Güncel Yazılar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Güney ülkelerinin manevra alanları arttı

Geçtiğimiz hafta Bali’de gerçekleşen G20 zirvesinde Ukrayna savaşına dair bazı uyuşmazlıklar -şimdilik- yumuşatıldı. 

Büyümekte olan küresel emperyalistler arası rekabet Küresel Güney’deki bazı görece ufak güçler için fırsatlar doğuruyor. Bali’de gerçekleşen G20 zirvesinden çıkarılacak başlıca ders bu.

G20 kendisini “Dünyanın önemli gelişmiş ve gelişmekte olan güçlerini birleştiren bir çokuluslu stratejik platform” olarak tarif ediyor. Kuruluş G7’yi oluşturan Batılı emperyalist güçlerle en yakın müttefikleri olan Güney Kore ve Avusturalya’yı bir araya getiriyor. İttifakın içinde aynı zamanda Çin, Rusya ve Küresel Güney’in önde gelen güçleri olan Hindistan, Suudi Arabistan, Türkiye, Brezilya, Meksika, Arjantin, Güney Afrika ve Endonezya yer alıyor.

G20 2007-2009 ekonomik krizine verilecek yanıtın koordine edilmesine öncülük etmişti. Ancak Washington ve Pekin arasındaki kutuplaşmanın sonucunda bu misyonu gittikçe çetinleşen engellerle karşılaşmıştı. Pek çok yorumcu -ben de dahil- bu gerilimin geçtiğimiz haftaki zirvede de süreceğini öngörmüştü. Ancak yanılıyorduk.

Zirveden “Üyelerin çoğunun Ukrayna’daki savaşı sert bir şekilde kınadığını ve insanlığa muazzam acılara mâl olduğunu ve küresel ekonomideki halihazırda var olan kırılganlıkları daha da kötüleştirdiğini vurguladığını … Nükleer silahların kullanımı veya buna dair tehditlerin kabul edilemeyeceğini … Çatışmaların barışçıl çözümünün hayati olduğunu, krizlerin çözümü için gayret göstermenin yanı sıra diplomasi ve diyalogun hayati olduğu … Günümüzün bir savaş çağı olmaması gerektiğini” ifade eden bir ortak bildiri çıktı.    

Bu, zirveye katılmayan Rusya devlet başkanı Vladimir Putin için büyük bir yenilgi anlamına geliyor. Güneyli devletler genel olarak Mart’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler zirvesinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan oylamaya ve Moskova’ya karşı kurulan Batı’nın ekonomik seferberliğine katılmaktan imtina etmişti.

Ancak şimdi, Financial Times’a göre, Rusya aradığı ortaklığı Bric ülkelerinde (Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ve zirvenin ev sahipliğini üstlenen, “savaşı eleştiren ortak bir bildiri yayınlaması ile hiçbir açıklama yapılaması arasında yapılan oylamanın kaderini belirleyen kararsız oyların sahibi” Endonezya’da buldu.

Peki bu değişimin nedeni ne? İki bariz sebebi var. Birincisi herkesin Putin’in nükleer kabadayılığında nefret etmesi. Zira ABD ve Rusya arasında gerçekleşecek bir topyekûn savaş gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak nükleer kıştan ve radyasyondan herkes nasibini alacak. İkincisi ise, bildiride de belirtildiği gibi, savaşın, özellikle de Küresel Güney’deki nüfusu ağır biçimde etkileyen iyice kötüleştirmiş oluşu.

Çin biraz isteksizce de olsa bu bildiriden yana tutum aldı, muhtemelen Rusya’nın içine düştüğü tecrit durumunu paylaşmaktan sakınmak için. Çin devlet başkanı Çi Şinping, Amerikalı meslektaşı Joe Biden ile seçildiği günden bu yana ilk yüz yüze görüşmesini gerçekleştirdi. Anlaşılan o ki Çin’in yapıcı bir küresel güç olarak üstleneceği rolü vurgulamayı seçmiş görünüyor. 

Sonuç olarak Bali, ABD ve müttefikleri için bir başarı oldu. Ancak bunu aşırı vurgulamaktan kaçınmalıyız. G20 bildirisinin sahadaki savaşa dişe dokunur bir etkisi olmayacak.

Bildirinin düzenlenmesinde son derece faal bir rol üstlenen Hindistan, Rusya’dan petrol ve gaz almaya devam edecek. ABD ile Güneyli güçlerin arasının yapmaya çalışan Suudi Arabistan OPEC+ enerji karteli çerçevesinde Rusya ile yakın iş birliğini sürdürecek. 

Bali’nin gösterdiği, Güneyin en büyük devletlerinin ABD, Çin ve Rusya arasındaki gerilimlerinin onlara yeni bir manevra alanı açtığını keşfetmiş oldukları oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu durumun şimdiden tadını çıkarıyor. Türkiye, Karadeniz’e açılan boğazların kontrolünü elinde tutuyor. Ve Moskova’yla görece dostane ilişkileri olan bir NATO üyesi olması sayesinde Ukrayna savaşında kendine fırsat çıkarmak için çok uygun bir pozisyonda bulunuyor. Birkaç hafta önce Erdoğan, Türkiye’nin düzenlediği Ukrayna’ya tahıl ihraç etme hakkı tanıyan bir anlaşmadan caymaya çalışan Putin’i buradaki pozisyonundan gelen kozunu kullanarak geri adım atmaya zorlamıştı.

Bu Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB arasında iki taraftan da yana tutum almayı reddeden Tarafsızlar Hareketine pek benzemiyor. Bu, bir ideoloji meselesi olmaktan çok kendi bölgelerinde alt-emperyalist güçler olan devletlerin avantajlı bir pozisyon için manevra yapması olarak görülmeli. 

Bugünün bağlamı çok farklı. 1960’ta ABD ve Avrupa birlikte küresel çapta üretimin dörtte üçünü teşkil ediyordu. Bugün ise paydaları yüzde 42’ye düşmüş durumda. Küresel güç dengesi güneye kayıyor ve bunun jeopolitik sonuçları gitgide daha çok görünür olmaya başlıyor.

Alex Callinicos

(Çeviri: Deniz Güngören)


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

13 Kasım ve 19 Kasım’da muhalefet imtihanı

13 Kasım 2022 tarihinde gerçekleştirilen İstiklal Caddesindeki terör saldırısı sonrasında ortaya atılan sorular, saldırının gizemli bir hal almasına yol açtı. Devlet yetkililerinin açıklamalarının hiç birisi bu gizemi açıklığa kavuşturamamışken, 19 Kasım’da gece yarısı Pençe-Kılıç Hava Harekâtı adı verilen askeri operasyon yapıldı.

Bu operasyonun 22-23 Kasım tarihlerinde yapılacak İran, Türkiye ve Rusya üçlüsünün Astana sürecinin yeni bir toplantının hemen öncesinde gerçekleştirilmesinin anlamını bir yere öncelikle not edilmeli.

Suriye’de Kobani, Tel Rıfat, Cizre ve Derik’te; Irak’ta Kandil, Asos ve Hakurk’ta Kürt silahlı örgütlerinin bulunduğu bölgeler bombalandı.

Milli Savunma Bakanlığı’na göre “terörü kaynağında yok etme stratejisi” hedefiyle 89 adet barınak, sığınak, mağara, tünel, mühimmat deposu, karargâh ve eğitim kampı imha edildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi; Suriye topraklarının 700 kilometre kare alanın bombalaması sonucunda 31 kişinin öldüğü, 40 kişinin yaralandığı, ölenlerin 12’sinin Suriye ordusu askeri olduğu iddia ediliyor.

Sonrasında bir kez Öncü Pınar sınır kapısına ve iki kez Karkamış ilçesine roketli saldırı oldu, iki kişi öldü. Karkamış’ın karşısındaki bölge Türkiye uçakları tarafından 20 Kasım gecesi bir kez daha bombalandı. Saldırılara ve bombalamalara karşılıklı misliyle yanıt verme atışlarının bir süre daha devam etmesi bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaz başında, “bir gece ansızın gelebiliriz” diyerek yeni bir sınır ötesi askeri operasyonun gündemlerinde olduğunu açıklamıştı. Cumhurbaşkanının sözünü ettiği daha çok kara askeri operasyonuydu. Rusya ve ABD yönetimleri kara askeri operasyonuna vize vermediklerinden olsa gerek, operasyon Türkiye’nin aktüel gündeminin gerisine düşmüştü.

19 Kasım’daki hava kuvvetleriyle sınırlı bir askeri operasyona her iki ülkenin bilgisinin olması ve onay vizesinin çıkmış olması ihtimali oldukça yüksek.

Buna dair en önemli işaret şu: Türk Hava Kuvvetlerine ait askeri uçaklar 19 Kasım gecesi Suriye ve Irak’ta Kürt silahlı güçlerinin bulunduğu bölgeleri bombalamadan bir gün önce ABD’nin Erbil Başkonsolosluğu, Irak ve Suriye’nin kuzeyine askeri harekât düzenlenebileceği konusunda kendi vatandaşlarını uyardı. Bu, en azından askeri operasyon konusunda ABD tarafının bilgisi olduğunu gösteriyor.

Keza Cumhurbaşkanı Katar dönüşü uçakta gazetecilere, ‘bunun sadece bir hava harekâtıyla sınırlı kalması söz konusu değil’ diyerek, iktidarın kara harekâtı hazırlığı içinde olduğunun haberini verdi.  Gaziantep’in Karkamış ilçesinden okulları tatil edilmiş olması kara harekâtı ihtimalini güçlendiren  işareti olabilir. Bu süreçte ‘yeni çözüm süreci’ hariç beklenmeyen pek çok şey hızla gelişebilir.

Gizemli İstiklal terör saldırısı sonrasında, askeri operasyon için hem içerde hem de dışarda siyasal ortam oldukça elverişli bir hal aldı. İstiklal saldırısının arka planında bu siyasal ortamın oluşturulması ihtimali oldukça yüksekti.

Seçimlere 7 ay gibi bir zaman kaldı. Birçok soruyu ortaya çıkaran siyasal atmosferde, İstiklal terörü konusunda, iktidarın seçim çalışması kapsamında ayak izini süren çok sayıda değerlendirme yapıldı, kuşkular dile getirildi.

Sanığın; IŞİD mi, SDG mi, ÖSO mu, PYD mi, yoksa başka birileri adına mı terör saldırısını gerçekleştirdi/çalıştığı bilinmeden, siyasi kimliği dahi netleştirilmeden menzile silahlı Kürt örgütleri anında yerleştirildi.

İktidar bunların bir tekini dahi ciddiye almadı, hiçbir girişimde bulunmadı. Hızla zaman geçirmeden operasyon düğmesine bastı.

İktidarın güvenlikçi ve askeri politikalarını siyaset ve toplum her zaman sorgusuz, sualsiz satın almakta. Teröre karşı mücadeleyi kutsayan siyaset, toplum ve muhalefet; gizemli hissettiği plana hak ettiği ölçüde kuşkuyla yaklaşma cesaretini yine gösteremedi.

Askeri ve güvenlikçi politikalar yarım asırdır uygulanmasına rağmen başarılı olamamıştır. 92 yıldır uygulanan baskıcı yöntemlerle, toplumun sıkı sıkıya sarıldığı toplumsal barış umudunun kemirilmesine devam ediliyor.

50 bini aşan insanı toprağa vermiş acılı bir toplum veya siyasetçi davranışı gösterenlerin sayısının bu ülkede parmakla sayılabilecek kadar az olduğu bir kez daha görüldü.

13 Kasım ve 19 Kasım aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu sarmalın farklı iki yüzü gibi görülüyor. Türkiye siyaseti ve toplumu bu imtihandan da geçemedi.

İstiklal’deki gizemli terör saldırısı sonrasında beliren sorular açığa çıkarılmadan, katledilenlerin ‘toprakları kurumadan’, toplumun güvenliğini riske atan, acılara yeni acılar ekleyen operasyon başlatıldı. Bu operasyonun sorgulanmamasının, yaşananlardan zerrece tecrübe edinilmemiş olunmasının ötesinde bir anlamı var.

Bu da iktidarın verili koşullarda kazanmayı riskli görüldüğü seçimlerde, toplumun üretilmiş ‘beka ve güvenlik kaygısını’ seçim çalışmasının ve siyasetinin aracına dönüştürme olasılığının hiç dikkate alınmaması veya hafife alınmasıdır.

Yaklaşan seçim sürecinde; Cumhur İttifakı, Altılı Masa ve HDP/Kürtler üçgenindeki güç değiştirmeye yönelik girişimler, 1 Kasım 2015 seçimleri öncesindeki beka eksenli güvenlikçi politikalara benzer çabalar, daha çok gelişebilir.

Mesele Kürt sorunu bağlamında bir konu veya sorun olduğunda, Türkiye’nin hiçbir hukuk, kural ve kritere sahip olmayan bir iktidar tarafından yönetildiği unutuluyor. Keza toplumun geniş çevreleri tarafından haklı olarak zerrece güven duyulmayan bir İçişleri Bakanı’nın eliyle ‘terörle mücadele’ kisvesi altında muhalefeti dizayn etme operasyonlarına güçlü destek veriliyor.

Neredeyse son altı yıldır her hafta birkaç kez ‘bittiler, inlerine girdik, artık ayakkabı numaralarını varana kadar  biliyoruz, bu bahar terör örgütünün sonu gelecek” biçiminde açıklamalarla başarısızlıklarının üstünü örtmeye çalışan İçişleri Bakanı’nın yalanları dizi izler gibi izleniyor.

Korku ve kaygı iklimi; toplumun derin uykusunun devam etmesini, iktidarın hedefine varmasını kolaylaştıran ‘terör’ sarmalının sürmesini sağlıyor. Bu, ekonomik ve siyasi krizin derinleşerek sürmesine ve kaos ortamının güçlenmesine bir biçimde rıza göstermek anlamına gelecektir.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Sayı sayan arılar

Amerika’da tavuk çiftliği sahiplerinin tavukları nasıl öldüreceği tartışılıyor. Toplumun bütünü konuyla hiç ilgilenmiyor herhalde, ama çiftçilerle hükümetin tarım bürokrasisi arasındaki anlaşmazlık sürüyor.

Geçtiğimiz dönemde Amerika’da 49 milyon tavuk ölmüş veya öldürülmüş. Ya kuş gribinden ölmüş ya da hasta tavuklarla temaslı olduğu için öldürülmüş.

Kuş gribi salgını olduğu hükümet tarafından resmî olarak ilan edildikten sonra, bir tavuk çiftliğinde grip görülürse kurallara göre o çiftlikteki tüm tavukların hasta olup olmadıklarına bakılmadan öldürülmesi gerekiyor. Kurallara uyan çiftçilerin zararını hükümet telafi ediyor.

Hayvanları öldürmenin hükümet tarafından onaylanmış iki yöntemi var. Biri karbondioksit ile zehirleme, diğeri de yangın söndürme cihazlarında kullanılan köpükle boğma. Milyonlarca hayvanın bu yöntemlerle öldürülmesi sizin gibi bana da insanlık dışı bir vahşet gibi görünüyor, ama bu ikisi daha az zalim olan yöntemler!

Üçüncü yöntem ancak bu ilk iki yöntemi kullanması mümkün olmayan ve bunu tarım görevlilerine kanıtlayan çiftçiler tarafından kullanılabiliyor. İngilizcesi “ventilation shutdown plus (VSD+)” yani “havalandırmayı kapatma artı”. Buradaki “artı” bölümü, hayvanların en az üç saat boyunca yüksek derecede sıcağa maruz bırakılması.

Hayvan haklarını savunanlar bu yöntem hakkında “hayvanları canlı canlı pişirmekten farksız” diyor.

Avrupa’da da görevliler bu yöntemin “büyük olasılıkla hayvanlar için son derece acılı” olduğunu ve “hiçbir zaman kullanılmaması” gerektiğini söylüyor.

Şu aralar Amerika’da yaşanan tartışma, çiftçilerin herhangi bir şey kanıtlama veya izin alma gereği olmadan bu yöntemi kullanabilmek istemesinden kaynaklanıyor.

Niye istiyorlar?

Evet, doğru tahmin ettiniz. Çünkü bu en ucuz yöntem, kâr oranlarını en az etkileyen yöntem.

Kargagillerle arıgiller

Eskiden insan ile diğer hayvanlar arasındaki fark tartışıldığında bizim şunu, şunu ve şunu yaptığımız, diğerlerinin yapamadığı söylenirdi. Zamanla bütün bu farkların aslında fark olmadığı, diğerlerinin de aynı şeyleri yaptığı ortaya çıktı. Örneğin, ben okuldayken sanırım en çok vurgulanan fark bizim alet kullanmamızdı. Şimdi biliyoruz ki pek çok hayvan alet kullanıyor. Bize zaten çok yakın olan şempanze ve diğer primatlar kullandığı gibi, bizim değil dinozorların yakın akrabası olan kuşlar da, en başta kargalar olmak üzere, alet kullanıyor. Dahası, evrimin bilemediğimiz bir azizliği sonucunda corvid ailesinin (kargagillerin) en zekileri olan New Caledonia adası kargaları doğada hazır buldukları bir şeyi (bir dal, bir taş, bir yaprak) alet olarak kullanmanın yanı sıra, bir şeyi bir şeye ekleyerek veya bir şeyi gagalarıyla eğip bükerek alet imal edebiliyor.

Şaşacak bir şey yok. Darwin çok netçe ifade eder ve o dönemde kabul edilmesini insanların en zor bulduğu belki de budur: İnsan tüm canlılarla şu veya bu ölçüde akraba olduğuna göre, hiçbir özelliğimiz, ister fiziksel, ister zihinsel, ister hissî, gökten zembille bize inmemiştir, hiçbir özelliğimiz tümüyle bize özgü değildir. İnsanın tüm özellikleri bizden önce gelen hayvanlarda (atalarımızda) mevcut olup (belki daha ilkel, daha basit veya daha az bir şekilde mevcut olup) evrim yoluyla bize geçmiştir.

Dolayısıyladır ki, okul günlerimden beri insanı diğer hayvanlardan ayıran tüm duvarlar birer birer yıkılıyor. İnsanî diye düşündüğümüz her şeyin aynı zamanda hayvanî olduğunu keşfediyoruz.

Yakın zamanda karşıma çıkan ve özellikle çarpıcı bulduğum iki örnek vereyim. Çarpıcı buldum, çünkü örnekler gelişkin özelliklere sahip oldukları zaten bilinen şempanze, yunus veya kargalarla değil, arılarla ilgili. Böceklerle yani!

Londra Queen Mary Üniversitesi’nde araştırmacılar yabanarılarının oyun oynadığını belgeledi. Yapılan deneyde arılar ya düz bir yoldan uçarak besin içeren bir odacığa gidebiliyor ya da ana yoldan sapıp yolu biraz uzatarak içinde küçük, renkli, ahşap bilyeler olan bir odacığa uğrayıp bilyelerle oynaştıktan sonra besin odasına devam edebiliyordu.

Bilyelerle oynamak arılara hiçbir avantaj sağlamıyor, aksine besin maddelerine ulaşmalarını geciktiriyordu. Buna rağmen, arıların çoğunluğu oyun odasına uğruyordu. (Oynadıkları oyunu şuradan izleyebilirsiniz: https://www.npr.org/2022/11/05/1134355887/bumblebees-can-play-does-it-mean-they-have-feelings-study-says-yes).

Diğer bir araştırma balarılarının (Apis mellifera) sayı sayabildiğini kanıtlamış!

Berlin Özgür Üniversitesi’nde yapılan deney şöyle: 300 metre uzunluğunda bir alana 3,5 metre yüksekliğinde dört adet çadır konuyor. Arılar alanın bir ucundaki bir kovanda. Kovana en uzak iki çadırın arasına arıların sevdiği bir besin maddesi yerleştiriliyor. Kısa süre sonra arıların hepsi kovandan her çıktığında besini eliyle koymuş gibi buluyor.

Derken, kovan ile besin arasındaki çadır sayısı arttırılıyor. Ve arılar kovandan çıkıp üçüncü çadırla dördüncüsünün arasına gidiyor ve besin bulamıyor. Şaşırıp şaşırmadıklarını bilemiyoruz, ama çadırları saydıkları belli.

Arılar bile oyun oynayıp sayı sayıyorsa, dev kapitalist çiftliklerde küçücük kutularda yaşayan tavuklar canlı canlı pişirildiklerinde acı çekiyorlar mıdır sizce?


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Erkeklerin iktidarına tekmeyi basmak!

Türkiye devletinin temel hak ve özgürlüklere saygı gösterme konusunda çok da başarılı olmadığı bir sır değil. En temel haklardan biri olan anadilinde konuşma hakkı, hem de Türkiye gibi çok çeşitli dillerin - gayrıresmi - olarak konuşulduğu bir ülkede, halen tanınmış değil. Tanınmak bir yana dursun, hemen her gün ayaklar altında çiğneniyor. 

Temel hak ve özgürlüklerden birinin çiğnenmesi, kaçınılmaz olarak diğerlerinin de çiğnenmesinin kapısını aralıyor ki, an itibarıyla olan şey de tam olarak bu. LGBTİ+’ların eşit, onurlu ve özgür yaşam hakları, hemen her gün ağır saldırılara maruz kalıyor. LGBTİ+’lar yok sayılıyor, dış mihrakların kuklası, emperyalizmin Türk halkını yozlaştırmak için oynadığı bir oyun ve buna benzer birçok şey ilan ediliyor. Son olarak da Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü konusunu gündeme getirmesi üzerine, Erdoğan LGBTİ+’ların aileyi yok edeceği paranoyasını dile getirerek, bu konuda anayasal düzenleme yapılması, mecliste bu düzenleme yapılmazsa, referanduma götürülmesi çağrısı yaptı. Referandumda kazanma ihtimalini düşük görmesinden olsa gerek, düzenlemeyi mecliste yapmayı istiyor ve bunu “Temel hak ve özgürlüklerin referanduma götürülmesini doğru bulmuyorum” diye gerekçelendirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın temel hak ve özgürlüklerden anladığı da başörtüsü özgürlüğü. LGBTİ+ hakları söz konusu bile değil; aksine, ‘Aile, kadın ve erkekten oluşur’ ifadesiyle, LGBTİ+’ların - şu an aslında kanunen serbest olan ama uygulanmayan - evlenme hakkını yasal olarak ortadan kaldırmaya hazırlanıyor.

Aile de aile! Neden?

Başta Erdoğan ve Soylu olmak üzere, devletin üst düzey yöneticilerinin neredeyse tümü koro halinde - sanki saldırı altındaymış gibi - ailenin korunmasından söz ediyor. Onlara göre aile LGBTİ+’ların - ne demek olduğunu anlayamadıkları - cinsiyetsizleştirme ve eşcinsel evlilik saldırısı altında, toplumun tamamını etkisi altına alan büyük bir eşcinsellik kampanyası yapılıyor ve Türk halkının önemli bir kısmı bu kampanyadan etkilenerek eşcinsel evlilikler yapmaya hazırlanıyor. Yoksa sabahtan akşama kadar aile de aile diye sızlanmaları nasıl açıklanabilir ki?

Ama biz eşcinselliğin bulaşıcı veya tercih edilebilir bir şey olmadığını bildiğimiz için, bu anlatılanların doğru olmadığını da biliyoruz. Ancak haklı oldukları bir nokta var: Aile kurumu gerçekten de giderek geriliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de son 20 yılda evlenme oranı düşerken, boşanma oranı hızla yükseliyor. 2021’de 562 bin evlilik yapılmış, 174 bin de boşanma kayda geçmiş. 2001-2021 arasını kapsayan son 20 yılda bin kişilik nüfus başına düşen evlenme sayısını ifade eden 'kaba evlenme hızı' yüzde 20 düşerken 'kaba boşanma hızı' ise yüzde 47 artmış. En önemli boşanma sebebi de ‘ilgisiz ve sorumsuz davranışlar’ olarak gösteriliyormuş.

‘Mahallenin delikanlısının’ namusu

Kadınlar artık aile denilen cenderede kocanın, babanın, abinin, dayıoğlunun, hatta ‘mahallenin delikanlısı”nın namusu olmayı, evde erkeğe kölelik yapmayı, hayatını çocuk yetiştirmekle yükümlü kutsal anne olarak geçirmeyi istemiyor. Kadınların verdiği mücadele, sayısız kadının özgürleşme yolunda büyük adımlar atmasını sağladı. Şu anda ‘aile’ artık 30 yıl önceki aile değil, bir daha da olmayacak.

Bu da hem AKP-MHP iktidarını hem de muhalefet partilerini çok korkutuyor, çünkü aile denilen şey aslında küçük bir devlet. Çocukların ileride ‘devlet baba’nın baskısına gönüllü olarak boyun eğmeyi, işçi olarak ezilmeye ses çıkarmamayı, hatta kapitalist patronların daha fazla kâr elde edebilmesi için savaşlarda gönüllü olarak ölmeyi ve öldürmeyi öğrendikleri en önemli kurum, aile. İkili cinsiyet sistemine dayanan erkek egemen aile, erkek ile kadının eşitsizliğinden ötürü, antidemokratik bir yapıya sahip. Bu yapı demokratikleştiği takdirde, yeni işçi, tüketici ve asker kuşaklarını oluşturacak olan çocuklar ‘sorgulayan / reddeden’ insanlar olarak yetişecek ki, bu da kapitalist düzen için en büyük tehlike anlamına geliyor.

LGBTİ+ mücadelesi ve sosyalizm

LGBTİ+’ların birliktelikleri hem aşka dayandığı hem de çocuk yapamayacakları varsayıldığı için - bu gerçek değil, günümüzde çocuk yapmanın bin farklı yolu var - sınıflı toplumlarda egemenler tarafından çoğu zaman tehlikeli ilan edilmiş. Şu anda da öyle yapılmaya çalışılıyor. Çatırdayan aile kurumunu kurtarmak için LGBTİ+’ları hedef gösterirken, aslında kurtarmak istedikleri erkek egemen kurallar, yani kadının hizmetçi ve kuluçka makinesi olarak görüldüğü, temel hak ve özgürlüklerinin ‘mahallenin delikanlısının’ insafına terk edildiği sistem.

Son aylarda ‘Büyük Aile Yürüyüşü’ adı altında düzenlenen LGBTİ+ karşıtı nefret yürüyüşleri de sistemi koruma çabalarının bir ayağı. Önce İstanbul’da, sonra Konya, Urfa ve Ankara’da, son olarak da İzmir’de düzenlenen bu yürüyüşlere katılanlar, aralarında faşistlerin de bulunduğu bir avuç örgütlü militan. Toplumda karşılığı yok ama olmayacağı anlamına gelmiyor; özellikle faşistlerin etkinliklerine karşı çok dikkatli olmak gerekiyor, çünkü Ankara’da düzenlenmeye çalışılan Onur Yürüyüşü, şehrin göbeğine polis gözetiminde gelen elleri sopalı faşist grupların saldırısına uğramıştı.

Faşistlerin sadece LGBTİ+lara, kadın hareketine değil, hak ve özgürlüklerin tümüne düşman olduğunu biliyoruz. Bugün LGBTİ+’lara saldıranlar, göçmenlere saldıranlar, HDP’ye saldıranlar, yarın kendilerinden olmayan herkese saldıracaktır. Bütün bu saldırılara örgütlü olarak karşı koymak, temel hak ve özgürlükleri çiğnenen bütün kesimleri birleştirmeye çalışmak, sömürülenlerin, ezilenlerin mücadelesini yükseltirken erkeklerin iktidarına tekmeyi basmak… Bütün bunlar sosyalizm mücadelesinin temel bileşenleri değil de nedir?


Dila Ak Tüm Yazıları

Kadın kadının yurdudur

Kadınların kadınlarla anlaşamadığı, aslında bir kadının güzel giyinmesinin ya da makyaj yapmasının asıl sebebinin diğer kadınlara daha güzel gözükmek istemesi veya aslında birbirlerinin kuyularını kazmaya çalıştıkları gibi rekabet ve düşmanlık içeren söylemleri duymuşuzdur. Bu tarz genellemelerle oluşturulan algıya yenik düşmemek gerek. 

Kadın kadının yurdudur, sloganını duyduğumdan beri bu slogana özel bir ilgim var. Beni öylesine rahatlatan, öylesine güven veren bir slogan. Çünkü gerçek olduğunu biliyorum. Durduk yere söylenmiş, içi boş bir söz öbeği olmadığını biliyorum. 

Kendi hayat tecrübeme dönüp baktığımda, en zorlu anlarımda yanımda olan, sıkıntılarımı paylaşan, başarılarımla sevinen, desteği ile güç veren kadınlarla çevriliyim. Hayatınızda böylesine bir kadın dayanışmasına sahip olmak ise gerçekten büyük bir güven alanı yaratıyor. 

Sadece bu da değil, kamusal alanda, kadınların ortak acılara, sıkıntılara, sorunlara, eşitsizliklere maruz kalıyor olması, birlikte çözüm üretmelerine, bu çözümü birbirleriyle paylaşmalarına, birbirlerine destek olmalarına sebep oluyor. Ayrıca kolektif bir bellek yaratılmasına, dayanışmaya, birlikte adalet arayışına, paylaşılan deneyimler ve çözümlerinin aktarımı sonucunda farkındalığın artmasına vesile oluyor. 

Sorunu çözüme ulaştıran ilk adımın, öncelikle sorunun kendisini doğru tanımlamak olduğunu düşünürsek, kadın mücadelesi sorunların her birini tek tek masaya açıkça yatırıp çözüme götürecek yollara da doğrudan işaret ediyor. Kadın mücadelesini bu kadar güçlü kılan şey ise, kolektifliğinden geliyor. Çünkü dünyanın yarısı, aynı eşitsizliklere maruz kalıyor ve çözümün dayanışmak olduğu ortada. 

25 Kasım’da bu dayanışmayı bir kez daha göstereceğiz.


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Rusya Herson'dan çekiliyor ama savaş devam ediyor

Rusya’nın ele geçirmeyi başarabildiği tek eyalet başkenti olan Herson’dan çekilmesi, Putin rejimi için yeni bir askeri gerileme gibi görünüyor. Ancak Ukrayna’da askerî açıdan tam ne olup bittiğini anlamak halen oldukça güç. Kimi “uzmanlara” göre Herson’dan geri çekilmek taktiksel bir hamleydi, hatta bu konuda Moskova ve Washington arasında bir uzlaşı dahi vardı. Başkalarına göre ise Ukrayna saplanış kalmış olan Rus birliklerini aşıp Kırım için tam gaz ilerlemeye hazırlanıyor.   

Yeterince açık olan bir şey varsa o da savaşın devam edeceği. Arabuluculuk görüşmelerine dair yeni söylentiler ortada dolaşıyorsa da ne Kiev ne de Moskova böylesi bir ihtimalle pek ilgileniyormuş gibi görünüyor. Batıdan gelen silah yardımıyla ve bunların sağladığı olanaklar ile kazandığı ileri pozisyonla güçlenmiş olan Ukrayna, artık Rusya’nın Kırım da dahil tüm Ukrayna’dan geri çekilmesini görüşmenin ön koşulu olarak görüyor.

Putin’e gelince, İngiliz askeri tarihçi Lawrence Freedman’ın sözleri büyük ihtimalle doğru: “Savaşın şu an gelmiş olduğu durumu veri alırsak (Putin’in) önceliğinin -her ne kadar böylesi hedefleri tümüyle yok olmuş olmasa da- bir zafer kazanmaktan ziyade bir hezimete engel olmak olduğunu söyleyebiliriz. Putin için bu kişisel bir mesele. Bu onun savaşı ve ne elde etmeye çalıştığını hiçbir zaman gizlemedi. Yenilgiyi inkâr etmek bir defa olanaksız hale gelirse bu, muhakemesinin de kusurlu olduğu anlamına gelecek ve pozisyonu zayıflayacak. Kabaca Putin’in iktidarda kalabilmesi demek Rusya’nın savaşta kalması demek.”  

Çetin kış koşulları yaklaştıkça savaş belli ölçüde yavaşlayacaktır belki. Fakat Ukraynalılar Kırım’ı ele geçirmek için bir adım atarsa eğer bu, Putin’i daha önce ortaya attığı nükleer silah kullanma tehditlerinin arkasında durmak yönünde kışkırtabilir. Bu sahadaki birlikleri vurmaktan ziyade Ukrayna’nın iletişim sistemlerini hedef alan bir elektromanyetik vuruşu olsa dahi, Batı’nın kaçınılmaz olarak vereceği cevap tırmanan bir gerilim döngüsü ile 3. Dünya Savaşı’na yol açabilir.

Putin bu savaşı “Batı Ortaklığına” karşı bir mücadele olarak tanımladı. İşin doğrusu ise bu bir emperyalistler arası savaş. Bu savaşta ABD ve diğer Batılı güçler kendilerinden daha zayıf olsa da yine de tehlikeli olan rakipleri Rusya’yı alt etmek için Ukrayna’yı vekil olarak kullanıyor. Ama arka planda ise ekonomik ve askeri ilerleyişi küresel ABD hegemonyası için daha da ciddi bir tehdit teşkil eden Çin var. Bir grup İtalyan Marksist’in yeni yayımladıkları bir kitaba göre, savaş, “Batı hegemonyasının hem küresel pazarlar hem küresel siyaset hem de kültür bağlamında girmiş olduğu krizin sonucu olarak ortaya çıkan dünyayı yeniden paylaşma mücadelesinin resmi açılışını simgeliyor.”

Bunun sonucu olarak ortaya çıkan çatışma ise bu hafta Bali’de gerçekleşen G20 zirvesinin gündemine hâkim olmuş durumda. Bu hem Kuzeyin hem de Güneyin büyük güçleri arasında gerçekleşen başlıca oturum. Ancak Financial Times’ın da işaret ettiği gibi, “Dünyanın en yoğun nüfuslu iki ülkesi ve 6 en büyük ekonomisinden iki olan Çin ve Hindistan Putin’i kınamadı … Öte yandan Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Türkiye gibi başka G20 üyeleri ise Batı’nın Rusya’yı işgal için cezalandırmayı hedefleyen taleplerini geri çevirdiler.”

Dış İlişkiler Konseyi (CFR) üyesi Charles Kupchan diyor ki “Bir kere daha Batı ve Rusya arasındaki askeri rekabetin hâkim olduğu bir küresel manzara ile karşı karşıyayız. Ve bu rekabet şimdi Çin’e uzanmakta. Bunun bir sonucu olarak G20’nin birlikte hareket eden bir topluluk olma kabiliyeti pekâlâ şüpheli görünüyor.”

Çin, enerji satın alarak ve Avrupa’nın ekonomik yaptırımlarının yarattığı boşluğu doldurmaya çalışarak Rusya’ya ekonomik destek sağlıyor. Ancak Pekin Moskovaya bir açık çek vermis değil. Söylenildiğine göre Putin Çin devlet başkanı Xi Xinping’i Şubat’taki görüşmelerinde işgale dair bilgi vermeyerek karanlıkta bırakmıştı. Geçtiğimiz hafta ise Xi nükleer silahların kullanımını ve buna dair tehditleri kınadığı açıklamasında alman başbakanı Olaf Scholtz’a eşlik etti.  

Ne olursa olsun koşullar olağanüstü derecede tehlikeli olmayı sürdürüyor. ABD genelkurmay başkanı General Mark Milley’n aktardığına göre Rusya ve Ukrayna toplamda 100.000 kayıp verdi. Bunun üzerine sivil nüfusun çektiği muazzam çileyi ve savaş hükümetlerinin sürekli artan baskısını eklemek gerekiyor elbette. Ve öte yandan çatışmanın nükleer felaketi tetiklemesi gibi -uzak da olsa pekâlâ gerçek- bir tehdit de söz konusu. Liderlerimizin savaş makinesini beslemesini durduracak kitlesel bir harekete ihtiyacımız var.  


Faruk Sevim Tüm Yazıları

20. yılında AKP’nin işçi düşmanı karnesi

AKP iktidarı 20. yılını tamamladı. Son 6 yılında MHP ile birlikte olan AKP’nin 20 yıllık iktidarının işçi sınıfına önemli bedelleri oldu. 

Grevleri yasakladı

AKP Hükümetinin yasakladığı ilk grev 2003’te Petrol-İş’in örgütlemeye çalıştığı Petlas grevi oldu. Aynı yıl Paşabahçe grevini, 2004’te lastik işkolundaki grevleri, 2005’te Erdemir grevini yasakladı.

2012 yılında THY sözleşmesi grev aşamasına gelince, havacılık işkoluna grev yasağı getirdi. 2014’te Şişecam grevini, maden grevlerini, 2015’te Birleşik Metal-İş’in 22 fabrikada ilan ettiği grevi yasakladı. 2017’de yine metal işkolunda başlayan grevleri yasakladı. 2017’de Akbank grevini, Şişecam grevini, MESS’e bağlı işyerlerindeki grevleri yasakladı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2017’de patron temsilcilerine yaptığı açıklamada OHAL’i patronlar rahat etsin, işçiler greve çıkamasın diye kullandıklarını itiraf etmişti. 

Yandaş sendikacılığın önünü açtı

AKP-MHP iktidarı kendi yandaş sendikalarını kurdu. Özellikle kamu çalışanları arasında tam bir ayrımcılık uyguladı. Yandaş sendika üyelerini terfi ettirdi. Muhalif gördüğü sendika üyelerini KHK’larla işten çıkardı, sürgünlere yolladı. Sendikalar arasında bölünmüşlüğü derinleştirdi ve iktidara bağımlı sendikacılığı egemen kılmaya çalıştı.

Türk-İş bile yandaş sendikacıların egemenliği altına girdi. Kamu kurumlarında, kendi belediyelerinde işçilerin, memurların yandaş sendikalara üye olmasını neredeyse zorunlu hale getirdi. İşçi sınıfının kitlesel mücadele alışkanlığı, hem eylem ve etkinliklerin yasaklanması hem de yandaş sendikacılığın yaygınlaşması nedeniyle epeyce azaldı. 

İş cinayetlerini fıtrat olarak gördü

ILO’ya üye ülkeler arasında yer alan Türkiye, işçi ölümlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü. İnşaatlar ve madenler, Türkiye’de en çok işçinin hayatını kaybettiği sektörler. AKP-MHP iktidarında Türkiye’nin en büyük iş cinayetleri yaşandı, Soma’da 301 işçi, Ermenek’te 18 işçi, Siirt Şirvan’da 16 işçi, Amasra’da 42 işçi, Torunlar inşaatında 10 işçinin öldüğü kazalar, son on yılda olanlar.

Maden ve inşaatlarda yaşanan iş cinayetlerinin en önemli sebebi, kent yağması doğrultusunda inşaatların kontrolsüz biçimde artması ve madenlerin kontrolsüzce özel sektöre devredilmesidir. Siyasi iktidar bütün bu iş cinayetlerine rağmen önleyici tedbirlerin alınması noktasında önemli herhangi bir adım atmadı, alınan tedbirler göz boyamanın ötesine geçmedi. Bunun en canlı örneği geçen ay yaşanan ve bir kamu kurumu olan TTK Amasra maden ocağındaki iş katliamıdır.

Göçmen işçiler, kölelik koşullarında çalıştırılıyor

İş yaşamında yer alan göçmen işçilerin yüzde 95’i kayıt dışı olarak çalıştırılıyor. 2 milyondan fazla göçmen işçinin çalıştığı Türkiye’de çalışma izni alabilen göçmen işçi sayısı 150 bin. Göçmen işçilerin büyük bir çoğunluğu geldikleri ülkede bir meslek sahibi olmalarına karşın, Türkiye’de mesleği ile ilgili olmayan işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar.

Göçmen işçilerin en az yarısı asgari ücretin altında ücret alıyor. Yol ve yemek ücreti genellikle alamıyor. Birlikte çalıştığı, aynı işi yaptığı kişilerden daha az ücret alıyor. Hor görülme, ayrımcılık ve hak ihlalleri ile karşılaşıyor.

Okuma çağındaki göçmen çocukların yüzde 40’ı, okullarda karşılaştıkları ırkçılık yüzünden ya da ikamet adresi uygun olmadığı için okula gidemiyor. Hem bu yüzden, hem de ağırlaşan ekonomik koşullar nedeniyle göçmen çocukların önemli bir bölümü işçi olarak çalıştırılıyor.

Vergide adaletsizliği ağırlaştırdı

İşçiler ve memurlar vergi konusunda her zaman en çok mağdur edilen kesim. Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i bu kesimlerden elde ediliyor. Oysa milli gelirden işçi ve memurların aldığı pay yüzde 20’lere kadar düşmüş durumda. 

AKP-MHP iktidarı vergi dilimlerini enflasyon oranında artırmayarak, işçilerin daha fazla vergi ödemesinin yolunu açtı. Bugün asgari ücret alan bir işçi, Mayıs ayında yüzde 20’lik, Aralık ayında ise yüzde 27’lik vergi dilimine giriyor. Üstüne her bir alışverişte KDV, ÖTV ödüyor. Milyonlarca işçi ve memur, aileleriyle birlikte yaklaşık 55 milyon kişi adaletsiz bir vergilendirmeyle karşı karşıya. Bu kadar adaletsiz bir durum AKP iktidarından önce olmamıştı.

AKP-MHP iktidarı yoksuldan alıp zengine veriyor

İktidar, Kur Korumalı Mevduat için zenginlere 300 milyar lira ödedi. Ücretlerin alım gücünü son bir yılda en az yarı yarıya azalttı. Ücretli çalışanların milli gelirden aldığı pay, yüzde 30’lardan, yüzde 20’lere indi.

Öte yandan köprülere, havaalanlarına, otoyollara ödenen devlet garantili paralardan bir kesinti yok, her bir şirketin ödemeleri tıkır tıkır yapılıyor. Batan şirketler devlet eliyle kurtarılıyor, yandaş şirketlere milyarlarca lira kredi verilebiliyor. Ama işçiler için en ufak bir destek yok.

İşsizlik dar anlamda yüzde 10, geniş anlamda yüzde 20. Yani 35 milyon çalışmaya hazır kişinin ancak 28 milyonu çalışabiliyor, 7 milyon kişi işsiz. İşsizlik ve gelir düşüklüğü işçi sınıfının en büyük iki sorunu olmaya devam ediyor.

İşçi sınıfının ihtiyacı, zenginden alıp fakire verecek bir düzen

İşçi sınıfının, ezilenlerin, yoksulların ekonomideki ve siyasetteki kötü gidişat nedeniyle radikal düzenlemelere ihtiyacı var. Başta temel haklar ve özgürlükler, eşit yurttaşlık olmak üzere, demokratik hak ve özgürlükleri koruma altına alan ve geliştiren köklü reformlara ihtiyacı var.

Herkese temel gelir desteği, ücretsiz eğitim, sağlık, ulaşım sağlanmalıdır. Dar gelirlilerin kredi borçları iptal edilmelidir. Evsizlere kira desteği yapılmalıdır. Ücretler, yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı, güvenceli, sağlıklı iş ortamları sağlanmalıdır.

Sendikalar ve işçi örgütleri bu talepler etrafında, birleşik ve güçlü bir işçi hareketini oluşturabilirler.


Tuna Emren Tüm Yazıları

Ev yanıyor ama COP27’de şenlik var

Mısır’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP27’de, ev yanarken salondaki koltuk takımını değiştirmeyi tartışıyorlar.

İkinci haftasına girilen COP27 müzakerelerinin ana gündemi, benzersiz iklim afetleriyle sarsılmış Somali, Pakistan, Bangladeş gibi Küresel Güney ülkelerindeki kayıp ve zararın telafi edilebilmesi için gereken fonların toplanması olacaktı. Örneğin, emisyonlardaki payı çok düşük olan Somali görülmemiş bir kuraklık yaşıyor, Pakistan geçtiğimiz yaz yaşanan sel felaketinin yol açtığı yıkımdan toparlanamıyor. İklim krizinin etkilerinden adaletsiz şekilde etkilenen Küresel Güney ülkeleri, kendilerine finansman sağlaması gereken gelişmiş ülkelerden acil yardım bekliyor. 

‘Adil geçiş’ ve ‘iklim adaleti’, tarihsel emisyonlarda çok daha büyük bir pay sahibi olan Küresel Kuzey’in gelişmiş ülkelerinin bunun bedelini ödemesini gerektiriyor ki dünyanın geri kalanı da ayakta kalabilsin. Dolayısıyla bu yılın iklim zirvesine katılan liderler ve temsilcilerin öncelikli sorumluluğu, kayıp ve zarar finansmanını işler hale getirmek.

Aslında bunun sözü 13 yıl önce gerçekleştirilen Kopenhag COP15 zirvesinde verilmiş, 2020’ye kadar bu fona 100 milyar dolar aktarılması için anlaşılmıştı. Ancak bu taahhüdü yerine getirmediler.

Şu anda gerçekleştirilmekte olan COP27’nin amacı da hem zirveye katılan tüm ülkelerin bir yandan 1,5C hedefine yönelik olarak emisyon azaltımında bulunması hem de iklim afetlerinden etkilenen ülkelere bu tazminatın ödenmesi için gereken adımların atılmasıydı. Ne var ki her iki konuda da sorumluluklarından kurtulmaya çalışıyorlar. Diğer bir deyişle, emisyonlarıyla ilgili revize edilmiş bir plan sunmadıkları gibi, sellerden ve kuraklıktan etkilenen ülkelere gönderilecek kayıp ve zarar fonları için bile yetersiz taahhütlerde bulundular, iklim borçlarını ödemeye yanaşmadılar.

Fosil yakıt lobisi COP27 şenliğinde

Dünyanın en büyük plastik üreticilerinden Coca Cola’nın sponsorluğunda ve fosil yakıt endüstrisini masum göstermeye çalışan bir halkla ilişkiler şirketinin planlama çalışmalarıyla başlayan COP27’ye 636 fosil yakıt lobicisinin katıldığı ortaya çıktı! Üstelik bunların bir kısmı fosil yakıt şirketleriyle bağlantılarını gizleme gereği bile duymayan lobiciler. Engellenmek şöyle dursun, sayılarını günden güne artırmayı da başarmışlar. Nitekim, geçtiğimiz yıl Glasgow’da gerçekleştirilen COP26’da 503 lobici bulunuyordu.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, zirvenin açılışında “bir iklim cehennemine giden yolda” olduğumuzu söyleyip sadece iki seçeneğimiz kaldığını hatırlatmıştı; ya buna hemen çözüm sunacak ya da topluca intihar etmeyi kabullenmiş olacağız. 

COP27’den sadece birkaç gün önce yayımlanan BM Emisyon Açığı raporu, mevcut azaltım taahhütleriyle gideceğimiz yerin bu iklim cehennemi olduğunu şüpheye yer bırakmayacak verilerle gösterdi, küresel ısınmayı 2100 yılına kadar en iyi ihtimalle 2,5 derece ile sınırlandırabileceğimizi duyurdu.

Ve gerçek buyken, ısınmayı durduracak acil önlemleri konuşmak yerine işe yarar hiçbir şey yapmıyor, hâlâ fosil yakıt endüstrisine kulak veriyorlar. 

Bu, ev yanarken salondaki koltuk takımını yenileme tartışması yapmaya benziyor. 

Ev yanıyor… Durumun aciliyeti tartışmaya açık değil. Ve yangını, alevlerin üzerine su yerine benzin atarak söndürmeye çalışmazsınız.

Bu krizin çözümünü kâra odaklı bir sistemden beklersek elde edebileceğimiz şey tam olarak budur: Krizi halen büyütmekte olan şirketlerin, ceplerini nasıl daha fazla doldurabileceklerini planlamak için buluştukları düzmece bir iklim zirvesine tanıklık ediyoruz.

Bu zirve, binlerce iklim aktivistinin çevre katliamlarını protesto ettikleri için tutuklandığı bir diktatörlükte gerçekleştiriliyor. Çünkü Mısır gibi baskıcı bir rejimde düzenlenmesi, bunun nasıl bir düzmece olduğunu ortaya serecek sivil toplumun, iklim aktivistlerinin COP27’den uzak tutulmasının en garantili yoluydu.

Karbon milyarderleri

İklim krizinin sorumluları biz değiliz. 

Dünyanın her yerinde hayat pahalılığına karşı mücadele veren işçiler değil bunun sorumlusu. Hepimizi içine ittikleri krizleri yaratan, hatta gün geçtikçe büyütenler sorumluluğu üzerlerinden atmaya, faturasını bizlere kesmeye çalışıyor. 

İşte gerçek: Küresel nüfusun en yoksul dilimi, yani yarısı her zaman 1,5C hedefiyle uyumlu ölçekte emisyon üretti. 

Oxfam’ın yeni raporu “Karbon Milyarderleri”nin açığa serdiği üzere; en zengin yüzde 1’lik dilim bu seviyeyi 30 kat aşıyor. Bizimle eşitlenmeleri için yüzde 97 oranında emisyon kesintisi yapmaları gerek. 

Tüm dünya Ukrayna’nın işgaliyle birlikte yeni bir enerji krizine sürüklendiğinde bunun faturası bile geçinmekte zorlanan insanlara kesildi. Milyonlarca kişi elektrik ve ısınma faturalarını ödemekte zorlanırken petrol ve gaz şirketlerinin Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana AB liderleriyle el ele yürüdükleri, iklim krizinin çözümü için siyasi arenada atılacak tüm adımları engellemeye çalıştıkları ortaya çıktı. 

AB'nin karar alma süreçlerinde baskın bir rol oynayıp gaza dayalı projelerini hayata geçirmeye çalıştılar, 2022’nin Eylül ayına kadar geçen 8 aylık süreçte 78 milyar avro kâr açıklayabilecek kadar muazzam bir vurgun yaptılar.

‘Harekete geçecekseniz geçin, yoksa biz duruma el koyacağız’

İklim aktivisti ilköğretim öğrencisi Ali Karakoç, COP27’nin dünyanın her yerinde protesto edildiği 12 Kasım küresel eylem gününde İstanbul’daki eylemde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: 

“Son iki yılda benim gibi çocukluğunu yaşaması gereken tüm yaşıtlarım iklim felaketlerini izliyoruz. Orman yangınlarıyla sel felaketleri aynı anda yaşanıyor. Karadeniz’de seller, Akdeniz ve Ege’de orman yangınları… ağaçlar, hayvanlar, insanlar mahvoluyor.”

“Bangladeş’te 50 dereceye yaklaşan sıcaklar, Pakistan’da önce aşırı sıcaklar, ardından 30 milyon kişiyi yerinden eden, 1500 kişinin ölmesine neden olan, benim yaşıtlarımın kaybolmasına neden olan seller hepimizi üzüyor.”

“Gezegeni en çok kirleten zengin ülkelerin şirketlerinin bedelini gezegeni en az kirleten fakir ülkelerin halkları ödüyor.”

“Mısır’da toplanan iklim zirvesindeki liderlere, harekete geçecekseniz geçin, yoksa biz duruma el koymak zorunda kalacağız diyerek hatırlatmada bulunmak istiyorum.”


Yıldız Önen Tüm Yazıları

Aşırı sağın göçmen düşmanlığı ve bombalı saldırı

Günlerdir İtalya açıklarında bekleyen ve göçmenleri taşıyan gemiler gündemde. Alman bayraklı Humanity 1 isimli gemide 179 göçmenin, Norveç bayraklı Ocean Wiking isimli gemide 234 göçmenin olduğu söyleniyor. Fransa ve Almanya Akdeniz’de insani yardım grupları tarafından kurtarılan ve bazıları iki haftadan uzun süredir denizde mahsur kalan 1000’den fazla kişiye güvenli bir liman vermesini İtalya’dan talep etti. Gemiler göçmenlerle dayanışan sivil toplum kuruluşları tarafından organize ediliyor. 

İtalya’nın yeni faşist başbakanı gemilerin İtalya limanlarına girişini yasakladı. 

Geçtiğimiz hafta Okyanus isimli gemiyi kabul eden Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, “İtalya bu olayda çok insanlık dışı davrandı. İtalyan makamları da profesyonel değildi. Bu gemiyi 20 gün boyunca bir karara varmadan bıraktılar ve bunun birtakım sonuçları olacağı açıktır” dedi.

Aşırı sağcıların, faşistlerin ve merkez sağcıların göçmenleri merkeze alarak birbirlerini suçladıkları bu tartışmalar, göçmenlerin Avrupa halklarının dayanışmasından başka hiçbir güvencesi olmadığını gösteriyor.

Göçmenlerin hayatını değersizleştiren, bir pazarlık konusu haline getiren faşist ve sağcı yöneticiler şu gerçeğe gözlerini kapıyorlar: “Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Akdeniz şubesi, yaptığı açıklamada, Akdeniz’in orta kesiminde yaşanan ilk büyük felaketlerden biri olan hadisenin üstünden geçen 9 yılda Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmenlerin sayısının yaklaşık 25 bin olduğunu açıkladı.”

Sadece 2022 yılında bugüne kadar 1400 göçmen Akdeniz’de boğularak yaşamını yitirdi.

Irkçılar göçmen düşmanlığı yaparak örgütlenmeye çalışıyorlar.Göçmenlerle dayanışanlar da her fırsatta dayanışma ağlarını örmek, ırkçılıkla mücadele etmek ve göçmenlere güven vermek, birlikte direnmenin yollarını yaratmak zorunda. 

Türkiye’de yaşanan bombalı saldırının ardından ırkçılar bombayı İstiklal Caddesi’ne yerleştiren şahsın Suriyeli olduğunun ortaya çıkmasının ardından hızla #sınırlarkapatılsın sloganıyla sosyal medyada göçmenleri hedef göstermeye başladılar.

Bombacının-şimdiki bilgilerimizle-Suriye’den gelmiş olmasından yola çıkarak tüm Suriyeli göçmenleri hedef tahtasına oturtanlar; farkında olmadan göçmen düşmanı, ırkçı siyasal figürlerden dolayı tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ırkçı olduğu gibi bir dogmayı savunuyorlar.

Bombalı eylemlerin yarattığı moral bozucu siyasal iklimi dağıtacak olan, göçmenlerle dayanışmak, ırkçılığı her açığa çıktığında teşhir etmek ve kitlesel kampanyalarla göçmenlere güven vermektir.


Roni Margulies Tüm Yazıları

Karmaşık ve istikrarsız

Önce Pennsylvania’dan iyi haber geldi. Trump’ın desteklediği sağcı aday Mehmet Öz Senato seçimini kazanamadı. Kazansaydı Türkiye medyası müthiş iğrençlikler yapacaktı (mesela “Amerika’yı fetheden Türk” gibi manşetler atılacaktı); bunlardan kurtulduk. Ama daha önemlisi, Öz’ün yenilgisi Demokratların Senato’yu kaybetmeyeceklerinin ilk işaretini verdi.

Temsilciler Meclisi’nde ne olduğu ise henüz kesin değil. Ama Cumhuriyetçiler kazansa bile, bekledikleri gibi büyük bir farkla kazanamayacakları belli.

Amerika’da bu seçimler iki yılda bir yapılır. Ve cumhurbaşkanının görev süresinin ortasına denk gelen seçimlerde başkanın partisi genellikle hem Senato’da hem Temsilciler Meclisi’nde ağır kayıplar yaşar. Bu seçimlerde de her iki meclisi de Demokratlara kaybettirecek bir “Kırmızı Dalga” bekleniyordu. (Gariplik bu ya, Demokratlar mavi, Cumhuriyetçiler kırmızı!) İşte bu dalga gerçekleşmedi, çok başa baş bir seçim yaşandı.

Yanlış anlaşılmasın. Amerika’da “Cumhuriyetçiler sağcı, Demokratlar solcu” şeklinde bir formül yok. Her iki parti de büyük sermayeye göbekten bağlı.

Ama Demokratların Senato’yu kaybetmemesi ve bir Kırmızı Dalga’nın altında ezilmemiş olması iki nedenle önemli.

Birinci neden, Trump’la ilgili.

Bu seçimlerde Trump kendisi gibi aşırı sağcı, ırkçı, kadın düşmanı bir dizi adayı aktif olarak destekledi. Bu adayların kazanması (hesapça) Trump’ın popülerliğini ve parti içindeki gücünü kanıtlayacaktı ve hemen ardından Trump cumhurbaşkalığına adaylığını açıklayacaktı.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çok sayıda Trumpçı aday yenildi, Trump adaylığını açıklamayı geciktirdi. Parti içinde ve dışında Trump’ın etkisinin zararlı olduğunu söyleyen sesler yükselmeye başladı.

İkinci neden, Demokratların niye ezilmediğiyle ilgili.

Kamuoyu yoklamalarında seçmenlerin çoğunluğu kürtaj hakkının kaldırılmasıyla ilgili olarak “üzgün” ve/veya “öfkeli” olduklarını söylemiş ve %60 kürtajın yasal olması gerektiğini savunmuş. 

Michigan, California ve Vermont eyaletlerinde seçmenler, seçimlere ek olarak, kürtaj hakkının eyalet anayasasına dahil edilip edilmemesi hakkında da oy kullandı ve üç eyalette de sonuç kürtajdan yana oldu. Böylece olası bir Cumhuriyetçi cumhurbaşkanının yaptırımlarına karşı kürtaj hakkı bu eyaletlerde anayasal dokunulmazlık kazandı.

Demokratlar ezilmedi, çünkü hem Trump’ın yalanlarına kananların sayısı yavaş da olsa azalıyor, hem de kürtaj hakkını kısıtlayanlara karşı bir öfke ve seferberlik var.

Öte yandan, konu kapanmış değil, Trump bitmiş değil. Yüzlerce Trump’çı eyalet meclislerine seçildi. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, karmaşık, istikrarsız, zor bir dönem yaşanıyor Amerika’da. Canla başla mücadele etmeyi gerektiren bir dönem.


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Güney ülkelerinin manevra alanları arttı

Geçtiğimiz hafta Bali’de gerçekleşen G20 zirvesinde Ukrayna savaşına dair bazı uyuşmazlıklar -şimdilik- yumuşatıldı. 

Büyümekte olan küresel emperyalistler arası rekabet Küresel Güney’deki bazı görece ufak güçler için fırsatlar doğuruyor. Bali’de gerçekleşen G20 zirvesinden çıkarılacak başlıca ders bu.

G20 kendisini “Dünyanın önemli gelişmiş ve gelişmekte olan güçlerini birleştiren bir çokuluslu stratejik platform” olarak tarif ediyor. Kuruluş G7’yi oluşturan Batılı emperyalist güçlerle en yakın müttefikleri olan Güney Kore ve Avusturalya’yı bir araya getiriyor. İttifakın içinde aynı zamanda Çin, Rusya ve Küresel Güney’in önde gelen güçleri olan Hindistan, Suudi Arabistan, Türkiye, Brezilya, Meksika, Arjantin, Güney Afrika ve Endonezya yer alıyor.

G20 2007-2009 ekonomik krizine verilecek yanıtın koordine edilmesine öncülük etmişti. Ancak Washington ve Pekin arasındaki kutuplaşmanın sonucunda bu misyonu gittikçe çetinleşen engellerle karşılaşmıştı. Pek çok yorumcu -ben de dahil- bu gerilimin geçtiğimiz haftaki zirvede de süreceğini öngörmüştü. Ancak yanılıyorduk.

Zirveden “Üyelerin çoğunun Ukrayna’daki savaşı sert bir şekilde kınadığını ve insanlığa muazzam acılara mâl olduğunu ve küresel ekonomideki halihazırda var olan kırılganlıkları daha da kötüleştirdiğini vurguladığını … Nükleer silahların kullanımı veya buna dair tehditlerin kabul edilemeyeceğini … Çatışmaların barışçıl çözümünün hayati olduğunu, krizlerin çözümü için gayret göstermenin yanı sıra diplomasi ve diyalogun hayati olduğu … Günümüzün bir savaş çağı olmaması gerektiğini” ifade eden bir ortak bildiri çıktı.    

Bu, zirveye katılmayan Rusya devlet başkanı Vladimir Putin için büyük bir yenilgi anlamına geliyor. Güneyli devletler genel olarak Mart’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler zirvesinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan oylamaya ve Moskova’ya karşı kurulan Batı’nın ekonomik seferberliğine katılmaktan imtina etmişti.

Ancak şimdi, Financial Times’a göre, Rusya aradığı ortaklığı Bric ülkelerinde (Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ve zirvenin ev sahipliğini üstlenen, “savaşı eleştiren ortak bir bildiri yayınlaması ile hiçbir açıklama yapılaması arasında yapılan oylamanın kaderini belirleyen kararsız oyların sahibi” Endonezya’da buldu.

Peki bu değişimin nedeni ne? İki bariz sebebi var. Birincisi herkesin Putin’in nükleer kabadayılığında nefret etmesi. Zira ABD ve Rusya arasında gerçekleşecek bir topyekûn savaş gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak nükleer kıştan ve radyasyondan herkes nasibini alacak. İkincisi ise, bildiride de belirtildiği gibi, savaşın, özellikle de Küresel Güney’deki nüfusu ağır biçimde etkileyen iyice kötüleştirmiş oluşu.

Çin biraz isteksizce de olsa bu bildiriden yana tutum aldı, muhtemelen Rusya’nın içine düştüğü tecrit durumunu paylaşmaktan sakınmak için. Çin devlet başkanı Çi Şinping, Amerikalı meslektaşı Joe Biden ile seçildiği günden bu yana ilk yüz yüze görüşmesini gerçekleştirdi. Anlaşılan o ki Çin’in yapıcı bir küresel güç olarak üstleneceği rolü vurgulamayı seçmiş görünüyor. 

Sonuç olarak Bali, ABD ve müttefikleri için bir başarı oldu. Ancak bunu aşırı vurgulamaktan kaçınmalıyız. G20 bildirisinin sahadaki savaşa dişe dokunur bir etkisi olmayacak.

Bildirinin düzenlenmesinde son derece faal bir rol üstlenen Hindistan, Rusya’dan petrol ve gaz almaya devam edecek. ABD ile Güneyli güçlerin arasının yapmaya çalışan Suudi Arabistan OPEC+ enerji karteli çerçevesinde Rusya ile yakın iş birliğini sürdürecek. 

Bali’nin gösterdiği, Güneyin en büyük devletlerinin ABD, Çin ve Rusya arasındaki gerilimlerinin onlara yeni bir manevra alanı açtığını keşfetmiş oldukları oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu durumun şimdiden tadını çıkarıyor. Türkiye, Karadeniz’e açılan boğazların kontrolünü elinde tutuyor. Ve Moskova’yla görece dostane ilişkileri olan bir NATO üyesi olması sayesinde Ukrayna savaşında kendine fırsat çıkarmak için çok uygun bir pozisyonda bulunuyor. Birkaç hafta önce Erdoğan, Türkiye’nin düzenlediği Ukrayna’ya tahıl ihraç etme hakkı tanıyan bir anlaşmadan caymaya çalışan Putin’i buradaki pozisyonundan gelen kozunu kullanarak geri adım atmaya zorlamıştı.

Bu Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB arasında iki taraftan da yana tutum almayı reddeden Tarafsızlar Hareketine pek benzemiyor. Bu, bir ideoloji meselesi olmaktan çok kendi bölgelerinde alt-emperyalist güçler olan devletlerin avantajlı bir pozisyon için manevra yapması olarak görülmeli. 

Bugünün bağlamı çok farklı. 1960’ta ABD ve Avrupa birlikte küresel çapta üretimin dörtte üçünü teşkil ediyordu. Bugün ise paydaları yüzde 42’ye düşmüş durumda. Küresel güç dengesi güneye kayıyor ve bunun jeopolitik sonuçları gitgide daha çok görünür olmaya başlıyor.

Alex Callinicos

(Çeviri: Deniz Güngören)


Arat Dink Tüm Yazıları

Terazinin tuhaflıkları

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek.

Gazetemizin kurucu genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in, daha çok tercih ettiğim bir ifadeyle babamın öldürülmesiyle ilgili, ağırlıklı olarak kamu görevlilerinin yargılandığı davanın gerekçeli kararı 14 Temmuz’da açıklandı.

Zamanında kamuoyunda süren, “FETÖ mü öldürdü, Ergenekon mu?” düzeyindeki tartışmalar, bugün ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de etkisiyle tek sesli bir hâle gelmiş durumda. Oysa kararda birçok yöne işaret eden noktalar var. Sistemin muğlak ‘terör’ ve ‘terör örgütü’ tanımlarının da davayı incelerken dilimizi esir alması gerekmiyor. Yine de, kararda, bazı konularda farklı ama bazı konularda ortak düşünceler taşıyan, birer zihniyet dünyasına denk düşen, dolayısıyla toplumda bir karşılığı olan bu iki gruba mensup sanıklarla ilgili merakları giderebilecek ipuçları bulunabilir.

Bir diğer konu da, yargının güvenilirliğini iyice yitirdiği böyle bir dönemde çıkacak karara güvenin az olması. Dolayısıyla yargı, beklenti odağı olmaktan çıktıkça ilgi odağı olmaktan da uzaklaşıyor. Önümüzdeki karar, genel siyasi iklimin beklentilerine cevap veren bölümler içerirken, bu alanın dışına çıkan özellikler de taşıyor. Bu anlamda, siyasi olarak ‘kirlenmemiş’ görünen taraflarıyla olumlu ve ‘tarihî’ yönler de barındırıyor. ‘Tarihî’, çünkü devletin siyasi cinayetler geleneğinde, bu sayıda kamu görevlisinin yargılandığı ve ceza aldığı örnek bulmak pek kolay değil.

Bu yazının amacı davayla ilgili genel bir değerlendirme yapmaktan ziyade, son kararla ilgili olarak herkesin faydalanabileceği bir özet sunmak ve kararın kendi içindeki dengesizliklere bir miktar dikkat çekmek. 

Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu karar kesinleşmiş değil. Müdahil taraf da, sanıklar da itiraz edecekler, ettiler ve kararın kesinleşmesi için epeyce bir vakit geçecek. Gördüğünüz karar tablosunda adları bulunan kişiler şu an için hükümlü değil, sanık durumundalar (varsa başka davalardan verilen hükümler hariç). Bugüne kadar olduğu gibi bugün de kişiler hakkında ‘suçlu’, ‘suçsuz’ gibi değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınacağız. Elbette bu ilelebet sürmeyecek. Ağır aksak ilerleyen yargı sürecinin bitmesini beklemek de bu saatten sonra çok anlamlı değil. Ancak daha ileri yorumları şimdilik başka yazılara bırakalım ve kararı kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışalım.

Adaletin üç özelliği, simgeleriyle de vurgulanır: Kör olacak, terazisi hassas olacak ve kılıcı keskin olacak. Kılıcının kör ve kendisinin şaşı olmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, şu terazi metaforu, kararı okumak için epey faydalı olabilir. Böylece, farklı kişilere verilen cezaları kendi özgül ağırlıklarıyla değil, kararın kendi tutarlılığı bağlamında, karşılaştırmalı, izafi ağırlıklarıyla okuyabiliriz.
Kararı özetleyebilmek üzere hazırlanan tabloyu bu sayfada görüyorsunuz. Üzerine konuşulabilecek bir resim ortaya çıkarıyor. Ayrıntılı bir irdelemeye geçmeden önce, tablodaki renklerin ve sayıların ne ifade ettiğinin daha iyi anlaşılması için hazırlanan iki cetveli de dikkatinize sunalım.

Öncelikle, sanıklar kurumsal olarak iki kalabalık grupta toplanıyorlar: Jandarma (37 kişi) ve Emniyet (23 kişi). Tabloda, kamu görevlilerinin adları, olabildiğince, rütbeleri dikkate alınarak alt alta sıralanmaya gayret edildi. Bu iki gruba da girmeyen istisnalar mevcut: Cinayetle ilgili idari soruşturmalarda görev alan müfettişler (2 kişi) ve daha çok Samsun’daki kutlama görüntüleri bağlamında anılan ‘gazeteci/yayıncı’ (3 kişi) diye anabileceğimiz grup.

‘Kim kimdir?’ sorusuna ilk bakışta biraz daha kolay cevap bulunabilmesi için, Jandarma ve Emniyet gruplarını da kendi içlerinde, Trabzon ve İstanbul alt gruplarına ayırabiliyoruz. Bir de, yine ‘katil zanlısı’nın yakalanmasının ardından ortaya çıkan, bol bayraklı ve bol kahkahalı kutlama görüntüleri bağlamında yargılanan Samsun grubu var; Jandarma’dan 4 kişi, Emniyet’ten 3 kişi.

Terazideki ilk tuhaflık
Elbette Emniyet ve Jandarma gibi kurumlardan ve bu kurumların İstanbul ve Trabzon gibi iki ildeki sorumlularından bahsediyorsak, bir de genel merkezden bahsetmek gerekir. Emniyet kanadında ortada yer alan grup Emniyet Genel Müdürlüğü görevlileri. Jandarma kanadında ise böyle bir gruptan pek bahsedemiyoruz. Öyleyse Emniyet ve Jandarmayla ilgili kararları terazinin iki kefesine koyduğumuzda ilk tuhaflık göze çarpıyor: Jandarma kanadında bir ‘genel merkez’ eksikliği...

Bu eksiklik, gözün simetri arayışıyla ilgili değil. Askeriyede daha güçlü bir emir-komuta zinciri olduğu bilinir. Onun da ötesinde, davanın genel kapsamında Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’den yukarı gitmeye imkân tanıyan veriler mevcuttu.

Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman, cinayet sonrası karartma işlemlerinin tamamında aktifti. Cinayetten birkaç ay sonra, işi Hrant Dink’i ‘vatan hainliği’yle suçlamaya kadar vardırmıştı.

Öte yandan Ali Öz’ün, cinayetten önceki, kabaca üç yıl süren hedef gösterme ve tehdit sürecinde aktif olarak yer alan Veli Küçük’le ilişkisi de basında yer almıştı. Veli Küçük’ün, eski Jandarma Bölge Komutanı olduğunu da ekleyelim.

Yeri gelmişken, hedef gösterme ve tehdit sürecinin Genelkurmay’ın bir bildirisiyle başladığını hatırlatmakta fayda var. Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’nde MİT görevlileri ve Vali Yardımcısı tarafından tehdit edilmesinin de Genelkurmay’ın talebiyle olduğu, yine basına yansıyan ve dosyada bulunan bilgiler arasındaydı.

Mahkeme, görüşmede bulunan MİT görevlisi Özer Yılmaz’ın, sonradan olan olaylar o gün görüşmede olmuş gibi, açıkça yalan beyanda bulunmasına rağmen konuyu kapatmış, irdeleme gereği de duymamış. Bu görüşmede bulunan görevlilerin, Hrant Dink’i korumakla yükümlü İl Koruma Komisyonu’nun üyeleri olduklarını da hatırlatalım.

Yani cinayeti tüm yönleriyle aydınlatabilecek en önemli düğümlerden biri, Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda, olduğu gibi bırakılmış denebilir.

Jandarma’daki terazi
Jandarma kanadına kendi içinde bakınca da bazı dengesizlikler hemen göze çarpıyor.

İstanbul grubunda, müebbet hapse mahkûm edilen iki jandarma görevlisi ile (biri iki kez müebbet cezasına çarptırılmış) Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün aldığı cezaların dengesi, tartışılması gereken konulardan biri. 

Bir başka konu, Trabzon Jandarma grubunun kendi içinde verilen cezalar. Burada dikkat çeken iki konu var. İlki, dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız’ın aldığı cezanın, astları ve üstlerinin aldığı cezalardan farklılaşması. Dosyadan takip edebildiğimiz kadarıyla, Metin Yıldız’ın ‘17/25 Aralık’tan sonra ‘Fettullahçı’ görevlilerin tasfiyesi için gösterdiği gayret mahkemenin kanaatini etkilemiş gibi görünüyor. Bu olsa olsa örgüt üyeliği (314. madde) ile ilgili bir kanaat olabilirdi. Oysa o grupta ‘FETÖ’ üyeliğinden ceza almış hiç kimse yok.

İkinci konu ise, Okan Şimşek ve Veysal Şahin’in aldıkları cezaların diğer görevlilerle karşılaştırılması. Bu iki jandarma görevlisi, başta üstlerinin emriyle karartıcı ifade vermekle birlikte daha sonra ifadelerini değiştirmiş ve yargılamanın derinleşmesinde rol oynamışlardı. Azmettirici Yasin Hayal’in eniştesiyle doğrudan irtibatları ve cinayetin işleneceği haberini kritik bir dönemde almış olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Trabzon Jandarma Komutanlığı’nda cinayetten sonra ciddi bir belge imhası başladığı için, netleşmemiş alanlar da var. Mahkeme heyetinde, HTS kayıtlarından hareketle bu iki jandarma görevlisinin, cinayetten önce Gazi Günay’la birlikte keşif yaptıkları ve cinayetin örgütlenmesine doğrudan katıldıkları kanaati oluşmuş. Zira cinayetten bir gün sonra bu görevlilerin hazırladığı bir ‘haber kayıt formu’ (toplanan istihbarat bilgilerinin rapor edildiği form) var. O belgeyi, üstlerinin emriyle, önceden aldıkları bilgileri cinayetten sonra almış gibi düzenlemişlerdi. Ancak en ilginç nokta, o notta yer alan bazı bilgileri nereden aldıklarının halen meçhul olması; bunu açıklayabilmiş değiller. Örneğin cinayet silahının “Ardeşen el yapımı” olduğu bilgisi, daha katil (ve dolayısıyla silah) yakalanmadan, bu bilgi notunda yer alıyordu.

Belirttiğimiz gibi, bu yazıda amaç yalnızca bazı konulara dikkat çekmek. Bir yargıda bulunmak değil. Ancak bu kesinleşmemiş kararın Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı görevlileriyle ilgili kısmı, cinayete iştirakle ilgili önemli somut tespitler içeriyor ve özellikle bu yönüyle tarihî bir nitelik taşıyor. Diğer siyasi tartışmalar içinde kaybolmaması gereken bir nokta.

Mahkemenin anlatımından, Trabzon Jandarma görevlilerinin cinayete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerinden daha aktif bir katılımı olduğu çıkarılabilecekken, cezalarda durum tam tersine. Burada mahkemenin tümdengelimci bakış açısının etkileri belirginleşiyor.

Emniyet’teki terazi
Emniyet kanadında da büyük bir boşluk hemen gözünüze çarpacaktır; İstanbul. Bu grupta zaten sanık sayısı azdı ve yargılama daha başından, buraya odaklanmakta isteksiz görünüyordu. Kararda da ortaya çıkan tablo o ki İstanbul Emniyeti’nin cinayette hiçbir sorumluluğu yokmuş. Oysa Emniyet içindeki farklı grupları, dosyadaki delillerle birlikte terazinin iki kefesine koyacak olursak, kararda en çok ceza alan Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ile Ahmet İlhan Güler’in sorumluluğu en hafif deyimle yarışır görünmekteler. Dosyada bu cezasızlığın sebebine dair ikna edici bir açıklama bulamıyoruz.

Mahkeme, kararda kurgusunu neredeyse tamamen, İstanbul’a Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisinin kasten ulaştırılmadığı üzerine kurmuş. Oysa bilgi paylaşılmıştı. Gelen yazıyı okuyan herkes bunun öldürmeyi kastettiğini anlayabilir. Bir “bombacı”nın Hrant Dink’e yönelik olarak yapacağı “ses getirici eylem”in ne olabileceğini siz düşünün. Celalettin Cerrah, burada kastedilenin “nümayiş” de olabileceğini söylemişti mesela. Mahkeme neredeyse Hrant Dink’in, Ahmet İlhan Güler’i yerinden etmek için hedef seçildiğini iddia etmeye kadar vardırıyor işi. Devlet içindeki, kırk yıldır bilinen ve takip edilen gruplar arasındaki kavgaya bu davanın alet edildiği iddiaları güçleniyor.

Tekrar belirtelim ki, bu yazıda kim suçlu kim suçsuz tartışması yapmıyoruz. Dosya kapsamında burada ayrıntılarıyla anlatılması zor olan bilgiler ile, verilen kararların kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakıyoruz.

İstanbul konusundaki eksiklik, ceza almayan iki sanıkla sınırlı değil. Celalettin Cerrah da İl Emniyet Müdürü olarak İl Koruma Komisyonu’nun üyesi. Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Şube Müdürü olarak, bu komisyona, kişilerin korunmasıyla ilgili bilgi vermekle yükümlü. Dosyada başka konularda nasıl koruma önlemleri alındığıyla ilgili örnek vakalar mevcut. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ‘hedef gösterilme ve tehdit’ sürecinde yaşananların tamamı İstanbul Emniyeti’nin ve İstanbul Valiliği’nin gözü önünde cereyan etti. Hatta bazı Emniyet mensuplarının, Hrant Dink’in yazılarını savcılığa gönderip, yazılarda suç unsuru olup olmadığının incelenmesini istediği bile vaki.

Öte yandan Hrant Dink’in tüm yaptıklarının İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube görevlileri tarafından gün gün takip edildiği de anlaşılıyor. Elbette ona karşı yapılanlar da gözlerinin ucuna takılmıştır. Gözlerinin önünde cereyan eden tüm gelişmelere rağmen, ellerine ulaşan, somut tehditler de içeren yazılar da mevcutken İstanbul’da hiçbir görevlinin kılını kıpırdatmamasının nedeni halen açıklığa kavuşturulmuş değil. Bir ucu Trabzon’da, diğer ucu İstanbul’da bırakılan düğümü çözecek bir yargılama henüz gerçekleşmedi.

Emniyet kanadında dikkat çeken bir başka konu, Trabzon grubu içindeki Engin Dinç’in hiç ceza almamış olması. Engin Dinç, yargılama sürecinin büyük bir bölümünde aktif görevde olması ve davaya veri sunması açısından tartışmalı bir isimdi.

Bir diğer dikkat çekecek konu da Reşat Altay’ın cezasızlığı. Cinayetten sonra görevden alınan ilk isimlerdendi. Trabzon İl Emniyet Müdürü’nün geçmişinden, basında çok söz edilmişti; Altay, Jandarma’nın ve Emniyet’in bunca kanunsuz eyleminin olduğu bir ilde, kilit noktadaki yöneticiydi.

Samsun’daki terazi
Kararda, Samsun’daki ‘olay’ tamamen cezasız kalmış görünüyor. Suç bulunamamış, bulunmuşsa da zaman aşımına uğramış. İki polis, dosyayla ilgisi olmayan bir nedenle, örgüt üyeliğinden ceza almış. Samsun’daki olay daha çok görüntülerin sızdırılmasıyla ilişkili olarak, FETÖ’nün ‘ulusal ve milliyetçi cephe’ aleyhine algı oluşturma çabaları çerçevesinde değerlendirilmiş. Bu, ilginç bir saptama. Sondan başa okunan, anakronik bir hâli var.

Görüntüler medyaya yansıdığında, daha çok “Jandarma mı, Emniyet mi?” gibi bir tartışmanın içine oturmuş ve sonradan, her iki kurumdan da görevlilerin bu kutlamada yer aldığı anlaşılmıştı. Görüntülerde yer alan kişilerden biri FETÖ üyesiyse, iş daha da garipleşiyor.

Bir gazeteci
Onca kamu görevlisi arasında ceza alan tek bir sivil var. Zaten yargılananlar da üç kişi idi. Tabloda ‘gazeteci/yayıncı’ diye adlandırılan bu kişilerin yargılamada yer almalarının sebebi, FETÖ’nün kumpası çerçevesinde Samsun’da ‘ortaya çıkan’ görüntülerle ilgili olarak yaptıkları yayınlar. İki kişide mahkeme de bir suç görmediğine göre, ceza alan tek kişi olan Ercan Gün hakkında konuşalım. O kadar dosya okudum, Ercan Gün’ün suçunun ne olduğunu hâlâ anlamış değilim. Yaptığı, bana gazetecilikmiş gibi geliyor. Bu da benim, aşırıya kaçan tek vicdani yorumum olarak mazur görülsün.

Garip çekim kuvvetleri
Babamdan bolca ‘Hrant Dink’ diye bahsettiğim, öldürülmesinden sorumlu olabilecek insanlarla ilgili olarak da sakin sakin kaleme aldığım bu yazının amacı, son gerekçeli karardaki bazı noktalara dikkat çekmekti. Az tartışılan yönler daha çok ele alınmaya çalışıldı. Tıpkı bundan önceki birbirinden kopuk yargı süreçleri gibi, bu yazının da, bu son davanın da, olay’ın bütününü ele almak gibi bir iddiası yok.

Hrant Dink, kabaca üç yıl süren bir hedef gösterme sürecinin sonunda, birçok kamu görevlisinin şu veya bu şekilde bilgisi ve katkısıyla öldürüldü ve cinayetten sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki seyir, şimdiye kadar bütünlüklü bir yargılamanın konusu olmadı. Bu son yargılama da konunun bir parçasına, kafasındaki başka bir büyük resimle birlikte bakarak cevap arıyor.

Özetlemek gerekirse, bu tarihî kararda adaletin terazisi, bildiğimiz yerçekimi kuralları dışında, başka bazı çekim kuvvetleriyle de çalışmış gibi görünüyor.


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Erkeklerin iktidarına tekmeyi basmak!

Türkiye devletinin temel hak ve özgürlüklere saygı gösterme konusunda çok da başarılı olmadığı bir sır değil. En temel haklardan biri olan anadilinde konuşma hakkı, hem de Türkiye gibi çok çeşitli dillerin - gayrıresmi - olarak konuşulduğu bir ülkede, halen tanınmış değil. Tanınmak bir yana dursun, hemen her gün ayaklar altında çiğneniyor. 

Temel hak ve özgürlüklerden birinin çiğnenmesi, kaçınılmaz olarak diğerlerinin de çiğnenmesinin kapısını aralıyor ki, an itibarıyla olan şey de tam olarak bu. LGBTİ+’ların eşit, onurlu ve özgür yaşam hakları, hemen her gün ağır saldırılara maruz kalıyor. LGBTİ+’lar yok sayılıyor, dış mihrakların kuklası, emperyalizmin Türk halkını yozlaştırmak için oynadığı bir oyun ve buna benzer birçok şey ilan ediliyor. Son olarak da Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü konusunu gündeme getirmesi üzerine, Erdoğan LGBTİ+’ların aileyi yok edeceği paranoyasını dile getirerek, bu konuda anayasal düzenleme yapılması, mecliste bu düzenleme yapılmazsa, referanduma götürülmesi çağrısı yaptı. Referandumda kazanma ihtimalini düşük görmesinden olsa gerek, düzenlemeyi mecliste yapmayı istiyor ve bunu “Temel hak ve özgürlüklerin referanduma götürülmesini doğru bulmuyorum” diye gerekçelendirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın temel hak ve özgürlüklerden anladığı da başörtüsü özgürlüğü. LGBTİ+ hakları söz konusu bile değil; aksine, ‘Aile, kadın ve erkekten oluşur’ ifadesiyle, LGBTİ+’ların - şu an aslında kanunen serbest olan ama uygulanmayan - evlenme hakkını yasal olarak ortadan kaldırmaya hazırlanıyor.

Aile de aile! Neden?

Başta Erdoğan ve Soylu olmak üzere, devletin üst düzey yöneticilerinin neredeyse tümü koro halinde - sanki saldırı altındaymış gibi - ailenin korunmasından söz ediyor. Onlara göre aile LGBTİ+’ların - ne demek olduğunu anlayamadıkları - cinsiyetsizleştirme ve eşcinsel evlilik saldırısı altında, toplumun tamamını etkisi altına alan büyük bir eşcinsellik kampanyası yapılıyor ve Türk halkının önemli bir kısmı bu kampanyadan etkilenerek eşcinsel evlilikler yapmaya hazırlanıyor. Yoksa sabahtan akşama kadar aile de aile diye sızlanmaları nasıl açıklanabilir ki?

Ama biz eşcinselliğin bulaşıcı veya tercih edilebilir bir şey olmadığını bildiğimiz için, bu anlatılanların doğru olmadığını da biliyoruz. Ancak haklı oldukları bir nokta var: Aile kurumu gerçekten de giderek geriliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de son 20 yılda evlenme oranı düşerken, boşanma oranı hızla yükseliyor. 2021’de 562 bin evlilik yapılmış, 174 bin de boşanma kayda geçmiş. 2001-2021 arasını kapsayan son 20 yılda bin kişilik nüfus başına düşen evlenme sayısını ifade eden 'kaba evlenme hızı' yüzde 20 düşerken 'kaba boşanma hızı' ise yüzde 47 artmış. En önemli boşanma sebebi de ‘ilgisiz ve sorumsuz davranışlar’ olarak gösteriliyormuş.

‘Mahallenin delikanlısının’ namusu

Kadınlar artık aile denilen cenderede kocanın, babanın, abinin, dayıoğlunun, hatta ‘mahallenin delikanlısı”nın namusu olmayı, evde erkeğe kölelik yapmayı, hayatını çocuk yetiştirmekle yükümlü kutsal anne olarak geçirmeyi istemiyor. Kadınların verdiği mücadele, sayısız kadının özgürleşme yolunda büyük adımlar atmasını sağladı. Şu anda ‘aile’ artık 30 yıl önceki aile değil, bir daha da olmayacak.

Bu da hem AKP-MHP iktidarını hem de muhalefet partilerini çok korkutuyor, çünkü aile denilen şey aslında küçük bir devlet. Çocukların ileride ‘devlet baba’nın baskısına gönüllü olarak boyun eğmeyi, işçi olarak ezilmeye ses çıkarmamayı, hatta kapitalist patronların daha fazla kâr elde edebilmesi için savaşlarda gönüllü olarak ölmeyi ve öldürmeyi öğrendikleri en önemli kurum, aile. İkili cinsiyet sistemine dayanan erkek egemen aile, erkek ile kadının eşitsizliğinden ötürü, antidemokratik bir yapıya sahip. Bu yapı demokratikleştiği takdirde, yeni işçi, tüketici ve asker kuşaklarını oluşturacak olan çocuklar ‘sorgulayan / reddeden’ insanlar olarak yetişecek ki, bu da kapitalist düzen için en büyük tehlike anlamına geliyor.

LGBTİ+ mücadelesi ve sosyalizm

LGBTİ+’ların birliktelikleri hem aşka dayandığı hem de çocuk yapamayacakları varsayıldığı için - bu gerçek değil, günümüzde çocuk yapmanın bin farklı yolu var - sınıflı toplumlarda egemenler tarafından çoğu zaman tehlikeli ilan edilmiş. Şu anda da öyle yapılmaya çalışılıyor. Çatırdayan aile kurumunu kurtarmak için LGBTİ+’ları hedef gösterirken, aslında kurtarmak istedikleri erkek egemen kurallar, yani kadının hizmetçi ve kuluçka makinesi olarak görüldüğü, temel hak ve özgürlüklerinin ‘mahallenin delikanlısının’ insafına terk edildiği sistem.

Son aylarda ‘Büyük Aile Yürüyüşü’ adı altında düzenlenen LGBTİ+ karşıtı nefret yürüyüşleri de sistemi koruma çabalarının bir ayağı. Önce İstanbul’da, sonra Konya, Urfa ve Ankara’da, son olarak da İzmir’de düzenlenen bu yürüyüşlere katılanlar, aralarında faşistlerin de bulunduğu bir avuç örgütlü militan. Toplumda karşılığı yok ama olmayacağı anlamına gelmiyor; özellikle faşistlerin etkinliklerine karşı çok dikkatli olmak gerekiyor, çünkü Ankara’da düzenlenmeye çalışılan Onur Yürüyüşü, şehrin göbeğine polis gözetiminde gelen elleri sopalı faşist grupların saldırısına uğramıştı.

Faşistlerin sadece LGBTİ+lara, kadın hareketine değil, hak ve özgürlüklerin tümüne düşman olduğunu biliyoruz. Bugün LGBTİ+’lara saldıranlar, göçmenlere saldıranlar, HDP’ye saldıranlar, yarın kendilerinden olmayan herkese saldıracaktır. Bütün bu saldırılara örgütlü olarak karşı koymak, temel hak ve özgürlükleri çiğnenen bütün kesimleri birleştirmeye çalışmak, sömürülenlerin, ezilenlerin mücadelesini yükseltirken erkeklerin iktidarına tekmeyi basmak… Bütün bunlar sosyalizm mücadelesinin temel bileşenleri değil de nedir?


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Sol milliyetçiliğin yalanları

Aradan 12 yıl geçmişken, AKP’nin 20. yılını değerlendiren bazı ulusalcı sosyalist çevreler 2010 yılında gerçekleşen referanduma politik bir açıdan anlamlandırılamayacak şekilde, psikolojik etmenlerin devreye girdiği intikamcı bir yaklaşımla kelimenin tam anlamıyla takıntılı olduklarını gösterdiler.

AKP’nin 20. yılında, en önemli olayın, 2010 yılında gerçekleşen referandumda “Yetmez ama evet” denmesi olduğunu iddia eden bir yayın yaptılar.

Yalanlarıyla ve ulusalcılığıyla meşhur olan bir gazete; DSİP, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Ufuk Uras ve çalışma arkadaşları ve Birikim çevresi gibi grupların hepsini topluca liberaller diye bir bohçaya soktu, siyasal çevreleri AKP’nin bugün dönüştüğü ve özellikle 2016 yılından sonra devletin derinleri, MHP ve ordunun geleneksel kesimleriyle birlikte inşa ettiği rejimin sorumlusu ilan etmeye çalıştı.

Benzer bir tutumu Erkan Baş da AKP’ye karşı “20 yıldır mücadele edenler” diyerek başka bir bağlamda yaptı. Bu tutuma göre, 2010 yılında referandumda “Yetmez ama evet” diyen sosyalistler AKP’ye karşı mücadele etmemiş oluyorlar.

Bu akıl yürütmelerin köklü ideolojik ve siyasal yanılgılardan kaynaklandığını defalara tartıştık. Öncelikle, tartışmanın Marksistler arasında sürmekte olan bir tartışma olmadığının görülmesi lazım.

Tartışma görülmemiş bir cüretle hortlayan Kemalizm’in rüzgarını arkasına almaya çalışan sol Kemalistler ile Marksistler arasındadır.

Bu ne 2010 yılında “Hayır” kampanyası yapan her siyasal çevrenin sol Kemalist olduğu anlamına gelir ne de “Yetmez ama evet” diyen her siyasal çevrenin proleter sosyalist olduğu anlamına. Sadece, 12 sene sonra, hâlâ “Yetmez ama evet” kampanyasını tüm kötülüklerin başlangıcı ilan eden ve bunu yaparken olmadık yalanlar söyleyenlerin darbecilerin yargılanmış olmasından bu kadar üzüntü duymasının en sarih açıklamasının Kemalist olmaları olduğu anlamına gelir.

Devrimci bir örgütlenmenin ısrarlı çabaları değil de parlamenter örgütlenmelerin meclis, belediye meclisleri ya da farklı çalışmalarından umut besleyenlerin, bir referandum tutumunu tüm kötülüklerin kaynağı gibi göstermelerinin ve bu tutumun AKP’yi bugünlere taşıdığını ilan etmelerinin nedeni bağımsız siyasi faaliyet diye bir şeyden haberlerinin olmaması. Ulusalcı bir partiden belediye başkan adayı olmayı siyasi ufuklarıyla sınırlayanların elbette bir referandumda alınan tutumları bir partiyle özdeşleştirmeleri normaldir. Ama bunun tersi de doğrudur, tüm “Yetmez ama evet”çiler AKP destekçileri ise bu mantıkla tüm “Hayır”cılar da MHP ve CHP destekçileridir. Hatta Perinçek’in ve Evren’in siyasi çizgisindedirler. 

Bu doğru değilse diğeri neden doğru olmak zorunda?

Yalanlara yaslanmak

Bu yalan beyanda bulunmayı solculuk yapmak sanan gazete “Yetmez ama evet” sloganı ile anayasa değişikliğini destekleyenlerin – en başta elbette DSİP’in adı yazıyor burada– “AKP ve cemaatin Türkiye’yi demokratikleştireceğini savundu”ğunu yazabiliyor. Eğer yalanın sözlük anlamının “aldatmak ereğiyle söylenmiş gerçeğe aykırı söz” olduğunu bilmeseydik bile bu gazetenin yaptığından bu tanımı çıkartabilirdik.

Diğer siyasal çevreler kendi açıklamalarını yaparlar elbette, ama DSİP adına vurgulamamız gereken şudur: İddia edilen bu cümleye benzer tek bir cümle dahi bulamazlar. Demokratikleşme, ne bir partinin, hele hele ne de bir cemaatin ürünü olabilir. Sosyalistlerin geleneği, sayısız eylemde ifade edildiği gibi demokrasi ve özgürlüklerin teminatının işçi eylemleri olduğunu anlatır durur. “Özgürlük işçilerle gelecektir!” sloganı bunu ifade eder. Demokrasi, işçi sınıfının aşağıdan yukarı tüm düzeylerde dişiyle tırnağıyla verdiği mücadelelerin toplamından, bu mücadelelerin egemen sınıftan ve devletten koparttığı haklardan başka bir şey değildir.

Sosyalistlerin görevi, “halka gerçeği açıklamaktır.” Sosyalist bir gazetenin de tek işlevi bu olmalıdır. Bu yüzden halka açıkça yalan söyleyenler ve bu söylenenleri yayınlayanlar ne sosyalisttir ne de o gazete sosyalist bir gazetedir. 

Bir grupçuğun böyle yalanlara başvurmasının bir sebebi, genelde bu türden her grupçuğun yaptığı gibi, bir resmi tarih icat etme arzusudur. Zira siyasal alandaki hemen tek başarısı, içinden 10’dan fazla yeni partinin çıkmasını sağlamak olan bir partinin tarihindeki olumsuzlukları “liberallere” yükleyip 2010 referandumunda devrimci tutum alanları düşmanlaştırmak, 12 sene sonra bu tartışmaları bilmeyen insanların inanabileceği hoş bir resmi tarih icat etmektir.

Referandum öncesi

2010 referandumundan önce, 28 Şubat 1997’de post-modern olduğu iddia edilen ama düpedüz hükümet deviren bir darbe gerçekleşti iktidardaki Erbakan’ın partisine karşı. 28 Şubat’ın 1000 yıl süreceğini söyleyen komutanlar oldu. 28 Şubat darbesi, laik-dindar bölünmesinin şiddetini artırdı. Darbe Günlükleri açığa çıktı. MGK “Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyonu” oluşturdu. Bir süre sonra 301. Madde devreye girecekti ve Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılamak suçlamasından çok sayıda gazeteci, yazar ve aktivist yargılanacaktı. 

9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut Kitabevi bombalandı. Bombacılar suçüstü yakalandı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, suçüstü yakalanan bombacı astsubaylardan birisi olan Ali Kaya için, “tanırım, iyi çocuktur” dedi. Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro, 5 Şubat 2006’da Oğuzhan Akdin tarafından Trabzon’da öldürüldü. Bu saldırıdan bir süre sonra Danıştay saldırısı gerçekleşti ve bir Danıştay Daire üyesi öldürüldü, dört üye yaralandı. 2007 yılının 19 Ocak’ında ise Hrant Dink öldürüldü. TBMM cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle kilitlendi, dev bayrak mitingleri örgütlendi, cumhurbaşkanlığı krizi ve meşhur 367 vakası (bu, özünde karısı başörtülü birisi cumhurbaşkanı olamaz vakasıdır) nedeniyle AKP erken seçim kararı aldı, AKP oylarında patlama yaşandı ve Cumhurbaşkanını halkoyuyla seçme fikri gündeme geldi.

Evet, bu Birgün gibi ulusalcı yayın organları şunu bilmeliler. Şeytanın aklına cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi fikrini getiren, askeri darbeciler ve bu darbeci güçlerin şakşakçılarıdır. 

2008’de AKP’ye “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle kapatılması istemiyle dava açıldı. Mecliste kabul edilen başörtüsü özgürlüğü düzenlemesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.

2010 yılına gelindiğinde, sanıldığı gibi askeri darbeci güçler, cuntacılar gerileyen bir güç değillerdi. Üstelik, hem özgürlük için mücadele eden sosyalistlerin liberal olduğu tezleriyle bu milliyetçi sola destek veren tuhaf bir ulusalcı Troçkist eğilimin de sanmış olduğu şekliyle, bu durum burjuva fraksiyonları arasında yaşanan bir çelişkiden ibaret değildi. 2007’den 2010’a kadar aşağıdan mücadelelerin öne çıkan özgürlük, demokrasi, eşitlik ve vesayetçi güçlerle hesaplaşma eğilimini anlamadan, Hrant Dink’in arkasından yürüyenlerin yarattığı toplumsal basınç kavranmadan 2010 referandumunda alınan tutumu değerlendirebilmek mümkün değildir.

Referandumda neye evet dendi?

Çünkü şu değişiklikleri kapsıyordu: 

1.Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) bireysel başvuru yapma hakkı getirildi.  

2.HSYK’nın yapısı daha çoğulcu ve temsilî hale getirildi, Yasama üzerindeki Yürütme etkisi önemli ölçüde sınırlandırıldı. 

Bu değişiklik öncesinde HSYK’daki Yargı kökenli üyeler Yargıtay ve Danıştay tarafından seçilir ve cumhurbaşkanınca atanırdı. Hakim ve savcıların disiplin soruşturmaları Adalet Bakanlığı’ndan alındı, HSYK müfettişlerine verildi. 

Değişikliklerin askeri darbecileri geriletmek açısından ordunun tahakkümüne yönelik maddelerinin başında meşhur Geçici 15. Madde’nin kaldırılması yer alıyor. 2010 değişiklikleriyle bu madde kaldırıldı ve 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önü açıldı. Askerî yargının görev alanı çok daraltıldı. Askerler ağır cezalık suçlar için sivil mahkemelerde yargılanmaya başlandı. Askerî yargının yetki alanı sırf askerî işlerle sınırlandı. Askerler sivil mahkemelerde yargılanacak, ama siviller savaş hali dışında askerî mahkemelerde yargılanamayacaktı. 

Referandumun ardından hem 12 Eylül darbecileri hem de 28 Şubat, 27 Nisan darbecileri ve diğer vesayetçi hamlelerin sorumluları yargılanmaya başladı.

Referandumdan sonra

Bu tartışmalarda ulusalcılar çok kurnaz bir yöntem izliyorlar. Referandumun gerçekleşmesinin ardından tek adam rejimine ışınlandığımızı sanıyorlar. Oysa arada devasa bir sınıf mücadelesi, direnişler ve bu direnişlere yönelik tepkilerin olduğu bir dönem var. 

Ordunun siyasal alan üzerindeki hakimiyetinin kopmasıyla birlikte mecliste yeni bir anayasa için bütün partilerin masaya oturması, başörtüsü konusundaki yasakların fiilen bitmesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürt sorunundaki en radikal diyalog hamlesi olan çözüm sürecinin başlaması, Erdoğan’ın Dersim katliamı nedeniyle özür dilemesi, 1915 Ermeni Soykırımı anmalarının başlaması ve ilk kez (beklentileri karşılamaktan uzak da olsa) taziye mesajlarının gelmesi, andımızın kaldırılması, Mayıs 2011’de Türkiye’nin ilk imzalayan iki ülkeden biri olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesi.

Gelişmeler tam da “Yetmez ama evet” diyenlerin tahmin ettiği şekilde sürüyordu.

Bu demokratik ivmelenme ortamında bir başka dinamik daha sahne aldı ve bir kent isyanına dönüşen Gezi eylemleri başladı. Arap Baharı’nın hızı ise Mısır’daki darbe ve Suriye’de rejimin kitlesel katliamlarıyla kesilmeye başladı. Sonra devreye başka vesayetçi güçler girdi. Fethullahçı darbecilerin 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarını devreye sokmalarıyla, çözüm sürecinin askıya alınmasıyla, Kobanê günleriyle, bombalı eylemler silsilesinin başlamasıyla, 2015 yılında iki seçimin arka arkaya yaşanmasıyla, HDP’nin 80 milletvekili çıkartmasıyla, hendek olayları denilen çatışma süreciyle şekillenen Erdoğan-Bahçeli ve devlet arasındaki ittifak görüşmeleri, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle bir OHAL koalisyonuna dönüştü.

“Yetmez ama evet” kampanyasını eleştiren tüm ulusalcıların o çok nefret ettikleri Fethullahçı darbecilerin yolsuzluk tapelerini nasıl kullandığını biliyoruz.

Sorunları, askeri vesayetin gerilemiş olması

“Yetmez ama evet”çilere kin kusanların asıl sorunu, askerlerin ve vesayetçi yargının vakti geldiğinde İslamcı iktidardan hesap sormasını engellemiş olmamız. 

Ermeni Soykırımı anmalarının gerçekleşmiş olması.

Aşağıdan mücadeleyle kısmi bir özgürlük ortamının gelişmiş olması. 

2010 yılında Kenan Evren ve diğer darbecilerle, MHP ile, Perinçek’le aynı zeminde kampanya yapıp demokrasi karşıtı bir tutum aldıklarını unutamıyor olmaları.

Bir başka sorunları da 2010 referandumu sayesinde değil, tersine, 2010 referandumunda elde edilen kazanımları gasp ede ede, elimizden ala ala, Erdoğan etrafında bir Türk usulü başkanlık rejimi kuruldu. Erdoğan iki sene sonra, tıpkı ulusalcı sosyalistler gibi 2010 referandumunda hata yaptıklarını söylemeye başlamıştı. 2017 yılında bu dönüşüm tamamlandı ve HSYK tasfiye edilerek HSK’ya dönüştü, cumhurbaşkanına bağlı bir kurum haline geldi. 

Darbeciler, milliyetçiler, devlet laikliğini sosyalistlerin savunabileceği bir ilke olarak ele alanlar 2010 yılında çok ağır bir yenilgi aldılar. Hem sandıkta hem de entelektüel olarak.

Darbeci komutanların yargılanması ise hiç unutamadıkları bir sızı haline dönüşmüş olsa gerek.

AKP’nin 20 yılında solun ne yaptığını bir referanduma indirgemelerinin temel nedeni budur. 

AKP’nin 20 yılında devrimci sosyalistler, özgürlükçü sosyalistler her mücadelenin içinde yer aldılar. Ulusalcıların kimlik mücadelesi diye aşağıladığı direnişlerin içinde de, kadın hareketinde, LGBTİ+ mücadelesinde, göçmenlerle dayanışma kampanyalarında, Cumhuriyet tarihiyle yüzleşme mücadelesinde, “Özür diliyorum” kampanyalarında da yer aldılar, Gezi direnişinde de Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesinde de, işçi direnişlerinde de 15 Temmuz darbesinin ardından kurulan OHAL rejiminin her bir zerresine karşı yürütülen direnişlerde de sosyalistler her zaman oradaydı. Diğer bir deyişle sosyalistler sadece AKP’ye değil, devlete karşı da mücadele ettiler.

Ulusalcılar ise son 20 yılı laiklik penceresinden ele almaktan bir türlü kurtulamadı.

Şenol Karakaş

(Sosyalist İşçi)


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Ülkeler ve ittifaklar: Otoriter yönetimler nasıl yenilir?

Türkiye seçim sürecine doğru yaklaştıkça dünyanın farklı ülkelerindeki seçimler ve buralarda otoriter hükümetlere karşı kurulan ittifaklar Türkiye kamuoyunda da tartışılıyor.

Bu tartışmaların en sonuncusu Macaristan seçimleri oldu. Ülkeyi 12 yıldır tek başına yöneten Orban hükümeti, kendisine karşı birleşen 6 partiden oluşan ittifakı yendi.  Slovenya’da geçtiğimiz haftalarda yapılan seçimi ülkenin otoriter lideri, “mini Trump”  Janez Jansa’ya karşı sadece 4 ay önce kurulan Özgürlük Hareketi Partisi galip gelmeyi başardı. 

Biraz daha geriye gidersek İsrail’de uzun yıllardır iktidarda bulunan Netanyahu yönetimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı seçimi kaybetmişti. Şili’de ise genç sosyalist Gabriel Boric etrafında birleşen sol partiler ve sosyal hareketler seçimi kazanmayı başarmıştı.

Bu seçimlerin hepsi otoriter iktidarlara karşı kurulan farklı ittifakların kimi zaman kazandığı kimi zaman da kaybettiği deneyimler oldu. Bu seçimlerden Türkiye açısından önemli dersler çıkarmak son derece önemli. 

Macaristan’da ittifak yenilgisi, İsrail’de Netanyahu’nun geri dönme ihtimali

Macaristan’da gerçekleşen seçimlerde 12 yıldır iktidarda bulunan ve ülkeyi hızla otoriter bir rejim olmaya doğru götüren Victor Orban’ın Fidesz Partisi ile ittifak ortağı KDNP oyların %53’ünü alarak büyük farkla birinci oldu.

Orban’a karşı 6 muhalefet partisinin birleşek oluşturdukları Macaristan İçin Birleş hareketi, Péter Márki-Zay’i ortak aday göstermişti ancak anketlerin aksine Orban, %35 oy alan Zay’i büyük farkla  yendi. Bu yenilgi, Türkiye’deki 6’lı ittifakın da yaşayabileceği bir dizi seçim kampanyası sorununun ardından yaşandı. 

Öncelikle Orban yönetimi uzun süredir iktidarda olup, muhalif ve bağımsız medyayı tamamen kapatmış, ülkeyi Soros ve küresel güçlerin ele geçirmeye çalıştığına dair kutuplaştırıcı bir komplo teorisi yaymış, mülteci istilasına karşı ülke güvenliğini koruduğunu ilan etmiş, LGBTİ+’lara karşı sert bir kampanyaya girişmiş ve yüksek enflasyona karşı maaşları radikal ölçüde artırmıştı. Ukrayna savaşı konusunda ise tarafsız bir politika izleyerek muhalefetin Macaristan’ı Rusya ile savaşa sürükleyeceğine dair propaganda yapmıştı seçim boyunca.

Muhalefet ittifakı (Macaristan İçin Birleş) ise ortak bir seçim çalışması yapamayarak daha baştan dağınık bir görüntü verdi. İçerisinde faşist bir parti olan Jobbik, liberal sağ Momentum Hareketi, 3 ayrı merkez sol parti ve Macaristan’ın Yeşil Partisi’nin yer aldığı ittifak sadece Orban’dan kurtulmak gerektiğine dair bir seçim kampanyası yapabildi. Orban rejiminin olumsuzlukları ve yolsuzluk, hırsızlık iddiaları üzerine kurulu bir seçim kampanyası yapıldı. Çıkardıkları aday Márki-Zay ise eski bir Fidesz Partisi destekçisi yani muhafazakar bir sağcı adaydı. Yerel seçimlerde Fidesz’in güçlü olduğu küçük bir şehir olan Hódmezővásárhely’de ortak aday olarak belediye başkanlığını kazanmış olması nedeniyle Orban’ın tabanındaki muhafazakar oyları çekebileceği düşünülüyordu. 2018’deki yerel seçimlere kadar ülkede bilinmeyen bu yeni politikacının ülkedeki kutuplaşmayı aşarak Fidesz tabanından da oy alabilmesi muhalefeti aynı şeyin genel seçimlerde de başarılabileceği sonucuna götürmüştü. Ama öyle olmadı. 6’lı ittifak 2018 yılında aldıkları oy toplamının da altına düştü, parlamentodaki sandalye sayısı azaldı. 

Seçim süresince birçok kriz yaşadı ittifak cephesi. İttifakın en büyük partisi ülkenin Fidesz’den sonra en çok oy alan partisi faşist Jobbik seçim sırasında ittifak tartışmaları nedeniyle bölündü. Solcu partilerle koaliyon yapılması tabanında sorun yarattı ve Jobbik’ten ayrılan bir grup yeni bir parti kurarak seçimlere katıldı ve %5 oy almayı başardı. Jobbik’in güçlü olduğu birçok yerde ittifaka beklenen oy çıkmadı. 

Bir başka kriz ise ortak bir program çıkarılamaması sonucu her partinin iktidar alınırsa yapılacaklar konusunda farklı şeyler söylemesi oldu. Ortak aday Márki-Zay’in açıklamaları diğer partilerin açıklamalarıyla çelişti. İktidar bu ayrılığı çok iyi kullandı. Bu duruma karşı partiler Márki-Zay’in kampanyasına zarar vermemek için açıklama yapmama kararı aldı. Ama bu çelişkiler zaten ekonomik sıkıntı ve savaş riski yaşayan ülkede belirsizliğin hakim olacağı anlayışını kuvvetlendirdi ve bildikleri otoriter ama en azından ne yaptığını bilen tek parti iktidarına destek artmış oldu. 

Türkiye ile kıyaslanan bir başka ülke ise İsrail olmuştu. Orada da 12 yıldır iktidarda olan ve yine yolsuzluk iddiaları, ekonomik sorunlar ve sert savaş yanlısı uygulamalarıyla ülkeyi yöneten Benjamin Netanyahu yönetimi seçimi 8 partiden oluşan bir ittifaka karşı kaybetmişti.

Bu geniş ittifak içerisinde İsrailli Arapların partisi de vardı, sol ve sağ merkez partiler de. Netanyahu’nun Likud Partisi’nden Filistinlilere karşı yeteri kadar sert davranmadığı eleştirisiyle ayrılan siyasetçilerin kurduğu partiler de vardı.

İttifak özellikle Netahyahu’ya karşı süren yolsuzluk soruşturması sayesinde ve seçimlerin iki yılda 4 kez tekrarlanmasının verdiği yorgunlukla beraber kazanılabilmişti. Ancak mecliste sadece bir fazla sandalyeye sahip olarak çoğunluk olabilmişti. Birbiriyle tümüyle uyumsuz politikalara sahip bu 8 partili ittifakın iktidarda kalmayı başarıp başaramayacağı tartışılırken Ramazan boyunca yaşanan çatışmalar ve ölümler ittifak üyesi bir milletvekilinin istifasıyla çoğunluğun kaybedilmesine yol açtı.

Netanyahu bu dağınık koalisyonun yakın zamanda tamamen işlevsiz kalarak erken seçime gitmesini bekliyor. Böylece yolsuzluklar ve otoriterlik ile suçlanırken ittifakın ülkedeki ekonomik sorunlara da şiddet olaylarına da çözüm bulamamış olmasından yararlanarak bir kez daha güçlü bir iktidar kurarak geri dönmeyi hedefliyor.

Bu iki seçim ve ittifak deneyimleri Türkiye açısından iki önemli ders içeriyor. Birincisi Macaristan örneğinde olduğu gibi sandık matematiğinin işlememe ihtimali ve Erdoğan’ın da muhalefetin çelişkilerinden yararlanarak istikrar ve güvenlik söylemi ile iktidarını koruması. İkincisi de İsrail örneğinde olduğu gibi dağınık bir ittifakın seçimleri kazansa da kısa sürede içine düşeceği bir yönetim krizinin ardından tekrar istikrar sağlayıcı bir “kurtarıcı” olarak geri dönme ihtimali.

Gerçek ittifak: Şili’de radikal solun zaferi ve Slovenya’da yeni partinin başarısı

Sol açısından örnek alınabilecek başka ittifak deneyimleri de var dünyada. En son gerçekleşen Slovenya seçimleri ilginç bir örnek. Slovenya’da da Yugoslavya döneminde “komünist” bir bürokrat olan ve Alman basınının "mini Trump" lakabını taktığı sağcı başbakan Janez Jansa hükümeti, ülkede demokrasiyi geriletmek ve basın özgürlüğünü sınırlamakla suçlanıyordu. Orban’a yakın bir siyasetçi olan Jansa, yine Orban gibi giderek otoriterleşmiş, muhalif basını sindirmişti. Jansa daha önce de üç kez başbakanlık yapmış ve 2013’te yolsuzluktan iki yıl hapis cezası da almıştı. Son iktidarında ise aşırı sağa doğru yönelerek ülke demokrasisinin altını oymakla itham ediliyordu. 

Jansa alternatifsizmiş gibi görünürken seçimlere 4 ay kala kurulan merkez sol Özgürlük Hareketi Partisi seçimlerden %34,5 oy alarak galip ayrıldı. Jansa’ya karşı kurulan merkez sol ve yeşil bir parti olan Özgürlük Hareketi’nin liderliğini ise ilginç bir şekilde bir iş insanı olan Robert Golob yapıyor. Golob’un, mecliste 12 sandalye kazanan diğer küçük sol partilerle ittifak kurarak bir koalisyon hükümeti kurması bekleniyor. Jansa’nın uygulamalarına karşı demokratik özgürlükleri güçlendirmesi bekleniyor. Yeşil ve sosyal demokrat bir program uygulaması bekleniyor.   

Slovenya’dan ayrı olarak esas büyük başarı ise Şili’de yaşnmıştı. 2021 sonunda gerçekleşen seçimleri Gabriel Boriç’in liderliğindeki sol ittifak kazanmıştı. 

2017’de Geniş Cephe isimli sol partiler ittifakı kurulmuş ve Boric bu hareketin lideri olmuştu. 2019’da ülke çapına yayılan kitle eylemleri sonrası sağcı iktidar yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Ülkeyi saran işçi, kadın ve gençlik hareketleri neoliberalizmin dünyada ilk uygulandığı ülke olan Şili’de neoliberalizme son vereceklerini haykırıyordu.

Kitle eylemleri sonucu Geniş Cephe ile Komünist Parti ve toplumsal hareketlerin aktivistleri yeni bir ittifak kurdular: Haysiyeti Tanıyın (Apruebo Dignidad) hareketi. Bu ittifak neoliberal politikalar altında Şili emekçilerinin haysiteyini yitirdiğini ve onu yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan radikal bir sol program etrafında birleşti. Yapılan ön seçimde eski öğrenci hareketi lideri Boriç %60 oy alarak hareketin devlet başkanı adayı olarak seçildi.

Bu geniş ve radikal sol ittifak milyonlarca kişiyi değişimin mümkün olduğu konusunda heyecanlandırdı ve harekete geçirdi. Bu büyük umut ve değişim hareketi seçimlerde %56 oy alarak sağcı adayı mağlup etmeyi başardı ve Salvador Allende’den sonra ülke başkanlığına seçilen ikinci sosyalist lider oldu.

Şili örneği sol bir ittifak projesinin nasıl gerçekleştirilebileceğinin iyi bir örneği. Anket ve sandık sonuçlarına dayanarak kurulan ittifaklar evdeki hesabın çarşıya uymaması sorunlarıyla karşılaşırken birleşen hareketlerin kurduğu mücadele ittifakları sadece kendi ülkeleri için değil tüm insanlık için de umut olabiliyor.

Türkiye’de de bu yılın ilk aylarında 200’den fazla grev yaşanmış, binlerce kadın İstanbul Sözleşmesi için sokaklara inmiş, tüm yasaklara ve baskılara rağmen LGBT+’lar yine sokaklarda mücadele etmeyi sürdürmüş, çevre ve kent hareketleri birçok eylem gerçekleştirmiş ve Kürt hareketi bütün baskılara rağmen Newroz’da gücünü koruduğunu göstermişti. Bu hareketlerin oluşturacağı radikal bir sol program milyonları seçim kampanyasında heyecanlandırarak harekete geçirebilir ve AKP’ye karşı gerçek bir sol seçenek yaratabilir. Bu Şili’deki gibi yeni bir ittifak platformu şeklinde ya da Slovenya’daki gibi yeni bir sol parti şeklinde de olabilir ama bu olmadığı zaman Türkiye’yi bekleyen olsaı sonuçlar Macaristan veya İsrail örnekleri gibi duruyor.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Marksizm ve savaş

Emperyalizmin krizinin biriktirdiği çelişkileri düşündüğümüzde Ukrayna savaşı yeni bir aşamaya tekabül ediyor. Nitekim, ABD ve Çin arasında Tayvan üzerinden yaşanan gerilimlerle o bölge de savaşın eşiğine geldi. 

Devletler arasında yaşanan jeopolitik rekabetin kızışması, çatışmalar ve savaşlar, iklimden ekonomiye ve siyasal krize kadar hemen her alanda kapitalizmin krizlerinin derinleşmesine yol açıyor. Ukrayna savaşı sonrasında milyonlarca insanın yerinden olması, her iki taraftan da binlerce insanın ölmesi gibi insani krizlerin dışında, hayati önem taşıyan enerji ve gıda fiyatlarında da sıra dışı yükselişler yaşanmakta. Küresel üretim noktaları ve ticaret yollarında, tedarik zincirlerinde baş gösteren ciddi aksamaların meydana gelmesi, askeri harcamalarda muazzam artışlar, uluslararası ilişkilerde yaşanan gerilim ve kamplaşma, kitlesel göçler, halkların düşmanlaştırılması; uluslararası ölçekte bedeli tamamen işçi sınıfına ödetilen emperyalist bir savaş yaşanıyor. Nitekim, gıda ve enerjiye ulaşmada yaşanan kriz sonucunda işçi sınıfı dünya çapında mücadeleye atılmaya başladı. Sri Lanka’da krizin yol açtığı kitlesel mücadele iktidarı devirdi. Panama’da da gıda ve akaryakıt fiyatlarındaki fahiş artışlar tarihin en büyük kitlesel işçi mücadelesine yol açtı. İngiltere, Almanya, İtalya, Güney Afrika ve Sudan’da başlayan grev dalgasının etkileri ABD ve Fransa’ya ulaştı. 

Ukrayna savaşı 7’inci ayını doldurdu. Ne Rusya Ukrayna’yı işgale girişirken hedeflediğine ulaşabildi ne de Ukrayna Rusya’yı topraklarından çıkarabildi. Hemen herkes uzun sürecek bir savaş olduğunda hemfikir. Bu anlamda, emperyalistler arasındaki güç mücadelesi sonucunda ortaya çıkan savaş karşısında doğru tutum almak, kitlesel bir savaş karşıtı hareketi inşa etmek açısından hayati önem taşıyor. 

1989-1991’de Rusya ve Doğu Bloku ülkeleri yıkıldığından bugüne yaşanan pek çok savaş, ABD hegemonyasının gerilemiş olduğunu gösteriyor. Nitekim, ABD’nin 1989’da Panama’yı işgal etmesi, 1990-91 Körfez Krizi, 1992’de BM Güvenlik Gücü’nün Somali’ye yaptığı “insani” müdahale, 1999’da Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanması; tüm bunlar Soğuk Savaş koşullarının çözülmesiyle yeni savaşlar ve kargaşalar dönemine girildiğine ilişkin ilk işaretlerdi.

ABD’nin Irak ve Afganistan savaşı emperyalizmin krizini derinleştiren yeni bir aşamaydı. Aynı zamanda ABD’nin hegomonik çözülüşünü hızlandıran gelişmeler olarak da yaşandı. 2008’de yaşanan ekonomik krizle birlikte ABD’nin ekonomik gerileyişi de hızlandı. Rusya ve özellikle Çin ekonomilerinin güçlenmesiyle birlikte ABD tamamen bu yükselişe yanıt vermeye odaklı bir ülke haline geldi.

“Asıl düşman içeridedir”

Büyük çatışmaların, altüst oluşların yaşandığı olağanüstü zamanlardan geçiyoruz. Rosa Lüksemburg, Junnius adlı broşüründe, olağanüstü koşullarda yaşanan savaşların büyük değişikliklere yol açtığını yazmıştı. Lenin de kapitalizmin emperyalizm aşamasında, devletler arasındaki rekabet ve güç mücadelesinin kaçınılmaz olarak savaşa yol açacağını söylemişti. Clausewitz'in “Savaş, siyasetin başka yollarla devamıdır” dediği ünlü sözünü güncellersek: Kapitalist devletler arasındaki güç mücadelesi, etki alanları ve pazarlar üzerinde gerilimler belli bir eşiğe ulaştığında, siyasal ve ekonomik rekabette kimin egemen olacağını belirlemek için, savaş yeniden bir seçenek haline gelir. Temenniler ve diplomatik girişimler kapitalistleri caydıramaz. 

Troçki I. Dünya Savaşı esnasında “Savaş ve Enternasyonal” adlı broşürde emperyalizmin krizinin tüm ulusal ekonomilerin çöküşüne yol açtığı koşullarda gerçekleşen savaşın, dünya ekonomik gücüne sahip olan ülkenin egemen sınıfının işine yarayacağanı anlatıyordu. Bu savaşla büyük güçten dünya gücüne dönüşecek olan ülkenin kapitalist sınıfın sömürüsünü hedeflediğini açıklarken, emperyalizmin uluslararası kaosa yol açtığının, bu kaostan tek çıkışın uluslararası işçi devrimi olduğunun da altını çiziyordu. 

Lenin de kapitalizmin bir parçası olan savaşın kapitalizmin yıkılmadan sona ermeyeceğinden hareketle savaşa karşı etkili bir mücadele perspektifi savundu. Lenin’in tutumu çok basitti: Savaşı kapitalistler ile işçi sınıfı arasında iç savaşa çevirmek. Bu anlamda Karl Liebnecht’in “asıl düşman ana yurttadır” perspektifi mükemmel bir formülasyondu. Lenin’in sözünü ettiği iyi temenniler ve diplomatik girişimlerden oluşan pasif bir barış programı değil, kitlesel grevlerden cephede kurulan kardeşçe ilişkilere, milyonluk eylemlerle harekete geçip savaşan cepheyi yenilgiye uğratmaktı. 

Savaşın işçi sınıfının önüne “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemini koyduğunu söyleyen Rosa Lüksemburg da iyi temenniler ve uluslararası kuruluşlar nezdinde gerçekleşecek kısmi reformlarla emperyalizmi zayıflatmaya yönelik reformizmi eleştiri yağmuruna tutmuştu. Rosa’ya göre, dünya savaşının sosyalistlerin önüne koyduğu asıl problem, işçi sınıfının savaşa hazır olup olmadığıydı. Savaşı ancak işçi sınıfının kitle grevlerinden oluşan mücadelesiyle durdurabilirdi. 

Barış işçilerle gelecek

I. Dünya Savaşı’na son veren şey, Rusya’da başlayan, Almanya, Avusturya ve Macaristan’a kadar tüm Avrupa’yı kuşatan işçi devrimleriydi. Lenin’in söylediği gibi; emperyalistler arasındaki savaş siperlerde sürerken, fabrikalarda başlayan isyan ve grevler kapitalistleri yenilgiye uğratmış, devletler savaşa son vermek zorunda kalmıştı. Bunun bir başka örneği de Vietnam’da yaşandı. Devasa bir güç olan ABD’nin küçücük bir köylü ülkesine açtığı savaş, bizzat savaşan cephede başlayan isyan ve kitlesel gösterilerle ABD’nin yenilgisine yol açtı. 

Vietnam’da savaş karşıtı kitlesel mücadeleler sadece savaşa son vermekle kalmamış, kitlesel grevler ve öğrenci isyanlarından oluşan sosyal hareketlerin küresel ölçekte patlamasına yol açtı. 2003’de ABD’nin Irak’ı işgali karşısında da dünya çapında 36 milyon insan sokağa çıktı. Bu hareket başarılı olamasa da ABD’nin hegemonyasını ciddi ölçüde yıprattı. 

Ukrayna’daki savaş Stalinizm’in ve reformizmin tarihsel krizini bir kez daha açığa çıkardı. 

Emperyalist devletler arasındaki güç mücadelesi sonucunda ortaya çıkan kamplaşmalar karşısında sınıf perspektifini bir kenara atanlar, Troçki, Lenin ve Rosa Lüksemburg’un savaş karşısındaki tutumlarını tamamen unutup, işçi sınıfını birbiriyle rekabet eden emperyalist kamplardan birini desteklemeye çağırmaktalar. 

Stalinistler büyük Rus şovenisti Putin’in emperyalist işgalini meşrulaştırma yarışına girerken, Paul Mason’ından Gilbert Achar’ına, Zizek’ine, birçok isim de NATO ve ABD’nin yanında taraf oldu. Rusya’ya yaptırımlar uygulanmasını, Ukrayna’nın silahlandırılmasını savundular. Oysa egemen sınıflar arasındaki rekabette hangi kamp kazanırsa kazansın kapitalist sömürü ilişkileri devam edecek. Sosyal demokratların I. Dünya Savaşı’nda “anayurt savunusu” adı altında kendi burjuvalarını destekleyen sosyal şovenistlerin benzeri tutumlar alması ile gerçek sosyalistler arasında kalın bir çizgi var.

Ne ABD ve NATO güçleri ne de Rusya ve Çin bu savaşı durdurabilir. Başta Rusya olmak üzere işçi sınıfının dünya çapında kitlesel grevler ve buna eşlik eden milyonluk gösterilerden oluşan mücadelesi bu savaşı durdurabilir.



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Dayanışma, hemen şimdi!

Türkiye düzenli olarak göçmen cinayetlerinin işlendiği bir ülke. Faşist Ümit Özdağ’dan, daha insancıl kelimeler seçmeye özen gösterse de fiiliyatta pek farklı şeyler önermeyen Kılıçdaroğlu’na ve elbette bugünkü durumun mimarı olan iktidara kadar etki sahibi olan tüm siyasi aktörlerin bu cinayetlerde sorumluluğu vardır.  

Göçmen cinayetleri basit adli vakalar gibi kayda geçiyor ve göçmen meselesini izlemeyi hedef edinen bir avuç yayın dışında üçüncü sayfanın ötesine geçemiyor. Oysa bu cinayetler politiktir. 

Irkçı cinayetler politiktir

Tıp fakültesini yeni kazanmış bir gencin bıçaklanması haberini, normalde olsa günlerce acıklı müziklerle sömüreceğinden hiç kuşku duymayacağımız basının Faris Mhammed Al-Ali cinayetinden neredeyse hiç bahsetmemesi cinayetin politik olduğunun kanıtlarından yalnızca birisi.

Irkçı Ümit Özdağ’ın, taziye yayınladığı için İHH’ya küfretmesi, yani hiçbir suçu olmayan genç bir çocuğun öldürülmesini övmesi ise Özdağ’ın da bu cinayetin politik olduğunu düşündüğü anlamına geliyor. Henüz Zafer Partisi gibi ırkçı örgütlerin bu olaydaki doğrudan dahlini bilmiyoruz. Fakat Özdağ, cinayetin sorumluluğunu paylaşmaya oldukça hevesli görünüyor. Yeniden bir göçmen öldürülürse eğer, bunun, en az silahı tutan kadar Özdağ gibi ırkçı nefret simsarlarının da suçu olacağını göstermek için bundan daha açık bir örnek düşünemiyorum. Şarkıcı Gülşen’in “halkı kin ve nefrete tahrik etme” gerekçesiyle ev hapsinde tutulmasına karşın katillere “elinize sağlık” diyen Ümit Özdağ’ın başına bir şey gelmemesi ise cinayetin politik olduğunun bir başka kanıtı.

Sorumlular

İçişleri Bakan Yardımcısı İsmail Çataklı’nın Özdağ’a cevaben “insan değilsin” sözlerine canı gönülden katılıyorum elbette. Fakat konuyu hak temelinde ele almak yerine tamamen ahlaki ve temelsiz bir yerden inşa eden, kendi çıkarı için göçmenleri koz haline getiren, misafirlik gibi uydurma kavramlarla konuyu geçici gibi göstererek Özdağ gibi ırkçılara bağırıp çağırıp yalan söyleme imkanını sağlayan bu ortamın mimarı bugünkü iktidar, en öndeki uygulayıcısı da İHH’dır, bunu da elbette unutmamak gerekiyor. Bu kişi ve kurumların Özdağ gibilerin çıtayı yükseltmesi sayesinde şövalye gibi görünme imkanı bulması ise ayrıca öfke verici.  

Bu siyasi iklim ve gerek katillerin gerek Özdağ gibi azmettiricilerin cezasız kalması, göçmenlerin cinayet veya geri gönderilme tehdidi altında ve dehşet içinde yaşamaya zorlanması demektir. Peki bu kimin işine yarıyor? Özdağ gibi, bir siyasi krizi fırsata çevirmenin peşinde, ırkçılığı köpürtmeyi çok iyi bilen ve hünerlerini göstermeye çalışan küçük esnafların işine çok yarıyor bir defa şüphesiz.

Güvencesiz işgücü

Fakat göçmenlerin dehşet içinde yaşaması demek, hakları için sesini çıkarmaya kalkarsa can güvenliği için endişe etmeye başlaması gerekeceğini düşünerek yaşaması demek. Bu da, herkesten çok, göçmenlerin ucuz, güvencesiz ve pek çok zaman kayıtsız emeği sayesinde yeşeren sermayenin işine geliyor elbette. Zira takdir edersiniz ki yerel işçilerden çok daha ucuza çalışmak durumundaki göçmen işçilerin, ücretleri ve hakları için mücadele etmeye çekindikleri bir ortamın sürdürülmesi, göçmen işçi çalıştıran her patronun arzulayacağı bir şey. Ücretleri aşağıda tutan ise bulabildiği her işte çalışmaktan başka seçeneği olmayan göçmenler değil patronlar.

Göçmen düşmanlığıyla maskelenen sorumlular

Tabi ki göçmen düşmanlığının sermayeye yararları ücretlerle sınırlı değil. “Üniversiteye sınavsız giriyorlar” denildiğinde eğitimdeki, “hastanede sıra beklemiyorlar” denildiğinde sağlıktaki “kiraları yükseltiyorlar” denildiğinde barınmadaki gerçek ve esasen sermayenin ürettiği ve kamusal harcama ile çözülmesi gereken sorunlar, hiçbir statüsü olmadığı için kendini savunması son derece zor olan bir kesimin üzerine yıkılmış oluyor. “Şavaştan kaçıyorlar” denildiğinde ise tüm bu sorunlara çözüm olabilecek kaynakların orduya akıtılmasının üzerini örten militarizm besleniyor. Ve elbette suçun göçmenlere yıkılması, bu sorunları göçmenlerle beraber yaşayan Türkiyeli emekçiler ile göçmen emekçilerin arasını açıyor. 

Geri gönderme iddiası: insanlık dışı bir propaganda!

Göçmenlerin geri gönderilmesi ise insanlık dışı olduğu gibi esasen bir yalandan ibaret. Bir defa gönüllü veya davul zurnalı geri gönderme diye bir şey olamaz bunu vurgulamak gerekiyor. Geldikleri yerlere geri dönmek istiyor olsalardı insanlar zaten dönerlerdi. Dönmemelerinin sebebi geldikleri yerlerde can güvenliği olmaması, iş imkanı olmaması veya basitçe burada bir hayat kurmuş olmaları. Hâl böyleyken bu insanların “geri dönmeye” nasıl gönüllü edilmelerinin planlandığı sorusu önemli bir soru haline geliyor. Gitmek isterken gidemeyen göçmenler ise tümüyle AB ile TC arasındaki göçmen anlaşması sonucu burada esir kalan göçmenlerdir.

Fakat öte yandan milyonlarca insanın toplu halde sınırdışına gönderilmesi demek muazzam bir maliyet demek. Okul ve hastane yapmak yerine sınıra daha da fazla asker yığmayı ve göçmenleri göndermeyi vâdedenler bir yandan ırkçılığı sıradanlaştırırken öbür yandan yalan söylüyorlar. Göç idaresi zaten devamlı ne kadar çok göçmeni sınırdışı ettiğiyle övünen bültenler yayınlıyor. Tabii bu, göçmenler konusunda AKP’den de sağda duran muhalefet blokunun bugünkünden de daha gaddarca uygulamalara imza atamayacağı şeklinde okunmamalı, bu pekâlâ mümkün. Fakat esas önemli olan şu: göçmenleri göndermek emekçilerin hiçbir sorununu çözmeyecek. İnsanların zorla otobüslere bindirilip çatışma olan bölgelerdeki daha inşaatı bile bitmemiş evlere konulmasıyla fakirlik veya işsizlik azalmayacak. Tam tersi, sırf ırkçılığın ekmeğine yağ sürmek için, kamu kaynakları tüm emekçileri ayağa kaldırmak yerine insanlara eziyet etmek ve onları ölüme terk etmek için harcanacak. Irkçılara da nefret saçacak ve böbürlenecek alan sağlanmış olacak. 

Göçmenler sorun değildir

Göçmen sorunu diye bir sorun yoktur. Göçmen sorunu dediğimiz şey aslında küresel fakirlik, savaş ve iklim krizi sorunudur. Problem insanların yaşanamaz hale gelen yerlerden kalkıp kendilerine daha iyi bir hayat araması değil, yaşadıkları yerlerin yaşanamaz hale gelmesidir. Sınırlara örülen bunca duvar, bunca asker, göç ederken öldürülen veya ölümüne göz yumulan bunca göçmen, insanların göç etmesine engel olmuyor. Sorunun, göçmenlerin geliyor olması olduğunu söyleyenler ise insanlara göç etmekten başka çare bırakmayan savaş tacirleri, fosil yakıt şirketleri ve bugün göçmenlerden veba gibi söz eden devletlerdir.

Ve göçmen sorunu diye bir şey yoktur, ırkçılık sorunu diye bir şey vardır. Konuyu, “elimizde şu kadar insana yetecek kadar ekmek var göçmenler gelip hesabı bozuyor” diye anlatanlar, salgınla, savaşla zenginleşen, bizler fakirleşirken büyüttükleri mallarının doğal hakları olduğuna inanmamızı isteyenler ve onların mallarının bekçiliğini yapanlardır.

Irkçılığın panzehiri dayanışmadır

Oysa işçilerin, yan yana durduklarında hakları olan insanca yaşamı alacak gücü potansiyel olarak her zaman var. Irkçılık ise bunun önündeki en büyük engel. Bu yüzden koşulsuz bir şekilde göçmenlerin eşit hakları için tüm emekçilerin beraber mücadele ettiği koşulu hedeflemeliyiz. Gerçekçi olmak görünümü altında “sığınmacı kılığında gelen savaşçılar” veya “gönüllü geri gönderme” gibi sağcı pozisyonlara taviz vermek ise böyle bir koşula bizi yaklaştırmayacak.  

Irkçı nefretin uluorta saçılabilmesi ve hatta can alabilmesi yalnız göçmenlerin değil bu günlerden, emekçilerin nefes alabildiği, özgürlüklerimizi geri aldığımız ve daha fazlası için mücadele ettiğimiz günleri arzulayan herkesin asli meselesi olmalı. Irkçı siyasetçilerin söyledikleri yalanlara kulak kapamak yetmez, biz duysak da duymasak da onlar örgütlenmeye ve seslerini büyütmeye devam ediyorlar. Irkçılık sözle geriletilemez, ırkçılığın tek ilacı dayanışmadır. Irkçılığın bir ayda verdiği hasarı onarmak seneler sürebilir, ve elbette aldığı canlar geri gelmez. Bu yüzden göçmenlerle dayanışma, hemen şimdi!  


Dila Ak Tüm Yazıları

Kadın kadının yurdudur

Kadınların kadınlarla anlaşamadığı, aslında bir kadının güzel giyinmesinin ya da makyaj yapmasının asıl sebebinin diğer kadınlara daha güzel gözükmek istemesi veya aslında birbirlerinin kuyularını kazmaya çalıştıkları gibi rekabet ve düşmanlık içeren söylemleri duymuşuzdur. Bu tarz genellemelerle oluşturulan algıya yenik düşmemek gerek. 

Kadın kadının yurdudur, sloganını duyduğumdan beri bu slogana özel bir ilgim var. Beni öylesine rahatlatan, öylesine güven veren bir slogan. Çünkü gerçek olduğunu biliyorum. Durduk yere söylenmiş, içi boş bir söz öbeği olmadığını biliyorum. 

Kendi hayat tecrübeme dönüp baktığımda, en zorlu anlarımda yanımda olan, sıkıntılarımı paylaşan, başarılarımla sevinen, desteği ile güç veren kadınlarla çevriliyim. Hayatınızda böylesine bir kadın dayanışmasına sahip olmak ise gerçekten büyük bir güven alanı yaratıyor. 

Sadece bu da değil, kamusal alanda, kadınların ortak acılara, sıkıntılara, sorunlara, eşitsizliklere maruz kalıyor olması, birlikte çözüm üretmelerine, bu çözümü birbirleriyle paylaşmalarına, birbirlerine destek olmalarına sebep oluyor. Ayrıca kolektif bir bellek yaratılmasına, dayanışmaya, birlikte adalet arayışına, paylaşılan deneyimler ve çözümlerinin aktarımı sonucunda farkındalığın artmasına vesile oluyor. 

Sorunu çözüme ulaştıran ilk adımın, öncelikle sorunun kendisini doğru tanımlamak olduğunu düşünürsek, kadın mücadelesi sorunların her birini tek tek masaya açıkça yatırıp çözüme götürecek yollara da doğrudan işaret ediyor. Kadın mücadelesini bu kadar güçlü kılan şey ise, kolektifliğinden geliyor. Çünkü dünyanın yarısı, aynı eşitsizliklere maruz kalıyor ve çözümün dayanışmak olduğu ortada. 

25 Kasım’da bu dayanışmayı bir kez daha göstereceğiz.


Faruk Sevim Tüm Yazıları

20. yılında AKP’nin işçi düşmanı karnesi

AKP iktidarı 20. yılını tamamladı. Son 6 yılında MHP ile birlikte olan AKP’nin 20 yıllık iktidarının işçi sınıfına önemli bedelleri oldu. 

Grevleri yasakladı

AKP Hükümetinin yasakladığı ilk grev 2003’te Petrol-İş’in örgütlemeye çalıştığı Petlas grevi oldu. Aynı yıl Paşabahçe grevini, 2004’te lastik işkolundaki grevleri, 2005’te Erdemir grevini yasakladı.

2012 yılında THY sözleşmesi grev aşamasına gelince, havacılık işkoluna grev yasağı getirdi. 2014’te Şişecam grevini, maden grevlerini, 2015’te Birleşik Metal-İş’in 22 fabrikada ilan ettiği grevi yasakladı. 2017’de yine metal işkolunda başlayan grevleri yasakladı. 2017’de Akbank grevini, Şişecam grevini, MESS’e bağlı işyerlerindeki grevleri yasakladı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2017’de patron temsilcilerine yaptığı açıklamada OHAL’i patronlar rahat etsin, işçiler greve çıkamasın diye kullandıklarını itiraf etmişti. 

Yandaş sendikacılığın önünü açtı

AKP-MHP iktidarı kendi yandaş sendikalarını kurdu. Özellikle kamu çalışanları arasında tam bir ayrımcılık uyguladı. Yandaş sendika üyelerini terfi ettirdi. Muhalif gördüğü sendika üyelerini KHK’larla işten çıkardı, sürgünlere yolladı. Sendikalar arasında bölünmüşlüğü derinleştirdi ve iktidara bağımlı sendikacılığı egemen kılmaya çalıştı.

Türk-İş bile yandaş sendikacıların egemenliği altına girdi. Kamu kurumlarında, kendi belediyelerinde işçilerin, memurların yandaş sendikalara üye olmasını neredeyse zorunlu hale getirdi. İşçi sınıfının kitlesel mücadele alışkanlığı, hem eylem ve etkinliklerin yasaklanması hem de yandaş sendikacılığın yaygınlaşması nedeniyle epeyce azaldı. 

İş cinayetlerini fıtrat olarak gördü

ILO’ya üye ülkeler arasında yer alan Türkiye, işçi ölümlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü. İnşaatlar ve madenler, Türkiye’de en çok işçinin hayatını kaybettiği sektörler. AKP-MHP iktidarında Türkiye’nin en büyük iş cinayetleri yaşandı, Soma’da 301 işçi, Ermenek’te 18 işçi, Siirt Şirvan’da 16 işçi, Amasra’da 42 işçi, Torunlar inşaatında 10 işçinin öldüğü kazalar, son on yılda olanlar.

Maden ve inşaatlarda yaşanan iş cinayetlerinin en önemli sebebi, kent yağması doğrultusunda inşaatların kontrolsüz biçimde artması ve madenlerin kontrolsüzce özel sektöre devredilmesidir. Siyasi iktidar bütün bu iş cinayetlerine rağmen önleyici tedbirlerin alınması noktasında önemli herhangi bir adım atmadı, alınan tedbirler göz boyamanın ötesine geçmedi. Bunun en canlı örneği geçen ay yaşanan ve bir kamu kurumu olan TTK Amasra maden ocağındaki iş katliamıdır.

Göçmen işçiler, kölelik koşullarında çalıştırılıyor

İş yaşamında yer alan göçmen işçilerin yüzde 95’i kayıt dışı olarak çalıştırılıyor. 2 milyondan fazla göçmen işçinin çalıştığı Türkiye’de çalışma izni alabilen göçmen işçi sayısı 150 bin. Göçmen işçilerin büyük bir çoğunluğu geldikleri ülkede bir meslek sahibi olmalarına karşın, Türkiye’de mesleği ile ilgili olmayan işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar.

Göçmen işçilerin en az yarısı asgari ücretin altında ücret alıyor. Yol ve yemek ücreti genellikle alamıyor. Birlikte çalıştığı, aynı işi yaptığı kişilerden daha az ücret alıyor. Hor görülme, ayrımcılık ve hak ihlalleri ile karşılaşıyor.

Okuma çağındaki göçmen çocukların yüzde 40’ı, okullarda karşılaştıkları ırkçılık yüzünden ya da ikamet adresi uygun olmadığı için okula gidemiyor. Hem bu yüzden, hem de ağırlaşan ekonomik koşullar nedeniyle göçmen çocukların önemli bir bölümü işçi olarak çalıştırılıyor.

Vergide adaletsizliği ağırlaştırdı

İşçiler ve memurlar vergi konusunda her zaman en çok mağdur edilen kesim. Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i bu kesimlerden elde ediliyor. Oysa milli gelirden işçi ve memurların aldığı pay yüzde 20’lere kadar düşmüş durumda. 

AKP-MHP iktidarı vergi dilimlerini enflasyon oranında artırmayarak, işçilerin daha fazla vergi ödemesinin yolunu açtı. Bugün asgari ücret alan bir işçi, Mayıs ayında yüzde 20’lik, Aralık ayında ise yüzde 27’lik vergi dilimine giriyor. Üstüne her bir alışverişte KDV, ÖTV ödüyor. Milyonlarca işçi ve memur, aileleriyle birlikte yaklaşık 55 milyon kişi adaletsiz bir vergilendirmeyle karşı karşıya. Bu kadar adaletsiz bir durum AKP iktidarından önce olmamıştı.

AKP-MHP iktidarı yoksuldan alıp zengine veriyor

İktidar, Kur Korumalı Mevduat için zenginlere 300 milyar lira ödedi. Ücretlerin alım gücünü son bir yılda en az yarı yarıya azalttı. Ücretli çalışanların milli gelirden aldığı pay, yüzde 30’lardan, yüzde 20’lere indi.

Öte yandan köprülere, havaalanlarına, otoyollara ödenen devlet garantili paralardan bir kesinti yok, her bir şirketin ödemeleri tıkır tıkır yapılıyor. Batan şirketler devlet eliyle kurtarılıyor, yandaş şirketlere milyarlarca lira kredi verilebiliyor. Ama işçiler için en ufak bir destek yok.

İşsizlik dar anlamda yüzde 10, geniş anlamda yüzde 20. Yani 35 milyon çalışmaya hazır kişinin ancak 28 milyonu çalışabiliyor, 7 milyon kişi işsiz. İşsizlik ve gelir düşüklüğü işçi sınıfının en büyük iki sorunu olmaya devam ediyor.

İşçi sınıfının ihtiyacı, zenginden alıp fakire verecek bir düzen

İşçi sınıfının, ezilenlerin, yoksulların ekonomideki ve siyasetteki kötü gidişat nedeniyle radikal düzenlemelere ihtiyacı var. Başta temel haklar ve özgürlükler, eşit yurttaşlık olmak üzere, demokratik hak ve özgürlükleri koruma altına alan ve geliştiren köklü reformlara ihtiyacı var.

Herkese temel gelir desteği, ücretsiz eğitim, sağlık, ulaşım sağlanmalıdır. Dar gelirlilerin kredi borçları iptal edilmelidir. Evsizlere kira desteği yapılmalıdır. Ücretler, yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı, güvenceli, sağlıklı iş ortamları sağlanmalıdır.

Sendikalar ve işçi örgütleri bu talepler etrafında, birleşik ve güçlü bir işçi hareketini oluşturabilirler.


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Stefan Zweig gibi olmak

Dünyadaki otoriter sağcı liderler ile faşist liderlerin birinci gündemi göçmenlerdi ve hâlâ göçmenler:

Trump ile ilgili son iddia, sınırdan geçmeye çalışanların bacaklarına ateş edilmesine dair. Daha nicelerini bildiğimiz için bu iddia kulağımıza gerçekçi geliyor.

Danimarka billboardlarında, Suriyelileri ülkelerine, dolayısıyla ölüme gönderme propagandası yapılıyordu ve hâlâ bu konuyla ilgili gündemleri sıcak.

Faşist Le Pen’in oylarının artmasının nedeni göçmen düşmanlığı.

İngiltere’de Ruanda meselesinde büyük rolü olan Priti Patel’in “burası bizim ülkemiz” diye bağırması ve sağcı iktidarın göçmenleri taşıyan botları durdurma görevini taşeron bir firmaya vermesi.

Ve bu saydıklarımın daha niceleri. 

Peki, kendine sol diyen CHP ve CHP lideri Kılıçdaroğlu ne yapıyor? Yukarıdaki sağcı ve faşistlerden farkı ne? 

Her konuşmasında göndermekten bahsediyor, faşistler tarafından provoke edilen halkı yatıştırmayıp Bolu belediye başkanı gibi bir faşisti partisinden ihraç etmekten kaçınıyor.

Muhalefet partileri bu günlerde seçime hazırlanırken bir bir iktidar olduklarında yapacaklarını sıralıyorlar. Birinci sırada parlamenter sistem var, ikinci sırada da göçmenler. Liste ekonomi, yolsuzluk, adalet vs. gibi kavramlarla devam ediyor. Halkın önceliği ekonomi olsa da ucuz politikaların sonucunda göçmenler hedef tahtasında. Türkiye’nin tek sorunu sanki göçmenlermiş gibi; sokakta, masada, evde konuşulan Suriyeliler, Afganlar.  Parlamenter sistemin dağılmasında da, ekonominin bozulmasında da, adaletin zayıflamasında da, yolsuzlukların artmasında da göçmenlerin etkisi sıfır, sıfır, sıfır. 

Tüm sorunların kaynağıymış gibi bir algı yaratılıyor ve bu algıyı düzeltmek için siyasiler hiçbir şey yapmayıp seçmene algılarında haklıymış gibi davranıyorlar.

Sayıları az olsa da göçmenlere oturum izni ve vatandaşlık veriliyor. Verilmesi de sorun. Ve sorun olmasının birinci nedeni oylarının AKP’ye gitme kaygısı. Özellikle de değerli Türkiye küçük burjuvazisinin, orta sınıfının, statükocuların kaygısı. Muhalefetin özellikle de ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun sol olarak(!) bu noktada tarihi bir misyonu var. Stephan Zweig’ın* sözüyle bu, onun yıldızının parladığı an olabilir. Kılıçdaroğlu seçmene tabii ki kulak verecek ama o bir lider. Yanlış bilinenleri ve kötü algıları değiştirme, gerçekleri saptırmadan anlatma sorumluluğu var. Eminim “mış gibi” değil de aklın ve vicdanın sesini dinlese, gerçekten yıldızı parlayacak.

Türkiye halkı merhametli ve yardım severdir ancak her halk gibi yanlış bilgilendirildiğinde tepkisel olabiliyor. Muhalefet, oturum izni ve vatandaşlık alanlara güvence verse; ötekileştirmeden, gerçeklerin üstünü kapatmadan, ırkçı partilerin söylemlerini yalanlayan, saptırılmış bilgileri düzelten, göçmenleri sosyal hayata entegre eden bir tutum izlese, hem göçmenlerden hem de Türkiye halkından alacağı oylar artacaktır. 

Türkiyeli seçmen cesur politikacılardan hoşlanır. Kılıçdaroğlu’nun gerçekten de yükselen bir yıldızı var, ama bu yıldızın parlaması; göçmen, Kürt, eşcinsel ve kadın hakları konusundaki tavrına bağlı. Demirtaş gibi cesur olmasına bağlı. İnsanlara güven verecek konuşmalar yapması, seçmenin nabzına göre (ki bu nabız yanlış bilgilerle yükseltiliyor) değil; insanca, adil, kucaklayıcı ve helalleşmeye gerek kalmayacak adımlar atması onu ileriye taşıyacaktır. 

Ve yeni CHP’yi “mış” gibi değil de iddia ettiği sol, sosyal demokrat partiye dönüştürme şansı var. 

Zweig’ın hem dünya barışına katkısına hem eserlerine kulak vermek önemli. Ya Gandi gibi ya Zweig gibi olmak ya da otoriter sağ politikacıların yolundan gitmek. Seçim Kılıçdaroğlu’nun.

Figen Dayıcık Fırat

* Yıldızının Parladığı Anlar- Stephan Zweig



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

13 Kasım ve 19 Kasım’da muhalefet imtihanı

13 Kasım 2022 tarihinde gerçekleştirilen İstiklal Caddesindeki terör saldırısı sonrasında ortaya atılan sorular, saldırının gizemli bir hal almasına yol açtı. Devlet yetkililerinin açıklamalarının hiç birisi bu gizemi açıklığa kavuşturamamışken, 19 Kasım’da gece yarısı Pençe-Kılıç Hava Harekâtı adı verilen askeri operasyon yapıldı.

Bu operasyonun 22-23 Kasım tarihlerinde yapılacak İran, Türkiye ve Rusya üçlüsünün Astana sürecinin yeni bir toplantının hemen öncesinde gerçekleştirilmesinin anlamını bir yere öncelikle not edilmeli.

Suriye’de Kobani, Tel Rıfat, Cizre ve Derik’te; Irak’ta Kandil, Asos ve Hakurk’ta Kürt silahlı örgütlerinin bulunduğu bölgeler bombalandı.

Milli Savunma Bakanlığı’na göre “terörü kaynağında yok etme stratejisi” hedefiyle 89 adet barınak, sığınak, mağara, tünel, mühimmat deposu, karargâh ve eğitim kampı imha edildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi; Suriye topraklarının 700 kilometre kare alanın bombalaması sonucunda 31 kişinin öldüğü, 40 kişinin yaralandığı, ölenlerin 12’sinin Suriye ordusu askeri olduğu iddia ediliyor.

Sonrasında bir kez Öncü Pınar sınır kapısına ve iki kez Karkamış ilçesine roketli saldırı oldu, iki kişi öldü. Karkamış’ın karşısındaki bölge Türkiye uçakları tarafından 20 Kasım gecesi bir kez daha bombalandı. Saldırılara ve bombalamalara karşılıklı misliyle yanıt verme atışlarının bir süre daha devam etmesi bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaz başında, “bir gece ansızın gelebiliriz” diyerek yeni bir sınır ötesi askeri operasyonun gündemlerinde olduğunu açıklamıştı. Cumhurbaşkanının sözünü ettiği daha çok kara askeri operasyonuydu. Rusya ve ABD yönetimleri kara askeri operasyonuna vize vermediklerinden olsa gerek, operasyon Türkiye’nin aktüel gündeminin gerisine düşmüştü.

19 Kasım’daki hava kuvvetleriyle sınırlı bir askeri operasyona her iki ülkenin bilgisinin olması ve onay vizesinin çıkmış olması ihtimali oldukça yüksek.

Buna dair en önemli işaret şu: Türk Hava Kuvvetlerine ait askeri uçaklar 19 Kasım gecesi Suriye ve Irak’ta Kürt silahlı güçlerinin bulunduğu bölgeleri bombalamadan bir gün önce ABD’nin Erbil Başkonsolosluğu, Irak ve Suriye’nin kuzeyine askeri harekât düzenlenebileceği konusunda kendi vatandaşlarını uyardı. Bu, en azından askeri operasyon konusunda ABD tarafının bilgisi olduğunu gösteriyor.

Keza Cumhurbaşkanı Katar dönüşü uçakta gazetecilere, ‘bunun sadece bir hava harekâtıyla sınırlı kalması söz konusu değil’ diyerek, iktidarın kara harekâtı hazırlığı içinde olduğunun haberini verdi.  Gaziantep’in Karkamış ilçesinden okulları tatil edilmiş olması kara harekâtı ihtimalini güçlendiren  işareti olabilir. Bu süreçte ‘yeni çözüm süreci’ hariç beklenmeyen pek çok şey hızla gelişebilir.

Gizemli İstiklal terör saldırısı sonrasında, askeri operasyon için hem içerde hem de dışarda siyasal ortam oldukça elverişli bir hal aldı. İstiklal saldırısının arka planında bu siyasal ortamın oluşturulması ihtimali oldukça yüksekti.

Seçimlere 7 ay gibi bir zaman kaldı. Birçok soruyu ortaya çıkaran siyasal atmosferde, İstiklal terörü konusunda, iktidarın seçim çalışması kapsamında ayak izini süren çok sayıda değerlendirme yapıldı, kuşkular dile getirildi.

Sanığın; IŞİD mi, SDG mi, ÖSO mu, PYD mi, yoksa başka birileri adına mı terör saldırısını gerçekleştirdi/çalıştığı bilinmeden, siyasi kimliği dahi netleştirilmeden menzile silahlı Kürt örgütleri anında yerleştirildi.

İktidar bunların bir tekini dahi ciddiye almadı, hiçbir girişimde bulunmadı. Hızla zaman geçirmeden operasyon düğmesine bastı.

İktidarın güvenlikçi ve askeri politikalarını siyaset ve toplum her zaman sorgusuz, sualsiz satın almakta. Teröre karşı mücadeleyi kutsayan siyaset, toplum ve muhalefet; gizemli hissettiği plana hak ettiği ölçüde kuşkuyla yaklaşma cesaretini yine gösteremedi.

Askeri ve güvenlikçi politikalar yarım asırdır uygulanmasına rağmen başarılı olamamıştır. 92 yıldır uygulanan baskıcı yöntemlerle, toplumun sıkı sıkıya sarıldığı toplumsal barış umudunun kemirilmesine devam ediliyor.

50 bini aşan insanı toprağa vermiş acılı bir toplum veya siyasetçi davranışı gösterenlerin sayısının bu ülkede parmakla sayılabilecek kadar az olduğu bir kez daha görüldü.

13 Kasım ve 19 Kasım aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu sarmalın farklı iki yüzü gibi görülüyor. Türkiye siyaseti ve toplumu bu imtihandan da geçemedi.

İstiklal’deki gizemli terör saldırısı sonrasında beliren sorular açığa çıkarılmadan, katledilenlerin ‘toprakları kurumadan’, toplumun güvenliğini riske atan, acılara yeni acılar ekleyen operasyon başlatıldı. Bu operasyonun sorgulanmamasının, yaşananlardan zerrece tecrübe edinilmemiş olunmasının ötesinde bir anlamı var.

Bu da iktidarın verili koşullarda kazanmayı riskli görüldüğü seçimlerde, toplumun üretilmiş ‘beka ve güvenlik kaygısını’ seçim çalışmasının ve siyasetinin aracına dönüştürme olasılığının hiç dikkate alınmaması veya hafife alınmasıdır.

Yaklaşan seçim sürecinde; Cumhur İttifakı, Altılı Masa ve HDP/Kürtler üçgenindeki güç değiştirmeye yönelik girişimler, 1 Kasım 2015 seçimleri öncesindeki beka eksenli güvenlikçi politikalara benzer çabalar, daha çok gelişebilir.

Mesele Kürt sorunu bağlamında bir konu veya sorun olduğunda, Türkiye’nin hiçbir hukuk, kural ve kritere sahip olmayan bir iktidar tarafından yönetildiği unutuluyor. Keza toplumun geniş çevreleri tarafından haklı olarak zerrece güven duyulmayan bir İçişleri Bakanı’nın eliyle ‘terörle mücadele’ kisvesi altında muhalefeti dizayn etme operasyonlarına güçlü destek veriliyor.

Neredeyse son altı yıldır her hafta birkaç kez ‘bittiler, inlerine girdik, artık ayakkabı numaralarını varana kadar  biliyoruz, bu bahar terör örgütünün sonu gelecek” biçiminde açıklamalarla başarısızlıklarının üstünü örtmeye çalışan İçişleri Bakanı’nın yalanları dizi izler gibi izleniyor.

Korku ve kaygı iklimi; toplumun derin uykusunun devam etmesini, iktidarın hedefine varmasını kolaylaştıran ‘terör’ sarmalının sürmesini sağlıyor. Bu, ekonomik ve siyasi krizin derinleşerek sürmesine ve kaos ortamının güçlenmesine bir biçimde rıza göstermek anlamına gelecektir.



Melike Işık Tüm Yazıları

Sahipsiz köpeklere yönelik saldırılara son!

Sokak köpeklerinin konumunu ve fotoğraflarını yayımlayan web sitesi Havrita’nın son aylarda gerçekleşen köpek cinayetleriyle ilişkisi gündeme gelince toplumdan tepki yağdı. 

Uygulamada önce kendi halinde öylece yatan sahipsiz köpekler, ardından kimi sahipli köpekler ve hatta köpekleri besleyen insanlar sanki varlıkları birer suçmuş gibi ifşalanarak hedef gösterilmeye başlandı. 

Uygulamanın son aylarda artan köpek cinayetleriyle ilişkili olduğu ve uygulamada işaretlenen bölgelerdeki köpeklerin zehirleme gibi saldırılarla karşılaştığı belirtiliyor. Sosyal medyada bu işaretlemelerin gündem olmasıyla sitenin kapatılması için binlerce imza toplandı. Nihayetinde siteye ve sosyal medya hesaplarına erişim engellendi fakat sahipsiz köpeklere yönelik saldırılar devam ediyor.

Uygulamanın sahipleri her ne kadar uygulamanın “önlem ve bilgilendirme” amacı taşıdığını ve hatta hayvan refahını gözettiğini iddia etse de “başıboş köpek çeteleşmesi”, “köpek saldırısı” gibi başlıklarla daha en başından çözüm sunma amacından ziyade bir korku ve nefret aşılama amacı güttüğü anlaşılıyor. Üstelik Havrita, diğer pek çok köpek düşmanı sosyal medya hesabı tarafından destekleniyor. Tüm bu siteler ve sosyal medya hesapları, sokaktaki sahipsiz köpeklere yönelik bir nefretin örgütlenmesi ve yöntemi muğlak bir “başıboş köpeklerden kurtulma” gayesinde birleşiyor. 

Sokakların köpekler için güvenli bir yer olmadığı ve sahipsiz köpek nüfusunun kontrol edilmesinin hem hayvanlar hem insanlar için gerekli olduğu konusunda herkes hemfikirken yapılan bu “başıboş sokak hayvanlarından kurtulma” vurgusu, yöntemi ne olursa olsun başıboş köpeklerden kurtulmak için başvurulan her yöntemin meşru olduğu fikrini pekiştiriyor. 

Oysa medyada sokak hayvanlarını hedef göstererek sunulan saldırıların sorumlusu sokak köpekleri değil; hayvan hakları savunucularının yıllardır dile getirdiği güvenli kısırlaştırma seferberliğini yürütmeyenler, hayvanları birer silah olarak kullanan sahipler ve hayvanların barınma, beslenme gibi temel haklarını hiçe sayan yönetimlerdir. Gelgelelim hesap vermeye, sorumluluk almaya pek de niyeti olmayan tüm bu sorumlular, sahipsiz köpekleri toplamayı, zehirlemeyi ve hatta öldürmeyi bir çözümmüş gibi sunmaya cesaret edebiliyorlar.

Havrita gibi, hayvanların temel haklarını doğrudan tehdit eden uygulamalar tamamen kapatılmalı, bu uygulamalar aracılığıyla hayvanlara saldırılar düzenleyenler 5199 sayılı Hayvanların Korunması Kanunu’nu ihlalden cezalandırılmalı. 

Sokak köpeklerine yönelik saldırılar ve onları hedef alan söylemlere derhal son verilmeli. 

Melike Işık

(Sosyalist İşçi


Meltem Oral Tüm Yazıları

Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalı

İkinci Karabağ Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçti. 44 gün süren savaşta her iki ülkeden 6 binden fazla asker öldü, yüzlerce kişi kayıp, Azerbaycan hâlâ Ermenistanlı savaş esirlerini tutuyor. Savaş bitmiş gibi görünse de yaz ayları boyunca sınır çatışmaları, ölümler, Azerbaycan’ın geçiş yollarını kapamak gibi hamleleri devam etti. 

Geçen temmuz ayında AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları tarafından iki ülkeye müzakerelere dönme çağrısı yapıldı. AGİT Minsk Grubu, 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan ve Karabağ sorununun çözülmesi için, farklı çıkarlara sahip uluslararası ve bölgesel güç olan ülkelerin dahliyle çalışmalar yürüten bir oluşum. Grubun eşbaşkanları ABD, Rusya ve Fransa temsilcilerinden oluşuyor.  

Savaşın ardından başbakan Nikol Paşinyan’ın istifasıyla birlikte Ermenistan erken seçime gitti ve Sivil Sözleşme Partisi yüzde 53,9 oy aldı. Yeniden başbakan seçilen Nikol Paşinyan da barış görüşmelerine hazır olduklarını deklare etti. Paşinyan’ın müzakere çağrısından iki gün sonra CNN Türk’e röportaj veren Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ise Ermenistan’ın barış anlaşmasına hazır olmadığını hatta karşı olduğunu iddia ederek “pişman olacaklar” dedi. “Savaşı başlattık” itirafında bulunan Aliyev, konuyu Zengezur koridoruna getirdi. 

Son dönemde Türkiye’den hem Erdoğan’ın hem de İbrahim Kalın’ın demeçleriyle birlikte, Azerbaycan ve Ermenistan meselesine dair müzakere açıklamaları iyice hız kazandı. Ancak Türkiye’den yapılan normalleşme açıklamalarının merkezinde halklar arasındaki barıştan ziyade “ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliği” var. Zaten Karabağ’daki savaşın sona ermesinin hemen ardından, aralarında son günlerde adı Pandora belgeleriyle anılan Cengiz Holding’in de olduğu, inşaat, maden, enerji sektörlerinden 11 firma Azerbaycan devletiyle büyük anlaşmalar imzalamıştı. Anlaşmalar Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde yol yapımı, inşaat, madencilik gibi faaliyetleri kapsıyor. 

Ambargo

Geçen haftalarda normalleşme meselesine dair “diplomasi başlarsa bir şeylerin alınıp verilmesi lazım” diyen Erdoğan tıpkı Aliyev gibi, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimin Zengezur koridorunun açılmasıyla hallolacağını söylemişti. İki liderin de barışın inşasından anladığı, Azerbaycan ve Nahcivan arasında kara ve demiryolu inşa edilmesi gibi görünüyor. Yine iki lider için de Ermenistan’ın barıştan yana olup olmadığının göstergesi, koridorun açılmasını kabul edip etmeyeceği belli ki. İbrahim Kalın da aynı günlerde katıldığı bir televizyon programında normalleşmeye dair bakışını “Bakın Ermenistan fakir bir ülke. Azerbaycan, Türkiye ekonomileri var. Bundan faydalanabilir” sözleriyle açıklamıştı. 

İbrahim Kalın’ın dem vurduğu Ermenistan ekonomisini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden birisi Türkiye’nin Ermenistan sınırlarını kapalı tutarak uyguladığı ambargo. Azerbaycan ve Türkiye tarafından normalleşme görüşmelerinin adeta bir koşulu olarak konulan Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Türkiye arasında Ermenistan ve Nahcivan’dan geçerek birleşmesi planlanan kara ve demiryolu hattı. Hattın Ermenistan kısmı 43 kilometre. Türkiye devletinin tek taraflı olarak kapattığı sınır ise 325 kilometre. Türkiye devleti iki ülke arasındaki normalleşme müzakerelerinde bölgesel güç olarak kendi çıkarlarını dayatmak yerine, hızla kapalı tuttuğu Ermenistan sınırını açmalı.

---

‘Kardeşlik’ sözlerinin gizledikleri

İktidar tarafından halka, Azeriler ve Ermeniler arasındaki mücadelenin tarihsel bir kavga olduğu anlatılıyor. ‘Kardeş Azerbaycan’ı desteklememiz gerektiği söyleniyor. Türkiye’yi yönetenler neden bu propagandayı yapıyor?

Karabağ’daki savaşın ardından, Azerbaycan’ın kontrol etmeye başladığı bölgelerde inşaat, maden, mühendislik faaliyetleri için Türkiye’den ondan fazla firmayla milyon dolarlık sözleşmeler imzalandı. Olağan şüpheliler Cengiz Holding, Kalyon Grup, Kolin İnşaat, Özgün Yapı bu firmalardan bazıları. Anlaşmaların en büyüğü Cengiz Holding’e ait Eti Bakır ve Azerbaycan Ekonomi Bakanlığı arasında imzalandı. Eti Bakır ayrıca bir madenin 30 yıllık arama ve işletme ruhsatını aldı. Cengiz ve Kalyon’un ortak şirketi Artvin Maden’e ruhsatlar verildi. Birkaç gün önce Cengiz Holding, ikisi Karabağ’da olmak üzere 3 yeni bölgede maden arayacağını duyurdu. Kolin İnşaat ve Özgün Yapı tarafından, Azerbaycan’dan Şuşa’ya giden ve Aliyev’in zafer yolu dediği yol yapılıyor. Bunların dışında çok sayıda altyapı, yol, inşaat anlaşmaları yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşın merkezinde de en zengin aileler ve yükselen holdinglerin çıkarları duruyor.


Nevzat Onaran Tüm Yazıları

Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis’in Varlık Vergisi çilesi

Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis, TC vatandaşı iki Rum. Varlık Vergisi evraklarını elime aldığımda neler yaşanmış olacağını tahmin ederek yazdım.

Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis’in Varlık Vergisi evraklarını benimle paylaşan Yetvart Tomasyan ağabeye teşekkür ederim.

Yılların tanıklığıyla sararmış bir sürü evrak. İlk kez Varlık Vergisi makbuzu gördüm. Kaybolmasın diye bir kısmı ataşla bir kısmı da toplu iğneyle tutturulmuş, iğnenin çevresi paslıdır… Şirketin 14475 olan Ticaret Sicil Numarası evrakında Osmanlıca matbu yazılar da vardır.

Ruhsattaki fotoğrafa göre Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis, çok değil 20 yıl öncesi “can pazarından” kurtulmuş olanlardandı. Nice tanıdıkları ya ölmüş ya da terk-i vatan etmişti ya da kimliği elinden alınmıştı.

Faşist Hitler'in Avrupa’yı işgali ve Sovyetler Birliği’ne saldırmasının yarın ne getireceğinin büyük korkusu her yerdedir. Yunanistan’ı ve Bulgaristan’ı işgal eden Alman ordusu Trakya sınırındadır. Gerçi Türkiye savaşa girmemiştir, “oh” daha ağızdan çıkmadan ve cevabı verilemeyen soru: “Peki ne olacak?”

Hayatın her anı, Hrant Dink’in yazdığı gibi güvercin tedirginliğindedir…

Önceki dünya savaşında Anadolu’da neler olduğu hafızada canlıdır. 1910’lardan itibaren… Ermeni misin?.. Rum musun?..

Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis, 1941’deki 20 kura askerliğe çağrılmış olsalar 1942’de işlerinin başında olamazlardı, ama rahat da değildiler. Çünkü birçok tanıdığı gitmişti. Amele taburlarındaki askerlik haberleri pek de hoş değildi.

1942’ye gelinmişti, ama ya sonra “ne olacak?”

İnsanın kendini yiyip bitirdiği anlar; ‘zor’ geçen dakikalar ve ‘kolay’ geçen yıllar.

Ölüsü, resmen firari

Hayattayken, ölünce “kalanın başına ne gelecek?” sorusunu düşünmek de ayrı dert. Cevapsız sorulardan kurtulmak mümkün değil. Üç-beş ay önce Pangaltı’da Andon kızı Maryam Urkapyan ölmüştü, geride kalanları neler çekmişti.

Peki suçları neydi? Makbul kimlikten değildi. Bu, yeterdi! Veraset işlemine başladıklarında anlamışlardı ki, Pangaltı’da 1 Mart 1942’de ölen Andon kızı Maryam Urkapyan, resmen firariydi ve malı mülkü de Harem’den Cevri Kalfa adına kurulan Cevri Usta Vakfı'na verilmişti.

Akıl alır gibi değil. Ne demek ölüsü, resmen firari? Öyle.

Cevri Kalfa mı?

1808’deki kalkışmada haremde hayatını kurtardığı II. Mahmud’un kıymetlisi, adına Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi açtırmış, hatta Çamlıca’da da bir köşk yaptırmıştır.

TC adaleti: 1942’de İstanbul’da yaşayıp, ölen Andon kızı Maryam Urkapyan, 1915’ten beri yok 1923’ten beri firariydi…

Ne delili? Kara kaplı deftere göre öyle.

Maryam Urkapyan’ın çocukları mahkemeye gider gitmesine de yıllar geçer. Bir ömür misali. 21 yıl sonra 1963’te Anayasa Mahkemesi oy çokluğuyla kararını verir: Maryam Urkapyan firaridir, malına ve mülküne de el konulmalıdır.

Bir şey anlayabildiniz mi? Ölen nasıl firari olur da malına mülküne el konur? El konmakla kalınmamış, tapu kaydı da değiştirilmiştir.

Emvâl-i metrûke mevzuatı adaleti böyledir. Bu mevzuatın temel kanunu 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu ile bunu değiştiren 15 Nisan 1923 tarih ve 333 sayılı kanunu yazmıştım. 333 sayılı kanun mülkiyeti ve ekonomiyi Türkleştirmenin kanunudur, 8 Kasım 1988’e kadar yürürlükte kaldı.

Başbakan: Türkçülük kan meselesi

Özel mülk, hani kapitalizmde kutsaldı. Yoksa Türkiye kapitalist değil mi?

İstisnasını unutmayalım! Türk kapitalizminde bazılarınınki hariç, mülk kutsaldır. Türk Nüfus Mühendisliği’ne göre “7 değil 77 ceddim buradaydı” demen seni kurtarmaz. Maryam Urkapyan’ın ölüsünün firari olması gibi.

TC vatandaşı Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis, devlete memur olamazlardı, biliyorlardı. İki ortak kerestecilik yapıyordu Unkapanı Cibali’de.

Geçmiş aslında geçmemişti. Sanki her gün öncesinin tekrarıydı. Pandeli Düğüncüoğlu ve Menelaos Kostantinidis, cevap bulamadığı bitmeyen sorulardan bunalmıştır. Dünya savaşı üstüne bir de ekonomik sorunlar…

Ve radyo ajanslarında ve gazetelerde bitmez tükenmez vergi haberleri…

Zaten üç ay önce Başbakan Şükrü Saracoğlu'nun 5 Ağustos 1942’de TBMM kürsüsünde hükümet programını açıklarken neler dediği hatırdadır: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız (bravo sesleri, şiddetli alkışlar). Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar lâakal (en azından) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir (bravo sesleri alkışlar). […] Bizde imtiyazlar ve sınıflar asla mevcut olmadı. Demokratlık Türk tarihinin derinliklerinden yuvarlanıp gelen büyük bir hakikattır. Biz halkçı idik, halkçıyız ve daima da halkçı kalacağız. Tek partili bir devlet kurmuş olmamız başlıca bu büyük hakikata dayanıyor. Biz ne sarayın ne sermayenin ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir.”

Bu, nasıl sınıfsız ve kaynaşmış topluluktur?

Başbakan Saracoğlu, gayet açık konuşmuştu. “Biz Türküz, Türkçüyüz” ve “Türkçülük kan meselesi” diyen Saracoğlu 11 Kasım 1942’de hükümetinin iktisadi politikasını açıkladı. Varlık Vergisi dokuz maddeden biriydi: 1- Elbiselik kumaş ve ayakkabı; 2- Hububat; 3- Bulgur; 4- Pirinç; 5- Yağ; 6- Şeker; 7- Kumaş; 8- Kömür; 9- Varlık vergisi. Tasarı maddeleri okundu, oylandı ve kabul edildi. Oylamaya 350 milletvekili katıldı, tamamı tasarıya “evet” dedi. Varlık Vergisi Kanunu sonraki gün yürürlüğe girdi. Kanun 15 Mart 1944’e kadar yürürlükte kaldı.

Dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte'nin 1947’de yazdığı ve 1951’de yayımladığı kitabıyla doğrudan bilgilendik. Faik Ökte, Varlık Vergisi’nin sayılabilecek iktisadi nedenlerine “şoven milliyetçiliğin, ırkçılığın damgası vardır” gerekçesini[1] eklemekten de kaçınmadı.



Onur Korkmaz Tüm Yazıları

Nükleer silahlar neden yasaklanmalı?

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgal edilmesi nükleer silahlanma caydırıcılığı tartışmasını da yeniden gündeme getirdi. Hatta geçtiğimiz günlerde New York Times’da yayımlanan bir makaleye şu başlık atıldı: “Ukrayna 30 yıl önce nükleer silahlarını teslim etti, şimdi pişmanlık içinde.” 

Makalede Ukrayna’nın soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından 1994’teki Lizbon Protokolü ile elindeki nükleer başlıkları Rusya’ya teslim ettiği hatırlatılıyordu. Eski Savunma Bakanı tarafından söylenen şu sözler aktarılıyordu: “[Nükleer] kapasitemizi bir hiç uğruna verdik.”

Her ne kadar makale bir pişmanlıktan bahsetse de tarihi deneyimler sayesinde biliyoruz ki nükleer barış getirmez ve bombaların üzerine barış inşa edilemez. Emperyalist rekabet ve nükleer silahlanma yarışı sadece ölüm ve sefalet getirir. 

Hatırla: 1945’te ne olmuştu?

İnsanlık tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1945’de gerçekleşti. 6 Ağustos’ta ABD bugünkü nükleer silahların etkisin yanında oldukça küçük kalacak 12-13 kilotonluk bir bombayla Hiroşima’yı, 3 gün sonra da 20 kilotonluk bir bombayla Nagazaki’yi vurdu. Amerikalı gazeteci John Hersey Hiroşima adlı kitabında bu iki kentte yaşananı şöyle anlatmıştı: 

“Bu iki kentte önce gözleri kör eden bir ışık, eşyaların, insan derisini tutuşturan bir sıcaklık, sonra korkunç bir gürültü ile yapıları yerle bir eden sesten hızlı hareket eden bir şok dalgası ve arkadan da ağaçları söken, eşyaları, insanları uçuran kasırgalar, küçük ve ilkel iki atom bombasının hissedilen ilk belirtileri oluyordu.”

Hiroşima'daki atom bombası saldırısından dolayı yaklaşık 140 bin, Nagazaki'de ise 80 bin insan çoğunluğu o anda olmak üzere bir yıl içerisinde öldü.  Beş yıl içinde ölenlerin sayısının ise Hiroşima’da 200-250 bine, Nagazaki’de 150 bine ulaştığı tahmin ediliyor. Etkileri de hala sürüyor; başta kan kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli artışlar görülüyor. Gelecek kuşaklardaki etkisi ise henüz hala tam olarak tahmin edilemiyor.  

1945’den ders çıkarmamak

Bu felaketin ardından soğuk savaş ve nükleer silahlanma yarışı başladı. 1945-1980 yılları arasında yapılan nükleer denemeler sebebiyle yaklaşık 2.4 milyon insanın hayatını kaybedeceğini öngörmek mümkün. Nükleer santraller bugüne kadar yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Milyonlar ise sızıntı ve serpintiden etkilendi. Fukuşima Nükleer Felaketi sonrasında radyasyon Avrupa’ya kadar ulaştı.

Emperyalist silahlanma yarışı 

Bugün doğrudan nükleer silah sahibi dokuz ülke var. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş NATO paylaşım ülkesini sayarsak bu sayı 14’e çıkıyor. 58 megaton güce varan nükleer silahlardan söz ediyoruz. Bu büyüklüğü şöyle daha iyi ifade edebiliriz: 25 megatonluk tek bir bomba, içerisinde yaşayan 18 milyon insan ile birlikte İstanbul gibi bir metropolü komple yok etmeye yetebilir. 

Bugün dünyada 19 bine yakın nükleer başlığın üzerinde yaşıyoruz.  Bunların yarısı bile dünyadaki canlı hayatını yok edebilecek, yüzde 1’i ise tarım alanlarının yok edebilecek ve kıtlık başlatabilecek güçte. 2 binden fazlası da yarın ateşlenecekmişçesine hazırda bekliyor. Dünya barışını da gezegeni de tehdit etmeye devam ediyor. 

Bedelini kim ödüyor?

Bu emperyalist güçler sadece silahları ellerinde bulundurmak için yılda 105 milyar dolar harcıyor. Sadece ABD’nin 10 yıllık nükleer silah bulundurma maliyeti 634 milyar dolar. 

Bu bütçeler başka halklar üzerinde kurulan sömürüden ve yurttaşların eğitim sağlık gibi harcamalarından kesiliyor. (Bu paranın boyutunu şöyle düşünebilirsiniz; pandemi döneminde Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık bütçesi 2,5 milyar dolardı.) 

Ne yapmalı?

Biz başta kendi yurttaşı olduğumuz ülkelerin savaşına, emperyalist müdahale ve söylemlerine, nükleer ve silahlanma bütçelerine karşı birleşmeli ve mücadele etmeliyiz. 

Barışı ancak sıradan insanlar olarak bizler kalıcı şekilde inşa edebiliriz.

Onur Korkmaz



Ozan Tekin Tüm Yazıları

Kapitalizmin krizine karşı sosyalist alternatifi inşa edelim

Bundan 30 yıl önce Stalinist rejimlerin çöküşüyle birlikte liberal demokrasilerin zaferi ilan edilmişti. Kapitalizm, “insan toplumunun içinde yaşayabileceği en iyi sistemdi”; dolayısıyla artık alternatif aramaya gerek yoktu. 

Sistemin ideologlarının bu iddiasının ömrü pek de uzun olmadı. 1990’larda Batı dünyasının çeşitli yerlerinde neoliberalizme karşı işçi hareketleri yeniden ortaya çıkmaya başladı. 1999’da Seattle’da başlayan antikapitalist hareket, egemen sınıfın kurumlarını itibarsızlaştırdı. Ardından ABD’nin Ortadoğu işgallerine karşı tarihin gördüğü en büyük savaş karşıtı hareket ortaya çıktı. Yetmedi, 2008’de çok büyük bir küresel ekonomik kriz patlak verdi. Bunu Ortadoğu’da Tunus ve Mısır’la başlayıp tüm bölgeye yayılan, diktatörleri deviren isyanlar takip etti. 2000’lerde dünyanın birçok yerinde aşırı sol hareketlerin büyümeye başlaması sürecini, sisteme yabancılaşan insanların öfkelerini istismar eden aşırı sağcı hareketlerin de güç kazanması ve tüm dünyada Trump ile birlikte başlayan otoriterleşme dalgası izledi. Egemen sınıflar içerisindeki neoliberal konsensüs de darmadağın oldu. 

Bunun ardından, 2019, küresel isyan yılı olarak tarihe geçti ve 25 ülkede birden kitlesel rejim/hükümet karşıtı protesto gösterileri yaşandı. Pandemi, kapitalizmin eşitsizliklerini görünür kılan ve derinleştiren bir başka dönem oldu. İnsan yaşamı ile kâr güdüsü karşı karşıya geldiğinde egemen sınıfın hiçbirimizi önemsemediği ortaya çıktı. Bu arada iklim krizi de BM kurumlarına bile “kırmızı alarm” verdirtecek hâle büründü.

Yani nihai zaferin ilan edilmesinin ardından kapitalizmin bir günü bile aslında olaysız geçmedi. 

Bugün emperyalist hegemonya mücadelesinin sonuçlarını Ukrayna’da işgal ve savaş, Tayvan’da savaş tehdidi olarak yaşıyoruz. Binlerce insan savaşlarda ölmeye devam ediyor. Afganistan’dan Suriye’ye, Ortadoğu’daki savaşlar büyük bir mülteci akınına ve bununla birlikte ırkçılığın yükselmesine yol açtı. Ekonomik krizden bir türlü çıkılamadı ve şu an en “ileri” ekonomilerde bile enflasyon ve hayat pahalılığı tartışılıyor.  42 ülkede 161 milyon kişi gıda konusunda aşırı uç bir tehlikeye savruldu. Enerji fiyatlarına fahiş zamlar gelmeye başladı. İklim krizinin etkileri büyüyüp aşırı sıcaklar, kuraklık, seller ve orman yangınları şeklinde büyük bir ekolojik yıkımın içinden geçmekte olduğumuzu gösteriyor. 

Neoliberal merkez partileri erirken, politik kriz istikrarsızlığı derinleştiriyor. İngiltere’nin başbakanı birkaç haftada istifa etmek zorunda kalabiliyor. Kapitalizm çoklu bir krizin içerisinde, deyim yerindeyse tel tel dökülüyor. 

Ancak dönem sadece felaketler çağı değil: Felaketler, ama aynı zamanda isyanlar çağı. 

Kapitalizmin krizlerden kurtulamadığı günlerde sıradan insanların inisiyatifleriyle gelişen hareketleri de heyecanla izliyoruz. Arnavutluk’ta Mayıs ayında sokağa çıkan işçiler “Oligarkları vergilendirin, halkı değil” diyerek yükselen hayat pahalılığına karşı direndiler. Sri Lanka’da yoksulluk nedeniyle başlayan isyanlar sonucunda başkan devrildi. İngiltere’de “Artık yeter” hareketi çok geniş kesimlerin ilgisini çekiyor. Ücret artışları, yükselen enerji faturalarına bir yanıt olarak kamulaştırma, gıda bankalarına duyulan ihtiyacın sona erdirilmesi, hızla yükselen kiralara karşı önlem alınması ve zenginlerin vergilendirilmesi gibi talepler dillendiriliyor. Başta demiryolu olmak üzere birçok sektörde on yıllardır görülmedik ölçüde yaygın grevler yaşanıyor. Güney Afrika’da iki rakip sendika birleşti ve greve gitti, 11 şehirde yüzbinlerce işçi sokağa çıktı. Sudan’da askeri diktatörlüğe karşı halk isyanı başladı, Darfur’da sağlık emekçileri ve petrol işçileri grevde. ABD’de de demiryolu işçileri greve gidiyor. İran’daki halk isyanı, kitle grevleri ve eylemlerle rejimi sarsıyor.

Bu tarz isyanlar son derece önemli ve bunları yalnızca heyecanla izlemekle yetinemeyiz. Çünkü solun, sendikal hareketin yoksulluğa karşı mücadeleyi örgütleyememesi ve başı çekememesi durumunda hükümetler sağcı yanıtlar üretiyor, göçmenleri hedef hâline getiriyorlar. Dolayısıyla insanların sisteme yönelik tepkilerini, yoksulların isyanını kanalize edebileceğimiz alternatifler, eylemler, protestolar, örgütlenmeler yaratmamız çok çok önemli. 

Tüm dünyada antikapitalist sol kendini bu mücadeleler içinde var edebilir ve etmelidir de. Zira bugünün krizlerine verilebilecek yanıtlar sosyalizm mücadelesindedir. 

Ekim Devrimi yoksulluğu bitirmek ve eşitliği sağlamak için atılmış devasa bir adımdı. Aynı zamanda ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, LGBTİ+ fobisinin panzehriydi. Ezilen uluslar Bolşevikler’in öncülüğünde işçi sınıfının mücadelesiyle özgürleşti. I. Dünya Savaşı’nı Almanya ve Rusya’daki devrimler durdurdu. Ekonominin kâra değil insan ihtiyaçlarına göre planlandığı ekonomiler yayılabilseydi, iklim krizi bugünkü durumuna gelmeyebilirdi. 

Dolayısıyla çare “kâr değil insan” diyenlerin yeni bir dünyayı yaratma potansiyelinde. Uluslararası Sosyalist Akım’ın 30’u aşkın ülkedeki tüm örgütleri kendi yerellerinde, böylesi öfkelerin parçası olup mücadeleye yön vermeye çalışıyor. Biz de Türkiye’de bunu en güçlü şekilde yapmalıyız. 

Kapitalizmin krizine karşı sosyalist alternatifi büyütmek için örgütlenmeliyiz.




Roni Margulies Tüm Yazıları

Sayı sayan arılar

Amerika’da tavuk çiftliği sahiplerinin tavukları nasıl öldüreceği tartışılıyor. Toplumun bütünü konuyla hiç ilgilenmiyor herhalde, ama çiftçilerle hükümetin tarım bürokrasisi arasındaki anlaşmazlık sürüyor.

Geçtiğimiz dönemde Amerika’da 49 milyon tavuk ölmüş veya öldürülmüş. Ya kuş gribinden ölmüş ya da hasta tavuklarla temaslı olduğu için öldürülmüş.

Kuş gribi salgını olduğu hükümet tarafından resmî olarak ilan edildikten sonra, bir tavuk çiftliğinde grip görülürse kurallara göre o çiftlikteki tüm tavukların hasta olup olmadıklarına bakılmadan öldürülmesi gerekiyor. Kurallara uyan çiftçilerin zararını hükümet telafi ediyor.

Hayvanları öldürmenin hükümet tarafından onaylanmış iki yöntemi var. Biri karbondioksit ile zehirleme, diğeri de yangın söndürme cihazlarında kullanılan köpükle boğma. Milyonlarca hayvanın bu yöntemlerle öldürülmesi sizin gibi bana da insanlık dışı bir vahşet gibi görünüyor, ama bu ikisi daha az zalim olan yöntemler!

Üçüncü yöntem ancak bu ilk iki yöntemi kullanması mümkün olmayan ve bunu tarım görevlilerine kanıtlayan çiftçiler tarafından kullanılabiliyor. İngilizcesi “ventilation shutdown plus (VSD+)” yani “havalandırmayı kapatma artı”. Buradaki “artı” bölümü, hayvanların en az üç saat boyunca yüksek derecede sıcağa maruz bırakılması.

Hayvan haklarını savunanlar bu yöntem hakkında “hayvanları canlı canlı pişirmekten farksız” diyor.

Avrupa’da da görevliler bu yöntemin “büyük olasılıkla hayvanlar için son derece acılı” olduğunu ve “hiçbir zaman kullanılmaması” gerektiğini söylüyor.

Şu aralar Amerika’da yaşanan tartışma, çiftçilerin herhangi bir şey kanıtlama veya izin alma gereği olmadan bu yöntemi kullanabilmek istemesinden kaynaklanıyor.

Niye istiyorlar?

Evet, doğru tahmin ettiniz. Çünkü bu en ucuz yöntem, kâr oranlarını en az etkileyen yöntem.

Kargagillerle arıgiller

Eskiden insan ile diğer hayvanlar arasındaki fark tartışıldığında bizim şunu, şunu ve şunu yaptığımız, diğerlerinin yapamadığı söylenirdi. Zamanla bütün bu farkların aslında fark olmadığı, diğerlerinin de aynı şeyleri yaptığı ortaya çıktı. Örneğin, ben okuldayken sanırım en çok vurgulanan fark bizim alet kullanmamızdı. Şimdi biliyoruz ki pek çok hayvan alet kullanıyor. Bize zaten çok yakın olan şempanze ve diğer primatlar kullandığı gibi, bizim değil dinozorların yakın akrabası olan kuşlar da, en başta kargalar olmak üzere, alet kullanıyor. Dahası, evrimin bilemediğimiz bir azizliği sonucunda corvid ailesinin (kargagillerin) en zekileri olan New Caledonia adası kargaları doğada hazır buldukları bir şeyi (bir dal, bir taş, bir yaprak) alet olarak kullanmanın yanı sıra, bir şeyi bir şeye ekleyerek veya bir şeyi gagalarıyla eğip bükerek alet imal edebiliyor.

Şaşacak bir şey yok. Darwin çok netçe ifade eder ve o dönemde kabul edilmesini insanların en zor bulduğu belki de budur: İnsan tüm canlılarla şu veya bu ölçüde akraba olduğuna göre, hiçbir özelliğimiz, ister fiziksel, ister zihinsel, ister hissî, gökten zembille bize inmemiştir, hiçbir özelliğimiz tümüyle bize özgü değildir. İnsanın tüm özellikleri bizden önce gelen hayvanlarda (atalarımızda) mevcut olup (belki daha ilkel, daha basit veya daha az bir şekilde mevcut olup) evrim yoluyla bize geçmiştir.

Dolayısıyladır ki, okul günlerimden beri insanı diğer hayvanlardan ayıran tüm duvarlar birer birer yıkılıyor. İnsanî diye düşündüğümüz her şeyin aynı zamanda hayvanî olduğunu keşfediyoruz.

Yakın zamanda karşıma çıkan ve özellikle çarpıcı bulduğum iki örnek vereyim. Çarpıcı buldum, çünkü örnekler gelişkin özelliklere sahip oldukları zaten bilinen şempanze, yunus veya kargalarla değil, arılarla ilgili. Böceklerle yani!

Londra Queen Mary Üniversitesi’nde araştırmacılar yabanarılarının oyun oynadığını belgeledi. Yapılan deneyde arılar ya düz bir yoldan uçarak besin içeren bir odacığa gidebiliyor ya da ana yoldan sapıp yolu biraz uzatarak içinde küçük, renkli, ahşap bilyeler olan bir odacığa uğrayıp bilyelerle oynaştıktan sonra besin odasına devam edebiliyordu.

Bilyelerle oynamak arılara hiçbir avantaj sağlamıyor, aksine besin maddelerine ulaşmalarını geciktiriyordu. Buna rağmen, arıların çoğunluğu oyun odasına uğruyordu. (Oynadıkları oyunu şuradan izleyebilirsiniz: https://www.npr.org/2022/11/05/1134355887/bumblebees-can-play-does-it-mean-they-have-feelings-study-says-yes).

Diğer bir araştırma balarılarının (Apis mellifera) sayı sayabildiğini kanıtlamış!

Berlin Özgür Üniversitesi’nde yapılan deney şöyle: 300 metre uzunluğunda bir alana 3,5 metre yüksekliğinde dört adet çadır konuyor. Arılar alanın bir ucundaki bir kovanda. Kovana en uzak iki çadırın arasına arıların sevdiği bir besin maddesi yerleştiriliyor. Kısa süre sonra arıların hepsi kovandan her çıktığında besini eliyle koymuş gibi buluyor.

Derken, kovan ile besin arasındaki çadır sayısı arttırılıyor. Ve arılar kovandan çıkıp üçüncü çadırla dördüncüsünün arasına gidiyor ve besin bulamıyor. Şaşırıp şaşırmadıklarını bilemiyoruz, ama çadırları saydıkları belli.

Arılar bile oyun oynayıp sayı sayıyorsa, dev kapitalist çiftliklerde küçücük kutularda yaşayan tavuklar canlı canlı pişirildiklerinde acı çekiyorlar mıdır sizce?



Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

“Ortak iyi”de yoldaşımız sığınmacılar

Sanırım bazı şeyleri tekrar tekrar söylemek gerekiyor.

Kendi ülkelerindeki savaş, açlık ve iklim felaketinden kaçarak başka ülkelere sığınanlar, o ülkede ve dünyada var olan sorunları görünür kılıyorlar, sorunun yaratıcısı değiller.

Şöyle bir bakalım, ekonomiden pek anlamam. Geçen gün Britanya’da işçi sınıfından gelen ama aynı zamanda ekonomi okumuş City Bank’da işe alınmış genç bir adam, finans sektörü balonunu anlatıyordu. Birçok şeyin yanında şunları da söyledi:

“Para tek başına bir şey ifade etmiyor, insanlara para dağıtsanız bile, her devlet bunu çok eşitsiz yapıyor. Yoksula yaptığı vergi indirimi ile zengine yaptığı vergi indirimi arasında dağlar kadar fark vardır. Mesela alınan vergilerden indirimi işçilere 50 TL yaparken zenginlere 50 bin TL yapıyor ve zenginler de bunu eve filan yatırıyor ve daha zengin oluyor.”

Toplanan vergiler ortak yaşam için sağlık, eğitim ve barınma başta olmak üzere kullanılmadığından yoksulun elindeki para devedeki pire haline geliyor. Yoksulun evi yokken ve evlerinden atılırken bu evler zenginlerin eline geçiyor yani bu evler buharlaşmıyor el değiştiriyor. Tüm dünyada bu oluyor. Artık üretim yapan fabrikalar yerine rantiyeler piyasayı sarmış vaziyette.

Bunun göçmenlerle alakası ne diye soracak olursanız şöyle, bir kere hiçbir sığınmacı keyif için tüm hayatını sıfırlayıp başka bir ülkeye sığınmaz. Aslında bunu herkes biliyor ama bu konularda bilgi önemli olmuyor maalesef. Mesela zenginler ya da orta sınıftan insanlar sığınmacılardan şikâyet ederken görüntü kirliliği başta olmak üzere (denize donla girmek ya da orada oturup yemek yemek ya da canım nasıl eğlenirler! Ne hakları var bazında) keyif hırsızlıklarından dem vururlar, ama diğer yandan evinde hizmetçi, iş yerinde odacı ya da tarlalarında gündelikçi olarak üç kuruşa çalıştırırlar.

Hatta kanları, canları pahasına ekonomiye katkıları olduklarını da bilirler, ya da yanlarında getirebilecek paraları olanların yatırım yaptıklarının da farkındadırlar.

O halde neden göçmenleri istemiyorlar. Çünkü var olan sorunları görünür kılıyorlar.

Kapitalizmin özellikle doğal kaynaklar sorunu var. Devletler, fosil yakıt şirketleri ve diğer finans şirketlerinin lobileri vasıtasıyla açık açık piyasada kim güçlüyse onun çıkarları doğrultusunda karar veriyorlar.

Mesela Suriyeliler neden bu kadar tepki çekiyor. BM organizasyonu ile Türkiye’ye geldiler. Türkiye devletinin onlara yardım ettiği iddia ediliyor ama bu doğru değil manipülasyon. Piyasaya sürülen yalan bilginin aksine sığınmacılar cüzi miktarda BM’den para yardımı alıyorlar. Ekstra hiçbir yükleri olmadıkları ve üstüne bir de iş yeri açarak vergi verip (özel vergi indirimi aldıkları da bir efsane) kimsenin çalışmadığı alanlarda çalışmalarına rağmen (çobanlık, mevsimsel tarım işçiliği vb.) göze batıyorlar.

Köle gibi çalıştırılmanın somut failleri oluyorlar, bu somutluk onların bedenleri yoluyla diğerine, aralarında çok az fark olmasına rağmen (çalışma koşulları bağlamında) daha direkt yansıyor olabilir. Dünya’da para yok para yok deniliyor ama üç kuruş bile olsa BM’nin onlara ölmemeleri için verdiği para, aslında istenilse para dağıtılıyormuş meselesini de ortaya çıkartabiliyor sanırım. 

Ama verilen paranın miktarı ne olursa olsun (örneğin, BM burada yaşayan az gelirlilere onlara verdikleri kadar verse bile) genel olarak toplumsal yaşam kollanmadığı ve kamusal ortak iyiler artmadığı (parasız eğitim, sağlık ve barınma hakkı) ve dünyada dönen para zenginlerin varlıklarını artırmalarına neden olduğu sürece, cebimize giren üç beş kuruş fazla paranın tek başına bir kıymeti yok.

Suriyeliler ya da daha başkaları buradan gitse bile ne biz onların yaptığı işleri yapacağız ne de kamusal ortak iyilerimizi elde edebileceğiz. Bu tamamen bizim burada yaşayan diğerleriyle birlikte ortak iyiler için mücadelemize bağlı, bu anlamda sığınmacılar köstek değil ancak destek olabilirler bu mücadeleye.  

Sibel Erduman


Tuna Emren Tüm Yazıları

Ev yanıyor ama COP27’de şenlik var

Mısır’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP27’de, ev yanarken salondaki koltuk takımını değiştirmeyi tartışıyorlar.

İkinci haftasına girilen COP27 müzakerelerinin ana gündemi, benzersiz iklim afetleriyle sarsılmış Somali, Pakistan, Bangladeş gibi Küresel Güney ülkelerindeki kayıp ve zararın telafi edilebilmesi için gereken fonların toplanması olacaktı. Örneğin, emisyonlardaki payı çok düşük olan Somali görülmemiş bir kuraklık yaşıyor, Pakistan geçtiğimiz yaz yaşanan sel felaketinin yol açtığı yıkımdan toparlanamıyor. İklim krizinin etkilerinden adaletsiz şekilde etkilenen Küresel Güney ülkeleri, kendilerine finansman sağlaması gereken gelişmiş ülkelerden acil yardım bekliyor. 

‘Adil geçiş’ ve ‘iklim adaleti’, tarihsel emisyonlarda çok daha büyük bir pay sahibi olan Küresel Kuzey’in gelişmiş ülkelerinin bunun bedelini ödemesini gerektiriyor ki dünyanın geri kalanı da ayakta kalabilsin. Dolayısıyla bu yılın iklim zirvesine katılan liderler ve temsilcilerin öncelikli sorumluluğu, kayıp ve zarar finansmanını işler hale getirmek.

Aslında bunun sözü 13 yıl önce gerçekleştirilen Kopenhag COP15 zirvesinde verilmiş, 2020’ye kadar bu fona 100 milyar dolar aktarılması için anlaşılmıştı. Ancak bu taahhüdü yerine getirmediler.

Şu anda gerçekleştirilmekte olan COP27’nin amacı da hem zirveye katılan tüm ülkelerin bir yandan 1,5C hedefine yönelik olarak emisyon azaltımında bulunması hem de iklim afetlerinden etkilenen ülkelere bu tazminatın ödenmesi için gereken adımların atılmasıydı. Ne var ki her iki konuda da sorumluluklarından kurtulmaya çalışıyorlar. Diğer bir deyişle, emisyonlarıyla ilgili revize edilmiş bir plan sunmadıkları gibi, sellerden ve kuraklıktan etkilenen ülkelere gönderilecek kayıp ve zarar fonları için bile yetersiz taahhütlerde bulundular, iklim borçlarını ödemeye yanaşmadılar.

Fosil yakıt lobisi COP27 şenliğinde

Dünyanın en büyük plastik üreticilerinden Coca Cola’nın sponsorluğunda ve fosil yakıt endüstrisini masum göstermeye çalışan bir halkla ilişkiler şirketinin planlama çalışmalarıyla başlayan COP27’ye 636 fosil yakıt lobicisinin katıldığı ortaya çıktı! Üstelik bunların bir kısmı fosil yakıt şirketleriyle bağlantılarını gizleme gereği bile duymayan lobiciler. Engellenmek şöyle dursun, sayılarını günden güne artırmayı da başarmışlar. Nitekim, geçtiğimiz yıl Glasgow’da gerçekleştirilen COP26’da 503 lobici bulunuyordu.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, zirvenin açılışında “bir iklim cehennemine giden yolda” olduğumuzu söyleyip sadece iki seçeneğimiz kaldığını hatırlatmıştı; ya buna hemen çözüm sunacak ya da topluca intihar etmeyi kabullenmiş olacağız. 

COP27’den sadece birkaç gün önce yayımlanan BM Emisyon Açığı raporu, mevcut azaltım taahhütleriyle gideceğimiz yerin bu iklim cehennemi olduğunu şüpheye yer bırakmayacak verilerle gösterdi, küresel ısınmayı 2100 yılına kadar en iyi ihtimalle 2,5 derece ile sınırlandırabileceğimizi duyurdu.

Ve gerçek buyken, ısınmayı durduracak acil önlemleri konuşmak yerine işe yarar hiçbir şey yapmıyor, hâlâ fosil yakıt endüstrisine kulak veriyorlar. 

Bu, ev yanarken salondaki koltuk takımını yenileme tartışması yapmaya benziyor. 

Ev yanıyor… Durumun aciliyeti tartışmaya açık değil. Ve yangını, alevlerin üzerine su yerine benzin atarak söndürmeye çalışmazsınız.

Bu krizin çözümünü kâra odaklı bir sistemden beklersek elde edebileceğimiz şey tam olarak budur: Krizi halen büyütmekte olan şirketlerin, ceplerini nasıl daha fazla doldurabileceklerini planlamak için buluştukları düzmece bir iklim zirvesine tanıklık ediyoruz.

Bu zirve, binlerce iklim aktivistinin çevre katliamlarını protesto ettikleri için tutuklandığı bir diktatörlükte gerçekleştiriliyor. Çünkü Mısır gibi baskıcı bir rejimde düzenlenmesi, bunun nasıl bir düzmece olduğunu ortaya serecek sivil toplumun, iklim aktivistlerinin COP27’den uzak tutulmasının en garantili yoluydu.

Karbon milyarderleri

İklim krizinin sorumluları biz değiliz. 

Dünyanın her yerinde hayat pahalılığına karşı mücadele veren işçiler değil bunun sorumlusu. Hepimizi içine ittikleri krizleri yaratan, hatta gün geçtikçe büyütenler sorumluluğu üzerlerinden atmaya, faturasını bizlere kesmeye çalışıyor. 

İşte gerçek: Küresel nüfusun en yoksul dilimi, yani yarısı her zaman 1,5C hedefiyle uyumlu ölçekte emisyon üretti. 

Oxfam’ın yeni raporu “Karbon Milyarderleri”nin açığa serdiği üzere; en zengin yüzde 1’lik dilim bu seviyeyi 30 kat aşıyor. Bizimle eşitlenmeleri için yüzde 97 oranında emisyon kesintisi yapmaları gerek. 

Tüm dünya Ukrayna’nın işgaliyle birlikte yeni bir enerji krizine sürüklendiğinde bunun faturası bile geçinmekte zorlanan insanlara kesildi. Milyonlarca kişi elektrik ve ısınma faturalarını ödemekte zorlanırken petrol ve gaz şirketlerinin Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana AB liderleriyle el ele yürüdükleri, iklim krizinin çözümü için siyasi arenada atılacak tüm adımları engellemeye çalıştıkları ortaya çıktı. 

AB'nin karar alma süreçlerinde baskın bir rol oynayıp gaza dayalı projelerini hayata geçirmeye çalıştılar, 2022’nin Eylül ayına kadar geçen 8 aylık süreçte 78 milyar avro kâr açıklayabilecek kadar muazzam bir vurgun yaptılar.

‘Harekete geçecekseniz geçin, yoksa biz duruma el koyacağız’

İklim aktivisti ilköğretim öğrencisi Ali Karakoç, COP27’nin dünyanın her yerinde protesto edildiği 12 Kasım küresel eylem gününde İstanbul’daki eylemde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: 

“Son iki yılda benim gibi çocukluğunu yaşaması gereken tüm yaşıtlarım iklim felaketlerini izliyoruz. Orman yangınlarıyla sel felaketleri aynı anda yaşanıyor. Karadeniz’de seller, Akdeniz ve Ege’de orman yangınları… ağaçlar, hayvanlar, insanlar mahvoluyor.”

“Bangladeş’te 50 dereceye yaklaşan sıcaklar, Pakistan’da önce aşırı sıcaklar, ardından 30 milyon kişiyi yerinden eden, 1500 kişinin ölmesine neden olan, benim yaşıtlarımın kaybolmasına neden olan seller hepimizi üzüyor.”

“Gezegeni en çok kirleten zengin ülkelerin şirketlerinin bedelini gezegeni en az kirleten fakir ülkelerin halkları ödüyor.”

“Mısır’da toplanan iklim zirvesindeki liderlere, harekete geçecekseniz geçin, yoksa biz duruma el koymak zorunda kalacağız diyerek hatırlatmada bulunmak istiyorum.”


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı

Suriye'de hakim güç konumundaki Vladimir Putin'in istediği oluyor mu? Ankara ile Şam yakınlaşmasına dönük atılan adımlar açıklanırken, TSK kontrolündeki bölgelerdeki muhalifler Türkiye'yi protesto ediyor.

İran'da yapılan üçlü zirve ile Erdoğan'ın Rusya ziyaretinin ardından, Türkiye ve Suriye istihbaratının görüştüğü duyurulmuş; rejimin üst düzey bir bürokratının Ankara'da görüşmeler yaptığı bildirilmişti. Birbirine hasım durumundaki iki devletin dışişleri bakanlarının görüştüğü de ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mevkidaşı Suriyeli bakanla Ekim 2021'de görüştüğünü açıklayarak "muhalif Suriyelilerle rejim arasında bir barışın olması gerektiği" sözlerini sarf ettiğini söyledi.

Protestolar

Bu sözler Suriye'nin kuzey batısında, TSK'nın kontrolündeki şehirlerde protestolarla karşılandı. Azez, Cerablus ve İdlib merkezinde sokağa çıkan göstericiler Türkiye'yi protesto etti. Protestolar TSK karargahı önü ve Ankara'nın kurduğu tesisler önünde gerçekleşti. Bir askeri konvoyun önünün kesildiği de duyuldu. 

Protestoları düzenleyenler farklı muhalif gruplar. Ortak noktaları bugüne kadar Ankara ile birlikte hareket etmiş olmaları.

TSK'nin ortağı olan Suriye Milli Ordusu ise protestocu grupları ezeceklerini duyurdu. Fakat henüz herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Suriye politikasının çoklu krizi

Komşu devlette en fazla yabancı asker bulunduran Ankara, tam anlamıyla sıkıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Suriye'de siyasi çözümden başka yol olmadığını itiraf ediyor. 

Rejim ülkenin önemli kısmını kontrol eder hale gelirken, TSK'nın kontrol ettiği bölgeleri kuşatmış durumda. Bir kaç yıl önce İdlib'de büyük çatışmalar yaşanmıştı. Suriyeli silahlı muhalefeti yok etmek isteyen Esad, kaybettiği son toprakları da geri almak amacında. Yalnız da değil. Rusya ve İran tarafından destekleniyor. Ankara'nın ülkedeki varlığı Moskova'nın izni ile muhaliflerle bugüne kurduğu ilişki ve ittifaklara dayanıyor. 2013'te patlak veren iç savaşta sona gelindi ve Ankara'nın muhaliflere dayalı politikası tıkandı. 

Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının temelini Rojava'daki Kürt yönetimini yok etmek olarak zetleyebiliriz. Sınırlarında oluşan Kürt yönetimi bölgesini parçalamış ve bir kısmını ele geçirmiş olmasına rağmen PYD/YPG kuzeydeki varlığını koruyor. Buna karşı yeni bir harekat yapmak isteyen Ankara, Rusya'dan istediği desteği henüz alamadı. Putin, Şam ile barışma şartını masaya koyuyor ve Suriye ordusunun sınırlara gelmesini istiyor. Yani Rojava karşıtı politika da tıkanmış halde.

Türkiye sınırlarının içindeyse yaklaşan seçimler, Erdoğan yönetiminin alarm zillerini çalıştırmasına neden oluyor. Ekonomik krizin faturası milliyetçi ve ırkçı muhalefet partileri tarafından mültecilere kesilirken, Suriye politikası AKP iktidarına oy kaybettiriyor. Bu yüzden kayıt dışı göçmenleri geri göndermek için harekete geçtiler. İktidar çevreleri 2,5 milyon göçmeni Suriye'yi gelecek seneye kadar göndereceklerini söylemeye başladı.

Suriye politikası değişebilir mi?

İşte bu üç etken ve Rusya'nın bastırması sonucu Ankara ile Şam'ın yakınlaşması gündeme geldi. İsrail ve Mısır ile "barışan" Erdoğan yönetimi Esad rejimi ile de uzlaşabilir. Bugüne kadar desteklediği Suriyeli muhalifleri kolayca satabilir. Rojava'ya yeni bir müdahale imkanı bulursa seve seve muhalifleri rejimin eline bırakabilir. Hatta birlikte hareket ettiği unsurlarla çatışabilir. Böylesi bir gelişme AKP iktidarını sandıktan zaferle çıkarabilir mi? Çıkaramaz çünkü AKP iktidarına oy kaybettiren asli sebepler ekonomik kriz ve Türki tipi başkanlık sistemiyle yönetemez hale gelmiş olmalarıdır.

Türkiye'nin Esad rejiminin vahşetinden ve savaştan kaçan mültecilere sınırlarını açması son derece doğruydu.  AKP iktidarının ittifak kurduğu devlet güçleriyle birlikte uyguladığı Suriye'de rejim değişikliği politikası ve savaşa dahil olması ise vahim bir hataydı. Evet, Suriye politikası değişmeli. Yeni politikada mültecileri kovmak ve Suriye Kürtleriyle didişmek olmamalı. Esad rejiminin muhaliflere katliam yapmasına da kapı açılmamalı. Rojava ile barışmak sınıra dair güvenlik kaygılarını ortadan kaldıracaktır. Geri dönüş, onurlu ve gönüllü olmalıdır. Suriye halklarının kendi geleceğine kendilerinin karar vermesi, güvenli bir ortamda yapılacak demokratik seçimlere zemin sağlanması, tüm dış güçlerin ülkeyi terk etmesi yegane siyasi çözümdür.

Siyasi çözüm ve barışçıl bir düzene geçiş için AKP iktidarının Suriye macerası son bulmalı. 



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Aşırı sağın göçmen düşmanlığı ve bombalı saldırı

Günlerdir İtalya açıklarında bekleyen ve göçmenleri taşıyan gemiler gündemde. Alman bayraklı Humanity 1 isimli gemide 179 göçmenin, Norveç bayraklı Ocean Wiking isimli gemide 234 göçmenin olduğu söyleniyor. Fransa ve Almanya Akdeniz’de insani yardım grupları tarafından kurtarılan ve bazıları iki haftadan uzun süredir denizde mahsur kalan 1000’den fazla kişiye güvenli bir liman vermesini İtalya’dan talep etti. Gemiler göçmenlerle dayanışan sivil toplum kuruluşları tarafından organize ediliyor. 

İtalya’nın yeni faşist başbakanı gemilerin İtalya limanlarına girişini yasakladı. 

Geçtiğimiz hafta Okyanus isimli gemiyi kabul eden Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, “İtalya bu olayda çok insanlık dışı davrandı. İtalyan makamları da profesyonel değildi. Bu gemiyi 20 gün boyunca bir karara varmadan bıraktılar ve bunun birtakım sonuçları olacağı açıktır” dedi.

Aşırı sağcıların, faşistlerin ve merkez sağcıların göçmenleri merkeze alarak birbirlerini suçladıkları bu tartışmalar, göçmenlerin Avrupa halklarının dayanışmasından başka hiçbir güvencesi olmadığını gösteriyor.

Göçmenlerin hayatını değersizleştiren, bir pazarlık konusu haline getiren faşist ve sağcı yöneticiler şu gerçeğe gözlerini kapıyorlar: “Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Akdeniz şubesi, yaptığı açıklamada, Akdeniz’in orta kesiminde yaşanan ilk büyük felaketlerden biri olan hadisenin üstünden geçen 9 yılda Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmenlerin sayısının yaklaşık 25 bin olduğunu açıkladı.”

Sadece 2022 yılında bugüne kadar 1400 göçmen Akdeniz’de boğularak yaşamını yitirdi.

Irkçılar göçmen düşmanlığı yaparak örgütlenmeye çalışıyorlar.Göçmenlerle dayanışanlar da her fırsatta dayanışma ağlarını örmek, ırkçılıkla mücadele etmek ve göçmenlere güven vermek, birlikte direnmenin yollarını yaratmak zorunda. 

Türkiye’de yaşanan bombalı saldırının ardından ırkçılar bombayı İstiklal Caddesi’ne yerleştiren şahsın Suriyeli olduğunun ortaya çıkmasının ardından hızla #sınırlarkapatılsın sloganıyla sosyal medyada göçmenleri hedef göstermeye başladılar.

Bombacının-şimdiki bilgilerimizle-Suriye’den gelmiş olmasından yola çıkarak tüm Suriyeli göçmenleri hedef tahtasına oturtanlar; farkında olmadan göçmen düşmanı, ırkçı siyasal figürlerden dolayı tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ırkçı olduğu gibi bir dogmayı savunuyorlar.

Bombalı eylemlerin yarattığı moral bozucu siyasal iklimi dağıtacak olan, göçmenlerle dayanışmak, ırkçılığı her açığa çıktığında teşhir etmek ve kitlesel kampanyalarla göçmenlere güven vermektir.



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut