1930’da Berlin ve güç değişimi

Arjantin'de darbecilerle hesaplaşma

Yeni gösterime giren Argentina, 85 adlı film, tarihte ilk kez sivil yargının darbeci generalleri yargılaması sürecini konu alıyor. Yönetmen Santiago Mitre'nin çektiği, Martín Mauregui yaratıcısı olduğu film 1980'lerin başında Arjantin'de geçiyor.  24 Mart 1976 günü Arjantin ordusu, Peron hükümetine bir darbe ile devirerek yönetime el koymuştu.  Askeri diktatörlük yedi yıl sürdü. Faşist ideolojiye sahip generallerin emriyle ülkede 700'den fazla gizli tutuklama merkezi kuruldu. 30 binden fazla kişi öldürüldü ya da kaçırılarak "ortadan kayboldu." Çok sayıda kişi işkencenden geçirildi, kadınlara tecavüz edildi. Bazılarının bebekleri çalındı.  "Kirli savaş" terimi bu dönemde ortaya atıldı. Arjantin darbecilerinin temel gerekçesi - tıpkı 12 Eylül darbecilerin de olduğu gibi - ülkede cereyan eden ve "kökü dışarıda" olan "anarşiydi." Kastedilen Che Guavera'nın gerilla savaşı stratejisinden etkilenerek silahlı mücadeleye girişen sol örgütlerdi. Generaller bu örgütleri yok etmek için, bütün üyelerini ve tabanlarını yok etme emrini verdi. 1990'ların başında Türkiye'de uygulanan gerilla-sivil ayrımı yapmadan topyekun imha politikalarına benzer olarak her türden sol muhalif ve sıradan insanlar da devlet şiddetinin hedefi oldu. Kaçırma ve kaybetmeler, dönemin yargısı tarafından soruşturulmazken Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te bir meydan olan Mayo de Plaza da anneler, eşler, kız kardeşler başlarına beyaz eşarp bağlayarak oturma eylemine başladı. Türkiye'de yakınları devlet güçleri tarafından kaybedilen Cumartesi Anneleri'ne esin kaynağı olan bu hareketin darbeden 1 yıl sonra (1977) ortaya çıkışı, askeri diktatörlüğün ölen ve yaşayan kurbanları için adalet mücadelesinin başlangıcıydı. Argentina, 1985 askeri diktatörlüğün sona erdiği 1983 yılına dönüyor. Ordu yönetimden çekilmiş fakat ayrıcalıklarını korumaktadır. Alfonsin başkanlığında sivil hükümet iş başındadır ve generalleri halka karşı işledikleri suçlardan dolayı yargılanması talebini karşılamak istemektedir. Ülkenin yasalarına göre askerler sadece askeri mahkemelerde yargılana gelmişken bu kez sivil mahkemede yargılanmaları gündemdedir. Film, bu süreçte yaşananları, generallerin yaydığı korkuyu, baskı ve engellemeleri, davaya savcı olarak atanan Julio César Strassera (Ricardo Darín canlandırıyor) biyografisi üzerinden inceliyor. Savcı Strassera, filmdeki bir replikte dile getirdiği gibi, kahraman falan değildir. İnançsız ve endişelidir. Buna rağmen dava önüne gelince, sırtına yüklenen tarihsel sorumluluğu yerine getirmek zorunda kalır. 2 saat boyunca sürükleyici bir şekilde akan film, sadece darbecilerin yargılanmasını değil, Arjantin tarihinin en kanlı döneminde yaşananları kurbanların gözünden bugünün izleyicisine aktarıyor. Dava dosyalarından yapılan alıntı ifadelerle en ağır işkencelere tabi tutulan insanların sesleri duyuluyor.  Politik tutumunun yanısıra bir dönemi iyi aktaran filmde usta oyunculuklar karşımıza çıkıyor.  Darbeciler bir kez işbaşına gelsin onlardan kurtulmak zordur. İktidardan gitseler de oluşturdukları baskı rejiminden kurtulmak ve tekrar geri gelmelerini engellemek için mücadele gerekir. Bu mücadele olmadan darbeyle hesaplaşılamaz. Ve bu mücadele zorludur. Savcı Strassera ve ekibinin, hukuk mücadelesi sonucu darbenin lideri olan faşist general müebbet hapse mahkum edilse de darbe davaları 15 yıl sürdü. 1025 kişi ceza aldı. Bu süreçte, darbeciler davaları sulandırmak ve itibarsızlaşmak için her şeyi denedi.   Bu mücadele sayesinde Arjantin'de bir daha darbe olmadı. Adalet için mücadele edenlerin filmde beliren temennisi kazandı: Bir daha asla! Argentina, 1985’i her darbe karşıtının izlemesini öneriyoruz.

Gazeteci Halit Kıvanç'ı kaybettik

Usta gazeteci ve sunucu Halit Kıvanç, 97 yaşında yaşamını yitirdi. Türkiye'nin en ünlü ve en uzun süre çalışmış sunucularından Kıvanç'ın vefatını oğlu yazar Ümit Kıvanç  duyurdu. Ümit Kıvanç, "Halit Kıvanç'ı kaybettik. Bizimle birlikte sevenlerinin de başı sağ olsun." paylaşımında bulundu. Halit Kıvanç'ın cenazesi 27 Ekim'de öğleyin Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedilecek. Halit Kıvanç kimdir? 1925 doğumlu Halit Kıvanç, orta öğretimini Pertevniyal Lisesi'nde, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. 3 ay kadar Siirt-Kozluk (şimdi Batman'a bağlandı) ilçesinde hakimlik yaptı. Milliyet, Tercüman, Hürriyet, Güneş başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazar ve yönetici olarak üst düzey görevler aldı. 1953'te Alp Zirek ve Halit Talayer ile birlikte Türkiye'nin ilk günlük spor gazetesi Türkiye Spor'u çıkardı. Bir yıla yakın İngiliz yayın kuruluşu BBC'de çalıştı. Türkiye'de radyo ve televizyon yayıncılığının gelişmesinde önemli katkıları olan Kıvanç, Türkiye televizyonculuğunda birçok "ilk"in insanı oldu. Olimpiyatlar ve büyük uluslararası karşılaşmalarda sunucu olarak görev aldı. FIFA Dünya Kupası'nı televizyondan sunan ilk Türk spikeri oldu. 10 defa, FIFA Dünya Kupası finalini radyo ve televizyonlarda naklen aktardı. Uzun yıllar TRT'de kültür-sanat, müzik eğlence programları sundu. Çocuk bayramlarında TRT Çocuk Şenliği'ni sunan Halit Kıvanç’ın, geniş bir hayran kitlesi vardı. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu ve İstanbul Spor ve Sergi Sarayı'nda çok sayıda konser ve özel etkinliğin sunuculuğunu üstlendi. Tek kanallı günlerin efsanevi sunucusu Halit Kıvanç, NTV Yayınlarından çıkan ve televizyonculuğu anlatan "Tele Safir" adlı kitabın yazarıdır. Sunuculukta 50. yılını 2005'te bir jübileyle kutlayan Kıvanç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, TSYD ve diğer kuruluşların düzenlediği yarışmalarda 200'ün üzerinde ödül aldı. 1983 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıyla maç spikerliğine veda etti. Yazar, spiker, sanat insanı olarak kabul edilen Halit Kıvanç, Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi tarafından Kariyer Dalında büyük ödüle layık görüldü.

Athena: ‘Gerçek zamanlı’ bir isyan

Yönetmen Romain Gavras’ın Paris banliyölerindeki Athena sosyal konutlarında yaşanan polis vahşetine karşı başlayan bir isyanı konu aldığı, olan biten her şeyi son derece açık sözlü bir anlatıyla ekrana yansıtan Athena, 12 dakika boyunca süren nefes kesici açılış sahnesiyle sinemanın unutulmazları arasındaki yerini layıkıyla alacak bir film.  Fakat Gavras’ın biçimsel dehasının da ötesinde, tüm olay örgüsünü amansız bir tempoda ilerleyecek bir Yunan tragedyası olarak yapılandırdığı bu nev-i şahsına münhasır filmin asıl başarısı, adalet isteyenlerin çığlığını imgeler ve duygular yoluyla aktarmayı başarmış olması. Film, polislerin Cezayirli/Fransız bir genci döverek öldürdüğünü gösteren görüntülerin ortaya çıkması üzerine başlayan “gerçek zamanlı” bir isyan olarak tasarlanmış; bir tarafta Athena sakinlerinin bastırılamaz öfkesi var, diğer tarafta onların karşısına polis üniformasıyla dikilen ırkçı, aşırı sağcı devlet güçleri.  Karakolda gerçekleştirilen bir basın açıklaması sırasında emniyet güçlerinin, bu polis vahşetini araştıracaklarına dair söz verdikleri bir sahneyle açılan film, dinleyiciler arasında bulunan Karim’in işaretiyle saldırıya geçen yüzü maskeli gençlerin fırlattığı molotof kokteyli kadar patlayıcı bir tempoda, oyuncuları yakın plandan takip eden kameranın kesintisiz çekimleriyle devam ediyor. O muhteşem 12 dakika boyunca baş döndürücü bir hızla ve giderek radikalleşen bir anlatıyla ilerleyip sonunda tam ortasına bırakıldığımız bir savaş alanında buluyoruz kendimizi. Karakterlerin birini bırakıp diğerini alan Gavras’ın bizleri takdire şayan bir yönetmenlikle selamladığı bu benzersiz tek plan çekimde izleyiciye düşense, az sonra tüm taşlar yerine oturduğunda o karakterlerin hangi duyguları harekete geçireceğini tahmin etmeye çalışmaktan ibaret sadece. Çünkü oyuncuların salt duygu kanalları olarak tasarlandığı bir film bu. Karakolda sağduyu çağrısı yaparak her an çıkabilecek bir isyana engel olmaya çalışan üniformalı Abdel’in, isyanın lideri Karim’in ve polis tarafından katledilen 13 yaşındaki Idir’in kardeş olduklarını anladığımız anda artık o kaosun içindeyiz. Abdel’den (Dali Benssalah) başlayıp Karim’e (Sami Slimane), ondan Athena’daki hazırlıklara, ardından üniformalıları temsil edip etmediği sorusuna en başından şerh düşülmüş bir polis memuru olan Jérôme’a (Anthony Bajon) ve sonra makyavelist uyuşturucu baronu – aynı zamanda Abdel ile Karim’in ağabeyleri olan- Moktar’a (Ouassini Embarek) atlarken dört kardeşin adalet arayışında ayrıştıkları yerleri de belirgin biçimde görebiliyoruz. (Idir’in ölümüyle geriye dört kardeş kalıyor ama yönetmen film boyunca bu üç kardeşe ağırlık vermeyi tercih ediyor.) Protestocular tarafından rehin alınan polis memuru Jérôme’dan Karim’in madalyalı bir ordu gazisi olduğunu anladığımız ağabeyi Abdel’e kadar herkesin anlatacak bir hikayesi olsa da bunu yapacak zamanı bulabilmeleri mümkün değil. Gavras, kendisine meydan okuyan en büyük zorluğun tam olarak bu olduğunu söylüyor ve bir röportajında “Karakterlerini, benim açıklamama gerek kalmadan somutlaştırmayı başarsınlar istedim” diyordu. Tıpkı kendisini öyle bir kaosun kalbinde bulacak birinin, yaşananları biraz daha mantıksal bir çerçeveden değerlendirecek kadar durup düşünmeye vakit bulamayacak olması gibi, oyuncuların da üstlendikleri karakterleri ekrana nasıl yansıtacakları üzerine düşünmeye fırsat bulamadıkları çok açık. Herkesin bir şeye doğru koştuğu ya da ondan kaçtığı bir filmde, bir oyuncunun bu düzeyde bir performansı sahnelemesi ne kadar zorsa, bir yönetmen için de 12 dakikalık hayli yüklü bir çekimin ardından neredeyse hiç hız kesmeden devam ederken tüm bunların altından kalkabilmesi bir o kadar zor elbette. Bu da yetmezmiş gibi, görüntü yönetmeni Matias Boucard eşliğinde gaza basarken sembolizm ve ikonografiyle dolu bir anlatıya yöneliyor Gavras. Diğer bir deyişle, tüm derdini duygularla ifade ederek ya da hedeflediği duyguları belirli sembollerle dürtüp harekete geçirerek anlatmayı da başarıyor. Bu banliyö destanının en etkileyici sahnelerinden biriyse herkesi yatıştırmak için elinden geleni yapan Abdel'in aslında başından beri bildiği gerçeği, yani ırkçı aşırı sağ güçlerin emrindeki polisle bir uzlaşmaya varılamayacağını yeniden keşfettiği bir dönüşüm anı. Abdel, isyancıların ne kadar haklı olduğunu anlarken, onu, isyanın kalbindeki bir meczup olarak resmedilen Sébastien (Alexis Manenti) karakterinin yıkıcı değişimi izliyor. Birinin isyanı başarıya ulaştırabilecek dönüşümü, bir diğerinin anbean çıldırmasıyla el ele verip kaçınılmaz bir çöküşe götürüyor Athena’yı. İyi ama kadınlar nerede? Üç erkek kardeş, kalkanlarını “300 Spartalı” gibi kuşanan, coplarını, biber gazlarını ve her türden silahlarını “yapıyoruz, çünkü yapabiliyoruz” rahatlığı ve acımasızlığıyla kullanan ırkçı ve aşırı sağcı güçler karşısında, bir Yunan tragedyasında olsalar hangi arketipleri temsil edeceklerse aynılarını, işçi sınıfına dair belirli rolleri üstlenerek yansıtıyorlar. Kız kardeşlerinin geri planda tutulmuş olması ise belki de isyanın neden başarıya ulaşmadığını göstermenin bir yoluydu.  Sahi, kadınlar neden bu isyanın ön saflarında değildi? Duyguların ele geçirdiği Karim, sadece kendisini düşünen Moktar ve ta başından yanlış yerde konumlanıp kendi çelişkilerinin kurbanına dönüşen Abdel, Yunan tragedyalarındaki gibi art arda düşerken, ahlak polisi tarafından katledilen Mahsa Amini’nin ardından İran sokaklarını “Jin, Jiyan, Azadi” sloganlarıyla inleten kadınlar geliyor akla. Ve tarih boyunca gerçekleşen tüm isyanların ön saflarında yer almış olan o kadınlar… Kadını dışarıda bırakmış olması filmin affedilmez bir kusuru muydu yoksa devrimin kadınlar olmadan yapılamayacağını göstermenin bir yolu mu, bilinmez. Kesin olan bir şey var ki Athena, harikulade teknik becerisiyle sizi yakanızdan kavrayıp 90 dakika boyunca bırakmayacak: Kaosun içinde bir balerin zarafetiyle dolaşan o kameraya teslim olun ve bırakın sizi istediği yere götürsün.

Cehennemde beş gün

Katrina Kasırgası 29 Ağustos 2005’te New Orleans'ı vurdu.  Bundan saatler önce, şehir sakinleri, hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir kasırganın yaklaştığını bilerek hazırlık yapmaya başlamıştı. Beklenen kasırga şiddetini yitirmiş olarak ulaştı. Pencereleri kırıp savurdu, binaları sarstı, çatıları uçurdu ama çok geçmeden dindi. En azından ilk başta böyle görünüyordu.  Sonra her şey giderek kötüleşti. Nehirler ve göllerle çevrili şehrin bentleri çöktü, sular evlerin çatılarına ulaşana dek yükseldi, herkes olduğu yerde kalakaldı. Fırtınanın sonlandığı anda yeni bir kabus başlamıştı. New Orleans'ın Memorial Tıp Merkezi de o büyük insanlık dramından payını aldı, yaşananların en zorlu koşullarda tecrübe edileceği bir cehenneme dönüştü.  Hastaneye, her şey yaşanıp bittikten sonra giren ekipler, 45 hastanın terk edilmiş cansız bedenleriyle karşılaştı.  Burada neler yaşanmıştı böyle? Sheri Fink’in Pulitzer Ödüllü “Memorial’da Beş Gün” makalesinden aynı adla uyarlanan sekiz bölümlük mini dizi bizleri hastanedeki o beş güne götürüyor. 12 Yıllık Esaret (12 Years A Slave) filminin yazarı ve yapımcısı John Ridley’in, Lost dizisinin yapımcılarından Carlton Cuse ile bir araya gelerek yarattığı bu enfes yapım, yaklaşmakta olan fırtınanın gerçek görüntüleriyle başlıyor.  Neler yaşanmıştı? New Orleans'ı vuran kasırga, Bahamalar'ın açıklarından, 23 Ağustos’ta doğdu. Ertesi gün Miami yakınlarından geçen Katrina henüz 'Kategori 1' seviyesindeydi ama dört gün boyunca dolaştığı Meksika Körfezi'nde korkunç bir dönüşüm geçirerek saatte 290 km. hıza ulaştı. Artık ‘Kategori 5’ seviyesindeydi. 1,3 milyon nüfuslu New Orleans’a ulaştığındaysa ‘Kategori 2’ye gerilemişti ama şehri çevreleyen iki gölde fırtına dalgalarına sebep oldu, bir kasırgaya dayanamayacakları çoktandır bilinen bentleri yıktı ve şehir sular altında kaldı.  Pontchartrain Gölü'nün suları şehrin düşük rakımlı yoksul bölgelerine boşaldı. Devlet güçleri olan biteni oturdukları yerden izlerken, binlerce kişi evlerinde, çatılarında günlerce mahsur kaldı. Yüzlerce kişi öldü.  Felaket, her açıdan ve her aşamasında sınıf ve ırk eşitsizlikleriyle şekillendirilerek büyütüldü. Yaşanan insanlık dramı, siyahlar ve Latinlerin bulunduğu bölgelerin ihmal edilmiş altyapısının bir sonucuydu ama bununla da sınırlı kalmadı. Şehirde acil yardım çağrısında bulunan iki bina vardı; Louisiana Superdome stadyumu ve Memorial Hastanesi. Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA), bu iki merkezde neler yaşandığı bilindiği halde günlerce bekletildi. Dahası, FEMA, sağlık ekiplerinin New Orleans'a ulaşmasını da yasakladı, hatta müdahalede bulunmak isteyen itfaiye ekiplerine bile engel oldu. Fırtınayı atlatabilmiş olan şehir sakinleri teknelerine atlayıp kendi kurtarma operasyonlarını başlatmak zorunda kaldı.  Sel suları New Orleans banliyölerini yuttuğunda, kurtarma operasyonunun sorumlusunu tespit edebilmek şöyle dursun, telefona cevap verecek birilerini bulmak bile mümkün değildi. Şehrin elektriği günlerce kesik kaldı, telefon şebekeleri çöktü, gıda ve içme suyu stokları tükendi ve o sırada Başkan Bush da New Orleans üzerinden alçak uçuş yapmakta olan uçağında bunların hepsini konforlu koltuğundan izledi. Başkanın uçağı şehre inmedi. Bush aşağıdaki yıkımı kendi gözleriyle gördü, ancak yine de kurtarma operasyonlarını başlatmadı.  Yardım eli uzanmadı ama aç ve çaresiz kalınca gıda, ilaç, bebek bezi gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, kayıklarla ya da göğüslerine ulaşan suyun içinde yürüyerek dükkanlara ulaşmaya çalışan halkın karşısına silahlı birlikler çıkarıldı. Ordu kurtarma operasyonu yapacağına insan avına başladı, onlarca kişiyi katletti. Tüm bunlar, hayal edilebilecek en dehşet verici şekilde, dünyanın en varlıklı ve güçlü ülkesinde yaşandı.  O kasırganın gölgesi hâlâ o şehrin üzerinde asılı duruyor. ‘Geride bırakıldık’ Peki bu yaşananların suçunu kim üstelenecekti? “Memorial’da Beş Gün”, bu inanılmaz trajediyi hastaneden ibaret küçük bir evrende işlerken aynı soruya odaklı kalıyor. Mini dizinin ilk beş bölümü, bu beş günün bir özeti olarak tasarlanmış. Günbegün yaşananları hastaların, doktorların, hemşirelerin gözünden izlemeye devam ediyoruz.  Elektriksiz kalmış bir hastanede ne kadar dayanabilirsiniz? Cehennem sıcağının, katlanılmaz seviyelere varan nemle birleşip şehrin üstüne çöktüğü beş gün boyunca klimalar da çalıştırılamıyor. Hastaların acilen tahliye edilmesi gerekirken asansörler bile devre dışı kalıyor. Personel her bir hastayı hastanenin çatısındaki helikopter pistine, 40 dakika boyunca sürecek bir çabayla taşımak zorunda. Fakat taşınamayacak durumda olan hastalar da var… İşte geride bırakılmış o 45 ölü bedenin hikayesi burada başlıyor. Son üç bölümde ise bu 45 hastanın ötenaziyle öldürüldüğü şüphesi üzerine yürütülen bir araştırmaya tanıklık ediyoruz.  Memorial'da işler daha da kötüleştikçe herkesin zihinsel durumu çözülüyor, yaşananların ağırlığı oyuncuların güçlü performanslarıyla birleşiyor ve bu tüyler ürpertici eziyetin içine hapsolan tüm karakterlerin, o muazzam baskı altında yaşadıkları dönüşümler dizinin taşıyıcı kirişleri olarak yükseliyor. İzlemesi gerçekten çok zor olan, Cherry Jones ve Vera Farmiga'nın başrolleri paylaştığı “Memorial’da Beş Gün” – hastaları için gereken makineler bile devreden çıkmışken- doktorlar ve hemşirelerin o hastaları hayatta tutabilmek, hepsini tahliye edebilmek için kahramanca çabaladıklarını gösterirken, öfkeden dişlerinizi sıkmanıza yol açacak o acı gerçeği de ustalıkla işliyor; geride bırakıldık…kimse bizi umursamıyor…  Tuna Emren (Sosyalist İşçi)

The Sandman: Büyüleyici ve tanıdık bir masalın Gaiman yorumu

Rüyalar, ayaklarımızın bastığı toprak kadar gerçek, ve en korkunç kabuslarımız aramızda dolaşıyor. Tuna Emren yazdı.

Gülşen hapisten çıktı ev hapsine girdi

Sanatçı Gülşen, 3 gün hapiste tutulduktan sonra çıkarıldığı mahkemede ev hapsi şartıyla tahliye edildi. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bu haksız tutuklamanın bir gözdağı olduğunu açıkça söylüyor. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, tutuklamanın ertesinde “Eleştirin, o hakim kararıdır, eleştirilebilir ama öte yandan onu eleştirirken bile deyin ki 'bunun yaptığı da yenilir yutulur bir şey değildir’” dedi. Bozdağ'ın derdi adaletin yerine getirilmesi değil. Gülşen'in 4 ay önce çekilen görüntülerinin servis edilmesi üzerine, hakkında aylardır yapılan karalama kampanyasının ardından had bildirmek. Sadece Gülşen'e değil, İstanbul Sözleşmesi'ni savunanlara, LGBTİ+ haklarını savunanlara ve özgürlük isteyen milyonlarca kişiye verilmiş bir gözdağı. Fakat tepki öyle büyük oldu ki iktidar çevreleri dahi bu tutuklamayı savunamaz hale geldi. 3 günü çalınan Gülşen şimdi evine hapsedildi. Gülşen'e geçmiş olsun diyoruz. Siyasallaşmış yargının yarattığı adaletsizliklere, iktidarın baskısına karşı özgürlükçü ses büyütülmeli.

Baskılar, yasaklar: Aşırı sağcı iktidar bloku ne amaçlıyor?

Burhaniye'de 17 yıldır düzenlenen Zeytinli Rock Festivali'nin yasaklanması geniş kesimler tarafından kınanıyor. Yasağa yapılan itiraz reddedilirken, bir avuç aşırı sağcının talebi iktidar tarafından kabul edildi. Yasağı getiren Burhaniye Kaymakamı. Kaymakam elbette tek başına hareket edemez, bağlı olduğu yer İçişleri Bakanlığı asıl karar verici. Yasağın gerçekleşmesi, daha önce de birçok konser ve festivali yasaklatan bir grup kuruluşun talebi üzerine oldu. Kim bunlar? İlim Yayma Cemiyeti Burhaniye Şubesi, Eğitim Bir Sen Burhaniye Şubesi, İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) Burhaniye Şubesi, Diyanet Sen Burhaniye Şubesi ve Türk Kızılay Burhaniye Şubesi. Hepsi de AKP'nin yan kuruluşu gibi çalışan örgütlenmeler. Türk Kızılay'ı nasıl böyle siyasi bir girişimin içinde yer alabiliyor? Çünkü o da diğerleri gibi siyasal olarak yönetiliyor. Gerekçeleri ne?  Yaptıkları açıklamada şunları söylüyorlar: “Bu yıl düzenlenecek olan güzel beldemizi çekirge sürüsü girmiş gibi darmadağın edecek ve ekonomik getirisi olacakmış yanlış algısı ile sözde gençlerin özgürlüğü adı altında bütün kötülüklerin anası alkolün su gibi içildiği, her ne kadar festival alanına girişlerde aramaların sıkı yapıldığını bilsek de arama öncesi cadde ve sokaklarda envaiçeşit uyuşturucu-uyarıcı maddelerin satılıp kullanıldığı kuvvetle muhtemel olan festival alanı ve Burhaniye cadde-sokaklarında hiç örf adetle uyuşmayan milli duygu ve geleneklerimizde olmayan fuhşu alenileştiren, esnafa da belirgin bir getirisinin olmadığını düşündüğümüz 'Zeytinli Rock Festivali’nin beldemizde, ilçemizde, ilimizde yapılmasını istemiyoruz.” Bu festival 17 yıldır yapılıyor. On binlerce kişi katılıyor. 17 sene boyunca yasalara göre suç olan herhangi bir şey yaşanmamışken; üstelik Burhaniye esnafı açısından önemli bir kazanç yaratmışken, sırf bu kuruluşların dayattığı yaşam tarzına aykırı gördükleri için yalanlarla donatılmış bir ihbarda bulundular. Daha da vahimi bu saçmalığın haklı bir gerekçe görülerek, işleme konulması ve kabul edilmesidir. Üstelik bu bir yerel tutum değil, ülke çapına yayılmış bir devlet politikası olarak uygulanmaktadır. Aşırı sağcılar talep ediyor, devlet yasaklıyor! İktidarın amacı Küçük fakat azgın bir azınlığı memnun eden iktidarın amacı ne? Bir zamanlar - ki Avrupa Birliği üyeliği süreci ve Kopenhag kriterleri nedeniyleydi - hak ve özgürlükleri geliştirmekle övünen AKP, yıllar önce bu çizgiden vazgeçti. MHP ile kurduğu ittifakla birlikte önce LGBTİQ+ Onur Yürüyüşleri'ni ardından 24 Nisan Ermeni Soykırımı anmalarını yasakladı. Başkanlık rejimine geçiş ile birlikte, işçilerin ve emekçilerin eylemleri, demokratik ve barışçıl gösteriler de yasaklandı. Buna rağmen yapılanlar, polis şiddetiyle karşılaştı. Bu sene ise konserlere, etkinliklere, festivallere el attılar. Yerli-milli ittifakın aşırı sağcı ideolojisinin düşman olarak saptadığı sanat etkinleri birer birer yasaklandı. Son olarak Zeytinli Rock Festivali de yasaklandı.  Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'deki aşırı sağcılar, hak ve özgürlüklere sistematik olarak saldırmayı bir yönetim biçimi olarak görüyor. Milliyetçilik ve dini bir silah olarak kullanıp, toplumu bölüp kutuplaştırarak, kendilerine bir taban yaratıyor. Bu tabanı en gerici ideolojik ve siyasi argümanlarla saldırganlaştırıp; cinsiyetçilik, homofobi, ırkçılık ve kültür savaşıyla konsolide ediyorlar.  Fakat bu her zaman kazandırmıyor. Trump'ın 2. dönem başkan olamaması gibi. Görülen o ki aşırı sağın yenilgisinin bir örneği de Türkiye'de yaşanacak.  Son bir yılda yaşanan konser yasakları, aşırı sağın dünya görüşü ve cüreti kadar yaklaşan seçimlere dair de bir politikadır. AKP erirken, içinden iki parti çıkardı. Benzer dünya görüşüne sahip bir parti de Saadet. Erdoğan, hem rakiplerine karşı milliyetçi ve muhafazakâr seçmenleri kontrol etmek istiyor, hem de partisi içindeki (elbette ortağı MHP tabanıyla birlikte) en gerici unsurları elinde tutmak istiyor. Bu politika, Erdoğan, Bahçeli ve devlet güçleri arasında kurulan ittifakın geleceği açısından halkın geniş kesimlerine dayatılıyor. Ancak bu büyük bir çaresizliği içermekte. Zeytinli Rock Festivali'ni yasaklatanlara bakıldığında bunlar hem toplum hem de AKP tabanı içinde küçük bir azınlıktır. Bu azınlığı coşturan iktidar, büyük çoğunluğu karşısında birleştiriyor. Baskı ve yasaklarla günü kurtarmaya çalışsalar da kendi sonlarını hızlandırıyorlar. Konserleri, festivalleri, etkinlikleri, yürüyüşleri, mitingleri, basın açıklamalarını yasaklayan, hak ve özgürlükleri tanımayan aşırı sağcı iktidar koalisyonunun sandıkta büyük farkla yenilerek, tarihe karışması için sosyal mücadelelere ihtiyacımız var. 

Zeytin Ağacı kimin hikayesi?

Netflix’in yeni dizisi Zeytin Ağacı ingilizce ismi Another Self, yayınlandığı günden bu yana mecranın en çok izlenen yapımları arasına girdi. Çok yakın arkadaş olan Leyla, Ada ve Sevgi ani bir kararla Ayvalık’a gitmesiyle hikaye başlıyor. Dizinin ilk bölümünde, cerrah olan Ada, kanser hastası olan arkadaşı Sevgi’nin sağlık durumuyla yakından ilgilenir ve Sevgi’nin hastalığının ilerlediğini kendisine söyler. Sevgi hastaneye yatırılmadan önce kulak misafiri olduğu bir haberi görür. Sonra, habere konu olan bir nevi şifacı olarak nitelendirilen aile dizimi yapan Zaman Bey’e gitmek için hastaneden kaçar. O sırada Leyla’nın zengin eşinin işleri batar ve kaçakçılık yaptığı için kaçmak zorunda kalmıştır. İstanbul’dan uzaklaşmak için bir neden doğmuş olan iki kadın, çok hızlı bir şekilde Ada’yı da ikna ederek Ayvalık’a doğru yola çıkarlar. Pozitif bilime inanan doktor Ada, Zaman Bey’in aile dizimini çok saçma bulur. Her sey sonra o kadar hızlı ilerler ki, Sevgi aile dizimi sayesinde kanseri yener, Leyla, mübadele sırasında boğulan büyükannesi Eleni yüzünden (aile diziminde boğulma korkusunun bu olduğunu söyler Zaman Bey)  giremediği denizde yüzmeye başlar. El titremesi yüzünden işten çıkarılan Ada, Zaman’ın aile dizimi sayesinde çok hızlı bir şekilde el titremesi geçer. İkna süreci bu kadar hızlı ilerlerken, bu üç kadının eşleri, eski sevgili, aile bağları hakkında hikayeler araya girer. Büyük büyük dede ve nineler yüzünden hayatları mahvolmuş bu kadınlar ve adamlar Zaman’ın sayesinde yoluna girmeye başlar.  Dizide hikayeler Türkiye’nin her bölgesine ve kesimini unutmama gayreti de klişe bir anlatımla sunuluyor. Mübadeleyi, Erzincan depremi, Toroslardan bir hikaye bir de Trakya’dan derken son bölümde bir de Ermenileri de unutmayalım demiş olmalılar. Devrimciler de var aslında bu ülkenin tarihinde diyerek son dakikalarda Sevgi’nin babasının devrimci Aram olduğunu öğreniyoruz. Hikaye her ne kadar Ayvalık Cunda’da geçse de Cunda hakkında çok bir bilgi ve görsel yok aslında. Rakı ve balığa indirgenmiş bir Ayvalık romantizmi sözlerle sık sık tekrar ediliyor. Sahilde gün doğumları ve batımları sıkça gösteriliyor ama ne Cunda ne Ayvalık dizide gösterilmiyor. Zeytin ağacı dizide bir metafor. Ama bu metaforun alt metni doldurulmadan, çok basit bir anlatımla bize aktarılmaya çalışıyor. Karakterlerin kendi hikayeleri var ama bu hikayeler bize sadece aile bağlarının sorunları üzerinden aktarılıyor. Bu karakterler, kendi yaptıklarının sorumluluğunu almak yerine atalarına suç atan bir pozisyon alıyor. Dizinin son bölümlerine doğru, hikayenin kimin olduğu kafa karışıklığına yol açıyor. Bu üç kadının hikayesi mi anlatılan yoksa aile diziminin yararları mı? Leyla, Ada ve Sevgi arasında geçen diyaloglarda ortaokul- lise kız arkadaş grubu seviyesinde. Kendi aralarında paylaştıkları konu sadece kadın erkek ilişkileri.    Dizinin, yapım şirketinin çektiği dizilerin etik sorunları çokça konuşuldu. Bu dizi hakkında da konuşulacaktır elbette. Netflix, kendi belgesellerinde anlattığı modern spiritüeller nasıl tarikatlaştığı, bunun da bir pazarı olduğu ve nasıl da tehlikeleşmeye başladığına dair çok yapımlar gösterdi. Netflix,  bugün, yenidoğan bebeğin pişik problemine  homeopatik ürünle tedavi eden çocuk doktorların olduğu  bir zamanda Türkiye pazarına böyle bir diziyi rahatlıkla gösterebiliyor. Muhtemelen başka ülkelerde gösterilmeden birçok tartışmaya neden olacaktı. Emimin ki, son günlerde bu diziyi izleyip, kronik hastalığı olanlar aile dizimi yapan kişilere ulaşmaya çalışıyordur. Netflix Türkiye’nin son yıllarda içerikleri plazada oturanların mutsuz, Ege kasabasında yerleşenlerin  mutlu olduğu klişe hikayelerinin ötesine bir türlü geçemediği bir sarmalı var. Bu da dizilerin ve filmlerin kalitesine, diyaloglarına, oyuncu  seçimlerine kadar yansıyor. Netflix bize kanalı satarken, televizyonda, ana akım medyada göremeyeceğiniz, sansürsüz, reklamsız dizi ve filmleri izletme vaadinde bulunmuştu. Sansürsüz içerik olarak sadece çıplaklık ve sevişme sahneleri bize gösterildi.  Senaryo ve diyalog içeriklerinin  aslında ana akım medyadaki dizilerden farklı olmadığını gördük. Bize Ege’ye yerleşenlerin mutlu olduğu yalanını satarken, hiçbir zaman, Ege’ye yerleşemeyenlerin hikayesini anlatmadı. Plazada oturanların mutlu olmadığı gösteriliyor ama o plazaları yapan, ölen işçilerden bahsedilmiyor. Zeytin Ağacı dizisinde yerleştikleri Ayvalık’ta ki eski Rum konağın sahibinin hikayesinden de bahsedilmiyor. Zeytin Ağacı bir pembe dizi. Bunlardan bahsetmek zorunda değil. Bunu hepimiz biliyoruz. Ama pembe diziye bu ülkenin acı geçmişlerini salata süsü gibi senaryoya eklediğinizde, ortaya hiç bir şey anlatılmayan bir hikaye çıkıyor.  Ece Yiğit

Hiroşima ve Nagasaki: Kapitalist aklın dehşet verici mantığı

6 Ağustos 1945 sabahı Japonya'nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. ABD genelkurmay başkanı William Leahy, “Karanlık Çağ’ın barbarlarının başvurduğu bir etik standardı benimsedik” diyordu. Oysa ortaçağın ceberrutları bile böylesi bir katliama kalkışmamıştı. Kentin yüzde 60'ını haritadan silmeleri birkaç saniye bile sürmedi. 350 bin nüfuslu şehirde 140 bin kişiyi katlettiler. Üç gün sonra Nagazaki'ye bir bomba daha atıldı ve yine nüfusun yarısı katledildi. Nükleer saldırılar o zaman olduğu gibi şimdi de işe yarayabilecek yegane çözüm olarak sunulup meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Gerçekteyse Japonya savaşı sürdürebilecek durumda bile değildi. Öyle ki, devlet yöneticileri bu saldırının öncesinde teslim olmaya hazırlanıyordu. Winston Churchill, “Japonya'nın kaderinin atom bombasıyla belirlendiğini varsaymak yanlış olur,” diyordu yazılarında; “Yenilgisi, ilk bombanın düşüşünden önce de kesindi.” Lakin bomba, ABD ve İngiltere'nin Japonya'yı yenmek için Rus birliklerine ihtiyaç duymadıklarını gösteren yanıttı. Bunun ne caydırıcılıkla bir alakası vardı ne de azgın savaş çığırtkanlarının etik standardı olarak betimlenebilecek bir yöntemdi. Yalnızca stratejik güç savaşına hizmet ediyordu ve tümüyle göstermelik bir hamleydi. ABD başkanı Harry Truman, "Bomba bizi savaşın sonunun şartlarını dikte edecek konuma getirebilir" derken zaten bu gerçeği itiraf etmişti. Bombaların nereye atılacağına karar veren ABD Hedef Komitesi’nin kayıtlarında, Hiroşima'nın seçilmiş olmasına dair şöyle bir açıklamada bulunuldu; “bombanın uluslararası onayı için, ilk kullanımının etkileyici bir gösteriye dönüşmesi” gerekir. ABD egemen sınıfı, dünyanın yeni hakimi olduğunu göstermeye çalışıyor ve bunun için de gelişmiş silahlarına başvurmayı istiyordu. Nadiren de olsa kimi insanların, bu bombanın savaşı sonlandırıp barış ve huzur ortamını temin eden hamle olduğunu söylediklerine denk gelebilirsiniz. Hayır, öyle olmadı. Hiroşima'dan bu yana geçen 70 yıl içinde, kanlı savaşlarını hiç sonlandırmayıp dünyaya zulmetmeye devam ettiler. Art arda yaşanan savaşlar, nükleer saldırıların acı deneyimlerini unutturmadan tırmandırıldı ve yaklaşık 50 yıl boyunca son derece ağır silahlarla donanmış iki süper güç, ellerindeki ölümcül gücü yarıştırmak adına çekişip durdu. Egemenlik yarışı Nükleer silahlar, ekonomik, siyasi ve askeri rekabete dayalı bu sistemin kendi aklınca makul gördüğü mekruh bir ürünüdür. Birbirleriyle rekabet halindeki şirketler nasıl yarışıyorsa, emperyalist güçler de egemenliklerini sergilemek adına aynı şekilde yarışır ve bunun için başvurdukları yöntemlerden biri de giderek daha fazla silaha sahip olmaktır. Bunun en açık örneği Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Rusya arasında yaşanan silahlanma yarışıydı. Tüm kapitalist sistemin önceliklerini bu yarışla belirlediler ve sonuçta dünya kaynaklarının çok büyük bir kısmı kitle imha silahlarının üretimi için kullanıldı. En nihayetinde dünya, kendisini bir değil birkaç kez yok etmeye yetecek kadar silahla donatılmış oldu. Soğuk Savaş'ın zirvesindeki tabloyla kıyaslanacak olursa, günümüzde çok daha fazla sayıda nükleer silaha sahipler ve bunların birçoğu 1945'te Hiroşima ile Nagazaki'yi yerle bir eden o bombalardan 40 kat daha öldürücü. Artık Çin, Fransa, Hindistan, İsrail, Pakistan ve İngiltere gibi pek çok başka ülke de nükleer silahlara sahip ki bu da, tüm bölgesel çatışmaların bir nükleer yıkımla sonuçlanabileceği anlamına geliyor. Bu güç gösterisinin, gezegeni daha huzurlu bir yer haline getirmekle falan da en ufak bir ilgisi yok. Sonuçta ‘kirli bomba’ olarak anılan nükleer silahlara başvuran da terörist ilan edilenler değil, sözgelimi Irak'ta defalarca seyreltilmiş uranyum kullandığı bilinen ABD’dir. Nükleer silahlar, büyük güçlerin, egemenliklerini sürdürmek için başvurdukları bir gösteriden başka bir şey değildi ve hâlâ da öyle. Bombalardan kurtulmak istiyorsak, onları kullanan emperyalistlerden ve nihayetinde o emperyalistleri yaratan sistemden kurtulmaktan başka bir çaremiz yok. Socialist Worker’dan çeviren Tuna Emren.

1 2 3 4 5 6 İleri

Bültene kayıt ol