Kemalizm solun düşmanı

Leon Troçki neden günümüzle alakalı?

Sue Caldwell, suikastının yıldönümünde Rus devrimci Leon Troçki'nin fikirlerinin bugün başka bir dünya için savaşan aktivistlere yardımcı olup olamayacağını değerlendiriyor. Kemer sıkma, savaş ve baskı, farklı bir toplum isteyen binlerce insanı radikalleştiriyor. Ama aynı zamanda bunun için nasıl savaştığımızla ilgili bir tartışma da başlatıyor. Bir devrime mi yoksa kapitalizmde reforma mı ihtiyacımız var? Devrim, kaçınılmaz olarak 20. yüzyıl Rusya'sının dehşetiyle mi bitecek? “Reformist” partilere ve sendika liderlerine güvenmek mümkün mü ve gerçekte devrimciler onlarla çalışabilir mi? Rus devrimci Leon Troçki bu soruların hepsini ele almıştı ama o sadece bir entelektüel değildi. Troçki, 20. yüzyılın başlarındaki mücadeleler sırasında ortaya atılan siyasi soruları yazılarıyla ele alan devrimci bir aktivistti.    1917 Rus Devrimi'ne kadar Rusya diktatörü Çar'ın en acımasız güçleriyle savaştı. Takip eden iç savaşta Troçki, Kızıl Ordu'yu zafere taşıdı.     Sosyalist devrimi savunuyordu ve bu mücadeleyi ilerletmek için ortodoks teoriye meydan okumaktan çekinmedi. Marksistler arasındaki ortak inanç, sosyalist devrimin ancak Batılı gelişmiş ülkelerde gerçekleşebileceğiydi. Kapitalizmin gelişebilmesi için Rusya gibi daha geri kalmış ülkelerde ise önce bir "burjuva devrimi" gerekliydi. Ancak "burjuva devrimi" ile, Çarlık sistemi yerine parlamenter demokrasiye geçilebilecekti. Bu sayede de kapitalist şirketlerin gelişmesi ve eski feodal yaşamdan uzaklaşılması sağlanacaktı. Ancak o zaman Rusya sosyalist devrime hazır olacaktı. Teori Troçki buna karşı çıktı ve “sürekli devrim teorisini” geliştirdi. Rusya'nın küresel kapitalizmden ayrı görülemeyeceği konusunda ısrar etti. Rus kapitalistler gelişmek için geç kaldılar, daha gelişmiş rakiplerinden öğrenip kopyaladılar. Troçki buna “eşitsiz ve bileşik gelişme” adını verdi. Rus köylülüğü işçi sınıfından daha büyükken, Moskova ve Petrograd'daki dev fabrikalarda binlerce işçi çalışıyordu. Bu, işçilerin muazzam bir güce sahip olduğu anlamına geliyordu. Köylüler küçük ve yalıtık parçalara ayrılmıştı ve örgütlenmeleri zordu. Troçki, Çar'ı yıkabilecek tek gücün işçiler olduğunu belirtiyordu. Güçlerinin neleri değiştirebileceğini öğrenen işçiler bundan vazgeçmek istemezler. Bu, devrimi daha ileriye götürebilecekleri ve işçi konseylerine dayanan sosyalist bir iktidar kurabilecekleri anlamına geliyordu. Troçki'nin teorisini 1917'deki iki devrim kanıtladı. Çar, Şubat ayında devrildi ve yerine bir hükümet geçti. Ardından, Rus devrimci Vladimir Lenin'in Bolşevik Partisi’nin önderlik ettiği Ekim Devrimi, işçi sınıfını iktidara getirdi. Troçki, devrim sırasında St Petersburg işçi konseyine önderlik etti ve aynı zamanda Ekim ayaklanmasının da kilit örgütleyicisiydi. Devrimci strateji ve taktiklerin hazinesi olan "Rus Devriminin Tarihi" adlı kitabında bu olayları yazdı. Troçki'nin teorisi bugün hala önemlidir. Kapitalizm dünyaya yayıldı, ama hala daha geri kalmış toplumlar mevcut. Arap Baharı sırasında çoğu insan devrimlerin, diktatörlükleri liberal demokrasilerle değiştirebileceğini savunuyordu. Devrimci sosyalistler ise haklı olarak Mısır'ın büyük işçi sınıfının, diktatör Hüsnü Mübarek'in düşürülmesinde belirleyici güç olacağını ifade ettiler. Fakat hareket bu noktada sonlanmak zorunda değildi. Mübarek'in düşürülmesiyle, işçilerin devrimini sosyalist yönde ilerletme potansiyeli ortaya çıktı. Troçki, Rus Devrimi'nin başarısının, onun Avrupa'ya yayılmasına bağlı olduğunu da anlamıştı. Tüm dünyada devrim için mücadele eden yeni Komünist partileri bir araya getiren Komünist Enternasyonal'in önde gelen isimlerinden biriydi. Ancak Avrupa'daki, yani Almanya'daki devrimler, yeterince büyük bir bağımsız devrimci önderlik olmadığı için başarısızlığa uğradı. Batı Avrupa'daki işçilerin çoğunluğu, değişimi parlamento aracılığıyla getirmek için kitlesel reformist partilere yöneldi. Troçki, işçilerin çoğunluğu hâlâ “reformizm” ile ilgilenirken, devrimci partilerin büyümesine yardımcı olacak kadar zengin bir strateji ve taktik geliştirdi. En önemli katkısı “birleşik cephe” oldu. Etkili olabilmek istiyorlarsa, devrimciler, reformistlerden bağımsız olarak örgütlenmek zorundadırlar. Ancak işçileri devrimci fikirlere çekebilmek için devrimciler de günlük mücadelelerde reformcuların yanında mücadele etmek zorundadırlar. “İşçi sınıfının birlikte eylem ihtiyacına mekanik olarak karşı koyan herhangi bir parti, kesinlikle işçilerin zihninde mahkûm edilecektir” diyordu Troçki. Almanya'da Nazilerin yükselişiyle uğraşmak, birleşik cephe ihtiyacını hiçbir yerde olmadığı kadar acil kıldı. Troçki, Alman Komünist Partisi'ni (KPD) duyduğu endişeler nedeniyle azarladı. “Faşizm iktidara gelirse kafataslarınızın ve omurgalarınızın üzerinden bir tank gibi geçecek” uyarısında bulundu. Troçki, faşistlerin hem reformist hem de devrimci örgütleri ezmek istediğini ifade etti. Fakat KPD, Stalin'in emperyalist dış politikasının bir aracı haline gelmiş ve onun girdiği dolambaçlı yolları izlemişti. Stalin,  Almanya'daki bir devrimin Rusya'daki karşı devrimi bir ölçüde açığa çıkaracağından korkuyordu.  Komünistler, sosyal demokrat işçileri “sosyal faşistler” olarak kınadılar ve Hitler'e karşı onlarla birleşmeyi reddettiler. KPD, Sosyal Demokratlara benzeyen işçilerle çalışmayı reddederken, işçi sınıfı üzerinde hâlâ önemli bir etkiye sahipti. Troçki'nin müttefikleri ise küçük ve tecrit edilmiş örgütlerdeydi. Neyse ki bugün faşizmle savaşan aktivistler – Yunanistan'dan İngiltere'ye - Troçki'nin yazılarından alınan dersleri uygulamaya koydular. Ve İngiltere’de ve Yunanistan’da faşistleri durdurmayı başardık.  Liderlik Toplumu dönüştürme gücüne yalnızca işçi sınıfı sahiptir. Bugün devrimciler Troçki'nin çalışmalarını geliştirmeli – ama aynı zamanda tutuculuğa da meydan okumalıdır. Troçki'nin pek çok güçlü yanı olduğu gibi aynı zamanda da bazı ciddi zayıflıkları vardı. Stalin'i “devrimin mezar kazıcısı” olarak nitelendirdi. Yine de Sovyetler Birliği'nin hala bir işçi devleti olduğunu ifade ederken, tepesinde işçilerin devirmek zorunda olduğu asalak bir klik olduğuna inanmaya devam etti. Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği'nin egemenliğine girdiğinde, Troçkistlerin çoğu, bu devletlerin aynı asalak kliklere sahip işçi devletleri olduğunu savundu. Ancak Doğu Avrupa'da hiçbir zaman başarılı bir işçi devrimi yaşanmamıştı. Troçkistler haklıysa o zaman sosyalizm, ille de işçilerin kendilerini bir devrim yoluyla özgürleştirmeleriyle ilgili değildi. Aslında Rusya, işçileri tıpkı patronlar gibi sömüren bir yönetici sınıfa sahip  “devlet kapitalizmi”  rejimine dönüşmüştü. Troçki bunları görecek kadar yaşamadı. Ancak, bugün sosyalizm mücadelesini ilerletmek için yazılarındaki kavrayışları hâlâ kullanabilir ve geliştirebiliriz. Toplumu değiştirmek için işçi sınıfı devrimine duyulan ihtiyaç, Troçki'nin zamanında olduğu kadar bugün de gereklidir. Socialist Worker’dan çeviren TN

Sağın eleştirel ırk teorisi'ne karşı yürüttüğü mücadelenin amacı nedir?

ABD'de "Eleştirel Irk Teorisi" konusunda neden alt seviyeden yürütülen bir savaş var? Virginia eyalet valiliği için verilen mücadelede milyarder Cumhuriyetçi aday Glenn Youngskin kısa süre önce, olur da seçimi kazanırsa ilk işinin bu teoriyi yasaklamak olacağını açıkladı. Ülkenin dört bir yanındaki Cumhuriyetçi eyaletler, “Marksizm”in bu tehlikeli görünen "enkarnasyonunu" yasadışı ilan etmek için birbirleriyle yarışıyor. Bir zamanlar üniversite kampüsleriyle sınırlı bir fikirler bütünü olan Eleştirel Irk Teorisi, geçmişte ve şimdiki ABD toplumlarındaki yıkıcı ırkçılık kalıplarını açıklamaya çalışır, baskının kusurlu bireylerin davranışlarının bir sonucu değil “sistematik” olduğu konusunu vurgular.  Aktivistler arasındaki popülaritesi, Siyahların Hayatı Önemlidir hareketi ile artmış olsa da yakın zamana kadar ana-akımda nadiren kullanılırdı. Bu teori son zamanlarda bazı eğitimci ve akademisyenleri etkisi altına almaya başlayınca, ABD tarihini ya da değerlerini nasıl öğrettikleri konusunda daha derin düşünmeye başladılar. Ve bu gelişme sağ kanadı destekleyen Donald Trump'ı çileden çıkarmaya yetti. Artık, ırkçı New York askere alım ayaklanması (1863) veya sivil haklar hareketi aktivistlerinin öldürülmeleri gibi konuları işlerken tarihin, diğer tarafın bakış açısından da öğretilmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Çünkü okulların öğrencilerin “beyinlerini yıkadığını” biliyorlar.  Kurama karşı yürütülen saldırıyı sahiplenen sağcı ideolog Christopher Rufo, Eleştirel Irk Teorisi’nin düşmanca, fazlasıyla akademik, bölücü, ırk takıntılı, zehirli, elitist ve Amerikan karşıtı anlamına geldiğini söylüyor. Bu türden “kültür savaşı” siyaseti Cumhuriyetçilere özgü bir tutuma, yani seçmen tabanını, merkezinde büyüyen krizden uzaklaştırma girişimlerine son derece uygundur. Salgın nedeniyle ertelenen borçlar bu ay ipotek hacizlerine dönüşünce, tıpkı virüste olduğu gibi, insanların kendi evlerinden mahkeme kararlarıyla tahliye edilmeleri de hızla her yeri etkisi altına almaya başladı. Kendini muhtemelen hala orta sınıf olarak tanımlayan ve Trump'a inanan binlerce insanı da vuracak bir kriz bu.  Yeni bela Halihazırda yaklaşık 1,75 milyon ev sahibi mortgage kredileri yüzünden yeni bir tehditle karşı karşıya kaldı.  Irkçılık karşıtlığını bir tür varoluşsal tehdit olarak göstermek, Trumpizmin başarısızlıklarını gizleme girişimidir. Ancak teoriye karşı yürütülen savaşta atlanmaması gereken daha önemli bir gerçek var: “Amerikan Rüyası”nın temelleri.  ABD'nin, nerede olursa olsun herkesin zengin, güçlü, ünlü biri olabileceği emsalsiz bir toplum modeli üzerinde kurulduğuna dair o çok övülmekte olan nosyon iktidar ideolojisinin de temelidir aslında. Bu efsanede, her bireyin hayattaki konumuna zekâsı ve çabasıyla ulaştığı sonucuna varılır. Ve dışarıya da, ABD'nin gerçekten meritokratik [liyakata dayalı] bir toplum olduğu iddiası gibi örneğin Soğuk Savaş'ta sıkça kullanılmış bir imaj sunulur.  Ne var ki George Floyd'un öldürülmesi üzerine örgütlenen radikal hareket, bu tür fantezileri savunulamayacak hale getirdi. ABD'de – siyah ve beyaz- milyonlarca insan, nesiller boyu süren baskının siyahları nasıl dezavantajlı duruma getirdiğini gayet iyi biliyor. Renk körü bir toplum oldukları ya da eşit bir oyun alanında bulundukları iddialarının tam manasıyla saçmalık olduğunun farkındalar. Sokaklara çıkmayı, mücadeleyi ağır silahlarla bastırmaya çalışan polislerin karşısına dikilmeyi, bunları bildikleri için göze aldılar. Gerçeklerin peşinde olduklarını gösterdiler. ABD tarihinde ırkçılık karşıtı kitapların tükendiğine daha önce hiç rastlanmamıştı. Egemen sınıfın demokratlarla uyumlu kesimleri, bu gelişmeden hareketle, karşılaşacakları daha radikal tepkileri geç olmadan önleyebilmek adına Eleştirel Irk Teorisi üzerine taktiksel bir hareket başlattı ve Joe Biden başkanlığa adım atar atmaz, Trump'ın teori için koyduğu yasağı bozdu. Genelkurmay Başkanı General Mark Milley'nin geçtiğimiz ay orduda teori üzerine yürütülen çalışmayı savunmasının nedeni de buydu. Milley, “Beyaz öfkeyi anlamak” istediğini söylüyordu: "Savunmak için görevde olduğumuz ülke hakkındaki fikirlerin neden değişmekte olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bunun nesi yanlış?"  Demokratlar, yapısal ırkçılık tartışmalarını daha güvenli sulara çekerek, ırkçılığın sistemden ayrı ele alındığı bir tartışma alanı sunmaya çabalıyor. Çünkü Eleştirel Irk Teorisi’nin ırkçılıktan kurtulmak istiyorsak onu besleyen sistemden kurtulmamız gerektiğini gösterdiğini biliyorlar. Socialist Worker’dan TN çevirdi, redaksiyon: Tuna Emren

Kapitalizmi anlama rehberi

Karl Marx’ın en önemli eseri olan Kapital 17 Temmuz 1867 yılında, yani 154 yıl önce yayımlandı. O günden bugüne tarihin en etkili kitaplarından biri olmayı sürdürüyor.  Kapitalizmin yaşadığı her ekonomik krizle birlikte Marx’ın Kapital’de geliştirdiği kriz teorisi tekrar tekrar tartışılıyor. Eserde uzun uzun anlattığı eşitsizlikler, baskıcı rejimler, devletlerin işlevi, doğanın yok edilmesi gibi kapitalizmin doğasına özgü tahliller ise içerisinde bulunduğumuz krizler çağında sistemi değiştirmek isteyenler için kılavuz olmaya devam ediyor.  Marx’ın bu büyük eseri onun on yıllar süren düşünsel yolculuğunun ve politik mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Marx’ın Kapital’e varan yolculuğu Karl Marx henüz liberal bir demokrat olarak Rheinische Zeitung adlı gazetede çalışırken Hegel’in etkisiyle devletin sınıflar üstü olduğu fikrine inanıyordu. Genel oy hakkının olduğu demokratik bir devletin ekonomik ilerlemeyle birlikte insanlık için refah sağlayacağını düşünüyordu. Ancak şahit olduğu bir olay tüm hayatını ve hatta tüm dünyanın kaderini değiştirecekti.  Almanya’da bir kereste yasası çıkarılmıştı. Ormanların mülkiyet hakkını elinde tutan toprak sahipleri, ormanlarından ısınmak ve yemek pişirmek için odun toplayan köylülerin cezalandırılmasını sağlamışlardı. Toprak sahiplerinin mülkiyetlerinin güvenliği bir ulusal güvenlik sorunuydu artık. Çünkü hırsızlık kabul edilemezdi! Marx, kendi döneminde şahit olduğu bu olaylardan sonra ‘devleti değil sistemi değiştirme’ fikrine doğru radikalleşmeye başladı. Bundan sadece iki yıl sonra Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda, daha sonra geliştireceği ekonomi politiğin ilk adımlarını attı. Takip eden yıllarda Felsefenin Sefaleti’nden Ücretli Emek ve Sermaye’ye kadar daha birçok eserde kapitalizm analizini geliştirdi. Kapital bu sürecin zirvesiydi.  Marx aslında Kapital’in dört ciltlik olmasını planlıyordu ama ömrü sadece ilkinin yayımlandığını görmeye yetti. Kapital’in II. ve III. ciltlerini Friedrich Engels, Marx’ın notları ve kendisiyle yaptığı mektuplaşmalardan yola çıkarak yayınladı. Dördüncü cilt ise hiç bitmedi.  Marx, birinci ciltte kapitalizmin her yerde aynı şekilde işleyen ortak özünü anlattı. Yani meta, para, artı değer, emek süreci ve üretim süreci gibi kapitalizmin temelini oluşturan kavram ve süreçleri muazzam bir ayrıntıyla ortaya koydu. Dolaşım sürecini ikinci ciltte, bu iki sürecin birlikteliğiyle birlikte finans ve kredi sistemini de üçüncü ciltte anlatıyordu. Kapital Kapital’in önsözünde Marx nasıl ve neden yazmaya başladığı tartışması yapar ve düşünsel bir mücadelenin sonunda metadan başlamaya karar verdiğini söyler. Çünkü kapitalizmi diğer üretim biçimlerinden ayıran ana kavram meta üretiminin genelleşmesidir. Meta bölümüne şu çarpıcı cümle ile giriş yapar: “Kapitalist üretim tarzında toplumların zenginliği ‘muazzam bir meta yığını’ olarak görünür.” Bu önemli girişin ardından metayı, parayı, emeği açıklayarak devam eder ve meta üretiminin, dolayısıyla servetin muazzam bir şekilde artış gösterdiği kapitalizmde işçilerin nasıl kapitalistler için zenginlik üretirken kendileri için yoksulluk ürettiğini anlatır. Kapital’de çok sayıda sektörden 15-18 saat çalışma, 7 yaşında çocuklara kadar çocuk işçilik, meslek hastalıkları vb. bilgileri bizzat o dönemde yazılan raporlardan alıntılarla anlatır Marx. Ekmek yapımındaki hileler, diğer metaların üretimindeki aldatmacalar, ucuza ekmek satan fırınların işçileri karşılığını ödemeden fazladan çalıştırması, göç, salgın hastalıklar, fırıncı eylemleri, fırın ustalarının kalfaların eylemlerine karşı direnişleri, İrlanda’daki fırıncı kalfaları eylemleri ve İngiliz hükümetinin tepkisi, İskoçya’daki tarım işçilerinin fazla çalışmaya karşı eylemleri, demiryolu işçilerinin özellikle tatilcilerin geldiği dönemde günlük 20 saate çıkan çalışma saatleri nedeniyle yaşanan tren kazaları, (aşırı çalıştırılmaktan ölen işçileri göstererek) köleliği savunanlar, gün ışığı alamayan çocukların hastalıkları ve dahası… Marx birçok bölümde insanı insan olmaktan çıkaran, hatta zekasını dahi körelten bir rejim olduğunu anlatır kapitalizmin. Tüm bunların Kapital’in yazıldığı döneme özgü olmadığını biliyoruz. Bugün de Covid-19 salgını, küresel ısınma, kitlesel göçler, açlık, yoksulluk, küresel gelir adaletsizliği, baskıcı rejimler, ekonomik krizler değil azalmak daha da yıkıcı bir şekilde var olmaya devam ediyor. Engels’in dediği gibi; kapitalizm krizleri aşmayı başarıyor, ancak yalnızca bir sonrakine kadar.  Marx, Kapital ciltlerinde insanı, doğayı ve kendi yarattığı sistemi sürekli ve sistematik biçimde krizlere sokan kapitalizmin neden krizler olmadan var olamayacağını ve neden doğa ve insan üzerinde sürekli olarak yıkıcı etkiler bıraktığını müthiş bir berraklıkla anlatır. Sistemin üzerinde yükseldiği çelişkileri işaret ederek sistemi değiştirmek gerektiğini, yani kapitalizmi yıkmak gerektiğini gösterir.

Chanie Rosenberg (1922-2021)

99 yaşındayken hayata gözlerini yuman Chanie Rosenberg, tüm yaşamını bugün hâlâ dünya politikasının merkezinde konumlanan adaletsizliklere karşı mücadeleyle geçirdi.  Yahudi bir ailenin çocuğu olarak, o sıralar İngiliz İmparatorluğu’nun bir parçası olan Güney Afrika’da doğdu, Avrupa’da soykırım vahşetiyle sonuçlanan antisemitizmi deneyimledi.  Fakat aynı zamanda, siyahlara karşı korkunç bir ırkçılıkla kodlanmış olan Apartheid rejimine de tanıklık etti. Sisteme karşı cephe alıp sosyalist oldu. Fakat hâlâ, Filistin’de İngiliz egemenliğinde daha iyi bir toplumun inşa edilebileceğini vaaz eden Siyonist mitlere inanıyordu İkinci Dünya Savaşı’nın şiddetlendiği dönemde Güney Afrika’dan ayrıldı ve oraya gitti. Ne var ki 1948’de Filistinlilerin sınırdışı edilmesi felaketi olan Nakba’dan bile önce Siyonist proje Filistin’de Araplara karşı berbat bir ayrımcılığı içeriyordu.  Bunu hızla kavrayan Chanie kararlı bir anti Sisyoniste dönüştü. Bu Chanie’ı hayatı boyunca partneri olacak Filistinli bir Yahudi ile; Tony Cliff’le temasa geçirdi.  Irkçılık İngiliz İmparatorluğu’nda tüm yönleriyle gelişti. Çok açıktı ki bu tutum emperyalizm ve kapitalist sistemle bağlantılıydı.  Chanie ve Cliff açısından, bu yaşananlar karşısında basitçe adaletsizliği ve baskıyı tanımaktan, olan biteni kavramaktan fazlasını yapmaya ihtiyaç vardı. Soru şuydu: Bu konuda ne yapılabilirdi? Bu sorunun kolay bir yanıtı yoktu. Uluslararası anlamda, Joseph Stalin’in Moskova’sında bir umut ışığı gören Komünist Partiler antikapitalist sola hakimdiler. Bununla beraber, zaman, 1917 sosyalist devrimini gerçekleştirenlerin hemen hemen tümünün yok edildiği Moskova duruşmaları zamanıydı. Chanie bir Troçkist oldu. Bunun nedeni, 1940’ta Stalin’in emriyle bir suikatle öldürülen Leon Troçki’nin insanlığın kurtuluşu ve kendini özgürleştirmesi olarak sosyalizmin özgün ruhunu onaylamasıydı. Bu, bürokratik bir devlet sistemi değildi. Diğer bir deyişle, bu sadece politik bir duruş değildi. İnsan yaşamının, çoğunluk için gündelik hayatın angaryasından, istismardan ve baskıdan daha fazlası olabileceğiyle ilgiliydi. 17 yaşından son anlarına kadar Chanie uluslararası sosyalist devrimin yol gösterici ışığını nasıl izlediğini anlattı.  Bu adımı atmak hiçbir ülkede kolay bir seçim değildi. Troçkistlerin sayısı çok azdı.  Fakat Filistin’de bir Troçkist olmak sadece yoksulluk tarafından öğütülmeyi içermiyordu; aynı zamanda İngiliz otoritelerinin ve yükselen Siyonist güçlerin düşmanlığını kazanmak anlamına geliyordu.  Haliyle kısa süre sonra sürdürülemez hale gelecekti ve böylece savaştan kısa bir süre sonra İngiltere’ye gittiler. Burada devrimci sosyalist bir organizasyonun inşa edilmesi için daha büyük olanaklar mevcuttu. Hemen Uluslararası Sosyalizm ve Sosyalist İşçi Partisi’nin kuruluşuna temel hazırlamak için kolları sıvadılar ve Chanie bunda büyük bir rol oynadı.  SWP’nin teorik temelleri açısından Troçki’den sonra Marksist düşüncenin gelişmesinde Cliff, yazılarıyla kilit bir rol oynadı. Bu yazılar Stalinist Rusya’nın neden kapitalizmin yeni bir türü olduğunu gösterdi, bunun apaçık devlet kapitalizmi olduğunu ortaya koydu. Yazıları aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomilerin silahlanma harcamalarıyla nasıl geçici olarak dengede durmayı başardığını ve Çin ile Küba’daki yeni iktidarların doğasını da açıkladı.  Chanie olmasaydı bunların hiçbiri gün ışığına çıkmayacaktı. O hem evin ekmeğini kazanıyor hem de Cliff’in okunması mümkün olmayan el yazmalarını daktilo ediyordu – ki Cliff de kendi yazılarını deşifre etmekte zorlandığını itiraf ederdi.  Fakat Chanie para kazanmaktan ve daktilo başına oturmaktan çok daha fazlasını yapıyordu. Bir sendika aktivistiydi ve Hackney’de öğretmenler sendikasının sekreteriydi. Ayrıca çok çeşitli konulardaki kampanyalara kendi özel katkılarını sundu. Politik teorinin gelişmesiyle, Marksizm için çok merkezi olan pratikten test etme ve pratikten öğrenme arasındaki yaşamsal bağın kurulmasını sağladı.  Chanie aynı zamanda eğitim alanı ve Troçki’nin kültür yazıları başta olmak üzere daha pek çok konuda içerik üretmiş bir yazardı. Uluslararası devrimci geleneğin inşa edilmesinde benzersiz bir rol oynadı. Kapitalist yabancılaşmanın aşılması için işçi sınıfının devrimci geleneğinin yaşayan bir öğe olduğunu kanıtlayan ve Troçki’nin ölümünden hemen sonra devrimci faaliyetlerini zorlu koşullarda sürdüren o kuşağın son büyük aktivistlerinden biriydi. Donny Gluckstein’ın Sosyalist Worker’daki yayınlanan makalesinden kısaltarak çeviren: Şenol Karakaş

G7 ve NATO zirveleri: Dünyayı yönetenler ne istiyor?

Geçtiğimiz günlerde küresel kapitalizme yön verenler iki önemli toplantıda bir araya geldi. Bunlardan ilki (12-13 Haziran 2021) G7 toplantısıydı. Pandemi, iklim krizi ve küresel servet eşitsizliği gibi devasa sorunlar hakkında liderler nutuklar atsa da dünyanın en zengin 7 emperyalist devletinin başındakilerin en önemli derdi, bir başka emperyalist güç olan Çin ile rekabetti. G7’de alınan en önemli kararsa Çin’in Kuşak ve Yol projesine karşı alternatif bir ticaret yolu açılması oldu. Hemen ertesinde dünyayı yöneten emperyalist devletler ve müttefiklerinin askeri örgütlenmesi olan NATO zirvesi toplandı. Alınan kararlar arasında Batı emperyalizminin bir türlü çıkamadığı bataklık Afganistan'dan NATO'nun çekilişi, özellikle ABD tarafından tehdit olarak görülen Rusya'ya gözdağı verme ve Ukrayna ile dayanışma öne çıktı. Fakat NATO toplantısında da G7’de olduğu gibi en önemli mesele Çin'in geriletilmesiydi: "Uzak bölgelerde daha güçlü ortaklıklar kurulması. Asya Pasifik, Afrika ve Latin Amerika'daki ülkelerle yakınlaşma girişimleri". Yani hem Çin'in yanı başında hem de  kredilendirme ağıyla hakim olduğu yerlerde NATO etkinliğinin artırılmasına karar verildi. Dünya kan ağlarken, her iki zirve sonrası kameraların karşısına geçen liderler gülümseyerek poz verdi. Bu gülümsemelerin sebebi, önceki ABD başkanı Donald Trump tarafından yaratılan kırılmaları gidererek anlaşmış olmaları mıydı acaba?  Dağılan hiyerarşiyi yeniden kurmak Troçki'ye göre, Batı emperyalizminin dünya üzerindeki hegemonyası ABD'nin Avrupa üzerindeki ve her ikisinin dünya üzerindeki hegemonyasına dayanıyordu. Bu hegemonyanın kökeni, dünya ticaret yollarını ve piyasalarını kontrol etmek, kendi imtiyazlarını korumak ve genişletme idi.  ABD açık ara askeri üstünlüğüyle Batı kapitalizminin ordusu vazifesi görürken, müttefikleri ise bunu ekonomik ve kısıtlı da olsa askeri olarak destekliyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO'nun ABD liderliğinde kuruluşuyla oluşturulan askeri ittifak, Batı emperyalizminin kalkanı oldu. Fakat 1963-1973 yılları arasında süren Vietnam işgalinde ABD ordusunun yenilgisi ile bu model başarısızlığını gösterdi. 2003-2011 yıllarında vahşetle süren Irak işgalinde ABD ve müttefiklerinin yenilmesi bir dönüm noktası oldu. Irak’ta olduğu gibi 2001'de NATO tarafından işgal edilen Afganistan'da da yenildiler ve şimdi oradan nasıl çekileceklerinin endişesiyle birbirlerine sarılmış durumdalar. Troçki'nin bahsettiği emperyalizmin uluslararası hiyerarşisine, alt-emperyalist ya da bölgesel güç olarak tanımlanan, orta kademedeki devletleri de eklemek gerekir.  ABD ve NATO art arda yenilgiler alırken, oluşan hegemonya boşluklarını Türkiye gibi devletler askeri güç kulllanımıyla doldurmaya başladı. Düne kadar ABD'ye sadık olan İsrail, Mısır ve Türkiye gibi bölgesel güçler birbirileriyle rekabet etmeye başladı. Rakip emperyalist devletler Rusya ve Çin bu durumdan istifade ederek etkinliklerini küresel ölçekte artırdı. 2008 krizi sonrası oluşan koşullar Batı emperyalizminin iç hiyerarşisini dağıtan ana faktör, 2008 küresel ekonomik krizidir. G7'de patlak verip dünyaya yayılan bu kriz ile uluslararası kapitalizm büyük bir hasar aldı. Finans sermayesinin para satarak para kazanma politikası tam anlamıyla çökerken, üretim yapan devasa küresel şirketler büyük kayıplara uğradı.  Dünyanın geri kalanı açısından krizin yarattığı en önemli sonuç kredi musluklarının kapatılması oldu. ABD ve NATO'nun güvenlik kalkanı içinde dış kredilere bağlı birçok devlet (Türkiye gibi) borç krizine girdi.  2008 finans krizinin büyük siyasal sonuçları da oldu. Chris Harman'ın ortaya koyduğu gibi, Mısır'da 2006-2008 yılları arasında yoğunlaşan grev hareketi, küresel krizin bir sonucuydu ve 2011 yılı başında rejimi deviren bir politik devrime yol açtı. Ortadoğu'da ABD'nin desteklediği baskıcı rejimler, halk ayaklanmalarıyla yıkılırken, kitle protestoları G7'nin içine sıçradı. Egemen sınıfın bölünmesi Bir başka sınıf mücadelesi ise egemen sınıfların saflarında baş gösterdi. Eski hiyerarşinin sürdürücüsü olan merkez partiler güç yitimine uğrarken, ulusal içe kapanmayı savunan ve küresel örgütlere karşı çıkan aşırı sağ partiler güç kazandı. ABD emperyalizminin yönetimine gelen Donald Trump, Avrupa kapitalizmi ile yapılan birçok anlaşma ve kurumdan çekilirken, müttefiklerinin askeri harcamaları karşılamalarını istedi ve NATO'yu felç etti. Bu öylesine bir krize yol açtı ki Fransa devlet başkanı Macron, Avrupa'nın kendi ordusunu kurmasını istedi. Trump'ın gidişiyle işbaşına gelen Biden, ekonomik ve siyasi nedenlerle kırılan, Trump döneminde ise yıkılan ABD ve Avrupa ilişkilerini onarmak istiyor. Çin ve diğer rakipleriyle başı dertte olan Avrupa devletlerinin şimdiki yönetimleri de eski hiyerarşinin kurulmasında istekli.  Türkiye kapitalizminin yeri Batı emperyalizmi hiyerarşisinin dağılması ve hegemonyasının zayıflaması sürecinde Türkiye önce en büyük ortağı ve yatırımcısı olan Avrupa Birliği ile bozuştu, ABD ile ilişkileri kopma noktasına geldi. Rusya ile ittifak kurdu, Çin'e de büyük ihaleler vererek yeşil ışık yaktı. Ayrıca sınırlarının ötesinde askeri güç kullanarak (Suriye'nin dörtte birinin kontrolü) etkinliğini artırdı. İktidar çevreleri ABD ve AB'ye karşı onca düşmanca söz sarf etmesine rağmen Erdoğan yönetimindeki Türkiye'nin de G7 ülkeleriyle eskisi gibi ilişkilerin kurulmasına hevesli olduğu ortaya çıktı. Meydanlarda "üst akıla" durmadan çatan Erdoğan, NATO'ya ve Batı ittifakına ne kadar bağlı olduğunu söylerken, Afganistan'dan kaçmaya çalışan ABD ve müttefiklerinin yerine Batı yanlısı hükümet güçlerinin güvenliğini (Macaristan ve Pakistan ile birlikte) sağlamaya talip oldu.  Gelecek Dünyayı yönetenler ve ortağı olan bölgesel güçler, dağılan ve sarsılan düzenlerini bugünün yeni şartlarında kurmak istese de karşılarında dikensiz bir gül bahçesi yok. Emperyalizmin zayıflamasına neden olan ekonomik kriz, pandemi ile birlikte üst boyuta sıçramış durumda. G7'de ve NATO'da poz veren liderler, güçlü kamuoyu tepkileri ve mücadelerle karşı karşıyalar, krizleri yönetemez durumdalar. ABD'de Trump gitmiş olsa da Avrupa'da durum karışık. Gelecek sene yapılacak Fransa genel seçimlerinde Le Pen'in faşist partisi hükümet olabilir. Almanya'da ise faşistler ve aşırı sağcıların etkinliği, Hitler iktidarından bu yana en üst seviyede.  Trump döneminde Asya Pasifik'te Çin ile girişilen soğuk savaş ve ardından ilan edilen ticaret savaşı dünya ekonomisinin büyümesini engeller hale gelmişti. Birçok kapitalist, geleceğe dair öngörülerinin olmadığını belirterek 1929 bunalımından beterinin geldiğini söyledi. Büyük bunalımın nedeni kâr oranlarının düşüşünün önlenememesi. Bunun sonucu ise karalarda ve denizlerde devletler arasındaki rekabetin keskinleşmesidir. Ekonomik rekabet beraberinde askeri rekabeti de getirir. Trump ile Biden'ın ortak noktası, temsil ettikleri ABD tekellerinin Çin şirketlerini yenmesini garanti altına alma ve dünya pazarına yeniden hakim olma çabası. Bu ortak nokta aynı zamanda dünya ekonomisini yavaşlatan ve çelişkilerini derinleştiren temel unsurlardan biri. G7 ve NATO zirvelerinden ortaya çıkan sonuç, emperyalist devletlerin Trump ile birlikte ve sonrası oluşan kaotik koşulları bir an önce ıslah etmek, emperyalizmin dağılan birliğini küresel kapitalist şirketlerin çıkarları doğrultusunda toparlamak isteği. Sorunlar o kadar büyük ki bu sorunları, onları yaratanlar çözemez. Tek dertleri kârlarını artırmak ve büyük krizlerle sarsılan iktidarlarını korumak. G7 ve NATO toplantıları bir kez daha gösterdi ki emperyalizme karşı mücadele, milliyetçiliğe, bir bağımsızlık meselesine indirgenemez. Emperyalist devletleri yenmenin yolu, küresel kapitalizmin hiyerarşisinde yer alan her parçada, yani her ülkede işçilerin ve emekçilerin kendi egemenlerini yenmesinden ve diğer ülkelerdeki işçilerle birlikte hareket etmesinden geçiyor.

(Video) Çağdaş Felsefe Tartışmaları estetik, sanat ve sol tartışmasıyla sona erdi

Antikapitalist Öğrenciler tarafından düzenlenen Çağdaş Felsefe Tartışmaları üçüncü günündeki oturumla sona erdi.  17 Haziran Perşembe akşamı yapılan program, Ferda Keskin’in sunumuyla başladı.  Ferda Keskin sunumunda şunları söyledi: “Sol her zaman tartışır: Sanatın, estetiğin siyasi işlevi var mıdır? Buna nasıl katkıda bulunabiliriz, nasıl destekleriz, nasıl teorize edebiliriz? Burada önemli bir dal olarak edebiyat var. Lenin, Troçki, Adorno, Marcuse, Lukacs’ın bu konuda yazıları, analizleri var. Fransa’da gelişen bir edebiyat geleneği var. Thompson ve Terry Eagleton var. Konu sadece edebiyatla sınırlı değil. Özellikle sanatın ön kabullerinin ele alınması ve eleştirisi söz konusu. Bu eleştiriler bir tarih felsefesi de barındırmak zorunda.” Daha sonra Antikapitalist Öğrenciler’den Tibet Şahin, Marcuse’nin düşüncülerini analiz etti, sanata bakış açısını anlattı, şunları söyledi: “Marcuse, Ortodoks Marksizm’in sanat anlayışını eleştirir. Ortodoks Marksizm’e göre sanatın bir sınıfı destekleyen karakteri olmak zorundadır. Sosyalist gerçekçilik sanat anlayışında, sanat bir süreci temsil edemez, sadece sınıfın çıkarına hizmet eder. Sanat ekonominin yansımasıdır. Marcuse diyor ki, sanatı böyle tanımlarsanız, boş bir tanım yapmış olursunuz, onun özerkliğini görmemiş olursunuz. Marksist tez, sanatı sınıf ilişkileri içinde değerlendirmek gerektiğini söyler, Marcuse de öyle yapar. Bu noktada benzer düşünürler. Sosyalist gerçekçilik sanatı basitleştirir. Üst yapı hâline getirir, diğer uç fikir ise sanatı bulutların üstüne yükseltir. Doğrusu ise bu ikisinden farklı olarak sanata diyalektik bakmak demektir. ‘Sanat edilgen değildir’ der Marcuse. Sosyalizm estetik bir ütopya değildir. Diyalektik bir rasyonalitedir.” Furkan Kemer ise Georg Lukács’ın sanat anlayışını anlattı ve “Lukács’ın estetik konusunda önemli analizleri vardır. Gerçekçiliğe yeni tanımlar getirdi, devrimci gerçekçiliği, naturalizmden ayırmaya çalıştı” dedi. Toplantının videosunu izlemek için:

(Video) Çağdaş Felsefe Tartışmaları’nda ikinci gün: Rosa Luxemburg’un düşünceleri ve pratiği

Antikapitalist Öğrenciler’in düzenlediği Çağdaş Felsefe Tartışmaları ikinci gününde devam etti.

(Video) Çağdaş Felsefe Tartışmaları’nda ilk gün Engels tartışıldı

Antikapitalist Öğrenciler’in ikinci kez düzenlediği Çağdaş Felsefe Tartışmaları başladı. 15 Haziran Salı akşamı ilki yapılan program, Sinan Özbek’in sunumuyla başladı.  Sinan Özbek, Engels’in hayatından kısa bilgiler verdi. Konuşmasında özetle şunlara değindi: “Marx ve Engels’in ilişkisi sadece teorik değil, pratik düzlemde de sürmüştür, örgütlenme faaliyetlerini birlikte yürütürler. Engels zengin bir işadamının oğlu olarak doğar, sınıfına yani burjuvaziye ihanet eden birisidir, işçi sınıfından yana olmuştur. 20’ye yakın dil bilir, 12 dili aktif olarak konuşur. Marx’ın ölümünden sonra boşluğu doldurmak, bazı yanlış anlaşılmaları engellemek için (örneğin yapı-üst yapı tartışmasında olduğu gibi) önemli çalışmalar yapmıştır.” Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu Toplantıda ikinci olarak konuşan Z. Soner Dinç, Engels’in Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi'nin Sonu kitabından hareketle, Engels’in Hegel ve onun devamcısı olduğunu söyleyen Feuerbach hakkındaki düşüncelerini analiz etti. Değindiği konular özetle şöyle: “Geçen yıl Kasım ayı, Engels’in doğumunun 200. yıl dönümüydü, bu vesile ile pek çok toplantı yapıldı, biz de bir anlamda bu anma toplantılarının devamını yapıyoruz.  Engels’in pek çok kitabı vardır. Ekonomi politik, felsefe, doğa ve evrim üzerine araştırmaları vardır. Engels politik mücadeleler tarihinin en asli insanlarından birisidir.  Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi'nin Sonu kitabı, Engels’in son dönem eserlerindendir, 1986’da yayınlandı. Engels kitapta, idealizm-materyalizm tartışması, din-ahlak tartışması ve diyalektik materyalizmin ne olduğu konularını yazmıştır. Hegel ve onun takipçileri ile tartışır. Hegel konusunda önemli düşünceler ileri sürer, Hegel’in değerini kabul eder. Aynı şekilde Marx da Hegel’in özellikle yöntem konusunda devrimci olduğunu söylemiştir. Yine Lenin, Marksizmin kaynaklarını sayarken klasik Alman felsefesinden yani Hegel’den bahseder. Engels de kitabının son cümlesinde şöyle der: Alman işçi hareketi, klasik Alman felsefesinin mirasçısıdır.“ Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Dila Ak, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabından yola çıkarak günümüz aile yapısını tarihsel olarak analiz etti, özetle şunları söyledi: “Bugünkü toplumsal yapının ortaya çıkmasında aile yapısı çok önemli. Bugünkü sömürü düzeninin sürmesinde ailenin çok önemli bir rolü var. Eski dönemde aile yapıları çok çeşitliydi. Tek eşli aile kavramı mevcut değildi. Grup evliliği vardı, avlanma beslenme grubun toplu işleriydi, çocuğun ana babası belliydi ama diğer insanlar da ana baba sayılıyordu. Kadınlar özgür, işler ortaklaşa yapılıyordu. Grup evlilikleri topluluklar arasında farklılıklar gösteriyordu, ama genel olarak kadın erkek eşitliği söz konusuydu. İnsanlık tarihine ve ilişkilere baktığımızda tek eşli evlilik çok yeni bir durum.  Sınıfların olmadığı ilk insan toplumlarında hayvanların evcilleştirilmesi, sürülerin oluşturulması yaşam tarzını değiştirdi. Başlangıçta bu servet tüm grubun malıydı, ama giderek artık ürünlerin miktarı arttı, sürüler büyüdü. Yerleşik hayata geçildi, değişik meslekler, dokumacılık, tüccarlık vb. ortaya çıktı. Nüfus arttıkça artık ürünün korunması ve dağıtımı belli görevlilere verildi. Bu başlangıçta bir ayrımcılık getirmese de zamanla bu görevler ayrıcalıklı hâle geldi. Mirasın ortaya çıkması, erkeğin kendi soyunun devam etmesi ihtiyacı, kadının sadece bir erkeğe ait olması ihtiyacını doğurdu, kimin kimle evleneceğine büyükler karar veriyordu. Bu tek eşlilik tabi sadece kadının tek eşliliği, erkekler için geçerli değildi. Bireysel özgür aşk ilk defa işçi sınıfı arasında ortaya çıktı. Kadına baskı insanlık tarihinin çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor, sınıflı toplumlara.  Aile, kapitalist sistemde yeni işçiler üretecek birimler hâline geldi. Bu aile biçimi ortadan kalkmadıkça, bu sistem köklü olarak değişemez. Kadına hem aile içi emek hem de çocuk yetiştirme emeği yükleniyor. İşçiler böylece daha az ücretle idare edebilecek, hem de verimi artacak. İşçinin tüm bakım masrafı böylece kadının üzerine yüklenmektedir. Hane içi emek, karşılıksız el konulan bir emektir. Bütün bu hizmetlerin aslında devlet tarafından karşılanması gerekir. Devlet ve kapitalistler bu anlamda kadının emeğini sömürmektedir. Kadının özgürleşmesi, eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı, evlenmeme hakkı demektir. Kapitalizm devam ettikçe, özel mülkiyet devam ettikçe eşitlik ve adaletli toplumlarda yaşamak imkansız. Elbette bir devrim oluncaya kadar beklemeyeceğiz, haklarımızı aramaya devam edeceğiz.” Doğanın Diyalektiği Toplantıda son olarak konuşan Umut Mahir Özen ise Engels’in Doğanın Diyalektiği kitabının analizini yaptı, özetle şunları söyledi: “Engels bu kitap için 1873 yılında çalışmaya başlıyor, 1886 yılında yayınlıyor. Arada 1878 yılında Anti-Dühring kitabını yayınlıyor. Bu dönemde pek çok yeni bilimsel keşifler yapılıyor. Engels ktabında tüm bu bilimsel keşiflerin analizini de yapıyor. Evrim teorisinden yararlanır. Maymundan insana geçiş konusunda et yemek ve alet kullanmayı öne çıkarır, ancak günümüzde bu konuda farklı düşünceler vardır. Doğanın korunması konusunda bazı değinmeleri vardır. Orman kesimlerinden bahseder. İnsanın doğa üzerindeki egemenliğinin doğru kullanılmasını ister ama buna karar verecek olan egemen sınıf burjuvazidir, onu yıkmadan bunu yapamayız, der. Sınıflı toplumlarda olduğu gibi, doğanın da dönüşen bir yapısı olduğunu söyler. En sonunda da insan-doğa ilişkisinin diyalektik olduğunu, üretim ilişkilerinin sonucu insanların bu şekilde davrandığını söyler. Bütün olumsuzlukların çözümü için devrimin gerekli olduğunu da belirtir.” Çağdaş Felsefe Tartışmaları, 16 ve 17 Haziran’da saat 20.30’daki oturumlarla devam edecek. Program şöyle: 16 Haziran Çarşamba, 20.30 Can Irmak Özinanır’ın Sunumuyla: Rosa Luxemburg Reform mu Devrim mi? – Ayşegül Kandemir Savaş ve Anti-Militarizm – Zilan Akbulut Kitle İnisiyatifi ve Parti – Ramazan Kümek 17 Haziran Perşembe, 20.30 Ferda Keskin’in Sunumuyla; Estetik, Sanat ve Sol Sahnedeki Komünist: Bertolt Brecht Sanatsal Yaşamak: Herbert Marcuse – Tibet Şahin Praksis ve Edebiyat: Georg Lukács – Furkan Kemer Toplantılar Antikapitalist Öğrenciler Facebook sayfası ve Youtube Marksist.org hesabından canlı olarak yayınlanacak: İletişim: 05556372450

Kapitalizmin çoklu krizine çare: Sosyalizm

Ozan Tekin, kapitalizmin canlı yaşamına kasteden bir sistem olduğunun pandemiyle birlikte milyonlarca insan tarafından görülmeye başlamasını analiz ediyor.

1 2 3 4 5 6 İleri

SEÇTİKLERİMİZ


Bültene kayıt ol