TÜİK enflasyonu yüzde 78,6, gerçek enflasyon yüzde 175,6

TTB uyardı: Kapalı alanlarda maske takılmalı

Covid vakaları artıyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB), kapalı alanlarda maske takılması ve verilerin günlük olarak açıklanması çağrısı yaptı. TTB'nin sosyal medya hesabından paylaştığı çağrı şöyle: “COVID-19 vaka sayılarında artış görülmektedir. Başta riskli yurttaşlar olmak üzere durma noktasına gelen aşılanma çocukları da kapsayacak şekilde başlatılmalı, kapalı ortamlarda maskeye geri dönülmeli, testler artırılmalı, veriler test sayılarıyla birlikte günlük paylaşılmalıdır." İktidarın tam açılma kararının ardından, yaz döneminin de etkisiyle enfeksiyon sıçradı. Haziranın ilk yarısında 7 bin 500 civarında seyreden haftalık vaka sayıları, ikinci yarısında yüzde 50 arttı. Bu durum Türkiye'ye özgü değil. Birçok ülkede vaka sayıları yeniden artıyor. İşçiler, bir meslek hastalığı haline dönüşen Covid-19'dan korunmak için maske takmalı ve aşıların hatırlatma dozlarını almayı ihmal etmemelidir. 

Sivas, bir daha asla!

Sivas katliamının 29. yıldönümünde yakılarak öldürülen 33 aydın ve sanatçı anılıyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Sivas Şubesi önünde buluşan kalabalık, katliamın gerçekleştiği Madımak Oteli'nin önüne yürüdü. Yürüyüşte ‘Sivas’ı unutma, unutturma’, “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” ve “Madımak Oteli Müze Olacak” sloganları atıldı. Kortejin başında hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını taşıyan aileleri yer aldı. Bu seneki anma ‘Sivas’ın ışığı sönmeyecek’, ‘93’ten bugüne Sivas hala yanıyor’ temasıyla gerçekleştiriliyor.

Ekonomide bıçak kemiğe dayandı

Geçen Cuma akşamı ortaya yeni bir ekonomi kararı çıktı. BDD, bankada 15 milyon TL karşılığı döviz bulunan şirketlere kredi yasağı getirdi. Görev tanımında “Kredi sisteminin etkin bir şekilde çalışması” olan BDDK, Cuma akşamı aldığı kararla firmaların kredi kullanmasını döviz sahipliğine göre kısıtlamış oldu.  Aslında bu kararın, ekonomide bıçak kemiğe dayandığı için, iktidar tarafından alınan bir sermaye kontrolü kararı olduğu net.  2021 yaz dönemi sonunda faizler düşürülünce, Cumhurbaşkanına göre Türkiye’de enflasyon ve cari açık sorunu ebediyen tarihe gömülecekti.  Cumhurbaşkanı’nın bu modeli “faiz sebep, enflasyon sonuç” teorisine dayanıyordu. Dünyanın en büyük negatif faizine sahip olması nedeniyle kredi kullanımı hızla arttı. Şirketler ve bireyler, bankaya para yatırmak yerine bankadan kredi almanın daha kârlı olduğunu keşfettiler. Piyasadaki para miktarı hızla arttı. 3 ayda Türk lirası dolar karşısında yüzde 100’den fazla değer kaybetti, enflasyon yükselmeye başladı. 20 Aralık’ta Kur Korumalı Mevduat (KKM) sisteminin ilanı ile döviz kurları kontrol altına alınmaya çalışıldı. Bir yandan dünyada da enflasyon artmaya başladı. Hem içerdeki ekonomi politikaları hem dışardaki durum enflasyonun artışı için çok uygundu ve enflasyon Ocak ayından itibaren patladı. Merkez Bankası rezervleri tarihinin en kötü durumuna geriledi Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin 2 Aralık’ta göreve başlaması ile beraber TCMB tarafından kapalı kapılar arkasında döviz satışına tekrar başlandı. Daha önce 128 milyar dolar satan MB, 2 Aralık- 21 Aralık arasında yaklaşık 15 milyar dolar sattı, bu da rezervler için tehlike çanlarını çaldırdı. Döviz krizine girmemek için acilen KKM adı altında sadece günü kurtaracak çözüme başvuruldu. Bir yandan da ihracatçıların dövizlerine el koymaya başlandı. Ama rahatlama ancak 2 ay sürdü. Mart başından itibaren yine TL değer kaybetmeye, cari açık artmaya, TCMB rezervleri azalmaya başladı. Çünkü Türkiye her hafta en az 5 milyar dolar dövize ihtiyaç duyuyor. İhracat ve turizm gelirleri bu miktarı karşılamaya yetmiyor.  TCMB yılın ilk 6 ayında kendisine KKM’den gelen 30 milyar dolar ile ihracatçılardan geldiği tahmin edilen 35 milyar doların hepsini sattı. Bu satışın 18 milyarını enerji ithalatı için yaparken, kalan kısmını da ağırlıklı olarak cari açığın finansmanı için sattı.  Temmuz ayından itibaren KKM geri ödemeleri başladı. KKM’den ilk 6 ayda 30 milyar dolar döviz toplayan Merkez Bankası, bu kez hem net döviz geri ödemesi yapmak, üstüne de ithalat talebini karşılamak zorundaydı. İşte bu noktada hükümet yeni bir sistemi devreye soktu. Cuma akşamı alınan kararla şirketlerin kredi alabilmek için döviz hesaplarını bozdurmaları kuralı getirildi. Aslında şirketlerin satacakları pek dövizleri yok, çünkü özel sektörün Mart sonu itibarıyla 114 milyar dolar net döviz pozisyon açığı var.  Şirketlerin yurtiçi bankalarda 75 milyar dolara yakın döviz varlıkları var. Ama bu para çoktan bankalar tarafından Merkez Bankası’na swap veya zorunlu karşılık için devredilmiş durumda. O emaneti Merkez Bankası defalarca satarak, sonra sattığını swapla tekrar borçlanıp tekrar satarak yok etti. Bugün artık bankaların TCMB dışında sadece 30 milyar dolara yakın döviz varlığı bulunmakta. Bundan 5 yıl önce bu tutar 100 milyar doların üzerindeydi. Hükümet döviz krizini çözemiyor, bu konuda batılı ülkelere ne kadar yakınlaşmaya çalışsa, NATO gibi kurumlarda ne kadar tavizler verse de döviz girişini sağlayamıyor. Ortadoğu ülkeleri ile yakın ilişkilere girilmesi de döviz rezervlerini artırmayı sağlamadı. Hükümet 2023 Haziran seçimlerine, ekonomide büyük facialara yol açmadan ulaşmaya çalışıyor, ama gişat bunun pek de mümkün olmayacağını gösteriyor. Elbette bütün bu sıkıntılar asıl olarak işçilerin, emekçilerin daha fazla sömürülmesi ve yoksullaşması anlamına geliyor. İşçi örgütleri, sendikalar bu konuda bir an önce harekete geçmelidir. Asgari ücretin en az 10 bin lira olması talebi ile meydanlara çıkmalıdır.

Üçlü mutabakat Erdoğan yönetiminin zaferi mi?

NATO zirvesinde Erdoğan yönetiminin İsveç ve Finlandiya ile anlaşması, PKK ve YPG'ye karşı bir adım olsa da iktidar bloku sözcülerinin sunduğu şekilde antiemperyalist bir kazanım değildir. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), İspanya'da toplandı. Ana gündem Ukrayna'daki savaş. ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin askeri örgütlenmesi olan NATO, hasım olarak gördüğü Rusya'ya (ve de Çin'e) karşı hangi yöntemleri kullanacağını, Avrupa ve dünya çapında yayılmacılığını nasıl artıracağını planlıyor. Zirveden çıkacak kararlar NATO üyesi her bir devlet tarafından uygulanacak. Avrupa'daki ABD askeri sayısı 100 bine ulaşmışken ve NATO Ukrayna'da savaşın tarafıyken toplanan zirve öncesi en önemli sorun, İsveç ve Finlandiya'nın üyeliğinin kabulüydü. Rusya'nın sınır komşusu Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından Putin, diğer sınır komşularını da tehdit etmişti. Rusya işgalinden korkan İsveç ve Finlandiya tarafsızlık politikasını bırakarak NATO'nun kapısını çaldı. Kurulduğu andan itibaren NATO'ya üye olmak isteyen ve bunun için Kore savaşına katılan Türkiye'yi yönetenler ise İsveç ve Finlandiya'nın üyeliğine karşı çıktı. Bu öylesine sert bir karşı çıkıştı ki Erdoğan, "Ben başta olduğum sürece giremezler" dedi. Fakat NATO zirvesinin ilk günü kolayca anlaştılar ve NATO genel sekterliğinin gözetiminde üçlü mutabakata vardılar. İktidar bloku, neden İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyeliğine karşı çıkıyordu? Açıkça ifade edilen baş gerekçe, bu iki ülkenin özellikle de İsveç'in PKK, YPG ve PYD'ye verdiği destek. İkincisi ise İsveç'in uyguladığı silah satışı yasağı. Birçok ülkeden diplomatik gözlemciler ve uzmanlar, masaya konulan bu gerekçelerin yanısıra Ankara'nın tutumunun arkasında birden fazla sebebin yattığını söyledi: - Erdoğan yönetimi Trump ile kurduğu "yakın" ilişkiyi Biden yönetiminde bulamadı. ABD Başkanı Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın görüşme taleplerini geri çevirdi. Türkiye'nin satın aldığı F-35 savaş uçaklarının verilmeyeceği kati bir şekilde söylediler. ABD (ve Avrupa'daki başlıca müttefiki Almanya), Türkiye'ye uyguladıkları silah ambargosunu devam ettirdi. Erdoğan yönetimi bu durumu değiştirmek için Ukrayna savaşını bir fırsat olarak kullandı.  - NATO üyesi olan Türkiye, aynı zamanda Rusya'nın da dostu. İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılışına karşı çıkarak üstü örtük bir şekilde Moskova'yı memnun etti. - Türkiye'yi yönetenler Suriye'deki durumdan rahatsız. NATO'da kriz yaratarak, ABD'nin YPG'yle ittifakını bozmak istiyor. Türk milliyetçilerinin iddiası Türkiye'de iktidar yanlısı muhafazakar, milliyetçi ve ulusalcılara göre ise Erdoğan yönetimi, "dış güçlere" yani Batı emperyalizmine karşı yerli ve milli bir mücadele yürütüyor. Onlara göre AKP iktidarı antiemperyalist bir karakterde. Bu iddialardan yola çıkarak üçlü mutabakat metnine bakıldığında: - İsveç ve Finlandiya, Ankara'nın PKK ve YPG'ye karşı isteklerini kabul etti. Buna kendilerine sığınan Fethullaçıları da ekledi. Muhtemelen bu örgütlenmelerin kendi ülkelerinde varlık ve faaliyetlerine karşı bir dizi adım atacaklar. Bu, iki devlet açısından önemli bir sorun değildi zaten; NATO üyeliği karşılığında kolayca harcanacak unsurlar. - Türkiye'ye uygulanan silah ambargosunun kaldırılacağı kesinleşti.  Antiemperyalizmin gereği İktidar çevreleri bu içerikteki mutabakata bakarak zafer ilan ediyor. Bu mutabakat Ankara'nın Kürt hareketlerine yönelik uluslararası ablukasını güçlendiren bir içerik taşıyor. Fakat Türk milliyetçilerinin iddia ettiği gibi bu emperyalizme karşı bir zafer değildir.  - Biden yönetiminin Türkiye'ye yönelik silah ambargosunu gevşetip gevşetmeyeceği belirsiz. Kimilerine göre yeni nesil F-16 savaş uçaklarını almayı garanti etmiş olabilir. Fakat ABD, Suriye'de YPG ile ittifakını bozacak değil. Bu Washington açısından Ankara ile ilişkileri aşan bölgesel bir mesele. Ankara'nın Suriye'deki varlığı ve hareketleri, hem ABD'nin hem de Rusya'nın, yani iki emperyalist devletin onayına bağlı. - NATO'daki mutabakat birçok açıdan sıkışan Mavi Vatan politikasını da rahatlatmayacak. Emperyalist devletlerin Doğu Akdeniz'deki çıkarları, yine Ankara ile olan sorunlarını aşan bir meseledir.  NATO zirvesinin ilk gününde kolayca uzlaşan AKP iktidarı Türkiye'yi, Batı emperyalizminin savaş örgütünün yayılmacılığının, Ukrayna'daki vekalet savaşının bir tarafı halinde tutuyor.  Emperyalizme karşı mücadele, NATO'ya karşı çıkmaktan geçer. AKP iktidarı ve ortakları ise sadece Türkiye egemen sınıfının bölgesel çıkarlarının savunucularıdır. Onlar antiemperyalist değil kendilerine kolaylık sağlayan bir emperyalizmin taraftarılar.

Erdoğan’dan geri adım

Tartışmalara neden olan Cumhurbaşkanı maaşı zammıyla ilgili açıklama yapan Erdoğan, "Ek bütçe görüşmelerinde Cumhurbaşkanı ödeneği ile ilgili maddenin kanun metninden çıkarılmasını talep ediyorum" dedi. Erdoğan’a geri adım attıran gelişme, halkın maaş zammına gösterdiği tepki sonucu ortaya çıktı. Şimdi gözler TBMM’de. Bulunacak bir formülle, Cumhurbaşkanı maaşına zam yapılmayacak. TBMM’ye sunulan ek bütçe yasa tasarısı aynı şekilde yasalaşırsa, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın maaşına yüzde 40,4 zam yapılacak. Bu zamla Erdoğan’ın maaşı 141 bin 453 TL’ye yükselecek. Asgari ücret 4 bin 250 lira iken Cumhurbaşkanı maaşının ondan 35 kat daha fazla olması, Türkiye’deki geniş halk yığınları açısından epeyce olumsuz bir durum. Medya organlarına konuşan yurttaşlar, kanun teklifine ve ekonomik krize tepki gösterdi. Kuru simit yediğini söyleyen bir yurttaş, "Nasıl olsa bizden kendisine alıyor. Sokakta sürünüyoruz" ifadelerini kullandı.

Halkın ekonomi yönetimine güveni azaldı

İktidara güvensizlik, doğrudan iktidar kontrolündeki TÜİK ve Merkez Bankası tarafından yapılan anketlere de yansıdı. Tüketici Güven Endeksi verileri, hesaplanmaya başlandığından bu yana tarihsel olarak en dip seviyeye indi. Haziran ayı endeksi Mayısa göre yüzde 6,2 azalarak 63,4’e inerken, gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentisi yüzde 10 düşüşle 59,9 puana geriledi. Mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi de yüzde 8,1 gerileyerek 48,5 puandan 44,5 puana indi.

DSİP'ten açıklama: Gökkuşağını solduramazsınız!

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) 20. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşüne yapılan polis müdahalesi ve 373 kişinin gözaltına alınması üzerine bir açıklama yayınladı:  

Ek bütçe ile sermaye sınıfına daha fazla kaynak aktarılacak

Erdoğan yönetimi geçen hafta mevcut bütçeye 1 trilyon 80 milyar liralık ek yapılmasına karar verdi, önerisi TBMM’de kabul edildi. Böylece 2022 harcama bütçesi 1 trilyon 750 milyar liradan, 2 trilyon 830 milyar liraya yükseltildi. Bütçedeki bu ek giderin artan gelir kalemlerinden karşılanacağı belirtildi. İktidarın bahsettiği artan gelir kalemleri, halktan toplanan vergiler. KDV, ÖTV, Kurumlar vergisi gibi kalemlerde ilk beş ayda önemli paralar tahsil ettiler. Elde ettikleri bu vergi gelirlerini, halk için harcamak, bazı mal ve hizmetleri sübvanse etmek, desteklemek yerine, paraya sıkışan sermaye sınıfına harcamaya devam etmeyi planlıyorlar. İktidar, harcama bütçesini yüzde 61 artırarak aslında enflasyonun geldiği boyutu da hepimize göstermiş oluyor. Bütçe harcamaları yüzde 61 artarken, işçi ve memurlara yapılan zamlar bunun çok altında kalıyor. Faiz ödemeleri artıyor Hazine ve Maliye Bakanlığı ek bütçesine baktığımızda; İç borç faizlerine 43,5 milyar lira, Dış borç faizlerine 31,9 milyar lira, Kur korumalı mevduat (KKM) hesaplarına 40 milyar lira ayrıldığını görüyoruz. Bu da ek bütçenin aslan payının finans sermayesine aktarılması demektir. İktidar döviz temin edebilmek için yurt içindeki ve dışındaki sermaye sahiplerine milyarlarca lira aktarıyor. İktidar ek bütçe gelirlerinin hemen tamamını vergilerle karşılamayı planlıyor. Bu da KDV, ÖTV vb. dolaylı vergilerin artan fiyatlara paralele olarak artması demektir. Artan enflasyon ve hayat pahalılığına rağmen, vergi oranlarını azaltmayı düşünmüyorlar. Yani krizin faturasını emekçi kesimlere ödetiliyor.  Konu, büyük ölçüde emekçilerden toplanan bu paraların harcanmasına gelince, iktidar gündeminin ilk sırasında finans sermayesi var, iç dış borçlara ve KKM’ye ek bütçeden 115 milyar lira ayrılmış durumda. Normal bütçede ayrılan 246 milyar lira ile birlikte faiz ödemelerine ayrılan pay toplam 361 milyar lira. Bu miktarı ile faiz ödemeleri bütçenin en büyük kalemi. Tabi dövize endeksli kamu-özel ortak yatırımlarının ödemelerinde de hiç bir aksama olmuyor. Ama bu arada ekmeğin fiyatı yılbaşında 2,5 lira iken şimdi 5 lira oldu, iktidar bunun gibi halkın temel ihtiyaç maddelerini ve kira, ulaşım gibi temel harcamalarını sübvanse etmeyi düşünmüyor. Bu tablodan şu sonuç çıkıyor: İktidar ek bütçe ile halktan topladığı vergileri daha da artıracak ve bu paraları sermaye sınıfına aktaracak.  Sendikalar, işçi sınıfı örgütleri, başta asgari ücrete zam olmak üzere (en az 10 bin lira net olmalı) emekçi sınıfların talepleri için derhal harekete geçmelidir.  Faruk Sevim

İşkence ve kötü muamele görülmemiş boyuta ulaştı

Birleşmiş Milletler (BM), “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü, 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti. Gün dolayısıyla İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ortak bir açıklama yayınladı. Türkiye’nin de imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşme'nin insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, buna karşın işkencenin hâlen Türkiye’nin en önemli insan hakları sorunu olduğu vurgulandı. TİHV’nın tespitlerine göre 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde en az 142 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. Bu sayı 2022 yılının ilk beş ayında en az 215 kişi.  İHD’nin tespitlerine göre, 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde 531 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı, 2 kişi gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, 1 kişi yaralandı. Açıklamada, sokak ve açık alanlarda, resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının önceki dönemlerde görülmeyen bir boyuta vardığı vurgulandı. İşkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün öncelikle devletlere ait olduğu vurgulanan açıklamada, şu konularda hızla adım atılması çağrısı yapıldı: ■ İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir. ■ Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır. ■ Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır. Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır. ■ Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır. ■ Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir. İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması, bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır. ■ İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır. ■ Hapishaneler insan hakları ve hukuk örgütlerinin denetimine açılmalıdır.

1 2 3 4 5 6 İleri

SEÇTİKLERİMİZ

Ümit Kıvanç
Rusya’nın egemenleri

Bültene kayıt ol