Hrant Dink’siz geçen 15 yıl… Hepimiz Ermeni'yiz!

Şili 1970 - Umut neden kaybedildi?

52 yıl önce Salvador Allende Şili Cumhurbaşkanı seçildi. Geçtiğimiz hafta da Gabriel Boric cumhurbaşkanı seçildi. Allende ABD destekli bir darbeyle üç yıl sonra devrildi. Sophie Squire’ın, umudu korkuya dönüştürenin ABD ve ordudan daha derin sorunlar olduğunu tartıştığı bu makalesi güncelliğini koruyor. Bu tartışma bugün de Şili’nin kaderinde önemli bir yer tutuyor.

İşyeri ve taban örgütlerinin önemi

Otoriter yönetimin emekçi sınıflara dayattığı fakirlik ve kötü yaşam koşullarına öfke, her geçen gün büyüyor. İşçi hareketi içinde bu gidişatın nasıl tersine çevrileceği tartışılıyor. Bu tartışmayı uluslararası işçi hareketinin deneyimlerinden yola çıkarak sürdürmek, bugün kapitalistlere ve iktidara karşı haklarını savunmak isteyen işçilerin sıfırdan başlamamasına yardımcı olabilir.  Sendikaların işyeri örgütlenmesi Merkezileşmiş eli sopalı bir iktidar, sayısız patron örgütlenmesi, onların borazanı olan hâkim medya gibi sermaye silahları karşısında işçilerin kendilerini savunabilmeleri, görüş-parti farkı gözetmeksizin işyerlerinde birlik olmaları, örgütlenmeleri ve ortak talepleri için mücadeleden geçer. Sendikayı etkin bir mücadele örgütü yapan yegâne özellik işyeri örgütlenmesidir. Sendikanın örgütlü olduğu iş yerlerinde, işyeri temsilciliği tüm işçilerin demokratik tartışma yürüttüğü ve karar aldığı bir organa dönüştüğü takdirde taban inisiyatifi oluşur. Bugün çoğu kişi sendika yönetimlerine kızıyor, onları korkaklıkla suçluyor. Bazı sendikacıların işçileri göz göre göre satması sanki bir kadermiş gibi algılanıyor. Asıl sorun sendikal örgütlenmenin gerçek gücünün var olduğu yerdeki örgütlenmelerin zayıflığı, harekete geçirilmemesi, işyerleri arasında bağlantı kurulamamasıdır. Işyeri örgütlenmesi ve temsilciliklerin çalıştırılması karşısında hiçbir sendika yöneticisi kolayca koltuğunda oturamaz.  1989-1991 Bahar eylemlerinin en önemli dersi, sendikaların işyeri örgütlenmelerine ve onların koordinasyonuna dayanmasıdır. Bu öylesine yaygın bir harekete dönüşmüştür ki Türk-İş’in 12 Eylül darbesiyle gelen tüm uzlaşmacı yöneticileri gitmiş, yerine genç mücadeleci sendikacılar gelmiştir. Protesto eylemleri ve grevler sonucunda, darbecilerin tırpanladığı ücretler 12 Eylül öncesi durumuna getirilebilmiştir. Bu hareket sayesinde büyük sınıf mücadeleleri 1996’ya kadar sürdü. Bugün de ihtiyacımız olan sendikaların işyeri örgütlenmelerinin etkin ve belirleyici hale gelmesidir. Tüm işçilerin katılımıyla demokratik bir şekilde ortak tutumun belirlenmesi, işyerleri arasındaki koordinasyon sağlanarak birlikte davranılmasıdır. Işyeri temsilciliklerinin taban inisiyatifi olarak örgütlenmesi sendikal bölünmüşlüğü ve rekabeti pratikte aşacaktır. Aynı sektörde aynı işleri yaptığı halde Türk-İş ya da DİSK üyesi olan işçiler, işyeri temsilciliklerinin koordinasyonu sayesinde birlikte irade gösterebilecektir. Taban örgütleri İşçi sınıfının ortak taleplerini savunma mücadelesinden doğan tek örgütlenme sendikalar değildir. Kapitalistlerin azgın saldırıları karşısında ve sendikaların etkili olmadığı durumlarda, işçiler kendi taban örgütlerini yaratarak bu saldırılara karşı koymuş ve sınıfı birleştirmişti. Bu taban örgütlerinin en bilineni 1905 ve 1917 devrimlerinde Rusya’da ortaya çıkan sovyetler (yani işçi konseyleri) ve bunların üzerinde yükseldiği fabrika komiteleridir.  Rusya’da sendikalar devlet tarafından kurdurulmuştu. Tabandaki tüm işçileri demokratik tartışma ve karar alma ile birleştiren bu komiteler sayesinde tarihin en baskıcı devletlerinden biri olan Çarlık yıkılırken, ekmeği bulunamaz hale getiren savaş ekonomisine son verilmiştir. 20. yüzyıldan bir başka önemli deneyse İspanya’da faşist Franco diktasına karşı mücadele eden işçilerin kurdukları İşçi Komisyonları’dır. 1936’daki işçi devrimini boğmayı başaran faşist Franco 1950’lerin ortasından itibaren yeni bir ücret sistemi getirmişti. Bu şiddetli bir yoksulluğa yol açarken, mevcut sendika devlet sendikasıydı. İşçiler çözümü 1960’ların başında buldu. İşçi Komisyonları, İspanya’nın bütün bölgelerine yayıldı. Özyönetim ve özdenetim organı olarak bütünüyle demokratik bir taban örgütlenmesi olan İşçi Komisyonları, devlet tarafından yasa dışı ilan edilse de işçilerin doğrudan demokratik katılımıyla iş yerlerinde örgütlendi, taleplerini duyurmayı ve etkin grevler örgütlemeyi başardı. Franco’nun bir avuç kapitalisti ihya etme girişimi, bu taban örgütlenmelerinin merkezinde olduğu grev hareketleriyle engellenmiştir. Sadece Rusya ve İspanya değil. 20. yüzyılda yaşanan büyük işçi hareketleri ve devrimlerin merkezinde komite, komisyon, konsey, sovyet, şura gibi farklı isimlerle ortaya çıkan taban örgütleri vardır. Peki ya Türkiye’de? Türkiye’de işçi hareketi, bazı dönemler yasaklı, çoğu dönem kısıtlı olsa da sendikalar etrafında gelişmiştir.  Sendikaların işyeri örgütlenmeleri güçlü ve etkin kullanıldığı, taban inisiyatifinin ortaya çıktığı anlarda en sağcı sendikalar bile grev yapmış ve sokağa çıkmıştır. Taban örgütlenmelerine en yakın deney ise işyerlerinde grev sırasında oluşturulan grev komiteleridir. Grev komiteleri, taban örgütlerinin nüvesini içinde taşır. İşçi mücadelesi, tepeden alınan kararlarla gelişmez. Tüm sendikal hareketin ve taban örgütlerinin deneyimine bakıldığında, başarılı ve kazandırıcı olanın, işyerlerinde tüm işçilerin faydalı işbirliği olduğu görülüyor. Bugün mücadeleden yana her işçi, işyerindeki arkadaşlarını ikna etmeli ve herkesle birlikte hareket etmeli. Her sendikalı işçi, işyeri örgütlenmelerinin taban inisiyatifi temelinde örgütlenmesi için çalışmalı. Tabandaki demokratik tartışmalar sonucu belirlenen ortak talepler içinde sendikalar etkin mücadeleye zorlanmalı.  İşçilerin gücü, tam da sömürüldükleri yerdedir. Üretimden gelen gücün kullanılması için taban inisiyatiflerini büyütelim.

Rusya’da devlet kapitalizmi teorisi üzerine

Volkan Akyıldırım 1917 Rus Ekim Devrimi’nin ardından yaşanan gelişmelerin ele alınış biçiminin sosyalizmi kavrayış biçimine doğrudan bağlı olduğunu tartışıyor.

Hegel’den Marx’a giden yol

14 Kasım Hegel’in ölümünün (1831) 190. yıldönümü. Bu türden yıl dönümlerinde kişi ve olaylara tekrar dönme ve hatırlama oldukça yaygın olarak yapılan bir şey. Bu yıldönümü vesilesiyle Hegel’i ve Hegel ile Marx arasındaki ilişkiyi tekrar anımsamak ve doğrudan Marx’ın Kapital’in sonsözündeki ifadeleriyle Hegel’deki "mistik kabuğun içindeki rasyonel çekirdeği keşfetmek" için iyi bir zamandır da. Konunun ele alınma biçimindeki yoğunluk zaman zaman farklı düzeylere çıksa da Hegel ve Marx arasındaki ilişki oldukça uzun yıllardır tartışılmakta, konu çeşitli biçimleriyle ele alınmaktadır. Bütün bu birikimden sonra ortaya çıkan en yalın gerçeklerden biri Hegel ve Marx arasındaki ilişkinin basit bir tersine çevirme ilişkisinden çok öte, iç içe geçen, asli bir kaynak olarak oradan beslenen, yöntemsel olarak devam eden bir süreklilik ilişkisi olduğudur. Yöntem Marx yine Kapital’e yazdığı aynı sonsözde, yani satır aralarında kalmış, pek az kişinin erişebildiği bir yerde değil, olgunluk döneminin en büyük eseri olarak ortaya koyduğu abidevi eserinde “ben kendimi bu büyük düşünürün açıkça öğrencisi görürüm.” demektedir. Yalnızca bu ifade bile aradaki pozitif yönlü ilişkiyi görmek için oldukça güçlü bir veridir. Peki bu öğrencilik nereden kaynaklanmaktadır? Hangi noktalar itibarıyla Marx kendini Hegel’in öğrencisi olarak görmektedir. Bu soruya her şeyden önce içeriği de belirleyen bir şey olarak “yöntem” cevabını vermek mümkün. Marx’ı Hegel’e öğrencisi olarak bağlayan, rasyonel çekirdek olarak ifade etmesini sağlayan ana bağlantı noktası kuşkusuz Hegel’den aldığı yöntemdir. Daha özel ifadesiyle diyalektik yöntemdir. Bu yöntem esas olarak odaklanarak ele aldığı konuların/kavramların kendilerine özgün bağlamları içerisinde oluşum süreçlerine, onların kendine has ön/koşullarına, belirleyici unsurlarına ve hepsiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan sonuçlara belirli bir bütünlük içerisinde bakabilme, bunları görebilme ile karakterize olmaktadır. Bu anlamda tarihsellik vurgusu da tam olarak burada oluşum, gelişim, unsur, koşul gibi kavramlarla birlikte adeta otomatik olarak oluşmaktadır. Hegel’in özellikle Mantık Bilimi kitabında ortaya konulan bu süreçler, bu karşılıklı etkileşimler Marx’ın Kapital’inin ilerleyişinde pratik olarak gösterilmektedir.  Nitekim Dünya Savaşı koşullarında sürgün yıllarında felsefe ama özellikle de Hegel okumalarına odaklanan Lenin’in Felsefe Defterleri’nde Hegel’in Mantık kitabında kurduğu kavramsal ilerleyiş-çözülme sistemi ile Marx’ın Kapital’inde izlenen yöntemin oldukça benzer olduğuna dikkat çekmesi bu arka plan ile birlikte düşünüldüğünde anlamını daha iyi bulmaktadır. İç içe geçen kavramlar, daha soyut olandan daha somut olana doğru bir akış buradaki esas yöntemdir. Hatta Lenin oldukça coşkulu bir şekilde Hegel’in Mantık kitabının Marx’ın Kapital’inin özellikle de ilk cildinin ilk bölümünü tam olarak anlamak için zorunlu önkoşul olduğunu söyleyecek kadar iç içe geçmiş bir ilişkiden söz etmektedir. Son olarak Marksizmin felsefi/düşünsel kurucu karakterlerinden biri olarak en az Marx kadar belirleyici bir isim olan Friedrich Engels de Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu kitabında Hegel’e dair benzeri bir ‘eleştirel sahiplenme’ yöntemini “bu bakış açısının muhafazakârlığı göreceli, devrimciliği ise mutlaktır” ifadesiyle diyalektik yöntem olarak adlandırılan yöntemin kendileri için yön verici yanını öne çıkarmaktadır. Tarih “[Bir zamanlar] Küçümsenen her şey yüceltilmekte ve daha önce yüksek sayılan her şey toza dumana karıştırılmaktadır." Komünist Manifesto’nun ünlü katı olan her şeyin buharlaşması metaforu çağrışımını yapan bu cümleler Hegel’in Tarih Felsefesi kitabındandır. Özellikle bu kitapta ortaya konulan Hegel’in tarih kavrayışı da Marx’ı çok çeşitli yönleriyle etkilemiş ve asli beslenme kaynaklarından birini oluşturmuştur. Hegel Tarih Felsefesi’nde insanlık tarihinin çeşitli anlarına odaklanmakta İran’dan Çin’e Müslüman dünyadan Avrupa’ya değin tarihin çeşitli faktörlerin etki ettiği evrensel bir yapıda olduğuna işaret etmiştir. Bugün belki azımsanacak küçük bir şey olarak görülebilir, ancak Hegel’e gelene değin, tarihi bir insanlık tarihi olarak gören, çeşitli coğrafyaları bunun içine dahil eden bir felsefe tarihçiliği geleneği yoktu. İnsanlık tarihinin evrenselliği fikri ileride şekillenecek enternasyonalizm açısından da bir çekirdek fikir olarak değerlidir. Hegel’in Tarih Felsefesi’nde geliştirdiği ‘aklın hilesi’ kavramsallaştırması da Marx’ın ve Engels’in yine Manifesto’daki ünlü bir diğer metafor olan mezar kazıcılığına öncülük etmiştir. Hegel tarihte, büyük adamların, savaşların, fetihlerin, yani büyük dünya tarihsel olayların görünürde işleyen ilke gibi göründüğünü, ancak gerçek anlamda bakıldığında bunların yanılgı içinde olduklarına vurgu yapar. Tıpkı kapitalizm işleyişi içerisinde tek amaç olarak kâr elde etmeyi ortaya koyan burjuvazinin, hiç istemeyeceği bir şekilde işçilerin merkezi olarak toplanmasını ve örgütlenebilecek olmasını da sağlaması durumunda olduğu gibi. Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını da bir araya getirmektedir, kâra odaklanan yapının gözden kaçırdığı şey budur.  Hegel ve Marx arasındaki ilişkiye odaklanmak çeşitli dönemlerde oldukça yaygınlaşmıştır, buna Hegel Rönesansı da denilmektedir. Son yoğun odaklanma ‘68 hareketiyle birlikte önce Marx’a, sonra da Marx’ın asli kaynaklarından biri olarak görülen Hegel’e yönelme ile olmuştur. Dönemin pek çok politik figürü, felsefecisi bu ilişkiye daha yakından bakmış ve bağlantı noktalarını görmüştür. Radikalleşme dönemlerinde Hegel’e olan ilgi, Hegel’in kendi döneminin radikal hareketleriyle, elbette en başta Fransız Devrimi ile çok yakından ilgilenmiş olmasıyla da bağlantılıdır. Eleştirileri olmakla birlikte Hegel Devrim’i öğrencilik yıllarından itibaren sahiplenmiş ve yaratılan o dalga görece sönümlendikten, devrim vb. kavramlardan bahsetmenin zorlaştığı dönemlerde bile yıldönümünde Bastille baskınına kadeh kaldırıyorum diyecek kadar net bir konum almıştır. Nihayetinde Marx’ın çok çeşitli biçimlerde eleştirileri olsa da en başta yöntemsel olarak daha sonrasında da içerik düzeyinde Marx Hegel’in her zaman bir öğrencisi, bir takipçisi olmuştur. Soner Dinç

İtalya’da faşizmin önlenebilir yükselişi

Can Irmak Özinanır tarihin ilk faşist partisinin ortaya çıkışının ve iktidara yürüyüşünün kaçınılmaz olup olmadığını tartışıyor.

Sosyalist Tartışma 2021: Neoliberalizm demokrasiyi nasıl yok etti

Sosyalist Tartışma 2021 İstanbul toplantıları bugün başladı. İlk toplantıda Ferda Keskin ve Canan Şahin Neoliberalizm konusunu ele aldılar. Neoliberalizmin nasıl bir ekonomik ve siyasi sistem projesi olduğunu, neoliberalizmin demokrasiyi nasıl imha ettiğini anlattılar.

Ekim Devrimi: Başka bir dünyaya atılan ilk adım

Ozan Tekin, 104. yıldönümünde Ekim Devrimi’nin bugün milyonlarca ezilen için taşıdığı anlamı tartışıyor.

Kemalizm solun düşmanı

Türkiye devletinin kurucu ideolojisi olan Kemalizm, AKP’ye karşı muhalefet içerisinde solun bir değeri veya destekçisiymiş gibi gösterildiği ölçüde hem solun hem de daha geniş muhalefetin milliyetçiliğe kaymasına yol açıyor. Kemalizm, dağılmış bir feodal devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinden, Batı’da burjuva devrimleri sonucu kurulmuş ulus devletlere benzer bir yapı inşa etmeye çalışanların ideolojisidir. Yani 20. yüzyılın başında Anadolu’nun hâkim sınıflarının; yükselmeye başlayan Müslüman Türk ticaret burjuvazisinin ve “Millî Mücadele” adıyla anılan dönemde öne çıkan askeri bürokrasinin, Batı’daki modernleşmeyi tepeden aşağı dayatma ve aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde Türklük kimliğini diğer tüm halklara dayatma projesinin adıdır. Bu anlamıyla Kemalizm baskıcı ve otoriterdir, milliyetçi ve hatta ırkçıdır, dini de “laiklik savunusu” adı altında tamamen devletin kontrolüne almaya çalışır, yoksullara ve tüm ezilenlere karşı elitizmi ve egemenleri savunur. Kemalist gelenek Dolayısıyla Kemalizm, Türkiye devletinin kurucu ideolojisi olarak, belli başlı birkaç görev ve özelliğe sahiptir: 1) 20. yüzyılın başında başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere Anadolu’daki gayrimüslim halklara karşı uygulanan imha politikalarının, ayrıca onların mülklerinin gaspıyla servet transferi yapılmasının teorize edilmesi ve ölümüne savunulması 2) Kürt halkının varlığının ve kimliğinin inkârı, bu becerilemediği zaman onlarla çatışmanın devamlılığının sağlanması 3) Türkiye toplumunun çoğunluğunun dindarlığının modern burjuva ulus devlete karşı bir tehdit olarak görülmesi ve buna karşı dinin devletin kontrolü altına alınması 4) Ordunun egemen sınıfın bir parçası olan, sermaye sahibi bir yapı olarak siyasetin göbeğinde konumlandırılması Kemalizm, Türkiye tarihi boyunca seçim sandıklarından çıkan sonuç ne olursa olsun, bu değerler etrafında devleti korumaya ve toplumu şekillendirmeye çalışan bir siyasi çizgi olarak varlığını sürdürdü. Ve görüldüğü gibi bunların solla, sosyalizmle, devrimcilikle hiçbir ilgisi yok. Zaten Kemalizm, kimi zaman iddia edildiği gibi “bir burjuva devriminin” ideolojisi değil; aksine, 1908’de patlak veren kitle hareketlerinin sonucu olarak gerçekleşen burjuva devrimini yukarıdan bastıranların ideolojisidir. Sol ve Kemalizm Tüm bunlara rağmen, Türkiye’de solda Kemalizm hep tartışılan bir kavram olmuştur. Solun bir rengi, savunması gereken bir tarihsel dönem veya güncel müttefiki olarak görülmüştür. Bunlara neden olan iki temel yanılgı var. Birincisi, Kemalizmin antiemperyalist bir kurtuluş savaşı verdiği ve bu yüzden küresel düzenin hakimlerine karşı başarı kazandığı inancı. Burada varılan sonuç, Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da yaşananların tamamen resmi tarih anlayışına dayanan bir perspektiften okunmasından kaynaklanıyor. Kurtuluş Savaşı veya Millî Mücadele denilen çatışmaların çapı, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda içinde bulunduklarının neredeyse onda biri kadar. Burada, emperyalistlere karşı verilen bir mücadeleden çok, Anadolu’da kalan son gayrimüslim unsurların da temizlenmesi ve mallarına el konulan Ermenilerin, Rumların dönme ve bunların peşine düşme ihtimaline karşı kurulan askeri ve siyasi yapıları görüyoruz. Örneğin Fransız işgaline ilk yıllarda pek itiraz etmeyen şehirler, bir anda Ermenilerin geri dönme ihtimaline karşı “ayaklanıp” bugün bildiğimiz “şanlı”, “kahraman” gibi sıfatları edinirler. Kısacası, Kemalizm anti-emperyalist bir kurtuluş mücadelesi değil; elbette yabancı güçlerle bazı askeri çatışmalara da girdiği için milliyetçi, ancak özünde küresel kapitalist sistemde yeni bir devletle var olmak isteyen egemen sınıfın ve dolayısıyla emperyalistlerle bir uzlaşmanın üzerine kurulan devletin ideolojisidir. Anti-emperyalizmi milliyetçilikle, yabancı düşmanlığıyla sınırlı bir ufka sahiptir. Solu etkileyen ikinci unsur ise halkın ve işçi sınıfının çoğunluğunun dindar, gerici, fikirleri değişmeyen sabit kafalı ve sağcı insanlar olarak görülmesi; buna karşı Kemalizmin bir tür aydınlanmacı, modernleşmeci ideoloji olarak ilerlemeyi temsil ettiği iddiası. Burada birden fazla sorun var. Öncelikle, sol ve sosyalistler, dünyayı akıllı ve modernleşmiş insanlarla geri kafalı barbarlar arasında gören “medeniyetler çatışması” tezlerinin savunucuları değillerdir. Bu bakış sömürgeciliğin, büyük güçlerin dünyanın geri kalanını “medenileştirme” projelerinin, dolayısıyla günümüzde Batı emperyalizminin bakışıdır. Biz ise “cahil” veya “barbar” diye aşağılanan geniş kitlelerin, işçi sınıfının kolektif mücadelesiyle dünyanın daha özgür ve eşit bir yere dönüştürülebileceğine inanıyoruz. Yani bu “aşağılananlar” aslında bizleriz ve tarih boyunca böyle olduk. Bu yüzden Birinci Enternasyonal’e katılan Fransız işçiler şöyle diyordu: “Biz bütün ülkelerin işçileri, insanlığı iki sınıfa, cahil sıradan halk ile bolluk içinde yüzen şiş göbekli mandarinler sınıfına ayıran bu ölümcül sistemin barikatlarına karşı birleşmeliyiz. Kendi kurtuluşumuzu dayanışmayla kendimiz yaratalım!” Veya Lenin 1918’de benzer şekilde devrimi ve kitleleri aşağılayanlara karşı şunları söylüyordu: “Ahlaksız burjuva basını varsın bizim devrimimizin yaptığı her yanlışı dünyaya haykırsın. Hatalarımız cesaretimizi kırmıyor. Devrim başladı diye insanlar azizlere dönüşmedi. Yüzyıllardır ezilmiş, korkutulmuş, sefalet ve cehalet içinde tutulmuş, vahşileştirilmiş emekçi sınıflar, devrimi, hatalar da yapmadan gerçekleştiremezler.” Ayrıca, Kemalizmin “laiklik” yorumu, Avrupa’da kilisenin egemenliğine karşı aşağıdan gelişen hareketlerin yarattığı toplumsal durumun aksine; baskıcı, dini devlet tekeline alan, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapılar kuran, farklı dini mezhepler arasında ayrım gözeten, dindarların dinini özgürce yaşama hakkını da çoğu yerde elinden alan bir devlet formasyonu. Başörtülü kadınları sosyal hayattan dışlamaya çalışan bir laikliğin solla, sosyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Din derslerinin zorunlu olmadığı, devletin veya anayasanın toplum adına bir dini kimliği seçip dayatmadığı, Diyanet’in kapatıldığı, tüm inançların ve cemaatlerin kendi din görevlilerini seçmekte ve ibadethanelerini fonlamakta özgür olduğu, tüm inançlar üzerindeki baskıların kalktığı bir laikliği biz de savunuyoruz. Ancak Kemalizmin önerdiği bu değil. Solu ezen bir güç Kemalizm ayrıca, Kürtlerin, Ermenilerin, yoksul dindar işçilerin yanı sıra demokrasiye, serbest seçimlere ve sosyalist solun kendisine de düşman. Bu yüzden tek parti döneminde hiçbir özgür seçim yapılamıyor, Mustafa Kemal eliyle kurdurulan muhalefet partileri kısa süre içerisinde popülerleştikleri için kapatılıyor, baskı altına alınıyorlardı. Bu dönemde Mustafa Suphi önderliğindeki komünistler öldürüldü, hatta devlet eliyle sahte bir komünist parti dahi kurduruldu. 1950’lerden itibaren ise Kemalist geleneği temsil eden partiler, 1970’lerin ortasındaki kısa bir dönem dışında, girdikleri seçimleri hep kaybettiler. Demokrat Parti’den Ak Parti’ye merkez sağın ve muhafazakâr partilerin güçlenmesinde başat rol Kemalizmindi. Kemalist siyasi gelenek aynı zamanda solu da ezen temel güçtü. Komünistler “devleti bölmek isteyen” anarşistler olarak tanımlandı. Cezaevlerinde, işkencehanelerde devrimcilere Türk milliyetçiliğinin öğeleri, Kemalist devletin normları ile eziyet edildi.  Kemalizmin milliyetçiliğinden gidilen yol Kemalizm, Türkiye’nin kalkınmasını ve diğer devletlerden üstün olmasını savunan milliyetçiliğinin yanı sıra, çoğu zaman bu milliyetçiliğin ötesine geçmiştir. Güneş Dil Teorisi’ne göre tüm dillerin atası Türkçedir. Türkiye’de yaşayanların ırksal birliğini ispatlamak için on binlerce kişinin kafatası ölçülmüştür.  Kemalizm, Kürtlerin “dağlarda yaşayan Türkler” olduğunu iddia etmiş, Türk olmayı aşırı milliyetçi bir ant vasıtasıyla ilkokula giden herkese dayatmış, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyerek insanların dillerini inkâr etmiştir. Bugün aynı gelenek kemalistlerin zehirli göçmen düşmanlığında devam etmektedir. Günümüzde Kemalizm AKP’nin son yıllarda gerçekleştirdiği makas değişikliği, eski derin devletin artıklarıyla ve MHP ile kurduğu ittifak, Kemalizmin tekrar devlet mertebesinde kabul görmeye başlamasına yol açtı. Muhafazakâr sağ gelenekten gelen AKP, Atatürk resimlerinin yanına Tayyip Erdoğan’ı koydu ve Kemalizmin biraz muhafazakâr soslu bir yorumuna; Türkiye’yi kuran liderden 100 yıl sonra onu çok ilerilere taşıyan bir başka lider anlatısıyla ikna oldu. Kemalizmin son 25 yıldaki en fanatik temsilcilerinden Doğu Perinçek’in bugün AKP’nin baş destekçilerinden biri hâline geldiğini düşündüğümüzde, bu durum daha berrakça ortaya çıkıyor. Kemalizmin bir devlet ideolojisi olarak AKP-MHP ittifakında kendini bulmasında ve yenilenmesinde şaşılacak bir şey yok. Bizi daha çok ilgilendiren ise muhalefette, anti-AKP’ciliğin içinde Kemalizmin tuttuğu yer. Sol Kemalizm 2005 yılından 2015 yılına kadar süren mücadelelerde, Kemalizmi, onun katı milliyetçilik ve din yorumlarının yarattığı tahribatları gidermeyi, geriletmeyi bir ölçüde başarmıştık. Fakat toplumsal mücadelelerin bir ölçüde geri çekildiği, iktidardaki ittifakların değiştiği ve “yerli milli”leştiği dönemde, solun kimi kesimleri CHP’nin peşine takılmayı ve Kemalizmin daha inceltilmiş bir versiyonunu savunmayı geçer akçe hâline getirme çabalarına yeniden girişti. Demokrasinin hiçbir kırıntısına izin vermeyen bir rejim kuran, hatta bunu zaman zaman kendisi de kabul eden Mustafa Kemal, bugün yaşadığımız otoriter rejime karşı direnişin sembolü olan, özlediğimiz bir lider gibi takdim ediliyor. 30 Ağustos’ta birçok sol parti “bağımsızlığı”, “zaferi” ve Mustafa Kemal’i kutlayan açıklamalarda bulundu. Bunu yapanlar arasında geleneksel olarak ulusalcı çizgide duranların yanı sıra, HDP çevresinde dolanan sol partiler de bulunuyor. Bu partiler anti-AKP’ciliği, Kemalizme biraz “devrimci” veya “demokratik” lafları katılarak, ancak onun ana çizgisinden kopmadan yürütülmesi gereken bir eksen olarak tarif ediyorlar. Bunun sonucu olarak da seçimlerde CHP-İyi Parti etrafında oluşturulacak bir koalisyonu desteklemeye şimdiden adaylar. Antikapitalist sol için ise bugün hem Kemalizmin solla herhangi bir ilişkisi olmadığına dair ideolojik ve politik tartışmaları yürütmek hem de onun merkezinde olduğu bir “Millet İttifakı”nı, yani AKP-MHP’nin Türk milliyetçisi blokuna karşı bir başka milliyetçi alternatifi desteklemenin işçi hareketine ve sola hiçbir faydası olmayacağını anlatmak büyük önem taşıyor. Kemalizm, bugün HDP’yi ittifakına dışarıdan desteğe zorlamaya çalışan CHP’liler ne derse desin, Kürtlerin Türkler karşısında ikincilliğini savunuyor. Kemalizm bugün göçmenleri dışlamanın, başka halkları aşağılamanın temel öğesidir. Kemalizm halka tepeden bakan elitist bir ideolojidir. Devlet bürokratlarının, askerlerin, TÜSİAD’ın ve büyük sermayenin ideolojisidir. Buradan sola, sosyalistlere dost veya müttefik bir güç devşirilemez. Bizim ihtiyacımız olan ırkçılığa karşı çıkanları, iklim krizini durdurmak için mücadele edenleri, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına direnen kadınları, LGBTİ+ları, Boğaziçi’nde direnen öğrencileri, yerel ekoloji mücadelelerini, greve giden veya hakkını arayan işçileri birleştirecek bir muhalefeti inşa etmek. Bunun göbeğine ise böylesi bir birleşik mücadele hattını savunan Antikapitalist Blok’u koymak. Kemalizm değil bize lazım olan, bize lazım olan antikapitalist, enternasyonalist ve özgürlükçü bir muhalefetin yükselmesidir.

Leon Troçki neden günümüzle alakalı?

Sue Caldwell, suikastının yıldönümünde Rus devrimci Leon Troçki'nin fikirlerinin bugün başka bir dünya için savaşan aktivistlere yardımcı olup olamayacağını değerlendiriyor. Kemer sıkma, savaş ve baskı, farklı bir toplum isteyen binlerce insanı radikalleştiriyor. Ama aynı zamanda bunun için nasıl savaştığımızla ilgili bir tartışma da başlatıyor. Bir devrime mi yoksa kapitalizmde reforma mı ihtiyacımız var? Devrim, kaçınılmaz olarak 20. yüzyıl Rusya'sının dehşetiyle mi bitecek? “Reformist” partilere ve sendika liderlerine güvenmek mümkün mü ve gerçekte devrimciler onlarla çalışabilir mi? Rus devrimci Leon Troçki bu soruların hepsini ele almıştı ama o sadece bir entelektüel değildi. Troçki, 20. yüzyılın başlarındaki mücadeleler sırasında ortaya atılan siyasi soruları yazılarıyla ele alan devrimci bir aktivistti.    1917 Rus Devrimi'ne kadar Rusya diktatörü Çar'ın en acımasız güçleriyle savaştı. Takip eden iç savaşta Troçki, Kızıl Ordu'yu zafere taşıdı.     Sosyalist devrimi savunuyordu ve bu mücadeleyi ilerletmek için ortodoks teoriye meydan okumaktan çekinmedi. Marksistler arasındaki ortak inanç, sosyalist devrimin ancak Batılı gelişmiş ülkelerde gerçekleşebileceğiydi. Kapitalizmin gelişebilmesi için Rusya gibi daha geri kalmış ülkelerde ise önce bir "burjuva devrimi" gerekliydi. Ancak "burjuva devrimi" ile, Çarlık sistemi yerine parlamenter demokrasiye geçilebilecekti. Bu sayede de kapitalist şirketlerin gelişmesi ve eski feodal yaşamdan uzaklaşılması sağlanacaktı. Ancak o zaman Rusya sosyalist devrime hazır olacaktı. Teori Troçki buna karşı çıktı ve “sürekli devrim teorisini” geliştirdi. Rusya'nın küresel kapitalizmden ayrı görülemeyeceği konusunda ısrar etti. Rus kapitalistler gelişmek için geç kaldılar, daha gelişmiş rakiplerinden öğrenip kopyaladılar. Troçki buna “eşitsiz ve bileşik gelişme” adını verdi. Rus köylülüğü işçi sınıfından daha büyükken, Moskova ve Petrograd'daki dev fabrikalarda binlerce işçi çalışıyordu. Bu, işçilerin muazzam bir güce sahip olduğu anlamına geliyordu. Köylüler küçük ve yalıtık parçalara ayrılmıştı ve örgütlenmeleri zordu. Troçki, Çar'ı yıkabilecek tek gücün işçiler olduğunu belirtiyordu. Güçlerinin neleri değiştirebileceğini öğrenen işçiler bundan vazgeçmek istemezler. Bu, devrimi daha ileriye götürebilecekleri ve işçi konseylerine dayanan sosyalist bir iktidar kurabilecekleri anlamına geliyordu. Troçki'nin teorisini 1917'deki iki devrim kanıtladı. Çar, Şubat ayında devrildi ve yerine bir hükümet geçti. Ardından, Rus devrimci Vladimir Lenin'in Bolşevik Partisi’nin önderlik ettiği Ekim Devrimi, işçi sınıfını iktidara getirdi. Troçki, devrim sırasında St Petersburg işçi konseyine önderlik etti ve aynı zamanda Ekim ayaklanmasının da kilit örgütleyicisiydi. Devrimci strateji ve taktiklerin hazinesi olan "Rus Devriminin Tarihi" adlı kitabında bu olayları yazdı. Troçki'nin teorisi bugün hala önemlidir. Kapitalizm dünyaya yayıldı, ama hala daha geri kalmış toplumlar mevcut. Arap Baharı sırasında çoğu insan devrimlerin, diktatörlükleri liberal demokrasilerle değiştirebileceğini savunuyordu. Devrimci sosyalistler ise haklı olarak Mısır'ın büyük işçi sınıfının, diktatör Hüsnü Mübarek'in düşürülmesinde belirleyici güç olacağını ifade ettiler. Fakat hareket bu noktada sonlanmak zorunda değildi. Mübarek'in düşürülmesiyle, işçilerin devrimini sosyalist yönde ilerletme potansiyeli ortaya çıktı. Troçki, Rus Devrimi'nin başarısının, onun Avrupa'ya yayılmasına bağlı olduğunu da anlamıştı. Tüm dünyada devrim için mücadele eden yeni Komünist partileri bir araya getiren Komünist Enternasyonal'in önde gelen isimlerinden biriydi. Ancak Avrupa'daki, yani Almanya'daki devrimler, yeterince büyük bir bağımsız devrimci önderlik olmadığı için başarısızlığa uğradı. Batı Avrupa'daki işçilerin çoğunluğu, değişimi parlamento aracılığıyla getirmek için kitlesel reformist partilere yöneldi. Troçki, işçilerin çoğunluğu hâlâ “reformizm” ile ilgilenirken, devrimci partilerin büyümesine yardımcı olacak kadar zengin bir strateji ve taktik geliştirdi. En önemli katkısı “birleşik cephe” oldu. Etkili olabilmek istiyorlarsa, devrimciler, reformistlerden bağımsız olarak örgütlenmek zorundadırlar. Ancak işçileri devrimci fikirlere çekebilmek için devrimciler de günlük mücadelelerde reformcuların yanında mücadele etmek zorundadırlar. “İşçi sınıfının birlikte eylem ihtiyacına mekanik olarak karşı koyan herhangi bir parti, kesinlikle işçilerin zihninde mahkûm edilecektir” diyordu Troçki. Almanya'da Nazilerin yükselişiyle uğraşmak, birleşik cephe ihtiyacını hiçbir yerde olmadığı kadar acil kıldı. Troçki, Alman Komünist Partisi'ni (KPD) duyduğu endişeler nedeniyle azarladı. “Faşizm iktidara gelirse kafataslarınızın ve omurgalarınızın üzerinden bir tank gibi geçecek” uyarısında bulundu. Troçki, faşistlerin hem reformist hem de devrimci örgütleri ezmek istediğini ifade etti. Fakat KPD, Stalin'in emperyalist dış politikasının bir aracı haline gelmiş ve onun girdiği dolambaçlı yolları izlemişti. Stalin,  Almanya'daki bir devrimin Rusya'daki karşı devrimi bir ölçüde açığa çıkaracağından korkuyordu.  Komünistler, sosyal demokrat işçileri “sosyal faşistler” olarak kınadılar ve Hitler'e karşı onlarla birleşmeyi reddettiler. KPD, Sosyal Demokratlara benzeyen işçilerle çalışmayı reddederken, işçi sınıfı üzerinde hâlâ önemli bir etkiye sahipti. Troçki'nin müttefikleri ise küçük ve tecrit edilmiş örgütlerdeydi. Neyse ki bugün faşizmle savaşan aktivistler – Yunanistan'dan İngiltere'ye - Troçki'nin yazılarından alınan dersleri uygulamaya koydular. Ve İngiltere’de ve Yunanistan’da faşistleri durdurmayı başardık.  Liderlik Toplumu dönüştürme gücüne yalnızca işçi sınıfı sahiptir. Bugün devrimciler Troçki'nin çalışmalarını geliştirmeli – ama aynı zamanda tutuculuğa da meydan okumalıdır. Troçki'nin pek çok güçlü yanı olduğu gibi aynı zamanda da bazı ciddi zayıflıkları vardı. Stalin'i “devrimin mezar kazıcısı” olarak nitelendirdi. Yine de Sovyetler Birliği'nin hala bir işçi devleti olduğunu ifade ederken, tepesinde işçilerin devirmek zorunda olduğu asalak bir klik olduğuna inanmaya devam etti. Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği'nin egemenliğine girdiğinde, Troçkistlerin çoğu, bu devletlerin aynı asalak kliklere sahip işçi devletleri olduğunu savundu. Ancak Doğu Avrupa'da hiçbir zaman başarılı bir işçi devrimi yaşanmamıştı. Troçkistler haklıysa o zaman sosyalizm, ille de işçilerin kendilerini bir devrim yoluyla özgürleştirmeleriyle ilgili değildi. Aslında Rusya, işçileri tıpkı patronlar gibi sömüren bir yönetici sınıfa sahip  “devlet kapitalizmi”  rejimine dönüşmüştü. Troçki bunları görecek kadar yaşamadı. Ancak, bugün sosyalizm mücadelesini ilerletmek için yazılarındaki kavrayışları hâlâ kullanabilir ve geliştirebiliriz. Toplumu değiştirmek için işçi sınıfı devrimine duyulan ihtiyaç, Troçki'nin zamanında olduğu kadar bugün de gereklidir. Socialist Worker’dan çeviren TN

1 2 3 4 5 6 İleri

Bültene kayıt ol