarından İstanbul Sözleşmesinden çekilen, kendi çıkarları için LGBTİ+ları hedef olarak kullanan, kadın cinayetlerini önlemek için hiçbir politika üretmeyen aksine eşitsizliği pekiştiren iktidar sorumludur.

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!

İktidar bir yandan kadın cinayetlerinin azaldığını iddia ederken diğer yandan da manipüle edilmiş verilerle Türkiye’de Avrupa’ya kıyasla daha az kadın cinayeti işlendiğini ilan ederek kadın cinayetlerini önemsizleştirmeye ve bireyselleştirmeye çalışıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin, yargıdaki apaçık adaletsizliğin, kadının beyanını değersizleştirmesinin katillere verdiği cesareti, bireysel bir kötülükle açıklamaya çalışıyor.  

“Çocuk istismarı, kadın cinayetleri ve tecavüz suçlarında caydırıcı ve kapsayıcı sonuçlar alabilmek için gerekirse idam cezası bile tartışmaya açılmalıdır” diyen Devlet Bahçeli “kapsayıcı sonuçlar” denince ilk akla gelen İstanbul Sözleşmesinin aileyi tehdit ettiğini iddia ederek sözleşmeye karşı çıkmıştı. Çözümü idamda aramak aklına daha çok yatıyor, çünkü kadına yönelik şiddeti toplumsal bir sorun olarak değil, katillerin idamıyla üstü kapatılabilecek alelade bir sorun olarak ele almayı tercih ediyor. 

Kadın cinayetleri önlenebilir: İdamla değil; kadınları savunmasız hale getiren ekonomik, politik ve sosyal sorunların çözülmesiyle, silaha erişimin denetlenmesi ve kadına yönelik şiddet geçmişi olanlara silah verilmemesiyle, kadın katillerine verilen indirimlerin sonlanmasıyla, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasıyla ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesiyle çözülebilir. Çözümü burada değil de idamda arayanlar, kadın cinayetlerinin bir çözümünün olmadığını söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Oysa kadın cinayetlerini önlenebilir ve önlemek için izlenmesi gereken yolu kadınlar “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyerek yıllardır haykırıyorlar.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Yahudilik suçu

Adamın biri geçen hafta Cumhurbaşkanı’na hakaretten mahkûm oldu. Bursa 23. Asliye Ceza Mahkemesi, Yüksel Üstün’ü önce 10 ay 20 gün hapis cezasına çarptırdı, sonra bunu 7000 lira para cezasına çevirdi.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, mahkemeye gönderdiği yazıda “Devletin başı olan ve bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini” temsil eden Cumhurbaşkanının şikâyeti beklenmeksizin davanın takip edilerek görülmesi gerektiğini, “Sayın Cumhurbaşkanımızın vekili tarafından gerek duyulması halinde ayrıca müdahillik talebinde bulunulabileceğini” belirtti.

Cumhurbaşkanının avukatı Hüseyin Aydan sanık hakkında, “Seçilmiş ilk Cumhurbaşkanımızı hedef alarak yaptığı açıklamalarla Cumhurbaşkanımıza karşı onur, şeref ve saygınlığını rencide edici ifadeler kullanmış, kişiliğini, saygınlığını ve itibarını hedef alarak atılı suçu alenen işlemiştir” dedi.

Cumhurbaşkanının “onur, şeref ve saygınlığını rencide eden”, “kişiliğini, saygınlığını ve itibarını hedef alan” hakaret neydi?

Yüksel Üstün sosyal medyada “Tayyip kendisini Müslüman gösteren bir Yahudi’dir” yazmıştı.

Yani Bursa 23. Asliye Ceza Mahkemesi’ne, Cumhurbaşkanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’ne ve Cumhurbaşkanının avukatı Hüseyin Aydan’a göre “Yahudi” ifadesi kişinin “onur, şeref ve saygınlığını rencide eden” bir hakarettir.

Sanığın avukatı Baran Güneş ise, “Yahudiler bu ülkenin onurlu vatandaşlarıdır. Birine Çingene demek, Yahudi demek suç değildir” demiş.

İşin ilginç ve biraz gülünç tarafı, avukat yanılıyor!

Şu açıdan yanılıyor: Birine Yahudi demek elbette hakaret değildir, suç değildir. Bunu ifade etmek zorunda kalmak bile iğrenç bir şey. Ama çok açık ki, avukatın müvekkili Yüksel Üstün “Yahudi” kelimesini hakaret olarak kullanıyor.

Herif, “Tayyip kendisini Müslüman gösteren bir Yahudi’dir” derken herhalde Cumhurbaşkanı’na iltifat etmeye çalışmıyor, değil mi! “Yahudi” derken kompliman yapmaya, sevgisini ifade etmeye çalışmıyor, değil mi?

Hayır, herif bildiğimiz ırkçı.

Üstelik Yüksel Üstün memleketimizde çok yaygın olan bir ırkçılığı dile getiriyor. Hiç özgün bir yanı yok, Yahudiliği hakaret ve küfür olarak kullanmak kendisinin durup dururken düşünüverdiği bir şey değil.

Kısacası, Yüksel Üstün bence gerçekten de “atılı suçu alenen işlemiş”!

Ama bu hikâyede benim daha da önemli bulduğum bir suç daha var.

Yüksel Üstün ve benzerleri Yahudiliği küfür olarak görebilir, ırkçılık yapabilir; çok da garipsemem.

Ama bir memleketin mahkemeleri ve resmî kurumları Yahudiliği küfür olarak görüyorsa ciddi bir sorunumuz var demektir.


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Enflasyon varken serbest piyasa düzeni yanlış

Dünya ekonomilerinde, enflasyonla ilgili alarm zilleri giderek daha fazla çalıyor. İngiltere Merkez Bankası’nın yeni baş ekonomisti Huw Pill, resmi İngiliz enflasyon oranının gelecek yılın başlarında yüzde beşe ulaşacağını öngörüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yıllık çekirdek enflasyon oranı Eylül ayında yüzde dörde ulaştı, bu neredeyse 25 yılın en yüksek seviyesi. Enflasyon neden yükseliyor?

Geleneksel açıklama, neoliberalizmin iki ideolojik vaftiz babasından biri olan Milton Friedman’ın “enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir fenomen olduğu” şeklindeki ünlü ifadesine dayanıyor. Para arzı üretimden daha hızlı yükselirse, talebin mal ve hizmet arzından daha fazla artacağını ve fiyatları yukarı çekeceğini savundu.

Pandemi ile karşı karşıya kalan devletler, Friedman’dan ziyade ekonomiye müdahaleyi savunan Maynard Keynes’i izledi. Merkez bankaları para arzını büyük ölçüde artırdı. 

Mart 2020’de hareketsiz piyasalara para pompalamak için finansal varlıkları satın almaya başladılar. Bu arada, gelişmiş ekonomilere sahip devletler, özel talebin çöküşünün bıraktığı boşluğu doldurmak için harcamalarını büyük ölçüde artırdı. 

Bu harcamaları ekstra borçlanma ile finanse ettiler. ABD ve İngiltere’de, hükümetlerin borçlanmak için sattıkları Hazine bonoları ağırlıklı olarak merkez bankalarınca satın alındı. Para basmanın bu modern eşdeğerinden hareketle ekonomilerini ayakta tutmaya çalıştılar. Ekonomi tarihçisi Adam Tooze’un dediği gibi, “bütçe kısıtlamaları yok gibi görünüyor — para sadece bir tekniktir.”

Ancak bu, 1970’lerden bu yana hüküm süren geleneksel ekonomik tutum açısından ciddi bir aykırılık. Taraftarları, ekstra harcama ve borçlanmanın para arzını artırdığını ve enflasyonun yükselmesine neden olduğunu savunuyorlar. 

Bu analizde iki sorun var. Birincisi, savunucularının on yıldan fazla bir süredir yalandan ağlıyor olmasıdır. 

Kınadıkları politikalar, merkez bankalarının küresel finansal krize para yaratarak ve onu da finansal sisteme pompalayarak karşılık vermesiyle 2007-8 yıllarında daha ılımlı bir biçimde başladı. Serbest piyasa yanlıları bunu aşırı enflasyona yol açacak bir iğrençlik olarak kınadılar. Aslında enflasyon çok yakın zamana kadar çok düşük kalmıştı veya hatta negatifti.

İkincisi, talep yerine arz üzerine odaklanan enflasyonist dalgalanmanın daha iyi bir açıklaması var. 

Pandeminin neden olduğu ekonomik kapanma, Asya fabrikalarından Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yayılan uluslararası tedarik zincirlerini bozdu. Financial Times’a (FT) göre, 1998’de kayıtların başlamasından bu yana imalat teslim süreleri en hızlı oranda uzadı. 

“Büyük ölçüde Çin ve diğer Asya ülkeleri tarafından üretilen parça ve malları bekleyen gelişmiş ekonomiler bundan en çok etkilenenler oldu.” FT, buna -- tedarik zinciri boyunca ne kadar ileri giderseniz talepteki değişikliklerin o kadar büyük bir etkisi olur -- hareketli kırbaç etkisi diyordu.

“Teknoloji ve otomobil sektörlerinde mikroçip kıtlığından dolayı yaşanan gecikmeler daha da kötüleşti, ancak yiyecek-içecek ve kişisel eşya üreticileri rekor olarak kabul edilecek kesintiler yaşıyor.” Bununla birlikte, enflasyon da yaşam standartlarını düşürüyor. Patronlar ve ekonomistler en çok “ücret‑fiyat sarmalından” korkuyorlar. Başka bir deyişle, işçiler daha yüksek ücret talep ederek tepki gösterir ve kapitalistler fiyatları daha da yükselterek kârlarını korurlar.

Bu henüz gerçekleşmiş değil. XpertHR adlı danışmanlık şirketine göre, İngiltere’de özel sektör işverenlerinin yüzde 80’inden fazlası ücretlere ortalama yüzde 2,5 oranında, yani enflasyondan çok daha az zam yapmayı planlıyor. Ama pandeminin etkilerinden biri işgücü darlığı, yani işverenlerin vasıflı işçi bulamıyor olması. Bu, işçilere reel ücretleri koruma gücünü verebilir.

Serbest piyasa düzeni karşılık vermeye hazırlanıyor. Pill, Avrupa Merkez Bankası’nın ilk baş ekonomisti ve diğer neoliberal vaftiz babası Friedrich von Hayek’in öğrencisi olan Otmar Issing’in himayesindedir. Merkez bankalarının talebi sürdürmek için aktif olarak piyasalara nasıl müdahale ettiklerini göz ardı eden Pill, FT’ye İngiltere Merkez Bankası’nı “fiyat istikrarını korumakla uğraşan bir kurum” olarak tanımladı. 

Bu arada bir gazeteci Şansölye Rishi Sunak’tan Keynes ve Friedman arasında seçim yapmasını istediğinde, Friedman’ı seçti.  Kış - daha yüksek faiz oranları ve Thatcher’in uyguladığı tasarruflar - geliyor.

Alex Callinicos

Socialist Worker’dan TN. çevirdi


Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Nefrete ve şiddete karşı birleşik mücadele!

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir kez daha nefret söylemleri kullanarak LGBTİ+’ları hedef gösterdi. Soylu “LGBTİ'yi aile yapımızı bozmasın, çocuklarımızı ahlaksızlığa sevk etmesin diye engelledik. Ya siz her türlü sapkınlığın içinde oluyorsunuz. Biz ona girmek zorunda değiliz, biz Müslüman bir milletiz” diyerek, LGBTİ+’lara yönelik antidemokratik uygulamaların, baskıların kendi eseri olduğunu da itiraf etmiş oldu.

Baskılar ve yasaklar

İktidarın otoriterleşmesiyle birlikte uzunca bir süredir LGBTİ+’lar “sapkın” ilan edilip duruyor, aile kurumunu ortadan kaldıracakları söyleniyor, dış güçlerin “ahlaklı” ve “Müslüman” Türk toplumunu bozmak için bu “musibeti” halkın üzerine saldığı öne sürülüyor. Başta İçişleri Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere, devletin yönetici kadrolarının pek çoğunun ağzından bu sözleri duymak mümkün. Hatta Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş, pandeminin başladığı günlerde “hastalıkların yaygınlaşmasını” LGBTİ+’lara bağlayarak, nefret söylemlerini bir üst boyuta taşımıştı.

Ankara Valiliği, “genel ahlaka ve sağlığa aykırı olduğu” gibi muğlak ve saçma bir gerekçeyle şehirde LGBTİ+ etkinliklerinin tümüne yasak getirmiş, bu yasak mahkeme kararlarına rağmen fiilen uygulanmaya devam etmişti. İki yıldan uzun bir süre Ankara’da LGBTİ+’ların çay partisi dahi düzenlemesi cebren engellenmişti.

Keza İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyım olarak rektörlüğe atanan Melih Bulu’ya yönelik olarak düzenlenen protesto etkinliklerinde, bir sergide açılan bir görsel bahane edilerek LGBTİ+ öğrencilere şiddet uygulanmış, bir kısmı gözaltına alınmış ve haklarında davalar açılmıştı. Üniversitedeki LGBTİ+ Kulübü de kapatılmıştı.

Yine tüm ülkede Onur Yürüyüşleri yasaklanmış, Ankara’da ODTÜ’de yürüyüş yapmak isteyen öğrenciler ve öğretim üyeleri şiddet kullanılarak gözaltına alınmış ve haklarında dava açılmıştı. İki yıldan uzun süren ve kısa bir süre önce karar duruşması yapılan dava sonucunda öğretim üyeleri ve öğrenciler beraat etmiş, polisin yürüyüşü engellemesinin ve şiddet kullanmasının, bununla ilgili bütün emir ve uygulamaların kanunsuz olduğu tespit edilmişti.

Kriz ve otoriterleşme

LGBTİ+’lar üzerindeki baskılar, aslında sınıflı toplumların ortaya çıkmasından bu yana görülüyor. Dönem dönem artan, dönem dönem azalan bu baskılar, özellikle 1950’li yıllardan sonra LGBTİ+’ların dünya çapında gökkuşağı bayrağı altında verdiği ve ağır bedeller ödediği mücadele ile oldukça geriletilmiş durumda. Şu anda dünyanın pek çok ülkesinde LGBTİ+ hakları her zamankinden de ileri; son olarak ABD seçimlerinde meclise giren açık LGBTİ+’ların sayısı tarihin en yüksek oranında, Almanya’da da tarihte ilk defa iki açık trans kadın federal meclise girmeyi başardı. 

Türkiye’de de LGBTİ+’ların mücadelesi, hak ve özgürlükler konusunda oldukça büyük kazanımlar elde edilmesini sağladı. İlk LGBTİ+ derneği olan Lambdaİstanbul’un 1993 yılında büyük güçlüklerle kurulması, bugün pek çok ilde çok sayıda LGBTİ+ derneği ve örgütünün kurulmasına giden yolu açtı. Pek çok siyasi parti LGBTİ+ varlığını ve mücadelesini gündemine alıyor ve yapılan anketlerin aksine toplumun genelinde LGBTİ+ ile ilgili görüşler olumlu yönde değişiyor.

Ancak dünyanın girdiği ağır sosyal ve ekonomik krizin bir yansıması olarak, pek çok ülkede otoriter hükümetler iş başına geldi ya da mevcut iktidarlar otoriterleşme eğilimine girdi. Bunun bir sonucu olarak da LGBTİ+’lar üzerinde giderek ağırlaşan baskılar kuruldu, nefret söylemleri, hedef göstermeler hemen her gün dile getirilmeye başlandı.

Bunun en önemli sebebi, korkunç bir şekilde ağırlaşan ekonomik krizin altında inleyen işçi sınıfının dikkatlerini başka yöne çekmek. Paranın değerinin her gün azaldığı, pahalılığın altından kalkılamayacak boyutlara ulaştığı, devletin açıkladığı resmi enflasyonun dahi çift hanelerle ifade edildiği, oysa gerçek enflasyonun resmi rakamların en az iki katı olduğu, yolsuzluk iddialarının ayyuka çıktığı şu günlerde işçi sınıfının öfkesi başka bir yere kanalize edilmeye çalışılıyor.

Ne yapmalı?

Devlet temsilcileri, milyonlarca işçiyi içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik krizin sorumlusunun LGBTİ+’lar olduğuna ikna etmek için büyük bir çaba gösteriyor. Ahlaksızlık, batı, yıkılan aile, din ve benzeri sayısız klişe havalarda uçuşuyor. Her gün öldürülmemek, eve kapatılmamak, köleleştirilmemek için mücadele edilen kadınlar şeytanlaştırılıyor. Bunlara ilave olarak Suriye’ye yönelik göz boyama operasyonları için tezkere kabul ediliyor. 

Bütün bunlara karşı ne yapılması gerektiğini, LGBTİ+’ların ve kadınların mücadelesi gösteriyor. Bütün ağır baskılara ve şartlara rağmen LGBT+’lar ve kadınlar “biz de varız, onurlu ve özgür bir şekilde yaşamak istiyoruz” diyerek mücadele ediyor. Bu mücadelelerin içinde ve yanında yer almak, irili ufaklı diğer mücadelelerle birleştirmek, kabaran öfke dalgasının önüne çekilmeye çalışılan seti parçalamak için birleşmek ve yine birleşmek gerekir.



Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Asgari ücret 6 bin net!

1 Aralık’ta asgari ücret belirleme komisyonu toplanacak. Asgari ücret tartışmaları ve tespit edilmesi için gösterilen çabalar artık oldukça eski bir döneme ait çabalar gibi görülüyor. Bunun nedeni bir ay önce bambaşka bir ekonomik koşul varken bugün artık Kara Salı olarak adlandırılan ekonomik koşulların içerisinde olmamız. Bir ay önce “asgari ücret şu oranda olabilir” diye düşünürken bir ay içinde işçi sınıfının ve yoksulların %30 oranında yoksullaşacağı öngörülmüyordu. Oysa bırakalım bir ayı, Kara Salı adı verilen günde yaşanan sert dolarizasyon nedeniyle işçilerin alım gücü şok edici bir şekilde düştü. 

Bu fakirleşmenin şiddetini anlamak için asgari ücretin dolar karşılığının bir yıl içindeki değişikliğine bakmak yeterli. Asgari ücret 1 Ocak 2021’de 382 dolarken, 23 Kasım 2021’de 220 dolara geriledi. Bu, doların bugünkü karşılığında, bir yıldan kısa bir sürede 2062 lira kaybetmek anlamına geliyor. 

Elleri kursaklarımızda

Bu yüzden asgari ücret tartışmalarında işçi sınıfı, emek örgütleri bambaşka bir talepte bulunmak zorundadır. Biz Sosyalist İşçi olarak önceki sayımızda asgari ücretin 5 bin lira olmasını talep ediyorduk. Fakat son ekonomik gelişmeler asgari ücretin net en az 6 bin lira olması gerektiğini gösteriyor. İnsanca bir yaşam için asgari ücretin daha düşük bir seviyede belirlenmesi kabul edilemez. Daha düşük bir asgari ücret, tüm toplumun tüm yoksulların yaşam standardında süre giden düşüşü derinleştirmek anlamına gelir. Daha düşük bir asgari ücret, iktidar sözcülerinin açık açık ifade ettikleri Türkiye’yi ucuz iş gücü cennetine getirmek konusunda taviz vermek olur. Daha düşük bir asgari ücret iktidarın en başarılı olduğu konuda, yani kaynakları sermayeye aktarma konusunda elini rahatlatmak anlamına gelir. İktidar, daha düşük bir asgari ücret oranı kabul edilirse fakirden alıp zengine aktarma konusunda yeni bir alan elde etmiş olur.

Türk-İş başkanı Ergün Atalay’ın verdiği bir röportajda dediği gibi, asgari ücret 35 milyon kişinin yaşam standardını belirliyor. Asgari ücret aynı zamanda işçi sınıfının bütün kesimlerinin ücretinin belirlenmesinde bir çıpa işlevi görüyor. Türk-İş başkanı işçilerin ek iş yapmak zorunda kaldığını anlatırken ve “Asgari ücretlilerin yüzde 90’ı böyle. Az da olsa memur da ek iş yapıyor. İnsanlar mecburen ikinci üçüncü işte çalışıyor. Enflasyon yüzde 20. Bunun çok üzerinde zam vermek lazım” derken bile gerçeğin bütününü anlatmış olmuyor aslında.

İnsanca ücret istiyoruz

Asgari ücret için verilen mücadele sınıf mücadelesinin önemli alanlarından birisi olmak zorunda. Bu yüzden bu mücadele mutlaka iş yerlerinde sokakta işçilerin talepleri gümbür gümbür dile getirilerek örgütlenmeli. Asgari ücret görüşmesini yapan sendikaların liderlikleri tabanda yoksulluğa karşı öfkenin ne kadar derin olduğunu aslında biliyorlar. Bu öfkenin görünmez kılınmaya çalışılması, son 10 yılda Türk-İş, Hak-İş gibi sendikaların liderliklerinin asli görevi oldu. İşçi sınıfı haklarını kazanacaksa, öfkesini göstermelidir. Bu haklar verilmediğinde egemenlere dünyayı dar edeceğini göstermelidir. Masa başı görüşmeler bu dünyayı dar edecek bir meydan okumanın bir ifadesi olursa anlam taşır. 

İşçilerin öfkesi, asgari ücret için eylemlerle, aşağıdan taban örgütlenmeleri aracılığıyla kendisini ifade etmek zorunda. İşçilerin öfkesi, tüm ezilenlerin mücadele azmini içeren birleşik bir karakter kazanmak zorunda. İktidarın ekonomi politikaları, önümüzdeki dönemin kış aylarının her bir gününün yoksullar açısından çok zorlu geçeceğini gösteriyor. Bu zorluğu göğüslemenin tek yolu birleşik mücadele. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak basın açıklamaları çağrısı bu yüzden çok önemli.

Bu açıdan Türk-İş başkanının göçmen işçilerle ilgili söyledikleri birleşik mücadele ruhuna bütünüyle aykırı. Atalay, “İki ayakkabı fabrikası var. Biri Suriyeli, Afgan çalıştırıyor. Diğeri asgari ücret, servis ve yemek parası veriyor. Maliyet birinde 5 bin 700 TL, diğerinde 2 bin TL. Irkçı değilim. Ben Türkiye’den yanayım” diyor. Atalay bir sendikacı olarak göçmen işçilerin aldığı düşük maaşa karşı çıkması gerekirken göçmen işçilerle Türkiyeli işçiler arasına yapay bir bölünme ekliyor. Savunulması gereken göçmen işçilerin de diğer işçiler kadar maaş alması ve aynı hakları sahip olmasıdır.


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

COP26 Beyaz, Kuzeyli ve Zenginlerin zirvesi

12 gün sürecek zirvesinin ilk haftası dolmak üzere. Aslında bir yıl önce yapılması gereken zirve covid-19 pandemisi nedeniyle ertlenmişti. Yani ev sahibi Birleşik Krallık’ın bol bol vakti vardı. Buna rağmen zirve eğer bilinçli olarak yapılmadıysa bir organizasyon faciası.

Zirve için hazırlanan toplantı mekanlarının küçüklüğüne bir de pandemi kısıtlamaları eklenince toplantılara devletlerin heyetleri bile giremez oldu. Sivil toplum temsilcileri ve iklim aktivistleri için ise toplantıları yüz yüze izleyebilmek neredeyse bir mucize. Her bir toplantı için devlet heyeti dışından katılmak isteyen katılımcılara sadece birkaç giriş bileti veriliyor ve onlarca aktivist bu biletleri aralarında paylaşarak toplantılara giriyor. Bu sayede zirve içerisinde protestolar da engellenmiş oluyor. Ayrıca toplantı alanlarında eylem yasağı da var.

Tüm bunlara rağmen aktivistler her fırsat bulduklarında eylem yapıyorlar. En son Greta Thunberg finans toplantısında “yeşil badana yapmayın artık” diye seslenerek salonu terk etti. Ardından birkaç aktivist toplantıyı dövizlerle protesto etti. Mekanın dışında, yerli aktivistler doğal kaynakların metalaştırılmasına karşı seslerini yükseltti. "Karbon offsetleri, topraklarımızın ve topraklarımızın çalınmasını devam ettiriyor" dediler.

Devlet heyetleri ise salonlarda yeteri kadar yer olmadığı için online olarak toplantıları takip etmek zorunda kalıyor. Zirveye 120 kadar devlet katılıyor. Sadece Türkiye 60 kişilik bir heyet gönderdi (başlangıçta 400 kişi için izin alınmıştı). Salonlar ise 200 kişilik dahi değil. Yani her bir devletten bir temsilci bile salona giremiyor. Aktivistler ve sivil toplum temsilcileri için durum zaten daha da kötü.

Yoksul ülkelerden katılım da oldukça düşük. Birleşik Krallık son ana kadar pandemi nedeniyle kırmızı liste uygulamasına devam etti. Son haftalara kadar aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülkenin giriş yasağı vardı. Ayrıca tüm katılımcıların iki doz aşı olması zorunluluğu da vardı. Bu iki zorluk zirveye günlere kala kırmızı listenin kaldırılmasıyla ve katılımcılara Birleşik Krallık tarafından aşı gönderilmesiyle aşılmaya çalışılsa da pek işe yaramadı. Uçak ve otel fiyatlarının radikal bir şekilde yükseldiği son günlerde yoksul ülkelerden devlet heyetleri dahi katılmakta zorluk çekti. Sivil toplum temsilcileri ve aktivistler ise çok çok düşük bir katılım gösterebildi.

Katılanların ezici çoğunluğu zengin ülkelerden. Şirket temsilcileri de ekonomik zorlukları kolayca aşarak geniş katılım gösterdi. Hatta devletlerin heyetleri içerisinde de şirket temsilcileri bulunuyor. Bu nedenle COP26 için iklim zirveleri tarihinin en beyaz, kuzeyli ve zengin zirvesi deniyor.  

COP26 kapitalizmi

Sivil toplum temsilcileri ve aktvistler için vize, aşı, uçak bileti zorlukları aşıldıktan sonra bir başka büyük zorluk da oda bulmak. Otellerin çoğu devlet temsilcileri tarafından uzun zaman önce tutulduğu için kalan sınırlı sayıda odanın fiyatları da aşırı pahalanmış durumdaydı. Bu nedenle Glasgow’daki aktivistler tarafından COP Evdekal Ağı kurularak zirveye gelecek birkaç bin aktiviste evlerini gönüllü olarak açan bir dayanışma hareketi başlatıldı. Buna rağmen 3 bin aktivist kalacak yer bulamadı. Evlerini açanların büyükçe bir kısmı da zaten şehir merkesiznde değil zirveye ortalama 2 saat uzaktaki yerlerde yaşayanlardan oluşuyor. Kentte bir anda gıda ücretleri de artmış durumda. Bu nedenle Yokoluş İsyanı, COP26 için ‘kapitalizm yılanı’ diyor ve dayanışma için destek topluyor.

İklim değişimine çözüm bulma konusunda radikal kararların alınması beklenen zirve daha baştan katılımdaki adaletsizliklerle çözüm üretemeyeceğini kanıtlamış durumda. Boşuna değil Greta Thunberg daha şimdiden zirveden hiç bir şey beklememek gerektiğini belirten bir mesaj paylaştı:

“COP26 şimdiye kadarki en dışlayıcı COP olarak görülüyor. Bu artık bir iklim konferansı değil. Bu bir Küresel Kuzey yeşil badana festivalidir. İşlerin her zamanki gibi devam ettiği iki haftalık bir bla bla bla.”

COP değil mücadele

COP26 tarihin en kötü zirvelerinden biri olma yolunda ilerlerken mücadelen başka yol olmadığını bilen aktivistler de iki günlük dev eylemlere hazırlanıyor. 

5 Kasım cuma günü Fridays for Future’ın çağrısıyla binlerce öğrenci ve şuan grevde olan temizlik işçileri “sistemi kökünden değiştir” sloganıyla sokaklara indi.

6 Kasım Cumartesi günü ise tüm dünyada eylemler olacak. Eylemlere yüzbinlerin katılması bekleniyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

(Dosya) Birleşirsek, bu kışı bahara çevirebiliriz

Açlar ordusu büyüyor. TÜİK rakamlarına göre işsizlik yüzde 14’ü geçti. Dar tanımlı işsizlik 4 milyon 237 bini geçerken, geniş tanımlı işsizlik 9,7 milyon kişiye ulaştı. Kayıt dışı çalışanlar yüzde 34’den yüzde 36’ya çıktı. 2020 yılında 177 bin işçi kod 29 bahanesiyle işten çıkarıldı. Ekim ayına kadar 1477 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. 8 milyon kişi emeklilikte yaşa takılarak emekli olamadı. Emekli olabilen emeklinin de yüzde 80’i açlık sınırının altında emekli maaşı almakta. Çalışanların yüzde 44’ü açlık sınırının altında 2.825’TL’ye ya da onun da altında maaşa mahkum edilmiş durumda. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ağustos ayı enflasyon rakamlarını yüzde 19,25 olarak açıkladı. Ancak bağımsız araştırma kuruluşu ENAG’a göre enflasyon yüzde 45. Türkiye, Venezuela, Surinam, Suriye, Zimbabve ve Arjantin’in ardından en yüksek enflasyona sahip 8. ülke. Yılbaşından bu yana elektrik üretiminde kullanılan doğal gaza 8 kez zam yapıldı. Toplamda yapılan zam yüzde 55’in üzerine çıktı. Son bir yılda İstanbul’da ev kiralarına yüzde 50 zam geldi. Süt ürünlerine üç ayda yüzde 25 zam geldi. Bu oran, tavuk etinde yüzde 64, dana etinde yüzde 23, ayçiçek yağında yüzde 60, yumurtada yüzde 49, süt ve yoğurtta yüzde 35 düzeyinde. Son bir yılda ekmek fiyatlarına yüzde 26, makarnaya yüzde 21 zam geldi. Türk İş’in araştırması vahim tabloyu ortaya koymakta: Eylül ayı için açlık sınırı 3 bin 49 lira, yoksulluk sınırı 9.932 lira.

Kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor

Yukarıdaki rakamlar milyonlarca emekçi ve yoksulun temel gıdaya bile ulaşamadığı, bırakın güvenli bir konutu, metropollerde kümes bile tutamayacak durumda olduğunu, önümüzdeki kış aylarında ısınmak için enerjiye ulaşamayacaklarını gösteriyor. Tablonun bir tarafında derin bir sefalet yaşanıyorken, iktidar ve genişçe bir sermaye grubu devlet kaynaklarını kendilerine aktarmaya ve muazzam bir zenginlik içinde yüzmeye devam ediyor. 

Merkez Bankası’ndaki 128 milyar doların buharlaştırılmasının, Demirören grubunun Ziraat Bankası’ndan çektiği 750 milyon dolar krediyi geri ödemediğinin açığa çıkmasının ardından, iktidar blokunun suç işlediği bizzat Sayıştay tarafından tespit edildi. Sayıştay raporu pandemi boyunca emekçilerden desteğini esirgeyen, her felakette halka İBAN numarasını gönderen iktidar blokunun, emekçilerden toplanan vergilerle oluşan kamu kaynaklarını sermayeye yağdırdığını da göstermekte aynı zamanda. 

Sayıştay’ın raporuna göre; Cumhurbaşkanlığı sarayının bir günde harcadığı tutar 8 milyon. Milyonlar aç yatarken, sarayın günlük beslenme masrafı ikiye katlanarak 5,4 milyona ulaşmış durumda. Öğrencilere yangın söndürme ve altyapı sistemleri uygun olmayan binaları yurt olarak tahsis edip gerekli donanımı sağlayamayan Gençlik Bakanlığı, spor kulüplerinden milyarlarca liralık kira gelirlerini tahsil etmemiş. Raporlara göre; bakanlığın 4 milyar lirası ortada yok! 

Hasta garantisi verilen, her yıl milyarlarca lira kira bedeli ödenen şehir hastanelerine fazla ödeme yapılmış. Yap-işlet-devret kapsamındaki 6 otoyol projesine geçen yıl 1,7 milyar dolar ve 35 milyon avro garanti ödemesi yapılmış. Bilançoyu inceleyen Sayıştay otoyollarda 97,9 milyar liranın kayıp olduğunu tespit etti. 

Sayıştay raporu devletin işçilerin yaşamını değil sermayenin çıkarlarını savunduğunu göstermekte. 2020 Eylül’ünde adı neredeyse AKP ile özdeşleşen Bayburt Grup’un yüklenici olduğu Trabzon-Aşkale (Kop Dağı Tüneli) inşaatında ölen ve yaralanan 10 işçi ile ilgili iş cinayeti, bizzat Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından kapatılmış. 

Raporda pek çok usulsüzlük ve yolsuzluk da kaydedilmiş. Kamuda çalışan emekçilere sefalet zamları yapılırken, bakanlıklardan, müdürlüklere lüks harcamalar yapılmış; lüks otomobiller, en pahalı araçlar, cipler, elektronik ürünler ihalelere eklenmiş! Yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlık bizzat devletin kurumu tarafından raporlandı. Ama ilgili bakanlıklar ve müdürlükler ile ilgili ne bir soruşturma açıldı ne de yargı harekete geçti. 

Zengin daha zengin fakir daha fakir

Öte yandan Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 21 büyümesine rağmen ücretlerin toplam milli gelirdeki payı son bir yılda yüzde 39’dan yüzde 35’e düştü. Nitekim yüzde 21’lik büyümenin yüzde 12’si ihracat gelirlerinden geliyor. Bunun en önemli nedeni işçilik maliyetlerinin çok düşük olması. Türkiye düşük işçilik maliyetinde bir dünya markası olan Çin’i geçmiş durumda. Iphone indeksi yayınlandı, bu indeks her yeni üründe yayınlanıyor. ABD’li bir işçi Iphone 13 almak için 5 gün, Yunanistanlı bir işçi 25 gün çalışmak zorunda, Türkiyeli bir işçi ise 93 gün çalışmak zorunda. Türkiye’de emekçiler her hangi bir malı almak için çok uzun zaman çalışmak zorunda. 

Finansallaşmış piyasalara bağlı Türkiye ekonomisi derin bir kaynak krizi yaşıyor. Ve kaynak bulmak için uyguladığı yüksek faiz, yüksek kur politikaları patronların daha zengin olmasına yol açarken, ücretlerin erimesine, alım gücünün sınırlanmasına yol açıyor. 

Artan hayat pahalılığı ile başa çıkamayan emekçiler borçla yaşıyor. 34 milyon kişi bankalara borçlu durumda, 3 buçuk milyon kişi ise borcunu ödeyemediği için problemli durumda. Mutfaktaki yangını söndüremeyen emekçiler bankalarla yaptıkları kredi anlaşmalarıyla market alışverişi yapabiliyorlar. Yani zaten küçük miktarda olan ücretler de bankaların ipoteği altında. 



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?

Senelerdir ne zaman yeni bir Yetmez ama Evet hezeyanı patlak verse, sinirimin tepeme sıçradığı bir anda bir şeyler yazmaya karar veririm. Ama sonra söylenmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerin önemli bir kısmının yazıldığını görüp biraz sakinleşir ve bir şey bir kere söylenir laf kalabalığı etmeyeyim diye düşünüp vazgeçerim. 

Nasip bu yıla imiş, malum bu sene iyi YAE yaptı. Geleceği görmek gibi doğaüstü olaylara da değinen bir yazı olacağından, nasip kısmet gibi kavramları yakışıksız bulmadığımı da ayrıca ifade etmek istiyorum.

Komploculuk ve YAE

Komplo teorileri, her daim ortalıkta olmakla birlikte var olan sorunlara hiçbir siyasi kampın çözüm üretemediği tıkanıklık dönemlerinde popülerlik kazanan olgulardır. Adına bir sebepten ötürü “teori” denilmiş ama aslında bunlar kimi zaman teori gibi görünen dipsiz bağlantılar üretseler de teori filan değillerdir elbette; bunların esas amacı ve işlevi dünyaya ve siyasi olaylara nasıl bakmak gerektiğine dair bir ideolojik çerçeve çizmektir. 

Yani çok meraklı ve mutsuz bir avuç insan safsatanın tüm detaylarını ezberleyecektir belki ama esasen, örneğin “küreselciler” veya “Yetmez ama Evet’çiler” denildiğinde kötü birilerinden bahsedildiğinin anlaşılması yeterlidir. Ve tabii yalnızca kötü değillerdir bu kimseler, daha önemlisi, göründükleri gibi değillerdir; yüzünüze gülerken arkanızdan mezarınızı kazmakla meşgullerdir, bu yüzden herkese her şeye kuşkuyla ve korkuyla bakmak ve yakaladığınız anda kötülerin alnına işaret koymaktan başka seçeneğiniz yoktur. 

Bu sonu gelmeyen maske düşürme operasyonu teker teker kişilerin işledikleri suçlarla ilgili değildir, çok daha büyük ve habis bir tertibin maşası olmalarıyla alakalıdır. Kişileri açık etmek bu tertibin arkasına gizlendiği paravanı zayıflatmak anlamına geldiği için gereklidir.  Hatta bu tertip öylesine habis öylesine şeytani bir şeydir ki pek çok zaman kişiler ona hizmet ettiklerini bilmeden onun faydasına çalışır, yazar, çizerler. Bu gibi durumlarda itirafçı olmaları ve özür dilemeleri koşuluyla merhamet gösterilebileceği ima edilir; tıpkı engizisyon yargıçlarının, mealen, “ne zamandır cadılıkla meşgulsünüz?” sorusunun işleyişine benzer bu da.

YAE hezeyanlarının seçtiği ifadeler de bana ciddi şekilde komplo teorilerinin diliyle akraba geliyor. Bir zamanlar YAE’cilerin AKP’den ve cemaatten para aldığını ispatlamaya çalışanlar bile vardı aslında zaten; ama en yaygın olan hali, komployu “teorize” etmek yerine, “pişman mısınız?” diye sorarak ima etmek daha ziyade.

İlk taşı günahsız olanınız atsın

Gerçekten de Yetmez ama Evet’çilerin neyle suçlandıklarının net bir şekilde ifade edildiğine ben henüz rastlamış değilim. (Açıkça devleti, orduyu, Türklüğü yıkmakla filan itham edenleri tenzih ederek söylüyorum bunu tabii, onlarla bir alıp veremediğim yok.) Tek bir yerde bile “bugün gelinen baskı ortamı 2010 referandumunun sonucudur veya referandumun mühim katkıları olmuştur, çünkü…” diye kusurlu da olsa bir açıklama görmedim, “bu da mı yetmez” denilip göz kırpılıyor veya suçun ne olduğu izah edilmeden nedamet getirilmesi isteniyor.

Aslında mantık ortada: bugün olanları AKP yapıyor, Yetmez ama Evet diyerek AKP meşrulaştırıldı, demek ki bu gün olanlar YAE yüzünden oluyor. Ve anlaşılan bu mantık, sahiplerinin aklında o denli sarsılmaz bir mantık ki, Yetmez diyenlerin de pekâlâ anladıkları, ancak suçlarını örtmeye ve unutturmaya çalıştıkları düşünülüyor. 

Bu öyle kesif bir şey ki, esasen YAE’cilere küfür edenlerle tartışma niyetinde olan ancak YAE’cilerle kendine mesafe koyma ihtiyacı hisseden bazı yorumcuların ifadelerinde de bunun tortusuna denk gelmek mümkün. 

Örneğin Kemal Can bile, bence lüzumundan fazla soyut bir dille de olsa hala YAE avcılığı yapanları eleştirdikten sonra YAE’cilere de diyor ki “uyarılara rağmen bunun nereye varacağını neden görmek istemediniz?” fakat nelere yol açtığı (ve açacağının ta o zamandan aşikâr olduğu) söylenilmiyor, belli ki zaten anlaşılacağı düşünülüyor; hatta o kadar barizmiş ki baksalar YAE’ciler bile görecekmiş ama görmek istememişler.

Daha öncelerinde Ruşen Çakır da yine esasen YAE’cileri linç edenlere hitaben yaptığı bir konuşmanın önemli bir kısmında, DSİP’in de adını vererek “bir kullanılma durumu olduğu aşikârdı”, “12 Eylül’cüleri yargılama meselesi besbelli kandırmacaydı” gibi ifadelerle, YAE’cilerin göremeyecek kadar sarhoş olduğu fakat geri kalan herkes için apaçık ortada olan bir takım gerçeklerden dem vuruyordu. Daha da tuhafı, bir taraftan “…ama evet” deyip azla yetinerek solun sakil duruma düştüğünü söylerken öte yandan, “Yetmez…” diyerek, evet diyen halka yukarıdan bakıldığı gibi bir tespitte bulunuyordu.

Nice başka ‘Yetmez Ama Evet’ler

Bir yandan da YAE düşmanlarının akıl dışılığına işaret ederken, aslında tüm basgeç ve ilkesiz koalisyon taktiklerinin de birer Yetmez ama Evet olduğuna işaret eden bir okumayla karşılaşmaya başladık, Kemal Can’ın yazısında da bu mevcut. 

On küsur sene önce AKP’nin tasarısı olan bir referandumda evet diyenleri cehennemin kapılarını açmakla suçlarken, eski ülkücü belediye başkan adayları ile kurtuluşa kadar savaşma sözü vermenin, göçmen düşmanı eski içişleri bakanına da hendek savaşları döneminin eski Başbakanına da prim vermekte sakınca görmemenin tutarsızlığının yüzlerine vurulması hoşuma gidiyor elbette. 

Ama hayır, Türkiye için tarihsel önemde bazı reformları, daha fazlasını istediğini net taleplerle belirterek kabul etmek ve bunun etrafında geniş bir cephe örmek için kampanya yapmak ile AKP gidene kadar karşısındaki her güce koşulsuz destek veren ve “ama…” diyen herkesi suyu bulandırmakla suçlayan eğilim aynı şey değil.

Ne yazıldıysa o…

Ve elbette bu suçlamaların hiçbir yerinde doğru tutumun ne olması gerektiği ile veya o doğru tutum alınmış olsa bugün nasıl güzel günlere gelmiş olacağımız ile ilgili bir açıklama bulmak da mümkün değil; zira geleceği görme yeteneği bahşedilmiş bu insanlardan Yetmez ama Evet rezaleti ile kirletilmemiş ikbalimiz neye benzeyecekti sorusuna da cevap beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Netlikle vurgulamayı önemli buluyorum: Kemal Can da Ruşen Çakır da darbelere karşı ve demokrasiden yana insanlardır. Fakat tutarsız, muğlak ve neredeyse mukadderatçı bir hava taşıyan bu gibi yorumlar “ne yapılmalıydı?” sorusuna sistemli bir cevap arayışını içermediği zaman benim aklıma ancak iki olası seçenek geliyor açıkçası:

Birincisi, bugünün merceğinden bakınca, ordunun, muhtıra veren Genelkurmayın, HSYK’nın, 367’nin veya Cumhuriyet mitinglerinin o günler görüldüğü kadar kötü görülmemesi gerektiği inancı olabilir. Başka bir deyişle “askerleri AKP’ye yedirmeyecektik, onlar ne yapacaklarını bilirlerdi” mealinde bir sonuca varmaktır. Buna retrospektif hayırcı tutum diyebiliriz.

İkincisi ise, yine bu günün gözünden, iki kutba da ait hissetmeyen demokratların, özünde yapılmak istenen reformları doğru bulup, fiilen evde oturup bireysel olarak “ne AKP, ne ordu” tutumu alarak, daha kibar insanların hükümet olduğu bir gelecekte bu reformların yeniden gündeme geleceği günün hayalini kurması gerektiği düşüncesi olabilir. Bu da retrospektif boykotçu tutum oluyor sanırım.

Bu ikincisi, bugün bakınca AKP’nin bu reformları zaten yapmayacağını o günden görmüş olmak gerektiği gibi tuhaf bir düşünceye dayanıyor. Hatta işte zaten herkes görüyormuş, uyarmışlar da ama YAE’ciler dinlememiş. 

Ben o zamanlar hem epey gençtim hem de görece apolitiktim (sandığa gidip kasten geçersiz oy kullanacak kadar kafam karışıktı, beni en iyi Ruşen bey anlar.), hatırlamadığım bir uyarı olmuştuysa bana büyüklerim hatırlatsın; ama benim hafızamda kalan ve bugün aklıselim uyarılar olarak anımsatılmaya çalışılan şeyler, bunlar İslamcı, şeriat getirecekler ile Amerikancı emperyalistlerle yatağa giriyorsunuz türünden şeyler ve bunların çeşitlemeleriydi.

Ayrıca niyet okuyarak geleceği görmek diye bir siyasi strateji olamaz. Sosyalistler zaten referandumla dünyanın değiştirilebileceğini düşündükleri için değil, demokratikleşmenin ve dolayısıyla işçi sınıfının önünü açacak talepler etrafında geniş kitleleri mobilize etme fırsatı olarak gördükleri için böyle süreçlere müdahil olurlar.

Reformlar bir bir geri sarılmaya başladığında da “o günden bunları görmek lazımdı” diye düşünmezler, sistemin sınırlarını ve ikiyüzlülüğünü teşhir ederler. 

Ve sosyalistler “ne istiyoruz, nasıl alırız?” diye sorarlar, “bunu yaparsak birilerinin maşası olur muyuz?” diye değil.

Kullanışlı aptallar?

AKP’nin 2010 referandumu ile gerçekleştirdiği reformları içtenlikle yaptığına, özü gereği dahasını da yapmaya devam edeceğine canı gönülden inanan insanlar var mıydı? Elbette. Bu insanların bazısı bu beklentiyle AKP’nin kimi suçlarını yumuşatmaya çalışmış mıdır? Tabii. Etkili olmuşlar mıdır? Kısmen, herhalde.

Ama yanılgıya düşmeyelim, itham edilen “AKP’nin suçlarını örtbas edenler, AKP’nin ilerici bir güç olduğuna inanan aklı evveller” değil, Yetmez ama Evet’çiler, yani o dönülmez akşamda o malum gaflete ortak olanlar işaret ediliyor. 

Peki, AKP bunca senedir dilediği gibi at koşturabilmesini saftirik liberallere ve demokrat görünümlü apolojistlere mi borçlu?

Hayır. 

AKP her iktidar gibi çevresinde kendine güzel bir kozmetik görüntü sağlayacak aydın ve uzman takımına ihtiyaç duydu, duyuyor. Ama Erdoğan da AKP de, esas olarak suçlarını gizleyerek değil karşı tarafın kendinden daha suçlu olduğunu anlatmasını sağlayan laik-dindar yarılmasını kullanarak yönetti bu güne kadar. Gerek çözüm sürecinde, gerek Gezi’de, gerek yolsuzluklarda, gerekse darbede emekçilerin bu yarılmayı aşarak birleşip AKP’yi sıkıştırma potansiyeline ot tıkama gücünü Erdoğan’ın eline verenler ise sürekli kaşla göz arasında bir delikten fırlayıp “pişman mısınız?” diyenlerin temsil ettiği siyasi eğilimdir.

Tarihi, mücadelelerin şekillendirdiği bir süreç olarak değil bozulması gereken bir komplo olarak okuyanlar kendilerini de başkalarını da bir komplonun figüranı olarak görürler; tarihin öznesi olmak istiyorsak bu eğilimle mesafemizi devamlı kontrol etmeliyiz.


Dila Ak Tüm Yazıları

Kadına yönelik şiddete DUR diyelim: Özgürlük istiyoruz

Bir yanda kendisine sistematik şiddet uygulayan ve fuhuşa zorlayan kocasını, hayatta kalabilmek için öldüren Çilem Doğan davasında meşru müdafaa yoktur diyerek Çilem Doğan’ın cezası onayan; diğer tarafta 18 yaşındaki İpek Er’e cinsel saldırıda bulunarak ölümüne sebep olan uzman çavuş Musa Orhan’ı tutuksuz yargılayıp ve kendisine “daha önce de yaptım, bana bir şey olmaz” cümlesini rahatça kurabilme olanağı sağlayan ya da sistematik olarak taciz ettiği kadını “karakolda tanıdıklarım var, bana bir şey olmaz” diye tehdit eden Mehmet Tunç’a bu güveni verenler, kadına yönelik şiddetin artmasının sorumlularıdır.  

Kadınlara, çocuklara, LGBTİ+’lara yönelik her türlü saldırının asgari ceza veya cezasızlık ile ödüllendirilmesi, şiddetin önünü açıyor ve erkeklere istedikleri her şeyi rahatlıkla yapabilme güveni veriyor. Erkeklerin kravat takmış olması bile ceza indirimi almasına sebep oluyorken, kendilerine şiddet uygulandığı için karşı koyan kadınlara iyi hal indirimi uygulanmıyor. 

Üstelik suçlular, tüm şiddet olaylarında “psikopat, manyak, gözü dönmüş, hasta” gibi etiketlemelerle şiddetin sorumlusu noktasından, uyguladıkları şiddet türünden sorumlu olmadıkları ve şiddetin meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir noktaya getiriliyorlar. Oysaki şiddet, zaman-mekan-şiddet biçimi planlanarak yapılan bilinçli bir tercih. Bir kadın, hiç tanımadığı bir erkeğin, Can Göktuğ Boz’un, samuray kılıçlı vahşi saldırısı sonucunda hayatını kaybetmişti. Bu saldırıda katilin sokağa planlı bir şekilde çıktığını ve özellikle bir kadın seçtiğini biliyoruz. Ayşe Tuba Arslan’ın 23 kez suç duyurusunda bulunmuş olmasına rağmen, boşandığı Yalçın Özalpay’ın satırlı saldırısı sonucu öldürülmesi de planlı bir eylemin sonucu. 

Kadına yönelik şiddet karşısında elindeki tüm imkanları kullanarak etkin politikalar üretmek yerine, hiçbir şey yapmayan, sadece kınamak gibi göstermelik adımlar atan hükümetler ya da devletler de tüm bu şiddetin sorumlusudur. Sadece şiddetin önüne geçmek için etkin politika üretmek değil, aynı zamanda kapsayıcı politikalar üretmekle de mükellef olan politikacıların gerek iktidar olsun gerekse de muhalefet, ayrıştırıcı ve toplumda karşılık bulacak, hedef gösteren nefret söylemleri kullanması kabul edilemez. Cinsiyetçi ya da LGBTİ+fobik söylemler ve kadınları veya LGTBİ+ları hedef gösteren açıklamalar, çok hızlı bir şekilde karşılık bulabileceği için kabul edilemez. Tıpkı, 25 Kasım’ın çıkış noktası olan vahşet gibi. Dominik Cumhuriyeti’ni diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo’nun, diktatörlüğe savaş açan 3 kız kardeşi, Mirabal Kardeşleri, “Ülkede iki tehlike var: Kilise ve Mirabal Kardeşler” şeklinde hedef göstermesinden kısa bir süre sonra, eşlerini hapishane ziyaretinden dönen Mirabal Kardeşlerin arabalarının durdurulması, tecavüze uğramaları ve ardından dövülerek öldürülmeleri, politikacıların söylemlerinin toplumda nasıl karşılıkları olabileceğine kötü bir örnek sadece.

Kadına yönelik her türlü şiddetin açıkça karşısında olan, bu durumun toplumdaki kadın erkek eşitsizliği sebebiyle ortaya çıktığını vurguladığı için bu eşitsizliği ortadan kaldırmayı hedefleyen ve aynı zamanda etkin kovuşturma talep eden, şiddete maruz kalanı koruyan ve kollayan, devlete bu konuda pek çok sorumluluk yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını kabul etmiyoruz. Kadınların, LGBTİ+’ların, çocukların katledilişini cezasızlıklarla ödüllendiren adaleti kabul etmiyoruz. Şiddet olaylarını mağdur suçlayıcılık ile sunan haber dilini kabul etmiyoruz. Kadına şiddet türünü fiziksel şiddetten çıkarıp, ekonomik, dijital, psikolojik, duygusal vs her türlü şiddet türünün karşısında duruyoruz. İş yerlerinde uygulanan mobingi kabul etmiyoruz. 

Kadına yönelik şiddeti ancak mücadelemiz ile bitirebileceğimizin farkındayız. Daha özgür olduğumuz, daha adil bir dünya bize bir tepside sunulmayacak, bunun yolu haklarımızı aramak için sokağa çıkmaktan geçiyor. Üstelik kadın hareketinin tüm dünyada bu denli güçlü olması, herhangi bir yerde var olan bir hak arayışı, dünyanın kalanına cesaret veriyor. Birlikte daha güçlüyüz. 

Kadına şiddete karşı durmak için, 25 Kasım’da “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” kapsamında 19:30’da Taksim/Tünel’deyiz.

Dila Ak


Faruk Sevim Tüm Yazıları

İktidarın oyununu bozmak için işçiler birleşik mücadeleye

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni bir ekonomik model uygulamaya başladığı, döviz kurlarının yükselmesini bilinçli olarak tercih ettiği, özellikle iktidar çevresindeki uzmanlar tarafından sıkça söyleniyor. 

Kamuoyuna, Tayyip Erdoğan’ın sanki istese dövizi düşürebileceği, ama düşürmediği, çünkü kafasında daha büyük ekonomik bir planın olduğu algısı pompalanıyor.

Oysa şu çok açık bir gerçek: Tayyip Erdoğan’ın uyguladığı bu ekonomi politikası,  politika falan değil. Merkez bankasının 128 milyar dolar rezervinin 2019 yerel seçimlerini kazanmak, sonrasında da dövizi kontrol altında tutmak için çarçur edilmesinin doğal sonucu. 

Turizm gelirleri çok azaldı, enerji fiyatları döviz bazında iki katına çıktı, yabancı para girişi yok denecek kadar az. Özellikle BOTAŞ’ın yüklü döviz talepleri Merkez bankası tarafından karşılanmak zorunda. Karşılanamadığında doğal gaz alımı tehlikeye düşer. Ayrıca vadesi gelmiş borçların ve faizlerin ödenmesi gerek, aksi halde temerrüde düşme durumu var.

Bütün bunlar çok yakın zamanda ödemeler dengesi krizine yol açabileceği için, Merkez Bankası piyasadaki dövizleri toparlıyor, kurun nereye çıktığı umurunda değil.

Sonra da buna yeni ekonomi politika diyorlar, aslında uyduruyorlar, günü kurtarmaya çalışıyorlar. Olan elbette emekçi halka, yoksullara, işçilere, sabit gelirlilere oluyor. Hükümetin yanlış ekonomi politikalarının bedelini emekçiler ödüyor.

Yüksek kur nedeniyle başta enerji, petrol, gaz olmak üzere tüm fiyatlar artıyor. Bu da başta gıda olmak üzere tüm temel ürünlere zam olarak yansıyor. Ekmek 1,5 liradan 2,5 liraya çıktı, yakın zamanda 4 lira olabilir. LPG fiyatı yıl başında 3 liraydı, şimdi 8 liraya yaklaştı. Yıllık enflasyon yüzde 100’ü aşmış durumda.

Daha önce 5 bin lira olsun dediğimiz asgari ücretin en az 6 bin lira olması, her ay artan enflasyon oranında asgari ücrete zam yapılması gerekir, çünkü fiyatlar her gün artıyor. 

Halkın borçlarını sıfırlayacak para iki ayda buhar oldu

Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu bulunuyor. Dolardaki her artış bu borcun daha da yükselmesine sebep oluyor. Eylül ayı ortalarında 8,40 TL seviyelerinde işlem gören dolar kuru 13 liraya dayandı. Kurda iki ayda meydana gelen 4,60 liralık artışın Hazine’ye maliyeti 2 trilyon liradan fazla.

İki ayda buhar olan bu para ile pandemi ve ekonomik kriz nedeniyle zor günler geçiren ve bankalardan aldıkları yeni kredilerle ayakta durmaya çalışan halkın borçlarının sıfırlanması mümkündü. Türkiye’de yaklaşık 35 milyon kişinin bankalara ve finansman şirketlerine olan konut, taşıt, ihtiyaç ve kredi kartı borcu toplamı 968 milyar lira. Çiftçilerin kredi borçlarıysa 153 milyar lirayı geçti.

Erdoğan döneminde bir azınlık zenginleşiyor, çoğunluk yoksullaşıyor

Artık Erdoğan’ın etrafındaki bir avuç işadamı paradan para kazanıyor. ‘Azgın azınlık’ lüks ve şatafat içinde yaşarken, 17 milyon vatandaş sosyal yardımla hayatta kalmaya çalışıyor. 

Din nazarında yüzde 19 faizle yüzde 15 faiz arasında bir fark olmamasına rağmen, Erdoğan faizi tamamen sıfırla çağrılarına kulağını tıkıyor. Ama bir yandan da ‘faiz haramdır’ vurgusu yapıp dindar kesimleri coşturuyor. Oysa çarpıcı gerçek gün gibi ortada duruyor. AKP iktidarından önceki 18 yılda 247 milyar dolar faiz ödeyen Türkiye, AKP iktidarında 18 yılda 494 milyar dolar faiz ödedi. Yetmedi, faize karşıyım diyen Erdoğan, 2022 bütçesinde faiz kalemine 240,4 milyar lira kaynak ayırdı.

Bu oyunu emekçiler bozar

İktidar ekonomik krizin yükünü emekçilere ödetmeye devam ediyor, halkı yoksullaştırıyor, halktan aldığı paraları borç, faiz, garantili sözleşme ödemelerinde kullanıyor. Paraları silah alımında kullanıyor. Bu oyunu bozmak için emekçilerin, işçilerin sokağa çıkması gerekir. İşçilerin en büyük silahı grev yapmaktır. İşçilerin birleşik mücadelesi, iktidarın bütün bu saldırılarına karşı verilebilecek en güzel cevaptır.


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Türkiye’nin muzla imtihanı

Muz deyip de geçmeyin. Bir meyve ama sıradan bir meyve değil artık. Değerli, pahalı, ayrımcılığı ifade eden, insanları hedef gösterme aracı olan politik bir meyveye dönüştü.

Bu aralar Türkiye’de Tiktok muz paylaşımları nedeniyle Suriyeli 7 genci İçişleri Bakanlığının sınır dışı etmesi söz konusu. 

Mesele Türkiyeli şahısların bir kadına “Ben muz yiyemiyorum, siz kilolarca muz alıyorsunuz” demesiyle başladı. Videonun linki burada.

Rahatsız edici, ayrımcı, dışlayıcı sözleri sarf eden şahıslara değil de muz tiktoku yayımlayan Suriyeli gençlere soruşturma açılması vahim. Daha doğrusu Suriyeliler adına çok üzücü, Türkiyeliler adına çok yazık.

Türkiye muz cumhuriyeti mi? Tabii ki değil ama bazı olaylar tıpkı bu olayda olduğu gibi akla bunu getiriyor. Sıkça duyarız “muz cumhuriyeti”  deyimini.  Muz cumhuriyeti, uluslararası politikada siyasi açıdan istikrarsız, ekonomik açıdan güçsüz, genellikle yolsuzluklarla iç içe küçük bir seçkinler grubu tarafından yönetilen ülkeleri küçümseyici anlamda kullanılan siyasi bir terim. Bu terim maalesef bu ülkede sıkça tekrarlanır.

“Ben muz yiyemiyorum, siz kilolarca muz alıyorsunuz” söylemi sonrası yabancı uyruklu olduğu değerlendirilen kişilerce muhtelif sosyal media platformalarından provokatif amaçlı “muz yeme” eylemi içerikli video ve paylaşımın dolaşıma sokulduğu görülmüştür.” 

Yukarıdaki alıntı İçişleri Bakanlığının birkaç gün önceki açıklamasından. Açıklama, aklıma şu soruları getirdi: Bu paylaşımların neden yapıldığı incelendi mi? Soruşturmada buna neden olan kişiler (söylem sahipleri) tahrik etme nedeniyle soruşturulacak mı? Hiçbir hakaret içermeyen birkaç saniyelik paylaşımlar suç unsuru olabilir mi ya da sınır dışı etmek gibi büyük bir yaptırım gerektirir mi? 

Yoksa sorun çok daha derinlerde mi?

Enflasyon nedeniyle artan hayat pahalılığı, alım gücünün düşmesi, yoksulluk sınırının on bin liraya dayanması, dövizin sürekli yükselişi, işsizliğin artması, milyonlarca insanın kredi kartı ve banka borçları altında ezilmesi, hemen her gün bir kadının erkekler tarafından katledilmesi, hukukta keyfi uygulamaların olması, yargılama olmadan uzun tutuklulukla insanların hapiste tutulması, doğanın bilinçli bir şekilde talan edilmesi gibi büyük sorunları olan bir ülkede tiktok paylaşımı nedeniyle yetkililerce insanların hayatları karartılmaya çalışılıyorsa ve  muhalefet buna ses çıkarmıyorsa Türkiye çoktan muz cumhuriyeti olmuştur, denebilir. Biraz ağır oldu belki muz cumhuriyeti ifadesi ama Suriyeli bir kadının bir güruh tarafından savaştan kaçmakla, kuaförden çıkmamakla, herkes açken muz yemekle alenen taciz edildiği bir videoyu yetkillilerin görmezden gelmesi böyle düşündürtüyor. Muzun diğer düşündürttükleri ise:

Yetkililerin adil olmaması, 

Ülkenin gidişatından rahatsız olan kişilerin öfkesini en zayıf olana yöneltmesi, 

Göçmen bir kadına durup duruken laf atılıp rahatsız edilmesi, 

Suriyelilerin haklı da olsalar haksız duruma düşmeleri, 

Suriyeliler üzerinden gerçek sorunların üstünün örtülmeye çalışılması, 

Yetkilelilerin yanlış tutumuyla Suriyelere karşı saldırı olasılıklarının daha da artması.

Yukarıda saydıklarımın en kötüsü de yetkililelerin adil olmaması. Kilit sözcük adil olmak. Aktivistler, muhalif kişiler, sivil toplum kuruluşları muz cumhuriyeti algısı oluşmaması için her gün mücadele ediyor. Her gün hem göçmenler için hem kadınlar için hem hukuksuzluklar için sesini yükseltiyor.

Umarım bu seslere iktidar kulak verir.

Umarım 7 gence yapılan haksızlık son bulur.

Umarım göçmenlerle ilgili yalan haberler yetkililerce düzeltilir.

Umarım göçmenlere mülteci statüsü verilerek tüm temel haklardan yararlanırlar.

Umarım Türkiye muz cumhuriyetine dönüşmez.

Figen Dayıcık Fırat



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

MGK kararlarında ekonomik tehdit tanımlaması

Son günlerde Türkiye’nin alışık olmadığı şeyler yaşanıyor. Bunlardan birisi şu: 25 Kasım 2021 Perşembe günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı kararlarında, ekonomik krizle ilgili hükümetin görüşü yer aldı.

İki gün sonra 27 Kasım 2021 Cumartesi günü ise iktidar yanlısı Sabah Gazetesi’nde Cumhurbaşkanının Devlet Denetleme Kurulunu (DDK), dövizin yükselmesi konusunu araştırması için görevlendirdiği haberi yer aldı.

Anlaşılan DDK, MGK kararında yer alan “sınamalar” gibi tuhaf ifadenin izini sürecek. MGK kararında, yakın zamanda başka birçok konuda bu kadar açık ve net yer almayan bir konunun araştırılması gibi bir işe girişilmesi veya araştırıldığı görüntüsü verilmesine ne hacet var ki.

DDK’nın; doların değerinin artmasının, Türk parasının yerlerde sürünmesinin müsebbibi olarak hangi adresleri göstereceğini, iktidar sözcüleri zaten bütün dünyaya ilan etti.

Geriye iktidarın kimin veya kimlerin gırtlağını sıkacağı sorusunun ilanı kalıyor. Bunun için araştırmayla zaman kaybetmeye gerek yok.

İktidar, derin kriz ortamında zamanla yarışıyor. Her an zorunlu seçim kapıyı çalabilir. Hiç kuşku yok ki konu MGK’da etraflıca, adresleri net bir biçimde konuşulmuştur. Hükümet muhalefeti oyalıyor olmasın.

MGK kararında “Türkiye’nin inşa ettiği sağlam altyapı üzerinde, hedeflerine uygun şekilde yatırım, üretim, istihdam ve ihracat odaklı ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş, cumhuriyetimizin 100. yılına her alanda olduğu gibi iktisadi olarak da güçlü şekilde ulaşma kararlılığı teyit edilmiştir” cümleleriyle adeta Maliye ve Hazine Bakanlığının basın bülteninden alınmış ifadeler yer alıyor. Bu ifadelerin muhalefet tarafından sorun edilmemiş olması üzerine düşünmek, tartışmak gerek.

Bu bize, Türkiye Cumhuriyetinin 85 yıllık kurumunun, son 60 yılında siyaseti vesayet altına alan bir devlet kurumunun nasıl dönüşüm geçirdiğini/ dönüştürüldüğünü gösteren bir açıklama. Türkiye Cumhuriyetinin, parti devletine dönüşünün hikâyesine güzel bir örnek oluşturuyor.

İlk MGK’nın temeli 1933 yılında bir kararname ile kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi olarak atıldı. Görevi milli seferberlik olarak belirlendi. 1949 yılına kadar bu biçimde devam etti. 1949 yılında ismi Millî Savunma Yüksek Kurulu olarak değiştirildi.

1960 Askeri darbesinin imalatı 1961 anayasasında MGK ismini aldı. Anayasada MGK’nın görevleri arasına iç tehdidin eklenmesine paralel olarak, orduya adeta askeri darbelere kapı aralayan bir görev tanımlaması yapıldı ve yargıda iki yapı oluşturuldu. Asker ayrıcalıklı yapıya dönüştürüldü. Asker bu tanımı ve durumu kendine kalkan yaparak zaman zaman iktidarı görevden uzaklaştırdı, siyaseti ve toplumu dizayn etti.

1982 Anayasası ile Milli Güvenlik Kurulunun yetkileri genişletildi, MGK adeta icracı ve denetleyici bir kurul biçiminde yeniden düzenlendi.

Avrupa Birliği üyelik süreci çerçevesinde gerçekleştirilen anayasal ve yasal değişikliklerle 2003 yılında MGK’nın bazı görev ve yetkilerinde kısıtlamaya gidildi. Kurula iştişari bir nitelik kazandırıldı, içindeki sivillerin sayısı artırıldı. 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile bugünkü hâlini aldı.

Dünyanın bütün ülkelerinde MGK benzeri, farklı işlev ve görevlerle tanımlanmış asker ve siyasetçilerden oluşan karma kurumlar var.

Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Hollanda, İngiltere’de ise farklı isimler altında sadece sivillerden oluşan güvenlik kurulları var.

Ama bunların hiç biri, ister karma ister sivillerden oluşan kurullar olsun, bizdeki gibi dokunulmazlığı olan, kutsallaştırılmış, kararları tartışılamaz değil.

Türkiye’de MGK toplantısının tutanakları hiçbir biçimde kamuoyuna açıklanmaz.

Kararları ise çoğunlukla güvenlik kapsamında değerlendirilir ve kamuoyu ile sınırlı şekilde paylaşılır.

Bu nedenledir ki, Türk siyasetinde “derin devlet ifadesi” çoğu zaman haklı olarak aslında MGK için kullanılır.

Bugün olanlar, bunlardan çok farklı. Mutlak iktidar için, devlet organlarını parti aparatına dönüştüren iktidar partisi, devletin bütün kurumları gibi MGK’yı da partisinin iktidarını sürdürmesinin bir aracına dönüştürmüş durumda.

Bu nedenledir ki, hiperenflasyona doğru ilerleyen krizi “ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş” cümlesiyle, MGK iktidar aygıtı işlevini yüklenmiş görünüyor.

Peki tekrar başa dönüp aynı soruyu tekrarlayalım;  iktidarın başta faiz olmak üzere bir bütün olarak ekonomik politikalarına muhalefet etme iddiasında olanlar, neden MGK kararına karşı bir cümle kurmadılar.

Bunun nedeni kurulda askerin de yer alması veya MGK dendiğinde ordunun akıllara geliyor olması, askerin dokunulmazlığı, tartışılmazlığı olmasın.

Bu ise, devletin ve toplumun demokratik değişim ihtiyacına muhalefet partilerinin ne kadar uzak olduklarını gösteren bir durumdur.

Siyasal ve ekonomik krizden çıkışımızın zorluğunun zeminini tam da bu oluşturuyor.  Muhalefet bu zoru başarmak istiyorsa, bütünlüklü bir demokratik değişim programıyla hareket etmek durumunda. Başka türlüsü çıkmaz sokak.

Bütün kamuoyu araştırmaları buna işaret ediyor. Tek başına İktidarın yarattığı enkazda muhalefet iktidar çıkmaz; çıksa da toplumsal değişimi sağlayacak ve krizin aşmayı başaramaz. Mevcut durumdaki gibi “kendisi gibi kendi iktidarı” olur. Sonuçta haklı olarak bütün patırtı bunun için miydi sorusu sorulur.



Melike Işık Tüm Yazıları

Kadın cinayetleri ve sorumluları

Henüz 2021 bitmeden 338 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Ataşehir’de Can Göktuğ B. isimli erkek hiç tanımadığı Başak Cengiz’i sokakta samuray kılıcıyla öldürdü. Saldırganın evinde 16 kılıç daha bulundu. Katil çok sıkıldığını ve Samuray filmlerinden etkilenerek birini öldürmek istediğini söyledi ve kendisine direnemeyeceğini düşündüğü için bir kadını seçtiğini belirtti. 

Tıpkı diğer silahlar gibi kılıçlara da erişim oldukça kolay. İnternetten “sadece dekoratif amaçlı” olduğunu açıklayan caydırıcı (!) bir uyarıyla kolaylıkla kılıç alınabiliyor. İktidarın kadın cinayetlerini önlemek için başvurduğu uyarılar da bu açıklamalar kadar caydırıcı! Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bitirmeyi hedefleyen İstanbul Sözleşmesi aileyi tehdit ettiği gerekçesiyle kaldırılıyor, şiddete uğradığı için şikâyette bulunan kadınlara “ailelerini dağıtmamaları” tembih ediliyor, bir kadın cinayeti çok ses getirdiğinde failler kınanıyor, “kadına şiddete hayır” uyarıları yapılıyor ve faillerin silahlara erişimine izin veriliyor. 

Kadın cinayetlerinde en çok kullanılan yöntem olan ateşli silahlara erişim de oldukça kolay. 2020 yılında kadınların yüzde 56’sı ateşli silahlarla öldürüldü. Silahla yaralama, öldürme ve intihar vakaları da her yıl gittikçe artıyor. Bu yıl “Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler” hakkındaki yönetmelikte yapılan değişiklikler nedeniyle katillerin silahlara erişimi daha da kolay hale geldi. Ruhsat verilecek iş kollarının kapsamı genişletildi. Bununla birlikte kadına yönelik şiddet işlediği gerekçesiyle hakkında tedbir kararı bulunan kişiler, tedbir kararı kalktığında silah ruhsatı alabilecek. 

Silahlara erişim bu kadar kolayken, caydırıcı cezalar uygulanmazken, kadının beyanı dikkate alınmazken potansiyel katillerin cinayet işlemek için başka bir teşvike ihtiyacı kalmıyor.  

Kadın katillerine “haksız tahrik” ve “iyi hal” indirimleri

Antalya’da Mahir İncedayı isimli erkek evli olduğu kadının annesini öldürdü. Evli olduğu kadın şiddet gördüğü evden ayrılmış ve sığınma evine yerleşmişti. Saldırgan daha sonra barışmak için onun ailesinin evine gitti ve orada hakarete uğradığı gerekçesiyle kadının annesini tabancayla öldürdü. Cumhuriyet savcısı, katilin cinayeti planlayarak değil ‘anlık öfkeyle’ ve ‘haksız tahrik’ altında işlediğini söyledi. Katil ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanarak 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ankara’da evli olduğu Zennure Ünal’ı öldürmek isterken baldızını öldüren Abdulsamed Ünal’ın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası “iyi hal” indirimi uygulanarak müebbet hapis cezasına çevrildi. Maktülün kardeşi Zennure Ünal, “Ablam 15 gün can çekişti. Mahkemeye takım elbiseyle gelmek, ağırlaştırılmış müebbet cezayı müebbede düşürmemeli” diyerek karara tepki gösterdi. 

Kaos GL’nin haberine göre Gebze’de yol kenarında bulunan trans kadın Tülin, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Arkadaşları, Tülin’in seks işçiliği için bindiği tırda anlaşmazlık yaşadığı iki tır şoförü tarafından araç hareket ederken, tekmeyle araçtan atıldığını aktarıyor. Yine bu yıl başka bir trans kadın Emre Bozkurt isimli erkek tarafından kezzaplı saldırıya uğramış ve haksız tahrik indirimi almıştı. 

“Erkek adalet değil, gerçek adalet istiyoruz!” derken tam da bu indirimleri, mağdurların aleyhine işleyen bu süreci kastediyoruz. Çözüme kavuşturulmayan şüpheli kadın ölümlerinden, öz savunmanın şiddet için “haksız tahrik” sayılmasına, katillere “iyi hal” indirimi veren takım elbiselere kadar tüm süreç mağdurun aleyhine işliyor ve potansiyel katillere cesaret veriyor. 

Nefret suçlarından, kadın cinayetlerinden, kadına yönelik şiddet olaylarından İstanbul Sözleşmesinden çekilen, kendi çıkarları için LGBTİ+ları hedef olarak kullanan, kadın cinayetlerini önlemek için hiçbir politika üretmeyen aksine eşitsizliği pekiştiren iktidar sorumludur.

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!

İktidar bir yandan kadın cinayetlerinin azaldığını iddia ederken diğer yandan da manipüle edilmiş verilerle Türkiye’de Avrupa’ya kıyasla daha az kadın cinayeti işlendiğini ilan ederek kadın cinayetlerini önemsizleştirmeye ve bireyselleştirmeye çalışıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin, yargıdaki apaçık adaletsizliğin, kadının beyanını değersizleştirmesinin katillere verdiği cesareti, bireysel bir kötülükle açıklamaya çalışıyor.  

“Çocuk istismarı, kadın cinayetleri ve tecavüz suçlarında caydırıcı ve kapsayıcı sonuçlar alabilmek için gerekirse idam cezası bile tartışmaya açılmalıdır” diyen Devlet Bahçeli “kapsayıcı sonuçlar” denince ilk akla gelen İstanbul Sözleşmesinin aileyi tehdit ettiğini iddia ederek sözleşmeye karşı çıkmıştı. Çözümü idamda aramak aklına daha çok yatıyor, çünkü kadına yönelik şiddeti toplumsal bir sorun olarak değil, katillerin idamıyla üstü kapatılabilecek alelade bir sorun olarak ele almayı tercih ediyor. 

Kadın cinayetleri önlenebilir: İdamla değil; kadınları savunmasız hale getiren ekonomik, politik ve sosyal sorunların çözülmesiyle, silaha erişimin denetlenmesi ve kadına yönelik şiddet geçmişi olanlara silah verilmemesiyle, kadın katillerine verilen indirimlerin sonlanmasıyla, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasıyla ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesiyle çözülebilir. Çözümü burada değil de idamda arayanlar, kadın cinayetlerinin bir çözümünün olmadığını söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Oysa kadın cinayetlerini önlenebilir ve önlemek için izlenmesi gereken yolu kadınlar “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyerek yıllardır haykırıyorlar.


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.








Roni Margulies Tüm Yazıları

Yahudilik suçu

Adamın biri geçen hafta Cumhurbaşkanı’na hakaretten mahkûm oldu. Bursa 23. Asliye Ceza Mahkemesi, Yüksel Üstün’ü önce 10 ay 20 gün hapis cezasına çarptırdı, sonra bunu 7000 lira para cezasına çevirdi.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, mahkemeye gönderdiği yazıda “Devletin başı olan ve bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini” temsil eden Cumhurbaşkanının şikâyeti beklenmeksizin davanın takip edilerek görülmesi gerektiğini, “Sayın Cumhurbaşkanımızın vekili tarafından gerek duyulması halinde ayrıca müdahillik talebinde bulunulabileceğini” belirtti.

Cumhurbaşkanının avukatı Hüseyin Aydan sanık hakkında, “Seçilmiş ilk Cumhurbaşkanımızı hedef alarak yaptığı açıklamalarla Cumhurbaşkanımıza karşı onur, şeref ve saygınlığını rencide edici ifadeler kullanmış, kişiliğini, saygınlığını ve itibarını hedef alarak atılı suçu alenen işlemiştir” dedi.

Cumhurbaşkanının “onur, şeref ve saygınlığını rencide eden”, “kişiliğini, saygınlığını ve itibarını hedef alan” hakaret neydi?

Yüksel Üstün sosyal medyada “Tayyip kendisini Müslüman gösteren bir Yahudi’dir” yazmıştı.

Yani Bursa 23. Asliye Ceza Mahkemesi’ne, Cumhurbaşkanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’ne ve Cumhurbaşkanının avukatı Hüseyin Aydan’a göre “Yahudi” ifadesi kişinin “onur, şeref ve saygınlığını rencide eden” bir hakarettir.

Sanığın avukatı Baran Güneş ise, “Yahudiler bu ülkenin onurlu vatandaşlarıdır. Birine Çingene demek, Yahudi demek suç değildir” demiş.

İşin ilginç ve biraz gülünç tarafı, avukat yanılıyor!

Şu açıdan yanılıyor: Birine Yahudi demek elbette hakaret değildir, suç değildir. Bunu ifade etmek zorunda kalmak bile iğrenç bir şey. Ama çok açık ki, avukatın müvekkili Yüksel Üstün “Yahudi” kelimesini hakaret olarak kullanıyor.

Herif, “Tayyip kendisini Müslüman gösteren bir Yahudi’dir” derken herhalde Cumhurbaşkanı’na iltifat etmeye çalışmıyor, değil mi! “Yahudi” derken kompliman yapmaya, sevgisini ifade etmeye çalışmıyor, değil mi?

Hayır, herif bildiğimiz ırkçı.

Üstelik Yüksel Üstün memleketimizde çok yaygın olan bir ırkçılığı dile getiriyor. Hiç özgün bir yanı yok, Yahudiliği hakaret ve küfür olarak kullanmak kendisinin durup dururken düşünüverdiği bir şey değil.

Kısacası, Yüksel Üstün bence gerçekten de “atılı suçu alenen işlemiş”!

Ama bu hikâyede benim daha da önemli bulduğum bir suç daha var.

Yüksel Üstün ve benzerleri Yahudiliği küfür olarak görebilir, ırkçılık yapabilir; çok da garipsemem.

Ama bir memleketin mahkemeleri ve resmî kurumları Yahudiliği küfür olarak görüyorsa ciddi bir sorunumuz var demektir.



Sibel Erduman Tüm Yazıları

Kapitalizmin sahte evrenselliğinin bir arızası olarak mülteciler

Tanju Özcan 2011'den bu yana CHP'nin Bolu milletvekiliydi. 2009 yılındaki yerel seçimlerde Bolu Belediye Başkan adayı olmuştu, kazanamayınca Meclis’e girdi. 10 yıl boyunca milletvekilliği yaptıktan sonra, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde CHP'nin o dönem Muharrem İnce'nin liderliğindeki ulusalcı kanadıyla birlikte hareket etti. Ama belediye başkan adayı olabilmek için, uzun süre birlikte siyaset yaptığı İnce'yi 2018'deki Cumhurbaşkanlığı kampanyasında yalnız bıraktı.

CHP'nin ulusalcı kanadıyla hareket ettiği dönemdeki çıkışları, seçmen yoğunluğu milliyetçi ve muhafazakâr olan Bolu halkında istediği etkiyi yaratmaya başlamıştı. 31 Mart seçimlerinden önce açıkça şunları söyledi: "Seçilirsem Suriyelilere ruhsat vermeyeceğim, bir kuruş belediye kasasından yardım yapmayacağım. İçime sinmiyor, kabullenemiyorum… Bu misafirlik fazla bile uzadı…" Ve nitekim Özcan, Kuran'a el basarak görevini devraldıktan hemen sonra yaptığı açıklamada, atacağı adımları somutlaştırdı: "Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz." 

Bolu Belediye Meclisi'nde alınan kararla bunlar hayata geçirildi. Suyun metreküpüne vatandaşlar 2,5 TL, yabancılar ise 2,5 dolar ödeyecek. Bolu'da evlenen yabancılar, nikâh ücreti için tam 100 bin TL ödemek zorunda kalacak. Bu uygulamaların hiçbiri hukuki değildir ve nitekim mülteci meselesi hukuki değil politiktir. 

Bu, ‘bizim’ insanımız olarak inşa edilen yurttaşlık pahasına, mültecileri ekonomik ve mali bir yük olarak görüp toplumsal açıdan marjinalleştiren, intikamcı eğilimin bir parçasıdır. Sığınmacı ve mültecinin istenmeyen, yabancı ve harcanabilir bedenini düzenleyip denetleyen bir gözetimdir bu. Neoliberal küresel kapitalist rejimin hegemonyası içinde, belirlenmiş bir yaşam yerinden yoksun olan mülteciler, bu anlamda sistemin kurucu istisnasına, sistemin yapısal adaletsizliğine ve eşitsizliğine karşılık gelir. Yani sistemin arızasının belirlenmesine yardımcı olur, bu arızanın hakikatini temsil eder. 

Piyasa sisteminin içindedirler, ama kendilerini tüketimin mutlak keyfine bırakmaları mümkün değildir. Kapitalizmin evrenselliğinin başarısızlığını, mevcut evrensel sistemin yalanının temsil ederler. Bizim örneğimizde en asgari tüketim hakkı (ki suyun zaten bedava olması gerekir) ellerinden alınmaktadır mesela. Burada yaşadıkları için “cumhuriyetin” içindedirler ama kanunda kutsanan demokratik haklardan (haklar Türkiye bağlamında çoğunluk için askıda olsa da gene de mültecilerle yurttaş olan bizleri eş tutmamak lazım) yoksun bırakılırlar. 

Politikanın esas alanı Bolu belediye başkanının yaptığı gibi bir ‘çıkar müzakeresi’nden (ki Özcan sadece bir politik oy devşirmenin ötesine geçip, bizzat daha önce Türkiye içindeki azınlıklara uygulanan ırkçı tutumu sahiplenir aslında) ibaret olmayıp, daha fazlasını hedeflemeyi içerir. 

‘Mülteci krizi’ (“Kriz olmadan mülteci olmaz, onları mülteci yapan şey kriz olduğu için, bu mülteciler krizi de yanlarında getiriyor gibiler. Kriz onlara yapışmış görünüyor.” Frank Ruda Önce Trajedi, Sonra Trajedi, Avrupa Mülteciler ve Sol, Metis Defterleri), şimdi doların fırladığı ve her geçen gün daha da yoksullaşan insanların arttığı aynı derecede olmasa da toplumsal bünye içinde kendine göre bir yeri olmayanların gittikçe çoğaldığı bir Türkiye’de, sistemin arızasını temsil eden proletaryanın hakikati içinde üstlenildiğinde, mülteci krizi olmaktan çıkar. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar müşterek sorunlardır. 

Bir diğer nokta da “onlar da bizim gibi iyi, masum insanlar bakın önemli olan onları anlamak kendimizi onlara açmak” gibi genellikle hoşgörülü bir tavırdan da uzak durmak gerek. Mesela, geçenlerde Afganistanlı birisinin bir kıza cinsel istismara başvurup kafasına taşla vurması. Karşımızda böyle bir topluluk yok ve neden olsun ki, bunu beklemek de bir çeşit üstün pozisyonu gerektiriyor, kötü bile olamıyorlar. Üstelik zaten bu topluluğun genel evrensel hukuk içinde bir yeri yokken (Avrupa’nın Türkiye ile yaptığı anlaşma uluslararası insan hakları anlaşmasına aykırı zaten) birden bire hukuksal bir durumla karşı karşıya kalıyorlar ve hukuk sisteminin içine bu şekilde ancak dâhil olabiliyorlar, bir suç işlediklerinde, bu durumun kendisi abes zaten. 

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

COP26 zirvesininin sonunda: Değişim 2050’ye ertelendi

Glasgow’dan yüzümüzü güldürecek bir haber çıkmadı. 

Küresel ısınmanın 1,5C sınırında kalabilmesi için 2030’da sıfırlanması gereken emisyonların kademeli azaltımına çoktan başlanmış olmalıydı, oysa zirveye katılan liderler sanki hiç acelemiz yokmuşçasına, emisyon azaltım hedefleri için 2050’yi, 2060’ı, hatta 2070’i sundular.

Türkiye azaltım hedeflerini güncellemedi, resmi bir neden sunmadan zirveye katılma planlarını iptal etti. Dünyanın en büyük kirleticileri listesinin ilk üç sırasında yer alan Hindistan’ın 2070 hedefi manşetlerden olağanüstü bir fark yaratacakmış gibi sunulurken, listenin bir numarası Çin 2060 yılını hedeflediğini duyurdu. En büyük ikinci kirletici ABD ise tıpkı Avrupa Birliği gibi, 2030’da gerçekleştirilmesi gereken ‘karbon sıfır’ hedefini 2050’ye çekti. 

Bildirilmeyen emisyonlar, fosil yakıt lobicileri ve metan azaltım hedefleri

Liderler ‘2030’da sıfır karbon’ hedefini “2030’da başlar, yavaş yavaş azaltarak 2070’lere kadar hallederiz” rahatlığıyla yüzyılın ikinci yarısına ertelerken, bizler de geçtiğimiz yaz kendini iyiden iyiye göstermeye başlayan iklim felaketleriyle sınanmaya devam ediyoruz. Ama bu rahatlıkları hiçbirimizi şaşırtmamalı, ne de olsa 40 bin resmi delegenin katıldığı zirvede en fazla delege sayısı fosil yakıt endüstrisindeydi. Petrol ve gaz endüstrileri için lobi faaliyetleri yürüten katılımcıların sayısının 500’ün üzerinde olduğu ortaya çıktı. 

COP26 zirvesine, mevcut durumda 2,7C’lik ısınma yolunda ilerlediğimiz söylenerek başlandı, liderlerin sunmuş oldukları azaltım taahhütleri de bu hesaba dahil edilince – en iyi ihtimalle – 1,8C yolunda olduğumuz anlaşıldı. Fakat emisyon verilerini eksik sundukları da çıktı ortaya. Dünya genelinde 10 milyar tonu bulan bir emisyon açığı var. Bildirilmeyen emisyonların miktarı, küresel yıllık metan emisyonlarının yoğunluğuna karşılık geliyor (9,5 milyar ton CO2 eşdeğeri). 

ABD ve Avrupa dahil 80 ülke metan emisyonlarını azaltmak konusunda anlaştılar, ancak 2030 yılında küresel metan emisyonlarının yüzde 40 azaltılması hedefi kayda değer bir fark yaratamıyor. Metanın CO2’den farkı, atmosferdeki birikim ömrünün 12 yıl ile sınırlı olması. Dolayısıyla aslında insan kaynaklı metan emisyonlarını hedef alıp hızla sıfırlamayı amaçlarsanız metan yoğunluğunu azaltacağınız için biraz zaman kazanmış olursunuz. Öte yandan, 2030’da yalnızca metan emisyonlarını yarı yarıya azaltıp CO2 emisyonları azaltımında kayda değer bir ilerleme sağlayamamışsanız, atmosferdeki CO2 yoğunluğu artışı sürer ve kısacık bir süre içinde, – metanı azaltarak - elde etmiş olduğunuz o şansı yine yitirirsiniz. Özetle ısınmayı yavaşlatmak, zaman kazanmak için metan azaltımına başvuruyorsanız CO2 emisyonlarında da eşzamanlı bir azaltıma gitmeniz gerekir ki bu girişiminiz bir işe yarasın. Aksi halde metan azaltım hedefiyle yakalan fırsat da boşa harcanmış oluyor.

Kömürden çıkış

Zirvede 18 ülkenin imzacı olarak yer aldığı ve 40’tan fazla ülkenin katıldığı bir diğer anlaşma ise, kömürün aşamalı olarak kaldırılmasını ve yeni kömür santralleri kurulmamasını hedefliyordu. Ekonomisi gelişmiş ülkeler 2030, gelişmekte olan ülkeler ise 2040 yılına kadar kömürden aşamalı olarak çıkacaklarını duyurdular. Ancak Avustralya, Çin, Hindistan ve ABD gibi hem kömüre bağımlı hem de gelişmiş olan ülkeler bu anlaşmanın dışında kaldı. 

Çin ve ABD’nin emisyonları ağırlıklı olarak elektrik üretiminden geliyor ve elektriği de %20 (ABD) ila %60 (Çin) oranında kömür kullanarak üretiyorlar. Çin’in emisyonları sıfırlayacağını ileri sürdüğü tarih 2060 iken, ABD ise basına son derece iddialı hedefler gibi yansıtılmış olsa da esasen 2050 hedefine yoğunlaştı. Kömürden çıkış anlaşmasının dışında kalan bir diğer büyük kirletici de Hindistan. O da Modi’nin sanki bir fark yaratacakmış gibi allayıp pullayarak sunduğu 2070 hedefinden başka bir şey sunabilmiş değil. 

Ayrıca 20 ülke (ve bunların 5’i Afrika ülkesi) 2022’de uluslararası fosil yakıt projelerini sonlandıracaklarını da açıkladı. Ne var ki, sonlandırma sözü verdikleri şey, fosil yakıt endüstrisine sundukları teşvikler değil; yani fosil yakıt finansmanını sonlandırmıyor, yalnızca uluslararası projeleri fonlamaktan vazgeçiyorlar. Fakat unutmayalım ki Paris İklim Anlaşmasından bu yana 2 milyar dolara yakın fosil yakıt yatırımı yaptılar. Ve 2019 yılında rüzgâr ile güneşin küresel toplam enerji tüketimindeki payı %2 bile değildi.

Bu hedefler bizi nereye götürür?

İçinde bulunduğumuz iklim kaosundan kurtulmak için geri dönebileceğimiz sınırın; 1,5C’nin aşılmaması gerek. Yerkürenin küresel ortalama yüzey sıcaklığını 1,5C sınırında tutmak için geç kaldık. Bu hedef için gereken aşamalı azaltıma 2020’lerde başlanmalıydı ki 2030’da emisyonları sıfırlamış olalım. Özetle, artık 2-3C yolundayız. 

Geçtiğimiz günlerde paylaşılan emisyon yoğunluğu verileri, emisyonlarda geride bıraktığımız yıla kıyasla artış yaşandığını, CO2 yoğunluğunun 412 ppm’den 414 ppm’e yükseldiğini gösterdi. Aynı günlerde paylaşılan bir başka veri de Kuzey Buz Denizi’ndeki ısınmanın bu yılın Ekim ayında 4C’nin üzerine çıktığını gösteriyordu.

İklim zirvelerinde sunulan hedefler bizlere bu krizden çıkış için sadece yüzde 50 şans tanıyor. 2050-70 hedefleriyle; doğal ekosistemlerin, okyanusların ya da buz tabakalarının sabit kaldığını, yani geri besleme döngülerinin ısınmayı hızlandırmadığını varsayarak hareket etseler de gerçekte IPCC’nin son raporu geri besleme döngülerinin her an devreye girebileceğini gösteren verilerle dolu. Raporda toplam 13 devrilme noktası tanımlandı. Bunların birinin bile devreye girmesi durumunda bu krizi durdurma şansımız yok denecek kadar azalıyor. 

Küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık üçte birinin 2005'ten sonra salındığını da unutmayalım. 30 yıllık tarihi olan iklim zirvelerinin gerçek sonucu bu işte: Hızla artmaya devam eden emisyonlar, ısınmaya devam eden bir gezegen ve giderek hızı, şiddeti artacak olan iklim felaketlerinin şimdiden başlamış olması. Bir kazanım elde etmeyi başaran birileri varsa, onların da 2 milyar dolarlık destek bulan fosil yakıt endüstrisi olduğu ortada. 

Bu krizin böyle çözülemeyeceği de ortada.

Son IPCC raporunun uyarıları, iklim felaketleriyle eş zamanlı geldi. Geçtiğimiz yaz, dünyanın neredeyse her bölgesi yakıcı sıcaklar, orman yangınları ve sellere teslim oldu. Üzerinden henüz birkaç ay geçmişken Glasgow’da bir araya gelen dünya liderlerinin bunları pek de umursamadıkları belli. Her şeyden önce, öne sürdükleri vaatlerinden belli. Bir yandan fosil yakıt endüstrisini desteklemeye devam eden, diğer taraftan 2050 ve sonrası hedeflerle göz boyamaya çalışan bu liderlerin ihtiyaç duyduğumuz değişimi başlatmaya gönüllü olmadıkları açıkça görülebiliyor. Öyleyse bu gidişatı değiştirebilecek tek bir güç kalıyor geriye; iklim hareketi. 

Greta Thunberg, grevdeki Glasgow işçilerinin çağrısına yanıt verip hareketi 5 Kasım’da işçilerin greviyle birleştirdi, 25 bin kişi Glasgow sokaklarını doldurdu. Bir sonraki gün, yani Uluslararası İklim Adaleti Günü’nde 150 bin kişi sokaktaydı. Birleşik Krallık genelinde 10’dan fazla kentte, dünya genelinde ise 300 civarı şehirde iklim değişikliğine karşı eylem çağrısı yapıldı. Türkiye'de iklim aktivistleri İstanbul ve İzmir'de sokağa çıktı.  Değişim “Laga luga yapma, fosili bırak” diyen, “Sistemi kökten değiştir” diye haykıran bu olağanüstü hareketin giderek artan gücü sayesinde gelecek. 

Milyonlarca insan değişim için kitlesel eyleme geçmemiz gerektiğinin farkında. “İklimi Değil Sistemi Değiştir” sloganının sahiplenilmesi de protestocuların kökten bir değişime ihtiyacımız olduğunu kavradıklarını gösteriyor. 

Kapitalistlerin fosil yakıtlardan vazgeçmeye niyetleri yok ve çabaları da kifayetsiz. Bu irrasyonel tutumlarıyla sonumuzu getirdiklerini görebilen iklim hareketi, yaşanabilir bir gelecek için fosil yakıtların yasaklanıp yerin altında bırakılmasını talep ediyor. Ve bunun için önümüzde uzun yıllar olduğu da söylenemez artık. Değişimi hemen başlatmalıyız. Yerküreyi 2-3C’ye kadar ısıtırsak, bundan geri dönüş şansımız olmaz. Öyleyse 1,5C sınırında kalabilmek için yapılması gerekenlere odaklanarak ilerlememiz gerek. Bu hedefte ilerlemek de şu anlama geliyor: Adil dönüşümü hemen, şimdi başlatmalıyız.

Zenginlerin değil, toplumların lehine sunulan adil dönüşüm planları, elektriğin yenilenebilir enerjiyle elde edilmesi sayesinde fosil yakıt emisyonlarını en az %90 oranında azaltmayı hedefliyor. Elektrik üretimi, sanayi ve ısıtma sistemleri ile ulaşım araçlarını yenilenebilir elektrikle çalışacak şekilde dönüştürdüğümüzde, küresel CO2 emisyonlarını yıllık 36 milyar ton seviyesinden 4,5 milyar tona çekmiş, fosil yakıtlardan kaynaklı küresel emisyonların yüzde 87’sinden kurtulmuş oluruz. 

İklim kaosunu sonlandıracak olan tasarı budur; liderlerin 2050-70 planları değil. 


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bahçeli'nin 'bölücü kebapçılar' çıkışı ne anlama geliyor?

Devlet Bahçeli'nin "bölücü kebapçıları" işsizlikten sorumlu tutan çıkışı tartışılıyor.

MHP liderinin "pisküvi" demesiyle alay eden bazı muhalifler, kebapçılar çıkışıyla da dalga geçti, bol bol eğlendi.

Kebapçılar ise endişelendi. Adana Kebapçılar Odası Başkanı bir açıklama yaparak bölücü ve terörist olarak gösterilmekten rahatsız olduklarını iletti.

Endişelenmekte haksız değiller. 1990'larda faşist çetelerin Kürt işadamları listesi oluşturup, 'PKK'ya yardım ve yataklık ediyorsun' diyerek haraç toplayıp, infaz ettiği gerçeği unutulmadı.

Bazıları ise Bahçeli'nin ne söylemek istediğini anlamaya çalışsa da "metni yazan danışmanın bir hatası" olabilecek bir muamma sonucuna vardı.

Faşizmin çözüm karşıtlığı

Oysa faşist parti liderinin bu sözlerinin Kürt düşmanı içeriği çok açıktır.

MHP meclis grubunda konuşan Bahçeli, 'Türkiye'de Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır' dedi. 

40 yıldır yaşanan çatışmalardan doğan büyük ekonomik maliyeti "terörün maliyeti" olarak adlandırdıktan sonra "Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte payı vardır” dedi.

"Bölücü kebapçı" ırkçı aşağılamasıyla doğrudan HDP'ye ve Kürt siyasi hareketine vururken, onlarla bir tür diyalog kurup seçim ittifakı oluşturmaya çalışan CHP'ye de yükleniyor.

Bunu yaparken 12 Eylül darbesi günlerinde devlet tarafından empoze edilen resmi ideolojinin bayrağını açıyor: Kürt sorunu yoktur, Bahçeli'ye göre zaten "Kürt kökenli vatandaşlar" Türklerin bir parçasıdır, ben Kürdüm diyenler ise yok edilmesi gereken “hainlerdir”.

Kürt sorunu işte bu ırkçı hakim zihniyet yüzünden on yıllarca çözümsüz bırakıldı.

50 binden fazla kişi çatışmalarda hayatını yitirdi ve hâlâ yitiriyor.

Devasa kaynaklar savaş için harcanıyor.

Faşistler ve temsil ettikleri devlet güçleri, Kürt sorununu terör sorununa indirgeyerek, on yıllardır uygulanmış ve iflas etmiş silahlı çözümü yani çözümsüzlüğü dayatıyor.

Kürt sorunu çözülmedi

Bir zamanlar barış sürecini başlatan Erdoğan ise küçük ortağıyla uyumunu bozmadan "Kürt sorunu yoktur, çünkü bu sorunu çözdük" diyor.

Kürt sorunu birileri yok deyince yok olmuyor. Bunun açık göstergesi onca baskıya, kayyuma, tutuklamaya ve açılan kapatma davasına rağmen Kürt seçmenlerin önemli bir kısmının blok olarak HDP'nin arkasında durmasıdır. 

Anketlere göre HDP'nin herhangi bir baraj sorunu olmazken önceki seçimlerden çok daha fazla oy alma olasılığı var. MHP ise baraj sorunu yaşayan bir parti ve kapattırmak istediği partinin oylarının yanına bile yaklaşamıyor.

Erdoğan ve ortakları milyonlarca Kürdün barış, çözüm ve eşitlik taleplerini toptan reddederek geçmişin kötü filmini başa sarmak istiyor.

Faşizm alaycılıkla yenilmez

Faşizmle alay etmek geçmişte hiç de iyi sonuçlar getirmedi. Bahçeli'nin "bölücü kebapçılar" sözündeki tehdit ve zihniyet tehlikelidir. Panzehiri ise Kürt sorununu Türkiye'nin batısında bütün gerçekliği ile tartışmak, barışçıl çözümün tek doğru yol olduğunu savunmaktır.

Faşist partinin açık tehditlerini bir muamma ya da yazım hatası olarak algılamak, Kürt sorununu tartışmaktan kaçmaktır. 

Kürt sorununda siyasi çözüm ve barış, girdiğimiz seçim süreci boyunca sosyalistler açısından en önemli tartışma ve taleplerden biridir. Erdoğan ve AKP dönemi bittiği takdirde yerine gelecek olanlar, yeni bir barış süreci başlatmaya zorlanmalıdır. 

Muhalefetin içinde MHP'den çıkan İYİP gibi, seçime kadar Kürt seçmenlere şirin gözükmeye çalışan, fakat Kürt sorununun siyasi çözümüne kökten karşı olan ırkçıların varlığı ve önümüzdeki dönem yapabilecekleri bir an bile unutulmamalı.



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Helalleşin de bu adamı ne yapacaksınız?

Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin geçmişte yaptığı hataları masaya yatırmak ve kırdığı toplumsal kesimlerle arayı yumuşatmak girişimi olarak ele alınabilecek helalleşme çağrısı iyi, hoş. Ama Tanju adında bir adam ve CHP’deki diğer Tanjular ne olacak? 

Bolu’nun CHP’li Belediye Başkanı Tanju Özcan, daha önce “yabancı uyruklu vatandaşlardan bazı hizmetlerde on kat daha fazla ücret alınacağına dair açıklamalar” yapmıştı. Bu Nazilere layık açıklamalar büyük tepki toplamıştı. Sadece anayasanın eşitlik ilkesi değildi ezilmeye çalışılan, insanlık, vicdan, şefkat, dayanışma, her şeyi ortadan kaldıran, kof bir milliyetçiliğin hezeyanlarıyla ezilenlerin arasında örülmesi gereken dayanışmanın yerinde yeller estirmek isteyen ırkçı bir saldırganlıktı.

Allah’ın suyunu satmaktan utanmayan bu aslan sosyal demokrat, bu suyu göçmenlere, su içemesinler diye, kullanamasınlar diye çok daha pahalıya satmayı planlıyordu.

Sonra sosyal medyada altı çizildiği gibi, ırkçılığın bir paket program olduğu ve mutlaka kadın düşmanlığını da içerdiğini kanıtlayan bir gelişme daha oldu bu adamla alakalı. Katıldığı bir youtube programında tüp bebek isteyen bir kadının yardım talebini yılışık ve cinsiyetçi bir şekilde anlatmasıyla suçüstü yakalanmış oldu. Tanju Özcan’ın ırkçılığını sineye çeken CHP’liler, bu apaçık kadın düşmanlığına tahammül edemediler ve bu adamı disiplin kuruluna verdiler.

Fakat, bazı insanlar hep gündemde olmak isterler. Gündeme akıllıca önerilerle gelmek ve yapıcı, demokratik hamlelerle gündemde kalmak ise yeteneklerle alakalı. Tanju Özcan’ın herhangi bir yeteneği olmadığı ve sadece ırkçılık yaparak gündemde kalmayı başarabildiği için, bu sefer de göçmenlerin evlenmesini engellemeye dikti gözlerini.

Tanju Özcan, kentte yaşayan yabancı uyrukluların evlenmek için ödeyecekleri nikah ücretinin 100 bin liraya çıkarılması konusunda Belediye Meclisine teklif sunacaklarını açıkladı. Evlenme yasağı, göçmenler hakkında üretilen ve göçmen düşmanlığını derinleştirmek için kullanılan nüfus mühendisliği meselesine de bağlı. Göçmenlerin hızla doğum yaptığı ve birkaç on yılda Türklerin azınlığa düşeceği konusundaki aşırı yalancı propagandayla Tanju Özcan’ın evlenme ücretini 100 bin liraya çıkartmak istemesi arasında bir bağlantı var.

Göçmenlerin sadece susuz kalması, pahalı evlerde oturması, özgürlüklerinden mahrum olması yetmiyor Bolu Belediye Başkanı’na. Hiçbir şekilde mutlu olmamalılar, evlenememeliler.

Kılıçdaroğlu ve CHP liderliği belli ki ırkçılığı bir parti içi düşünce çeşitliliği olarak görüyorlar.

Irkçılık, herhangi bir fikirmiş gibi özgürce ifade dilebilecek bir düşünce değil, mantıksal ve doğrudan sonuçları ırkçı ve sistematik kitlesel cinayetler olan bir nefret söylemidir.

CHP şu helalleşme adımlarından önce içindeki Nazileri tasfiye etse çok iyi bir iş yapar.

Sistematik bir ayrımcılık yapan, nefret söylemini sıradanlaştıran ve göçmenlere yönelik ırkçı uygulamaları savunan birisi nasıl olur da bir belediyede yöneticilik yapar sorusunu, söz konusu olan Türkiye olunca anlamsız gibi görünse de bu soruyu ısrarla sormalıyız.



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Sinema sektöründe cinsiyetçilik

Cinsiyetçilik günlük yaşamımızın birçok alanında bireylerin bilinç altına ince ince işleniyor. Bu alanlardan biri, belki de en önemlisi sinema. Kitlelere filmler aracılığıyla aktarılan bu düşünceler egemen güçlerin kontrolünde olup onların yararını gözetecek şekilde düzenlenir. Kadınlara filmler aracılığıyla toplumsal yapı içerisinde yerine getirmesi gereken rolleri hatırlatan, şiddeti bir güç ve eşitsizlik ilişkisi yerine bireysel bir sorun, bir hastalık olarak işaret eden filmlerde bunu çok daha net görebiliriz. Ayrıca yaş ve cinsiyet ayrımcılığı, pek çok kadın oyuncunun sektörde yeteri kadar yer almaması ve erkek oyuncular ile eşit haklara sahip olmaması, kadın yönetmenlerin genelikle aday gösterilmemiş olması, kadın yönetmenlerin sayısının az olması, büyük bütçeli projelerin kadınlara "emanet edilmemesi" gibi sorunlar kadınların hem kamera önünde hem de kamera arkasında cinsiyetçiliğe maruz kaldığını göstermektedir.

2018 yılında sektördeki kadın hakimiyeti %8 iken 2019 yılında %13'e yükselmişti. 2020 yılında ise bu oranın %18 olduğu açıklandı. Ancak İlk 100 yapıma bakıldığı zaman bu oran %16'ya geriliyor. Son iki yıla bakıldığında filmlerin %80'inin erkekler tarafından yapıldığı görülüyor. Türkiye'deki tablo da çok farklı değil.

Sinema sektöründeki bir diğer sorun ise kadının sunumu. Kadın temsilinin en çok tartışılan alanlarından biri olan sinema, diğer pek çok alanda olduğu gibi toplumsal yaşamdaki değişim süreçlerinden etkilenmekte, farklı kültürel yapılar içerisinde zamanla farklı biçimlerde sunulan bir alan olarak konumlanmaktadır. Ancak çok uzun bir süredir sinema hala kadınların tüm hayatına sirayet eden erkek bakışı üzerine kurulu. Örneğin kadın karakterler zayıf, fedakâr anne, kötü kadın, repliği olmayan, arkadaşı olmayan hatta adı dahi olmayan kadın, daha çok özel alanda yani evde ve iç mekanlarda konumlandıran, bir erkekten ya da aile baskısından kurtuluşu ancak başka bir erkekle mümkün olan, cinselliğini sadece aile kurumunun içinde yaşayabilen karakterler olarak sunuluyor. Böylece yıllardır süregelen kalıplaşmış toplumsal cinsiyet algısı sinema içinde de yer buluyor.

Bechdel testi kadının kurgudaki testini niceliksel açıdan gözler önüne seriyor. İsmini Alison Bechdek’in 1985 yılında çıkardığı “Dykes to Watch Out For” isimli çizgi romandan alıyor. Kitaptaki karakterlerden iki kadın sinemaya gitmeye karar veriyor, birisi film seçerken çok katı 3 kuralının olduğunu söylüyor. İşte bu üç kural testin çıkış noktası. Bu kurallara göre testi geçebilmek için “filmde en az iki kadın olması, bu kadınların birbiriyle konuşması, konuştukları konunun bir erkekten bağımsız olması” gerekli. Bechdel Testi ya da Mo Kanunu olarak isimlendirilecek olan testin kriterleri de buradan doğuyor. Yalnız ilk kural, filmdeki kadınların isimlerini bilmemiz de gerektiği şeklinde güncelleniyor ve öyle uygulanıyor. Ancak ne yazık ki şimdiye kadar çekilmiş filmlerin en az yarısının testten geçemediği tahmin ediliyor. Yapılan bir araştırmada Bechdel testi kapsamında yaklaşık 2500 film inceleniyor ve bu filmlerin yaklaşık %30'u testten geçebiliyor. Ancak bu test filmin niteliğini göstermekten ziyade filmlerde kadınların var olup olmadığına, varsalar ne kadar aktif rol aldıklarına yani daha çok kurgudaki cinsiyet dağılımına bakıyor. Dolayısıyla Bechdel testi geçen her film kadın erkek eşitliğini destekleyici nitelikte değildir.

Bu test, filmlerdeki cinsiyetçi yaklaşımları veya kadının temsili meselesini çözmeye yetmez ancak “sinemada cinsiyetçilik” konusunu tartışmaya açık bir zemin haline getirmesi ve filmlerde gördüğümüz kadınların sayısı kadar önemli olan kadın karakterlerin hikayelerindeki derinliğine de bir bakıma dikkat çekiyor olması bu testi önemli bir hale getiriyor.

Bütün medya imgeleri belirli bir anlayış göz önünde bulundurularak hazırlanır ve tüm bunlar gerçekmiş gibi sunulur. İzleyici zaman zaman anlatılanı sorgulamadan alır ve olduğu gibi kabul eder. Filmler aracılığıyla aktarılan bu fikirler egemen güçlere fayda sağlayacak nitelikte düzenlenir. Dolayısıyla filmlerin yalnızca eğlenceli vakit geçirmelerini sağlayacak bir aracı olarak sunmak bu ilişkinin görünmesini zorlaştırır. Bu durum hem seyircinin direnç göstermesini engeller hem de filmlerin içinde saklı olan mesajın tartışılmasını engeller.

Zilan Akbulut