Karl Marx’ın devrimci geleneği

Marksizm 101- Neden işçi devletini savunuyoruz?

Sosyalizmi ilk merak etmeye başladığımda evde bulduğum İzmler Nedir? başlıklı bir kitabı okumaya başlamıştım. Kitaba göre sosyalizm, her şeyin devlet mülkiyetinde olmasını savunan, devleti öne çıkaran bir görüştü. Komünizm ise bu mülkiyetin daha diktatörce bir biçimiydi. Bir yandan eşitlik, adalet ve özgürlükten söz eden bir akımın devlete bu kadar vurgu yapmasını bir çocuk olarak yadırgamıştım doğrusu. O güne kadar bildiğim sosyalistler hep devlet tarafından düşman olarak görülmüştü. Durum böyleyken sosyalistler neden devleti savunsundu ki?  İyi ki, o günlerde o kitaba kanıp da sosyalizm ile ilgilenmekten vazgeçmemişim. Daha sonradan öğrendim ki yazılanların sosyalizm ile pek ilgisi yok. Evet, sosyalistler kapitalist devletin yıkılmasını ve yerini kolektif mülkiyete dayalı bir işçi devletinin alması gerektiğini savunuyor. Ancak bunun devleti yüceltmekle değil yok etmekle ilgisi var.  Günümüzde kendini tüm toplumun devletiymiş gibi gösteren devletler en temelde bir sınıfın, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran burjuvazinin toplumun diğer sınıfları üzerinde baskı kurmasının bir aracı. Kapitalist devlet asıl olarak bu sınıfın iktidarını sürdürmeye yarıyor. Bunu sadece baskı aracılığıyla yapmıyor, aynı zamanda toplumun büyük çoğunluğunu “hepimiz aynı gemideyiz” masalına ikna ederek de yapıyor. Bunun için de kendilerini “ulus” kutsaması üzerine inşa ediyorlar. Ancak ne zaman bu iktidar tehlikeye düşse devletin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. İşçiler hak aradığında, kadınlar eşitlik talep ettiğinde, ezilen uluslar kendi kaderlerini tayin etmek istediğinde, LGBTİ+’lar varlıklarının tanınmasını istediğinde yani ezilenler hak talep ettiğinde karşılarına çoğu zaman devlet dikilir.  Ezilenler elbette tarih boyunca mücadele etmiş ve devlet karşısında pek çok hak elde edebilmiştir. Burjuva devleti elbette çeşitli mücadelelerle daha demokratik kılınabilir ve kılınmalıdır. Ancak burjuva devlet aygıtı ve onun işleyiş biçimlerinden olan burjuva demokrasisi, nihai olarak gerçek bir demokrasiyle yani sömürünün ortadan kalktığı bir düzenle çelişmek zorundadır. Burjuva devlet, son tahlilde demokrasiye karşıdır.  Karl Marx, işçi sınıfının mücadelelerini odak noktasına alarak devletin sınıflar üstü olduğu fikrine saldırmıştı. İşçilerin ilk iktidar deneyimi olan 1871 Paris Komünü’nde işçiler kendi özyönetim organı olan Komün’ü kurmuş, Fransa ile savaş hâlinde olsalar da işçi iktidarını ezmek için o devletle beraber tavır alan Avrupalı kapitalist devletler tarafından ezilmişti. Marx, buradan yola çıkarak kapitalist devletin işçi sınıfı tarafından devralınamayacağını görmüştü. İşçi sınıfına, tamamen yeni türden bir devlet gerekliydi.  Bu devletin hangi aygıtlar üzerine yükseleceği, 20. yüzyıl başındaki devrimlerle daha da belirgin hâle geldi. Rusya’da Sovyet adı verilen işçi konseylerini kuran işçiler 1917 Ekim Devrimi’nde iktidarı ele geçirdi. Bu Lenin’in tabiriyle ‘tamamen yeni türden bir devlet’ti. Ekim Devrimi’nden ilham alan Almanya, Macaristan ve İtalya gibi pek çok Avrupa ülkesinde benzer konseyler kuruldu. Ancak bu devrimler Rusya’daki gibi başarıya ulaşamadı.  En demokratik burjuva devletinden çok daha demokratik olan işçi iktidarının amacı, tüm toplumu özgürleştirerek sınıf iktidarının kendisine son vermek ve devletin ortadan kalkması, devletsiz komünist bir dünya kurulmasıydı.  Rusya’da devrimin tek ülkeye sıkışması sonucu iktidara gelen Stalinist bürokrasi, kendisini egemen sınıf olarak örgütleyerek işçi devletini yok etti. Geriye İzmler Nedir? kitabındaki gibi devleti yücelten bir diktatörlük kaldı ve nihayetinde bu ve benzeri devletler yine işçilerin eylemiyle yıkıldı.  Sosyalistler, işçi konseylerine dayalı bir demokrasi ve bir gün devletin ortadan kalkacağı bir dünya için mücadeleye devam ediyor.

Lenin’in son mücadelesi

Lenin’in son yazıları ve son mektupları işçi sınıfı devrimcilerinin Rusya’da Stalinizme karşı mücadelesinin önemli belgelerinden birisidir. Bu yazılar Büyük Rus şovenizminin tehlikeli yükselişine dikkat çekiyordu.  16 Aralık 1922 günü şiddetli bir kriz geçiren Lenin’in yaşamının son ürünleri, kısa bir süre sonra toplanacak olan parti kongresine yazdığı bir mektup, ulusal sorun üzerine bu mektubuna yaptığı ekler, ‘Günlükten Sayfalar’, ‘Kooperatifler Üzerine’, ‘Devrimimiz’ ve ‘Az Olsun, Öz Olsun’ başlıklı makalelerden oluşmaktadır. ‘Kongre’ye Mektup’ aynı zamanda ‘Lenin’in Vasiyeti’ olarak bilinmektedir. Mektupların ezici çoğunluğu 1956’ya kadar yayınlanmadı. Lenin’in kongrede okunsun diye yazdığı mektupları kongre delegeleri göremediler. Lenin, mektupların ana öğesi olan Rus milliyetçiliğine, 1922 yılında ortaya çıkan iki olay üzerine yoğunlaşmaya başladı. Bunlardan birincisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşu, ikincisi ise Gürcistan sorunudur. Milli bir bürokrasi gelişiyor Parti politbürosu Ağustos 1922’de Rusya Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti (RSSFC) ile Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan cumhuriyetleri arasındaki sorunların incelenmesi üzerine bir komisyon kurdu. Komisyon adına bir rapor yazan Stalin, sovyet cumhuriyetleri arasında birlik öneriyordu. Stalin’in raporuna göre RSSFC hükümeti diğer cumhuriyetlerin de hükümeti haline gelmekteydi. RSSFC Halk Komiserleri Konseyi, Rusya Sovyet Kongresi Yürütme Komitesi, Rusya’nın çeşitli Halk Komiserlikleri diğer cumhuriyetlerin ilgili organlarının yerini almaktaydı. Stalin’in raporu açıkça Büyük Rusları egemen ulus haline getirmekteydi. Gürcistan Komünist Partisi Merkez Komitesi, Stalin’in önerisine şiddetle karşı çıktı. Stalin Gürcistan Merkez Komitesi’ne yolladığı bir telgrafta RSSFC iktidar organlarının bütün diğer cumhuriyetler için bağlayıcı olduğunu açıkça belirtti. Lenin’in rapora tepkisi ise daha da sert oldu. Gürcistanlı komünistlerin tepkisinden iki hafta sonra Lenin, Kamenev’e yazdığı bir notta “Biz kendimizi, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve diğerleri ile eşit görmekteyiz ve onlarla eşit bir temelde yeni bir birliğe, Avrupa ve Asya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’ne girmek istiyoruz” diyor ve ekliyordu: Birlik Hükümeti, Sovyet Yürütmesi kurulmalıdır. Lenin’in Kamenev’e gönderdiği not üzerine Stalin, Lenin’i ulusal sorun konusunda liberal olmakla suçladı. Bir hafta sonra Lenin politbüroya şu notu gönderdi: “Egemen ulusal şovenizme karşı ölümüne bir savaş ilan ediyorum. Birlik Merkez Yürütmesi kesinlikle Rus, Ukrayna, Gürcü vs. komiteleri tarafından rotasyonla oluşturulmalıdır.” Lenin’in uyanları Stalin tarafından pek dikkate alınmadı. Fakat buna rağmen yeni kurulan Birlik’in anayasası Stalin’in raporundaki önerileri gibi de gerçekleşmedi. Fakat, Büyük Rus şovenizmi ile ilgili asıl mesele Gürcistan sorununda doğdu. Yukarıda da belirtildiği gibi Gürcistan Parti Merkez Komitesi Stalin’in önerisine karşı çıkmıştı. İki çok eski Bolşevik’in önderliğindeki Gürcistan MK’sının tutumuna iki diğer Gürcü, Stalin ve Ordzhonikidze şiddetle saldırdılar. 22 Ekim’de Gürcistan MK’sı istifa etti, istifaları kabul edildi ve Ordzhonikidze yeni bir Merkez Komitesi tayin etti. Bütün bu gelişmeler içinde küçük bir olay, Lenin’in tüm ilgisini meseleye çekti. Tartışmalar sırasında Ordzhonikidze, eski bir Gürcistan MK üyesini tokatladı. Bunun üzerine Gürcistan eski MK’sı yeni bir araştırma açılmasını istedi. Stalin’in parti, devlet ve gizli polis aygıtı bu isteği hasır altı edemedi fakat Lenin’e ulaşmasını ellerinden geldiğince engellediler. Hastalığı bahane edilerek Lenin’in dışarıyla görüşmeleri engellendi, sadece günde 5 dakika yazı yazması emredildi. (Bu sırada Lenin yarı felç olmuştu ve yazı yazamamakta fakat dikte ettirmekteydi.) Gürcistan üzerine sorularına ise cevap verilmemesi emredildi. Bütün bunlara rağmen Lenin, ‘Kongre’ye Mektup’a ek olarak yazdırdığı ulusal sorun üzerine notlarında Büyük Rus şovenistlerini, Stalin ve Ordzhonikidze’yi şiddetle eleştirdi: “Bu gerçekten Büyük Rus milliyetçisi kampanyanın politik sorumluluğu tabii ki Stalin ve Dzerzhinsky'e yüklenmelidir.” Ölümünden çok kısa bir süre önce ise Gürcistanlı komünistlere gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “P.G. Mdivani, F.Y. Makharadze ve diğerlerine Kopyalar yoldaş Troçki ve Kamenev’e Çok gizli Sevgili yoldaşlar, Olayınızı bütün kalbimle izliyorum, Ordzhonikidze’nin kabalığına ve Stalin ve Dzerzhinsky’nin bu olaya müsamahasına haklı olarak infial içindeyim. Sizin için notlar ve konuşma hazırlıyorum.” Lenin aynı günlerde Troçki’den ise kongrede bu sorunu izlemesini ve Gürcistanlıları savunmasını istemektedir. Ne var ki Lenin kongreye katılamadı. Gürcü delegelere ‘notlar ve konuşma’ hazırlayamadı. Kongrede Troçki de Gürcüleri savunmadı. Böylece Büyük Rus şovenistleri kongreden kazasız belasız kurtuldular ve kısa süre sonra da Gürcü Merkez Komitesi’nin tamamını ‘milliyetçi’ oldukları suçlaması ile imha ettiler. Bürokrasiye karşı mücadele Lenin, elbette bu sorunun arka planında parti içinde gelişen bürokrasinin de farkındaydı. Esas olarak öncü, sınıf bilinçli işçilere güvenmektedir fakat onların da çok az olduklarını görmektedir. ‘Kongre’ye Mektup’a yaptığı 24 Aralık tarihli ekte politbüro üyelerinin her biri için tek tek görüşlerini belirtir. 25 Aralık’ta bu eke bir ek daha yapar ve Stalin’in Genel Sekreterlik görevinden alınması gerektiğini daha da şiddetle vurgular. Lenin’in mektubunun bu eki kongre delegelerine okunmaz. Basılmaz. Sadece politbüro üyelerinin bilgisi dahilinde kalır. Stalin yerinde kalır ve Lenin’in gözbebeği gibi korumaya çalıştığı parti birliğini, hemen hemen bütün eski Bolşevikleri imha ederek darmadağın eder. 1919-35 arasında seçilen 31 politbüro üyesinin 20’si ‘hainlikle’ suçlanarak imha edilir. Aynı oranlar daha da kabararak Merkez Komitesi, bölge ve alt bölge komiteleri için de geçerlidir. 1917-19 arasının Halk Komiserleri Konseyi üyelerinin 1926 sonrasında yaşayanlarının bir iki istisna hariç hemen hepsi gene ‘hainlik’ ile suçlanarak imha edildi. Ancak katliam sadece SSCB sınırları içinde kalmadı. Birçok partinin önde gelen liderleri 1936 ve sonrasında imha edildiler. Polonya, Baltık ülkeleri partileri dağıtıldı. 1919 Macar devriminin önderi Béla Kun kurşuna dizildi. Stalinist bürokrasi 1917 Ekim Devrimi’nin tüm kazanımlarını imha ederek, işçi sınıfının tüm şekillenmesini dağıtan bir karşı devrim sürecini nihayete erdirerek Rusya’da bürokratik bir devlet kapitalisti rejimi inşa etti. Doğan Tarkan * Bu yazı Sosyalist İşçi dergisinin 14. sayısında Doğan Tarkan’ın kaleme aldığı yazının kısaltılmış versiyonudur.

Lenin ve ulusal kurtuluş: Devrim için mücadele

Vladimir Lenin olarak bilinen Vladimir İlyiç Ulyanov 10 Nisan 1870’de Rusya’nın Simbirsk kentinde doğdu. Lenin, Bolşevik Parti’nin lideri olarak savaş, emperyalizm ve devlet üzerine yazdı. Her zaman bağımsız bir devrimci partinin gerekliliğini vurguladı, emperyalizm tarafından ezilenlerin, emperyalist efendilerine karşı çıkma ve eşit haklar talep ederek kendi kaderlerine karar verme hakkını destekledi. Kendi kaderini tayin hakkının, yani daha büyük bir devletin parçası olup olmamaya demokratik olarak karar vermenin, emperyalizme karşı mücadelenin merkezi bir parçası olduğunu savundu. Sömürge ülkelerde emperyalizmin kontrolünü zayıflatmak için savaşmak, kitlesel devrimci değişimleri tetikleyebilir. Ancak emperyalist uluslardaki işçileri ezilen ulusların davasına kazanmak da devrimci bilinç yolunda kritik bir adımdır. İşçilerin her türlü ulusal talebi sınıf mücadelesi açısından değerlendirmeleri gerekir. Lenin için ezenin tarafında olmak hiçbir zaman seçeneklerden biri olmamıştır. Ama ezilen bir ülkenin içindeki mücadele geçici olarak kapitalistlerin önderliğindeki ulusal hareketlerin liderleriyle aynı tarafta yer almayı gerektirebilir. İşçiler böyle bir durumda emperyalizme karşı onlarla birlikte dururken, bağımsız sınıf çıkarlarını korumaya devam etmelidirler. Ezilen ulusların işçilerini birleştirmek ve işçilerin uluslararası mücadelesini inşa etmek sosyalistlerin işidir. Lenin 1914’te başlayan dünyanın en ölümcül savaşının arifesinde ulusal kurtuluş sorunu ile ilgilendi. O dönemde “ulusların hapishanesi” olarak bilinen Çarlık Rusya’sında nüfusun yüzde 57’sini ulusal azınlıklar oluşturuyordu. Avusturya Sosyalist Partisi’nin hattı her ulusun kültürel ve dilsel özerkliğinin tanınacağı vaadini içeriyordu. Aynı zamanda ulus temelli belirlenecek bölgelerden oluşan bir federasyon kurulması ile bu şekilde belirlenmemiş bölgelerdeki azınlıkların haklarını koruyacak yasalar çıkarılması çağrısında bulundu. Bu şekilde ulusal sorun, var olan imparatorluk sınırları içerisinde çözülecekti. Lenin ise İmparatorluğu tamamen yok etmek için ulusal kurtuluş mücadelesinin nasıl kullanılabileceğiyle ilgilendi. Ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını destekliyordu. Lenin sosyalistlerin ulusal azınlıklar arasındaki emperyalizm karşıtlığının devrimci hareketin inşası için kullanılmasını savundu. Ona göre imparatorluklar bölünmeliyken, işçiler birliklerine vurgu yapmalıydılar. Bunun merkezinde de devrimci örgüt yer alıyordu. Lenin ulusal kurtuluş konusundaki en şiddetli tartışmalarından birini Polonyalı-Alman devrimci Rosa Luxemburg ile yürüttü. Hem Lenin hem de Luxemburg, Karl Marx ve Friedrich Engels’in ulusal kurtuluş konusunda yazdığı özgün yazıları incelediler ve onları kendi dönemlerine uyarladılar.  Marx’ın döneminde devrimci ayaklanmaları bastıran temel güç Çarlık’tı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Polonya, Rusya’nın ekonomik bir müttefiki haline geliyordu ve bu yüzden Polonya egemen sınıfı bağımsızlık kazanmaya çalışmıyordu. Luxemburg’a göre, Polonya işçi sınıfı da Rusya’dan ayrılmayı savunmuyordu. Luxemburg’un vardığı sonuç, kapitalizmde ulusal bağımsızlık mücadelesinin değer taşımadığı oldu. Sosyalizmde ise ulusal bağımsızlık sloganlarına ihtiyaç olmayacaktı, çünkü işçiler ve halklar uluslararası birliği sağlamış olacaklardı. Luxemburg, yukarıdan milliyetçi talepleri –bir anlamda Polonyalı kapitalistlerle aynı hizaya gelecek biçimde–  savunan Polonya Sosyalist Partisi’nin sağ kanadıyla çatışıyordu. Sonuç olarak, Polonya ulusal hareketini desteklemenin kapitalist sınıflarla yan yana gelmek anlamına geldiğini düşünüyordu. Böylesi bir ittifakı engellemek için Luxemburg, Polonya ulusal kurtuluşunun ilerici bir nitelik taşıdığını inkâr etti.   Lenin bu konuda Luxemburg’a katılmıyordu. Şöyle yazdı: “Neden, diğerlerine kıyasla en fazla sayıda ulusu ezen biz Büyük Ruslar, Polonya’nın, Ukrayna’nın ve Finlandiya’nın ayrılma hakkını inkâr edelim?” (…) “Yapılması gereken Rusya’da ezilen ulusların ayrılma hakkına, Polonya’da ise birleşme özgürlüğüne vurgu yapmaktır.” Luxemburg ulusal kendi kaderini tayini sınıf mücadelesiyle bağdaşmaz görürken, Lenin kritik bir biçimde onu sınıf mücadelesine doğru kanalize etmeyi umdu.  Bolşeviklerin içinde bile, Nikolay Buharin gibi önde gelen devrimciler kendi kaderini tayin hakkına karşı çıktılar. Lenin 1914’te şöyle cevap veriyordu: “Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği baskıya karşı yöneltilmiş genel bir demokratik içerik taşır ve bizim koşulsuz olarak desteklediğimiz de bu içeriktir.” (…) “Başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olabilir mi? Hayır olamaz.” Kendi kaderini tayin hakkı için mücadele etmek, ezen ülkenin işçi sınıfının ve ezilen ülkenin, gerici fikirlerle savaşmasına katkıda bulunur. Bu yüzden kendi kaderini tayin hakkını savunmak her zaman spesifik bir ulusun emperyalist ülkeden ayrılmasını savunmak anlamına gelmez. Polonya’nın durumunda ise Lenin işçilerin ulusal bir devlet talep etmekten kaçınabileceğini söyler. Ama Rusya’da sosyalistler, Polonyalı işçilerin isterlerse ayrı bir devlete sahip olma hakkı için savaşmalıdırlar.   Ezilen bir ulusun ulusal hareketinin mücadelesi, uluslararası sınıf mücadelesini canlandırma gücüne de sahiptir. Bunun nedeni, egemen sınıfları zayıflatabilmesidir. Lenin bunu vahşi Britanya baskısına karşı İrlandalıların 1916 ayaklanmasında görmüştü. Ezen ülkelerdekilerin, ezilen ülkelerin kendilerini ezenlerden kurtulmaları için mücadele vermeleri gerekiyordu: “Eğer sosyalizme ihanet etmek istemiyorsak, başlıca düşmanımız olan büyük devletlerin burjuvazisine karşı her türlü ayaklanmayı desteklemeliyiz, yeter ki bu ayaklanma gerici sınıfın bir hareketi olmasın.”  Bu mücadele böylece işçileri bir araya getirebilirdi. Kaçınılmaz olarak gerici güçleri de kapsayacak olan ulusal kurtuluş mücadelelerine liderlik etmek ve bu mücadeleleri sosyalizme yönlendirmek, devrimcilerin işiydi. Bunun yerine milliyetçilik temelinde bir ayrımı kızıştırmak ise tam ters etkide bulunacaktır. Eğer ezilen ülkenin işçileri, ezen ulusta hiç kimsenin kendilerinin eşit olma hakkını savunmadığını görürlerse, kendi egemen sınıflarının öncülüğünde milliyetçiliği destekleyeceklerdir. Ama ezen ulusun işçilerinin, onların kendi kaderlerini tayin hakkını desteklediğini görürlerse bu durum birliğe götürür. Ezen ülkenin sosyalistlerinin işi egemenlere karşı hem kendi işçi sınıfında hem de ezilen ülkede uluslararası birliği teşvik etmektir.  Lenin’in teorisi devrimci Rusya’da pratiğe döküldü. Ekim Devrimi’nin ilk günlerinde yeni hükümet Rusya Halklarının Hakları Deklarasyonu’nu yayınladı. Birkaç gün içinde Bolşeviklerin liderliğindeki hükümet Finlandiya’nın bağımsızlık hakkını tanıdı. Bunu Litvanya, Estonya, Transkafkasya, Belarus, Moldova, Letonya ve Ukrayna izledi. Süreç sorunsuz bir şekilde işlemedi ve bazı durumlarda ulusal hareketlerin liderliğini gericiler yaptığı için Bolşevikler tereddüt ettiler. Ama daha önce Rusya İmparatorluğuna tabi olan tüm halkların ulusal haklarına saygı duydular.  Sosyalistler emperyalizme karşı hareketi, bu hareket hangi araçları kullanırsa kullansın desteklemeli, aynı zamanda işçi sınıfı iktidarı için de uluslararası hareketi inşa etmelidirler. Isabel Ringrose Socialist Worker’dan çeviren: Onur Devrim

Lenin'den öğrenmeye devam etmek

Yüz sene önce ölmüş bir kişiliğin fikirlerinin bugün bir anlamı var mı? Hele ki bu kişiliğin ismi, 20. yüzyılda koca bir dönemde hüküm sürmüş diktatörlüklerle özdeşleştirilmişse.  Söz konusu Lenin olduğunda, onun devrimci fikirlerinden öğrenmek, bugünü anlamak için, Lenin’in sık sık Marx’a başvurduğu gibi Lenin’e başvurmak kaçınılmaz oluyor. Bunun nedenini anlamak için Rosa Luxemburg’un 1906’da yayınladığı, Rusya’da 1905’te patlayan işçi isyanını analiz eden Kitle Grevleri, Politik Parti ve Sendikalar broşüründe parmak bastığı noktaya dönmeliyiz: “Sınıf duygusu ve sınıf bilinci sanki ilk kez bir elektrik şokuyla uyanmış gibiydi… Milyonlardan oluşan işçi sınıfı kitleleri, aniden ve çok net bir şekilde, on yıllardır kapitalizmin zincirleri içinde sabırla katlanmak zorunda kaldıkları toplumsal ve ekonomik varoluşun aslında ne kadar dayanılmaz olduğunu anlamışlardı… Böylece bu zincirler kendiliğinden sarsılmaya başladı.” İşte Lenin, tüm çağdaşları arasında, kapitalizmin yarattığı acılar içinde çırpınan işçi sınıfının çok özel bir yeteneği olduğuna, milyonlarca işçinin sabırla katlandığı düşünüldüğü toplumsal ve ekonomik cendereye karşı elektrik şokuyla uyanmış gibi tepki verebileceğini söyleyen en önemli devrimci liderdi. Bu yüzden de tüm yaşamını bu sıçrayışa yardımcı olmaya ve bu sıçrayış anında hareketin kapitalizmi alaşağı edeceği bir örgütsel şekillenmeye sahip olması için adadı. Elbette Lenin sadece bir yoğunlaşma ve adanmayla anlaşılamaz. Çünkü bu keskin kavrayış, kapitalizmin Marksist analizine bağlı olarak ulaşılan keskin bir kriz teorisine bağlı. Engels, Komünist Manifesto’da şöyle özetliyor bu durumu:  “…büyük ölçekli sanayinin gelişiminin, ilk olarak şimdiye dek duyulmamış ölçüde sermaye ve üretici güçler yarattığı ve kısa bir süre içinde bu üretici güçleri sınırsız bir ölçüde artıracak araçların mevcut olduğu zaman; ikinci olarak büyük halk kitleleri giderek proleter olurken ve durumları, burjuvanın servetinin artmasına ters oranlı biçimde sefalete sürüklenip dayanılmaz hale gelirken, bu üretici güçlerin birkaç burjuvanın elinde toplandığı zaman;  üçüncü olarak bu, kolaylıkla artırılabilecek güçlü üretici güçler, her an toplumsal düzende son derece şiddet içeren karışıklıkları tahrik edecek biçimde özel mülkiyete ve burjuvaziye sığmayacak denli büyüdüğü zaman,  özel mülkiyetin yok oluşu sadece mümkün olmakla kalmaz, kesinlikle gerekli hale de gelir. Kapitalizm, krize meyilli bir üretim tarzı ve bu kriz dönemlerine işçi sınıfı ve yoksulların tepki göstermesi kaçınılmazdır. Lenin’in, bu tepkinin “olağan mücadele sınırları” içinde kalmasını bekleyenler ve ezilenlerin kızgınlığını parlamanter yollarla çözmeyi düşünenlerden temel farkı, krizleri kapitalizmin sınırları içinde kalarak aşmanın mümkün olmadığını düşünmesiydi. Bu, kapitalizmin sonuçlarına karşı mücadelenin sürekli olarak kapitalizmin bizzat kendisine karşı mücadeleden neden ayrılmayacağını gösteren bir perspektifti. Şu anda sabrediyor görünse de ilk bulduğu fırsatta harekete geçecek kitlelerin eyleminin nihai hedefine ulaşması için bu devrimci perspektifle anlaşmış ve kitle hareketlerinin kopmaz parçası olan öncü işçilerin, mücadelelerin aktivistlerinin yıllar içinde inşa edilen ısrarlı çabasının örgütsel biçimine ihtiyaç vardır.  Lenin’e yönelik itibar katli girişimleri Lenin’e yönelik ısrarlı bir kara çalma var. Burjuvaziyi mazur gösterenler tarafından gerçekleştirilen bu kara çalmanın çok önemli olduğunu ve bunun “hatırı sayılır miktarda kişisel karakter katli içer”diğini söyleyen -geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz- büyük devrimci Marksist John Moulyneux, asıl suçlamanın, Leninizmin neredeyse kaçınılmaz biçimde Stalinizme yol açması ve bu sürekliliğin temel unsurunu da Leninist Parti’nin oluşturması yönünde olduğunu söylüyordu. Bu, Türkiye’de de sosyalist solun Lenin’den kaçınmak için arkasına sığındığı asli gerekçe oldu. Daha önce de yazdığım gibi, 1990’ların başında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyalist sol, sosyalizmin sorunlarını tartışmaya başladı. Bu kaçınılmazdı, zira sosyalizm duvarın altında kalmıştı. Duvarın altından çıkış için akla gelen ilk formül ise çoğulculuk olmuştu. Çoğulculuk tartışması giderek demokrasiye, demokrasi de sosyalist demokrasi tartışmasına büründü. Sosyalist demokrasi tartışmalarıyla Doğu Bloku rejimlerinin yıkılışını açıklamaya çalışmak, iki yanlışı aynı anda yapmaya neden oldu. Yanlışlardan birisi, 1960’ların sonu ve 1970’ler, hatta 1980’ler boyunca mücadele eden örgütlü sol güçlerin örgütlenme modelinin, Leninist parti anlayışının bir ürünü olarak kavranması, böyle kodlanması ve bu örgütlerin ezici çoğunluğunun sahip olduğu monolitik yapıdan Bolşevik Partisi’nin örgütlenme anlayışının sorumlu tutulmuş olmasıydı. İkincisi ise Doğu Bloku rejimlerinin tek parti diktatörlüğü yerine çoğulcu bir sosyalizmi tercih etselerdi, çökmekten kurtulma şansı taşıdıklarının düşünülmesiydi. Bu, aynı zamanda, çöken rejimlerin şu ya da bu derecede Leninist partilerin diktatörlüğü altında hareket eden şu ya da bu derecede sosyalist toplumlar olduğunu da kabul etmek anlamına geliyordu. Devrime uyarlanmanın önemi Oysa II. Dünya Savaşı sonrası sol, Leninizm’in sadece adını sahiplenen ama Stalinist bürokrasinin Rusya’daki egemenliğini savunan garip durum içindeydi.  Doğu Bloku rejimlerinin kapitalist karakterini anlayamayan, bu rejimlerin, Lenin’in ve 1917’de iktidarı ezilenlerin ellerinde toparlayan işçi devriminin politik mirasını imha ederek yükseldiğini kavrayamayan solun, sosyalizmi savunmak niyetiyle kapitalizmin daha donuk bir türünü savunması karmaşık süreçler yarattı.  Ama bu kargaşanın sorumlusu elbette Lenin değildi. Kendi bürokratik örgütlenme anlayışlarına ya da bürokratik devlet kapitalisti rejimlerin savunusuna gerekçe yaratmak için Lenin’i çarpıtanlarla bu çarpıtmayı Lenin’in gerçekte savunduğu fikirlerin ve inşa etmeye çalıştığı devrimci kitlesel örgütlenmenin yerine ikame etmeyi tercih edenlerin yaptıkları basitçe, hepimizin, işçi sınıfının, öncü işçilerin her gün yeniden devrime uyarlanmasını engellemek oluyor.  Lenin, devrime uyarlanmanın en önemli politik ve örgütsel hamle olduğunu düşünüyordu. Bu uyarlanma süreci bütünüyle demokratik ilişkileri esas alıyordu.  Tarihin gördüğü en demokratik örgüt, açık arayla Lenin dönemindeki Bolşevik Partisi’dir. Devrime uyarlanmanın, demokratik ve merkeziyetçi süreçleri aynı anda işletmek dışında bir yolu yoktur. 2024 yılı içinde Sosyalist İşçi’de sık sık Lenin’in fikirlerinin güncel önemini işlemeye devam edeceğiz.

Yüzüklerin Efendisi: İtalyan faşistleri Tolkien’ı nasıl sahiplenmeye çalışıyor?

Nasıl oldu da farklı ırkların ortak bir düşmana karşı bir araya gelmesini anlatan bir hikâyenin alışılmadık kahramanı Frodo Baggins, faşistlerin poster çocuğu haline gelebildi?  İtalyan Kültür Bakanlığı, J. R. R. Tolkien’ın 50.nci ölüm yıldönümü vesilesiyle bir sergi düzenledi. Serginin 15 Kasım 2023’teki açılışını bizzat faşist başbakan Giorgia Meloni yaptı. Meloni bir gençlik eylemcisiyken o ve arkadaşları, Frodo gibi takma isimler kullanıyor, hobbit gibi giyinerek okulları ziyaret ediyorlardı. “Boromir’in borusunun sesiyle” toplanıp Yüzüklerin Efendisi temalı faşist üye kazanma sohbetleri yapıyorlardı. Meloni, “Bence Tolkien muhafazakarların neye inandığını bizden daha iyi anlatabilirdi” diyor; “Yüzüklerin Efendisi’ni fanteziden çok, kutsal bir metin olarak görüyorum.”  Bu bir parça utanç verici, sağcı bir kostümlü canlandırmadan ibaretmiş gibi gözükebilir. Ama bu sözler İtalyan aşırı sağının şiddete eğilimli unsurları için ciddi anlamda, satır arasına gizlenmiş ve herkes tarafından değil, sadece belirli terimlerin ne anlama geldiğini bilenler için özel bir anlamı olan ifadeler içeriyor. Tolkien’ın kırsal evreni, huzurlu orman krallıklarını fabrikalarda çalışan siyah ve vahşi ork sürülerine karşı koruyan erdemli beyaz iyi insanlarla doludur. Dolayısıyla pek çok gerici için güvenli bir bölgedir. Ancak İtalya’da Frodo Baggins’in maceraları ciddi bir mesele.  İtalyan faşistleri 1970’lerde yeniden örgütlenmeye çalıştıklarında, temel iddiaları Nazi dehşetinin sorumlusu olan babanızın kuşağındaki faşistler gibi olmadıklarıydı. Daha basit dönemlere özlem duyan dedenizin dedesinin faşistleriydiler. Yüzüklerin Efendisi İtalyancaya ilk olarak 1971’de tercüme edildi. Kitaba önsözünde sağcı Elémire Zolla, “Yüzüklerin Efendisi modern dünyanın tümüyle reddi olarak görülmesi gereken daimî bir felsefeyi temsil eder” diye yazmıştı. Genç faşistler kendilerini, kral olmak için doğmuş ama malını mülkünü kaybetmiş Aragorn gibi gördüler; kendilerine saygı duyan bir halk üzerinde aristokratça hüküm sürmek kaderlerinde yazılıydı. Başka faşistlerse kendilerini dışarıdaki güçlerin tehdit ettiği saf, kahraman hobbitler olarak gördüler.  Faşist gençlik lideri Generoso Simeone’nun sözleriyle onlar “efsanevi Orta Dünya’nın sakinleriydi; ejderhalarla, orklarla ve diğer yaratıklarla uğraşıyorlardı.” Böylece Kamp Hobbit festivalini başlattılar. Bu festivalde Yüzük Kardeşliği müzik grubu marşları haline gelen “Yarın Bizimdir” şarkısının da dahil olduğu şarkılar çaldı, bu şarkı Cabaret müzikalinde çalınan ürkütücü Hitler Gençliği şarkısına gönderme yapıyordu; bu şarkı geçmişte de bugün de her çalındığında Nazi selamlarıyla dinleniyor. Aynı zamanda adını Rohan’ın prensesinden alan Èowyn isimli bir kadın dergisi yayınladılar.  Nazilerle bağlantılı bir İtalyan felsefeci olan Julius Evola’nın hayranlarıydılar. Ona göre ilerleme ve eşitlik zehirli yanılsamalardı, onların yerine güçlü olanın yıkıntıların üzerinde ayağa kalktığı şiddete dayalı bir ırksal hiyerarşi konulmalıydı. Evola, “Şimdiden sallanmakta olanın, dünün dünyasına ait olanın yıkılmasına katkıda bulunmak, onu destekleyerek varlığını suni bir şekilde sürdürmesini sağlamaktan daha iyi olabilir” diyordu. 1970’lerde Kamp Hobbit’e katılanlar, sokak çatışmalarına da katılıyor, devlet desteğiyle tren istasyonlarını bombalıyor ve ülkeyi topyekûn bir krizin içine sokmaya çalışıyorlardı. 1000’den fazla insan öldürüldü. Bu “üçüncü yol” arayışı –ne komünizm ne kapitalizm, bunların yerine Shire (Yüzüklerin Efendisi’nde hobbitlerin yaşadığı bölge -çn)– sonuçta faşistlerin seçimlerde kısıtlı bir oy almalarına neden oldu. Bu yüzden kapitalizme olan karşıtlıklarından vazgeçtiler, terörizmi azalttılar ve Hristiyanlığı yeniden benimsediler.  Bu eski sirkeye yeni şişe bulma süreci Avrupa aşırı sağının pek çok yapısında işledi. Bazıları ise o yoldan gitmek istemedi ve şimdi CasaPound adını kullanan gruplara katıldı; CasaPound ismini faşist şair Ezra Pound’dan alıyordu. Meloni’nin İtalya'nın Kardeşleri partisi “Tanrı, Anavatan, Aile” sloganıyla kuruldu. Ancak faşistler kaypaktır. Piyasaları ve AB’yi yatıştırmakla geçen bir yılda, aynı zamanda kendi kökenlerine göz kırpan retoriklerini sürdürdüler. Yani bu sergi Meloni’nin köklerinin hatırlatılmasına hizmet ediyor.  “Tolkien’ın güç yüzükleri olarak adlandırdığı düşmanı yok edin” çağrılarında küresel finansal seçkinler kastediliyor. Tolkien’ın ırklarının “özgünlük değeri” olduğunu söylemek, korunması gereken kültür ve kimliklere işaret ediyor. Daha sonra –hobbitler, Elfler ve cüceler gibi– İtalyanların da eşsiz olduğu belirtilerek, onların kimliklerini tehdit eden ötekiler karşısında korunmaları gerektiği anlatılıyor veya İtalya, Yüzüklerin Efendisi dünyasında, bir zamanlar büyük bir insan ulusu olan ama ahlaksızlık yüzünden yıkılan Númenor’a benzetiliyor. Bunların hiçbirinin nedeni başka referans noktalarının yokluğu değil, özellikle bunlara atıf yapılıyor.  Tolkien numarası, gelenekselcileri kendi yanına çekmenin bir aracı. Tüm komediye rağmen, Orta Dünya’nın yeniden canlandırılması bir sergiden ibaret değil; tıpkı Mussolini’nin doğum günü partisi veya bir karakola asılan Duce’nin resmi gibi bir eylem. 

Marx'ı göz ardı etmeyin

Son birkaç on yıldır, önemli felsefi, tarihi, politik ve ekonomik eserlerin ve tabii ki belki de dünya tarihinin en popüler siyasi manifestosu olan Komünist Manifesto'nun yazarı Karl Marx'ın düşüncelerine ve eserlerine olan ilginin yeniden canlandığına tanık oluyoruz. Bu canlanma, büyük ölçüde neoliberalizmin dünya çapındaki yıkıcı sonuçlarından – benzeri görülmemiş düzeyde bir ekonomik eşitsizlik, toplumsal çürüme ve hoşnutsuzluğun yanı sıra, gezegeni bir iklim felaketinin eşiğine yaklaştıran yoğun çevresel bozulma– ve liberal demokrasinin resmi kurumlarının giderek büyüyen bu toplumsal sorunlar listesini çözememesinden kaynaklanmakta. Peki, Marx günümüzün kapitalist dünyasını karakterize eden sosyo-ekonomik ve politik durum karşısında hâlâ güncelliğini koruyor mu? Ya Marx'ın Avrupamerkezci olduğu ve sömürgecilik hakkında söyleyecek çok az şeyi olduğu ya da hiçbir şey söylemediği iddiasına ne demeli? Kanada Toronto'daki York Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü olan ve Marx'a olan ilginin yeniden canlanmasında rol oynayan önde gelen Marksist akademisyen Marcello Musto, Truthout'a verdiği röportajda Marx'ın bugün hâlâ güncelliğini koruduğunu savunuyor ve aslında sömürgeciliğin etkilerini yoğun bir şekilde eleştirdiğini öne sürerek Avrupamerkezci olduğu iddiasını çürütüyor. Aşağıda, bu röportajdan kısa bir bölüm sunuyoruz. C.J. Polychroniou: Son on yıldır solcu entelektüeller arasında Karl Marx'ın kapitalizm eleştirisine olan ilgi yeniden canlandı. Fakat kapitalizm, Marx'ın zamanından bu yana çarpıcı biçimde değişti ve kapitalizmin, kendi mantığının işleyişinden kaynaklı çelişkileri nedeniyle kendi kendini yok etmeye mahkûm olduğu fikri artık entelektüel açıdan inandırıcı değil. Üstelik günümüzün işçi sınıfı hem sanayi devriminin işçi sınıfından çok daha karmaşık ve çeşitli hem de Marx'ın öngördüğü dünya çapındaki tarihsel misyonunu yerine getirmiş değil. Aslında, 1970’lerden 1990’lara kadar moda olan, Marksist sınıf analizi kavramına saldıran ve radikal siyasi eylemin maddi nedenlerini küçümseyen entelektüel bir duruş olan Post-Marksizmi doğuran da bu tür düşüncelerdi. Ama şimdi bir kez daha Marx'ın temel fikirlerine geri dönüş oluyormuş gibi görünmekte. Marx'a olan ilginin yeniden canlanmasını nasıl açıklamalıyız? Gerçekten de Marx bugün hâlâ güncel mi? Marcello Musto: Berlin Duvarı’nın yıkılışını Marx’ın eserlerine yönelik yirmi yıllık bir sessizlik yemini takip etti. 1990'larda ve 2000'lerde Marx'a olan ilgi son derece azdı, aynı şey yazılarının yayınlanması ve tartışılması için de söylenebilir. Marx'ın (artık Sovyetler Birliği'nin iktidar aygıtı işleviyle özdeşleştirilmeyen) eserleri, 2008'de, kapitalizm tarihindeki en büyük ekonomik krizlerden birinin ardından yeniden küresel ilgi odağı haline geldi. Prestijli gazeteler ve geniş okuyucu kitlesine sahip dergiler, Kapital'in yazarını ileri görüşlü bir teorisyen olarak nitelendirdi ve güncelliği bir kez daha teyit edildi. Marx hemen hemen her yerde üniversite derslerinin ve uluslararası konferansların konusu haline geldi. Yazıları kitapçı raflarında yeniden yer buldu ve kapitalizm yorumu giderek artan bir ivme kazandı. Son birkaç yılda Marx'ın bir siyaset teorisyeni olarak yeniden değerlendirilmesi de söz konusu ve ilerici görüşlere sahip birçok yazar, içinde yaşadığımız topluma bir alternatif inşa etmenin gerekli olduğuna inanan herkes için Marx'ın fikirlerinin vazgeçilmez olmaya devam ettiğini ileri sürüyor. Bu güncel "canlanma" yalnızca Marx'ın ekonomi politik eleştirisiyle sınırlı değil, aynı zamanda onun politik fikirlerini ve sosyolojik açıklamalarını yeniden keşfetmeye de açık. Kuşkusuz, Marx'ın işçi sınıfına ilişkin analizinin yeni bir çerçeveye oturtulması gerek zira farklı bir kapitalizm biçiminin gözlenmesiyle geliştirilmişti. Çağdaş sorunlarımızın birçoğunun yanıtı belki Marx'ta bulunamaz ama Marx temel soruları odağa alır. Bence günümüzdeki en büyük katkısı bu: Doğru soruları sormamıza, ana çelişkileri tespit etmemize yardımcı oluyor. Bence bu hiç de küçük bir şey değil. Marx'ın hâlâ bize öğreteceği çok şey var. Marx yazılarında son zamanlarda yeniden ilgi görmeye başlayan doğa, göç ve sınırlar gibi konuları tartışıyor. Marx'ın doğaya yaklaşımını, göç ve sınırlara bakış açısını kısaca anlatabilir misiniz? Marx, günümüzün politik gündemi açısından hayati öneme sahip olan ve geçmişte akademisyenler tarafından sıklıkla hafife alınan, hatta görmezden gelinen birçok konuyu inceledi. Marx'ın ekolojik soruna verdiği önem, son yirmi yılda Marx'ın eserleri üzerine yapılan bazı önemli çalışmaların odak noktasıydı. Marx'ın sosyalizm anlayışını yalnızca üretim güçlerinin (emek, araçlar ve hammadde) gelişimine indirgeyen yorumların aksine, Marx bugün ekolojik sorun olarak adlandırdığımız şeye büyük ilgi gösterdi. Marx, defalarca, kapitalist üretim şeklinin genişlemesinin yalnızca işçi sınıfının sömürülmesini değil, aynı zamanda doğal kaynakların yağmalanmasını da artırdığını savundu. "Kapitalist tarımdaki tüm ilerlemenin yalnızca işçiyi değil toprağı da soyma sanatında bir ilerleme" olduğunu söyledi. Kapital'de dünyanın bireylerin özel mülkiyeti olmasının, bir insanın başka bir insanın özel mülkiyeti olması kadar saçma olduğunu gözlemledi. Marx göç konusuyla da oldukça ilgiliydi ve son çalışmaları arasında 1877'de San Francisco'da Çinli göçmenlere karşı gerçekleştirilen pogromla ilgili notlar da vardı. Marx, göçmenlerin beyaz proleterleri aç bırakacağını iddia eden Çin karşıtı demagoglara ve işçi sınıfını yabancı düşmanı tutumları desteklemeye ikna etmeye çalışanlara esip gürlemişti. Tam tersine, kapitalizm tarafından üretilen zorunlu emek göçünün burjuva sömürüsünün çok önemli bir bileşeni olduğunu ve bununla mücadele etmenin anahtarının, işçilerin kökenlerine veya yerel ve ithal emek arasındaki farka bakılmaksızın, işçiler arasındaki sınıf dayanışması olduğunu gösterdi. Marx'a yönelik en sık duyulan itirazlardan biri Avrupamerkezci olduğu ve hatta sömürgeciliği modernitenin gerekliliği olarak meşrulaştırdığıdır. Ancak Marx, sömürgecilik teorisini hiçbir zaman ekonomi politik eleştirisi kadar kapsamlı bir şekilde geliştirmemiş olsa da örneğin Hindistan'daki İngiliz hâkimiyetini en açık ifadelerle kınadı ve sömürgeciliğin yıkıcı sonuçlarını göremeyenleri eleştirdi. Marx'ı bu konularda nasıl değerlendiriyorsunuz? Marx'ın eserlerinden bağlam dışı alıntılar yapma alışkanlığı, Marx'ın Avrupamerkezci olduğu mitine katkıda bulunan etkili bir kitap olan, Edward Said'e ait Oryantalizm'den çok öncesine dayanmaktadır. Günümüzde sıklıkla Marx’ın çok karmaşık tarihsel süreçlere ilişkin analizlerinin tamamen uydurma olan "yeniden inşalarını" okuyorum. Marx daha 1850'lerin başlarında, on yılı aşkın bir süre birlikte çalıştığı New York Tribune gazetesi için yazdığı (Said'in itiraz ettiği) makalelerinde bile, kapitalizmin temel özellikleri konusunda herhangi bir yanılsama içinde değildi. Burjuvazinin hiçbir zaman "bireyleri ve toplumu kana, pisliğe, sefalete ve yozlaşmaya sürüklemeden ilerleme kaydedemediğini" çok iyi biliyordu. Ama aynı zamanda dünya ticareti, üretim güçlerin gelişmesi ve üretimin bilimsel olarak doğa güçlerine hükmedebilecek bir şeye dönüşmesi yoluyla, “burjuva sanayi ve ticaretinin, yeni bir dünyanın maddi koşullarını yaratacağına" ikna olmuştu. Bu düşünceler henüz 35 yaşında, gazeteye yazı yazan bir adamın sahip olduğu eksik ve saf bir sömürgecilik tasavvuruydu sadece. Marx daha sonra Avrupalı olmayan toplumlar üzerinde kapsamlı araştırmalara girişti ve ateşli sömürgecilik karşıtlığı daha da belirgin hale geldi. Marx'ın eserlerinin hiçbir yerinde Doğu ve Batı toplumları arasında özcü bir ayrım yapıldığına dair bir ima yoktur. Nitekim Marx'ın sömürgecilik karşıtlığı, özellikle de bu olgunun gerçek köklerini anlama yeteneği, Brezilya'dan Asya'ya kadar teorilerine yönelik yeni ilgi dalgasına katkıda bulunuyor. Truthout.org'daki röportajdan kısaltarak çeviren: Irmak Yavlal

Emperyalizm, rekabet ve şiddet

Emperyalizm, büyük devletlerin küçük devletlere hükmetmesinden daha fazlasıdır. Kapitalist rekabetin bir sonucudur. Isabel Ringrose yazdı. Acımasız, vahşi ve ölümcül. Bu kelimeler, İsrail'in Filistinlilere saldırısının ardındaki sistemi özetliyor. Pek çok kişi böylesi bir dehşeti üreten yapıyı tanımlamak için emperyalizm kelimesini kullanıyor ve bu doğru. Ancak bu terim birçok farklı şekilde kullanılmaktadır.  Yaygın kullanımlarından biri, büyük devletlerin küçük devletlere zorbalık ve baskı yaptığı süreci tanımlamaktır. Bir diğeri ise büyük güçlerin daha zayıf ülkelerin hammaddelerini ve diğer kaynaklarını ele geçirme ya da kontrol etme çabasıdır. Her ikisi de emperyalizmin özellikleri. Ancak marksistler için emperyalizm, Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda ortaya çıkan ve o zamana kadarki tarihin en korkunç katliamına yol açan kapitalizmin özel bir aşamasıdır. Kapitalizmin özel aşaması Emperyalizm rekabetten, rakip kapitalist devletlerin ekonomik ve çoğu zaman askeri olarak egemenlik kurma mücadelesinden ayrılamaz. Rus devrimci Vladimir Lenin Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kısa kitabını 1916 yılında savaşın ekonomik temellerini ve kapitalist devletler arasındaki küresel çatışma sisteminin özelliklerini açıklamak için yazmıştı. "Emperyalizm dünyanın bölünmesi demektir" ve "Bir avuç çok zengin ülkenin yüksek tekel kârları için" demişti. Patronların ve devletlerin birbirleriyle işbirliği yapacağını, barış için bir güç haline geleceğini savunanların aksine Lenin, çatışan emperyalistler arasındaki herhangi bir güç dengesinin yalnızca geçici olabileceğini söyledi. Bir devletin ya da devletler grubunun ekonomik ağırlığı değiştiğinde, yeni kanlı mücadeleler patlak veriyor ve dünya pazarını barışçıl bir şekilde bölüşmek için yapılan her türlü anlaşmayı yok ediyordu. Kapitalizmin ilk aşamalarında nispeten küçük şirketler birbirleriyle çoğunlukla iç pazarda rekabet eder.  Ancak rekabet süreci sonucu bazıları rakiplerini ezer. Galipler daha büyük, daha güçlü ve uluslararası alanda genişlemeye hazır duruma gelir. İç pazarın ötesine geçtiklerinde, sorunsuz kâr elde edebilmek için devletten destek isterler.  Bazen ticaretin önündeki engelleri yıkmak ya da "yardımcı olmayan" yöneticileri temizlemek için silahlı güç de talep ederler. Emperyalizm, ekonomik ve jeopolitik rekabetin kaynaşmasıdır. Ve devletlerin savaş çığırtkanlığı da ekonomik sistemlere dayalıdır. Birinci Dünya Savaşı'ndan elli yıl önce Britanya baskın endüstriyel güçtü. Ancak savaş öncesinde Almanya ikinci büyük ekonomi olarak meydan okuyordu. Almanya ve diğer devletler Britanya'ya askeri ve ekonomik olarak başkaldırdı. On dokuzuncu yüzyılın sonundaki Berlin Kongresi'nde olduğu gibi bazı noktalarda, tüm güçler Afrika'yı aralarında paylaşma konusunda anlaşabilirlerdi - tabii ki hiçbir Afrikalıyı dahil etmeden.  Ancak ganimet bu şekilde paylaşılarak neredeyse tükendiğinde, yeni bir genişleme ancak başka bir devletten alınarak gerçekleşebilirdi.  Hiçbir devlet hakimiyet ve kontrol alanlarını "dondurmakla" yetinmedi. Bunun yerine ekonomik birikimleri dünya savaşına yol açtı. İngiltere ve müttefiklerinin 1918'deki zaferi diğerlerini bir süreliğine geri püskürttü.  Ancak diğer Avrupalı güçlerin ve özellikle de ABD'nin yükselişini sonsuza kadar engelleyemezdi. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Rus devrimci Leon Troçki'nin yazdığı gibi, "Savaş sırasında ABD'nin muazzam ekonomik üstünlüğü gelişti ve tüm boyutlarıyla ortaya çıktı. Bu ülkenin denizaşırı bir taşralılık aşamasından çıkması, Britanya'yı aniden ikinci sıraya itti." Siyasi yapılar, ekonomik güç ve uluslararası kontrol arasındaki bu uyumsuzluk İkinci Dünya Savaşı'nın temelini oluşturdu. Ve bu savaş ABD ile emperyalist rakibi SSCB'nin yükselişini hızlandırdı. 1939 gibi geç bir tarihte ABD askeri güç sıralamasında 19. sıradaydı ve Portekiz'in gerisindeydi. Ancak o zamandan 1941'in sonlarında savaşa girmesine kadar geçen sürede ABD silahlı kuvvetlerini sekiz kat artırarak 1,5 milyon kişiye çıkardı. Emperyalizmin değişmez özellikleri vardır, ancak aynı zamanda çok önemli biçimlerde değişir ve dönüşür. Bir aşamada "çok kutuplu" bir dünyada altı ya da daha fazla emperyalist ülke birbiriyle kapışır hale gelmişti.  İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra iki büyük blok karşı karşıya geldi. ABD, diğer devletleri ya ekonomik baskı ya da şiddet yoluyla kendi iradesine boyun eğmeye zorladı. Seçimleri ayarladı, tehdit gibi görünen liderleri ortadan kaldırdı ve egemenliğini sağlamak için askeri birlikler gönderdi. Örneğin ABD, ülkenin petrol endüstrisini millileştirdiği için 1953 yılında Muhammed Musaddık hükümetini devirdi. Vietnam'da yıllarca süren savaşta 1,5 milyon Vietnamlıyı ve komşu Kamboçya'da yüz binlerce insanı öldürdü. Bu arada SSCB de 1968'de Çekoslovakya'yı işgal etti ve işçi ayaklanmalarını bastıran dostlarını destekledi.  Rusya'daki devlet kapitalizmi ve ABD'deki kapitalizm, her birini diğerinden daha fazla sanayi üretimi yapmaya ve daha fazla jeopolitik nüfuz elde etmeye itti. İki blok arasındaki Soğuk Savaş, zaman zaman nükleer silahların da kullanıldığı sıcak bir savaşa dönüşme tehlikesine sahne oldu. İşçiler ve yoksullar her yerde kaybetti.  Bu nedenle Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin içinden geldiği siyasi gelenek "Ne Washington ne Moskova, Uluslararası Sosyalizm" sloganını öne çıkardı. Soğuk Savaş sona erdiğinde ABD egemen süper güçtü. Fakat bu, neoliberalizmin bazı destekçilerinin öngördüğü gibi "tarihin sonu" olmaktan çok uzak bir durumdu. Ekonomik güç kayması devam etti. 1980 yılında Rusya küresel imalatın yüzde 14.8'ini üretiyordu; bu oran ABD'nin yüzde 31.5'lik payının yaklaşık yarısı kadardı. Otuz yıl sonra Rusya dünya gayrisafi yurtiçi hasılasının sadece yüzde 3,2'sini üretirken, ABD'nin payı yüzde 22'ye düştü. Japonya, Çin ve diğerlerinin yükselişi ABD'nin ekonomik hakimiyetini sıkıştırdı. Bu durumu telafi etmek için askeri harcamalarını büyük ölçüde artırdı. Ulusal kurtuluş hareketleri Emperyalizm için diğer bir sorun da kurbanlarının kaderlerini direnmeden kabul etmelerinin nadir oluşudur.  Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, emperyalistlerden daha güçlü oldukları zamanlarda bile İngiliz, Fransız ve İspanyol imparatorluklarına karşı ayaklandılar. Ve nihayetinde ya imparatorlukları yenerek ya da çekilmelerini sağlayacak kadar korku salarak kazandılar. ABD, Vietnam'da kaybetti. Tıpkı Fransızların daha önceki bir dönemde kaybettiği gibi.  Ölü yığınlarına ve bütün bir toplumun yok edilmesine rağmen ABD, Irak'ta ve ardından Afganistan'da kaybetti. ABD Başkanı Joe Biden, Çin ile rekabete odaklanmak için ABD güçlerini Afganistan'dan aşağılayıcı bir şekilde geri çekti. Bugün ABD ve Rusya gibi rakip emperyalist güçler, Ukrayna'daki vekalet savaşı üzerinden yeniden birbirleriyle kapışıyor. Rusya hala dünya arenasında hareket edebileceğini göstermeye çalışıyor. Ve ABD, NATO askeri ittifakı aracılığıyla, Ukrayna güçlerini desteklemek üzere silah akıtmak için müttefiklerini bir araya getirdi. Savaşsız bir dünyayı kazanmak mümkün. Ancak çözüm şu ya da bu emperyalisti desteklemek değil, savaş ve rekabet üreten sistemle doğrudan mücadele etmektir. Bu da emperyalizme karşı ayaklanan ezilen halklar ve uluslarla dayanışma ve destektir. Dayanışma ve destek, emperyalist gücü denizaşırı ülkelerde ve yurtiçinde zayıflatarak devrimci hareketlere daha fazla alan açabilir.  Bu, ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek ve emperyalizme karşı mücadeleyi kendi liderlerimize yöneltmek anlamına gelir. Emperyalizme karşı mücadele İngiltere, bir zamanlar olduğu gibi süper güç olmasa da, Filistinlilerin öldürülmesi ya da Ukrayna'ya asker ve para gönderilmesi söz konusu olduğunda ABD'yi desteklemektedir. Burada egemen sınıfa vurulacak bir darbe, dünyanın dört bir yanındaki emperyalistlere vurulacak bir darbe anlamına gelebilir ve isyan için bir kıvılcım olabilir. Birinci Dünya Savaşı Rusya ve ardından Almanya'daki devrimlerle sona ermişti. Bu , her yerde sömürge karşıtı ve anti-emperyalist hareketleri cesaretlendirdi. Özgür bir Filistin için mücadele etmek, emperyalizme bir darbe vurarak İsrail'i ve destekçilerini çökertmeyi amaçlıyor. Eğer zafere ulaşırsa, Ortadoğu'da ve uluslararası alanda daha geniş çaplı ayaklanmalara yol açabilir.  Dünyayı emperyalizmden kurtarmak, savaşa ve rekabete neden olan kapitalist sisteme darbe vurmak anlamına gelir. (Socialist Worker)

Birinci İntifada 1987-1993: Filistinlilerin ayaklandığı zaman

İsrail devletini sarsacak kadar güçlü bir aşağıdan ayaklanma olan ve 1987'de başlayan İntifada, Siyonizm'le yüzleşmenin yeni bir yolunu ateşledi. Sophie Squire, yazar Phil Marfleet ile İntifada'nın süregelen önemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Birinci İntifada neydi? İntifada 8 Aralık 1987'de başladı ve neredeyse altı yıl sürdü. Gazze'de, Batı Şeria'da ve İsrail'in içinde neredeyse her Filistinli aileyi kapsayan büyük bir ayaklanmaydı. Aşağıdan yönetilen ve Filistin toplumunun her katmanını kapsayan inanılmaz demokratik bir isyandı. İntifada sırasında kadın komiteleri filizlendi. Grevler, İşgal Altındaki Topraklar'daki işçilerin günlerce çalışmayı reddetmesiyle mücadelenin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Çaresiz İsrailli patronlar, otel ve restoran işletmek ve meyve toplamak için yeni bir işgücü kaynağı bulmak üzere hükümete başvurmak zorunda kaldı. İntifada'nın enerjisi ve canlılığı, Filistin direnişinin Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) farklı, alternatif bir liderliğe sahip olmasının mümkün olduğunu gösterdi. Büyük ayaklanma, İsrailli bir şoförün Filistinlilerin arabalarına çarparak birkaç kişiyi öldürmesiyle başladı. Öldürülenlerden üçü Gazze'deki Jabalia mülteci kampındandı. Ayaklanma burada kök saldı ve önce Gazze'ye sonra da Batı Şeria'ya yayılmaya başladı. İsyandan sadece iki gün sonra protestolar ve eylemler Gazze'yi fiilen kapatmıştı. Uluslararası bir yardım görevlisi Gazze'nin "tamamen kapalı" olduğunu anlattı: "Yollar tıkalı. Sokaklar moloz yığınlarıyla dolu.Yanan lastiklerin siyah dumanı şehrin üzerinde asılı duruyor."  Liderlik, taşlarla karşılık veren yeni nesil Filistinli gençlerdi. Bu yeni liderler, İsrail devletinin kendilerine dayattığı aşağılanma, yoksulluk ve şiddetten başka bir şey bilmiyordu. Bunu değiştirmek için ellerinden gelen her şekilde karşılık vermeye hazırdılar. İsrail gazetesi The Jerusalem Post tarafından kaleme alınan bir makale o dönemi şöyle özetliyordu: "Bizim 20 yaşındakiler (İsrailliler), onların 20 yaşındakileriyle (Filistinliler) savaşıyor. Bizimkiler zırhlı araç ve helikopter kullanıyor, onlarınkiler ise sopa, taş ve ilkel molotof kokteylleri." Birinci İntifada'nın tarihsel bağlamı neydi ve bugünkü aktivistler bunu neden bilmeli? Öncelikle, Filistinlilerin sömürgeciliğe karşı uzun bir direniş geleneği olduğunu bilmeliler. Hiç kimse 1936-39 yılları arasında hem Siyonistlerle hem de İngilizlerle mücadele eden Filistin direniş dalgasını unutmamalıdır. Aşırı düzeydeki şiddet bu direnişi bastırdı. Filistinliler bu mücadeleyi unutmadılar. Onlar için bu dönem başlı başına bir İntifada'ydı. Ancak Filistinlilerin 1987'de ayaklanmasına neden olan sadece İsrail'in gaddarlığı ve şiddetli baskısı değildi. Aynı zamanda ekonomik baskı ve yoksulluk da söz konusuydu. İsrail, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından yirmi yılı aşkın bir süre boyunca Gazze'yi işgal etmişti. İsrail devleti Gazze'yi, Güney Afrika'daki beyaz apartheid yöneticilerinin siyah sakinler için ayırdığı bölgelere benzer bir Bantustan'a dönüştürdü. Gazze'den binlerce işçi, İsrail'de çalıştı. İsrailliler tarafından uygun ve ucuz bir işgücü biçimi olarak görüldüler. 1981 yılına gelindiğinde 110 bin işçi İşgal Altındaki Topraklardan İsrail'e seyahat ediyordu. Batı Şeria ve Gazze'deki yüksek işsizlik oranları, İsraillilerin Filistinli işçilerin ücretlerini düşük tutmalarına yardımcı oldu. 1987 yılında İsrailli işçilerin ücretleri Filistinlilerden on kat daha yüksekti. İsraillilerin Filistinlileri her şekilde aç bırakmak için kurduğu baskıcı sisteme duyulan bu öfke, isyanın muazzam bir hızla yayılması anlamına geliyordu. Filistin direnişinin azmi, İsrail devletini temelinden sarstı. İsrail'in İntifada'yı bastırması neden bu kadar uzun sürdü? İsrail devletinin kuruluşuna işaret eden 1948 Nakba'sı sırasında yüz binlerce Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bazıları Lübnan ya da Ürdün gibi komşu ülkelere yerleşti. Burada, aralarında FKÖ'nün de bulunduğu kendi direniş örgütlerini kurdular. 1982 yılında İsrail, ülkede siyasi olarak etkili hale gelen FKÖ'yü ezmek için Lübnan'ı işgal etti. İşgal sırasında İsrail'in müttefikleri Lübnanlı Kataeb Partisi [Falanjistler], Beyrut'ta 2 bin Filistinliyi öldürdü. İsrailliler, Filistin ulusal kurtuluş hareketini ezmeyi başardıklarına inanıyorlardı. Ama yanıldılar. Hareket ölümcül bir hasar almamıştı. Bunun yerine Filistin'in kendi içinde kitlesel bir mücadeleye dönüşmüştü. FKÖ gibi grupların 1960'lar boyunca İsraillilere karşı yürüttüğü gerilla mücadelesi cesurdu ama başarılı olamamıştı. Ancak 1987'de on binlerce genç Filistinli, yeni bir şekilde mücadele ettiklerini hissetti. Bu deneyim onlara enerji verdi. Öte yandan İsrailliler sadece gerilla savaşçılarıyla mücadele etmeye alışkındı. Grevleri ve kitlesel gösterileri kapsayan, aşağıdan demokratik olarak yönetilen kitlesel bir sivil eylem hareketine karşı hazırlıksızdılar. Bir yıl süren isyanın ardından İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Ehud Barak, İntifada'nın İsrail devleti üzerinde yorucu bir etkisi olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Batı Şeria ve Gazze'de 10 bin İsrail askerinin konuşlandırıldığını, 3.5 milyon iş gününün İntifada'yı bastırmak için "harcandığını" itiraf etti. İsrail yine de direnişi baskıyla ezmeye çalıştı ve İntifada yıllarında yaklaşık 30 bin Filistinliyi hapse attı. Dönemin İsrail Savunma Bakanı İzak Rabin "Demir Yumruk" adını verdiği politikayı yürürlüğe koymuştu. Bu politika, 1985 yılında Filistinlilerin sınır dışı edilmesini de içerecek şekilde Filistin milliyetçiliğini ezmeye çalışmıştır. "Demir Yumruk", İsrail tarafından sonraki dört yıl boyunca yoğun bir şekilde kullanıldı ancak tek başına İntifada'yı durdurmayı başaramadı. Bu İntifada'dan çıkarmamız gereken bir ders varsa o da Filistin toplumundaki direnişin asla sönmeyeceğidir. Tıpkı Filistinlilerin isyan sırasında baskı ve şiddete karşı ayaklanmaları gibi, İsrail'in son saldırısı da önümüzdeki yıllarda daha fazla isyana yol açacaktır. Birinci İntifada neden sona erdi? İsrail devletinin acımasız baskısı, neredeyse altı yıl sonra tükenmiş olan Filistinlilere zarar verdi. Ancak İsrail bu direniş dalgasını sona erdirmek için FKÖ liderliğine de güvendi. FKÖ'nün El Fetih fraksiyonunun liderleri, Yaser Arafat ve diğerleri, ayaklanan hareket üzerinde kontrol sahibi olmak istiyordu. Bunu da İsrail'in kendilerine bağımsız bir Filistin devleti vereceği umuduyla yaptılar. Oslo Anlaşmaları olarak bilinen sözde barış görüşmelerine başladılar. Kitle hareketi, Eylül 1993'te sona erdi. Bunu yalan ve aldatmacayla sonuçlanan bir süreç izledi. Barış görüşmeleri İsraillilerin Batı Şeria'da sömürgeleştirme sürecini devam ettirmelerine ve Gazze'yi bir hapishane bölgesine dönüştürmelerine olanak sağladı. Nihayetinde Oslo anlaşması, Batı Şeria ve Gazze üzerinde kısmi kontrole sahip olan Filistin Ulusal Yönetimi'nin kurulmasına yol açtı. Ancak Filistin halkının bu anlaşmanın bir sahtekarlık olduğunu anlaması, FKÖ'ye ve Arafat'a verdikleri destekten vazgeçmeleri uzun sürmedi. 2006 yılında yapılan serbest seçimlerde Gazze'deki Filistinliler Hamas'a oy verdi. İsrail devleti başlangıçta laik FKÖ'ye karşı Hamas gibi İslamcı bir grubun gelişmesini kolaylaştırmak istedi.   Gazze Şeridi'nde cami inşasına izin verdi. İsrail, Hamas'ın başlangıçta refah sağlamaya, okulları ve kreşleri finanse etmeye dayanan hayır işlerine dayalı bir örgüt olmasından memnundu. Ama bu uzun sürmedi. Hamas, FKÖ'ye karşı bir denge unsuruna dönüştü. Bugün İsrail ektiğini biçiyor. Birinci İntifada başka yerlerdeki isyanlara ilham verdi mi? İntifada, Lübnan'dan Ürdün'e, Kuzey Afrika'dan Körfez ülkelerine kadar Arap dünyasının dört bir yanındaki hareketlere ilham verdi. Bu hareketlerin siyasi karakteri önemliydi. Arap dünyasındaki insanlar bunun anti-emperyalist bir mücadele olduğunu anladılar. Sadece Filistinlilerle dayanışma için gösteri yapmadıklarını, aynı zamanda kendi hükümetlerine karşı da mücadele ettiklerini biliyorlardı. Bu mücadelelerin bir örneği, üniversitelerdeki kitlesel gösterilere Mahalla al-Kubra'daki tekstil fabrikalarından işçilerin de katıldığı Mısır'da yaşandı. İşçiler bir yandan İntifada'yı desteklemek için yürürken, bir yandan da Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek'e karşı sloganlar attı. Ülkelerindeki yöneticilere karşı muhalefet, dayanışma gösterilerini çok tehlikeli hale getirdi. Arap ülkelerinde dayanışma hareketlerini bastırmak için sürekli çaba sarf edildi. Burada, on yıllar öncesine dayanan ve Arap rejimlerinin kinizmini vurgulayan bir model görüyoruz. Dünyanın dört bir yanında emperyalizme karşı mücadeleyle özdeşleşenler, İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin kitlesel hareketinin, toplumdaki en ezilenlerin bile mücadele edebileceği anlamına geldiğini gördüler. Bugün de aynı şey geçerlidir. Filistinliler hala mücadele ediyor ve dünya çapında mücadeleye ilham veriyor. İsrail tüm emperyalist desteğe ve finansmana rağmen, kolektif direniş iradesini yok edememiştir. Filistin dışındaki Arap egemen sınıflarının tepkisi ne oldu? İntifada ve Filistin direnişindeki diğer tüm yükseliş noktaları, Arap egemen sınıflarını her zaman tedirgin etmiştir çünkü genellikle aşağıdan direnişe yol açmaktadır. Ancak bu gerçekleştiğinde FKÖ, Arap yöneticilerin imdadına yetişti. Arafat, 1960'larda diğer Arap devletlerinin siyasetine karışmama politikası geliştirdi. Arap yöneticilere para ve silah karşılığında FKÖ'nün iç politikalarına karışmayacağı güvencesini verdi. FKÖ'nün diğer Arap ülkelerindeki Filistin mücadelesinden ilham alan herkese verdiği mesaj, evlerine ve işlerine geri dönmeleriydi. Filistinlilerin mücadelesini daha geniş Arap işçi sınıfının mücadelesinden ayırdılar. Öğrenmemiz gereken önemli bir ders de Filistin mücadelesinin Arap dünyasında her zaman dayanışmaya yol açmış olmasıdır. Ancak Filistinli liderler, özellikle de FKÖ, bunun kurtuluş için bir anahtar olabileceğini hiçbir zaman söylemedi. Bunun yerine Filistin milliyetçiliğini ve daha geniş anlamda Filistin mücadelesini izole ettiler. Kazanmak için bu strateji reddedilmelidir. Filistin hareketi, Arap işçi sınıfı ile birlikte mücadele ettiğinde her zaman en güçlü halini alır. (Socialist Worker) Phil Marfleet, Britanya'daki Socialist Workers Party (SWP) üyesi, Filistin, Mısır ve Ortadoğu'daki mücadeleler üzerine birçok kitap ve makalenin yazarıdır.

(Dosya) Friedrich Engels'in anısına

Devrimci sosyalizmin büyük teorisyeni ve örgütçüsü Friedrich Engels'in doğumunun 203. yıldönümünde anıyoruz. Fikirleri bugün de yol göstermeye devam ediyor. Üç makaleden oluşan dosyamız, Rus devriminin liderlerinden V. I. Lenin'in, Engels'in ölümünün ardından yazdığı portre ile başlıyor. Yazıyı okumak için tıklayın: Nasıl bir zekâ meşalesi söndü, nasıl bir yürek durdu!  İkinci makale ise İngiltere'de yayınlanan Socialist Worker gazetesi yazarı Sarah Bates imzalı. Engels'in devrimci geleneğini inceliyor. Yazıyı okumak için tıklayın: İyi ki doğdun Engels! Üçüncü makaleyi Şenol Karakaş yazdı. Bugünün dünyasında Engels'in fikirlerinin güncel önemini ele alıyor. Yazıyı okumak için tıklayın: 203. doğum gününde Engels’in mirası

1 2 3 4 5 6 İleri

Bültene kayıt ol