Güncel Yazılar


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Tabandan basıncı büyütmeliyiz

Sendika yönetimlerine kızıyoruz, atıl kaldıkları, mücadeleye atılmadıkları için. Fakat onları harekete geçirecek olan da yine bizleriz.

Türk-İş, DİSK, Hak-İş 10 maddelik ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride şu talepler öne çıktı:

1- Vergide adalet istiyoruz.

2- Enflasyonla mücadele, ücretleri düşük tutarak sağlanamaz.

4- Kamuda ücret dengesizliği sona erdirilmelidir.

5- En düşük emekli aylığı asgari ücret tutarında olmalıdır.

6- Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

7- 696 Sayılı KHK kapsamı dışında bırakılan kamu taşeron işçileri daimi kadroya geçirilsin.

8- Tasarruf tedbirleri gerekçesiyle çalışanların hakları aşındırılmasın.

9- İş kazaları ve meslek hastalıkları sorunu çözülmelidir.

10- Çalışma hayatında ayrımcılık son bulmalıdır.

Bunlar işçilerin en genel ve ortak talepleri. Üç konfederasyonun bir araya gelip bu talepleri ilan etmesi önemlidir. 

Basın toplantısında konuşan Türk-İş Genel Başkanı Ergun Atalay, “ülkeyi yönetenler aklını başına alsın” dedi. Bir gazeteci ise şöyle sordu: “Almazlarsa ne olacak?” 

Bu soru üzerine Atalay, bölgelerde bir çalışma yaptıklarını, gerekirse yine sendikalar olarak bir araya gelip neler olacağını açıklayacağını söyledi.

Yani üç konfederasyon iktidardan bu talepleri yerine getirmesini istiyor fakat getirmediği takdirde nasıl bir mücadele yürüteceklerini konuşmamış, planlamamışlar.

İktidar, kemer sıkma dayatmasını uygulayıp kapitalistlerin çıkarlarını savunmakta kararlı. Bu talepleri yerine getirmeyeceği de açık. Bu durumda sendikaların var güçleriyle mücadele etmekten başka yolu yok.

Sendika yönetimleri genelde statükocudur. Yasal toplu iş sözleşmesi süreciyle kendilerini sınırlarlar. Fakat eğer taban bastırırsa mücadeleye atılmak zorunda kalırlar. 

Şimdi ihtiyacımız, tabandan basınçla tepe yönetimlerini bir eylem takvimini hayata geçirmeye zorlamak:

  • İşyerlerinde en geniş katılımla, bu taleplerin hangi yöntemlerle kazanılabileceğini tartışmalıyız.
  • İşyerleri ve işkolları arasında koordinasyon kurulup (işyeri temsilcilikleri ve sendika şubeleri bu açıdan fonksiyonel olabilir) alınan kararlar merkezileştirilebilir.
  • Eylem önerilerinin derhal hayata geçirilmesi için meydanlarda sendika yönetimlerine çağrı yapabiliriz.

İşçilerin en büyük silahı birleşip üretimden gelen güçlerini kullanmasıdır. Bu güç doğru şekilde kullanıldığı takdirde taleplerimizi kazanmak da mümkün olacaktır.


Tuna Emren Tüm Yazıları

30 Haziran pogromu ve yükselen faşizm

30 Haziran’da Kayseri’de 6 yaşında bir çocuğun cinsel istismara uğradığı haberi üzerine ırkçı gruplar sloganlar eşliğinde sokaklara dökülüp göçmenlere ait evleri, dükkanları yağmaladı, ateşe verdi. 

Şişirme haberlerle kışkırtılan ırkçı saldırganlar gece boyunca Suriyeli göçmenlerin can güvenliğini tehdit etti, gözlerimizin önünde yaşanan bu pogroma sosyal medyadaki ırkçılar da dahil oldu ve tüm göçmenlere büyük bir travma yaşatıldı.

Kabus gibi geçen gecede olayın gerçek failleri gölgelere gizlenip hedefe göçmenler oturtuldu, yaşanan her bir gelişme ırkçı nefretin üzerine bir taş daha ekledi. Kayseri Emniyet Müdürü’nün “Tepkinizi gösterdiniz. Sizi anladık. Buradaki mağdur şahıs Türk değil.” sözleriyle yaptığı akıllara zarar açıklama hepimizin aklına Sivas’ı, 6-7 Eylül’ü getirdi. 

Provokasyonla harekete geçirilen ırkçı gruplar, Kayseri’nin ardından Adana, Bursa, Hatay, Kilis, Urfa, Antep’te de Suriyelilerin evlerine, dükkanlarına saldırdı. Muğla’da ise Kürt tarım işçilerine saldırdılar.

2021’de İzmir Güzelbahçe’de inşaat işçisi üç Suriyeli göçmenin yakılarak katledilmesinden bu yana tırmandırılan ırkçı saldırılarda 16 göçmen hayatını kaybetti. 2014, 2016 ve 2019’da başlatılan ırkçı linç dalgalarından sonra yaşadığımız bu dördüncü büyük linç dalgası da tıpkı diğerlerinde olduğu gibi göstere göstere geldi ve diğer illere de yayıldı. 

Antalya’da ırkçı saldırganlar tarafından hedef alınan 17 yaşındaki Ahmet Handan El Naif sokak ortasında güpegündüz bıçaklandı. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde, Urfa’nın Akçakale ilçesinde Suriyelilerin dükkanlarına saldırıldı. Akşam saatlerinde belediye binası önünde toplanan ırkçılar “Mülteci istemiyoruz” sloganları atıyordu. Adana'nın Seyhan ilçesinde yine motosikletli bir grup ortaya çıktı ve ellerinde Türkiye bayraklarıyla, "Suriyeli istemiyoruz" sloganlarıyla konvoy yapmaya çalıştılar. Benzer bir durum Bursa’da da yaşandı, Altıparmak’ta bir araya gelen ırkçı gruplar Suriyelileri hedef alan sloganlar atarak yürüyüş gerçekleştirdi.

Kayseri’de yaşanan pogromun ardından Suriye’de de Türkiye’den giriş yapan tırlara saldırılar düzenlendi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yaşananların, Türkiye’deki ırkçı saldırıların yol açtığı öfkenin bir sonucu olduğunu belirtti. Sosyal medya ırkçıları, Suriye’de bayrakların parçalandığına dair fotoğraflar, videolar yaymaya başladı, nefret dalgası iyice körüklendi. Peki, o Türk bayraklarının Suriye’de ne işi vardı?

Linç girişimlerinin iki sorumlusu: AKP-MHP iktidarı ve ırkçı muhalefet

Görgü tanıklarının ifadeleri, Kayseri’de yaşanan pogromda polisin saldırganlara karşı hiçbir önleme girişiminde bulunmayarak izin verdiğini, ırkçıların saldıracakları mahalleleri sosyal medya üzerinden haberleşerek belirlediklerini gösteriyor.

MAZLUMDER Kayseri Şube Başkanı Ahmet Taş şöyle diyor; “Emniyet güçlerinin ilk iki gün yeteri kadar saldırganlara müdahale etmediğini biz de tespit ettik. Yoksa olaylar bu kadar büyümezdi. Emniyet üçüncü gün gerekli müdahaleyi yapınca saldırılar azaldı.” 

İHD’nin olay yerinde yaptığı incelemeler de bu tespiti doğrular nitelikte; “Güvenlik güçleri, Suriyelilerin evlerini, işyerlerini yakan saldırganların nefret söylemi ile başkalarının can ve mal güvenliğini tehdit eden bir saikle saldırdığı gerçeğini görmezden gelmişlerdir.”

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasında ise saldırganların “meczup, küçük yaşta ve adli sicilleri temiz olmayan kişiler” olduğu ifade ediliyor, ırkçı saldırıların azmettiricileri bir kez daha gizlenmeye çalışılıyordu.

Pogromdan sadece birkaç sonra kayıtlı 3 milyon Suriyeli göçmene ait kimlik bilgilerinin 500 üyesi bulunan bir Telegram grubunda paylaşılmış olması da saldırı hazırlıklarının devam ettiğini gösteriyor. 

30 Haziran gecesinden beri Türkiye ve Suriye’de yayılarak sürmekte olan bu ırkçılık kampanyasının, korkunç saldırıların asıl sorumlusu AKP-MHP iktidarının bilhassa da 2011’den sonra izlediği politikaları ve Suriyeli göçmenler konusunda ona çanak tutan muhalefettir. 

Faşist partinin tehditleri

Tüm bunların ardında siyasi iktidarın Suriye politikası odağında gerçekleştirilen bir alt-emperyalist fetihçilik şovu, 2013’te göçmenlerin Avrupa’ya geçişini engellemek amacıyla imzalanan ‘Geri Kabul Anlaşması’, iktidarın sorumlu olduğu her bir krizin faturasının Suriyeli göçmenlere kesilmeye çalışılması, CHP yetkili ağızlarının her fırsatta Suriyeli göçmenleri göndermeye çalıştıklarına dair açıklamalar yapması gibi bir dizi gelişme var elbette. Ancak son günlerde insanın kanını donduran bir olay daha yaşandı.

Bahçeli’nin Haziran’ın başında, mecliste yaptığı bir konuşmada ‘1970’lerde yarım kalmış bir iş’ gündeme getirildi: “12 Eylül öncesi yarım kalan mücadeleyi şayet tamamlamak için gün sayanlar varsa, ben de diyorum ki sizden korkan sizin gibi olsun. Yolundan dönen namert olsun. Onurunu savunmayan şerefinden mahrum olsun. Hesaplaşma teklifimizi tekrar ediyorum. Hatta hodri meydan diyorum.”  

Faşistlerin bir kez daha atağa geçeceğinin sinyallerini veren, hepimizi açıkça tehdit eden bu konuşma Bahçeli’nin Sinan Ateş davasında ortaya çıkacakları engellemek için her şeyi göze aldığını gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde yaptığı bir başka açıklamada ise şöyle diyordu; “Demografik istiklalimizi, demografik istikbalimizi zedeleyecek tehlikeli akımlara karşıyız; nüfus dengemizi, milli yapımızı, bu coğrafyadaki varlığımızı melezleştirecek insan akınlarının sonuna kadar karşısındayız.” 

İktidar blokunun Suriyelileri hedef gösteren söylem ve politikaları ırkçı Ümit Özdağ’ından CHP’li Ekrem İmamoğlu’na kadar, iktidarıyla muhalefetiyle tüm ırkçı ve milliyetçi figürleri içine çekiyor, hep birlikte bu ırkçı saldırılara zemin hazırlayan ortamı ilmek ilmek örüyorlar. 

Bu ilk linç girişimi, ilk pogrom değil. Linç girişimleri ve pogromların cezasızlıkla sonuçlandığını, azmettiricilerinin gizlendiğini, ırkçı saldırganların her olayda ‘bir grup meczup’ gibi gösterildiğini hatta kimi örneklerinde anlayış gösterilen ‘haklı bir topluluk’ imajı yaratılıp övüldüklerini de biliyoruz. Kayseri’de de benzer bir durum yaşandı, emniyet güçleri ırkçı saldırganlara ‘Tamam sizi anladık, mesajınızı aldık’ minvalinde seslenirken ortamı yatıştırmak için tacize uğrayan çocuğun Türk olmadığını vurguladı.

Faşizme geçit yok!

30 Haziran’dan bu yana tırmandırılan ırkçılık, bir futbolcunun bozkurt işareti yapmasıyla birlikte son derece hızlı bir şekilde faşistleri ‘yüreklendiren’ bir hal almaya başladı. Cezalandırılması gerekirken övgülerle karşılanan futbolcunun davranışına iktidarıyla muhalefetiyle sahip çıkıldı, hatta göçmen düşmanı CHP’li Tanju Özcan bu futbolcunun heykelini dikeceğini bile söyledi. 

Faşistleri durdurmanın yolu, tıpkı Fransa’daki mücadele örneğinde olduğu gibi sokaktaki örgütlü gücümüzden geçiyor. 

Göçmenleri hedef tahtasına oturtan faşistleri geri püskürtmek için, merkezinde göçmenlerin bulunduğu, göçmen haklarının tanınması için basınç uygulayacak büyük bir kitlesel mücadeleyi inşa etmenin tam zamanıdır. 

Onlar daha fazla cesaret bulmadan bu neo-Nazilere geçit vermeyeceğimizi hemen ve acilen göstermeye başlamalıyız.


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Biden’ın başkanlığı gün geçtikçe zayıflıyor

Tahminin Joe Biden’ın başkanlığının geçen perşembe günü fiilen sona erdiği yönünde. Bir hafta önce Muhafazakar tarihçi Niall Ferguson, “Amerikalı denizcilerin bir gün kendilerine, belki de uçak gemileri Tayvan Boğazı yakınında bir yerde ayaklarının altına batarken ‘Biz Sovyetler miyiz?’” diye sorduklarını hayal ediyordu.

Ferguson, Sovyetler Birliği’nin son yıllarından, yani 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ve ekonomik ve jeopolitik çöküşle sonuçlanan “durgunluk çağı”ndan bahsediyordu. Kendisi, ABD’nin bu yıl yapmaya başlayacağını tahmin ettiği gibi, borçların ödenmesine ordudan çok para harcanmaya başlanmasının, bir imparatorluğun çöktüğünün kesin bir işareti olduğunu savunmakta.

Ferguson şunu ekliyor: “Benim için daha da çarpıcı olan, ABD ile SSCB arasında tespit ettiğim siyasi, toplumsal ve kültürel benzerlikler. Gerontokratik liderlik, geç dönem Sovyetler liderliğinin ayırt edici özelliklerinden biriydi. Leonid Brejnev, Yuri Andropov ve Konstantin Çernenko’nun bunaklığı bunun örneğidir.” Bu isimler 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başındaki Sovyetler Birliği devlet başkanları.

Aslında hiçbiri bunak değildi, sadece yaşlı ve güçsüzdüler. SSCB’nin dağılmasına başkanlık eden kişi çok daha genç ve daha güçlü olan Mihail Gorbaçov’du. Mark Krotov’un yorumladığı gibi, “Biden’ı bu üçlüyle karşılaştırmak Rusfobiklik."

Yine de bu karşılaştırma, 78 yaşındaki Donald Trump’ın 81 yaşındaki Biden ile karşı karşıya geldiği başkanlık münazarasını izleyen birçok kişiyi canevinden vurdu. Dünya çapındaki izleyicileri etkileyen ve korkutan şey, Biden’ın abuk sabuk, anlaşılmaz performansıydı. Trump ırkçı ve cinsiyetçi bir yalancı olabilir ama akli melekeleri yerinde.

Önemli bir araştırmacı gazeteci olan Seymour Hersh şöyle yazıyor: “Tüm bunların ardındaki gerçek, bana aylardır söylendiği gibi, Başkan’ın kendisinin ve dış politika danışmanlarının yürüttüğü politikaların çelişkilerini idrak edecek durumda olmaması... İktidardaki insanlar yaptıklarının sorumluluğunu taşımalıdır ve Biden dün gece Amerika’ya ve dünyaya, başkanımızın bugün açıkça bu durumda olmadığını gösterdi.

“Asıl ayıp yalnızca Biden’ın değil, onu giderek daha fazla saklayan, etrafındaki erkek ve kadınların da ayıbıdır. O bir tutsak... Son altı ayda hızla çöktü. Aylardır, Senato’daki eski dostlarından, aramalarına cevap vermeyen Başkan’ın etraftan giderek daha fazla izole edildiğini duyuyorum.”

Eğer bu doğruysa Biden, Ekim 1919’da felç geçirdikten sonra başkanlığının son 18 ayını büyük ölçüde iş göremez şekilde geçiren Woodrow Wilson’a benziyor. Karısı ve danışmanları durumunu gizli tutuyor ve onun adına kararlar alıyordu.

ABD başkanlık makamının, özellikle dış politika ve savaş söz konusu olduğunda büyük yetkileri var. Ancak mevcut başkanın görevi, giderek yalnızca kararları onaylama ve Barack Obama’nın danışmanlarından birinin “Blob” olarak adlandırdığı, Washington’ın küresel imparatorluğunu yöneten ulusal güvenlik bürokrasisinin kamuya dönük yüzü olmaya evriliyor.

Biden, Trump’ın Çin ile ekonomik savaşını sürdürse de Blob açısından Trump’tan daha güvenilir bir vitrin oldu. Yine de Biden’ın Demokrat Parti’sinin ana akım sesi olan New York Times’ın yayın kurulu hemen şu çağrıda bulundu: “Ülkesine Hizmet Etmek İçin Başkan Biden Yarıştan Ayrılmalı.” Ancak Biden devam etmekte ısrarcı ve (Biden’ın selefi Obama’nın liderliğindeki) Demokrat Parti onu destekliyor. Emmanuel Macron’un feci erken seçim çağrısı kararında olduğu gibi, neoliberal merkez, aşırı sağa kapı aralıyor.

Biden’ı yarışta tutmak Biden’ın çevresinin çıkarınadır. Biden yola devam ederse bir süreliğine işleri ve yetkileri tehlikeye girmeyecek. Dahası, Demokrat Parti adayını değiştirmek, Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir dizi az tanınan eyalet valisi arasında bir rekabete yol açacaktır.

Adaylık yarışını kim kazanırsa kazansın, Trump’ın özgeçmişi ya da popülaritesiyle boy ölçüşemeyecektir. Trump’ın en güçlü kartı, enflasyonun yaşam standartları üzerindeki korkunç etkisi. Trump bu kartı oynamaya devam edecek ve bu muhtemelen onu yeniden Beyaz Saray’a taşıyacak.

Alex Callinicos

Çeviri: Irmak Yavlal


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

İşçilere ve yoksullara açılan savaş

İktidar uzun süredir işçilere ve yoksullara savaş açmış durumda.

Bu bir ekonomik savaş.

Yoksulların boğazından alınıp zenginlere kaynak aktarmak için sürdürülen bir savaş.

Bir gazeteci açlık sınırının (ilk 6 ay) 17.295,4 lira olduğunu, ortalama kur ile 545,8 dolara karşılık geldiğini hesaplayıp şunları yazdı: “Ve dolar bazında baktığınızda ortalama bir emekli maaşının da 385,5 dolara yükseldiği görülüyor. Lakin 2019 yılında açlık sınırı ile emekli maaş farkı yüzde -8,2 iken şimdi fark yüzde -41,5 ediyor. Emekli dolar yemediğine göre emeklinin açlık karşısında geliri 1/3 oranında düşmüş durumda.”

Son 3,5 yılda açlık da tırmanmış vaziyette.

Bir başka araştırmacı ise şu grafikle, zenginler ile fakirlerin tüketim harcaması arasındaki korkunç farkı gösterdi:

En zengin yüzde 20, neredeyse alttaki yüzde 60’tan fazla harcıyor.

Bu yüzden Mehmet Şimşek’in ekonomi programı, iktidarın yoksullara açtığı savaşın daha da şiddetlendirilmesinden başka bir anlama sahip değil.

Altta kalanın canı çıksın!

Nüfusun içinde en tepede olan yaklaşık 15 milyon 500 bin kişi yiyor, içiyor, geziyor tozuyor. Altta kalan yaklaşık 62 milyon kişi ise yoksulluk sınırının da altında.

TÜRK-İŞ mutfak enflasyonu aylık yüzde 7, yıllık yüzde 83 artarak Ocak ayında ücretin 100 birim olan satın alma gücü Mayıs ayında 79 birime düşmüş oldu.

En alt yüzde 20’nin içinde yer alan emeklilerin durumu kelimenin tam anlamıyla korkunç. İktidar bütçe dengesi etkisi analizlerini öne sürerek emeklilere yapılacak iyileştirmeyi geciktiriyor. İyileştirme dedikleri ise en düşük emekli aylığının 12 bin ile 13 bin lira aralığında belirlenmesi. Oysa açlık sınırı 20 bin liraya dayandı. Ayda eline 20 bin lira geçmeyen herkes açlık sınırının altında yaşıyor. Dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşaması için ise 59 bin 500 lira geliri olması lazım.

Sendikalar kavgaya hazırlanmalı

Yoksullar açısından, durum sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.

Toplumun derinlerinde hayatta kalmak için verilen kavga giderek sertleşirken, öfke de tırmanıyor.

Açlığa duyulan bir öfke bu. Yoksulluğa duyulan, İstanbul’da bir markete gidip de yüzlerce lira karşılığında bir haftalık yiyeceğini alamamaktan kaynaklanan, insan onuruna yaraşır bir hayat sürmenin bizzat iktidar eliyle imkânsız hale getirilmesiyle şiddeti artan bir öfke bu.

Genelde saçma açıklamalarıyla dikkat çeken TÜİK başkanı 11 Temmuz’da yine bütünü gerçek dışı beyanlarla dolu olan konuşmasında tek bir gerçeğe işaret etti ve "şirket kârlarının enflasyon üzerindeki etkisi yüzde 45, işçilik maliyetlerinin yüzde 4,5" dedi.

Böylece enflasyonun nedeninin işçi ücretleri olduğu tezi de ilk elden çürütülmüş oldu.

Bu veriler, tabanlarında örgütlü olan işçilerin yaşamak için ölümüne direndiği koşullarda sendikaların acil bir şekilde harekete geçmesinin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Dipte şekillenen öfke o kadar büyük ki eğer sendikalar harekete geçmezse, işçiler sendikaları geçebilir!

Bu yüzden üç yıl aradan sonra Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ortak bir açıklama yapıp bir dizi talebi dile getirdiler.

Aşağıdan gelen basınç

Türk-İş Başkanına ortak basın açıklamasında “Bir süreç yaşıyoruz. Ülkemizde çalışanlar insan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyor. 1994 krizini, 2001’i, 2008’i yaşayan arkadaşlarımız var. Şimdi de bir kriz yaşıyoruz. Bu ekonomik kriz diğerlerine benzemiyor” dedirten, faturanın bütünüyle emekçilere kesilmesidir. Aynı sendikacının "10 bin-17 bin lirayla bir hafta geçinme şansımız yok. Asgari ücret fazladır demek ayıptır, tablo ortada” demesinin nedeni de yoksullara yönelen bu ekonomik şiddettir.

Hak-İş Başkanı’nın, üretim artmasına rağmen ücretlerin artmamasını eleştirdiği basın toplantısında DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu üç konfederasyonun ortak taleplerini açıkladı. 10 maddelik talepler arasında “Çalışanlar üzerindeki doğrudan ve dolaylı vergiler azaltılmalıdır”, “Ücretlerin düşüklüğü kabul edilemez”, “Çalışanların neredeyse yarısının aldığı asgari ücret artırılmalıdır”, “Kamuda ücret dengesizliğine son verilmelidir” ve “En düşük emekli aylığı asgari ücret seviyesinde olmalı. Milyonlarca emekli, asgari ücretin çok altında aylık alıyor” vurguları öne çıktı.

Şimdi Emek Platformu, şimdi birleşik mücadele zamanıdır!

İşçilerin koşulları giderek ağırlaşırken, aşağıda biriken öfkenin emek örgütlerinin bir araya gelmesi yönünde yaptığı basıncın ardından ortak basın açıklaması yapılması olumlu bir adımdır, ama yetmez.

Biz işçilerin, “krizin faturasını kriz ortamında kâr üstüne kar edenler ve krizi tetikleyenler ödesin” diyerek yola çıkacak sendikaların birleşik eylemine ihtiyacı var. 

Taleplerin açıklanması yetmez; eylem programı da açıklanmalı.

Sadece eylem programının açıklanması da yetmez; aşağıdaki öfke oyalanmamalı.

Bu öfke ötelenmemeli. Bu yüzden, sadece üç konfederasyon değil tüm emek örgütleri, sendikalar, dernekler, inisiyatifler bir araya gelmeli.

Aşağıda, işçilerin arasında, kazanana kadar sürecek birleşik bir kavganın hazırlığı yapılmalı.

Fakirden alıp zengine verenlerden, zenginlerden, tüm sermaye gruplarından hesap soracak aşağıdan bir mücadelenin örülmesinin şimdi tam zamanıdır.

Yüzlerce işçi örgütü milyonlarca işçiyi harekete geçirmek, yan yana gelmek, birleşmek zorunda.

Bugünden hazırlanarak, sonbaharda kitlesel bir mücadeleye başlamalıyız.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Ateş cinayetinin paramiliter yapısı

58 yıl önce, 18 Mart 1966 tarihinde kurulan Ülkü Ocakları, Türk Milliyetçilerinin Başbuğu Alparslan Türkeş’in örgütsel, siyasi ve ideolojik mirasçısıdır. Her dönem MHP’nin bir tür ‘paramiliter’ gençlik örgütlenmesi işlevini görmektedir. 

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi üstlendiği paramiliter görevleri nedeniyle, Türkiye toplumunun hafızasında ve siyasi tarihinde kötü, kanlı izleri olan bir merkez ve örgütlenmedir. 

Egemen Türk siyaseti ve devlet kurumları tarafından elverişli kullanışlı bir yapıya sahip olan Ülkü Ocakları, her dönem korunan, kollanan bir yapı olma özelliğine sahiptir.

1980 öncesi yürütülen çetin ve yaygın anti faşist mücadele, bu gerçeğin geniş toplum kesimleri tarafından kavranmasına, görülmesine yol açtı. 

Anti faşist güçlerin “cinayet yuvası Ülkü Ocakları kapatılsın” taleplerinin, merkez siyasette dahi yankı bulduğu bir dönem olmuştur. 

Paramiliter güçler kurumsallaştırıldı

12 Eylül Askeri yönetimi, askeri mahkemelerde Ülkü Ocaklıları yargılarken, mahkûm ederken, dışarda kalan ve tamamı çeşitli cinayetlerden aranan Ülkü Ocakları mensupları, dönemin ASALA örgütüne karşı donatıldı, görevler verildi.

Darbeye kadar komanda kamplarında silah eğitim verdikleri, sistem muhalifi devrimcileri, Alevileri kırdırmak için kullandıkları faşistleri, darbe sonrasında MİT aracılığıyla ASALA’ya karşı mücadele için kullandılar. Faşist artıklarıyla kurulan bu yasadışı ilişki, bir süre sonra PKK’ye karşı mücadelede ve devletin her türlü yasadışı kirli işlerinde kullanılmaya başlandı. 

Beka bahanesiyle devlet içinde her dönem varlığı bilinen ve hissedilen paramiliter sivil güçler bir süre sonra güvenlik bürokrasisinde daha bir kurumsallaştırıldı. Böylece Kürt savaşının elverişli araçlarına dönüştürüldü. JİTEM. Özel Harekât gibi yapıların tamamının bir bütün olarak MHP, Ülkü Ocakları’ndan devşirilmiş olması tesadüf değildir. Siyasi bir tercihtir.  

Son birkaç yıldır Ülkü Ocakları çevresinde yaşananlar, bu faşist çetelerin ilave görevler üstlendiklerini gösteriyor. Bu da Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinden sonra, ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ayak bağı olan Türk milliyetçisi siyasetçileri terbiye etmek, cezalandırmak ve dizayn etmek olsa gerek.   

Son iki yıldır olanları hatırlamakta yarar var. Iğdır Haber’den Metin Işık, Antalya Expres’ten İdris Özyol, Korkusuz’dan Ahmet Takan, Yeni Çağ’dan Orhan Uğuroğlu ve Levent Gültekin, MHP’ye yönelik eleştirileri nedeniyle hedef haline getirildiler ve darp edildiler.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’ın kurşunlanması, kısa bir süre önce Kayseri Pınarbaşı’nda CHP’li Şerafettin Bahadır’ın dövdürülmesi de bu nitelikte aynı merkezin eylemleri. 

İki yıl önce Mersin’de bir kişinin ölümüyle sonuçlanan Ülkü Ocakları Mersin İl Başkanı Çağrı Ünel’e yönelik saldırıdan sonrası, Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ama Türkiye’nin Ülkü Ocakları gerçeği ile yüzleşmekten oldukça uzak, hatta bunları “normalleştiren” yaklaşımlar sergilendiği gözlemleniyor. 

Durumun vehametini anlamak için, Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in mahkemede verdiği ifadeye, dava sırasında yaşanan benzer tehditlere ve buna karşı geliştirilen toplumsal ve siyasal tepkilere bakmakta yarar var. 

Ayşe Ateş mahkemede “Evet, Sinan Ateş birilerini dövdürdü. O zaman Sinan’ı karşıma aldım, dedim ki ‘Bunlar sana yakışmıyor, yapma bu işleri. Yapacaksan ocak başkanı olma.’ ‘Ayşe, ben MHP Genel Merkezi’nden gelen talimatları yapıyorum. Yapmazsam bana da ceza keserler’ dedi.” Yani Sinan Ateş, kendisi de Ülkü Ocakları Başkanı olduğu dönemde böyle eylemlerin emrini vermiş, görevlendirme yapmış. 

Duruşmanın ilk akşamı Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç, gazeteciler İsmail Saymaz, Erk Acarer, Barış Terkoğlu, Alican Uludağ ve Timur Soykan’ı sosyal medya paylaşımıyla önce tehdit etti, sonra paylaşımını sildi.

Duruşma sırasında şüphelilerin, akşamüzeri ise MHP’li kimi siyasetçilerin, cinayetin aydınlatılması emrini verenlerin açığa çıkarılmasını isteyenleri tehdit etme cüretleri, neyin alameti acaba. 

Açık ki, bu yapının iç kavgasında da, kirli rant paylaşımında da paramiliter ilişkileri ve örgütlenmeleri devreye sokmakta korkusuzlar ve sınırları yok. Bu aynı zamanda Ülkü Ocaklarında işlerin nasıl yürütüldüğünü ve nasıl bir yapı olduğunu gösteriyor. 

Cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliği

Bu son süreçte MHP’nin iktidarın gayri resmi ortağı olarak elindeki olanakları ve gücü kendi iç infazlarını karartma ve karşı çıkanları susturma siyaseti, tehlikenin büyüklüğünü gün yüzüne çıkardı. Sinan Ateş davasında yaşananlar ve katillerin rahat davranışları çok şeyi izaha yeter nitelikte.

Türk siyasetinin en son Bozkurt işareti vakasında gösterdiği abartılı hassasiyet, doktorların, TV programcılarının ve siyasetçilerin MHP yağ çekmeye varan Bozkurt işareti yapan paylaşımlar yapmaları ve basın açıklaması yapma sırasına giren sahiplenmeleri Türkiye’nin faşist katillerle ve cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliğini ve zorluğunu göstermekte. 

Türkiye siyasetinin her renginin, MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihlerine karşı, oldum olası net açık tutum almaması, “Türklüğün yeniden ihya edilmesi faaliyetleri” gibi savlarla arasına gerekli politik mesafeyi koymaması Türkiye’nin çıkmaz sokağı. 

Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihleri, devlet kurumlarının yapılanmasında, işleyişinde daha belirgin bir hal aldı. İslamcı Akıncı kadroların yerini Türkçü ırkçılar aldı. Bu da, Türk milliyetçiliğinin toplumda farklı biçim ve içeriklerde yaygınlaşmasını getirdi. 

Türk siyaseti, yüz yıldır hala tehlikenin büyüklüğünün ve derinliğinin farkında değil. Türkiye çatısı, bu siyasal çatışmalar ortamında, evrensel insancıl hukuk ve değerler ekseninde inşa edilemez.

Hakan Tahmaz


Meltem Oral Tüm Yazıları

Sokak hayvanları yasası: Bir iktidar operasyonu!

Sokak hayvanlarına dair mevcut yasanın yenilenmesi veya yepyeni bir yasa yapılması konusu 10 küsur yıldır çeşitli kereler meclis gündemindeydi. 2012’de hayvan hakları açısından hiç tatmin edici olmasa da esasen hayvanlara yönelik şiddetin önlenmesi için bir komisyon kurulmuş ve yasa değişikliği taslağı hazırlanmıştı. AKP 2014’te bu taslaktan yola çıktığını iddia eden ama aslında alakası olmayan bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Yasama dönemi bittiği için bu tasarı genel kurula gelmeden rafa kalkmıştı.(1)

Mart 2019’da Hayvanları Koruma Kanununun sokak hayvanları lehine geliştirilmesine dair yükselen toplumsal tartışmanın sonucunda tüm partiler, sokak hayvanlarına yönelik şiddete karşı bir meclis araştırması yapılması için meclise önerge vermişti. AKP, Binali Yıldırım ve Semra Kaplan Kıvırcık’ın esas imzacılar olduğu iki ayrı önerge birden vermişti. AKP’lilerin sunduğu önergelerden birinde şöyle deniyordu: “Son yıllarda kamu vicdanını rahatsız eden ve medyada karşılık bulan hayvanlara karşı kötü muamelenin arttığı görülmektedir… Hayvan sevgisi çocukluktan başlayarak kişilere kazandırılması gereken bir duygudur. Bu sevgiyi benimsemeyen çocuklar ne yazık ki ileriki dönemlerinde, hayvanları kendi kişisel zevkleri için bir meta olarak gören büyükler haline gelebilmektedir.” Ve bu önergede, kamuoyunda sahipli- sahipsiz hayvan ayrımının kalkması, şiddete/tecavüze karşı caydırıcı cezai yaptırımların gelmesi gibi talepler olduğu söyleniyordu.(2)

Şubat 2019’da mecliste AKP milletvekili Mustafa Yel’in başkanı olduğu, yine bütün partilerden temsilcilerin yer aldığı bir araştırma komisyonu kurulmuştu. Komisyon Ekim 2019’da bir rapor hazırlamıştı. Bu komisyon raporunda mevcut Hayvanları Koruma Kanununda yapılacak değişikliklerle bu işin çözülemeyeceği, yeni bir hayvan hakları yasasının gerektiği yazıyor. Komisyon başkanı AKP’li vekilin rapor sunuş yazısındaki şu ifadeler dikkat çekici:

“Gelişmiş ülkelerde sokaklarda hiç hayvan bulunmadığı gerekçesinden yola çıkarak sokak hayvanlarının itlaf edilmesine yol açacak bir düzenleme ya da uygulama yapılması hayvanların yaşam hakkını ortadan kaldırmak demektir. İnsanın, hiçbir gerekçeyle bir türü ortadan kaldırma kararına ya da yetkisine sahip olmadığı kabul edilmelidir.”(3)

2019 raporu sonuç olarak, hayvanlara yönelik şiddetin kabahat değil suç olarak tanımlanması ve cezai yaptırımların artırılması; bir hayvan neslini yok etme, öldürme, acımasızca ve zalimce eylemlerde bulunma, cinsel istismar ve dövüştürmenin suç kapsamına alınması; belediyelere yeterli bütçe aktarılması, personel istihdamı ve personelin hayvansever olması gerektiği; Hayvan Hakları Fonu oluşturulması; hayvanlara yönelik işlenen suçlara müdahale etmek için hayvan kolluğu oluşturulması; hayvan haklarına ilişkin eğitim müfredata eklenmesi, çocuklara ve yetişkinlere hayvanlara nasıl yaklaşılmasına yönelik eğitim verilmesi; televizyonlarda izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde eğitici yayınlar yapılması, medyadaki dilin değişmesi gibi daha birçok öneriyle yeni bir yasa yapılması gerektiğini söylüyor.(4)

Rapordan iki, AKP kadın kollarının 81 ilde “Bir kap su bir kap mama” seferberliği başlatmasındansa bir sene sonra yani 2021’de AKP, “Bu önemli raporun çıktıları, Kanun teklif çalışmasına ışık tutmuş ve yol göstermiştir” diyerek yine tamamen alakasız bir kanun teklifini gündeme getirdi. Ve bu kanun teklifi palas pandıras ilgili komisyon üyelerinin hiçbir değişiklik önerisine izin verilmeden, şerh yazmaları için sadece birkaç saat verilerek ve 24 saat geçmeden genel kurula gönderildi. AKP’nin teklifi yeni bir hayvan hakları yasasından ziyade mevcut yasaya birtakım değişikilklerden ibaretti. Hatta hayvan hakları örgütleri, mevcut yasadan daha geri uygulamalar önermekle eleştirmişti.  

Tüm partilerin, “dünyayı birlikte paylaşıyoruz, bizim kültürümüz ve tarihimiz zaten hayvan sevgisidir, hayvanlar konusunda Avrupa’ya örneğiz, ama hayvanlara yönelik artan şiddet var ve toplumun vicdanı zedelenmekte, hayvanları korumak için mevcut yasa yetersiz toplum yasa talep ediyor” diyerek uzlaştığı yerden yine makul bir yasa çıkmadı.  

Kısacası 10 senedir “toplum hayvanlara şiddetin önüne geçilmesini istiyor”u tartışırken şimdi “başıboş köpekler toplumun can güvenliğini tehdit ediyor” diye bir iktidar operasyonuyla karşı karşıyayız. İktidar çok manipülatif bir propaganda yürütüyor, halk ve elitler ikiliği söylemiyle hayvanların korunmasını talep edenleri marjinalleştiriyor.

Kuduz sorunu yok! 

Tarım Orman Bakanı Yumaklı mayıs ayında yaptığı açıklamada “Dünya Sağlık Örgütü Türkiye’yi yüksek kuduz riskli ilan etti” dedi.  Sonra Sağlık Bakanlığı verilerine göre kuduz temaslı sayısının son 1 yılda iki katına çıktığını söyleyerek “insan hayatı için ürkütücü boyutlarda” dedi. Anadolu Ajansı hemen bu açıklamadaki kuduz temaslı artışını, “kuduz vakaları arttı” diye haberleştirdi. Her yerde bu şekilde haber oldu ve birden “başıboş köpekler kuduzu azdırdı” diye manşetler atılmaya başlandı. Bakanın verdiği “473 bin” kuduzla temas rakamı, en son artık sosyal medyada, “köpek ısırma vakası” olarak dolanıyordu. Oysa bakanın açıklamasının her bir köşesi manipülasyon. Anadolu Ajansı da bu katliam operasyonunun tetikçiliğini yapıyor. Artı Gerçek’in haberine göre, Anadolu Ajansı ortada hiçbir güncel haber yokken 3 günde 9 tane tehlikeli köpekler haberi servis etmiş.(5)

Türkiye’de bir kuduz sorunu yok! Bakan Yumaklı’nın açıkladığı Sağlık Bakanlığı verilerinde de bu gerçek çok açık bir şekilde yazıyor. 473 bin kuduz riskli temas demek, kuduz vakası demek değil. Artık daha fazla vatandaş kedi tırmaladığında sağlık kuruluşuna başvuruyor demek. Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 2023 yılı kuduz vakası sayısı: iki (2). Önceki yıl da iki (2). Son 10 yılda en yüksek rakam 2014’ten, o da dört (4). Bu veriler bakanlığa bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Zoonotik ve Vektörel Hastalıklar Dairesi Başkanlığı web sitesinin “İstatistikler” bölümünde herkesin erişimine açık.(6) Ayrıca Türkiye Veteriner Hekimleri Birliği açıklaması da Bakan Yumaklı’nın sözlerinin yanıltıcılığını verilerle ortaya koyuyor.(7)

Kuduz Pastör’ün aşıyı bulduğu 1880’lerden beri önlenebilen hastalık. Köpeklerin yüzde 70’inin aşılanması kuduz riskinin ortadan kalkması için yeterli ve bu bilgi çok uzun yıllardır bilimsel olarak biliniyor. Toplu itlafın kuduzu engellemediği, aşılı köpeklerin toplanarak sürü bağışıklığının azaltılacağı ve bu durumun kuduzu artırma riski olduğu da bilimsel olarak ortada. Üstelik AKP’lilerin operasyonlarına bilimsellik katmak için çokça referans verdikleri DSÖ de köpekleri katletmenin kuduzu önleme politikası olamayacağını söylüyor. 

Toplumsal talep imali

Bunlar bilinmesine rağmen manipülatif argümanlarla, gerçekliği şaibeli videolar/haberlerle toplumda bir tehdit-tehlike havası yaratılmaya çalışılıyor. Bu süreçte Güvenli Sokaklar Derneği diye bir “kurum” ortaya çıktı. Tıpkı kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamına kasteden politikaları, sanki toplumsal talepmişçesine bir atmosfer yaratılması için Mağdur Babalar Derneği diye bir yapının peyda olması gibi. İktidarıyla medyasıyla el ele köpeklerin toplu itlafı için toplumsal bir talep imal ediliyor. 

Toplumda böylesi bir güvenlik kaygısı inşa etmek, içinde bulunduğumuz sağ politik iklimle çok ilişkili. Kadınlarla ilgili yasal düzenlemeler ile köpek yasasını eşzamanlı tartışıyor olmamız da bu iklimle ilgili. Güvenlik kaygısı çok çeşitli yerlerden üretiliyor “Göçmenler yüzünden her şey tehlikede, LGBTİ+lar yüzünden ailemiz tehlikede, köpekler yüzünden çocuklarımız, canımız tehlikede” deniyor. Birtakım marjinaller- elitler “bunları” savunurken, halkın sokak köpeklerini istemediği iddia ediliyor. Halktan kopuksunuz deniyor. Erdoğan “sessiz çoğunluğun sesi” olduğunu iddia ediyor. “Tuzu kurularla değil şehrin çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerle yol yürüdük” diyor. İşin ilginci zamanında yine sokak hayvanları itlaf edilirken buna karşı çıkanlar “cahil halk” olarak tanımlanıyordu.  

Tarihimiz direnişle dolu

 1910 Hayırsız Ada katliamının öncesinde de sonrasında da “muasır medeniyet olma yolunda” köpekler itlaf ediliyordu. Cumhuriyet tarihi boyunca da 1990’lara dek temel politika, kuduzla mücadele adı altında, aşıyla kolaylıkla önlenebilecekken sokakların köpeklerden arındırılmasıydı. Batılı seyyahların İstanbul’un köpeklerini Doğunun geri kalmışlığıyla, pislikle, serserilikle ilişkilendirmesinin karşısında Batılılaşma ve kapitalist kentleşme amacıyla köpekler itlaf edilerek sokaklar temizleniyordu. Bunun son büyük örneği, 1996’da Habitat Zirvesi öncesinde “Avrupa’dan misafirler gelecek sokaklarımız pis görünmesin” diyerek İstanbulda yapılan katliamdı.  

Ancak tarih muktedirin katliamlarından ibaret değil. Sokak hayvanlarının katledilmesinin karşısında her zaman “direnişler” de var. 1930’ların veya 1950’lerin gazete haberlerinde sıklıkla halkın belediye ekiplerini engellemesinden şikâyet edildiğini görebiliriz. Bu haberlerde halkın belediye ekiplerinin işini yapmasına engel olduklarından, hayvanları sakladıklarından dem vuruluyor. Hatta zabıtaların pek çok kez dayak yediği birçok örnek var. Sık sık “Halkımız yanlış bir merhamet hissiyle bu köpekleri saklıyor, halkın kör merhameti yüzünden köpekler toplanamıyor” diye haberlere rastlamak mümkün. Kısacası tarihimiz, “sessiz çoğunluğun” sokak hayvanlarını katletmeye çalışan muktedirlerin bitmeyen savaşına karşı karşı kimi zaman gürültülü kimi zaman sessiz fiili direnişiyle dolu. 

Bu sokaklar köpeklerin

Kentin çeperlerine translar, köpekler, göçmenler, yoksullar olarak hep birlikte itiliyoruz. Saraydan seslenenlerin “kent çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerin” hakikatiyle bir ilgisi yok. Çünkü çıkarları, yoksullardan arındırılmış şehir merkezlerini kentsel dönüşüm adı altında yağmalayan sermayeyle daha ilgili. Sokakları hepimiz için tehlikeli hale getiren sermaye odaklı kent politikaları. Sorunumuz hayvanların sağlık bakımı, aşıları, beslenmesi gibi temel ihtiyaçlarını karşılamayarak kent çeperlerine atıp açlığa, ölüme mahkum eden belediyeler.

Bu satırlar yazılırken AKP’li bakan Güler, meclis başkanlığına sunulan kanun teklifini açıkladı. Buna göre “sahipsiz köpekler barınaklara toplanacak, kuduz riskli olanlar ve sahiplendirilemeyenlere ötenazi uygulanacak” yani sokak köpeklerini toplayıp katledecekler. “Sahipsiz köpekler barınaklara toplanacak” gibi ifadelerle “itlaf” tansiyonunu söndürmeye çalışıp pratikte öldürecekler. Açıklanan teklife göre toplanan köpeklerin katledilmesi yetkisi yerel yönetimlere verilecek. Belediyeler bu yasayı uygulamayacağını açıklamalı. Belediye çalışanları köpekleri toplamayı reddetmeli, belediyelerde görevli veterinerler köpekleri öldürmeyi reddetmeli. Yerel yönetimler bu katliama ortak olmak yerine köpeklerin aşı ve beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılamalı.  

Ama her şeyden evvel, bu yasa geçmemeli!


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bir itiraf ve büyük yalanlar

Bir devlet kurumu var ki biz işçiler için hayati önemde. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), hepimizin hayatını belirliyor. Daha doğrusu karartıyor.

Dillere düşmüş, meydanlarda protesto edilir hale gelmiş TÜİK’in açıkladığı enflasyon verilerinin güvenilir olmadığı zaten biliniyordu.

Fakat işçi, memur ve emekli aylıklarına yapılacak artışı belirleyen TÜİK Haziran verileri, üstüne gelen tartışmalar ve bir itirafla skandal boyutuna ulaştı.

Haziran ayı tüketici enflasyon oranını yüzde 1,64, altı aylık enflasyonu da yüzde 24,7 olarak açıkladılar.

Bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu ENAG ise aylık enflasyonu yüzde 4,27 hesaplayarak, 6 aylık dönemde enflasyon farkını 41,16 olarak saptadı.

Hesaplar ortada ve gerçeği biz zaten belirliyoruz: TÜİK, uzun zamandır enflasyon verilerini çarpıtıyor. Böylece kamudaki ücret artışları baştan tırpanlanıyor. Bu da tüm işçi ücretlerinin düşük tutulmasına yarıyor.

Birçok işçinin aylık ücretlerinin TÜİK’in saptadığı enflasyonun altında seyrettiği de ortada.

Ve iş 2024 Temmuz’unda iyice çığırından çıktı.

Eleştirilerin odağındaki TÜİK’in başkanı çıkıp konuşmak zorunda kaldı.

Aynı kurumun web sitesindeki eski veriler silindi.

Sildiler çünkü iki yıl önce yayınladıkları ‘madde sepeti’ denilen tek tek kalemlere dair rakamları güncele uyarlamışlardı.

Bu rakamlara bakan birçok kişi, örneğin ortalama ev kirasının 5 bin 300 lira olarak ele alındığını görünce adeta çıldırdı. Sadece kira değil tüm fiyatlarda öyle bir ortalama hesaplama yapmışlardı ki ücretleri düşük tutmak için verilerin nasıl çarpıtıldığı açığa çıktı.

TÜİK başkanı önemli bir itirafta da bulundu: Yüksek enflasyonun başlıca sebebi, Covid kapanma döneminden bu yana gelişen fahiş şirket kârları. 

Yani üstü kapalı bir şekilde fiyatların artış hızının sebebinin, kapitalist sınıfın toplam gelire el koyması olduğunu itiraf etti.

Yani hem devlet, hem de patronlar toplam gelire daha baştan el koyuyor.

Bu itirafın önemi, pop-iktisatçılar tarafından yayılan ve Bakan Mehmet Şimşek’in imdat simidi gibi sarıldığı asgari ücret ve genel ücretlerdeki artışların enflasyona neden olduğu yalanını çürütmesidir.

Ücretlerimiz artmadı fakat enflasyon yine de artıyor. 

Devlet eliyle korunan özel enerji şirketlerinin ihyası için elektriğe yüzde 38 zam yapılması gibi dayatmalar enflasyonun başlıca sebebidir.

Fiyat artışlarını önlemek yerine ücretleri düşük tutan iktidar, enflasyonla mücadele etmiş de olmuyor.


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Katliam yasasına hayır: Sessiz çoğunluk değil gürültücü bir azınlıksınız!

Recep Tayyip Erdoğan “sessiz çoğunluk” lafını kullanmayı çok seviyor. Kritik her dönemeçte mutlaka kullanıyor tanımlamayı.

Gezi direnişi günlerinde "Gezi olayları azgın azınlığın, sessiz çoğunluğu sindirme teşebbüsüdür" demişti. 

31 Mart seçimlerinden önce de CHP’yi eleştirmek için “En azından zevahiri kurtarmak, üç beş fazla oy almak için bile olsa artık hiç kimse bu ülkedeki ‘sessiz çoğunluğu’ görmezden gelemiyor” diyen bir sosyal medya mesajı paylaşmıştı.

Bu iktidar azınlık iktidarıdır

Yine Erdoğan 29 Mayıs’ta AKP TBMM grup toplantısına “Elitlere değil, halka baktık” diyerek başladı; “Bağıranların, çağıranların değil, sessiz yığınların sesi olduk. Tuzu kurularla değil, şehrin çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerle yol yürüdük.” 

Ardından “gelişmiş hiçbir ülkede olmayan bir başıboş köpek sorunu olduğunu” ve “bazı ülkelerin vatandaşlarını kuduz ve sahipsiz köpekler konusunda uyarmaya başladığını” söyledi.

Erdoğan AKP’nin kuruluşundan beri kullandığı “sessiz çoğunluk” sözüyle aynı anda birden çok hedefi vuruyor kendince. 

Öncelikle, gerçekten toplumun sayısal çoğunluğunun kendisini ve partisini desteklediğini iddia ediyor ki bu doğru değil. 31 Mart seçimleri, bu seçimleri her seçimde yaptığı gibi beka sorunu olarak kodlayan Erdoğan’ın, partisinin ve milliyetçi iktidar blokunun açık yenilgisiyle sonuçlandı. AKP ilk kez CHP’nin gerisinde kaldı. Kuruluş günlerindeki seçmen tabanına kadar geriledi.

Dolayısıyla iktidar çok açık ki bir azınlık iktidarı. 

Fakat Erdoğan aynı zamanda sokak hayvanları konusunda çoğunluğun kendi politikalarından yana olduğunu da iddia etmiş oluyor. Bu da doğru değil. En son Konya’da sokak hayvanlarının katledilmesi için yürüyüş yapan bir azgın azınlık, gerçekten onlu rakamlarla ölçülebilecek kadar küçüktü.

Sokak hayvanlarının öldürülmesi için çıkartılan gürültüye bakılsaydı Konya’da on binlerin sokağa çıkması lazımdı. 

Çıkmıyor.

Çünkü, sokak hayvanları konusunda ne sessiz bir güce sahiptir bu iktidar bloku ne de çoğunluktur!

AKP iktidarı elitlerin iktidarıdır

Bir başka iddia da bu “sessiz çoğunluğun” aynı zamanda yoksul çoğunluk, halkımız olduğu iddiası. Erdoğan grup konuşmasında “elitlere”, “tuzu kurulara” değil halka seslendiklerini söylerken bunu açık açık ilan ediyor. Böylece sokak hayvanlarını korumak ve hayvan haklarını savunmak sınıfsal bir tercih, yalnızca zenginlerin yapabileceği bir “hobi” gibi tanımlanıyor.

İnsan ne diyeceğini şaşırıyor tüm bu otoriter liderlerin halkları yanıltan açıklamalarına. Fakirden alıp zengini daha da zenginleştiren ekonomi politikaların mimarları kendileri değilmiş de, sanki zenginlere düşman halktan, yoksuldan yanalarmış gibi, sokak hayvanlarının öldürülmesine, hapsedilmesine, şiddete maruz kalmasına karşı çıkanlar zengin mahallelerin insanlarıymış gibi bir denklem kurmaları çok kurnazca görünebilir ama kimsenin inanacağı iddialar değil.

Hem yoksuluz hem sokak hayvanlarıyla dayanışıyoruz

Sayısız kaynak, cumhuriyet tarihinde sokak hayvanlarının katledilmesine karşı yoksul mahallelerde nasıl bir direniş olduğunu da yoksul mahallelerde sokak hayvanlarıyla dayanışmanın ne kadar yaygın olduğunu da gösterir.

Sokak hayvanlarını sahiplenmek, sokak hayvanlarının hayatta kalması için çabalamak yoksullarının dayanışma yeteneğinin bir başka göstergesidir.

Öldüremezsiniz, hapsedemezsiniz!

Erdoğan’ın aynı konuşmasında dile getirdiği kuduz verileri de hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. Erdoğan “O kadar ki maalesef bazı ülkeler vatandaşlarını kuduz ve sahipsiz köpekler için uyarmaya başladı.” 

Yine gerçeği eğip büküyor. 

Köpek saldırılarında kaç kişi ölmüştür? Peki kaç köpek işkenceyle öldürüldü? 

Ankara’da daha geçen hafta 15 köpek tecavüz edilerek, başları ezilerek öldürüldü. 

Peki kaç kadın cinayete kurban gitti? 

Bu yılın sadece ilk 6 ayında 205 kadın katledildi.

Biz erkekleri önce barınaklara kapatın, birileri sahiplenmezse uyutun diyor muyuz? Sadece yasalara uyun diyoruz.

Erdoğan “Yine son 5 yılda hayvana çarpma şeklinde 3 bin 534 trafik kazası, 55 ölüm” gerçekleşti diyor. TÜİK verilerine göre sadece 2023 yılında “Trafik kazalarında 6 bin 548 kişi hayatını kaybederken 350 bin 855 kişi yaralandı.”

Bu iktidar önce bir iç savaş yaşanıyormuş gibi sonuçlanan trafik canavarları sorununu çözerek işe başlamalı. Daha az araç, daha yavaş yolculuk yerine; hayvanların rahatça giremeyeceği yollar, araçların ve fosil yakıtın değil yaşamanın öncelik haline geldiği bir toplumsal örgütlenme yerine sokak hayvanlarını hapsetmeye dönük girişime hiçbir taviz verilemez. 

Seçimi kaybetmiş, azgınların ve zenginlerin koruyucusu durumunda olan bir iktidarın böyle bir düzenleme yapma yetkisi zaten yoktur. 

Elinizi sokak hayvanlarından çekin!

Sokakları çoraklaştıramazsınız. Öldüremezsiniz, hapsedemezsiniz!


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Filistin için direnişe ara verilemez-III

Araya birisi MHP’nin mecliste yaptığı çağrıya, diğeri hayvan hakları için mücadeleye dair ve üçüncüsü de Suriyelilere dönük ırkçı linç girişimi hakkında başka yazılar girdiği için Filistin direnişine dair 3’üncü yazıyı biraz geciktirdim. Bu yazı, Siyonizm’in, en başından beri “bellek üzerine bir savaş” verdiğini ve saf bir ırkçılık anlamına geldiğini ele alacaktı aslında ama Gazze için Türkiye’de mücadele veren grupların karmaşık ideolojik saikleri arasında antisemitizmin etkisini gösteren bir eğilimin eleştirisini öne alacağım. Siyonizm’in 11 Eylül sonrası Beyaz Saray merkezli saldırgan bir ideoloji olan İslamofobi ile desteklenen bir ırkçılıkla yakıtını dolduran doğuşu itibarıyla ırkçı bir ideoloji olduğunu tartışacağım diğer yazı bundan sonraki olacak.

Yahudi düşmanlığıyla uzlaşılamaz

Aksa Tufanından hemen sonra yaptığımız basın açıklamasında ne yazık ki sadece bizim dikkat çektiğimiz bir noktayı bir kez daha hatırlatacağım

Türkiye’de bu mücadelenin bir başka önemli başlığı daha var. İsrail ne zaman Filistin’e saldırsa, ırkçılar derhal bu saldırıdan tüm Yahudileri ve özellikle Türkiyeli Yahudileri sorumlu tutan açıklamalar ve sloganlarla sokaklarda eylemler örgütlüyorlar. Bizler İsrail’in Filistin halkı üzerinde estirdiği teröre, işgal politikalarına ve yasadışı yerleşim hamlelerine karşı çıkarken, tüm savaş ve işgal karşıtlarını Yahudi düşmanı ırkçılara, antisemitistlere de dur demeye çağırıyoruz. İktidar, İsrail’in şiddetine karşı çıkarken Yahudi düşmanlığı yapan ve nefret söylemini pekiştirenlerin önünü açmamalıdır.

Yahudi düşmanlığının Türkiye’de revaçta olmasının iki nedeni var. Birisi, İsrail devletinin Yahudilerin son sığınağı olduğu yönündeki propagandanın arkasına gizlenerek işlenilen 76 yıllık sonu gelmez Nakba sürecinin yarattığı öfke. İkincisi ise konumuz açısından önemli olan ve aşırı sağcıların Yahudiler konusunda sahip olduğu genel ırkçı fikirler ve bu fikirlerin gündelik propaganda içinde olağanlaştırılması. Bir yandan Siyonizm, Yahudi düşmanlığını körüklüyor, diğer yandan Yahudi düşmanlığı sağcıların tarihsel olarak daima sörf yaptıkları bir alan olarak kullanılıyor.

Tarihin bugününün aynasıdır

Türkiye’de ise Müslüman ve Türk olmayan toplumsal grupların teker teker tasfiye edildikleri bir tarihsel pratik, bu pratiği meşrulaştıran bir devlet ideolojisiyle el ele ilerlediği için antisemitizm, tıpkı Ermeni düşmanlığı gibi resmî ideolojinin köşe taşlarından olagelmiştir. Bu yüzden Siyonizm’in işgal devletinin ideolojisi olarak oynadığı tetikleyici role pek ihtiyacı da yoktur. 

Türk usulü milliyetçilik doğuştan tetiklenmiştir. Irkçılıkla kıpırdaşma halindedir. Varlığı Türk ve Müslüman olmayanların azınlık bıraktırılmalarına bağlı olduğu, şekillenmesini bu kanlı süreçte tamamladığı ve aynı zamanda Avrupa sağ geleneğinin Yahudi düşmanı kodlarını da birebir sahiplendiği için antisemitizm gündelik dile sirayet etmiş hakaretamiz ifadelerde yaşamını sürdürüyor. 

İsrail’in vahşi işgalinin başladığı hafta yazdığım bir yazıda “Türkiye Rojava’ya askeri harekât düzenlemişken, Filistin için harekete geçmek konformizm midir?” sorusuna yanıt verirken, kabaca iktidar yanlısı olarak adlandırılan kurumların durumuna dair altını çizdiğim nokta antisemitizm meselesine de bağlanıyordu. 

Yok, sorun iktidarla hemhal olmuş İslami kuruluş, vakıf, dernek ya da örgütlerin eylemleri ise bu alanda savaş karşıtlığıyla dini ve tarihsel yakınlaşma, iktidarın açtığı kapıdan girme arzusuyla Yahudi düşmanlığı, savaşa duyulan öfkeyle yerli milli devlet ideolojisini savunmak iç içe işleyen süreçler. Bu nedenle, bu tür platformların eyleminin Kürt sorununu dert etmemesinden daha büyük bir problemle karşı karşıyayız: Bu platformlar savaşa karşı küresel bir dayanışma hedefine de sahip değil. Sorunun çözümü bu örgütlerin Rojava konusunda duyarsız olmasını eleştirmek değil, on binleri kapsayan ve iktidarın İsrail’le tüm ikili anlaşmalarını iptal etmesini savunan bir kitlesel savaş karşıtı hareketin değiştirici, dönüştürücü, aynı zamanda iktidar, savaş ve militarizm karşıtı hegemonyasının inşa edilmesidir.(1)

Antisemitizmin hareket içinde nefes alabileceği alanları engellemek çok önemliydi gerçekten de. Daha Ekim 2023’te “Bir önemli sorun ise antisemitizm” diyorduk; “Hem sosyal medyada çeşitli hesaplar hem de Yeni Şafak gibi gazeteler ırkçı bir manevra yapıp, İsrail devleti yerine Yahudi kelimesini koyuyorlar. Irkçı bir devletin katliamını böylece bir halkın sırtına yüklemiş oluyorlar.” Hareket içinde, Yahudi düşmanlığıyla aramıza kalın bir duvar örmek kaçınılmazdı: 

Sadece Filistin’de yaşayan, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Yahudileri değil, özellikle Türkiye’de yaşayan Yahudilere yönelik bir nefret kampanyası örgütlüyorlar. Öncelikli amaçları, ırkçı nefretlerine bir hedef yaratmak. Ama bu ırkçılığın bir işlevi daha var: İsrail’in katliamlarına karşı gelişen öfkeyi bölmek, bu öfkeye sahip insanların dikkatini dağıtmak, iktidarın İsrail’le ilişkilerini sorgulayacak bir hareketin yanı başında yaşayan Yahudilere düşmanlık yapmasını sağlayarak, öfkeyi devletlerden alt kata çekip, emekçilerin kendi aralarındaki bölünmüşlüğünü derinleştirmek. İsrail’in Gazze’yi yakıp yıkmasına ses çıkartan her savaş karşıtı bu nedenle, ırkçılıkla, milliyetçilikle, hemen, o an hesaplaşmak zorundadır. Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu günlerinde, 2000-2004 yılları arasındaki mücadelede, antisemitizme hiçbir şekilde taviz verilmemesi hareketin bölünmesini de engelledi.

FÖP’ün önemli yanlarından birisi

Filistin’e Özgürlük Platformu’nun (FÖP) kurulduğu dakikadan itibaren, antisemitizme göz kırpan hiçbir yaklaşıma taviz vermemesi çok önemliydi. 9 Aralık 2023’te Kadıköy’de örgütlenen İnsan Zinciri eyleminde FÖP adına yapılan açıklamada Hacer Ansal, Hidayet Şefkatli Tuksal ve Nuran Yüce şöyle diyorlardı:

Bugün etkinliğimiz boyunca sık sık ırkçılığa dur de sloganlarını attık, atmaya da devam edeceğiz. Bunun çok önemli bir nedeni var. İsrail’e karşı çıkarken genel olarak Yahudileri, özel olarak da Türkiyeli Yahudileri suçlayan, ırkçılık yapan, antisemitist yaklaşımları benimseyenlere artık dur demenin zamanı geldi. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına karşı duyulan haklı öfkenin, antisemitizmle hedefinden şaşırtılmasına, barış isteyen kalabalıkların mücadele isteğinin ırkçı fikirlerle bölünmesine izin vermeyeceğiz. Halkların eşit koşullarda eşitliğinden söz eden herkesi, İsrail devletinin saldırganlığıyla Yahudileri ve Türkiyeli Yahudileri eşitlemeye çalışan yaklaşımlarına karşı sessiz kalmamaya davet ediyoruz.

Nakba Eylem Komitesi’nin, 15 Mayıs’ta, Nakba’nın yıl dönümünde Sirkeci’de yaptığı eylemde antisemitizme ve ırkçılığa asla taviz verilmeyeceğini karara bağlaması da çok önemli bir adım oldu. Çünkü antisemitizm, Almanya, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde sahte bir suçlama olarak öne çıkıyor. Hatta bu ülkelerde işgale karşı çıkan eylemleri karalamak için devletlerin kullandığı bir koz haline geldi. Üniversitelerde “İntifada!” sloganını atan ve Gazze’yle dayanışan aktivistlere antisemit suçlamasında bulunulması da bunun bir göstergesiydi – Bazı üniversite rektörleri “İntifada!” sloganlarına taviz verdiği için Yahudi düşmanlığı yapmakla suçlandı. Dolayısıyla bu, bütünüyle Siyonist propagandanın hareketi bölmek için kullandığı bir argüman oldu. 

Irkçılığın elleri serbest buralarda

Türkiye’de ise karşı karşıya kaldığımız olgu bu türden bir ideolojik sahtekarlıktan farklı. 

Türkiye’de Yahudi düşmanları gerçekten de var. Sadece cumhuriyet tarihi boyunca hayata geçen uygulamalar, yani bir devlet pratiği olarak Yahudi düşmanlığı değil söz konusu olan. Aynı zamanda, devlete muhalif olan kesimler arasında da antisemitist fikirlerin varlığından söz etmek mümkün. 

Yeni Şafak gazetesi, İsrail 7 Ekim’de Gazze’ye ağır saldırı başlatır başlatmaz antisemitist yayınlar yapmaya başladı. Ocak ayının başında, ABD’de bir Sinagog’un altında bulunduğu iddia edilen tünellerle ilgili “İğneli Fıçı” merkezli bir haber yaptı. Her kelimesi ırkçı, Yahudilere yönelik nefreti körükleyen bu haber gibi içerikler ve yorumlar daha sonra Balat Hastanesi’nin, sözde Gazze’de işgale karşı olanlarca, hedef gösterilmesine neden oldu.

Kısacası, antisemitizm batıda egemen sınıfların Gazze’yle dayanışanların gücünü kırmak için kullandığı sahte bir suçlamayken burada gerçekten de Gazze’yle dayanışanlar arasında, özellikle iktidar blokuna yakın çevrelerin sloganlarında, eylemlerinde zaman zaman açığa çıkan bir sorun oldu. Bu öylesine bir sorun ki, küresel intifadanın bir parçası olarak örgütlenen mücadele antisemitizmi Gazze dayanışma ağlarının dışına atmış olmasına rağmen, ilk bulduğu fırsatta başını yeniden kaldırabiliyor. 

Filistin’le dayanışma gruplarında bile baştan sona antisemitist olan şöyle haberler paylaşılabiliyor:


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Linç girişimleri ve faşizan kalkışmalar

Pazar günü Kayseri’de Suriyeli çocuğun, Suriyeli erkek tarafından taciz edildiği iddiası, mülteci karşıtlarının harekete geçmesinin, faşizan kalkışmanın ve linç girişimlerinin bahanesi oldu. Suriyeli mültecilerin evleri ve işyerleri yakılıp, yıkıldı.

Pazartesi akşamından itibaren benzer şeyler Hatay, Adana, Bursa, Antep, İstanbul, Konya, Urfa, Antalya ve Kilis’te yaşandı. 

Kayseri İl Emniyet Müdürü, kalabalığı sakinleştirmek amacıyla istismar mağduru çocuk için “Türk değil” bilgisini paylaştı. Yani “Kendi kendilerine yapmışlar” biçiminde seslenmesi, başka bir ayrımcılığın ve hukuksuzluğun örneği oldu.  

Bu sözlerden, mağdur Türk olsa, yakıp yıkmanın anlaşılabilir bir yanı varmış anlamı çıkmakta. Bu aynı zamanda, ülkede herhangi bir failin mülteci olması durumunda, yaşanan linç girişimlerine karşı toplumsal suskunluğun nedenini açığa vuruyor.   

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ilk iki gün 476 kişinin gözaltına alındığını, bunlardan 285 kişinin göçmen kaçakçılığı, yaralama, uyuşturucu, hırsızlık, yağma, mala zarar verme, cinsel taciz, dolandırıcılık, parada sahtekârlık, tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından sabıka kaydı olduğunun bilgisini sosyal medyada paylaştı.  

Bu veriler bana Tanıl Bora’nın “Türkiye’nin Linç Rejimi” kitabındaki “Linçin öznesi olduğu kadar, nesnesidir de güruh. Linç girişimcilerini illâ bir lümpenler topluluğu, azgın bir fanatik kitlesi, tutunacağı bir dal, bağlanacağı bir değer kalmamış kopuklardan müteşekkil bir kara kalabalık olarak tasavvur etmeyin. Elbette, böyle bir kitlenin linçe celp edilmesi bilhassa kolaydır; ‘böyleleri’ eşiği kolayca geçebilir, kırıp dökebilirler. Ama unutulmasın: Linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları güruha dönüştürür. Linçi yapan güruh olduğu kadar, güruhu yaratan da linçtir. Linç deneyimi, girişim ve ajitasyon ‘aşamasından’ itibaren, kitleyi, kalabalık içindeki insanları güruh haline getirir. Linçin insanı dehşete düşüren, düşürmesi gereken yanı budur. İnsan topluluklarının güruhlaşması…” belirlemelerini hatırlattı.  

Türkiye’nin “göçmen veya mülteci sorunu” çok boyutlu meseledir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun AK Parti’nin özellikle 2011 sonrası izlediği dış politikanın, özellikle de Suriye politikasının ve bölgesel fetihçiliğin sonuçları. Ancak kökleri çok daha derin ve toplumsal boyutu çok daha geniş bir sorun. 

Irkçılık, ayrımcılık ve nefret kültürü

Birçok konudan kaynaklı sorun ve toplumsal çelişkiler aynı anda harekete geçiriliyor. Göçmen/mülteci karşıtlığı çok farklı alanlardan ve dinamiklerde besleniyor. Farklı motivasyonlarla topluluklar harekete geçebiliyor veya geçirilebiliyor ama hepsi tek bir sonuç doğuruyor. 

Sorunun önemli bir boyutunu, 2013 yılında Türkiye ile AB arasında göçmenlerin Avrupa’ya gitmesini engellemek amacıyla imzalanan ‘Geri Kabul Anlaşması’nın ve cihatçı silahlı örgütlere çeşitli hesaplarla kol kanat gerilmesinin oluşturduğu doğrudur. 

Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik, siyasal, sosyal krizin, sorunu daha da ağırlaştırdığı bir gerçektir. Bütün bunların çok farklı boyutlarının çözümüne ilişkin çözüm arayışları sürdürülürken, sorunun göz ardı edilen veya yüzleşmekten imtina edilen en önemli boyutu ise sorunun esas kaynağını oluşturuyor. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık tarihinde farklı toplumsal kesimlere, dinamiklere yönelik çok sık linç girişimleri ve faşizan kalkışmalar yaşanmıştır. 

Tarihimize dönüp baktığımızda 1915, 6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Gazi, Madımak katliamları ve Kürtlere, Aleviler veya farklı biçimlerde azınlıklara yönelik sayısız linç girişimleri aynı kaynaklandı, beslendi ve cesaret aldı görülecektir. 

1990 sonrası, 2000li yıllara kadar, savaş ve çatışma nedeniyle zorla yerinden yurdundan edilen Kürtleri batıda ucuz iş gücü olmakla suçlayanlar, hedef yapanlar, bugün Suriyelileri aynı gerekçeyle suçluyorlar, hedef yapıyorlar.   

Dün sorunların başı, her türlü kötülüğün müsebbibi olarak Kürtlermiş gibi gösterenler, buna son yıllarda bir de mültecileri, Suriyelileri eklediler. Türk siyasetçileri, kanaat önderleri ve medyası öteki yaratmakta ve onları Türk milliyetçiliğin hedefi yapmakta çok marifetliler. 

Kayseri’de Suriyelilere “Türkiye Türklerindir ve ne mutlu Türküm diyene” sloganları eşliğinde saldırmaları, sorunun kaynağına işaret etmektedir. 

Bu da Türkiye’de nefret kültürünün ve yabancı korkusu/nefreti olan zenofobinin kitleselliği, kabul görürlüğünün yaygınlığı, elverişli ve kullanışlı oluşudur. Kısaca ırkçılığın ve ayrımcılığı yaygınlığı ile siyaset ve medyanın diline yerleşmiş olan nefret söylemi sorunun esasını oluşturmaktadır. 

Sorunların çözümüne hak temelli yaklaşım göstermekten uzak olanlar, sorunları araçsallaştırmakta mahir olurlar. İktidar da, muhalefet de benzer yöntemlerle sorunu ele almakta. 

Savaşlar, çatışmalar ve riskler

Mülteci veya göçmen sorununu; savaş, çatışma veya özgür yaşam hakkının risk altına girmesi oluşturur. Bırakalım insanı, hiçbir canlı kendi yaşam alanını gönüllü ve keyfi biçimde geride bırakarak bilinmezliğe çıkmaz, yaşamını riske atmaz.

Bu, en temel prensip göz ardı edildiğinde sorunların doğru çözümü veya linç kültürünü geriletmek, faşizan kalkışmaları önlemek mümkün olamaz. Düşman ve öteki yaratan her yaklaşım, siyaset ve söylem son tahlilde esas besinini özünde ırkçılıktan ve ayrımcılıktan alır.

Yeryüzünde insanlara, “bu toplumda, burada size/ sizin gibilere yer yok” olarak özetlenebilecek nefret söylemli tutum ve yaklaşım, özünde ırkçılığın, ayrımcılığın hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün bir sonraki evresi olan toplu linç girişimlerine, faşizan kalkışmalara yol açan evrensel davranışlardır. 

Bu bakımdan nefret söylemiyle düşünce ve ifade özgürlüğü arasında hassas ve ince çizginin farkındalığı bütün toplumlar açısından hayati öneme haizdir. Kayseri’de başlayan faşizan kalkışmayı/ linç girişimini muhalefet siyasetçilerinin AK Parti’nin yanlış Suriye ve mülteci politikalarını birlikte eleştirmeleri veya karşı çıkmaları en hafif deyimle tehlikenin büyüklüğünün farkında olmamaktır. 

Tıpkı, saldırılar için “Kayseri’ye, Bursa’ya veya bize yakışmaz” demek gibi yanlış ve aynı zamanda ırkçı, ayrımcı kültürü güçlendiren, geliştiren ve can veren bir yaklaşım gibi. Gerçeklerle ve geçmişle yüzleşmekten kaçma halidir. 

Bu türden davranışların, saldırıların sıradanlaştırılması ve normalleştirilmesi ya da hafife alınması, bugünün dünyasının trendi olabilir ama insanlığın evrensel kazanımlarını ve geleceğini tehdit ettiği de açıktır.


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Biden’ın başkanlığı gün geçtikçe zayıflıyor

Tahminin Joe Biden’ın başkanlığının geçen perşembe günü fiilen sona erdiği yönünde. Bir hafta önce Muhafazakar tarihçi Niall Ferguson, “Amerikalı denizcilerin bir gün kendilerine, belki de uçak gemileri Tayvan Boğazı yakınında bir yerde ayaklarının altına batarken ‘Biz Sovyetler miyiz?’” diye sorduklarını hayal ediyordu.

Ferguson, Sovyetler Birliği’nin son yıllarından, yani 1970’ler ve 1980’lerde yaşanan ve ekonomik ve jeopolitik çöküşle sonuçlanan “durgunluk çağı”ndan bahsediyordu. Kendisi, ABD’nin bu yıl yapmaya başlayacağını tahmin ettiği gibi, borçların ödenmesine ordudan çok para harcanmaya başlanmasının, bir imparatorluğun çöktüğünün kesin bir işareti olduğunu savunmakta.

Ferguson şunu ekliyor: “Benim için daha da çarpıcı olan, ABD ile SSCB arasında tespit ettiğim siyasi, toplumsal ve kültürel benzerlikler. Gerontokratik liderlik, geç dönem Sovyetler liderliğinin ayırt edici özelliklerinden biriydi. Leonid Brejnev, Yuri Andropov ve Konstantin Çernenko’nun bunaklığı bunun örneğidir.” Bu isimler 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başındaki Sovyetler Birliği devlet başkanları.

Aslında hiçbiri bunak değildi, sadece yaşlı ve güçsüzdüler. SSCB’nin dağılmasına başkanlık eden kişi çok daha genç ve daha güçlü olan Mihail Gorbaçov’du. Mark Krotov’un yorumladığı gibi, “Biden’ı bu üçlüyle karşılaştırmak Rusfobiklik."

Yine de bu karşılaştırma, 78 yaşındaki Donald Trump’ın 81 yaşındaki Biden ile karşı karşıya geldiği başkanlık münazarasını izleyen birçok kişiyi canevinden vurdu. Dünya çapındaki izleyicileri etkileyen ve korkutan şey, Biden’ın abuk sabuk, anlaşılmaz performansıydı. Trump ırkçı ve cinsiyetçi bir yalancı olabilir ama akli melekeleri yerinde.

Önemli bir araştırmacı gazeteci olan Seymour Hersh şöyle yazıyor: “Tüm bunların ardındaki gerçek, bana aylardır söylendiği gibi, Başkan’ın kendisinin ve dış politika danışmanlarının yürüttüğü politikaların çelişkilerini idrak edecek durumda olmaması... İktidardaki insanlar yaptıklarının sorumluluğunu taşımalıdır ve Biden dün gece Amerika’ya ve dünyaya, başkanımızın bugün açıkça bu durumda olmadığını gösterdi.

“Asıl ayıp yalnızca Biden’ın değil, onu giderek daha fazla saklayan, etrafındaki erkek ve kadınların da ayıbıdır. O bir tutsak... Son altı ayda hızla çöktü. Aylardır, Senato’daki eski dostlarından, aramalarına cevap vermeyen Başkan’ın etraftan giderek daha fazla izole edildiğini duyuyorum.”

Eğer bu doğruysa Biden, Ekim 1919’da felç geçirdikten sonra başkanlığının son 18 ayını büyük ölçüde iş göremez şekilde geçiren Woodrow Wilson’a benziyor. Karısı ve danışmanları durumunu gizli tutuyor ve onun adına kararlar alıyordu.

ABD başkanlık makamının, özellikle dış politika ve savaş söz konusu olduğunda büyük yetkileri var. Ancak mevcut başkanın görevi, giderek yalnızca kararları onaylama ve Barack Obama’nın danışmanlarından birinin “Blob” olarak adlandırdığı, Washington’ın küresel imparatorluğunu yöneten ulusal güvenlik bürokrasisinin kamuya dönük yüzü olmaya evriliyor.

Biden, Trump’ın Çin ile ekonomik savaşını sürdürse de Blob açısından Trump’tan daha güvenilir bir vitrin oldu. Yine de Biden’ın Demokrat Parti’sinin ana akım sesi olan New York Times’ın yayın kurulu hemen şu çağrıda bulundu: “Ülkesine Hizmet Etmek İçin Başkan Biden Yarıştan Ayrılmalı.” Ancak Biden devam etmekte ısrarcı ve (Biden’ın selefi Obama’nın liderliğindeki) Demokrat Parti onu destekliyor. Emmanuel Macron’un feci erken seçim çağrısı kararında olduğu gibi, neoliberal merkez, aşırı sağa kapı aralıyor.

Biden’ı yarışta tutmak Biden’ın çevresinin çıkarınadır. Biden yola devam ederse bir süreliğine işleri ve yetkileri tehlikeye girmeyecek. Dahası, Demokrat Parti adayını değiştirmek, Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile bir dizi az tanınan eyalet valisi arasında bir rekabete yol açacaktır.

Adaylık yarışını kim kazanırsa kazansın, Trump’ın özgeçmişi ya da popülaritesiyle boy ölçüşemeyecektir. Trump’ın en güçlü kartı, enflasyonun yaşam standartları üzerindeki korkunç etkisi. Trump bu kartı oynamaya devam edecek ve bu muhtemelen onu yeniden Beyaz Saray’a taşıyacak.

Alex Callinicos

Çeviri: Irmak Yavlal


Ali Morgül Tüm Yazıları

Küçül(t)me ya da “küçük hayatlar”

2017 yapımı “Downsizing”, bilimkurgu ve toplumsal eleştiriyi harmanlayan, biraz dispotik, biraz komedi bir parça da dram unsurları taşıyan Matt Damon’un baş rolünü oynadığı “farklı” bir film.  Norveç’li bir bilim insanının filmin ilk sahnelerinde İstanbul’da tanıtımını yaptığı “Küçülme" teknolojisi daha az kaynakla, daha az çalışarak, daha konforlu ve dünya için de ekolojik dengeyi koruyup kollayan bir yaşam sunma iddiası üzerine kuruludur. Aslında, insanların bedenlerinin küçültülerek daha küçük bir dünyada daha az masrafla refah içerisinde ve çevre kirliliğinin daha az olabileceği ve bu şekilde de doğanın korunabileceği iddiası, “Dinlence Ülkesi” isimli kapitalist bir şirket tarafından pazarlanmaktadır. 

Paul Safranek (Matt Damon) beyaz yakalı ABD’li bir işçi sınıfı mensubu olarak, mali sıkıntılar ve geleceğe dair belirsizliklerle boğuşan bir karakteri canlandırmaktadır.  Günümüz dünyasında birçok ülkede derme çatma yapılarda ya da bir tek yatak, lavabo, sehpa ve klozetin sığabildiği Hong Kong’daki gibi kibrit kutusu evlerde ve/ya yaşadığımız coğrafyadaki gibi en ufak bir depremle yerle yeksan olan kutu kutu dairelerde yaşamlarını sürdüren bizler açısından Paul ve eşi Audrey’in yaşadıkları evden (ki bence gayet de güzel bir ev) memnun olmayışları anlaşılmaz gelebilir. Ancak filmde yaşadıkları evi “Küçük” bulan çiftin hayallerindeki eve (villa ya da malikane diyelim biz buna) kavuşabilme imkanları yoktur.  Paul ve eşi Audrey de yaşadıkları sorunların üstesinden bu “Küçül(t)me” teknolojisinin sunduğu imkanlarla kurtulmaya karar vermiştir. Ancak Audrey vazgeçer ve Paul o küçültülmüş dünyada gözünü açtığında artık tek başınadır, yarı yolda bırakılmıştır. 

Ancak film ilerledikçe, “Küçül(tül)müş” dünyada bile sınıfsal farkların sürdüğü, hatta derinleştiği ortaya çıkar. Paul karakterinin tek başına kaldığı küçük hayatı filmin başlarında bir malikane, daha sonra üst kattaki komşusu ile geliştirdiği ilişki sayesinde anladığımız kadarıyla bir apartman dairesinde devam eden ve daha sonra gettolaşmış bir banliyöde tanıştığı bir başka karakterle sınıfsal farklılıkların o dünyada da devam ettiğini göstermektedir.  

Filmin daha başlarında “Küçül(t)me” teknolojisinin varlıklı kesimler için lüks bir yaşamın kapılarını araladığı, yoksullar içinse bir umut ışığı olmaktan öte anlam taşımadığını ifşa ediyor. Paul, küçüldükten sonra bile maddi sıkıntılarla boğuşmayı sürdürürken, alışmaya çalıştığı o yeni ve yabancı küçük dünyada da toplumsal eşitsizliklerin hakimiyet sürdürdüğünü fark eder. Özellikle, filmde Vietnam’da köylerinin sular altında kalmasına sebep olacak bir baraj yapımına karşı eylemler düzenlediği için istemi dışında küçültülerek cezalandırılan Ngoc Lan Tran isimli karakterin ortaya çıkışı ile filmin akışı değişir. Bu karakterin dayanışma ve çalışma üzerine kurulu yaşantısı ve çevresindeki ilişkiler ağı; yoksulluğu, çaresiz kaderine terk edilmiş insanları, mağduriyeti, göçmen olmaktan kaynaklı dışlanmışlığı, sağlık imkanlarından mahrumiyetten kaynaklı ölümleri gözler önüne serer.  “Küçül(tül)müş” dünyada da, bildiğimiz dünyadaki gibi teknoloji ve otomasyonun gelişimi ile birlikte insan emeğine olan ihtiyaç azaltmış gibi görünse de yine de yoksulluk, çevre sorunları gibi meselelerin çözümüne umulduğu ve iddia edildiği gibi çözüm üretilememiştir.  Filmin ilerleyen sahnelerinde bu “Küçül(t)me” teknolojisini dünyaya armağan eden Norveç’li bilim insanının kendi sözleri ile bu teknolojinin toplumsal-ekolojik sorunlara kalıcı bir çözüm sunma konusunda başarısız kaldığı itiraf edilir. Filmin başlarında ütopik ve mutlu bir gelecek olarak sunulan “Küçül(t)me” teknolojisi, filmin sonlarında artık dispotik bir geleceğe bağlanır. Karakterimiz Paul, filmin sonunda bir tüneli andıran kapıdan geçer ve orta yerde bekler. Ya o dispotik gelecek korkusu ile bilinmez bir ütopyaya yürüyecektir ya da geri dönüp Ngoc Lan Tran ile beraber dayanışmaya, mücadele etmeye devam edecektir. Yani ez cümle Küçül(tülm)üş dünyada da adaletsiz ve eşitsizliklerle dolu bir düzen devam etmektedir, toplumsal eşitsizlikler, ekolojik sorunlar salt ütopik/teknolojik yeniliklerle değil mücadele ile değişir. Kararlı, ısrarlı, mücadeleci, dayanışmacı özellikleri ile dikkat çeken Ngoc Lan Tran karakterinde billurlaşan bu özellik toplumsal ve politik dönüşümler için mücadele edilmeden sorunlara yapay çözümlerle cevap olunamayacağı mesajını verir. 

Ali Morgül


Atilla Dirim Tüm Yazıları

Otoriterizmin gölgesinde Onur Ayı

LGBTİ+’ların eşit, özgür ve onurlu yaşam talebinin ifade edildiği Onur Ayı, dünyada ve Türkiye’de otoriter yönetimlerin baskı ve şiddetinin gölgesinde kutlanıyor. Geçtiğimiz haftalarda Eskişehir’de Onur Yürüyüşü yapmak isteyen LGBTİ+’lar polis şiddetiyle engellenirken, Ankara’da baskıya rağmen üç ayrı noktada yürüyüş yapıldı. İstanbul’da Trans Onur Yürüyüşü devlet güçlerince devletin yasalarına aykırı bir şekilde engellendi. Toplu taşıma seferlerini durduran ve Beyoğlu’nu olduğu gibi ablukaya alan polis baskısına ve şiddetine rağmen şehrin çeşitli yerlerine dev trans bayrakları asıldı ve yürüyüşler yapıldı. Gözaltına alınan iki kişi, akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Otoriterizmin gölgesi

Kapitalizmin 2008’de girdiği ve giderek derinleşen krizi, 2015’ten sonra ABD, Rusya, Polonya, Macaristan ve başka birçok ülkede otoriter yönetimlerin iktidara gelmesine neden oldu. Türkiye’de de aynı durum yaşandı ve toplumun hak arayan kesimleri üzerinde yoğunlaşan baskılar, LGBTİ+’lar üzerinde özel bir şekilde odaklandı. Yukarıda sayılan ülkelerin yanı sıra, Almanya’da AfD başta olmak üzere çeşitli sağcı/faşist partiler, LGBTİ+’ların aile kurumuna zarar verdiği, toplumu “cinsiyetsizleştirdiği” ve bunun sonucu olarak da nüfus oranlarının düşmesine neden olduğu gibi absürt iddialarla ekonomik krizin pençesinde umutsuzluğa ve çaresizliğe kapılan işçilerin öfkesini LGBTİ+’lara yöneltmeye çalıştı. Polonya’da “LGBTİ+’lardan arındırılmış bölgeler” ilan edilirken, Rusya’da LGBTİ+ varoluşu “terörist” olmakla özdeşleştirilerek her türlü faaliyetleri yasaklandı.

Türkiye’de de otoriterleşen AKP-MHP iktidarı, LGBTİ+’ları akla gelebilecek her türlü yöntemle kriminalize etmeye çalıştı. Devletin irili ufaklı bütün yöneticileri LGBTİ+ varoluşunu “aileyi bozmaya” çalışan dış mihrakların maşası ilan ederken, LGBTİ+ faaliyetleri neredeyse tümüyle yasaklandı. Sivil toplum kuruluşu adı altında nefret örgütleri bir araya gelerek “Büyük Aile Yürüyüşü” adıyla gövde gösterisi yapmaya çalıştılarsa da toplumda bunun karşılığı çok cılız oldu. Bu yürüyüşlere nefret örgütlerinin militanlarından başka katılan olmadı. Ancak iktidar aile üzerinden LGBTİ+’lara yönelik baskısını sürdürdü; her ilde “aile çalıştayları” düzenlenerek, LGBTİ+ varoluşunu hedef haline getirecek önlemler alınacağı ilan edildi, bunun için büyük bütçeler ayrıldı. Ayrıca Yeniden Refah gibi nefret odaklarına yapılan seçim ittifakı vaadi üzerinden yapılacak anayasa değişikliğiyle LGBTİ+ derneklerini kapatma tehdidi de sürüyor.

Bütün bunlar olurken, muhalefet partileri de AKP-MHP iktidarının estirdiği LGBTİ+ karşıtı rüzgâra kapılarak temel insan haklarının çiğnenmesi karşısında sessiz kaldı. LGBTİ+’ları çok sınırlı da olsa kapsayan tek sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına son derece cılız tepkiler verilirken, 2015 yılında LGBTİ+’ların insan hakları kapsamında haklarının korunması ve herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmalarının önüne geçilmesi için 22 maddelik bir kanun teklifi hazırlayan CHP, iktidar partilerinin baskısı altında LGBTİ+ kısaltmasını kullanmaktan bile kaçınır oldu. Keza seçimlere Yeşil Sol Parti olarak giren ve HEDEP ismini alan Kürt hareketi de yaptığı tüzük değişikliğinde LGBTİ+ kısaltmasını çıkardı ve sadece “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ifadelerine yer verdi.

Sol saflarda kafa karışıklığı

Sol saflarda ise “kimlikçilik” tartışması olanca hızıyla sürüyor. Dogmatik sol, “kimlik” mücadelesini “burjuva siyaseti” olarak değerlendirerek, “kimlik siyaseti” yapan solun işçi sınıfını burjuva partilere yönelttiği gibi iddialarda bulunuyor. Bu anlayışın hedefinde Kürt hareketi, kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi var . 

Benzer bir kimlikçilik tartışmasına da “anti-woke” ekseninde rastlıyoruz. Başta kadınlar, LGBTİ+’lar, siyahlar olmak üzere ezilenlerin haklarını savunmanın işçi sınıfı hareketini gerilettiğini iddia eden bu yeni-sağcı düşüncenin örneklerine Türkiye’de de giderek daha fazla tesadüf ediliyor. Bu düşünce de esasen ezilenlerin hareketine nefret duyan egemen sınıf ideolojisine yaslanmakla birlikte, “solcular” tarafından yapıldığında arka planını yine tek mücadelenin emek mücadelesi olduğu dogmasından alıyor.

Ancak Marksizm değişen dünyada değişmeden kalan bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur. Marx ile Engels de kesintisiz olarak mücadeleden öğrenmiş, kendilerini sürekli olarak yenilemiş, geliştirmiş ve ortaya çıkan yeni koşullara uyumlu hale getirmeye çalışmıştı. Günümüz dünyasında LGBTİ+ mücadelesine sırt çeviren bir Marksizm, asla Marksizm olamaz. Bugün biliyoruz ki, toplumun ezilenleri kurtulmadıkça işçi sınıfının bağlarından kurtulması mümkün değildir. LGBTİ+’lara uygulanan baskı ve şiddet, işçi sınıfını bağlayan zincirin bir halkasıdır. Kürt halkına (ve ezilen diğer halklara) uygulanan baskı ve şiddet, işçi sınıfını bağlayan zincirin bir diğer halkasıdır. Her gün kadınların öldürülmesi, eşit yaşam haklarının ayaklar altında çiğnenmesi, evet, bunlar da işçi sınıfını bağlayan zincirin bir başka halkasıdır.

Zinciri kırmak

Bu zinciri kıracak olan, ezilenlerin ortak ve birleşik mücadelesidir. “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” şiarını gerçekleştirmenin yolu her şeyden önce işçi sınıfını bölen egemen sınıf fikirlerini, yani ırkçılığı, milliyetçiliği, cinsiyetçiliği, LGBTİ+ düşmanlığını geriletmekten geçer. Kadın-erkek, Kürt-Türk, hetero-LGBTİ+ vd. olarak bölünmüş işçi sınıfının birlik olarak esas düşman kapitalist sınıfa, ya da en küçük bir işletmedeki patrona karşı bile başarıyla mücadele etmesi mümkün değildir. Özellikle LGBTİ+ nefretinin her gün işçi sınıfının damarlarına pompalandığı bu günlerde, kazanımlar elde etmesi için LGBTİ+ hareketinin içinde ve yanında yer almak, başka bir dünya mümkün diyen devrimciler için en öncelikli görevlerin başında gelir.


Ayşe Demirbilek Tüm Yazıları

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, peki savaşın gerekçesi?

Kalbura emanet edilen su zayi olur...

                                                  Hariri

Birkaç gün önce savaş haberi ile uyandık. Haftalardır süren gergin bekleyiş ve belirsizlik savaş ile sonuçlandı. Yine gerekçeler, haklı ve haksız olan taraf kim? Ne olur? Kim ne adım atar? Piyasalara etkisi? Bunlar konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, uzun bir zaman devam eder bu tartışmalar. Elbette konuşulsun, fırtınalı zamanlarda birçoğu da erkekler tarafından yapılan hararetli tartışmaları dinleyelim. Fırtınaların daha önce farkında olmadığımız fazlalık ve çöpleri de kaldırıp önümüze düşürmesi gibi, böyle zamanlarda da ummadık yerlerden ummadık cümleler önümüze dökülebiliyor. Hepimiz fırtınada bahçemize, evimize, sokağımıza dökülen çöpleri temizlemek isteyeceğimizden neyi niye temizlediğimizi de bilmiş oluruz. 

‘Kışkırtılmak’ çok kıyıda kenarda olmasa da bir süredir çok göz önünde olmayan çöplerden biriydi. Bu fırtınada, havada elden ele atılan en popüler argüman oldu. Demokrasi götürmek/özgürleştirmek/ hakkını almak/sınırlarını korumak/ulusal birlik gibi çöp olduğu kesin ve net olan ‘’gerekçe’’lerin yanına üstelik yanında yer almak istediği yeri temiz göstermek için üretilen mis gibi bir gerekçe olarak masaya kondu. 

Diğerleri gibi kışkırtılma da bizim için yeni bir argüman değil. Eli kanlı katillerin en çok kullandığı argüman bu. Biz kadınlar bunu bizi döven, tecavüz eden, taciz eden, hapsedip işkenceler yapan, yükseklerden atan, parçalayıp varillerde yakmaya çalışan sevgililerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz ve hiçbir şeyimiz olmayan erkeklerden çok iyi biliriz. Biz bu katillerin, faillerin kışkırtmalarına sığınmayanlar, bugün de yaşanan, yaşanmış olan ve yaşanacak olan hiçbir savaş için ne kışkırtılma ne de başka bahanelere sığınılmasını kabul etmeyeceğiz. Bu bahanenin bir işgali bir savaşı gerekçelendirmek adına kullanılmasına da izin vermeyeceğiz. Bugün kendi düştükleri safları temiz göstermeye çalışanlar rahat rahat değişen saflarını ört bas edebilsinler diye milyonlarca insanın canı ile geleceği ile hayatı ile ödediği barış ve özgürlük mücadelesinin bulanıklaştırılmasına da izin vermeyeceğiz. 

Bugün ikirciksiz bir şekilde ‘’Savaş’a, Rusya’nın Ukrayna müdahalesine Hayır!” diyemeyen ve biz ezilenlerin, eşit görülmeyenlerin, yoksulların geleceği ve daha iyi bir yaşamı ile ilgilisi olmayan emperyalist müdahaleleri ve savaşları gerekçelendirenlerin her türlü özgürlük ve hak mücadelemizde de karşımızdakiler için gerekçe üretmeleri önünde birkaç fırtınalık engel olduğunu görmemiz gerekir. 

Şüphesiz ki Rusya toprakları, dünyanın birçok yerindeki başka topraklar gibi tarihsel deneyimlere şahitlik etti. Tüm o topraklar bugün bize başka bir dünyanın, eşit ve özgür bir toplumun mümkün olduğunu gösteren o gerçeği yaratanların o gün üzerine bastıkları toz ve çamurdan oluşan bir zeminden başka bir şey değildir. İşçilerin, kadınların ve tüm ezilenlerin dünyanın gördüğü en baskıcı rejimlerinden birini devirip yerine sınıfsız özgür toplumu kurması o toprakların coğrafi konumuna ya da minerallerine bağlı olmadığı gibi, milyonların canı ile kanı ile ödenen bu deneyim haritalara bakılarak yapılan bir romantizme de terk edilemez. 

Bugün o topraklarda da dünyanın herhangi bir yerinde de yüzyıl önce olduğu gibi sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu kuracak olanlar, dünyayı paylaşma savaşına girenler değil, St. Petersburg meydanında kendi ülkesinin işgal ve savaş politikasına karşı çıkan yüzbinler olacak. Bugün eşit, özgür, adil ve sınıfsız bir dünya isteyen ve bunun için mücadele edenlerin safları da St.Petersburg ve dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlarının yanıdır. 

Rusya’da bugün ne sosyalist ne komünist ne de özgür, adil ve eşit bir yaşam biçimi söz konusudur. Söz konusu olsaydı, bunun yayılması için yapılacak olan, işçi sınıfının sınırları aşan dayanışmasını büyütmek ve kendi eylemi için mücadele etmek olmalıydı. Yüzyıllar önce yine aynı topraklarda deneyimlendiği gibi özgürlük ve eşitlik tanklarla götürülebilen bir şey değildir. İşçi sınıfının ve yığınların kendi eylemi ile kurulmadığı ve bugün artık çürümüş ve krizlerin içinde çırpınan kapitalizmi yeryüzünden kazımadığı sürece, biz milyonlar için huzurun olduğu bir dünya ve yaşam ne yazık ki çok zor görünmektedir. 

O gün gelene kadar bugünün somut koşullarında yapılacak şey, dünyanın her yerinde bomba ve mermi seslerine, savaş çığırtkanlığına karşı milyonlarca olduğunu bildiğimiz savaş karşıtlarının sesine katılmak, bu sesi yükseltmek, güçlendirmek bu sesleri işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile buluşturmak için mücadele etmek. 

Savaşa Hayır 

Yaşasın Ezilenlerin Birliği! Yaşasın enternasyonalist dayanışma! 

Ayşe Demirbilek

 


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

İşçilere ve yoksullara açılan savaş

İktidar uzun süredir işçilere ve yoksullara savaş açmış durumda.

Bu bir ekonomik savaş.

Yoksulların boğazından alınıp zenginlere kaynak aktarmak için sürdürülen bir savaş.

Bir gazeteci açlık sınırının (ilk 6 ay) 17.295,4 lira olduğunu, ortalama kur ile 545,8 dolara karşılık geldiğini hesaplayıp şunları yazdı: “Ve dolar bazında baktığınızda ortalama bir emekli maaşının da 385,5 dolara yükseldiği görülüyor. Lakin 2019 yılında açlık sınırı ile emekli maaş farkı yüzde -8,2 iken şimdi fark yüzde -41,5 ediyor. Emekli dolar yemediğine göre emeklinin açlık karşısında geliri 1/3 oranında düşmüş durumda.”

Son 3,5 yılda açlık da tırmanmış vaziyette.

Bir başka araştırmacı ise şu grafikle, zenginler ile fakirlerin tüketim harcaması arasındaki korkunç farkı gösterdi:

En zengin yüzde 20, neredeyse alttaki yüzde 60’tan fazla harcıyor.

Bu yüzden Mehmet Şimşek’in ekonomi programı, iktidarın yoksullara açtığı savaşın daha da şiddetlendirilmesinden başka bir anlama sahip değil.

Altta kalanın canı çıksın!

Nüfusun içinde en tepede olan yaklaşık 15 milyon 500 bin kişi yiyor, içiyor, geziyor tozuyor. Altta kalan yaklaşık 62 milyon kişi ise yoksulluk sınırının da altında.

TÜRK-İŞ mutfak enflasyonu aylık yüzde 7, yıllık yüzde 83 artarak Ocak ayında ücretin 100 birim olan satın alma gücü Mayıs ayında 79 birime düşmüş oldu.

En alt yüzde 20’nin içinde yer alan emeklilerin durumu kelimenin tam anlamıyla korkunç. İktidar bütçe dengesi etkisi analizlerini öne sürerek emeklilere yapılacak iyileştirmeyi geciktiriyor. İyileştirme dedikleri ise en düşük emekli aylığının 12 bin ile 13 bin lira aralığında belirlenmesi. Oysa açlık sınırı 20 bin liraya dayandı. Ayda eline 20 bin lira geçmeyen herkes açlık sınırının altında yaşıyor. Dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşaması için ise 59 bin 500 lira geliri olması lazım.

Sendikalar kavgaya hazırlanmalı

Yoksullar açısından, durum sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.

Toplumun derinlerinde hayatta kalmak için verilen kavga giderek sertleşirken, öfke de tırmanıyor.

Açlığa duyulan bir öfke bu. Yoksulluğa duyulan, İstanbul’da bir markete gidip de yüzlerce lira karşılığında bir haftalık yiyeceğini alamamaktan kaynaklanan, insan onuruna yaraşır bir hayat sürmenin bizzat iktidar eliyle imkânsız hale getirilmesiyle şiddeti artan bir öfke bu.

Genelde saçma açıklamalarıyla dikkat çeken TÜİK başkanı 11 Temmuz’da yine bütünü gerçek dışı beyanlarla dolu olan konuşmasında tek bir gerçeğe işaret etti ve "şirket kârlarının enflasyon üzerindeki etkisi yüzde 45, işçilik maliyetlerinin yüzde 4,5" dedi.

Böylece enflasyonun nedeninin işçi ücretleri olduğu tezi de ilk elden çürütülmüş oldu.

Bu veriler, tabanlarında örgütlü olan işçilerin yaşamak için ölümüne direndiği koşullarda sendikaların acil bir şekilde harekete geçmesinin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Dipte şekillenen öfke o kadar büyük ki eğer sendikalar harekete geçmezse, işçiler sendikaları geçebilir!

Bu yüzden üç yıl aradan sonra Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ortak bir açıklama yapıp bir dizi talebi dile getirdiler.

Aşağıdan gelen basınç

Türk-İş Başkanına ortak basın açıklamasında “Bir süreç yaşıyoruz. Ülkemizde çalışanlar insan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyor. 1994 krizini, 2001’i, 2008’i yaşayan arkadaşlarımız var. Şimdi de bir kriz yaşıyoruz. Bu ekonomik kriz diğerlerine benzemiyor” dedirten, faturanın bütünüyle emekçilere kesilmesidir. Aynı sendikacının "10 bin-17 bin lirayla bir hafta geçinme şansımız yok. Asgari ücret fazladır demek ayıptır, tablo ortada” demesinin nedeni de yoksullara yönelen bu ekonomik şiddettir.

Hak-İş Başkanı’nın, üretim artmasına rağmen ücretlerin artmamasını eleştirdiği basın toplantısında DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu üç konfederasyonun ortak taleplerini açıkladı. 10 maddelik talepler arasında “Çalışanlar üzerindeki doğrudan ve dolaylı vergiler azaltılmalıdır”, “Ücretlerin düşüklüğü kabul edilemez”, “Çalışanların neredeyse yarısının aldığı asgari ücret artırılmalıdır”, “Kamuda ücret dengesizliğine son verilmelidir” ve “En düşük emekli aylığı asgari ücret seviyesinde olmalı. Milyonlarca emekli, asgari ücretin çok altında aylık alıyor” vurguları öne çıktı.

Şimdi Emek Platformu, şimdi birleşik mücadele zamanıdır!

İşçilerin koşulları giderek ağırlaşırken, aşağıda biriken öfkenin emek örgütlerinin bir araya gelmesi yönünde yaptığı basıncın ardından ortak basın açıklaması yapılması olumlu bir adımdır, ama yetmez.

Biz işçilerin, “krizin faturasını kriz ortamında kâr üstüne kar edenler ve krizi tetikleyenler ödesin” diyerek yola çıkacak sendikaların birleşik eylemine ihtiyacı var. 

Taleplerin açıklanması yetmez; eylem programı da açıklanmalı.

Sadece eylem programının açıklanması da yetmez; aşağıdaki öfke oyalanmamalı.

Bu öfke ötelenmemeli. Bu yüzden, sadece üç konfederasyon değil tüm emek örgütleri, sendikalar, dernekler, inisiyatifler bir araya gelmeli.

Aşağıda, işçilerin arasında, kazanana kadar sürecek birleşik bir kavganın hazırlığı yapılmalı.

Fakirden alıp zengine verenlerden, zenginlerden, tüm sermaye gruplarından hesap soracak aşağıdan bir mücadelenin örülmesinin şimdi tam zamanıdır.

Yüzlerce işçi örgütü milyonlarca işçiyi harekete geçirmek, yan yana gelmek, birleşmek zorunda.

Bugünden hazırlanarak, sonbaharda kitlesel bir mücadeleye başlamalıyız.


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Onların kârları bizim ölülerimiz

Maraş merkezli depremde on binlerce insanın ölümü karşısında, ülkeyi yönetenlerin vurdumduymazlığı ile meydana gelen vahim tablo karşısında büyük bir öfkeye kapıldık.  Oysa kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu iş yaşamında güvenlik tedbirlerinin alınmaması sonucunda da binlerce insan yaşamını kaybetmekte. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (İLO) göre dünyada 2 milyondan fazla insan çalışırken ölüyor.  Her gün 6 binden fazla insan patronların kar hırsı uğruna ölüyor. Türkiye, yılda 77 bin iş kazası ile Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü sırada bulunuyor. İSİG raporlarına göre; 2023 yılının ilk 4 ayında 585 kişi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. AKP’nin iktidarda olduğu 2002 yılından bugüne iş cinayetlerinde yaşamını kaybeden işçilerin sayısı 31 bin 131’e ulaştı. Rapora göre bu rakam sadece basına yansıyabilenler. Çünkü son yıllarda artan baskılarla birlikte iş cinayetlerinin basına yansımasında da düşüş var.

İktidara sırtını dayamanın cüretkarlığı

Amasra katliamıyla ilgili Nisan ayında yapılan duruşmasında sanık İşletme Müdürü Selçuk Ekmekçi’nin avukatlığını yapan Avukat Çağla Dursun, kendisine tepki gösteren ailelere, “başınıza gelenleri hak etmişsiniz” sözlerini sarf etmişti ve bu sözler hafızalarımızda hala tazeliğini koruyor.  Dursun, 43 maden işçisinin hayatını kaybettiği bir faciadan sonra yakınlarını kaybeden ailelere çemkirme cüretini gösterebilmişti. Gazete Duvar tarafından yayınlanan haberde Dursun’un bu cüreti nereden bulduğuna ilişkin soruları da yanıtlayan, Yargıtay’dan başlayan devletin en üst kademelerine uzanan ilişkileri de kamuoyuyla paylaşılmıştı. Amasra dışında da, Soma’da, Ermenek’te, Ostim’de, Davutpaşa’da ve pek çok iş yerinde işçiler, görmezden gelinen işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Yaşanan insani kayıplarla ilgili yıllarca süren davada, göstermelik cezalar verildi, tazminatlar kuşa çevrildi. Tüm bu katliamlarda hem yapılan düzenlemeler hem de tedbirlerin alınmıyor olması açısından sorumluluğu olan AKP-MHP iktidarından tek bir kişi bile ceza almadı, istifa etmedi. O nedenle de onlarca işçi yaşamını kaybetmeye devam ediyor. 

Çocuklara ayrıcalık yok

İşçi sınıfı krizin faturasını sadece yoksullaşarak ödemiyor.  Kapitalistler arası rekabette avantaj sağlayan en fazla, en az maliyetle ve en kısa zaman içinde üretim koşulları da işçi sınıfının  yaşam hakkını gasp etmekte.  Çocuklar açısından ayrıcalıklı bir durum söz konusu değil. Çocuk işçi sayısı bir milyonu aşmış durumda. Herhangi bir ücret pazarlığı koşulları olmayan, patronların istediği gibi,  istediği koşullarda çalışan çocuk işçi kitlesi artan fakirleşmeyle birlikte  istihdamda giderek daha fazla yer alıyor.

Türkiye’de çocuk işçilik 4 ila 8 yaş aralığında başlıyor. 8 yaşından itibaren mevsimlik tarım işçisi ve sokakta çalışırken işçi sayısında ciddi bir artış yaşanıyor. 10-12 yaşlarda tekstil ve metalde çalışan çocuklar, 13-14 yaşlarından itibaren tarım, inşaat, sanayi ve hizmetlerde çalışan sayıları yüzbinlere ulaşıyor; 15-17 yaş grubunda ise tarım başta olmak üzere konaklama, ticaret, inşaat, metal, tekstil ve gıda gibi işkollarında çalışan milyonu aşkın çocuk işçi var. İSİG raporlarında son 10 yılda 611 çocuk iş cinayetleri sonucu yaşamını kaybetti, deniyor. Rapora göre, SGK her yıl 11 çocuk işçinin öldüğünü açıklarken, her yıl 50 çocuk işçinin ölümü gizlenmekte. Suriyeli on binlerce çocuk da tarım ve sanayide çalışıyor. Göçmen çocuk işçilerin tüm çocuk işçi ölümlerindeki oranı yüzde 10-12 aralığında. 

İş cinayetleri sınıfsaldır. Ve yanıtı da sınıfsal olmalıdır. Kapitalizmin işçi sınıfına dayattığı gayri insani çalışma koşulları meslek hastalıklarına ve ölümlere yol açmakta. Kapitalizmin işçi sınıfının başına açacağı belâların sonu olmadığı gibi, ona reva gördüğü berbat çalışma ve yaşam koşullarının da sonu yok. İşçi sınıfı, kendi can güvenliğinin yanı sıra çocuklarının geleceği ve güvenliğini de ancak ve ancak örgütlenerek koruyabilir. Her gün ve her an en temel haklarımızı gasp eden kapitalizme karşı birleşmek ayakta kalmamızın da tek yoludur. 


Can Irmak Özinanır Tüm Yazıları

Marksizm 101- “Yurdumuz bütün cihandır bizim”

Karl Marx ve Friedrich Engels, tüm zamanların en çok satan kitabı olan Komünist Manifesto’da şöyle derler: “İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şey alınamaz.” 

Özellikle Suriye’deki iç savaş sonrası dünyada “göçmen krizi” olarak adlandırılan süreç ortaya çıktı. Ancak tek sebep tabii ki Suriye değildi; yoksulluk, savaş, politik baskılar, iklim krizi, kıtlık gibi sebeplerle göçmen olmaya zorlanmış milyonlarca insan zaten hareket hâlindeydi. ABD’nin göçmen düşmanlığıyla tanınan bir önceki başkanı Donald Trump, Meksika sınırına inşa ettiği yarım kalan duvarı Suriyelilere karşı değil, ABD tarafından defalarca altüst edilmiş ve yoksullaştırılmış olan Güney Amerikalı göçmenlere karşı inşa etmişti. En son örneğini Avrupa Parlamentosu seçimlerinde gördüğümüz gibi yükselen aşırı sağcılık kendini en temelde göçmen karşıtı ırkçılık üzerinden kuruyor. İçinde faşistlerin de bulunduğu aşırı sağcılık, sahte bir antikapitalizm retoriğiyle göçmenlerin de bir parçası olduğu işçi sınıfını bölüyor. Dolayısıyla “göçmen krizi” diye adlandırdıkları olgu, sadece göçmenlerin değil Avrupalı, ABD’li işçilerin de kabusuna dönüşüyor.

Krizin adını doğru koymak lazım, yaşanan bir göçmen krizi değil kapitalizmin sınır rejiminin krizidir. Kapitalizm ortaya çıktığı günden itibaren dünyayı sınırlar ile bölmeye girişti. Elbette sınır dediğimiz olgu kapitalizm ile ortaya çıkmadı, imparatorluklar çağında da sınırlar vardı ancak erken kapitalizm sermayenin gelişebileceği daha küçük bir birime yani ulus-devlete ihtiyaç duydu. Bunun içinse içinde pek çok halkın -baskı altında- yaşadığı imparatorlukları, yine halkların baskı altında yaşadığı daha küçük devletlere böldü, bunu yaparken ise o sınırlar içinde yaşayanların “ulus” adı altında çıkarlarının ortaklaştığı yalanını uydurdu ve bu yalan günümüzde hâlâ geniş kitleleri etkilemeye devam ediyor. 

Bütün göçmen karşıtı retoriğine rağmen kapitalizm aslında göçmenliğe ihtiyaç duyar. Dolayısıyla kapitalizmin göç ve göçmenlere ilişkin tarihi ikiyüzlülüğün tarihidir. Örneğin Türkiye, II. Dünya Savaşı’nda Almanya’dan kaçan Yahudi bilim insanlarını, Irak’ta Saddam Hüseyin’in Halepçe’deki kimyasal katliamından kaçan Kürtleri ülkeye kabul etmekle övünür. Bugün de Suriye’den ve Afganistan’dan gelen göçmenlere “kucak açmak”la övünen Türkiye, asıl olarak göçmenlerin mültecilik hakkını tanımamakta ve Avrupa Birliği ile yaptığı anlaşma uyarınca göçmenleri Türkiye’de “geçici koruma statüsü” diye uydurma bir kavram altında rehine olarak tutmaktadır. Ana muhalefet CHP’den Zafer Partisi gibi faşist partilere kadar muhalefetin önemli bir kısmı ise yükselen göçmen karşıtlığının sözcülüğünü üstlenmeye çalışmaktadır. Tüm bu partilerin ortak bir yönü var, hepsi patronların çıkarını savunuyor ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de patronların hepsi göçmenlerden “ucuz emek gücü” olarak faydalanıyor. 

Bu, işçi sınıfının patronlar karşısında pazarlık gücünü azaltan bir olgu gibi görünüyor ve işçileri göçmen işçilere karşı kışkırtıyor. Oysa ücretlerin düşmesinin sebebi göçmenler değil, tam da emek mücadelesine eşit özneler olarak girmelerini engelleyerek ücretleri baskılayan ırkçılık. Bunun karşısında yapılması gereken ise göçmenleri işçi sınıfının bir parçası olarak kabul ederek patronlara karşı omuz omuza mücadele etmek. 

Sosyalistler, ülkelerin sınırlarını doğal oluşumlar olarak değil işçilerin ve ezilenlerin hapishanesi olarak görürler. Sermaye istediği gibi seyahat edebilirken, bizlerin hareket serbestisi baştan bu sınırlar tarafından engellenmiştir. O sınırlar için kan dökülür, işçiler birbirine kırdırılır, “ulusal çıkar”, “milli gurur” adına ezenler ve ezilenler aynı potada eritilir. Dolayısıyla isteyenin, istediği yerin vatandaşı olabilmesini savunmak, hele ki baskı ve zulümden kaçanlarla omuz omuza durmak sosyalistlerin temel görevidir.  Burada yaşayan buralıdır.


Deniz Güngören Tüm Yazıları

Yan yana, omuz omuza, kol kola ve iç içe

Bir tartışma alanının oluşmasının hepimizi ilerleteceği konusunda Can Irmak Özinanır’a katılıyorum. Bu yazının amacı da elbette bu tartışmayı ilerletmek, yanlış yorumlandığını düşündüğüm şeyleri teker teker düzeltmek değil. Fakat yanıtında kimi zaman benim yazımla değil de uzaklardaki bir sekter gelenekle tartıştığı izlenimine kapıldığımı söylemeliyim. Tabii yazının okumasını yanlış yaptığını iddia etmek oldukça kibirli olacağı için sorunu benim yazımın kusurlarında bulmayı seçeceğim. Dolayısıyla, söylemediğim halde benim iddialarım olarak yansıtılan şeylerin karşısına gerçekten düşündüklerimi daha net bir şekilde koyarak ilerleme ihtiyacı hissediyorum.

Tavuk ve yumurta

Öncelikle Irmak’ın bana Lenin’in 2. Enternasyonal’in çizgisinden kopuş sürecini hatırlatma gereği duymasından, Irmak ve Atilla’nın bu tarihe atıfta bulunarak mekanik sol dedikleri, bugüne ait bir eğilim ile, üzerinden bir dünya savaşı, bir devrim, bir de faşizm geçmiş bir gelenek arasında kesintisiz bir teorik çizgi olduğunun söylendiğini anlıyorum. 

Her şeyden önce Lenin’in teorik olarak kopuşu, Irmak’ın da doğru bir şekilde belirttiği gibi teorinin değil politikanın öncelediği bir olay, yani önce teorideki birtakım yanlışları saptamasından kaynaklanmıyor. Dolayısıyla, nasıl Sosyal Demokratların devrimi boğan bir rol üstlenmesinin teorilerindeki eksikliklerden kaynaklandığını söylemek abes olacaksa, bugün soldaki kimi eğilimlerin kaynağını teoride aramak da bizi aydınlatmayacak. Bununla beraber Türkiye’deki ekseri sol eğilime illa bir çatı isim bulmak zorundaysak, sol oportünizm en fazla grubu kapsayan tanım olacaktır bence. Oportünizm de teoriyi eylemine uydurmasıyla ünlüdür zaten.

Kendiliğindencilik meselesine dair de bir şeyi netleştirmek lazım. Atilla ve Irmak’ın bugünün koşullarını anlamlandırmak için kullanışlı olduğunu öne sürdükleri, 20. Yüzyıl başındaki Marksistlerin arasındaki kendiliğindencilik tartışması toplumsal hareketlerle ilgili değildi. Alman Sosyal Demokratları, işçilerin kendi kendine eyleme geçeceğini düşünmek bir yana dursun sınıfı dev bir parti haline getirmeye çalışıyorlardı. Burada kendiliğinden olup olmayacağı etrafında tartışılan şey devrimdi. Sırf bu bile bu paralelliğin oldukça zorlama olduğunu gösteriyor bence.

Yani kısacası, bugünün soluyla tartışmamızı Lenin’in savaşı destekleyen 2. Enternasyonal çizgisinden kopuşuna benzetmek iyi bir benzetme değil.

Bu benzetmenin her şeye rağmen kullanışlı olabileceği yerler var, örneğin Amerika’daki DSA ve Demokrat Parti ilişkisi bu tarihin dersleri üzerinden incelenmeye değer bir olgu. Fakat bu örnekte bile tarihin aynen tekerrür ettiği anlamına gelebilecek kestirme yorumlardan kaçınmak önemli. Türkiye’de ise şu anki durumda buna benzetilebilecek bir durum ben göremiyorum. Kautsky’ciliğin izlerini bulabileceğimiz popülist sol retorik var elbette ama bunlarla tarihin en büyük işçi sınıfı partisi arasında fikir benzerliği üzerinden karşılaştırma yapmak doğru olmayacaktır.

Kaldı ki Atilla’nın yazdığı ve Irmak’ın savunduğu yazıda, şu an büyüyen sol partilerin heyecanlandırdığı mücadeleci kuşakları kazanabilmek için bu genç aktivistlerin ortalama fikirlerine çok keskin çıkışlar yapmama yönünde bir tedbir seziyorum. Bunun da -illa benzeteceksek bile, 2. Enternasyonal örneğinde Lenin’in tarafına düşeceğini söylemek çok zor. 

Mekanik solun Stalinizm’den kaynaklandığı gibi bir iddia ise benim yazımda yer almamakta. Bugün solda Arap devrimlerini veya kimlik hareketlerini küçümseyen tutumu, mekanistik bakmalarıyla değil politik ve ideolojik bagajlarıyla açıklamanın daha doğru olacağı yönünde bir argüman var sadece.

Kesişimsellik

Kesişimselliğin önemli bir birikim sunduğu olgusu ise yazıda yer alıyor zaten. Bu yüzden bunun bana tekrarlanma ihtiyacının nereden kaynaklandığını anlayamadım.

Kesişimsellik, tarihsel olarak sosyalist feminist hareket içinde, işçi ve kadın olmasının haricinde ırkçılıkla da uğraşan kadınların dezavantajlarının görünmez olmasının önüne geçmek için ortaya atılmış bir kavram. Fakat bugün kesişimsellik, kapitalizmin ürettiği ezilme ilişkilerinin kökenine dair yaptığı tahlil bakımından marksizme rakip bir çizgiyi temsil ediyor.

Ezilenlerin deneyimini daha iyi anlamamızı sağlayan her gerece değer veririz elbette. Fakat kesişimselliğe böyle nötr bir kavramsal gereç olarak yaklaşmak doğru olmaz. Tüm ezilme ilişkilerinin temelinde ekonomik sömürünün yattığı analizini, işçilerin ezilişinin diğer ezilme biçimlerinden üstün olduğu anlamına geleceği sebebiyle reddeden bir çerçevedir bu sonuçta. Ve seçtiğimiz çerçevenin her zaman siyasi sonuçları vardır.

Ben Marksizm ve kesişimsellik arasında bir duvardan ziyade ciddi bir açı farkı olduğunu düşünüyorum. Yani ortak bir noktadan başlayıp ve farklı yerlere giden iki çizgidir bunlar. Kesişimsellik marksizmden pek çok kavram ödünç aldığı gibi, marksistler de kesişimsellikten pekâlâ bir sürü şey öğrenebilirler. Fakat ikisi, nihayetinde çok farklı iki politik projenin ürünleri olarak görülmeli.   

Kesişimselliğe dair hiçbir tartışma yürütmemek gerektiği anlamına gelebilecek herhangi bir ifadenin ise bir kere daha yazıda yer almadığını vurgulamalıyım. Bilakis, Atilla’nın tek bir kelimeyle bahsettiği kesişimselliği tartışmanın parçası haline getiren benim zaten.

Marx’ın yöntemi

Irmak Marx’ın yönteminin tane tane bir özetini vermiş. Fakat bu bağlamda Marx’ın yönteminin temelinin “herşeyin acımasız eleştirisine” dayandığına yapılan vurguyu -Benjamin’in “geleneği konformizmin elinden kurtarmaya” dair söylediklerinin yazının en tepesine konulmasıyla birlikte okuyunca- Irmak’ın benim yazımda eleştirilemez birtakım kutsalların ifade edildiğini ima ettiği sonucuna varıyorum. Oysa böyle bir şey yazıda yer almıyor.

Devam etmeden burada bir ufak vurgu daha yapmayı önemli buluyorum: yanlış bilmiyorsam konformizm kavramı konfordan (comfort) ziyade uyum sağlamak, boyun eğmek anlamına gelen “conform” kelimesiyle daha yakın bir akrabalık ilişkisine sahiptir. Amacım dipsiz bir etimoloji tartışmasına hepimizi birden sürüklemek değil, kavramlarla ilgili fikir birliği içinde olduğumuzdan emin bir şekilde ilerlemek elbette. Zira Benjamin’in de konformizm derken rahata alışmaktan ziyade baskın eğilime yenik düşmeye daha yakın bir şey kast ettiği görüşündeyim. Uyarı, bir konfor alanında alıştığımız şeyleri yapmaya değil, burjuva toplumunun mantığı içinde kaybolup egemen sınıfların aleti haline gelme tehlikesine dair bir uyarı sonuç olarak. Yani tersine çevirirsek, ne pahasına olursa olsun hareketlerin enerjisinden beslenmeyi bir taktik olarak benimsemek örneğin bir tür konformizm olarak tabir edilebilir.

Genç Marx’ın “her şeyin acımasız eleştirisi” cümlesi de pek çok zaman bağlamından koparılıp sloganlaştırılan bir cümle. Elbette Marx’ın her şeyin sırrını bulduğu, bizlere ise yalnızca bunu uygulamanın kaldığını savunan “mekanik solculara” her daim hatırlatılması gereken bir söz. Fakat öte yandan, Marx’ın esas projesinin dogmayla savaşmak olduğu anlamına gelebilecek vurgular da oldukça kaba bir indirgeme yapma riskini taşıyor. 

Sonuç olarak “herşeyin acımasız eleştirisine” yapılan vurgunun, bizi, teoriyi her gün tekrar eleştirip tekrar kendimize ıspatlamamız gerektiği sonucuna götürmemesi gerektir. Yani teorinin koşulları açıklamakta başarısız olduğu durumlarda gerekirse teoriyi didik didik etmekten çekinmeyeceğiz elbette. Fakat bu başarısızlığın faturasını teoriye kesmeden önce çuvaldızı epey kez kendimize batırmamız gerekir diye düşünüyorum.

Bir kere daha: “İçerisi, dışarısı, aşağısı, yukarısı”

Fakat tüm bunların yanında benim ifadelerim olarak bir yerde asılı kalmasına en fazla itirazım olan şey, devrimcilerin hareketlerle ilişki kurmaması gerektiğini söylediğim iddiası. Açıkçası bunun abesle iştigal olacağına tümüyle katıldığımı söylemek zorunda kalacağım bir duruma düşmeyi beklemiyordum. 

Buradaki sorunun ne olduğuysa benim için oldukça açık. Öznesi olmak, içinde yer almak ve ilişki kurmak gibi şeyler eş anlamlı kullanıldığı için bu kavram karmaşasını yaşıyoruz. 

Her şeyden önce ezilen kimliklerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin öznesi olmak -devrimci veya na-devrimci, bir kişinin öylece seçebileceği bir şey değil. Bu yüzden ilişki kurmayı doğrudan “öznesi olmak” olarak değerlendirmenin bizim karar verebileceğimiz bir şey olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunları ayrı şeyler olarak ele almak gerekiyor bence.

Burada yapıyor olduğumuz tartışma aslında teker teker devrimcilerin değil, partinin hareketlerin neresinde durduğu tartışması, en azından benim yapmaya çalıştığım bu. Burada da merceği aşırı genişletmek pahasına parti ve sınıf arasındaki ilişkiyi nasıl tarif ettiğimize geri dönmek tek sağlıklı yol olarak görünüyor bana. 

Devrimci parti, işçi sınıfının öz yönetim organları ile kendisi arasında yaptığı ayrımı sürekli kontrol etmek zorundadır; yani kendisini işçi hareketinin yerine ikame edemez. Ezilenlerin eşitlik mücadelesi içinde omuz omuza mücadele verirken de hareketin taleplerini kendi taleplerimiz olarak görmek ile hareketin doğal unsuru olmak arasında fark olduğunu unutmamanın aynı ölçüde önemli olduğunu düşünüyorum. İlişki kurmak, öznesi olmak, parçası olmak, içinde yer almak veya omuz omuza yürümek gibi şeyler arasında ayrım yapmamaya karar vermek, bu tedbirden uzaklaşma riskini de beraberinde getiriyor.

Hareketler ve mücadele: “Sütliman” 

Elbette kimi teorik meseleleri açıklığa kavuşturmamız önemli olmakla beraber, konumuz bugün nerede durduğumuz ve ne yapacağımızla ilgili. 

Burada “sütliman” derken, hatta “mücadele” ve “hareket” derken nelerden bahsettiğimizi netleştirmeye ihtiyacımız varmış gibi hissediyorum. Çünkü Irmak, ortalığın sütliman olduğuna karşı çıkar çıkmaz bir sonraki cümlede mücadele düzeyinin düşük olduğunu kendisi de söylüyor. Benim ortalık “sütliman” derken söylediğim bundan ibaret: mücadele düzeyi şu anda düşük, yüksek değil. Statlarda hükümet karşıtı sloganlar atılması belli bir öfkenin olduğunu gösterir ama ortada bir mücadele dalgası olduğunu göstermez. 

Şu anda kendine futbol maçı gibi çeşitli yerlerde ifade bulan bu öfke ise ne yazık ki büyük ölçüde seçimlere endeksli bir öfke, bu endekslenmede ise şu anda kitleselleşmeye çalışan sol siyasetin büyük etkisi var, benim temel eleştirim bu. Bu yüzden de bu siyasetlerle aramızdaki farkı sıkı bir denetime tabi tutmaktan vazgeçmemenin sekterlik olduğunu düşünmüyorum. Konformizm olduğunu ise hiç düşünmüyorum. Bunların hareketlendirdiği akıntıda yüzmek bizim içinde olduğumuzu düşündüğüm durumdan çok daha “konforlu” olurdu bence. 

Seçime endeksli demek bu öfkenin içinde ekonomik çöküşle ve depremle keskinleşen bir sınıf öfkesi olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Bu öfkenin kendine sınıfsal bir kanal bulup seçim hesaplarını aşan bir ufukla hareket etmeye başlamasından ürken siyasi aktörlerin egemen olduğu bir dönemden geçtiğimizi ve ortaya çıkan bir öfke ifadesini potansiyel bir toplumsal hareket olarak yorumlamadan önce bu bağlamı ıskalamadığımızdan emin olmamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum sadece. Hegemonya tartışacaksak da buradan başlamak gerekir bence.

Futbola değinmişken, Amedspor’a yönelik linç girişimine Türkiye’nin en büyük hareketi olan Kürt hareketinin sokaktan cevap veremez olduğu gerçeğine değinmeden, maçta slogan atılmasını ortalığın taştığı şeklinde yorumlamak ise Irmak, Atilla ve benim hiç şüphesiz paylaştığımız, bir değişim dalgası görme arzusunun tahlilde aceleciliğe itiyor oluşunun sonucu gibi geliyor bana. Burada seçim sonuçlarına göre durulacak öfke ile durulmayacak öfke arasında bir ayrım yapmanın faydalı olabileceği görüşündeyim. Zira “AKP İstifa” sloganı, göçmenler veya çözüm süreci konusunda taban tabana zıt kutuplara düşeceğimiz kimi siyasi çizginin de rahatlıkla sahiplenebileceği bir slogan. Biz ise bu eğilimlerin AKP karşıtlığı etrafında birbirine karışmasını değil ayrışmasını savunduk bugüne kadar.  

Aynı şekilde tarihin en büyük deprem felaketinde, tek tük eylemler dışında bir sokak hareketliliği, hatta bir miting dahi olamamasını azımsamak da hata olacaktır.

Bize, gözümüze görünmeyen hareket nasıl olabilir onu ise içtenlikle anlamıyorum ben. Hareket göze, kulağa, kola, bacağa değdiğinde harekettir, bundan önce hareketlerin potansiyeli üzerine akıl yürütmekten ötesine geçebileceğimizi ben düşünmem. 

Kayığı şimdiden inşa etmenin gerekliliği konusunda ise bir fikir ayrılığımız yok. Fakat Atilla ve Irmak’ın fırtına çağrısında seçimlerden sonra demokrasinin coşacağı ve hayatın normalleşeceği yönündeki hâkim duyguya eleştirel bakmayı ihmal eden bir tutum var bence. Bu tutum da fırtınanın çoktan içine girmişiz gibi bir resim çizmelerine ve bunun sonucunda partinin tarihsel rolüne yapılan vurguları yük olarak görmelerine sebep oluyor diye düşünüyorum.  

Nerede, kiminle, nasıl?

Partiyi nerede inşa edeceğimiz meselesine gelirsek; devrimci parti her yerde, işyerinde, sokakta, markette, statta ve eğer içindeysek bulunduğumuz kimlik örgütünde inşa edilir elbette. 

Ancak parti teorisinin, güncel koşullara uygulanabilirliğini ispatlayabildiğimiz zaman işe yarar bir şey olduğu gerçeği ile “devrimci parti biz ne olmasını istiyorsak odur” demek arasında bir fark var. Irmak ve Atilla’nın bugünkü görevlerimizi tarif ederken kurduğu çerçeve ise kimi zaman bu ayrımı yapmayı ihmal ediyor diye düşünüyorum. Oysa yapacağımız tartışma tam da bugünkü tarihsel koşullarda bu farkı nasıl hep beraber eylemimizle ortaya koyacağımız tartışması olmalı bence. 

Bu noktada, Türkiye’de tümüyle sağ bir zeminde ve işçi sınıfının hiçbir talebinin öne çıkma şansı bulamadığı bir ortamda gerçekleşecek bir iktidar değişikliğinin tek başına yaratacağı değişimi farklı öngörüyoruz diye düşünüyorum. Yılların baskı birikiminin altından bir çırpıda özgürlük çığlığı çıkmayabilir. Tam da bu sebeple bizim işçi sınıfının merkeziliği, göçmenler, ve Kürt sorununda özel bir pozisyonumuz olduğunu unutmamamız gerekiyor. Unutmamak için ise bu pozisyonumuzu soldaki baskın eğilimle daha barışçıl bir hale getirmenin tam aksine, sağın palazlanmış olduğu günümüzde bir kere daha nasıl ön plana çıkaracağımızın planlarını şimdiden yapmak elzem. 

Kim bağırıyorsa biz de orada olacağız elbette. Ama parlayan hareketlerin enerjisinden sebeplenmeyi ön plana koyup işçi sınıfı bu koşulda nerede duruyor diye düşünmeyi ertelemek, her şeyden önce kazanmanın önünde bir engel teşkil eder. Bizim bu noktada işçi sınıfının merkezi rolüne işaret eden bir perspektifi nasıl hegemonik kılacağımız sorusunu Atilla ve Irmak’ın çizdiği çerçevede gördüğümden çok daha fazla ciddiye almamız gerektiğini düşünüyorum. Zira hareketlerin içindeki insanların kaçınılmaz olarak işçi olduğu gerçeğini vurgulamak bana bu anlamda yeterli gelmiyor. Ayrıca bu ısrarda sol içinde bir kere daha oldukça yalnız kalma ihtimalimiz de oldukça yüksek bence. Bu yüzden de bu sorunun, potansiyel hareketlere dair bir telaşın gölgesinde kalmaması gerektiğini devamlı birbirimize hatırlatmamız gerekiyor diye düşünüyorum.  

Belki hepsinden önemlisi, savaş, salgın, ekonomik kriz, iklim değişikliği gibi pek çok şeyin küresel bir analizi erteleyerek siyaset yapmayı her zamankinden daha zor kıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde kitleler, özellikle sağın bu derece baskın olduğu ülkelerde, küresel antikapitalist bir perspektifi fazla keskin ve yarına hizmet etmeyen bir perspektif olarak görebilirler. Biz ne pahasına olursa olsun esas hedefimizin kapitalizmi yıkmak olması gerektiğini anlatmaktan vazgeçmemek ve bu perspektifi nasıl yaygınlaştırırız diye düşünmek, bunun eylemini kurgulamak zorundayız. Anlattıklarımız birlikte yürüdüğümüz insanlarda hemen yankı bulmayınca fikirlerimizi daha kolay sindirilir hale getirmek ise bizi güçlendirmez. 

Devrimci parti denilen şey, bu fikirlerin yaşayan öznesi ve cismi olabildiği ölçüde bu ismi hak edebilir. Burada etiyle buduyla harekete benzeyen bir şeyin henüz olmadığını söylemek ise umudumuzu kıracak bir şey olarak görülmemeli. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da yönetenleri titreten işçilere bakmalı ve onların mücadelesiyle buradaki potansiyel hareketler arasında nasıl köprüler kuracağımızı konuşmalıyız. Hareketlerin içinde erimek ise bizi bu hedeften ve bu netlikten uzaklaştırma tehlikesini barındırıyor.   


Dila Ak Tüm Yazıları

Hayat pahalılığına, kemer sıkma dayatmasına, düşük ücretlere karşı mücadeleye

Enflasyon, işsizlik, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, alım gücünün düşmesi, ev ekonomisini gözetecek harcamalar yaparak sadece ama sadece en hayati olana öncelik vermek…

Öyle bir noktaya geldik ki, pek çoklarımız için artık yaşamak, hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Mecazi anlamda da değil üstelik, gerçek anlamıyla. “Paramı en ideal nasıl harcarım?” sorusunun cevabı bulunmaya çalışılıyor. Kira fiyatları tek başına yaşamayı imkânsız kılma noktasına gelmiş durumda. Gıda fiyatlarının pahalılığı sebebiyle, alışverişlerimiz artık bir öncelik sıralaması gerektiriyor, “pilavlık pirinç pahalı, pilavlık bulgur alayım” gibi manevralar pek çoklarımızın hayatının bir parçası oldu, tasarruf edebilmek için çoğu şeyden vazgeçmeye, indirim kanallarını veya indirim kampanyalarını takip ederek bu çerçevede bir yol izlemeye başladık.

Geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı gibi hepimizin farkında olduğu bu gerçeklik, genç veya yaşlı fark etmeksizin kaygı/stres seviyelerimizin artmasına ve geleceğe umutsuz bakmamıza neden oluyor. Hem çocuklar hem de yetişkinler arasında bu sebeple gerçekleşen intiharlar üzüntü ve fakat daha çok bizleri buna maruz bırakanlara karşı öfke uyandırıyor.

IPSOS’un 24.269 kişi ile görüşerek gerçekleştirdiği Global Mutluluk 2024 Sendikal Raporu’nun sonucuna göre 30 ülke arasında genel mutluluk sonuçlarında Türkiye sondan beşinci. Son 13 yıla bakıldığında Türkiye için %30 oranında bir düşüş mevcut. Özgür hissetme ve düşündüğünü söyleyebilme noktasında ise Türkiye sonuncu sırada yer alıyor. 

EuroNews’te Ekim 2023 tarihli bir haberde, İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) bir araştırmasına yer verilmiş. Bu araştırmaya göre, Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun 2018 yılında vergi öncesi kârı 63,5 milyar lira iken, 2022 yılında 485,4 milyar TL’ye ulaşmış. Çalışan başına aylık maaş ve ücret ödemesi ise 6 bin 859 liradan 20 bin 502’ye çıkmış. 2017-2022 yılları arasına bakıldığında 500 büyük sanayi kuruluşunun kârı yüzde 815 artarken, çalışan başına maaş ve ücret ödemeleri yüzde 250 artış göstermiş.

Yine aynı haberde vurgulanan bir diğer önemli nokta ise şu: Patronların kârı ve işçi ödemelerinin yıllık değişimine bakıldığında, enflasyon arttıkça patronların kârı hızla yükselirken, çalışan başına maaş ve ücret ödemelerinin enflasyona yakın seyrettiği sonucu görülüyor.

IMF ise, Haziran 2023 raporunda “…artan şirket kârları son iki yılda Avrupa'da enflasyondaki artışın neredeyse yarısını oluşturuyor.” ifadesine yer vermiş. Gıda ve kamu işçileriyle görüşen Evrensel, yaptığı haberde benzer bir noktaya vurgu yapıyor. Bu haberden bir örnek vermek gerekirse, 2021’den 2023 yılına kadar Banvit net kârını 95 milyondan 951 milyon 965 bin 590 TL’ye arttırmış. İşçi ücretlerini ise asgari ücretten 23 bin TL’ye yükseltmiş. Kârını 10’a katlarken, 2021’den bu yana işçi ücretlerindeki artış dikkate değer bir artış bile değil. Asgari ücret ile çalışan Dardanel işçileri de ürettikleri ton balığını marketten satın alamayacak durumda olduklarını belirtiyorlar.

Mayıs 2024 itibariyle açlık sınırı 18 bin 969 TL, yoksulluk sınırı ise 61 bin 788 TL olarak kabul ediliyor. Açlık sınırı, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için ihtiyaç duyduğu asgari gıda harcaması miktarını temsil ederken; yoksulluk sınırı ise yine dört kişilik bir ailenin gıda harcamalarının yanı sıra giyim, konut, ulaşım, sağlık, eğitim vb. konuları da kapsayacak şekilde, yeterli hayat standardında yaşayabilmesi için ihtiyaç duyduğu minimum gelir miktarını temsil eder.

2024 yılında asgari ücret 17.002 TL. Asgari ücret, açlık sınırının altında kalıyor. Sanıyorum ki tek başına bu 3 veri bile pek çok şeyi açıklamakta. Asgari ücretle geçinen milyonlar olarak açlık sınırının altında hayatta kalmaya, kalan pek çoğumuz ise yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyoruz.

Bianet’teki bir habere göre, Birleşmiş Milletler (BM) 2023 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, Türkiye nüfusunun yüzde 98’inin açlık (yüzde 38) ve yoksulluk (yüzde 60) sınırının altında yaşadığını belirtiyor. Bu durum kronik kötü beslenmeye, çocuklarda gelişim bozukluğuna, eğitime ve sağlığa erişimin zorlaşmasına veya barınacak bir yer bulma zorluğuna sebep olmakta. Bu yoksullaşma bir dizi sorunu beraberinde getiriyor. Açlık ve yoksulluk, çocukların eğitim hakkının gözden çıkarılmasına, çocuk yaşta evliliklere ve çocuk işçilerin artmasına sebep oluyor.

Türkiye ile küresel gıda enflasyonu arasındaki makas da kapanmıyor ve mayıs ayı itibariyle dünya gıda fiyatları endeksi 120,4’e çıkmış durumda.

Elbette hem asgari ücrete hem de çalışan başına maaş ve ücret ödemelerinde zam talep edeceğiz. Bu talep ne abartı ne gereksiz ne de aşırı bir taleptir. Ancak pek tabii ki emeğimiz üzerinden devasa kârlar kazanan şirketlerin, üzerimize basarak büyümesinin önüne geçilmeli ve maaşlarımıza gelen zammın ardından malların fiyatlarının artışı engellenmeli. Ücret artışları sadece devasa büyüklükteki şirketlerin kâr oranlarını etkilediğinde, bu durumdan hoşnut olmayacak olanlar sadece bir avuç patron olacaktır. Ancak bizler milyonlarız.


F. Levent Şensever Tüm Yazıları

George Floyd cinayeti: ABD Adalet Bakanlığı’nın raporu, ülkedeki kurumsallaşmış ırkçılığın teşhiri niteliğinde

Raporda öne çıkan saptamalar:

  • Yasadışı ölümcül güç ve makul olmayan şok tabancası kullanımı da dahil olmak üzere aşırı güç kullanıldı,
  • Şüphelileri soruşturmaya yönelik vakalara ilişkin güç kullanımı da dahil olmak üzere, gözaltı uygulamalarında siyahlara ve Amerikan yerlilerine karşı hukuka aykırı bir şekilde ayrımcılık yapıldı,
  • Yasalarla koruma altında olan konuşmalara ilişkin kişilerin hakları ihlal edildi,
  • Yardım çağrılarına yanıt verirken, davranışsal engeli olan kişilere karşı ayrımcılık yapıldı.

ABD Adalet Bakanlığı’nın George Floyd’un 2020 yılında Minneapolis eyaletinde görevli polisler tarafından vahşi bir şekilde öldürülmesine ilişkin yürüttüğü soruşturmanın sonuçları, geçtiğimiz cuma günü açıklandı. Adalet Bakanı Merrick Garland’ın bir basın toplantısıyla açıkladığı 92 sayfalık raporda, Minneapolis Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorunların, George Floyd’un ölümüne yol açtığının altı çiziliyor. 

25 Mayıs 2020 tarihinde, 46 yaşındaki siyah ABD vatandaşı George Floyd, sigara almak için ödediği 20 dolarlık kâğıt paranın sahte olduğu şüphesi üzerine, ırkçı bir grup Minneapolis polisi tarafından gözaltına alınmıştı. Floyd, defalarca “nefes alamıyorum” diye uyarmasına karşın, ekipten beyaz bir polis olan Derek Chauvin’in diziyle ensesine dokuz dakikadan fazla bir süreyle baskı uygulaması sonucu yaşamını yitirmişti. 

Floyd’un ölümünün, Floyd’un ve çevrede bulunan çok sayıda tanığın uyarılarına rağmen polisin gözaltına alma sırasında uyguladığı aşırı güç sonucu gerçekleşmiş olması, başta Amerikan kamuoyu olmak üzere tüm dünyada büyük tepki çekmişti. Bu vahşetin tanıklarının çektiği video kayıtları, tüm dünyada milyonlarca insan tarafından izlendi ve ardından ABD tarihinin en büyük protesto eylemlerinin gerçekleşmesine yol açtı. Daha önce de ABD polisinin vahşeti ve ırkçılığına ilişkin çok sayıda suç duyurusu yapılmış ve haber yayımlanmış olmasına karşın, bu görüntüler bir anlamda Amerikan polisinin özellikle siyahlar ve diğer etnik azınlıklara yönelik uyguladığı aşırı güç kullanımının dünya kamuoyu tarafından naklen izlenmesi etkisi yarattı ve ırkçı Amerikan polislerine yönelik büyük bir öfkeye yol açtı.

Floyd’un ölümü, ülkedeki kurumsal ırkçılığın başlıca temsilcilerinden biri olan Trump döneminde gerçekleşti

George Floyd’un katledildiği tarihte, ABD tarihinin en ırkçı başkanlarından biri olan Trump iktidardaydı. Trump, iktidarı boyunca başta mülteciler ve Müslümanlar olmak üzere, aşırı sağın anti-demokratik, ırkçı ve ayrımcı ideolojisiyle ters düşen her türlü azınlığa karşı zalimce ve düşmanca politikalar uyguladı.

Trump’ın bu ırkçı ve ayrımcı uygulamalarından bazıları şunlar oldu:

2017 yılında, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan altı ülkeden gelen vatandaşların ABD'ye girişini yasaklayan ve mültecilere kapıları kapatan bir kararname imzaladı. 28 Ocak'ta, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan yedi ülkeden gelen mülteci ve pasaportlu yolcuları engelleyen bir kararname yayımladı.

Trump yönetiminin ayrımcı politika, uygulama ve söylemlerinin tek mağduru Müslümanlar olmadı. Trump, bir yandan kurumsallaşmış İslamofobi vaat edip bunu hayata geçirirken, Latin ve Afrikalı göçmenleri insandışılaştıran ve aşağılayan ırkçı politikalar da uyguladı. Örneğin, güney sınırını geçenleri tanımlamak için defalarca “hayvanlar” ifadesini kullandı ve göçmenleri suç işlemekle ve çete üyesi olmakla suçladı: “Bu insanların ne kadar kötü olduklarına inanamazsınız. Bunlar insan değil. Bunlar hayvan.”

Oval Ofis'te milletvekilleriyle yaptığı göçmenlik konusundaki görüşmeler sırasında, Haiti, El Salvador ve Afrika ülkelerinden aşağılayıcı bir şekilde bahsederek, “Neden bütün bu bok çukuru ülkelerden gelen insanları buraya alıyoruz?” diye sordu. Ardından Norveç gibi Avrupa ülkelerinden gelen göçün artmasını tercih ettiğini ifade etti.

2020 seçim kampanyası sırasında sıradan insanların yabancı düşmanlığını körükleyen korkuları ve diğer toplumsal kutuplaşmalar üzerine oynamaya devam etti. Güney sınırındaki göçmenlere atıfta bulunulan kampanya reklamlarında, “istiladan” söz edilmekteydi. 2019'daki siyasi bir miting sırasında, kitleye göçmenlerin ülkeye girişini nasıl durduracaklarını sordu. Mitinge katılanlardan bir destekçisi, “vurun onları” diye yanıt verdiğinde, Trump sırıtarak başını salladı ve herhangi bir düzeltme yapmadı. 

Adalet Bakanlığı, dönemin Arizona şerifi Joe Arpaio'nun “ABD tarihindeki en kötü ırkçı profilleme modelini denetlediği” sonucuna vardı. Tespit edilen kullandığı yasadışı taktikler arasında, “aşırı ırkçı profilleme ve Latin kökenli mahkumlara işkence, aşağılama ve küçük düşürmeyi içeren sadist cezalar” vardı. Bakanlık, yasadışı ayrımcı davranışları nedeniyle kendisine karşı dava açtı. Şerif, Bakanlığın emirlerini göz ardı etti ve daha sonra Latin kökenli ABD vatandaşlarının ırkçı profilini çıkarmaya devam ettiği gerekçesiyle, mahkemeye itaatsizlikten mahkum edildi. Başkan Trump Arpaio’yu “büyük bir Amerikan vatanseveri” olarak niteleyerek, daha hüküm giymeden affetti.

Trump’ın ırkçılığına ilişkin yukarıda sıralanan örnekler çoğaltılabilir, ancak tüm örnekler bu yazının sınırını aşacak kadar fazla.

Bununla birlikte, herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak bir şekilde şu tespiti yapabiliriz: Trump, her ne kadar aşırı bir ırkçı başkan olsa da ABD’deki kurumsal ırkçılığın yegane üst düzey temsilcisi değil. Üyesi ve adayı olduğu ve Amerikan siyasetinin merkezinde yer alan iki partiden biri konumundaki Cumhuriyetçi Parti vekillerinin çoğunluğu da tıpkı liderleri Trump gibi, aşırı sağ ve ırkçı politikaların temsilcilerinden oluşuyor.

Floyd’un ölümü Amerikan polisinin kurumsallaşmış ve sistematik şiddetinin bir sonucu

Amerikan polisinin başta siyahlar olmak üzere, etnik azınlıklara yönelik aşırı güç kullanımı ve bunun sonucu gerçekleşen ölümcül vakalar, tekil olaylarla sınırlı olmayıp, sistematik ve yapısal bir örgü teşkil ediyor. 

ABD’de her 20 cinayetten biri polis tarafından işleniyor. 2022 yılında ülkede silahlı bir cinayete kurban giden yaklaşık 25 bin kişinin en az yüzde 5’ini oluşturan 1.192 kişi polis tarafından öldürüldü. 1980 yılından bu yana polisler tarafından öldürülen Amerikan vatandaşlarının sayısı 32 binden fazla. Gerçek sayının bu resmi verilerin çok üstünde olması muhtemel. Zira, Washington Üniversitesi tarafından 2021 yılında gerçekleştirilen bir araştırmanın sonuçlarına göre, ölümcül vakalara ilişkin açıklanan resmi verilerin, gerçek rakamların çok altında olduğunu ortaya koydu. Ölümcül vakaların birçoğu FBI kayıtlarına ilişkin istatistiklerde, “tamamlanmamış soruşturmalar” kategorisi altında yer alıyor. 

Bazı bölgelerdeki emniyet müdürlüklerinin yetki alanlarında polisler tarafından gerçekleştirilen ölümler ortalamanın oldukça üstünde. Örneğin, Kaliforniya eyaletindeki Vallejo bölgesi polis şiddeti konusunda öne çıkıyor. Bu bölgedeki emniyet müdürlüğüne bağlı polisler, 2012 yılında bölgede işlenen cinayetlerin yaklaşık yüzde 30’undan sorumluydu. 

Öte yandan aynı araştırmanın sonuçlarına göre, Son 40 yılda polisler tarafından gerçekleştirilen ölümcül vakaların kurbanları arasında siyahların oranının, polis şiddetinin beyaz kurbanlarının 3,5 katı düzeyinde olduğunu, İspanyol kökenli ve yerli Amerikaların ölüm oranlarının da beyazlara göre aşırı yüksek gerçekleştiğini ortaya koyuyor. 

ABD, gelişmiş diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, polisler tarafından gerçekleştirilen ölümcül vakalarda çok daha yüksek oranlara sahip. Örneğin, Avrupa’nın bütününde polislerin sorumlu olduğu ölümcül vakaların yıllık ortalaması 10 vakanın altındaki düzeylerde gerçekleşiyor. ABD’de polisler tarafından gerçekleştirilen ortalama yıllık binden fazla ölümcül vaka sayısı, Brezilya, Kolombiya, Venezüella, Libya veya Sudan gibi ülkelerle karşılaştırılabilecek düzeyde. 

Bu veriler karşısında, Biden yönetiminin Çin ile olan jeopolitik hegemonya mücadelesinde demokrasiyi bir kaldıraç olarak kullanma taktiğini de tartışılır hale getiriyor.

F. Levent Şensever

---

Kaynaklar:

Investigation of the City of Minneapolis and the Minneapolis Police Department, United States Department of Justice, Civil Rights Division and United States Attorney's Office District of Minnesota Civil Division, June 16, 2023 (Erişim tarihi: 17 Haziran 2023).

Beckett, Lois, "One in 20 US homicides are committed by police – and the numbers aren’t falling," Guardian, 15 Şubat 2023, https://www.theguardian.com/us-news/2023/feb/15/us-homicides-committed-by-police-gun-violence (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).

Fatal Police Shootings in the United States Are Higher and Training Is More Limited Than in Other Nations, New Jersey Devlet Üniversitesi, 27 Eylül 2022, https://www.rutgers.edu/news/fatal-police-shootings-united-states-are-higher-and-training-more-limited-other-nations (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).

Abdelkader, Engy, "When It Comes to Religion and Politics, Race Trumps," Berkley Center, Georgetown Üniversitesi, 24 Mayıs 2021, https://berkleycenter.georgetown.edu/responses/when-it-comes-to-religion-and-politics-race-trumps (Erişim tarihi: 19 Haziran 2023).



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Ateş cinayetinin paramiliter yapısı

58 yıl önce, 18 Mart 1966 tarihinde kurulan Ülkü Ocakları, Türk Milliyetçilerinin Başbuğu Alparslan Türkeş’in örgütsel, siyasi ve ideolojik mirasçısıdır. Her dönem MHP’nin bir tür ‘paramiliter’ gençlik örgütlenmesi işlevini görmektedir. 

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi üstlendiği paramiliter görevleri nedeniyle, Türkiye toplumunun hafızasında ve siyasi tarihinde kötü, kanlı izleri olan bir merkez ve örgütlenmedir. 

Egemen Türk siyaseti ve devlet kurumları tarafından elverişli kullanışlı bir yapıya sahip olan Ülkü Ocakları, her dönem korunan, kollanan bir yapı olma özelliğine sahiptir.

1980 öncesi yürütülen çetin ve yaygın anti faşist mücadele, bu gerçeğin geniş toplum kesimleri tarafından kavranmasına, görülmesine yol açtı. 

Anti faşist güçlerin “cinayet yuvası Ülkü Ocakları kapatılsın” taleplerinin, merkez siyasette dahi yankı bulduğu bir dönem olmuştur. 

Paramiliter güçler kurumsallaştırıldı

12 Eylül Askeri yönetimi, askeri mahkemelerde Ülkü Ocaklıları yargılarken, mahkûm ederken, dışarda kalan ve tamamı çeşitli cinayetlerden aranan Ülkü Ocakları mensupları, dönemin ASALA örgütüne karşı donatıldı, görevler verildi.

Darbeye kadar komanda kamplarında silah eğitim verdikleri, sistem muhalifi devrimcileri, Alevileri kırdırmak için kullandıkları faşistleri, darbe sonrasında MİT aracılığıyla ASALA’ya karşı mücadele için kullandılar. Faşist artıklarıyla kurulan bu yasadışı ilişki, bir süre sonra PKK’ye karşı mücadelede ve devletin her türlü yasadışı kirli işlerinde kullanılmaya başlandı. 

Beka bahanesiyle devlet içinde her dönem varlığı bilinen ve hissedilen paramiliter sivil güçler bir süre sonra güvenlik bürokrasisinde daha bir kurumsallaştırıldı. Böylece Kürt savaşının elverişli araçlarına dönüştürüldü. JİTEM. Özel Harekât gibi yapıların tamamının bir bütün olarak MHP, Ülkü Ocakları’ndan devşirilmiş olması tesadüf değildir. Siyasi bir tercihtir.  

Son birkaç yıldır Ülkü Ocakları çevresinde yaşananlar, bu faşist çetelerin ilave görevler üstlendiklerini gösteriyor. Bu da Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinden sonra, ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ayak bağı olan Türk milliyetçisi siyasetçileri terbiye etmek, cezalandırmak ve dizayn etmek olsa gerek.   

Son iki yıldır olanları hatırlamakta yarar var. Iğdır Haber’den Metin Işık, Antalya Expres’ten İdris Özyol, Korkusuz’dan Ahmet Takan, Yeni Çağ’dan Orhan Uğuroğlu ve Levent Gültekin, MHP’ye yönelik eleştirileri nedeniyle hedef haline getirildiler ve darp edildiler.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’ın kurşunlanması, kısa bir süre önce Kayseri Pınarbaşı’nda CHP’li Şerafettin Bahadır’ın dövdürülmesi de bu nitelikte aynı merkezin eylemleri. 

İki yıl önce Mersin’de bir kişinin ölümüyle sonuçlanan Ülkü Ocakları Mersin İl Başkanı Çağrı Ünel’e yönelik saldırıdan sonrası, Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ama Türkiye’nin Ülkü Ocakları gerçeği ile yüzleşmekten oldukça uzak, hatta bunları “normalleştiren” yaklaşımlar sergilendiği gözlemleniyor. 

Durumun vehametini anlamak için, Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in mahkemede verdiği ifadeye, dava sırasında yaşanan benzer tehditlere ve buna karşı geliştirilen toplumsal ve siyasal tepkilere bakmakta yarar var. 

Ayşe Ateş mahkemede “Evet, Sinan Ateş birilerini dövdürdü. O zaman Sinan’ı karşıma aldım, dedim ki ‘Bunlar sana yakışmıyor, yapma bu işleri. Yapacaksan ocak başkanı olma.’ ‘Ayşe, ben MHP Genel Merkezi’nden gelen talimatları yapıyorum. Yapmazsam bana da ceza keserler’ dedi.” Yani Sinan Ateş, kendisi de Ülkü Ocakları Başkanı olduğu dönemde böyle eylemlerin emrini vermiş, görevlendirme yapmış. 

Duruşmanın ilk akşamı Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç, gazeteciler İsmail Saymaz, Erk Acarer, Barış Terkoğlu, Alican Uludağ ve Timur Soykan’ı sosyal medya paylaşımıyla önce tehdit etti, sonra paylaşımını sildi.

Duruşma sırasında şüphelilerin, akşamüzeri ise MHP’li kimi siyasetçilerin, cinayetin aydınlatılması emrini verenlerin açığa çıkarılmasını isteyenleri tehdit etme cüretleri, neyin alameti acaba. 

Açık ki, bu yapının iç kavgasında da, kirli rant paylaşımında da paramiliter ilişkileri ve örgütlenmeleri devreye sokmakta korkusuzlar ve sınırları yok. Bu aynı zamanda Ülkü Ocaklarında işlerin nasıl yürütüldüğünü ve nasıl bir yapı olduğunu gösteriyor. 

Cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliği

Bu son süreçte MHP’nin iktidarın gayri resmi ortağı olarak elindeki olanakları ve gücü kendi iç infazlarını karartma ve karşı çıkanları susturma siyaseti, tehlikenin büyüklüğünü gün yüzüne çıkardı. Sinan Ateş davasında yaşananlar ve katillerin rahat davranışları çok şeyi izaha yeter nitelikte.

Türk siyasetinin en son Bozkurt işareti vakasında gösterdiği abartılı hassasiyet, doktorların, TV programcılarının ve siyasetçilerin MHP yağ çekmeye varan Bozkurt işareti yapan paylaşımlar yapmaları ve basın açıklaması yapma sırasına giren sahiplenmeleri Türkiye’nin faşist katillerle ve cinayet şebekeleriyle yüzleşme sorununun derinliğini ve zorluğunu göstermekte. 

Türkiye siyasetinin her renginin, MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihlerine karşı, oldum olası net açık tutum almaması, “Türklüğün yeniden ihya edilmesi faaliyetleri” gibi savlarla arasına gerekli politik mesafeyi koymaması Türkiye’nin çıkmaz sokağı. 

Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile MHP’nin ideolojik ve siyasal tercihleri, devlet kurumlarının yapılanmasında, işleyişinde daha belirgin bir hal aldı. İslamcı Akıncı kadroların yerini Türkçü ırkçılar aldı. Bu da, Türk milliyetçiliğinin toplumda farklı biçim ve içeriklerde yaygınlaşmasını getirdi. 

Türk siyaseti, yüz yıldır hala tehlikenin büyüklüğünün ve derinliğinin farkında değil. Türkiye çatısı, bu siyasal çatışmalar ortamında, evrensel insancıl hukuk ve değerler ekseninde inşa edilemez.

Hakan Tahmaz



Melike Işık Tüm Yazıları

Sahipsiz köpeklere yönelik saldırılara son!

Sokak köpeklerinin konumunu ve fotoğraflarını yayımlayan web sitesi Havrita’nın son aylarda gerçekleşen köpek cinayetleriyle ilişkisi gündeme gelince toplumdan tepki yağdı. 

Uygulamada önce kendi halinde öylece yatan sahipsiz köpekler, ardından kimi sahipli köpekler ve hatta köpekleri besleyen insanlar sanki varlıkları birer suçmuş gibi ifşalanarak hedef gösterilmeye başlandı. 

Uygulamanın son aylarda artan köpek cinayetleriyle ilişkili olduğu ve uygulamada işaretlenen bölgelerdeki köpeklerin zehirleme gibi saldırılarla karşılaştığı belirtiliyor. Sosyal medyada bu işaretlemelerin gündem olmasıyla sitenin kapatılması için binlerce imza toplandı. Nihayetinde siteye ve sosyal medya hesaplarına erişim engellendi fakat sahipsiz köpeklere yönelik saldırılar devam ediyor.

Uygulamanın sahipleri her ne kadar uygulamanın “önlem ve bilgilendirme” amacı taşıdığını ve hatta hayvan refahını gözettiğini iddia etse de “başıboş köpek çeteleşmesi”, “köpek saldırısı” gibi başlıklarla daha en başından çözüm sunma amacından ziyade bir korku ve nefret aşılama amacı güttüğü anlaşılıyor. Üstelik Havrita, diğer pek çok köpek düşmanı sosyal medya hesabı tarafından destekleniyor. Tüm bu siteler ve sosyal medya hesapları, sokaktaki sahipsiz köpeklere yönelik bir nefretin örgütlenmesi ve yöntemi muğlak bir “başıboş köpeklerden kurtulma” gayesinde birleşiyor. 

Sokakların köpekler için güvenli bir yer olmadığı ve sahipsiz köpek nüfusunun kontrol edilmesinin hem hayvanlar hem insanlar için gerekli olduğu konusunda herkes hemfikirken yapılan bu “başıboş sokak hayvanlarından kurtulma” vurgusu, yöntemi ne olursa olsun başıboş köpeklerden kurtulmak için başvurulan her yöntemin meşru olduğu fikrini pekiştiriyor. 

Oysa medyada sokak hayvanlarını hedef göstererek sunulan saldırıların sorumlusu sokak köpekleri değil; hayvan hakları savunucularının yıllardır dile getirdiği güvenli kısırlaştırma seferberliğini yürütmeyenler, hayvanları birer silah olarak kullanan sahipler ve hayvanların barınma, beslenme gibi temel haklarını hiçe sayan yönetimlerdir. Gelgelelim hesap vermeye, sorumluluk almaya pek de niyeti olmayan tüm bu sorumlular, sahipsiz köpekleri toplamayı, zehirlemeyi ve hatta öldürmeyi bir çözümmüş gibi sunmaya cesaret edebiliyorlar.

Havrita gibi, hayvanların temel haklarını doğrudan tehdit eden uygulamalar tamamen kapatılmalı, bu uygulamalar aracılığıyla hayvanlara saldırılar düzenleyenler 5199 sayılı Hayvanların Korunması Kanunu’nu ihlalden cezalandırılmalı. 

Sokak köpeklerine yönelik saldırılar ve onları hedef alan söylemlere derhal son verilmeli. 

Melike Işık

(Sosyalist İşçi


Meltem Oral Tüm Yazıları

Sokak hayvanları yasası: Bir iktidar operasyonu!

Sokak hayvanlarına dair mevcut yasanın yenilenmesi veya yepyeni bir yasa yapılması konusu 10 küsur yıldır çeşitli kereler meclis gündemindeydi. 2012’de hayvan hakları açısından hiç tatmin edici olmasa da esasen hayvanlara yönelik şiddetin önlenmesi için bir komisyon kurulmuş ve yasa değişikliği taslağı hazırlanmıştı. AKP 2014’te bu taslaktan yola çıktığını iddia eden ama aslında alakası olmayan bir yasa tasarısı hazırlamıştı. Yasama dönemi bittiği için bu tasarı genel kurula gelmeden rafa kalkmıştı.(1)

Mart 2019’da Hayvanları Koruma Kanununun sokak hayvanları lehine geliştirilmesine dair yükselen toplumsal tartışmanın sonucunda tüm partiler, sokak hayvanlarına yönelik şiddete karşı bir meclis araştırması yapılması için meclise önerge vermişti. AKP, Binali Yıldırım ve Semra Kaplan Kıvırcık’ın esas imzacılar olduğu iki ayrı önerge birden vermişti. AKP’lilerin sunduğu önergelerden birinde şöyle deniyordu: “Son yıllarda kamu vicdanını rahatsız eden ve medyada karşılık bulan hayvanlara karşı kötü muamelenin arttığı görülmektedir… Hayvan sevgisi çocukluktan başlayarak kişilere kazandırılması gereken bir duygudur. Bu sevgiyi benimsemeyen çocuklar ne yazık ki ileriki dönemlerinde, hayvanları kendi kişisel zevkleri için bir meta olarak gören büyükler haline gelebilmektedir.” Ve bu önergede, kamuoyunda sahipli- sahipsiz hayvan ayrımının kalkması, şiddete/tecavüze karşı caydırıcı cezai yaptırımların gelmesi gibi talepler olduğu söyleniyordu.(2)

Şubat 2019’da mecliste AKP milletvekili Mustafa Yel’in başkanı olduğu, yine bütün partilerden temsilcilerin yer aldığı bir araştırma komisyonu kurulmuştu. Komisyon Ekim 2019’da bir rapor hazırlamıştı. Bu komisyon raporunda mevcut Hayvanları Koruma Kanununda yapılacak değişikliklerle bu işin çözülemeyeceği, yeni bir hayvan hakları yasasının gerektiği yazıyor. Komisyon başkanı AKP’li vekilin rapor sunuş yazısındaki şu ifadeler dikkat çekici:

“Gelişmiş ülkelerde sokaklarda hiç hayvan bulunmadığı gerekçesinden yola çıkarak sokak hayvanlarının itlaf edilmesine yol açacak bir düzenleme ya da uygulama yapılması hayvanların yaşam hakkını ortadan kaldırmak demektir. İnsanın, hiçbir gerekçeyle bir türü ortadan kaldırma kararına ya da yetkisine sahip olmadığı kabul edilmelidir.”(3)

2019 raporu sonuç olarak, hayvanlara yönelik şiddetin kabahat değil suç olarak tanımlanması ve cezai yaptırımların artırılması; bir hayvan neslini yok etme, öldürme, acımasızca ve zalimce eylemlerde bulunma, cinsel istismar ve dövüştürmenin suç kapsamına alınması; belediyelere yeterli bütçe aktarılması, personel istihdamı ve personelin hayvansever olması gerektiği; Hayvan Hakları Fonu oluşturulması; hayvanlara yönelik işlenen suçlara müdahale etmek için hayvan kolluğu oluşturulması; hayvan haklarına ilişkin eğitim müfredata eklenmesi, çocuklara ve yetişkinlere hayvanlara nasıl yaklaşılmasına yönelik eğitim verilmesi; televizyonlarda izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde eğitici yayınlar yapılması, medyadaki dilin değişmesi gibi daha birçok öneriyle yeni bir yasa yapılması gerektiğini söylüyor.(4)

Rapordan iki, AKP kadın kollarının 81 ilde “Bir kap su bir kap mama” seferberliği başlatmasındansa bir sene sonra yani 2021’de AKP, “Bu önemli raporun çıktıları, Kanun teklif çalışmasına ışık tutmuş ve yol göstermiştir” diyerek yine tamamen alakasız bir kanun teklifini gündeme getirdi. Ve bu kanun teklifi palas pandıras ilgili komisyon üyelerinin hiçbir değişiklik önerisine izin verilmeden, şerh yazmaları için sadece birkaç saat verilerek ve 24 saat geçmeden genel kurula gönderildi. AKP’nin teklifi yeni bir hayvan hakları yasasından ziyade mevcut yasaya birtakım değişikilklerden ibaretti. Hatta hayvan hakları örgütleri, mevcut yasadan daha geri uygulamalar önermekle eleştirmişti.  

Tüm partilerin, “dünyayı birlikte paylaşıyoruz, bizim kültürümüz ve tarihimiz zaten hayvan sevgisidir, hayvanlar konusunda Avrupa’ya örneğiz, ama hayvanlara yönelik artan şiddet var ve toplumun vicdanı zedelenmekte, hayvanları korumak için mevcut yasa yetersiz toplum yasa talep ediyor” diyerek uzlaştığı yerden yine makul bir yasa çıkmadı.  

Kısacası 10 senedir “toplum hayvanlara şiddetin önüne geçilmesini istiyor”u tartışırken şimdi “başıboş köpekler toplumun can güvenliğini tehdit ediyor” diye bir iktidar operasyonuyla karşı karşıyayız. İktidar çok manipülatif bir propaganda yürütüyor, halk ve elitler ikiliği söylemiyle hayvanların korunmasını talep edenleri marjinalleştiriyor.

Kuduz sorunu yok! 

Tarım Orman Bakanı Yumaklı mayıs ayında yaptığı açıklamada “Dünya Sağlık Örgütü Türkiye’yi yüksek kuduz riskli ilan etti” dedi.  Sonra Sağlık Bakanlığı verilerine göre kuduz temaslı sayısının son 1 yılda iki katına çıktığını söyleyerek “insan hayatı için ürkütücü boyutlarda” dedi. Anadolu Ajansı hemen bu açıklamadaki kuduz temaslı artışını, “kuduz vakaları arttı” diye haberleştirdi. Her yerde bu şekilde haber oldu ve birden “başıboş köpekler kuduzu azdırdı” diye manşetler atılmaya başlandı. Bakanın verdiği “473 bin” kuduzla temas rakamı, en son artık sosyal medyada, “köpek ısırma vakası” olarak dolanıyordu. Oysa bakanın açıklamasının her bir köşesi manipülasyon. Anadolu Ajansı da bu katliam operasyonunun tetikçiliğini yapıyor. Artı Gerçek’in haberine göre, Anadolu Ajansı ortada hiçbir güncel haber yokken 3 günde 9 tane tehlikeli köpekler haberi servis etmiş.(5)

Türkiye’de bir kuduz sorunu yok! Bakan Yumaklı’nın açıkladığı Sağlık Bakanlığı verilerinde de bu gerçek çok açık bir şekilde yazıyor. 473 bin kuduz riskli temas demek, kuduz vakası demek değil. Artık daha fazla vatandaş kedi tırmaladığında sağlık kuruluşuna başvuruyor demek. Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 2023 yılı kuduz vakası sayısı: iki (2). Önceki yıl da iki (2). Son 10 yılda en yüksek rakam 2014’ten, o da dört (4). Bu veriler bakanlığa bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Zoonotik ve Vektörel Hastalıklar Dairesi Başkanlığı web sitesinin “İstatistikler” bölümünde herkesin erişimine açık.(6) Ayrıca Türkiye Veteriner Hekimleri Birliği açıklaması da Bakan Yumaklı’nın sözlerinin yanıltıcılığını verilerle ortaya koyuyor.(7)

Kuduz Pastör’ün aşıyı bulduğu 1880’lerden beri önlenebilen hastalık. Köpeklerin yüzde 70’inin aşılanması kuduz riskinin ortadan kalkması için yeterli ve bu bilgi çok uzun yıllardır bilimsel olarak biliniyor. Toplu itlafın kuduzu engellemediği, aşılı köpeklerin toplanarak sürü bağışıklığının azaltılacağı ve bu durumun kuduzu artırma riski olduğu da bilimsel olarak ortada. Üstelik AKP’lilerin operasyonlarına bilimsellik katmak için çokça referans verdikleri DSÖ de köpekleri katletmenin kuduzu önleme politikası olamayacağını söylüyor. 

Toplumsal talep imali

Bunlar bilinmesine rağmen manipülatif argümanlarla, gerçekliği şaibeli videolar/haberlerle toplumda bir tehdit-tehlike havası yaratılmaya çalışılıyor. Bu süreçte Güvenli Sokaklar Derneği diye bir “kurum” ortaya çıktı. Tıpkı kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamına kasteden politikaları, sanki toplumsal talepmişçesine bir atmosfer yaratılması için Mağdur Babalar Derneği diye bir yapının peyda olması gibi. İktidarıyla medyasıyla el ele köpeklerin toplu itlafı için toplumsal bir talep imal ediliyor. 

Toplumda böylesi bir güvenlik kaygısı inşa etmek, içinde bulunduğumuz sağ politik iklimle çok ilişkili. Kadınlarla ilgili yasal düzenlemeler ile köpek yasasını eşzamanlı tartışıyor olmamız da bu iklimle ilgili. Güvenlik kaygısı çok çeşitli yerlerden üretiliyor “Göçmenler yüzünden her şey tehlikede, LGBTİ+lar yüzünden ailemiz tehlikede, köpekler yüzünden çocuklarımız, canımız tehlikede” deniyor. Birtakım marjinaller- elitler “bunları” savunurken, halkın sokak köpeklerini istemediği iddia ediliyor. Halktan kopuksunuz deniyor. Erdoğan “sessiz çoğunluğun sesi” olduğunu iddia ediyor. “Tuzu kurularla değil şehrin çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerle yol yürüdük” diyor. İşin ilginci zamanında yine sokak hayvanları itlaf edilirken buna karşı çıkanlar “cahil halk” olarak tanımlanıyordu.  

Tarihimiz direnişle dolu

 1910 Hayırsız Ada katliamının öncesinde de sonrasında da “muasır medeniyet olma yolunda” köpekler itlaf ediliyordu. Cumhuriyet tarihi boyunca da 1990’lara dek temel politika, kuduzla mücadele adı altında, aşıyla kolaylıkla önlenebilecekken sokakların köpeklerden arındırılmasıydı. Batılı seyyahların İstanbul’un köpeklerini Doğunun geri kalmışlığıyla, pislikle, serserilikle ilişkilendirmesinin karşısında Batılılaşma ve kapitalist kentleşme amacıyla köpekler itlaf edilerek sokaklar temizleniyordu. Bunun son büyük örneği, 1996’da Habitat Zirvesi öncesinde “Avrupa’dan misafirler gelecek sokaklarımız pis görünmesin” diyerek İstanbulda yapılan katliamdı.  

Ancak tarih muktedirin katliamlarından ibaret değil. Sokak hayvanlarının katledilmesinin karşısında her zaman “direnişler” de var. 1930’ların veya 1950’lerin gazete haberlerinde sıklıkla halkın belediye ekiplerini engellemesinden şikâyet edildiğini görebiliriz. Bu haberlerde halkın belediye ekiplerinin işini yapmasına engel olduklarından, hayvanları sakladıklarından dem vuruluyor. Hatta zabıtaların pek çok kez dayak yediği birçok örnek var. Sık sık “Halkımız yanlış bir merhamet hissiyle bu köpekleri saklıyor, halkın kör merhameti yüzünden köpekler toplanamıyor” diye haberlere rastlamak mümkün. Kısacası tarihimiz, “sessiz çoğunluğun” sokak hayvanlarını katletmeye çalışan muktedirlerin bitmeyen savaşına karşı karşı kimi zaman gürültülü kimi zaman sessiz fiili direnişiyle dolu. 

Bu sokaklar köpeklerin

Kentin çeperlerine translar, köpekler, göçmenler, yoksullar olarak hep birlikte itiliyoruz. Saraydan seslenenlerin “kent çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerin” hakikatiyle bir ilgisi yok. Çünkü çıkarları, yoksullardan arındırılmış şehir merkezlerini kentsel dönüşüm adı altında yağmalayan sermayeyle daha ilgili. Sokakları hepimiz için tehlikeli hale getiren sermaye odaklı kent politikaları. Sorunumuz hayvanların sağlık bakımı, aşıları, beslenmesi gibi temel ihtiyaçlarını karşılamayarak kent çeperlerine atıp açlığa, ölüme mahkum eden belediyeler.

Bu satırlar yazılırken AKP’li bakan Güler, meclis başkanlığına sunulan kanun teklifini açıkladı. Buna göre “sahipsiz köpekler barınaklara toplanacak, kuduz riskli olanlar ve sahiplendirilemeyenlere ötenazi uygulanacak” yani sokak köpeklerini toplayıp katledecekler. “Sahipsiz köpekler barınaklara toplanacak” gibi ifadelerle “itlaf” tansiyonunu söndürmeye çalışıp pratikte öldürecekler. Açıklanan teklife göre toplanan köpeklerin katledilmesi yetkisi yerel yönetimlere verilecek. Belediyeler bu yasayı uygulamayacağını açıklamalı. Belediye çalışanları köpekleri toplamayı reddetmeli, belediyelerde görevli veterinerler köpekleri öldürmeyi reddetmeli. Yerel yönetimler bu katliama ortak olmak yerine köpeklerin aşı ve beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılamalı.  

Ama her şeyden evvel, bu yasa geçmemeli!


Nevzat Onaran Tüm Yazıları

Mustafa Suphi, Ankara’nın tuzağına düştü

Mustafa Suphi, yoldaşlarıyla ne büyük umutla kar kış demeden yola çıkmıştı. Davet sahibi TBMM Reisi Mustafa Kemal’di. Kabul eden de Suphi liderliğindeki Türkiye Komünist Fırkası’ydı (TKF). Kars’ta Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’in konuğu olarak üç haftaya yakın kalmalarından şüphelendiler mi? Bilemiyoruz. 22 Ocak’ta Erzurum’a geldikten sonra artık geç kalınmıştı. Çünkü, Ankara-Kars-Erzurum üçgeninde belirlenen plan yürürlükteydi. Büyük olasılıkla Erzurum’da esir alındılar ve Trabzon yolculuğu böyle başladı; 28 Ocak 1921 gecesi Karadeniz sularında bitti. Erzurum ve Trabzon Kuvayı Milliyecileri görev başındaydı. Suphi ve yoldaşlarının katli, siyasal cinayet zincirinin 1921’deki halkasıydı. Öncesinde 1915’te Ermeni mebuslar Krikor Zohrab’la Vartkes ve sonrasında 1948’de Sabahattin Ali, 1979’de Abdi İpekçi, 1980’de Kemal Türkler, 1991’de Vedat Aydın, 1992’de Musa Anter, 1993’te Uğur Mumcu ve 2007’de Hrant Dink… Hiç şüphesiz onlarca isim sayabiliriz. Onlarca fiil, ama fail yok; ne tesadüf?

Suphi’ye resmi davet

TBMM Reisi Mustafa Kemal ile TKF Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi arasında doğrudan ve dolaylı ilişki kuruldu. Mustafa Suphi, Mustafa Kemal’le ve Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’le hem yazıştı hem de parti görevlileri görüştü. Süleyman Sami, “BMM Reisi M. Kemal Paşa Hazretlerine” hitabıyla başlayan 15 Haziran 1920 tarihli mektupla Ankara’ya gitti. Sonra 2 Ağustos’ta [Ermenileri imha edenlerden eski Zor Mutasarrıfı] Salih Zeki, Karabekir’le görüştü ve Karabekir’in mektubuyla[1] Trabzon üzerinden Ankara’ya ulaştı. Kâzım Paşa'nın sırf memleketin yararı için komünist ve Bolşevik göründüğünü[2] belirten Mustafa Kemal, Salih Zeki’den de bir mektup aldı. Mektupta komünist teşkilatın amacı açıklanıyordu. Mustafa Suphi’ye, Mustafa Kemal yazılı ve Kâzım Karabekir şifahi cevap verdi. Mustafa Kemal’in “Mustafa Suphi Yoldaş” hitabıyla başlayan 13 Eylül 1920 tarihli mektubunda, halk hükümeti ve idarenin esas olarak seçimle belirlendiği gibi şuralara atıf yapıldı. Aynı hedefe yüründüğü için TBMM’ye yetkili bir delegenin gönderilmesini isteyen Mustafa Kemal’in ikili görüşmede önemle üzerinde durduğu bir konu da Sovyetlerden gelen yardımdır.[3]

Yardımların başladığı bir dönemde Sovyet Rusya’yla ilişkiye önem veren Mustafa Kemal ve diğer muhatapların Suphi’ye yazılı veya şifahi verdiği ortak mesaj, tek yetkili makam TBMM’dir. Suphi de sonraki iki mektubunda bu düşüncede olduğunu beyan edecektir.

Mustafa Kemal’in 14 Eylül’de Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat’a (Cebesoy) gönderdiği şifresinde konu, Mustafa Suphi ve komünizmdir. Mustafa Kemal, “Mustafa Suphi Yoldaşa da yazdığım veçhile ne yapılacak ise hükümet vasıtasıyla” yapılmasını ve alenen komünizm ve Bolşevizm aleyhtarlığını uygun bulmadığını yazdı. Mustafa Kemal, Ali Fuat’a 26 ve 31 Ekim tarihlerinde de gönderdiği iki şifredeyse, “hükümetin malûmatı tahtında” 18 Ekim’de resmen TKF’nin kurulduğunu ve “maksadı millimizin kahramanı arkadaşlarımız[ın] bu teşkilâtta” bulunacaklarını bildirdi.[4]

Suphi, Kasım 1920’de ikinci mektubunu Mustafa Kemal’e cevaben yazdı, yedi maddeydi. Karabekir’in Ermenistan harekâtı ve gönderilen ‘Türk Kızıl Alayı’ hakkında değerlendirme yapılan mektupta, temel talep, Türkiye’de kendiliğinden doğan komünist teşkilatların kanuni bir şekle sokulmasıydı.[5]

M. Kemal’in Suphi’ye yazdıktan sonra resmi TKF’yi kurdurması, gerçekte neyi amaçladığını anlaşır kılmaktaydı. İki tane TKF olamayacağına göre öncelikle tasfiye edilecek olan Suphi’nin partisiydi. Suphi ve yoldaşlarının imhası, hiç kuşkusuz bu yönde bir icraattır ve devamında komünizme yasak dili resmileştirildi.

M.Kemal-M. Suphi yazışması ve ilgililer arasındaki ikili görüşmeler ortaya koymaktadır ki, resmen Suphi şahsında TKF heyeti davet edilmiştir. Bu genel kabule rağmen, Yavuz Aslan “gönüllü davet” olmadığı iddiasındadır. M. Suphi de davete icabet edecek tavrındadır.[6] Suphi’ye davet Meclis’te de müzakere edildi; hem de Suphi ve yoldaşlarının Erzurum’a geldiği 22 Ocak 1921’de. Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni’nin TKF ile ilişki kurmak ve mektuplaşmakla ilgili ağır ithamına cevaben net konuştu: “Mustafa Suphi ile ilk temasta bulunduğu[m] zaman yalnız muhabere etmedim. Benim nezdimde ademi mahsus göndermişti. Hakikaten Eskişehir’de bulunduğum sırada Mustafa Suphi’nin ve daha bir adamın [Azadan Mehmet Emin] imzasıyla bir vesikayı ve bir [15 Haziran 1920 tarihli] mektubu hamilen bir zat [Süleyman Sami] bana mülaki oldu (ulaştı). Mustafa Suphi bana müracaat ediyor ve diyor ki, bizim hariçte maksadı teşekkülümüz dâhildeki maksadı millimizi teshil (kolaylaştırmaktan) ve teminden (sağlamaktan) ibarettir […] Bu adam [Mustafa Suphi] Lenin’in yegâne adamıdır. Lenin, Türkiye hakkında bir iş yapmadan evvel mutlaka Suphi ile [görüşmektedir.] […] Ben doğrudan doğruya Mustafa Suphi’nin mektubuna cevaben [13 Eylül 1920 tarihli mektubu] yazdım […] Asıl mektubu getirip de mahrem tebligatta bulunan, söylediğim şeylerin hepsi hakkında müspet, müeyyid delaili (doğrulayan deliller) kafiye (yeterince) mevcuttur. Tekrar delile hacet yoktur.”[7]

Mustafa Kemal'den plana onay

Suphi ve yoldaşları Kars’a gelmeden çalışmaya başlandı. Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, 25 Aralık 1920’de Müdafaa-i Milliye Vekâleti’ne yazdı. Önerisi, Suphi’nin refakat eşliğinde Ankara’ya gönderilmesiydi. Telgraf, TBMM Reisi Mustafa Kemal dâhil ilgililere aktarıldı. Bunun üzerine Mustafa Kemal’in Karabekir’e gönderdiği 29 Aralık tarihli şifresinde, Suphi’nin komünizm cereyanlarını körüklemesinin mahzurlu olduğu belirtildi.[8] Bu, Ankara-Kars hattında ne yapılacağını belirlenmenin yazışmasıydı.

Suphi liderliğindeki TKF heyeti ancak 28 Aralık’ta Kars’a gelebildi ve üç haftaya yakın burada tutuldu. Neden beklendi veya bekletildi? 2 Ocak 1921’de Suphi, Moskova’ya giden ekipten Moskova Sefiri Ali Fuat, Maarif Vekili Rıza Nur’la görüştü[9] ve elbette buradan notlar Ankara’ya aktarıldı. Hem bu görüşme notları hem de Mustafa Kemal’in 29 Aralık tarihli şifresinde belirtildiği gibi, Kâzım Karabekir’in Suphi’yle görüşmesinden ne yazdığıyla ilgili bilgi, anıları saymazsak gün yüzüne çıkmadı.

Mustafa Kemal’in, Suphi’nin Kasım 1920 tarihli mektubuna cevap verip vermediği bilinmiyor. Kars’ta bulunan Suphi, 2 Ocak’ta TBMM Riyaseti’ne bir mektup daha yazdı.[10] Resmi TKF’nin kurulmasının memnuniyetle karşılandığı belirtilen mektupta, “Emelimiz memleketin müdafaa cephesini zayıf düşürmek değil […] hükümete yardımcı olmaktır. Bu gayeyi kanunların veregeldiği müsaadeler dâhilinde gereken kolaylığın gösterilmesini rica […] ve sizlere katılmakla onur duyacağımızı arz ederiz” denildi. Mektupta hükümetin 4 Ocak’ta okunduğu notunun varlığı çok önemlidir.

Suphi, sonunda bu iyi niyetinin kurbanı oldu. Zaten TKF’nin dönemsel politik analizi Ankara’dan ayrıksı değildir. TKF’nin 8 Kasım 1920’de aldığı kararda ve sonraki değerlendirmelerinde[11] Anadolu [Türk] millî kuvvetlerine, Hıristiyan milletlere ve Sevr’e bakışında Ankara ile paralellik vardır. Paralellik sonrasında daha da derinleşti. 1986’da TKP MK ve 1988’de TBKP MK Üyesi Ahmet Kardam’a göre, TKP, Ermeni soykırımını göremedi ve “Kürt isyanlarını gerici feodal isyanlar olarak” değerlendirdi.[12]

Mustafa Kemal’in vurguladığı gibi hükümetin Kâzım Karabekir’e verdiği talimat[13] ve Ankara-Kars hattında belirlenen plan, Erzurum Valiliği’ne Ankara emri olarak bildirildi. 2 Ocak’ta Kâzım Karabekir, Erzurum Valisi Hamit’e Suphi ve heyetinin Ankara’ya gönderilmemesinin Ankara emri olduğunu yazdı. Valinin yaptığı hazırlıkta öne çıkan teşkilat, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Heyeti’nin istifa etmesiyle 15 Ocak’ta kurulan Erzurum Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Anlıyoruz ki, cemiyet, 1960’lardaki Komünizme Mücadele Derneği’nin 1920’ler versiyonudur. Mete Tunçay’a göre, bu cemiyetin Erzurum’daki kışkırtmalarının arkasında Erzurum Valisi ‘Deli’ namıyla tanınan Hamit (Kapanlı) ve Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir vardır. 16 Ocak’ta vali, Mustafa Kemal’e gönderdiği telgrafında hem yeni kurulan cemiyeti hem de Kâzım Karabekir’le alınan kararı aktardı. Buna göre, Suphi ve TKF heyeti halkın galeyanından korunacak ve hudut haricine sevk etmek amacıyla Trabzon’a gönderilecektir.[14]

Erzurum’da Suphi ve yoldaşlarına ne yapılacağı, 3/4 Ocak’ta Kâzım Karabekir-Vali Hamit yazışmasına göre netleştirildi. 11 Ocak’ta Kâzım Karabekir, plan hakkında hem Ankara’yı bilgilendirdi hem de valiye cevaben onaylandığını yazdı. Aynı gün Kâzım Karabekir, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’la görüştü[15] ve onlara hükümeti haberdar ettiğini bildirdi. Üç gün sonra Karabekir, validen, saldırının olmaması için tedbir almasını istedi. 16 Ocak’ta valilikten Mustafa Kemal’e plan bilgisi aktarıldı ve 18 Ocak’ta Ankara’dan cevaben “Tedabiri âliyeleri musiptir (isabetlidir)” denildi.[16] Böylece valilik, ‘onay’ bilgisini Kâzım Karabekir’in bildirmesine rağmen, Ankara’dan ikinci kez aldı.

İmhadan üç gün önce 25 Ocak’ta Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Mustafa Durak ve Elcezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya Suphi ve yoldaşlarına yapılacakları, o güne kadar yapılanları yedi maddede özetledi. 22 Ocak’ta gizli celsedeki müzakere, birinci maddede “Komünizm sorunu, Meclis’te gizli toplantıda konuşuldu. Meclis ve hükümet komünizmin ülkede uygulanmayacağı hakkındaki kanısını kesin ve heyecanlı bir surette açıkladı” diye aktarıldı. Doğrudan plan, icrası ve onay hakkında olan beşinci maddede, “Erzurum’da Mustafa Suphi hakkında ulusal tepkilerin planını, daha önce Kâzım Karabekir Paşa’nın ve sonra [vali] Hamit Beyin yazılarıyla öğrenmiş ve uygun bulmuştum. Herhalde doğrudan gelecek yıkıcı herhangi bir akıma karşı Erzurum ve Trabzon’un ve bütün ülkenin bir demir duvar durumunda bulunacağına güveniyorum” denildi. Diğer maddelerde, hükümetin komünizme karşı gerekli önlemi aldığı, Rusya ile dostça ilişkilerin bozulmayacağı, Erzurum’daki cemiyetin önemli görev icra ettiği ve ayrıca Karabekir’e yazıldığı da ifade edildi.[17]

“Teçhizat ve para yardımı yapan Sovyetler gücendirilmeyecek” koşuluyla Ankara-Kars-Erzurum üçgeninde belirlenen ve Ankara’nın onayladığı plan şöyledir: 1- Heyet [Suphi ve yoldaşları] Erzurum’a vardığında halk kışkırtılmalıdır. 2- Heyette, Ankara’ya gidemeyecekleri ve kalamayacakları izlenimi uyandırılmalıdır. 3- Heyet Trabzon’a yönlendirilmelidir. 4- Trabzon’da da halk heyete karşı kışkırtılmalıdır. Yazılmayan 5’inci maddeyse, komünistlerin Karadeniz’de imhasıydı.

18 Ocak’ta Suphi ve yoldaşları, imha planından habersiz ve başlarına ne geleceğini bilmeden Kars’tan Erzurum’a trenle hareket etmiştir.

Ferman TBMM tutanağında

Suphi ve yoldaşlarının Kars’a gelişinden imhasına, Yahya Kâhya’nın[18] ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü’yle Topal Osman’ın öldürülmesi bir bütün olarak dikkate alındığında, Erzurum üzerinde karar/onay mercii Ankara’dır. 22 Ocak 1921 tarihli TBMM gizli celse zaptı[19] da İsmail Hakkı’nın (Tekçe) itirafı öncesinde konumu itibariyle Mustafa Kemal’in rolünü anlaşılır kılmaktadır. Tutanak aslında “komünistlerin katli vaciptir” fermanıdır.

22 Ocak’ta Mustafa Kemal, Hüseyin Avni’nin bazı konularda bilgilendiğini kabul ederek, “Kâzım Karabekir Paşaya Heyeti Vekile’den verilen talimata vakıf mısınız?” diye sordu. Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir’i takdir ediyor ve onay makamının hükümet olduğunu hatırlatıyordu! Sonraki aylarda TBMM’de Mustafa Kemal’in I. Grubu’na karşı oluşacak II. Grup lideri Hüseyin Avni’nin, yaptığı konuşmanın dört mesajı vardı: 1- Mustafa Suphi’ye millet ve hükümet namına mektup yazılmış ve söz verilmiştir. Bununla Kâzım Karabekir ve Mustafa Kemal, ismi verilmeden suçlanmıştır. 2- Mustafa Suphi’yle ilişki kuran ve heyeti davet eden cezalandırılmalıdır. 3- Mustafa Suphi, şarkta yalnız başına değildir. Bir heyet gönderilmeli ve tetkik edilmelidir. 4- Ankara’da kurulan [resmi] TKF’ye para aktarılması usulsüzdür.

TBMM Reisi Mustafa Kemal de Hüseyin Avni’yi yanıtladı: 1- Komünizm “memleketimiz, milletimiz ve dinimiz” adına kabul edilemez. 2- Resmi TKF, Mustafa Suphi’nin TKF’sine karşı özel izinle kuruldu ve gerektiğinde kendileri dağılacaktır. 3- Evet, Mustafa Suphi ile ilişki kuruldu ve mektuplar yazıldı. 4- Bundan sonra Mustafa Suphi ile görüşülmeyecek ve mektup yazılmayacaktır. 5- Mustafa Suphi’yi şarkta karşılayan Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir’dir. 6- Mustafa Suphi’yi ve heyettekileri “sınır dışına tard” etme yani Ankara’ya gelmesini engelleme planını hazırlayan Kâzım Karabekir’dir. 7- Suphi ve yoldaşlarıyla ilgili [imha] planın gereği yapılacaktır.

Anlıyoruz ki, Mustafa Kemal ve Hüseyin Avni anti-komünizmde yarışıyor. Tutanak ortadadır, Mustafa Kemal net konuşmuştur: Anti-komünizm ötesinde Suphi ve partisini TKF’yi bitirecek plan icra edilecektir! Plan gereği 22 Ocak’ta Erzurum’dan kovalanan Suphi ve 13 yoldaşı, 28 Ocak’ta gece Trabzon’a sokulmadan Batum’a gönderilmek gerekçesiyle motorlara bindirildi ve Karadeniz’de imha edildi. Böylece Ankara’nın Türk millî güçleri, Türk komünistlerini, Yunan işgalci askerinden önce denize döktü!

Komünistlerin imhası

Plan icrasının ilk adımı teşkilatlanmaktır. 15 Ocak’ta Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu ve Ankara’yla temasa geçti. Mustafa Kemal, 22 Ocak’ta gizli celsede cemiyetin okunan telgrafına cevabını 25 Ocak’ta gönderdi. 22 Ocak’ta heyecanlı görüşme yapıldığı ve milletin komünizmi kabul etmeyeceği belirtilen cevapta, “Hükümetin, bu görüşe uygun olarak hareket edeceği tabii bulunmakla, Erzurum’un sayın ahalisini, milli birliğimizi daima yenileyip güçlendirici olan sağlam durumlarını iç rahatlığıyla” sürdüreceği vurgulandı.[20]

Suphi ve yoldaşları, Erzurum Valisi’nin Bayburt kaymakamına ve Ankara’ya yazdığı gün, 22 Ocak’ta Erzurum’a geldi. Mustafa Kemal, planın Erzurum’daki icrası hakkında tekrar bilgilendirildi. Buna göre, cemiyetin faaliyetiyle, Suphi ve yoldaşları kovuldu, onlar da Trabzon’a kaçtı ve halk yiyecekle yatacak yer vermedi. Trabzon’a kovalanan Suphi ve yoldaşları için 24 Ocak’ta Kâzım Karabekir, Bayburt kaymakamını ve 12. Fırka Kumandanlığını uyardı: TKF mensupları kabul edilmeyecekti.[21]

TKF heyeti öncelikle Erzurum’dan, ardından Bayburt, Gümüşhane ve Torul güzergâhında Trabzon’a kadar kovalandı. Heyet ancak 28 Ocak’ta gece Trabzon’a vardı. 2/3 Şubat’ta, Trabzon’a sokulmayan Suphi dâhil 14 kişinin motorla sahilden uzaklaştırıldığını Genelkurmay’a bildiren Kâzım Karabekir, ölümden bahsetmedi. Heyet 19 kişi olup beş kişi alıkondu. Bunlardan biri de Suphi’nin karısı Mariya (Meryem) Suphi’dir. Trabzon’da imhayı organize eden Yahya Kâhya, Mariya Suphi’yi “kendisine kapatma yapmış” ve heyetin maddi imkanlarına da el koymuştur.[22]

TKF’ye göre 16 partili öldürüldü.[23] Canını kurtaranlardan biri de Süleyman Sami’dir ve 3. Fırka Kumandanı Rüşdü’nün 20.7.1921 tarihli raporuna[24] göre, heyette Ankara’yla temaslı kişidir. TKF’de de bu yönde tartışma[25] olmuştur, ama o sıra bitirilememiştir.

TKF, aylar sonra yoldaşlarına ne olduğunu gündemine alabildi. Merkez Komitesi, Suphi ve yoldaşlarının katledilmesini 3 Mart 1921’de ilk kez görüştü ve ancak bir ay sonra 2 Nisan’da Moskova’ya bildirdi.[26] Bu arada 16 Mart’ta Sovyetlerle antlaşma imzalandı. Peki TKF teşkilat merkezi, katliamı Bolşeviklere bildirmekte neyi bekledi?

Sovyetlerle ilişkinin bozulmasının istenmediği koşullarda, Suphi ve yoldaşlarının katli hemen o anda akla gelmiş ve uygulanmış olamazdı. Nitekim ilgili yazışma ve görüşmeler, heyetle ilgili Ankara-Kars-Erzurum hattının işletildiğini, imhanın kararlaştırıldığını ve M. Kemal’den onay alındığını göstermektedir. Anadolu’daki varlığından bahsedilen komünist-Bolşevik hareket de o denli zayıftır ki, Suphi ve yoldaşlarını karşılamada ve katliam sonrasında bir varlık gösteremedi.

‘Öldürün’ diyen bellidir

Ankara hükümeti, Sovyet Dışişleri’ne M. Suphi ve yoldaşlarının ölümünün bir deniz kazası olduğunu yazdı. Yahya Kâhya’ya kimin emir verdiği bilinmiyor[muş]! Mete Tunçay, “Yahya’ya Suphi grubunun ortadan kaldırılması için kimin emir verdiği kesinlikle belli değildir. Bu buyruğun Karabekir’den çıkmış olması muhtemeldir. Ankara’nın ise, önceden haberinin olup olmadığını kestirmek güçtür” ve “eğer günün birinde M. Suphilerin öldürülmesinin onun [M. Kemal] emrettiği kanıtlanırsa, çok şaşacağım!” değerlendirmesini yaptı.[27] Ayrıca Yahya’ya emri verenin ya İttihatçılar[28] ya da doğrudan Ankara veya Ankara insiyatifiyle Kâzım Karabekir-vali Hamit ikilisi olabileceği[29] de öne sürüldü. Kâzım Karabekir[30] ise, Mustafa Suphi’nin İttihatçı aleyhtarlığı yüzünden öldürülmüş olacağını belirtti ve Enver Paşa’nın Sovyetlerle mücadelesinden dolayı Bolşeviklerin de Yahya Kâhya’yı öldürtebileceğini iddia etti.

Yahya’nın tutuklanması, beraat etmesi ve ardından 3 Temmuz 1922’de öldürülüp susturulması, iç çekişme ve saireyle gerekçelendirilirse de dönemin ‘özel muhafızı’ ve sonra Çankaya Muhafız Alay Komutanı İsmail Hakkı’nın (Tekçe), Topal Osman’ın iki fedaisiyle Yahya Kâhya’yı (300 kurşunla)[31] öldürdüğünü açıkladığı 4 Aralık 1977’de, düğüm çözüldü. Çünkü İsmail Hakkı Tekçe, Mustafa Kemal’e rağmen Trabzon’a gitmiş olamazdı. TBMM heyeti, zaten bu adrese ulaşmıştı; Yahya’yı öldürenler Ankara’dan gelen Topal Osman’ın adamlarıydı; bu kadar! İstihbarat Müdürü’yken Trabzon’da soruşturma yapan Feridun Kandemir’e göre, suikastın faili Yahya da “Yalnız değildim” tehdidini savurmuştu.[32] İsmail Hakkı Tekçe, bu fiiliyle ilgili beyanı öncesinde 16 Kasım 1968’de de Trabzon Mebusu Ali Şükrü’nün öldürülmesini organize eden Topal Osman’ın 2 Nisan 1923’te kendisinin yer aldığı ekip tarafından öldürüldüğünü açıklamıştı.[33] Bitmedi İsmail Hakkı Tekçe, Çankaya Muhafız Alay Komutanı Albay olarak 1937 yılı Nisan-Eylül döneminde, Dersim’de de görevlidir.[34] İcrasıyla İsmail Hakkı Tekçe, kelimenin tam anlamıyla Çankaya’nın özel fedaisidir.

Ankara’da Suphi ve yoldaşlarının 28 Ocak 1921’de katlinden ve 16 Mart’ta Sovyetlerle antlaşmanın imzalanması sonrasında komünizme karşı taktikte yeni aşamaya geçildi. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1921 tarihli mektubunda, komünizme müsamahanın bittiğini yazdı.[35] Artık resmî TKF’ye de gerek kalmayacaktır. Ve zamanla anti-komünizm, Türk devletinin ideolojik konumlanmasında içselleştirdiği bir unsuru olacaktır!

Buraya kadarki tüm yazışmalardan/anlatımdan çıkardığım yalın gerçek şudur:

1- Mustafa Suphi ve yoldaşları resmen Ankara’ya davet edilmiştir.

2- TBMM Reisi Mustafa Kemal’le Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir yazışmasıyla belirlenen plan, TKF heyetinin Erzurum-Trabzon hattında kovalanması ve Karadeniz’de imhasıdır. Bunun için Erzurum ve Trabzon Kuvayı Milliyecileri seferber edildi.

3- Planı onaylayan BMM Reisi Mustafa Kemal’dir.

4- Planın sahada teşkilatlandırılmasını yapan kumandan Kâzım Karabekir’dir

5- Trabzon’da imhayı yapacak görevli Yahya Kâhya’dır.

6- Plan icrası sonrasında Yahya Kâhya, ardından mebus Ali Şükrü ve Topal Osman öldürüldü. Çankaya fedaisi İsmail Hakkı Tekçe’nin beyanlarıyla sabittir ki, Çankaya, cinayet zincirinin ortasındadır!

1915’lerden, 1921’e ve bugüne, faili meçhul siyasal cinayet zincirinin herhangi bir halkasını kopartacak hukuki sistem oluşturulamadığı için yeni halkalar eklendi, ekleniyor. Zincirin kopartılması, hiç kuşkusuz siyasal cinayetleri var eden Türkçü-Sünni İslamcı ekonomik politiğin ilgasıyla mümkün olacaktır!

NOTLAR

[1] Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul-1960, s. 831-832, 834.

[2] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 335-336.

[3] Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), BDS Yayınları, İstanbul-2000, s. 100-101 ve Belgeler-s. 338-339; Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, Ankara-1997, s. 269-280; Dönüş Belgeleri-1, TKP MK 1920-1921, çeviren: Yücel Demirel, TÜSTAV, İstanbul-2004, s. 49-50, 112-117.

[4] Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hâtıraları, Temel Yayınları, İstanbul-2000, s. 515-518, 551-554; Mete Tunçay, age, s. 151.

[5] Dr. Samih Çoruhlu’dan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 339-340.

[6] Mete Tunçay, age, s. 102 ve Belgeler-s. 354; Yavuz Aslan, age, s. 288-291; Hamit Erdem, Mustafa Suphi, 3. Baskı, Sel Yayıncılık, İstanbul-2010, s. 200-202; Dönüş Belgeleri-1, s. 72-78, 123, 160, 238, 271.

[7] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 336.

[8] ATASE’den aktaran Yavuz Aslan, age, s. 299-301.

[9] Mete Tunçay, age, 102, 152; Yavuz Aslan, age. S. 301-303; Hamit Erdem, age, s. 225-229.

[10] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 341, 345.

[11] Dönüş Belgeleri-1, s. 152-155 (8 Kasım 1920), 323, 331; Dönüş Belgeleri-2, TKP MK 1920-1921, çeviren: Yücel Demirel, TÜSTAV, İstanbul-2004, s.79.

[12] Birikim, Eylül 2020, sayı: 377, s. 43.

[13] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 337

[14] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 351; Yavuz Aslan, age, s. 306-307, 312-314.

[15] Kâzım Karabekir, age, s. 909-910.

[16] Mete Tunçay, age, s. 152 ve Belgeler-s. 351, 353; Yavuz Aslan, age, s. 307-315; Hamit Erdem, age, s. 230-237.

[17] Cihat Akçakayalıoğlu’ndan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 246.

[18] Yahya Kâhya olarak bilindi, ama hakkındaki çalışmada adı Kâhya Yahya’dır (Uğur Üçüncü, Kâhya Yahya, Serander Yayınları, Trabzon-2015).

[19] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 326-337.

[20] TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s. 326; Cihat Akçakayalıoğlu’ndan aktaran Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 245-246.

[21] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 352-353; Yavuz Aslan, age, s. 316-320.

[22] Mete Tunçay, age, s. 102, 153 ve Belgeler-s. 356; Yavuz Aslan, age, s. 321, 331-332. Türkiye Komünist Gençler Birliği azası Abdülkadir’in 1 Ekim 1921 tarihli anlatımı, Dönüş Belgeleri-2, s. 157-169.

[23] Dönüş Belgeleri-2, s. 151-153

[24] ATASE’den aktaran Yavuz Aslan, age, s. 271-273.

[25] Dönüş Belgeleri-2, s. 131-136, 141-142.

[26] Dönüş Belgeleri-2, s. 115-121, 128-130.

[27] Mete Tunçay, age, s. 153-154 ve Belgeler-s. 356.

[28] Yavuz Aslan, age, s. 353-359.

[29] Hamit Erdem, age, s. 267.

[30] Kâzım Karabekir, age, s. 1147-1148.

[31] Lazistan Mebusu Ziya Hurşid açıkladı (TBMM ZC, devre: 1, cilt: 28, 29 Mart 1923, s. 231).

[32] Mete Tunçay, age, s. 154 ve Belgeler-s. 355; Yavuz Aslan, age, s. 339-342, 353-354; Feridun Kandemir, Atatürk’ün Kurduğu Türkiye Komünist Partisi ve Sonrası, Yakın Tarihimiz Yayınları, İstanbul-1965, s. 184-186.

[33] TBMM ZC, devre: I, cilt: 28, 29 ve 31 Mart 1923, s. 226-233 ve 243-244 ile 2.Nisan 1923, s. 304-308; Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Ant Yayınları, 3. baskı. İstanbul-1998, s. 101.

[34] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Basımevi, Ankara-1972, s. 399-401; BCA-F: 030.10/K: 110, D: 745, S: 19; BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 18; BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 19; BCA-F:490.01/K: 1137, D: 146, S: 4.

[35] Mete Tunçay, age, Belgeler-s. 246-247.


Nuran Yüce Tüm Yazıları

Sezgin Tanrıkulu yalnız değildir

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, katıldığı bir canlı yayın programında şu sözleri dile getirdi: 

“TSK’nın yaptığı her şey, eleştiriden azade değil. Biz milletvekiliyiz bunları sorgularız. TSK değil mi 12 Eylül’de darbe yapan? Bu ordu değil mi 15 Temmuz’da darbe girişimi yapan, köyleri yakan... Benim takip ettiğim davalar var. 15 köylüyü helikopterden atan TSK değil mi? AİHM kararıyla sabit hale gelen... Biz eleştirel yaklaşırız. Soru sorarız, doğru olup olmadığını sorarız, TSK üzerinden bu tür şaibelerin kalkması amacıyla bunu sorarız. 40 yılda her şeyi doğru yapsaydı Türkiye bu durumda olmazdı. AİHM kararı orada, 15 tane köylüyü kim attı? Bu kadar köyü kim yaktı? Daha yeni Roboski Uludere oldu... Sizler de eleştirel yaklaşamadığınız için Türkiye bu noktaya geldi.” 

Bu sözlerinin ardından da iktidar, TSK ve kendi partisi tarafından hedef haline getirildi.  Ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir tatil gününde alelacele Sezgin Tanrıkulu hakkında “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama ve Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama” suçlamalarından soruşturma açtı. Tanrıkulu’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin fezleke de TBMM’ye iletilmek üzere Cumhurbaşkanlığına gönderildi.

Tanrıkulu’nun televizyondaki sözleri kendi yargıları değil belgelerle, görgü tanıklarıyla, ifadelerle kanıtlanmış ve AİHM’in de Türkiye’yi mahkum ettiği davalara ilişkindi. 

1990’lı yılarda yakınları kaybedilmiş insanların yıllara yayılan, her türlü hukuksuzluğa mahkum bırakılan zorlu mücadelelerinin sonrasında açılan davalar ile sabitlenmiş suçlara ilişkindi. 

Tanrıkulu’nun ifade ettiği, Diyarbakır Kulp’ta kaybettirilen 11 kişi için AİHM’de açılan dava dosyasının başlığı “Mehmet Salih Akdeniz ve diğerleri vs Türkiye”. 

97-98 yıllarında iki kere Türkiye’ye gelen üç hukukçunun yaptığı incelemeler sonucu, 99 yılında yayınlanan raporda TSK’nın bölgede yaptığı operasyon sırasında gözaltına alındıkları ama hiçbir resmi gözaltı işlemi yapılmayan 11 kişinin en son helikoptere bindirilirken görüldüğü ve bir daha kendilerinden haber alınamadığı söyleniyor. 

2001 yılında AİHM bu davada Türkiye’yi, kaybolan 11 kişinin ailesine toplamda 311 bin sterlin ödemeye mahkum etti. 2003 yılında ise aynı bölgede köylüler tarafından bulunan kemik ve eşyalar için bölgeye savcının gelmesi talep edildi. Savcı güvenlik gerekçesi ile gelmeyi reddedince köylüler kemikler ve diğer eşyaları çuvallara doldurup savcıya götürdüler. Adli Tıp Kurumu tarafından verilen raporda kemiklerin en az dokuz kişiye ait olduğu ve bunlardan ikisinin Mehmet Salih Akdeniz ile Behçet Tutuş’a ait olabileceği (yüzde 99.99 oranında) söylendi.

Sezgin Tanrıkulu yıllardan beri hak, adalet ve eşitlik mücadelelerinin içinde yer alıyor. 

Kendisine karşı başlatılan, başta AKP milletvekilleri, yöneticileri olmak üzere İYİ Partiden MHP’sine dek uzanan tepkiler ve tabiî ki kendi partisinden de yapılan “milletimizin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri’ni töhmet altında bırakan ifadeleri kabul edilemez” açıklamasına karşı hakikatlerin şimdiki siyasi atmosfere göre eğilip bükülemeyeceğini dile getirerek gerçekleri söylemeye devam ediyor.

Bu gerçekleri ifade eden kişilerin yanında, amasız fakatsız durmak, bugünkü karanlık ortamı aşmanın tek koşuludur. 

Sezgin Tanrıkulu’nun yanındayız.


Onur Korkmaz Tüm Yazıları

İğneada’ya nükleer santral tasarıları kabul edilemez!

Türkiye'nin enerji politikaları ve özellikle nükleer enerji kullanımı hakkındaki tartışmalar son yıllarda büyük bir önem kazandı. Hükümetin Akkuyu ve Sinop'tan sonra İğneada'ya da bir nükleer santral kurma girişimleri, çevresel ve güvenlikle ilgili endişeleri de beraberinde getiriyor. 

Nükleer santrallerin potansiyel sızıntılar ve çekirdek erimeleri gibi felaketlere yol açabileceği bilinse de Enerji Bakanlığı bu sorunları görmezden gelerek iklim krizini nükleer enerji için bir fırsata dönüştürme çabası içinde. Hükümet, nükleersiz bir dönüşüm ile karbon nötr olmanın ancak 2050’lerden sonra sağlanabileceğini iddia ediyor.

Bahaneler ve Gerçekler

‘Karbon nötrleşme’ yolundaymış gibi anlatılsa da Türkiye fosil varlıkları yakıt olarak kullanmaya devam etmede ısrarlı gözüküyor. 

Hükümet dünyanın en verimsiz kömürü ve bir o kadar verimsiz termik santralleri için Akbelen’i her türlü tepkiye rağmen yok ederken, bir yandan da nükleer santral inşa ederek karbon salımlarını düşüreceğini söylüyor. 

Görünen köy kılavuz istemiyor ama burada çelişkili olan sadece durumun kendisi değil aynı zamanda bakanlığın “nükleersiz karbon nötr olamayız” söylemleri. 

Nükleer enerjinin yatırım süresi uzun ve maliyetlidir. Ayrıca anlatıldığı gibi yüksek kapasiteli falan da olmaz. Bunu görebilmek için Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile Karatay Güneş Enerjisi Santralinin verilerine bakmak yeter:

  • Neredeyse 11 milyon dönümlük bir araziye inşa edilen Akkuyu NGS’nin kapasitesi 4,8 GW, kurulum maliyeti 20 milyar dolar ve inşaat süresi 10 yıl. 
  • 1 GW kapasiteli Karatay GES 20 bin dönümlük arazi üzerine yalnızca 2 yılda kuruldu ve inşası 1,3 milyar dolara mal oldu. 

Akkuyu’nun aldığı güneşin daha fazla olacağı gerçeği de görmezden gelindi. Oysa Akkuyu’ya kurulacak 4,8 GW’lık bir fotovoltaik GES santrali, nükleer santralin 10’da biri kadar bir araziye, 3’te 1’inden ucuza ve 5’te 1’i kadar bir sürede yapılabilirdi. 

Dahası, işletme maliyetlerini göz önünde bulundurunca nükleerin yanında 8’de 1 seviyelerinde kalacağı da anlaşılıyor. Benzer bir hesabı Sinop’ta rüzgâr enerjisiyle de yapmak mümkün.

Acaba benim 10 dakikalık bir araştırmayla yaptığım bu hesaplamayı Enerji Bakanlığında yapabilen kimse yok mudur? 

İğneada’ya çivi dahi çakamazsınız: Bu, gezegene ihanettir

Nükleer santral başlı başına bir sıkıntı iken bir de bu santrali İğneada’ya yapma planı var ki bu da başka bir savsata. 

Kırklareli’ne bağlı Karadeniz sahilindeki İğneada, 3155 hektarlık eşsiz bir Longoz ormanına sahip. Amazon ve Afrika Kongosu longozları ile birlikte dünyadaki üç longoz ormanından biridir. 

Türkiye’de biyoçeşitliliğin en zengin olduğu bu bölgeye bir enerji santrali yapılmasının akla gelmesi bile korkunç! 

Longoz’a en ufak zarar verecek hareket, dünya tarihindeki en büyük ihanetlerden biri olur. Bu eşsiz doğal alanın korunması ve gelecek nesillere bırakılması gerekiyor.

Tüm nükleer santral planlarından acilen vazgeçin! 

Türkiye’nin güneş ve rüzgâr potansiyeli yüksek bir coğrafyada, enerji ihtiyaçlarını karşılamak için nükleer kullanması ne akla ne de mantığa sığar. 

Nükleer santrallerin çevresel ve güvenlik risklerini göze alamayız. 

“Karbon emisyonlarını azaltmak için vaktimiz yok” gibi kılıfların arkasına sığınmadan hemen tüm nükleer inşaat ve projelerini durdurun! 

Karbon salımlarına hemen son vermek için bir yol haritası çıkarın, yıllardır beklediğimiz iklim acil durumu ilan edin! 

Dönüşümün maliyetini kamu kaynaklarından değil, sorumlusu olan fosil yakıt şirketlerinden karşılayın. 

Dönüşüm sırasında, kapanan santral ve maden işçileri için göç etmek zorunda kalmayacakları, aynı kalifiyede ve ücretteki işlere kavuşabilecekleri programlar oluşturun.

Hem Adil hem de Acil bir geçiş istiyoruz!

Onur Korkmaz

(Sosyalist İşçi)



Ozan Tekin Tüm Yazıları

Agresif dış politika çöktü

Milliyetçiliğe göre tarih farklı ulusların arasındaki rekabet ve güç hiyerarşisi tarafından belirlenir. Deprem ise asıl olanın farklı uluslardan sıradan insanların bu yaşamdaki ortak çıkarları olduğunu gösterdi.

6 Şubat günü sabaha karşı 04:17’de olan deprem Türkiye’de 10 milyondan fazla insanın yaşadığı 10 şehri sarstı. Depremden hemen bir saat sonra 4. seviye alarm ilan edildi. Bu, uluslararası yardım çağrısını da kapsıyordu. Ve hemen bunun ardından onlarca ülkeden Türkiye’de yardım seferberliği başladı. İnsani yardımlar, arama ve kurtarma çalışmaları, sahra hastanesi kurma gibi birçok alanda çalışan 80’den fazla ülke 7 binden fazla personelle çalışmalara sahada katkı verdi.

Türkiye’nin son birkaç yıldır izlediği agresif dış politika, “yerli milli” söylemler, “Mavi Vatan” tezleriyle komşuların düşman ilan edilmesi gibi birçok gelişmeye rağmen, deprem sonrası gösterilen uluslararası destek muazzamdı. İlk yardıma koşanlar arasında, AKP-MHP iktidarının düşman olarak kodladığı Ermenistan’dan ve Yunanistan’dan gelen ekipler vardı. Hükümet sık sık “Atina’ya füze atarız” tehditleri savururken, “bir gece ansızın gelebiliriz” derken, Yunanistan’dan sınıf kardeşlerimiz Türkiye’deki farklı halklardan depremzedelerin yardımına koştular ve olanca güçleriyle hayat kurtarmak için uğraştılar. Benzer şekilde Ermenistan’dan gelen ekipler de, Türkiye defalarca Azerbaycan-Ermenistan geriliminde taraf olmuşken ve savaşa bizzat müdahale etmişken, insanlığın temel bir gereğini yerine getirerek Türkiye’deki yoksulların acısını kendi acıları olarak görüp yardıma koştular.

Oysa faşist MHP’nin de bir parçası olduğu iktidar bloku, yıllardır Mavi Vatan tezleriyle etrafımızdaki herkesin bize düşman olduğunu anlatıyor. Yunanistan’a karşı Doğu Akdeniz’deki gaz arama çalışmaları ve adaların konumu üzerinden saldırganlık gitgide tırmandırılıyor. Libya’nın yalnızca yarısını kontrol edebilen bir hükümetle bölgedeki hiçbir ülkenin tanımadığı anlaşmalar imzalanıyor. Bütün bunların hepsi “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı”, dolayısıyla güç yoluyla “çıkarlarımızın” korunması gerektiği söylenerek yapılıyor. Benzer şekilde Ermenistan’la bundan 15 yıl önce esen daha ılımlı rüzgarların yerine düşmanlık politikası esas alınıyor. Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler sürekli askeri operasyon arayışında bulunulması gereken “milli güvenliğe tehdit” unsurları olarak görülüyor.

Depremde ise hem Türkiye’nin farklı kimliklerden halkları, Türkler Kürtler, mülteciler el ele vererek hayatlarını kurtarmak için ortak bir mücadele veriyorlar. Buna dış ülkelerden gelen yardım ekipleri de katılıyor. Milliyetçiliğin çizdiği yapay sınırlar ve ayrımlar unutuluyor, sıradan insanların, emekçilerin dayanışması öne çıkıyor.

Üstelik bu, asıl olarak devletler arası diplomasiye dayanan sınırlı bir dayanışma. Bir de farklı coğrafyalarda işlerin kontrolünün işçi sınıfına geçtiğini, aşağıdan inisiyatiflerin belirleyici olduğunu düşünelim. Burada tüm halkların yaralarını sarmak için çok daha muazzam bir enerji ve seferberlik ortaya çıkacaktır. Sosyalizm mücadelesi bu yüzden enternasyonalisttir, farklı uluslardan ve ülkelerden işçilerin çıkarlarının farklı uluslardan ve ülkelerden patronlara, sermaye sahiplerine karşı ortak olduğunu savunuruz.

Devletlerin bütün milliyetçi kışkırtmalarına rağmen, halkların dayanışması böyle zor dönemlerde esas oluyor. Nasıl ki bundan birkaç yıl önce Yunanistan’da yaşanan yangınlara karşı Türkiye işçi sınıfı, sendikalar ve tüm demokratik kurumlar dayanışma için elinden geleni ortaya koyduysa, şimdi de bir benzeri komşu ülkelerdeki sınıf kardeşlerimiz tarafından yapılıyor. Öyle ki, Ermenistan’la 30 yıldır kapalı olan sınır kapısından insani yardım geçiriliyor. 

Depremden çıkarmamız gereken sonuçlardan biri de Türk milliyetçiliğinin bölücü argümanlarına karşı enternasyonalizmin işçi sınıfını birleştiren ruhunu baskın hâle getirmenin ne kadar önemli olduğu. Bunun pratikteki karşılığı ise iktidardaki aşırı sağcılığın içe kapalı savaşçı anlayışını geriletmek, Doğu Akdeniz’den Suriye’ye savaş politikalarının terk edilmesine yönelik bir basınç oluşturmak, Yunanistan’dan Ermenistan’a, Suriye de dahil tüm komşu ülkelerle diyalog ve diplomasiye dayalı barışıl bir dış politikanın hayata geçirilmesini savunmak.




Roni Margulies Tüm Yazıları

Mutlu bitmiş bir göç öyküsü

Başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere tüm muhalefetin milliyetçiliğe, ırkçılığa, Kürt düşmanlığına ve en önemlisi göçmen düşmanlığına kapılması, teslim olması, ödün vermesi ve hatta dört elle sarılması ne sonuç verdi?

Basit. Ortalık zafer çığlıkları atan, oylarını yükseltmiş, beklenmedik başarılar kazanmış faşistler ve milliyetçilerle doldu. Sağın politika ve söylemlerini kullanarak sağdan oy kapmak mümkün değildir, böyle yapıldığında siyaset sahnesi tümüyle sağa kayar ve bundan yine sağcılar kârlı çıkar, bir kez daha kanıtlanmış oldu.

Yabancı/Arap/Suriyeli/Rus/sığınmacı/göçmen düşmanlığına kendini kaptırmayanlar için bir göç öyküsü anlatmak istiyorum. İnsanların keyif veya eğlence olsun diye göç etmediğinin, yerlerini yurtlarını, doğup büyüdükleri mekânları, atalarının yaşayıp öldüğü toprakları şımarıklıktan değil ancak mecburiyetten terk ettiklerinin bir örneğini vermek için.

Benim baba tarafım Polonya’dan gelmiştir. Dedem 1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir vatandaşı olarak Krakow’da doğmuş, Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştıktan sonra Viyana Üniversitesi’nde okumuş, Berlin’de mühendis olarak ilk işine girmiş ve 1925 Nisan’ında evlendikten hemen sonra Türkiye’ye göçmüş. Kalıcı olmasını düşünmüyorlarmış bu göçün, bir yıl çalıştıktan sonra geri döneceklermiş, ama iş uzamış ve Naziler’in Polonya’yı işgal etmesiyle beraber geri dönülecek yer kalmamış, göç mecburen kalıcılaşmış.

Anlatacağım göç dedeminki değil ama. Kardeşininki.

Frederik Margulies’e Krakow’daki gençliğinde Fredek derlermiş. Keman çalan ve hayatta tek isteği hep ve daha iyi keman çalmak olan Fredek zengin bir ailenin kızına aşık olmuş 1920’lerde. Kızın ailesi evliliklerine izin vermenin koşulu olarak Fredek’in kemancılıktan vaz geçip ailenin tekstil işinin başına geçmesini dayatmış. Margulieslerin tarihinde bildiğim tek yüz kızartıcı olaydır: Fredek bir kadın için sanatı terk etmeyi kabul etmiş! Evlenmişler. Çocukları olmuş. Bilebildiğim kadarıyla mutluymuşlar.

Alman ordusu 1 Eylül 1939’da Polonya’ya girdiğinde, Fredek eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte Fransa’da tatildeymiş. Kemanı bırakıp zengin bir kadınla evlenmenin bazı yararları da var kuşkusuz: Maddî durumları iyi olduğu için, Polonya’ya dönme olanağı ortadan kalkınca Fransa’da kalmaya karar vermişler. Uzun sürmemiş ama; 1940 Mayıs’ında Nazi orduları Paris’e doğru harekete geçince Fredek’le ailesi de önce Fransa’nın güneyine, oradan da zor bela İspanya’ya kaçmış. Artık Avrupa’da barınamayacaklarına ikna olduktan sonra, vize almak için Amerikan elçiliğine gitmişler. Vize bir yana dursun, içeri bile alınmamışlar. Çaresizlik ve korku içinde, tüm Güney Amerika elçiliklerinin kapılarını aşındırmaya başlamış, hepsinden geri çevrilmişler.

Bir gün Fredek ilk kez geçtiği bir yolda yürürken yüksek bir duvarın ardındaki büyük bir bahçe içinde süslü, elçilik olması muhtemel bir bina görmüş. Yaklaşmış, duvarda “Dominik Cumhuriyeti Büyükelçiliği” tabelasını okuyup dalmış içeri. Varlığından bile haberdar değilmiş böyle bir ülkenin, adını bile duymamış; ama ne önemi var, Avrupa’dan, faşizmden uzak bir yer olduğunu tahmin edebiliyormuş. İçerde uyuklayan iki memura vize istediğini söylemiş, herhalde ilk kez böyle bir taleple karşılaşan memurlar pasaportları damgalayıp uyuklamaya devam etmiş.

Dominik Cumhuriyeti, Karayiplerde, Küba’nın yanı başında yatay ve ince uzun Hispanyola adasının doğu yarısını kaplıyor; adanın geri kalanı Haiti. Göçmenlerden çok çekmiş Hispanyola. Kristof Kolomb Avrupalıların ilk yerleşimini burada kurmuş, adını La İsabela koymuş; yerli Taíno halkı ise Avrupalıların getirdiği virüsler nedeniyle kısa süre sonra grip ve çiçek hastalığından tümüyle telef olmuş. İspanyolların altın şehir Eldorado peşinde“Amerika” adını verdikleri kıtaya göçü ve burada yüzlerce yıl sürecek egemenlikleri La İsabela’yla başlamış.

Fredek daha sonra, California’da yaşlı bir adam olarak hayatının zengin coğrafyasını hüzünlü bir hayretle incelerken belki de bunları okuyup öğrenmiştir, ama 1940’ta uzun bir vapuryolculuğundan sonra Santa Domingo limanına ayak bastığında bilmiyordu herhalde. Günümüzün turist broşürleri, Kolomb’unoğlu Diego ile eşi Doña María de Toledo’nun şimdi müze olan evinin muhakkak görülmesi gerektiğini yazıyor. O zaman da müze miydi, bilmem, ama öyle de olsa, herhalde Fredek’in çokfazla ilgisini çekmemiştir. Dominik Cumhuriyeti’nde bir hayat kurmayı hiç düşünmemiş çünkü, amaç kapağı Amerika’ya atmakmış. Küba’nın ‘göç kotası’ olduğunu öğrenmiş. O yıllarda, Amerika güçmen göndermek üzere çeşitli ülkelere belli kotalar verirmiş. Fredek ve ailesi önce Küba’ya geçmeyi, sonra da Amerika’ya göçmeyi becermiş. Nasıl becermiş, neler yaşamışlar, nasıl olmuş, bilemiyorum. Krakow’dan Los Angeles’e uzanan, yaklaşık iki yıl süren bu öykü ne korkular, eziyetler, umutsuzluklar, mutsuzluklar içermiştir, kim bilir? Bildiklerim, yukarıdaki dört paragraftan ibaret işte.

Hiç olmazsa ama, Fredek’in öyküsünün mutlu bittiğini biliyorum. Amerika’ya girişte, memur “Margulies ismi burada zor okunur, zor anlaşılır” deyince, Marr soyadını almış aile. Ve benim bugün Amerika’nın çok çeşitli yerlerinde Bill Marr, Bob Marr gibi isimler taşıyan, tanışmadığım uzak akrabalarım var.

Böyle mutlu biten göç öyküsü çok nadirdir. Göç, “gitmek” değil “kaçmak” anlamına gelir: Nazilerden, savaştan, yoksulluktan, işsizlikten, açlıktan kaçmak.

Kaçarak hayata tutunmaya çalışan insanlara nefret ve düşmanlıkla bakanlara ömrüm boyunca nefret ve düşmanlıkla baktım. Ve hep öyle bakacağım.

Roni Margulies

(Bu yazı ilk kez 30 Mayıs 2023 günü Serbestiyet’te yayınlanmıştır.)


Sibel Erduman Tüm Yazıları

Müteahhitlere ve binaların yapılmasına izin verenlere değil mültecilere saldıranlar

Antep’in Şahinbey ilçesi, depremzedelerin yoğun yaşadığı yerlerden birisi, ayrıca mültecileri de barındırıyor. Kendilerine ‘sen Suriyelisin, sana çadır yok” denildiği için kendi yaptıkları çadırlarda kalıyorlar. Depremin ikinci gününde battaniye ve kıyafet gibi ihtiyaçlar dağıtılmış ama mülteciler yararlanamamış, daha doğrusu onlara verilmemiş. Pek çok mülteci ise parklarda hiçbir şeyleri olmadan bekler haldeler. Genel olarak zaten herkesin perişan olduğu bir deprem bölgesinde mülteciler ayrıca dışlanabiliyor. 

Durum buyken, Ümit Özdağ gibi Suriyelilere ve genel olarak mültecilere yönelik ırkçı tutumu olan bir adam, kalkmış bile bile yalan haber yayarak mültecilerin ‘talan’ yaptığını söylüyor. Buna da bir dolu insan teşne oluyor. Ve ilginç bir şekilde AKP ne zaman dara düşse Ümit Özdağ ve mülteci düşmanları hükümetin önüne siper oluyorlar. Orman yangınları sırasında da bu adam ‘ormanları Suriyeliler yakıyor’ demişti. 

Bu tür ırkçı saldırılara karşı net olmak ve şunu söylemek lazım;

Bize ev diye tabut satanlar, onlara imar izni verenler, depremden sonra askerin, madencilerin ve yardım ekiplerinin müdahalesini geciktirenler, en fazla ihtiyaç duyduğumuz anda sosyal medyayı kapatanlar mülteciler değil. Öfkenin yönünü değiştir.

Talan denilen şey de aç ve susuz kalan insanların bir iki dükkâna girip karınlarını doyurmaya çalışmalarından ibarettir sonuçta. Bu kadar vahim bir deprem sonrasında, inanılmaz derecede organize olmayan bir devlet aygıtıyla karşı karşıyız. Devlet organize olup müdahale edemediği gibi bir de yardım götüren insanları ve grupları engelliyor ya da onların yardımlarına el koyup kendisi dağıtıyor. AFAD gibi doğru dürüst hiçbir eğitim almamış gönüllüler ve belki çok az profesyonelle çalışan bir merkezi örgütün bu işi yapamamasından dolayı birçok insan ölmüşken, öfkeyi mültecilere yönlendirmek bilerek yapılan ve devletin beceriksizliğinin üstünü örten bir eylemdir.

Ama görebildiğim kadarıyla bu ırkçı yalanlar pek rağbet görmüyor, en azından sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla. Ama yine de bu ırkçı yalanlardan dolayı saldırıya uğrayan mülteciler oluyor ve canlarıyla ödüyorlar. 

Hiçbir zaman bu tür saldırılarda tarafımızı unutmayalım.

Sibel Erduman


Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman



Tuna Emren Tüm Yazıları

30 Haziran pogromu ve yükselen faşizm

30 Haziran’da Kayseri’de 6 yaşında bir çocuğun cinsel istismara uğradığı haberi üzerine ırkçı gruplar sloganlar eşliğinde sokaklara dökülüp göçmenlere ait evleri, dükkanları yağmaladı, ateşe verdi. 

Şişirme haberlerle kışkırtılan ırkçı saldırganlar gece boyunca Suriyeli göçmenlerin can güvenliğini tehdit etti, gözlerimizin önünde yaşanan bu pogroma sosyal medyadaki ırkçılar da dahil oldu ve tüm göçmenlere büyük bir travma yaşatıldı.

Kabus gibi geçen gecede olayın gerçek failleri gölgelere gizlenip hedefe göçmenler oturtuldu, yaşanan her bir gelişme ırkçı nefretin üzerine bir taş daha ekledi. Kayseri Emniyet Müdürü’nün “Tepkinizi gösterdiniz. Sizi anladık. Buradaki mağdur şahıs Türk değil.” sözleriyle yaptığı akıllara zarar açıklama hepimizin aklına Sivas’ı, 6-7 Eylül’ü getirdi. 

Provokasyonla harekete geçirilen ırkçı gruplar, Kayseri’nin ardından Adana, Bursa, Hatay, Kilis, Urfa, Antep’te de Suriyelilerin evlerine, dükkanlarına saldırdı. Muğla’da ise Kürt tarım işçilerine saldırdılar.

2021’de İzmir Güzelbahçe’de inşaat işçisi üç Suriyeli göçmenin yakılarak katledilmesinden bu yana tırmandırılan ırkçı saldırılarda 16 göçmen hayatını kaybetti. 2014, 2016 ve 2019’da başlatılan ırkçı linç dalgalarından sonra yaşadığımız bu dördüncü büyük linç dalgası da tıpkı diğerlerinde olduğu gibi göstere göstere geldi ve diğer illere de yayıldı. 

Antalya’da ırkçı saldırganlar tarafından hedef alınan 17 yaşındaki Ahmet Handan El Naif sokak ortasında güpegündüz bıçaklandı. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde, Urfa’nın Akçakale ilçesinde Suriyelilerin dükkanlarına saldırıldı. Akşam saatlerinde belediye binası önünde toplanan ırkçılar “Mülteci istemiyoruz” sloganları atıyordu. Adana'nın Seyhan ilçesinde yine motosikletli bir grup ortaya çıktı ve ellerinde Türkiye bayraklarıyla, "Suriyeli istemiyoruz" sloganlarıyla konvoy yapmaya çalıştılar. Benzer bir durum Bursa’da da yaşandı, Altıparmak’ta bir araya gelen ırkçı gruplar Suriyelileri hedef alan sloganlar atarak yürüyüş gerçekleştirdi.

Kayseri’de yaşanan pogromun ardından Suriye’de de Türkiye’den giriş yapan tırlara saldırılar düzenlendi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yaşananların, Türkiye’deki ırkçı saldırıların yol açtığı öfkenin bir sonucu olduğunu belirtti. Sosyal medya ırkçıları, Suriye’de bayrakların parçalandığına dair fotoğraflar, videolar yaymaya başladı, nefret dalgası iyice körüklendi. Peki, o Türk bayraklarının Suriye’de ne işi vardı?

Linç girişimlerinin iki sorumlusu: AKP-MHP iktidarı ve ırkçı muhalefet

Görgü tanıklarının ifadeleri, Kayseri’de yaşanan pogromda polisin saldırganlara karşı hiçbir önleme girişiminde bulunmayarak izin verdiğini, ırkçıların saldıracakları mahalleleri sosyal medya üzerinden haberleşerek belirlediklerini gösteriyor.

MAZLUMDER Kayseri Şube Başkanı Ahmet Taş şöyle diyor; “Emniyet güçlerinin ilk iki gün yeteri kadar saldırganlara müdahale etmediğini biz de tespit ettik. Yoksa olaylar bu kadar büyümezdi. Emniyet üçüncü gün gerekli müdahaleyi yapınca saldırılar azaldı.” 

İHD’nin olay yerinde yaptığı incelemeler de bu tespiti doğrular nitelikte; “Güvenlik güçleri, Suriyelilerin evlerini, işyerlerini yakan saldırganların nefret söylemi ile başkalarının can ve mal güvenliğini tehdit eden bir saikle saldırdığı gerçeğini görmezden gelmişlerdir.”

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasında ise saldırganların “meczup, küçük yaşta ve adli sicilleri temiz olmayan kişiler” olduğu ifade ediliyor, ırkçı saldırıların azmettiricileri bir kez daha gizlenmeye çalışılıyordu.

Pogromdan sadece birkaç sonra kayıtlı 3 milyon Suriyeli göçmene ait kimlik bilgilerinin 500 üyesi bulunan bir Telegram grubunda paylaşılmış olması da saldırı hazırlıklarının devam ettiğini gösteriyor. 

30 Haziran gecesinden beri Türkiye ve Suriye’de yayılarak sürmekte olan bu ırkçılık kampanyasının, korkunç saldırıların asıl sorumlusu AKP-MHP iktidarının bilhassa da 2011’den sonra izlediği politikaları ve Suriyeli göçmenler konusunda ona çanak tutan muhalefettir. 

Faşist partinin tehditleri

Tüm bunların ardında siyasi iktidarın Suriye politikası odağında gerçekleştirilen bir alt-emperyalist fetihçilik şovu, 2013’te göçmenlerin Avrupa’ya geçişini engellemek amacıyla imzalanan ‘Geri Kabul Anlaşması’, iktidarın sorumlu olduğu her bir krizin faturasının Suriyeli göçmenlere kesilmeye çalışılması, CHP yetkili ağızlarının her fırsatta Suriyeli göçmenleri göndermeye çalıştıklarına dair açıklamalar yapması gibi bir dizi gelişme var elbette. Ancak son günlerde insanın kanını donduran bir olay daha yaşandı.

Bahçeli’nin Haziran’ın başında, mecliste yaptığı bir konuşmada ‘1970’lerde yarım kalmış bir iş’ gündeme getirildi: “12 Eylül öncesi yarım kalan mücadeleyi şayet tamamlamak için gün sayanlar varsa, ben de diyorum ki sizden korkan sizin gibi olsun. Yolundan dönen namert olsun. Onurunu savunmayan şerefinden mahrum olsun. Hesaplaşma teklifimizi tekrar ediyorum. Hatta hodri meydan diyorum.”  

Faşistlerin bir kez daha atağa geçeceğinin sinyallerini veren, hepimizi açıkça tehdit eden bu konuşma Bahçeli’nin Sinan Ateş davasında ortaya çıkacakları engellemek için her şeyi göze aldığını gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde yaptığı bir başka açıklamada ise şöyle diyordu; “Demografik istiklalimizi, demografik istikbalimizi zedeleyecek tehlikeli akımlara karşıyız; nüfus dengemizi, milli yapımızı, bu coğrafyadaki varlığımızı melezleştirecek insan akınlarının sonuna kadar karşısındayız.” 

İktidar blokunun Suriyelileri hedef gösteren söylem ve politikaları ırkçı Ümit Özdağ’ından CHP’li Ekrem İmamoğlu’na kadar, iktidarıyla muhalefetiyle tüm ırkçı ve milliyetçi figürleri içine çekiyor, hep birlikte bu ırkçı saldırılara zemin hazırlayan ortamı ilmek ilmek örüyorlar. 

Bu ilk linç girişimi, ilk pogrom değil. Linç girişimleri ve pogromların cezasızlıkla sonuçlandığını, azmettiricilerinin gizlendiğini, ırkçı saldırganların her olayda ‘bir grup meczup’ gibi gösterildiğini hatta kimi örneklerinde anlayış gösterilen ‘haklı bir topluluk’ imajı yaratılıp övüldüklerini de biliyoruz. Kayseri’de de benzer bir durum yaşandı, emniyet güçleri ırkçı saldırganlara ‘Tamam sizi anladık, mesajınızı aldık’ minvalinde seslenirken ortamı yatıştırmak için tacize uğrayan çocuğun Türk olmadığını vurguladı.

Faşizme geçit yok!

30 Haziran’dan bu yana tırmandırılan ırkçılık, bir futbolcunun bozkurt işareti yapmasıyla birlikte son derece hızlı bir şekilde faşistleri ‘yüreklendiren’ bir hal almaya başladı. Cezalandırılması gerekirken övgülerle karşılanan futbolcunun davranışına iktidarıyla muhalefetiyle sahip çıkıldı, hatta göçmen düşmanı CHP’li Tanju Özcan bu futbolcunun heykelini dikeceğini bile söyledi. 

Faşistleri durdurmanın yolu, tıpkı Fransa’daki mücadele örneğinde olduğu gibi sokaktaki örgütlü gücümüzden geçiyor. 

Göçmenleri hedef tahtasına oturtan faşistleri geri püskürtmek için, merkezinde göçmenlerin bulunduğu, göçmen haklarının tanınması için basınç uygulayacak büyük bir kitlesel mücadeleyi inşa etmenin tam zamanıdır. 

Onlar daha fazla cesaret bulmadan bu neo-Nazilere geçit vermeyeceğimizi hemen ve acilen göstermeye başlamalıyız.


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Tabandan basıncı büyütmeliyiz

Sendika yönetimlerine kızıyoruz, atıl kaldıkları, mücadeleye atılmadıkları için. Fakat onları harekete geçirecek olan da yine bizleriz.

Türk-İş, DİSK, Hak-İş 10 maddelik ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride şu talepler öne çıktı:

1- Vergide adalet istiyoruz.

2- Enflasyonla mücadele, ücretleri düşük tutarak sağlanamaz.

4- Kamuda ücret dengesizliği sona erdirilmelidir.

5- En düşük emekli aylığı asgari ücret tutarında olmalıdır.

6- Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

7- 696 Sayılı KHK kapsamı dışında bırakılan kamu taşeron işçileri daimi kadroya geçirilsin.

8- Tasarruf tedbirleri gerekçesiyle çalışanların hakları aşındırılmasın.

9- İş kazaları ve meslek hastalıkları sorunu çözülmelidir.

10- Çalışma hayatında ayrımcılık son bulmalıdır.

Bunlar işçilerin en genel ve ortak talepleri. Üç konfederasyonun bir araya gelip bu talepleri ilan etmesi önemlidir. 

Basın toplantısında konuşan Türk-İş Genel Başkanı Ergun Atalay, “ülkeyi yönetenler aklını başına alsın” dedi. Bir gazeteci ise şöyle sordu: “Almazlarsa ne olacak?” 

Bu soru üzerine Atalay, bölgelerde bir çalışma yaptıklarını, gerekirse yine sendikalar olarak bir araya gelip neler olacağını açıklayacağını söyledi.

Yani üç konfederasyon iktidardan bu talepleri yerine getirmesini istiyor fakat getirmediği takdirde nasıl bir mücadele yürüteceklerini konuşmamış, planlamamışlar.

İktidar, kemer sıkma dayatmasını uygulayıp kapitalistlerin çıkarlarını savunmakta kararlı. Bu talepleri yerine getirmeyeceği de açık. Bu durumda sendikaların var güçleriyle mücadele etmekten başka yolu yok.

Sendika yönetimleri genelde statükocudur. Yasal toplu iş sözleşmesi süreciyle kendilerini sınırlarlar. Fakat eğer taban bastırırsa mücadeleye atılmak zorunda kalırlar. 

Şimdi ihtiyacımız, tabandan basınçla tepe yönetimlerini bir eylem takvimini hayata geçirmeye zorlamak:

  • İşyerlerinde en geniş katılımla, bu taleplerin hangi yöntemlerle kazanılabileceğini tartışmalıyız.
  • İşyerleri ve işkolları arasında koordinasyon kurulup (işyeri temsilcilikleri ve sendika şubeleri bu açıdan fonksiyonel olabilir) alınan kararlar merkezileştirilebilir.
  • Eylem önerilerinin derhal hayata geçirilmesi için meydanlarda sendika yönetimlerine çağrı yapabiliriz.

İşçilerin en büyük silahı birleşip üretimden gelen güçlerini kullanmasıdır. Bu güç doğru şekilde kullanıldığı takdirde taleplerimizi kazanmak da mümkün olacaktır.




Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Yasal, güvenilir ve erişilebilir kürtaj haktır!

Kadın bedeni ya da kadınları ilgilendiren pek çok konuda olduğu gibi kürtaj da oldukça tartışmalı ve kadınlara atfedilen soyun devamı için çocuk doğurma rolünü üstlenmiş işlevler üzerinden varlığını sürdüren bir konu. Gebeliğin devam edip etmemesi, kürtajın ücretsiz olup olmaması ya da hangi yöntemlerle veya ne zaman sonlandırılacağına yönelik dönen tartışmalar bu odağın ekseninde şekillendiği gibi yıllardır kadın mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturmuş ve bu konuda oldukça önemli kazanımlar elde edilmiştir. 

Kadınlara yüklenen bu üreme rolü “kutsal annelik” kisvesi adı altında kadınlar haricinde herkesin konuşabileceği “iyi niyetli tavsiyelerin” havada uçuştuğu bir nitelik kazanmış ve kadını yalnızca bu role indirgemiştir. Kapitalizm ve ailenin kurumsallaşmasıyla birlikte kadının işgücünü yeniden üretme göreviyle baş başa kalması kadın bedenin nüfus politikalarının aracı haline gelmesine neden olmuştur. Hal böyleyken kürtaj gibi kadın bedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hala dünyada birbirinden farklı kısıtlamalarla sunulan ya da yasaklanan bir işlem olmuştur. Kimi zaman doğrudan bir yasak konulmasa bile maddi ve manevi türlü engellerle birlikte üstü kapalı bir yasak halinde sunulmaya devam etmektedir. 

Türkiye’de ise kürtaj, 10. gebelik haftasının sonuna kadar yasal olmasına rağmen uygulamada böyle bir yasanın pek bir karşılığı yok. Kadınlar hastanelerde kadının evli veya bekar oluşuna ilişkin prosedürlerin farklılaşmasından tutun da böyle bir uygulamanın yasak olduğunu söylemeye kadar pek çok sistematik engellere maruz kalır. Ancak kürtajı kısıtlayan ve kısıtlamayan ülkelerdeki kürtaj oranları birbirine çok yakın olmasından da anlaşılacağı gibi kürtaj yasaklamakla ya da maddi ve manevi bir dizi engelle son bulmuyor. Kadınlar kürtaja ulaşamadığı hallerde gebeliği sonlandırmak için ağırlık kaldırmak, yüksek bir yerden atlamak, düşüğe neden olacağına inandıkları ilaçları içmek, vajinalarına sivri cisimler sokmak gibi tehlikeli, sağlıksız veya geleneksel yöntemlerle bedenlerine zarar verebiliyor. Dolayısıyla kürtajın yasal ve ulaşılabilir olmamasının pratikteki karşılığı kadınların bedensel ve ruhsal sağlığından vazgeçmesine neden oluyor.

Bedenlerimizin, cinselliğimizin ve hayatlarımızın nüfus politikalarına alet edilmesine; kocalar, babalar, sevgililer tarafından denetlenmesine izin vermeyeceğiz. Biliyoruz ki kürtaj değil, kürtajın yasaklanması ya da kürtaj olmak isteyen kadınlara zorluk çıkarılması cinayettir. Bedenlerimiz bizim, kararlar da yine bizim olacaktır!

Zilan Akbulut