6 Ağustos 1945 sabahı Japonya'nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı.
ABD genelkurmay başkanı William Leahy, “Karanlık Çağ’ın barbarlarının başvurduğu bir etik standardı benimsedik” diyordu. Oysa ortaçağın ceberrutları bile böylesi bir katliama kalkışmamıştı.
Kentin yüzde 60'ını haritadan silmeleri birkaç saniye bile sürmedi. 350 bin nüfuslu şehirde 140 bin kişiyi katlettiler.
Üç gün sonra Nagazaki'ye bir bomba daha atıldı ve yine nüfusun yarısı katledildi.
Nükleer saldırılar o zaman olduğu gibi şimdi de işe yarayabilecek yegane çözüm olarak sunulup meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Gerçekteyse Japonya savaşı sürdürebilecek durumda bile değildi. Öyle ki, devlet yöneticileri bu saldırının öncesinde teslim olmaya hazırlanıyordu.
Winston Churchill, “Japonya'nın kaderinin atom bombasıyla belirlendiğini varsaymak yanlış olur,” diyordu yazılarında; “Yenilgisi, ilk bombanın düşüşünden önce de kesindi.”
Lakin bomba, ABD ve İngiltere'nin Japonya'yı yenmek için Rus birliklerine ihtiyaç duymadıklarını gösteren yanıttı.
Bunun ne caydırıcılıkla bir alakası vardı ne de azgın savaş çığırtkanlarının etik standardı olarak betimlenebilecek bir yöntemdi. Yalnızca stratejik güç savaşına hizmet ediyordu ve tümüyle göstermelik bir hamleydi. ABD başkanı Harry Truman, "Bomba bizi savaşın sonunun şartlarını dikte edecek konuma getirebilir" derken zaten bu gerçeği itiraf etmişti.
Bombaların nereye atılacağına karar veren ABD Hedef Komitesi’nin kayıtlarında, Hiroşima'nın seçilmiş olmasına dair şöyle bir açıklamada bulunuldu; “bombanın uluslararası onayı için, ilk kullanımının etkileyici bir gösteriye dönüşmesi” gerekir.
ABD egemen sınıfı, dünyanın yeni hakimi olduğunu göstermeye çalışıyor ve bunun için de gelişmiş silahlarına başvurmayı istiyordu.
Nadiren de olsa kimi insanların, bu bombanın savaşı sonlandırıp barış ve huzur ortamını temin eden hamle olduğunu söylediklerine denk gelebilirsiniz.
Hayır, öyle olmadı. Hiroşima'dan bu yana geçen 70 yıl içinde, kanlı savaşlarını hiç sonlandırmayıp dünyaya zulmetmeye devam ettiler. Art arda yaşanan savaşlar, nükleer saldırıların acı deneyimlerini unutturmadan tırmandırıldı ve yaklaşık 50 yıl boyunca son derece ağır silahlarla donanmış iki süper güç, ellerindeki ölümcül gücü yarıştırmak adına çekişip durdu.
Egemenlik yarışı
Nükleer silahlar, ekonomik, siyasi ve askeri rekabete dayalı bu sistemin kendi aklınca makul gördüğü mekruh bir ürünüdür. Birbirleriyle rekabet halindeki şirketler nasıl yarışıyorsa, emperyalist güçler de egemenliklerini sergilemek adına aynı şekilde yarışır ve bunun için başvurdukları yöntemlerden biri de giderek daha fazla silaha sahip olmaktır.
Bunun en açık örneği Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Rusya arasında yaşanan silahlanma yarışıydı. Tüm kapitalist sistemin önceliklerini bu yarışla belirlediler ve sonuçta dünya kaynaklarının çok büyük bir kısmı kitle imha silahlarının üretimi için kullanıldı.
En nihayetinde dünya, kendisini bir değil birkaç kez yok etmeye yetecek kadar silahla donatılmış oldu.
Soğuk Savaş'ın zirvesindeki tabloyla kıyaslanacak olursa, günümüzde çok daha fazla sayıda nükleer silaha sahipler ve bunların birçoğu 1945'te Hiroşima ile Nagazaki'yi yerle bir eden o bombalardan 40 kat daha öldürücü.
Artık Çin, Fransa, Hindistan, İsrail, Pakistan ve İngiltere gibi pek çok başka ülke de nükleer silahlara sahip ki bu da, tüm bölgesel çatışmaların bir nükleer yıkımla sonuçlanabileceği anlamına geliyor.
Bu güç gösterisinin, gezegeni daha huzurlu bir yer haline getirmekle falan da en ufak bir ilgisi yok. Sonuçta ‘kirli bomba’ olarak anılan nükleer silahlara başvuran da terörist ilan edilenler değil, sözgelimi Irak'ta defalarca seyreltilmiş uranyum kullandığı bilinen ABD’dir.
Nükleer silahlar, büyük güçlerin, egemenliklerini sürdürmek için başvurdukları bir gösteriden başka bir şey değildi ve hâlâ da öyle.
Bombalardan kurtulmak istiyorsak, onları kullanan emperyalistlerden ve nihayetinde o emperyalistleri yaratan sistemden kurtulmaktan başka bir çaremiz yok.
Socialist Worker’dan çeviren Tuna Emren.
Pandemiyle birlikte kapitalist üretimin ne kırılgan, akıl dışı, yaşama her yönüyle zararlı bir sistem olduğu daha da görünür oldu. İki üç yıldır dünya sanki savruluyor gibi. Gelişmeler baş döndürücü bir hızla yaşanıyor. Sanki bilinmeyen bir güç hepimizi bir çuvala koymuş da başının üzerinde sallıyormuş gibi. Gelişmeler bu kadar baş döndürücü olduğunda, merdivende başı dönen bir insanın merdiven tırabzanlarına tutunması gibi aktivistler de Marksist geleneğe sıkı sıkıya sarılmalıdır.
Dönem marksizme sımsıkı sarılmayanların savrulmak ve savrulmuş hallerini de tek doğru politik tutummuş gibi anlatmak zorunda kaldıkları bir geçiş süreci çünkü. İnsanların hem kişisel hayatları hem de toplumsal sınıflar, devlet bürokrasileri, yönetici güçler ve küresel ölçekte sınıf çelişkileri pandemiden derinden etkilendi.
Her düzeyde kriz yaşanıyor: Pandemi bir kriz halini aldı; ekonomik kriz egemen sınıfların dünya ölçeğinde enflasyonu ezilenlerin kursağında kalan son lokmaları almak için kullanmasıyla el ele gidiyor.
Emperyalizmin krizi ve neoliberalizmin krizi, siyasal bir eğilime neden oldu ve bir dizi ülkede otoriter rejimler inşa edildi. Fakat şimdi bir tepkinin ifadesi olan otoriter rejimlerin krizi sadece derinleştirmekten başka bir işe yaramadığı da görülüyor.
Giderek, tüm canlı yaşamı faşist alternatifler ya da askeri darbelerle işçi sınıfının aşağıdan mücadelesiyle kendi ellerinde toparlayacağı siyasal iktidar alternatifleri arasında seçeneğe zorlanıyor.
Göçmen krizi
Kriz başlıklarından biri; savaşlar, çatışmalar, katliamlar, açlık ve kıtlıktan kaçan milyonlarca insanı içine çeken göç olgusu. Küresel bir göçmen krizi yaşanıyor.
Göçmenler, hem merkez sağ rejimler tarafından hem “sol” iktidarlar tarafından hem de otoriter rejimler tarafından, milliyetçiliği ve ırkçılığı yaygınlaştırmak için asli düşman olarak kodlanıyorlar. Böylece kapitalizm kendi yarattığı sorunlardan birisinin daha sorumluluğunu üstünden atmayı başarıyor.
Hem göç ettikleri ülkelerde hem de göç yollarında bir yandan katlanılmaz bir acı yaşıyor göçmenler ama aynı zamanda büyük bir cesaret ve direniş gösteriyorlar.
Kapitalizmin kendi ürünü olan ve devletler tarafından bütünüyle yönetilemez kılınan göçmen krizi, ırkçılık ve milliyetçiliği işçi sınıfını bölen en temel egemen sınıf fikirleri olarak görenler açısından en kritik mücadelenin verilmesi gereken başlıklardan birisi.
Ekonomik kriz
Bu yıl küresel ölçekte gıda fiyatları yüzde 20 oranında arttı. Yoksul ülkelerde gıda fiyatlarındaki artış milyonlarca insanı açlar ordusunun içine itiyor. Pandemide yoksulların uğradığı hak kayıpları, şimdi Ukrayna işgalinin tetiklediği koşullarda gübre maliyetlerinin yüzde 100 artış göstermesi gibi gelişmeler gübre kullanımını, dolayısıyla tarımsal üretimi daha büyük bir şokla vuracak.
Üstelik en büyük ekonomilerin büyük çoğunluğu Merkez Bankaları’nın balyoz gibi kullandığı para politikalarıyla işçileri sistemli bir şekilde yoksulluğa itiyor. Ekonomik şok dalgasının arka planında da yoksulları alım güçlerindeki bu düşüşü kabullenmeye zorlamak var.
Son üç yılda aşırı zenginlerin hem sayısı hem de ellerinde biriktirdikleri servet artarken yoksullar uçurumun kenarına kadar iteklendiler. Ama 2019 yılına gelindiğinde ezilenlerin dünya çapında cereyan eden direnişlerinin çok daha görkemli bir şekilde sahneye dönmemesi için hiçbir sebep yoktu. Tersine, Sri Lanka örneği kitlelerin haklarını savunma mücadelesinden militan bir saldırı evresine geçebileceğinin göstergesi olarak duruyor.
Önümüzdeki aylar ve yıllar, ekonomik krizin faturasının sırtına yüklenmek istendiği işçi sınıfının ve yoksulların göstereceği tepkinin düzeyiyle tayin edilecek.
İklim krizi
İklim krizinin şiddetinin göstergesi 2021 yılının Ağustos ayında BM Genel Sektereri Antonio Guterres’in Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin Altıncı Değerlendirme raporu hakkında söylediklerinde apaçık ortadaydı.
BM sekreteri raporun “İnsanlık için kırmızı kod” anlamına geldiğini söyledi. John Bellamy Foster’ın altını çizdiği gibi, önümüzdeki on yıllar, birbirini tetikleyecek ve birleşerek büyüyecek aşırı hava olaylarının çoğalmasına tanık olacak: Aşırı yağışlar, mega fırtınalar, seller, sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve orman yangınları.
Deniz seviyesindeki yükselme, bu yüzyıl boyunca ve sonrasında devam edecek. Mahsuldeki verimin küresel ölçekte azalması bekleniyor. Üstelik iklim mültecilerinin sayısı yüz milyonlara çıkacak. Dahası, “biyolojik çeşitlilik kaybı, okyanusların asitlenmesi, azot ve fosfor döngülerinin bozulması, ormanlar dahil yer örtüsü kaybı, tatlı su kaynaklarının kaybı, kimyasal ve radyoaktif kirlenme de var.
Kapitalizm doğayı alınıp satılır bir mal haline getirirken insanın doğanın parçası olduğunu unutturdu. Rekabete dayalı sömürü ilişkileri doğayı tahrip ediyor; “Kapitalizm, tam da motoru ve amacı sonsuz, katlanarak çoğalan sermaye birikimi sürecinde bulunduğu için, ancak ve ancak yok ederek ilerleyebilir.”
Gerçekten de 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşılamazsa, kapitalizm, uygarlığın çöküşüne neden olacak. Yılda beş kez yaşanarak rekor kıran sıcak hava dalgaları, yılda 14 kez yaşanmaya başlayacak ve katlanılması mümkün olmayan bir ekosistemle yüzleşeceğiz.
İklim krizi sosyal, ekonomik ve iklim için reformlar mücadelesinin önemini saklı tutmak kaydıyla, kapitalizmden işçi sınıfının topyekûn mücadelesiyle kurtulmanın bir ölüm kalım meselesi haline geldiğini gösteriyor.
Emperyalizmin krizi
Putin’in savaşı, savaş seslerinin bu sefer Avrupa’nın göbeğinde yankılanmasına neden oldu. Kanlı ve emperyalistler arası ilişkilerde var olan gerginliği tırmandırma niteliği taşıyan işgal bir yandan da bu gerginliğin dışa vurumuydu. ABD liderliğindeki NATO bu savaş sayesinde genişlemesini hızlandırdı. Rusya ise bin bir yalanla başlattığı işgalden istediği sonuçları alabilmiş görünmüyor.
Ukrayna işgali militarist gerginliği tırmandırırken, devreye birdenbire ABD-Çin gerginliği girdi. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi'nin Tayvan ziyareti Çin’in bütün sert açıklamalarına rağmen gerçekleşti. Çin bir yandan büyük bir askeri tatbikat gerçekleştirip meydan okurken öte yandan da ABD’nin Çin büyükelçisini Dışişleri Bakanlığı’na çağırıp ABD’nin ateşle oynadığını belirtti.
Şimdilik Tayvan etrafında süren ABD-Çin gerilimi daha büyük bir krize dönüşmese de küresel emperyalist sistemin geleceğine bir ayna tutan gelişmelerle karşı karşıyayız. Dünyanın askeri, ekonomik ve politik patronunun kim olduğunu tayin edecek asli gerilim ABD ile Çin arasında sürüyor. ABD tüm dünyada askeri gerilimleri tetikliyor. Tayvan boğazına savaş uçakları yollayan Çin ise Tayvan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak görüyor. Buna itiraz eden Tayvanlıları ayrılıkçılar olarak görüyor.
Emperyalist hegemonya krizi alt-emperyalist hedefleri olan ülkelerin de iştahını kabartıyor ve askeri gerilimler, çatışmalar, bölgesel çatışmalar her an kapıda bekliyor. Emperyalistler arası gerilim savaş demek olduğu için, diğer tüm kriz başlıklarıyla, ekonomik krizle, iklim kriziyle, göç kriziyle iç içe geçiyor.
Egemen sınıflar, milliyetçiliğe ve ırkçılığa yatırım yapıyor. Merkez siyaset hem gücünü yitiriyor hem de daha sağa kayıyor. Faşist, aşırı sağcı, ırkçı siyasi güçler merkez siyaset üzerinde hegemonya kuruyor ve dünya birbirini izleyerek öğreniyor. Hindistan’da Modi, İtalya’da faşist hareket, Macaristan’da Orban, ABD’de Trump’ın sırtını yasladığı Neonaziler, silahlı ırkçı çeteler, ABD’de siyasetin sağa kayışının ve bir dönemlik otoriter iktidarın bakiyesi olarak öne çıkartılan kürtaj yasağı, Brezilya’da Bolsonaro, Putin, Mısır’da cuntacılar, Suud rejimi, Çin’de tek parti diktatörlüğü, Fransa’da büyüyen faşist alternatif birbirine ilham veriyor. Birbirinden öğreniyor.
Ama tek öğrenen bu otoriterler değil elbette.
Pandemiden önce dünya ezilenlerin hareketiyle sarsılıyordu. Tüm kıtalarda milyonlarca insanın içinde yer aldığı yığınsal eylemler silsilesi yaşanıyordu. Pandemide verilen aradan sonra, bu kez ABD’de ırkçılığa karşı başlayan mücadeleler yeniden bir küresel direniş dalgası için güçlü bir zemin oluşturdu. Gerçekten de Sri Lanka’daki direniş, işçilerin sokak hareketi, işgaller ve isyanlar gibi pek çok yöntemin beraberinde en büyük güçlerini harekete geçirip grevleri de gündeme taşımaya başlayacaklarını gösteriyor.
Türkiye’de yaşanan ve yaşanacak gelişmeleri bu çerçevede ele almalıyız.
Demirtaş’ın açıklamaları etrafında süren tartışmalara değinmeye çalıştığım ilk yazıda, özelikle aşırı sağ iktidar bloğuna gazeteci maskesi altında hizmet eden yorumcuların görüşleri üzerinde durmuştum.
Bu kanat, tüm tartışmayı HDP’yi terör örgütünün kolu olduğunu kanıtlamaya indirgemiş durumda. Doğal olarak Demirtaş’ın tartışmalarının bir önemi yok. O, ne yaparsa yapsın, terör savunucusu olarak kodlanıyor. Bu kodlama üzerine “koca koca” davalar inşa ediliyor.
Geçen yazıda çözüm sürecinin sonlanmasıyla el ele işleyen yerli-milli devlet ideolojisinin ve uygulamalarının inşa sürecine, Kürt sorununun ne olduğuna da değinmeye çalışmıştım. İktidarın aşırı sağcı “kanaat önderleri” sorunun bu yanını tamamen silikleştirmeye, Kürt sorununu kapsayan bir şekilde inkâr etmeye (“sorun vardı, ama biz çözdük” yaklaşımı inkâr etmiyormuş gibi görünen yeni türden bir inkarcılık biçimi) devam ediyorlar. Sorun, bu insanlar açısından, giderek Kürtlerin herhangi bir kazanım elde etmesinin, haklarını kullanmasının önüne geçmek.
İç politikada da dış politikada da yerli-milli ideoloji bu açıdan umulmadık bir işlev görüyor. Hem Erdoğan-Bahçeli ittifakını pekiştiriyor bu yaklaşım, hem de devletin çeşitli kesimlerini bu ittifakın parçası haline getiriyor.
Dış politika manevraları ve Kürt sorunu
Bu açıdan dış politikada izlenen çizgi, bütünüyle Kürtlerin bölge düzeyinde elde ettiği kazanımların Türkiye’ye zarar vereceği endişesiyle tuzla buz edilmesine dayanmış görünüyor.
Bu politika başlangıç noktası olarak Suriye’nin Kuzey’ine, Kürt bölgelerine müdahale hırsıyla başlasa da kısa sürede bölgesel güç olma hırsıyla iç içe geçti. Çarpıcı bir örnek olması açısından Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğiyle ilgili pazarlıkta öne çıkarttığı ilk konu (ikincisi Fethullahçı darbecilerle alakalı) Kuzey Suriye’deki Kürt oluşumların bu ülkeler tarafından terör kapsamında değerlendirilmesi. En son örnek ise İran-Rusya-Türkiye’nin bir araya geldiği Suriye zirvesinde Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki Kürt oluşumlara destek vermeyi sona erdirmesi ve bölgeyi terk etmesinin gerekli olduğunu açıklamasıydı.
Bütün bu tartışmaların arasında ansızın Zaho’nun bombalanması ve sivillerin öldürülmesi ise üzeri kolay kolay örtülemez bir gelişme olarak kayda geçti.
Ya 6’lı?
İktidar adına tartışanlar o kadar sağcı ve her yeni tartışmayı öylesine bir hızla ve hırsla yeni devlet ideolojisinin pekiştirilmesi için çaba gösteriyorlar ki 6’lı masa adı verilen muhalefet ittifakı zaman zaman melek gibi görünüyor.
Demirtaş bir TV kanalının sorduğu sorulara – soru şuydu: Toplumda büyüyen Erdoğan karşıtlığı muhalefetin rehavetine yol açıyor mu? ‘Bu iş bitti’ mi?- verdiği yanıtta şunları söylüyor: “Hayır bitmedi. Çünkü mesele Erdoğan karşıtlığına indirgenemeyecek kadar derin ve önemlidir. Kurumsal, radikal, demokratik değişime ihtiyaç var. Bunun için AK Parti'nin gitmesi yetmez. Demokrasiyi içselleştirmiş, demokrasiye yürekten bağlı kişilerin göreve gelmesi ve sonrasında da halkı siyasetin öznesi haline getirerek demokratik dönüşüm sürecini ilerletmesi gerekir. Bu dönüşüm de şimdiden başlamalı. İşte bu konuda 6’lı muhalefet henüz ciddi bir hamle yapamadı. Sayın Kılıçdaroğlu’nun önemli çabaları oluyor. Diğer siyasetçilerin biraz daha fazla çaba göstermeleri gerektiğini düşünüyorum.”
Demirtaş, her ne kadar, mesele Erdoğan karşıtlığına indirgenemeyecek kadar derindir dese de 6’lı ittifakın varlık nedeni ve bu ittifaka bu ölçüde sempati duyulmasının sebebi, sorunun, Erdoğan’ın gitmesine indirgenmiş olması. Bu yüzden, sorun, 6’lı ittifakın bileşenlerinin Demirtaş’ın dediği gibi, “demokrasiye yürekten bağlı kişilerin göreve gelmesi ve sonrasında da halkı siyasetin öznesi haline getirerek demokratik dönüşüm sürecini ilerletmesi”nde değil. Farkına varılması gereken nokta, bu altı partinin demokrat olmaması. Hem de maksimalist bir açıdan bakıldığında değil, temel bir dizi gündelik mesele konusunda, demokrasiyi içselleştirmiş partiler değiller bunlar. Demokrat olmayan siyasetçilerin demokrasiyi içselleştirmesini ve bugünden demokratik siyasal ilişkilerin inşası yönünde adım atmasını beklemek, gerçekte sorunu Erdoğan karşıtlığına indirgemek anlamına geliyor. Burası çok açık. Bu rahatça anlaşılabiliyor. Ana muhalefet ittifakını demokrat bir adım atabilirmiş gibi gösteren asli öğe, iktidar ittifakının aşırı sağ karakteri.
Bu sağcı karakter, Abdullah Öcalan’la görüşmeyenin ciddiye alınmadığı günlerden Demirtaş tişörtü giyenlerin gözaltına alındığı günlere geldiğimizi düşünürsek, tüm toplumun üzerinde öyle bir kâbus etkisi yaratıyor ki düpedüz göçmen düşmanı olan açıklamalar yapan siyasi partilerin demokratikleşebileceğini düşünebiliyoruz. Düpedüz LGBTİ+ düşmanlığı yapan bir partinin bu ittifakta yer alması çok dert olmuyor.
Biricik muhalefetin “Kürt sorunu”
CHP ve İYİP’in başını çektiği muhalefetin, iktidarın artık eline yüzüne bulaştırdığı ekonomik politikalarına karşı önerdiği, egemen sınıfın bir başka programı. Tüm sosyal sınıfların kardeşçe, elbirliğiyle aynı anda kalkınacağı ama özünde neoliberal programın bir türevi olan öneriler getirdiği çok açık. Pandemiyle bütünüyle zorlaşan yaşam koşullarında işçilerin gözünün içine bakarak tüm sosyal sınıfların aynı anda toparlanacağını söyleyen siyasi alternatifler ezilenlerin sözcüsü, umudu olamaz. Öve öve bitirilemeyen Ali Babacan'ın ekonomik aklın ve sağduyunun simgesi haline gelmesi, AKP'nin neoliberal programını şekillendiren isimlerden birisi olduğunu unutturmamalı. İktidara alternatif olduğunu söyleyen muhalefet, sermayeye alternatif değil. Bu yüzden, krizden çıkış için dev sermaye gruplarını vergilendireceğiz, sağlık, eğitim, barınma için gerekli kaynakları böylece yaratacağız diyemiyorlar.
Ama bunu da bir kenara bırakalım. Nasılsa iktidar ittifakından kurtulmanın sihirli formülünü 6’lı masayla bulmuş olduk! Peki Kürt sorunu?
Akşener, sadece çözüm sürecinin değil, hemen öncesindeki Oslo sürecinin sorumlularının da yargılanmasını talep edip duruyor. Muhalefet ittifakı Kürt sorununun çözümü için parlamentoyu işaret etse de her sınır ötesi operasyon, bir iki sıra dışı tutumunu saymazsak, “milli birliği” koruduğunu ilan ederek meclise gelen her türlü yaptırımı destekliyor. Zaman zaman iktidarı, sınır ötesi operasyonlar için heyecana getirmeye çalışan çıkışları hepimizin aklındadır. [1]
Mesele sadece muhalefetin anaakımının Kürt sorununa hemen hemen devletin çizgisinde yaklaşmasından ibaret değil. Herkes, her siyasi parti, her parti sözcüsü, başkanı ya da eş başkanları biliyor ki seçimde HDP’nin oyuna ekmek kadar su kadar muhtaç durumdalar. Hem bu muhtaç olma durumu hem de Kürt sorununa devletin geleneksel resmi tezleri içinden yaklaşmaları hem de iktidarın Kürt sorununu muhalefeti korkutacağı bir sopaya çevirmiş olması muhalefetin HDP’ye yaklaşımına çelişkili bir nitelik veriyor. Daha önce bir yazıda durumu şöyle özetlemeye çalışmıştım:
Millet İttifakı sözcüleri, iktidar ittifakının kendilerini “terörle iltisaklı” göstermesinden çok korkuyor ve kamuoyunun bazı en milliyetçi kesimlerinin HDP hakkındaki yargılarını aşırı ciddiye alıyorlar. Bazı gazeteci kılıklı devlet görevlilerinin HDP’nin çağrılmadığı bir toplantının bile HDP’yle gizli ittifak kurmak, dolayısıyla terörle uzlaşmak anlamına geldiğini yazdıkları yorumları okuyunca, Millet İttifakı liderlerinin tutumuna hak verilebilir gibi geliyor.
Ama kesinlikle haklı değiller.
Kürt sorununu AKP’nin bu konudaki ortalama sağcılığının bile gerisinde bir şekilde ele alan, HDP’nin milyonlarca oy alan bir parti olduğunu açık açık savunmayan, HDP’yle görüşmeye yönelik iktidar eleştirilerine “vız gelir” diyemeyen, Kürt sorunu konusunda derli toplu bir cümle bile kuramayan bir güç birliğinden, umutlu olmak için bir neden yok.
Herkesin zihninin derinlerinde, HDP kitlesi zaten Millet İttifakı’na oy verir diye geçirdiğine şüphe yok! [2]
Gerçekten de “Politika, kurnaz esnaf pazarlığı değildir. İktidar beka sorunu etrafında giderek daha az insanın inandığı milliyetçi bir “hikâye” örerken, bu hikâyenin köşe taşlarını doğru kabul edip Kürt sorununu önemsizleştiren, hatta bu sorunun çözümü için atılan adımları yargı konusu yapacağını söyleyen bir muhalefet anlayışı milyonlarca insana umut olamaz.”
Murat Sabuncu T24 için yaptığı röportajda Demirtaş’a şu soruyu soruyor: “‘Muhalefetin seçimlere kadar geçecek zamanda Kürt meselesini ele almaya ya da bu konuda net mesajlar vermeye yatkın olmadığı, nasıl olsa Erdoğan’ın gitmesi şart diyecek Kürt seçmenin oylarını ister istemez muhalefet adayına vereceği hesabı yaptığı, bunun rahatlığını yaşadığı’ tartışmaları var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Demirtaş’ın yanıtı şöyle: “Umarım böyle basit bir hesap içine girmezler çünkü kesinlikle yanılırlar. Kimse HDP seçmenini iki kötü arasında seçim yapmaya zorlayamaz. O nedenle iyi bir seçenek yaratılması için uğraşmak en doğrusu olur. Muhalefetin de buna dikkat edeceğini sanıyorum.”
Sağa karşı sağcılar
Ne yazık ki görünen köy kılavuz istemiyor. Muhalefet bileşenleri, Kürtlerin oyuna Kürtlerin siyasi öznelerinin görünmez olmasını isteyerek talipler. Kürtler ise her zamanki gibi en yüce gönüllü siyasal toplumsal kesim olarak batıyı, Kürt olmayanları ve tüm toplumu ikna etmek gibi ağır bir yükün altına giriyorlar. Kürt aktivistlerin mücadelesi, sanki tanrıların cezalandırdığı Sisyphos’un yapmak zorunda kaldığı gibi sonsuza kadar iri bir kayayı dağın zirvesine taşıyıp, zirveye her yaklaştığında aşağıya yuvarlanan taşı yeniden zirveye taşımak zorunda olması gibi zorlu. Demirtaş, T24 röportajında HDP’nin daha fazla birlik ve barış mesajı vermesi gerektiğini anlatıyor. Şöyle söylüyor: “Benim HDP için söylediğim, çizgisini daha görünür kılmak için çaba sarf etmesidir. Toplumun önemli bir kesimi bölünme, silah, şiddet, terör korkusu yaşıyor. İktidar da bu korkuları sürekli kaşıyarak öfkeyi HDP’ye yönlendiriyor. Dolayısıyla HDP bir günah keçisine dönüştürülmüş oluyor.”
Oysa mesele bu değil.
Meselenin bu olmadığını muhalefet partileri de biliyor.
Mesele hiçbir şiddet çağrısında bulunmamış olan HDP’nin iktidar ittifakı tarafından şiddet odağı olarak lanse edilmesi ve ana muhalefetin de bu propagandaya teslim olmuş olmasıdır. HDP, barışın partisidir. Çözüm sürecinin partisidir. Her şeyden önce Kürt halkının eşit koşullarda kardeşlik isteyen kesiminin partisidir. HDP ile temas kurmaktan çekinen, iktidara meydan okumayı, HDP’nin kapatılma davasını şu şekilde yorumlamak olarak görenlere anlatılacak çok fazla bir şey yok. İYİP Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu, HDP'nin kapatılmasına yönelik gazetecilere yaptığı açıklamada "Seçilmiş olmayı suç işleme hürriyeti gibi algılamamalıdır hiç kimse. Hiç kimse seçildim diye suç işleme hakkını kazandım duygusu ile siyaset yapmamalıdır" demişti. Bu insanların sorunu demokratikleşmeyi bugünden inşa etmeleri gibi kendilerine birkaç beden büyük gelen siyasi misyonları yerine getirmemek değil, sağcı olmalarıdır.
Bu yüzde, sağa karşı sağ bir ittifaka açık çek veren her yaklaşım, ne kadar tersi iddia edilse de şahıs olarak Erdoğan’dan kurtulmayı ama Erdoğan’ın hem üzerinde yükseldiği hem de başlıca inşacılarından olduğu sağ milliyetçi siyasi zemini güçlendirmeyi hedefleyenlerin ellerini serbest hissetmelerine neden olur.
Kürtler bir kez daha bir kez daha Türkiye partisi olduklarını kanıtlamaya çalışırken, muhalefet ittifakının bileşenlerinin soruna yaklaşımı, özetle, HDP’nin Türkiye partisi olmasını değil Türk partisi olmayı kabul etmesini talep etmek.
Sonraki yazıda solun Demirtaş’ın açıklamalarına nasıl yaklaşması gerektiğini tartışmaya çalışacağım.
Şenol Karakaş
[1] Bırakalım sınır ötesini, muhalefet zaman zaman öyle kararlara imza atıyor ki yerli ve millilikte iktidardan geri kalmadığını bir anda anlaşılır oluyor. Ocak ayının ortasında Kazakistan’da halkın iktidara karşı isyanına AKP-MHP-CHP-İYİP “Kardeş Kazakistan'da son günlerde meydana gelen gelişmeleri endişeyle takip etmekteyiz. Kazakistan'ın istikrar ve huzuru bizler için ülkemizin barış ve huzuru kadar önemlidir” diyen ortak bir bildiriyle tepki gösterdiler.
[2] https://marksist.org/icerik/Yazar/17292/HDPsiz-ittifak-ne-anlama-geliyor?
Son yıllarda dünyada en çok okunan kitaplardan biri George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksendört’ü. Türkiye’de de en çok satan kitaplardan biri olan roman, günümüz kapitalizmi ve otoriter yönetimlerin eleştirisinin simgesi haline geldi.
ABD’de Trump’ın iktidara gelişiyle birlikte başlayan otoriter yönetimler dalgası, yeni kuşakların 1984 kitabına yönelmesine yol açtı. Dünyanın çok kazanan şirketlerinin yönettiği sosyal medyanın bir silah olarak kullanılması ve bu şirketlerin baskıcı yönetimlerle ilişkisi; her türden demokratik ve özgürlükçü kazanımı yok etmek için başlattıkları savaş birçok kişiyi endişeye sürükledi. Brezilya’da Bolsonaro, Rusya’da Putin, Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orban ve Türkiye’de Erdoğan’ın yönettiği rejimlere bakanlar otoriterizmin uç örneklerini görüyor ve yaşıyor.
Orwell 1984’te acımasız bir diktatörlüğü anlatıyor. Diktatörün tek adam kültü etrafında şekillenen parti ile devlet iç içe geçmiştir. Toplum en ufak parçalarına ayrılmış, atomize edilmiştir. Her birey ve toplumsal hayatın bütün parçaları, devlet tarafından belirlenir durumdadır. Gerek muhbirler ağı gerekse teknolojik dinlemeler/izlemeler aracılığıyla bir avuç azınlık denetlenemez bir baskı rejimi kurmuştur. Halkın sefalet içinde yaşadığı bu diktatörlük öylesine ileri gitmiştir ki artık geçmişi - katı sansürle birlikte - yeniden yazar hale gelmiştir; geçmişi unutturmak istemektedirler.
İhanete uğrayan devrim
George Orwell, hayatı boyunca işçi sınıfı devriminin gerekliliğini savundu. Rusya’da Stalinizm’in iktidarı ve 1936 yılında başlayan İspanya Devrimi sırasında yaşadıkları, siyasi görüşlerinde ve yapıtlarında etkili oldu.
Orwell, Stalinizm’in amansız bir eleştirmenidir. 1917’de Rusya’da devrimle kurulan iktidarın, yozlaştığını ve bir karşı devrimle yerine baskıcı bir toplum kurulduğunu 1930’ların başından itibaren savundu.
Tek bir ülkede zafere ulaşan devrim, diğer ülkelerdeki devrimlerin başarısızlığı nedeniyle Rusya’ya sıkışmıştır. Yaşanan iç savaşta, işçi sınıfının büyük bölümü imha olurken, parti ve devlet iç içe geçmiş, partiyi kontrol eden bir avuç bürokrat devleti yönetir hale gelmiştir. 1929’da Stalinist rejim tarafından devreye sokulan I. Beş Yıllık Plan ile sermaye birikimi yeniden başlatılmıştır. Aynı yıl Bolşevik Parti içindeki devrimci muhalefetin yokedildiği, Troçki’nin sürgüne gönderildiği ve parti tarihinin yeniden yazılmaya başlandığı yıldır. Artı değer sömürüsünü artırmak için işçi sınıfının grev dahil her hakkı elinden alınmış, bağımsız örgütlenmeleri yasaklanmış, sanattan bilime toplumun üst yapısını oluşturan her kurum ağır bir sansürle devletin uzantısı haline getirilmiştir. İşçi sınıfının atomize edilmesine dayanan Stalinist diktatörlük, topluma büyük bir terör uygulamış ve 1936’da Moskova Duruşmaları adı verilen siyasi yargılamalarda devrimci geçmiş ve gelenek “karşı devrimci” suçlamasıyla mahkum edilmiştir.
İspanya dersleri
Rusya’da Stalinizmin iktidarı milyonlarca kişinin ölümüne neden oldu. Fakat bu rejimin karşıdevrimci etkileri, Rusya ile sınırlı kalmadı.
1917 Ekim Devrimi’nden yıllar sonra İspanya’da devrim patlak verdi. Anarşist sendikanın liderlik ettiği devrim, 1936 yılında işbaşındaki Halk Cephesi hükümetine yapılmak istenen faşist darbeyi püskürtme mücadelesinden doğdu. İçinde işçiler tarafından desteklenen sosyal demokratların ve burjuvazinin çeşitli fraksiyonlarının da yer aldığı Halk Cephesi’ni yıkmak isteyen General Franco’ya karşı mücadele içinde, anarşistlerin liderlik ettiği bir devrim başladı. İşçiler işyerlerine, yoksul köylüler topraklara el koydu ve her şey kamulaştırıldı.
George Orwell, her devrimcinin okuması gereken otobiyografik romanı Katalonya’ya Selam’da İspanya devrimini anlatır. Aynı zamanda devrimin nasıl boğulduğunu da.
1937 yılı Mayıs’ına gelindiğinde faşizmle mücadele bir iç savaşa dönüşmüştü. Savaş sırasında Moskova’nın yardımıyla güçlenen İspanyol Komünist Partisi, Halk Cephesi’ni savunuyor ve devrimin daha ileri götürülmesine karşı çıkıyordu. Madrid’de devrimin devamını savunan anarşistlerle silahlı hakimiyet savaşına giren Stalinist parti, Orwell’in milisi ve üyesi olduğu POUM adlı devrimci partinin liderine işkence yapmış ve karşı devrimci ilan etmişti. Stalinist rejim, İspanya’da sosyalist devrimi iki nedenle istemiyordu: Almanya-İtalya ittifakı karşısında İngiltere ve Fransa’yı ürkütmemek istiyorlardı. Daha da önemlisi İspanya’da devrimin zaferi, kendileri için bir tehdit idi. Başka bir ülkedeki işçi iktidarını görenler, Rusya’daki rejimin baskıcılığını görebilir ve Stalinist egemen sınıfa karşı harekete geçebilirdi.
Dünyadaki komünist partilerin birleşik örgütlenmesi 3. Enternasyonal’i Rusya’nın dış politika aracı haline getiren Stalinist bürokrasi, bir parçası olan İspanyol Komünist Partisi’ni kullanarak devrimi içeriden yıkmıştır. İşçilerin bölünmesi General Franco’ya fırsat vermiş, onlarca yıl sürecek diktatörlüğünü kurmuştur.
Stalin’in Hitler ile imzaladığı saldırmazlık anlaşmasına ve 2. Dünya Savaşı’na tanık olan Orwell için faşizm kadar Stalinizm de mutlaka yenilmesi gereken bir rejimdi. Yazılarında SSCB’nin devlet kapitalisti olduğuna yakın şeyler söyler. Fakat “Bürokratik Kolektivizm” tanımına katılarak, SSCB’nin yeni bir sınıflı toplum olduğunu düşünür. Proleterlerin belirleyici gücüne her zaman inanan Orwell’in karamsarlığı da burada başlar. Tony Cliff, Rusya’da Devlet Kapitalizmi adlı kitabında bürokratik kolektivizm teorisini çürütmüştür.
İşçi devrimlerinin güncelliği
1984 romanında, faşizm ve Stalinizm deneyinden yola çıkarak mutlak baskıcı bir dikta anlatılır. 1930’ların derslerinden yola çıkarak Orwell bizi uyarıyor. Müşfik diktatörler yoktur. Her zaman özgürlük için mücadele etmek gerekir. En kötü koşullarda bile mücadele sürebilir.
Günümüzdeki baskıcı rejimlere bakan çoğu kişi 1984’ün karamsar yanını - Büyük Birader İzliyor - öne çıkartıyor.
Bugünün farkı, yeni mücadeleci kuşakların henüz yenilmemiş olmasıdır. Nerede bir baskı rejimi varsa orada büyük sosyal mücadeleler var. Düşünce ve ifade özgürlüğü ayaklar altına alınsa da, polis devletleri en ağır baskıları uygulasa da işçilerin sendikaları, emek meslek örgütleri ve sosyalist örgütlenmeler var. En katı sansürle bile siyasi eleştirinin önünü kesemiyorlar. Gerçeğin çarpıtılmasına dayalı egemen sınıf propagandası, derin ekonomik ve sosyal krizler içinde etkisiz hale geliyor.
Otoriter rejimler, mutlak hakimiyete sahip değildir; çünkü kendi içlerinde çelişkilere sahiptir. Kitle hareketleriyle yenilebilir ve yenilmelidirler. Bu rejimlerin içlerinde mayalanan faşizmin iktidarına izin vermemek için - George Orwell’ın önerdiği gibi - işçi devrimleri için mücadele etmeliyiz.
Paris Komünü 151. yıl önce kuruldu, 72 gün yaşadı. Dünya devrimi için en önemli örneklerden biri olmaya devam ediyor. Komün’de 18 Mayıs 1871’de kabul edilen ve günümüzde de önemini sürdüren bir kazanım da kadın ve erkek işçiler için eşit işe eşit ücret ilkesinin benimsenmesidir.
Fransa’da o yıllarda toplam 37 milyon nüfusun 4,7 milyonu işçiydi. Paris’in 1,8 milyon nüfusunun yaklaşık dörtte biri işçiydi. Paris işçileri arasında anarşist geleneğin etkisi yüksekti. Marx’ın Genel Konsey’inde çalıştığı Uluslararası İşçi Derneği (Enternasyonal) nispeten küçük bir örgüttü.
Kadınlar Birliği eşit işe eşit ücret ilkesi için mücadele etti
Eşit işe eşit ücret ilkesinin benimsenmesinde, Komün günlerinde kurulan Kadınlar Birliğinin mücadelesi çok önemlidir. Tam adı “Paris’in Savunulması ve Yaralılara Yardım için Kadınlar Birliği” olan derneğin kurucusu, Elizaveta Dmitriyeva (1850-1910) idi. 18 yaşındayken Rusya’dan ayrılan ve Londra’ya giden genç kadın, o dönemde Enternasyonal’e katılan Rus siyasi göçmenler arasındaydı. Paris’e de Marx tarafından görevli olarak gönderildi.
Kadınlar Birliğinin üyelerini esas olarak işçiler oluşturuyordu. Dikişçiler, şapkacılar, ayakkabıcılar, örgücüler, ciltçiler, çamaşırcılar. Birlik, devrimi savunmak için kadınları örgütleyip somut işler etrafında seferber etmeye çalışıyordu. Seyyar hastanelerde, mutfaklarda, barikatların inşasında çalışacak ve bizzat savaşacak kadınları kaydedecek, gönüllü yardım fonlarını yönetecek, kadınları örgütleyecek bölge komiteleri kurulmuştu.
Kadınlar Birliği, kadın emeğine yönelik köklü reformlar yapılmasının zorunluluğuna dikkat çekiyordu. Eski düzende en çok sömürülen emeğin kadın emeği olduğunu dile getirirken, “kadın ve erkek işçiler arasındaki her türlü rekabetin sonlandırılması” ve “eşit işe eşit ücret” çağrısında bulunuyordu. Fransa’da “eşit işe eşit ücret” talebinin geniş bir kadın işçi grubu tarafından dile getirilmesi ilk kez Kadınlar Birliği sayesinde oldu.
Eşit işe eşit ücret ilkesi hala sağlanmış değil
DİSK-AR’ın raporlarına göre, erkekler, kadınlardan ortalama yüzde 27,4 daha fazla kazanıyor, bu rakam 2019 yılında yüzde 31,4 idi.
Erkek ve kadınlar arasındaki ücret eşitsizliği, iş yaşamındaki pozisyonlarına göre değişiyor. Ücretli çalışan erkekler, kadınlara göre 2021 yılında yüzde 17,6 daha fazla kazandı, 2020 yılında bu rakam yüzde 20,7 idi.
Yevmiyeli çalışan erkekler, yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 83,8 daha fazla kazanıyor. Ücretli çalışan babalarla ücretli çalışan annelerin ortalama ücret farkı ise yüzde 19.
ILO’nun 2018-2019 Küresel Ücret Raporu’na göre küresel düzeyde kadınlar erkeklere göre ortalama yüzde 20 kadar daha az kazanıyor. Ücret eşitsizlikleri, merkezi kapitalist ülkelerde de bir hayli fazla. 2020, 8 Mart’ından sonra yayımlanan AB raporunda, AB ortalamasının yüzde 16 civarında olduğu görülüyor. Rapora göre Romanya yüzde 3’lük oranla Avrupa’nın en iyisi iken, Estonya yüzde 23’lük farkla ücret eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke. Kamuda ücret eşitsizliği daha azken, özel sektörde bu oran fazlalaşıyor. Eşit işe eşit ücret mücadelesi devam ediyor.
Dünyanın her yerinde, faşist olarak tanımlanan, gün geçtikçe büyümekte olan birtakım hareketler var. Fransa’da öne çıkan örneği Marine Le Pen. Brezilya’daki Jair Bolsonaro’nun da ondan pek bir farkı yok. Fakat onların davranış dinamiklerini anlamak için faşizmin doğasına bakmak gerekir.
Kapitalist iktidarlar saldırgan otoriter rejimlerdir; yaşamın her alanına yönelik sert yaptırımlara başvururlar. Ancak ırkçılığın yükseldiği, devlet baskısının arttığı her örneği faşizm olarak kodlamak da doğru değildir. Gerçekte faşizm, her türden demokratik işçi sınıfı örgütünü tehdit olarak görür, en ılımlı sendika liderinin bile siyaseten yasaklı, hatta tamamen ortadan kaldırılmış olmasını arzular. Üzerinde egemenlik kuramadığı her bir bağımsız demokratik örgütlenme biçimi aynı tehditle karşı karşıya kalır.
Rus devrimci Lev Troçki, Adolf Hitler’in iktidarı ele geçirebileceği konusunda uyarıda bulunurken, “faşizm iktidara gelecek olursa kafatasınız ve omurganız üzerinden, dehşet verici bir tank gibi geçer” diyordu. Faşistler, seçimleri bile gerçekteki amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanır. Örneğin, mecliste salt çoğunluğu toplamaya çalışmaz, bu türden kuralların kendileri için geçersiz kılınacağı bir ortam yaratmaya girişirler.
“Normal” zamanlarda, egemen sınıf öne geçebilmek, güç kazanabilmek için iş birliği ve tavizlerden oluşan, ikisinin dengelendiği bir yönteme başvurmak zorundadır. Seçimler, hak ve özgürlüklerin tesisi, sendikalara tanınan özgürlük alanı ve siyasi partilerin farklı görüşlerini ortaya koyabilecekleri bir ortam gibi, kaçınılmaz olarak verecekleri tavizler vardır. Ancak kriz zamanlarında aynı yöntemleri kullanıp benzer başarılar elde etmeleri zordur. Dolayısıyla siyasi açıdan egemen olan sınıfın ve iş dünyasının önemli kesimleri böyle zamanlarda faşizm tehdidine başvurma gibi riskli bir işe atılırlar.
Ancak faşizm, egemen sınıfa özgü bir silah olarak kalmayıp kendisini geliştirir ve “küçük burjuvazi” – küçük işletme sahipleri, serbest meslek sahipleri - arasında kabul gören bir kitle hareketine dönüşür. Çünkü, ne kapitalistlerin gücüne ne de işçilerin potansiyel kolektif gücüne sahip olan bu insanlar derinleşen krizler yüzünden ekonomik çöküş tehdidiyle yüz yüze gelmiştir.
Troçki, “faşizmin dağınık kitleleri birleştirip silahlandırdığını” söylüyor, kendilerine faşizm sayesinde bir yuva ve hareket alanı sunulan küçük burjuvaziyi de “insan tozu” olarak nitelendiriyordu. Böyle bir düzen kurulduğunda yalnızca kapitalistlerin desteğini almakla kalmaz, işçi sınıfının en demoralize ve parçalanmış kesimlerini de kendisine çeker.
Faşizm sokaklara çıkıp solla düelloya girişmeyi, grevcilere saldırmayı sever, büyük sermayeye böyle yaranmaya çalışır. Aynı zamanda, yurtsever olmayan ve bu nedenle zayıf olarak kınadığı egemen sınıfa yönelik sahte bir “devrimci” eleştiri üretir ki işçilere de hitap etmiş olsun. Güya “düzen karşıtı” olan bu retoriği, toplumdaki öfkeyi harekete geçirecek şekilde kurmuştur.
Faşizmin yükselişi yalnızca sistemin başarısızlıklarına bağlanamaz. Nitekim 1917 Rus Devrimi, benzersiz bir toplumsal kriz zamanında yaşanmış ama iktidarı ele geçirenler işçiler olmuştu. Çünkü sokaktaki o hareketi daha da ileriye taşıyacak kadar güçlü bir devrimci hareket mevcuttu. Haliyle bu durum, toplumda egemenlik kurmak isteyen diğer güçlerden kurtulmaya çalışan herkesin sola yönelebileceği anlamına geliyordu. İşler buraya vardığında ortada güçlü bir devrimci parti veya hareket yoksa, Almanya örneğinde gördüğümüz gibi herkesin sağa çekilme ihtimali de vardır.
Alman devrimci Clara Zetkin, faşizmin başarısının, solun daha güçlü bir alternatif sunamaması sonucunda yaşandığını, neticede bunun sol adına siyasi bir yenilgi olduğunu vurguluyordu: Rusya’da başlayan devrimin ilerletilememiş olmasının karşılığında adeta bir rövanş yaşanıyordu.
Egemen sınıflar, toplumsal kargaşa zamanlarında iktidara tutunmaya çalışırken bir devrim ihtimalini zayıflatmak adına tüm faşist güçlerini harekete geçirir. Fakat bu aynı zamanda, işçi sınıfının kendisi için harekete geçememiş olmasının da trajik bir sonucudur.
Isabel Ringrose
Socialist Worker’dan çeviren Tuna Emren
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Batı'nın Ukrayna'da bir nükleer savaş tehdidini hafife almaması gerektiğini söyledi ve 3. Dünya Savaşı'nın "gerçek bir risk" olduğunu belirtti.
Ukrayna Dışişleri Bakanı Kuleba göreyse bu Batı'yı korkutma amaçlı bir tehdit, çünkü Rusya bir yenilgiyle karşı karşıya.
24 Şubat'ta başlayan savaş, tüm vahşetiyle sürüyor.
Rusya, kolay bir zafer kazanamasa da Putin rejiminin baskısı altındaki ülkede, savaşı durduracak çapta bir hareketin henüz ortaya çıkmaması sebebiyle, savaş makinesi çalışmaya devam ediyor.
Emperyalist savaşın diğer tarafı olan ABD ve müttefikleri ise Doğu Avrupa'ya asker ve silah sevkiyatını hızlandırmış durumda.
Dört yıl süren 1. Dünya Savaşı'nın sonucunda 17 milyon kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 21 milyon kişi de yaralanmıştı.
2. Dünya Savaşı 6 yıl sürdü ve 60 milyon kişi hayatını kaybetti.
Termonükleer silahların kullanılacağı üçüncü bir emperyalist savaş, çok daha fazla kayıp ve tarihte görülmemiş bir yıkım yaratacaktır.
Nükleer silah nedir?
Nükleer reaksiyon sebebiyle, diğer silahlara göre, çok daha büyük yıkım kabiliyetine sahip silahlardır.
İnsanlık, nükleer silahların yıkım gücünü II. Dünya Savaşı'nın ABD'nin Japonya'ya attığı iki atom bombasıyla gördü.
6 Ağustos 1945'te Hiroşima şehri, 9 Ağustos ise Nagazaki vuruldu. Bu iki atom bombası nedeniyle 132 bin kişi bir anda yaşamını yitirdi.
ABD'de icat edilen nükleer silahlar, II. Dünya Savaşı'nın ardından stalinist SSCB'de de üretildi.
Atom bombasından çok güçlü hidrojen bombaları, yani termonükleer silahlar da ortaya çıktı.
1947-1991 yılları arasında süren Soğuk Savaş döneminde ABD ve Rusya nükleer gerilimi yükselterek, kendi egemenlikleri altında bulunan coğrafyalarda hakimiyetlerini sürdürdü.
Bu dönemde, ABD'nin müttefiki ve NATO üyesi olan Türkiye'deki İncirlik Üssü'ne de nükleer silahlar depolandı ve hala orada duruyor. Türkiye'yi yönetenler ise bunu yıllarca halktan sakladı. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu aktivistlerinin savaş karşıtı kampanyaları sayesinde kamuoyu bu silahların varlığından haberdar oldu.
Nükleer gerilimin yükseltilmesini, 1968 yılında imzaya açılan ve 1970'te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması izledi. Bu anlaşmanın ortaya çıkışında, nükleer karşıtı hareketin ve savaş karşıtı hareketin büyük payı vardır.
1997 yılında ise Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması gündeme geldi ve 2021 ylında yürürlüğe girdi.
Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında yaşanan bu gelişmelere rağmen ne nükleer silahların yayılması engellenebildi ne de bu silahlar yasaklanabildi.
Kimlerde var?
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) nükleer silahlanma raporuna göre (2021):
- 2020 başında 13 bin 400 olan nükleer başlık sayısı 2021 başında 13 bin 80'e düştü. Ancak operasyonel durumdaki nükleer başlıkların sayısı 2020'de 3 bin 720 iken 2021'de 3 bin 825'e çıktı.
- Başlık sayısındaki düşüşün sebebi, ABD ve Rusya'nın eskimişleri ıskartaya çıkartması.
- Operasyonel başlık sayısı ise bu iki ülkenin yeni silahlar konuşlandırması nedeniyle arttı.
- ABD'nin toplam nükleer başlık sayısı 5 bin 800'den 5 bin 550'ye, Rusya'nın 6 bin 375'ten 6 bin 255'e inerken, Çin'in 320'den 350'ye, İngiltere'nin 215'ten 225'e, Pakistan'ın 160'tan 165'e, Hindistan'ın 150'den 156'ya, savaş başlığı sayısı 30 ila 40 olduğu tahmin edilen Kuzey Kore'nin 40 ila 50'ye yükseldi.
- Fransa'nın 290, İsrail'in 90 olan savaş başlığı sayıları ise sabit kaldı.
- Operasyonel durumdaki savaş başlıklarına sahip olan ülkeler: ABD (1800), Rusya (1625), Fransa (280) ve İngiltere (120).
Bu tablo, nükleer silahların Batı emperyalizmi ve emperyalist Rusya üzerinde yoğunlaştığını, az sayıda alt-emperyalist devletin de bunlara sahip olduğunu gösteriyor.
Fakat asıl nükleer süper güçler, bugün Ukrayna'yı çatışma alanına çeviren ABD ile müttefikleri ve Rusya'dır.
Nükleer savaş çıkabilir mi?
Bu soruya yanıt üretirken başta şunu söylemek gerek: ABD emperyalizmi rakibi Japon emperyalizmini yenmek ve savaşın galibi için nükleer bombaları kullanmaktan çekinmedi. Yani bu yıkıcı silahlar iki kez kullanıldı.
2. Dünya Savaşı'nın ardından SSCB'de kendi nükleer silahlarını üretince, ABD tekeli ortadan kalktı.
Savaşın galipleri olan ve dünyayı kendi aralarında paylaşan bu iki emperyalist devlet, on yıllar boyunca nükleer restleşmeye gitse de bu silahları kullanmadı. Kullanmadı çünkü nükleer bir savaş, karşılıklı olarak yıkım getirecekti. Yani bu savaşın bir galibi olmayacaktı. Bu yüzden nükleer silahlar aktif bir savaş unsuru olmaktan öte caydırıcılık özelliği taşıdı.
Bugün çok daha fazla ülkeye yayılmış nükleer silahların yine caydırıcılık özelliği taşıdığı söylenebilir.
Rakip nükleer güçler ABD ve Rusya, bu riskten dolayı Ukrayna'da doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası Asya, Afrika ve Güney Amerika'da olduğu gibi bugün de "vekalet savaşlarıyla" emperyalistler arasında hegemonya mücadelesi sürdürülüyor.
Küresel kapitalizmin büyümesinin yavaşladığı, son küreselleşme dönemi sonrası uluslararası entegrasyonun daha da arttığı, emperyalist devletlerin büyük bir savaşı kaldırmayacağı yönündeki tezler de gerçekçi.
Ancak emperyalist devletler arasındaki hegemonya mücadelesi ve savaşları yaratan olgu, kapitalizmin özünü oluşturan rekabettir. Kapitalizm, rasyonel olarak sürdürülen bir düzen değildir.
Kautsky'nin yanılgısı
1. Dünya Savaşı öncesi, dönemin sosyalist hareketinde önemli bir tartışma yaşandı.
1914'e gelmeden önce emperyalist devletler hızla silahlanıyor ve uluslararası ilişkiler sertleşiyordu.
II. Enternasyonal'in en önemli teorisyenlerden biri olan Karl Kautsky'e göre (1910), silahlanma yarışının ekonomik nedenleri vardı. Fakat yeni pazarlar bulmak ve hakim olmak için illa da bir savaş olması gerekmiyordu.
Kautsky'nin "ultra kapitalizm" olarak adlandırdığı emperyalizm, genel bir barışa da yol açabilirdi. O, kapitalist devletlerin yıkıcı bir savaşa girmekten kaçınacağını düşünüyordu. II Enternasyonal'e ve özellikle Almanya'daki kendi partisine, militarizme ve restleşmelere karşısında pasif kalmalarını önerdi.
Vladimir Lenin, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi devrimciler ise bu görüşe katılmıyordu. Onlar militarizme ve savaş eğilimlerine karşı mücadele edilmesi gerektiğini savundu.
Kautsky'nin partisi SPD (Bugün hükümette olan NATO'cu sosyal demokrat partinin öncülü) Almanya'nın savaş kredilerine oy verirken - bir tek vekil Liebknecht hayır demişti - devrimci sosyalistler savaşa karşı uluslararası mücadeleyi örgütlemeye girişti.
Kapitalizmin doğasını ve emperyalizmi olgusunu es geçen Kautsky fena halde yanılmıştı. Savaşa ve militarizme karşı çıkan devrimci sosyalistler ise haklı çıktı. Bu mücadele sayesindedir ki 1917 yılında emperyalist savaşın tarafı olan Rusya'da işçi devrimi zafere ulaştı.
1. Dünya Savaşı'nı bitmesine olan yegane olgu, savaşa karşı mücadeleyi kendi devletine/egemen sınıfına karşı mücadele olarak ele alan Bolşevik Partisi'nin işçiler arasında yürüttüğü inatçı kampanyanın başarılı olmasıdır.
Savaşa karşı mücadelenin önemi
Rusya'nın nükleer savaş tehdidi kuşkusuz Batı emperyalizmini geri adım atttırmaya dönüktür. Fakat tehdit, sonuçta tehdittir. Üstelik süper nükleer güçten geldiğinde savuşturulamaz.
Ukrayna'daki savaşın, tıpkı Suriye savaşı gibi, 3. Dünya Savaşı'nın başlangıcı olduğu da söylenemez. Ancak son 20 yılda silahlanma yarışı büyük hız kazanmıştır ve küreselleşme denilen dönemin sonunda, içe kapanmacılık, ulusalcılık, uluslararası ilişkilerde müzakere yerine zorbalığın yer aldığı da ortadadır.
Daha da vahimi, Ukrayna Savaşı, emperyalist savaşın nüvelerini içinde barındırmakta.
Dünya ekonomisinin büyüme hızı yavaşlarken, dünya pazarları, ticaret yolları ve tedarik zincirleri üzerindeki hegemonya mücadelesi de kızışıyor. Dünyanın en büyük iki ekonomisi, ABD ve Çin arasındaki rekabeti, bu rekabetin Güney Çin Denizi'nde askeri rekabete dönüşmesini de hatırlamak gerekir.
Kapitalizm varoldukça savaşlar olacaktır. Emperyalist devletler arasındaki rekabet sürdükçe büyük bir savaş olasılığının gölgesi - bugün olduğu gibi - insanlığın üzerine düşecektir.
Nükleer silahlar ve bu silahları üretmek için kurulan nükleer santrallar varoldukça, nükleer savaş tehdidi bir kenarda duracaktır.
Savaşları önlemenin tek bir yolu var: 'Asıl düşman içeride' diyerek, her bir ülkenin işçilerini kazanacak savaş karşıtı hareketlerin büyümesi.
Nükleer silahları, tüm silahlarla birlikte, tarihin çöplüğüne gömecek olan işçi devrimlerinin zaferi ve sosyalizmdir.
Volkan Akyıldırım
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali haftalardır devam ediyor. Dünyanın birçok yerinde savaş karşıtları kollarını sıvadı ve sokağa çıkmaya başladı. Rusya’nın bugünkü başarısızlığı, bir ölçüde, dünya kamuoyunu hiçbir şekilde bu savaşın haklılığına ikna edememesine bağlı. ABD’nin 2003’teki Irak işgalindeki kadar kitlesel eylemler yapılamasa da savaş karşıtı hareket bu kadarını sağlamayı başardı.
Devrimci sosyalistler açısından savaşa karşı olmanın çok köklü bir teorik arkaplanı var. Bu geleneği alıp her ülkedeki somut siyasi koşullara uyguluyoruz ve buna göre önceliklerimizi belirliyoruz.
Bundan bir yüzyıl önce, sosyalistler, herkesin gelmekte olduğunu gördüğü emperyalist paylaşım savaşına karşı alınacak tutumu tartışıyordu. Savaş başlamadan önce, çoğu ülkedeki sosyalistler, bunun işçi sınıfının aleyhine olacağını ve her yerde barış propagandası yapmaları gerektiğini kabulleniyorlardı. Fakat aynı dönem, bir yandan da dünyadaki en kitlesel sosyalist parti olan Alman SPD’sinin liderliğindeki reformist eğilimlerin, yani dünyayı değiştirmenin yolunun Marx’ın iddia ettiği gibi bir devrim değil parlamenter çoğunluğu ele geçirmek olduğunu savunan görüşlerin baskın olmaya başladığı yıllardı.
İşçi sınıfının yığınsal eylemliliğinin yerine devlet mekanizmalarını seçimlerle ele geçirmeyi koyan bu anlayış, I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde kendi devletinden yana tutum aldı, savaş bütçesini onayladı. Bu, enternasyonalizme ve dünya işçi sınıfına yapılmış büyük bir ihanetti. Başka ülkelerdeki sosyalist partiler de benzer yolları izleyerek kendi hükümetlerine destek verdiler.
Her ülkede, işçi sınıfına öncülük etmesi beklenen partiler, kendi egemen sınıflarının emperyalist paylaşım savaşındaki çıkarları doğrultusunda gelişen militarist politikalarına eklemlendiler. Milliyetçi histeriye, her ülkeden işçilerin diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerini düşman olarak görmesini sağlayan savaş atmosferine teslim oldular.
Zimmervald solu
Fakat manzara bütünüyle bundan ibaret değildi. İsviçre’nin Zimmervald köyünde bir grup sosyalist, hareket içerisindeki bu duruma itiraz etmek için buluştu. O dönem, savaşa karşı çıkan sosyalistleri iki at arabasına doldurmanın mümkün olması, konferansa katılanların arasında bir espri konusu olmuştu. Üstelik bu konferansa katılanların bile çok çok azı (37 delegenin 6’sı) Lenin ve Bolşeviklerin tezlerini desteklemişti. Bu tezler, emperyalist paylaşım savaşlarında her ülkedeki sosyalistlerin öncelikli ve asıl olarak kendi egemen sınıflarını hedef alan bir siyasi program ortaya koyması gerektiğini, herhangi bir ortalamacı barış söylemine teslim olmaması gerektiğini öneriyordu.
Mücadele için verilen en küçük emeğin bile boşa gitmeyeceğini doğrularcasına, Zimmervald’daki mütevazı çaba muazzam sonuçlar doğurdu. Rusya’da Bolşevikler, I. Dünya Savaşı’na karşı “devrimci yenilgicilik” tezini geliştirdi. Buna göre, her ülkedeki devrimciler, emperyalist paylaşım savaşında kendi devletlerinin yenilgisi için çalışacaklardı. Bununla birlikte Almanya’da Rosa Luxembourg ile Karl Liebknecht “Asıl düşman içeridedir” diyerek barış bayrağını yükselttiler. Ve nitekim milyonlarca işçinin ölümüne yol açan I. Dünya Savaşı, 1917-1923 arasında Rusya ve Almanya’da gerçekleşen işçi devrimleri ile sona erdi. Sosyalist İşçi gazetesi olarak biz bu savaş karşıtı geleneğin mirasçısı olmakla iftihar ediyoruz.
Nasıl bir savaş karşıtlığı?
Solda ise Ukrayna savaşında görüldüğü üzere böylesi durumlarda nasıl tutum alınması gerektiği konusunda kafalar karışık. Rusya’nın işgalini lanetlemek “NATO destekçiliği” olarak kodlanmak isteniyor. Despot bir liderin komutasındaki ordunun bir ülkeyi işgal edip başkentine yürüme çabası, “faşizme karşı mücadele” gibi sunulmak isteniyor. Bu anlayışın ardında savaşların ve emperyalizmin doğasına dair yanlış analizler yatıyor.
Emperyalizm, sosyalist hareket içerisinde yıllar içerisinde geliştirilen teoriye göre, kapitalizmin en son aşaması ve farklı sermaye gruplarıyla onları koruyup kollayan devletlerin arasında rekabete dayanan hiyerarşiyi ifade ediyor. Savaşlar bu rekabet modelinin sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Stalinizmin baskın olduğu sol ise dünyayı “ilericiler” ve “gericiler/emperyalistler” diye kodlanan iki bloktan ibaret görüyor. Bu anlayış, Soğuk Savaş döneminden kalma. Bu yıllarda SSCB ve müteffikleri “ilerici blok” olarak görülüyor, onlarla çıkarları çelişen devletler ise “emperyalizm” olarak kodlanıyordu. SSCB ve Doğu Bloku’nu devlet kapitalisti olarak gören bizim geleneğimiz ise o yıllarda da “Ne Washington ne Moskova! Yaşasın enternasyonal sosyalizm” sloganını baz alıyordu.
Bugün SSCB yıkılmış, “reel sosyalizm” denilen Stalinizm çökmüş olmasına rağmen, solda epeyce bir kesim hâlâ Rusya/Çin ve müttefiklerini emperyalizme karşı direnen bir tür güç olarak adlandırıyor. Bu da Rusya’nın, herhangi bir kapitalist devlet olarak geliştirdiği tüm savaş politikalarına utangaçça eklemlenmeye, hatta onları savunmaya götürüyor solu.
Barış mücadelesini yükseltelim!
Bu sol açısından kabul edilemez ve utanç verici bir tutumdur. Elbette soldaki bir diğer eğilim olan utangaç NATO destekçiliğine veya onu maruz görmeye de karşı çıkmak gerekir. NATO dünyanın en büyük terör örgütüdür ve dağıtılmalıdır. Türkiye bu eli kanlı birlikten derhal ayrılmalıdır. Ancak NATO’nun öncülüğünü yaptığı savaşlar olduğu gibi, Rusya ve müttefiklerinin öncülüğünü yaptığı savaşlar da var ve bunlara karşı çıkmadan gerçek, prensipli bir barış savunuculuğundan söz edilemez.
Rusya dünyanın birçok yerinde savaşlar çıkaran, NATO’ya karşı kendi müttefikleri olan, kendi yayılmacı amaçları doğrultusunda davranan önemlice bir kapitalist devletttir. Dünyanın en güçlü ordularından birine sahiptir. Dünyanın en önemli iki ekonomik gücünden biri olan Çin’e yaslanmaktadır. Suriye’de, Libya’da, Ukrayna’da katliamlar yapmaktadır. Putincilikten işçi sınıfının müttefiki, ona yarayacak bir sonuç çıkması mümkün değildir.
Dolayısıyla savaşa karşı doğru tutum tartışılırken en başta Rusya’nın Ukrayna işgaline son vermesi talebi gelmelidir. Burada Rusya’da cesurca sokaklara çıkan tüm barış aktivistlerinin yanındayız. Bunun yanında elbette Ukrayna hükümetine veya NATO’ya asla destek verilmemelidir. Savaşa karşı aşağıdan gelişen halk direnişleriyle dayanışma içerisindeyiz. Ancak NATO’nun müdahalelerine, ABD’ye, Rus işçi sınıfının yanı sıra Batılı ülkelerdeki işçileri de hedef alacak ve zayıflatacak yaptırımlara karşıyız. Barış için Ukrayna, Rusya ve tüm diğer ülkelerdeki işçilerin kardeşçe birliğini kurmak için örgütlenmeye devam edeceğiz.
Putin Ukrayna’yı bombalamadan birkaç gün önceki konuşmasında “Ukrayna diye bir halk yoktur, Ukrayna eşittir komünizm, Ukrayna’yı Lenin kurdu. Stalin Lenin’in hatalarını düzeltmeye çalıştı…” dedi. Ayrıca Ukrayna’yı neonazi olmakla suçladı. Putin’in Lenin’i eleştirmesi, aynı anda “komünizm” ve “nazizm” düşmanlığı yapması çelişkili bir durum değil. Lenin 1917 Ekim devrimini, Çarlık Rusyası’nın yıkılışını ve halkların hapishanesi olan Rusya’da devletin savunduğu “Büyük Rus milliyetçiliği” politikalarının çöpe atılmasını ve dünya devrimini temsil ediyor. Stalin ise “büyük Rus milliyetçiliğinin” yeniden diriltilerek, tek ülkede sosyalizm politikaları etrafında dünya devriminin imha edilip, halkların baskı altına alınması anlamına gelmekte. Stalin ile Lenin arasında bu kadar keskin bir ayrımın otoriter bir figür olan Putin tarafından yapılması tarihin bir cilvesi olmakla birlikte Putin’in Stalin sevgisi Ukrayna’yla ortaya çıkmadı.
Putin, Stalin ve SSCB dönemini güncel siyaset açısından oldukça kullanışlı buluyor. Stalin’i “Rusya’yı yeniden büyük yapma” hedefleri üzerinden inşa ettiği, tüm medyayı kontrol altına alan, her türlü gösteri ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan, tüm muhalefeti ezen 12 yıllık otoriter rejimini meşrulaştırmak için her fırsatta kullanıyor. Özellikle 1941-1945 tarihleri arasında geçen, Nazi Almanyası’nın Rusya topraklarına saldırdığı “Barborassa Harekatı”nı Nazi Almanya’sı ve diğer Mihver Devletlere karşı verilen “Büyük Vatanseverlik Savaşı olarak nitelendiriyor. Bu savaş Putin’in “Rusya’yı yeniden büyük yapma” ideali açısından merkezî bir role sahip. (Melike Işık, “Putin ve Günden güne otoriterleşen Rusya”, Enternasyonal Sosyalizm, Sayı: 6, S.76-81) Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bu savaş, Rusya’nın sınırlarının genişletildiği, Doğu Avrupa ülkelerinin tamamının işgal edilip, devlet kapitalisti rejimlerin kurulduğu, Rusya’nın dünya nüfusu ve coğrafyasının önemli büyüklükte bir bölümü üzerinde hegemonya kurmasını sağladığı bir savaş.
Devlet kapitalizmi
Rusya’da Stalinizm 1917 Ekim devrimini gerçekleştiren işçi sınıfının izolasyonu sonucunda bürokrasinin yükselişe geçmesiyle hâkim oldu. 1920’lerin sonunda Stalin’in başında bulunduğu bürokrasi tek bir şirket gibi kaynakları ve ekonomiyi yönetme gücüne erişmişti. Tony Cliff’in söylediği gibi bir fabrika gibi işleyen bu devasa yapının işleyişi iç piyasaların yarattığı basınçla değil, dışsal basınçla belirleniyordu.
1928’de gerçekleştirilen ilk beş yıllık kalkınma planı da Rusya’yı devletler arası rekabette, batılı devletlere rakip olabilecek, sanayi temelli ve askeri kapasitesini arttırmaya yönelik bir hamle olarak gerçekleşti. Nitekim Stalin planlı ekonomiye geçiş konuşmasında; “Gelişmiş ülkelerden 50-100 yüzyıl gerisindeyiz, bu mesafeyi on yılda katetmek zorundayız” diyordu.
Stalin batılı ülkelerin sanayileşmesi için kullanılan tüm yöntemleri Rusya’da tekrarlandı. Tarım zorla kollektifleştirildi. Grev karşıtı yasalar ve işçilere yönelik karne uygulaması başlatıldı. “Gulag” adındaki devasa büyüklükteki çalışma kampları inşa edildi. 1929 krizi ve II. Dünya Savaşı 1929 ekonomik çöküşün sonucunda Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesi, Hitler’in II. Dünya Savaşı’na yol açacak adımlar atması, Rusya’daki sermaye birikimi rejimi açısından önemli fırsatlar yarattı.
Hitler’in iktidara yükselişi sırasında Stalinizm’in hâkim olduğu III. Enternasyonal aracılığıyla “sınıfa karşı sınıf” politikaları kapsamında, işçi sınıfı örgütlerinin tamamını yok eden Mussolini ve Hitler değil, sosyal demokrasi düşman ilan edildi. Hitler iktidara geldikten iki yıl sonra da faşizme karşı burjuvaziyle oluşturulan “halk cephesi” koalisyon politikaları savunuldu. Rusya’nın Dış İlişkiler Komiseri Maksimov Litvinov Hitler’e karşı “kolektif güvenlik” politikaları ekseninde uluslararası düzeyde diplomatik politikalar geliştirdi. 1935 yılında Stalin Fransa ve Çekoslavakya ile arasında karşılıklı yardım paktı anlaşması imzaladı. Böylelikle Avrupa’da iki askeri blok oluştu.
Bir yıl sonra Fransa’da ve İspanya’da Halk Cephesi hükümetleri kuruldu. Halk Cephesi politikaları işçi sınıfını paralize edilerek, faşizmin güç kazanmasına yol açtı. Nazilerle anlaşmayı Stalin’in II. Dünya savaşı esnasında iki kapitalist blok arasındaki kapışmada “yesinler birbirini” tutumu izledi. Savaşı Rusya’nın nüfus alanının genişletilmesi açısından fırsat olarak görmekteydi. Nitekim Hitler’in Versailes Anlaşması’nı çöpe atıp Ren bölgesine tekrar girmesi, ardından Avusturya’yı Almanya’ya katması sonrasında Hitler’e yanaştı. Dış İşleri Komiseri Litvinov’un yerine Molotov’u getirdi. Yahudi olan Litvinov’un görevinden uzaklaştırılmasıyla Dış işleri komiserliği Yahudilerden temizlenmiş oldu. Bu hamleyle Stalin Hitler’e bir adım daha yaklaştı. Almanya’nın Polonya’yı işgal ettiği 1 Eylül 1939 tarihi öncesinde Hitler ile Ribbentrop adlı saldırmazlık anlaşması yaptı.
Stalin’in savaş suçları
Anlaşmaya göre Polonya’nın doğusu, Finlandiya, Estonya ve Letonya Rusya’nın nüfuz alanında kaldı. Hitler’in Polonya’yı işgal etmesinden hemen sonra harekete geçen Rus orduları Polonya’nın kalan kısmını işgal ettiler. Molotov bir gece yarısı Polonya büyük elçisini çağırarak eline bir kâğıt parçası tutuşturdu ve “Polonya devleti artık yok” dedi. Rusya’nın Polonya’da gerçekleştirdiği işgal sonucunda Gulag’larda tutulan 40 bin Polonyalı subay ve üst düzey insanın öldürüldüğü Katyn Katliamı dahil 500 bin insan yaşamını kaybetti. Rusya tankların gölgesinde Estonya ve Letonya’da da üsler kurdu ve toprak talebini Finlandiya’nın kabul etmemesi üzerine Finlandiya’ya girdi. Ancak Finlandiya büyük bir direniş gösterdi. Finlandiya işgali Rusya’yı Fransa ve İngiltere ile savaşın eşiğine getirdi. Bu ülkeler Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar uyguladı. Rusya isteklerinin çok az kısmını elde edebildi.
Finlandiya olayı sonrasında Litvanya, Estonya ve Letonya tamamen işgal edildi. Devlet başkanları Gulag’a götürülerek yok edildi. İşgal bölgelerinde büyük bir terör devreye sokuldu. Yüzlerce kadın, çocuk, erkek Rusya’nın topraklarına sürüldü. Rusya’nın muazzam ekonomik büyüklükteki Baltık bölgelerini Ruslaştırması Almanya’nın çıkarlarıyla çatışmaktaydı. Savaşın kaderini belirleme gücüne sahip, petrol yatakları, bakır, alüminyum, kurşun gibi değerli madenlerin bulunduğu Romanya’nın da Rusya tarafından işgali Hitler’in Rusya’ya karşı harekete geçmesine yol açtı. (Sean McMeekin, “Stalin’in Savaşı”, Çev. Zeynep Demir, Kronik Yayınları, S.222) 1941-45 arasında süren savaşta Rusya, Doğu Avrupa’nın tamamını, Asya’nın da önemli bir kesimini fethederek savaşı zirvede tamamladı.
Rusya’nın fethettiği toprak ve “ganimet” açısından bakıldığında ABD dışında savaşın diğer galibi Stalin’di. Nitekim savaş sonrasında Batıyla Yalta anlaşmasını imzaladı. Birleşmiş Milletler’e girmeyi kabul etti. Ancak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını da garanti altına alarak, ikinci emperyalist blokun başını çekti.
İşgale hayır!
Rusya Dış İşleri Bakanı Sergey Lavrov aralarında kadın ve çocukların olduğu binlerce sivilin ölümüne, milyonlarcasının da yerinden edilmesine yol açan bombardımanla, Rusya topraklarına yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmayı hedeflediklerini söyledi. Kendi sınır güvenliğini korumak için başka ülkeleri işgal etmek, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgali esnasında Bush tarafından dile getirilmişti. Türkiye’de Libya ve Suriye’ye yapılan müdahalelerde benzer politikalar geliştirdi. ABD dünya üzerindeki sarsılan hegemonyasını yeniden kurmak için dünyanın pek çok yerinde sürmekte olan savaşın başlatıcısı. Ancak ABD emperyalizmi teşhir edilirken, Rusya ve Çin’in emperyalist doğaları göz ardı edilmekte, eski Rusya’nın yer aldığı nüfuz alanları ve Çin’in Hongkong ve Tayvan gibi nüfuz alanları iki ülkenin arka bahçesi olarak kabul edilmekte. Rusya’nın ve Çin’in nüfuz alanlarını genişletmeye yönelik hamleleri göz ardı edilmekte. Oysa bu savaş milyonlarca Ukraynalının dışında, milyonlarca emekçinin yaşamını doğrudan etkilemekte. O nedenle amasız, fakatsız, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı çıkmak zorundayız.