Polis şiddeti ve iftiraların gizleyemediği: Türkiye kapitalistleri, soykırımcı İsrail'i besliyor

21 Mart Irkçılık Ve Ayrımcılıkla Mücadele Günü’nde Kadıköy'deyiz

Birlikte Yaşamak İstiyoruz ve Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır platformları, 21 Mart'ta Kadıköy'de buluşma çağrısı yaptı. Çağrı şöyle: "Savaş politikaları, şiddet, ayrımcılık, siyasi baskılar, ekonomik ve ekolojik kriz gibi nedenlerle ülkelerini terk eden göçmenler, vardıkları ülkelerde temel insan haklarından mahrum şekilde yaşamaya zorlanıyor. Irkçılığın ve aşırı sağ ideolojilerin yükselişiyle tüm toplumsal sorunların faturası göçmenlere kesiliyor. Derinleşen ekonomik kriz ve sermayenin dayattığı sömürü koşulları neticesinde toplumda biriken öfkenin yönü saptırılıyor ve esas failler gizlenerek göçmenler hedef gösteriliyor. 21 Mart Uluslararası Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Günü’nde; göç yollarında ölüme sürülen, Geri Gönderme Merkezlerinde temel insani gereksinimleri dahi karşılanmayan, zorla sınır dışı edilen, sınır dışı edilme korkusuyla sindirilen, ucuza, kayıtsız ve güvencesiz çalıştırılarak emeği katlanarak sömürülen, ırkçı, cinsiyetçi nefretle taciz edilen, katledilen, kaybedilen tüm göçmenlerin yanında olduğumuzu haykırmak için herkesi, saat 19.30'da Kadıköy Süreyya Operası önünde buluşmaya davet ediyoruz." 21 Mart Perşembe 19:30 Bahariye Caddesi, Süreyya Operası Önü, Kadıköy

Tepkiler sonuç verdi, geri adım attılar

Selahattin Demirtaş'a hapiste uygulanan özel baskıdan, avukatlarının girişimleri ve kamuoyunun tepkisi sonucu vazgeçildi. Avukat Ramazan Demir'in sosyal medya hesabından paylaştığı açıklama şöyle: “Basına ve kamuoyuna; Müvekkilimiz Sayın Selahattin Demirtaş'a, avukat görüşü öncesi ve sonrasında dayatılan ayakkabı çıkartma şeklindeki hukuksuzluktan, yapılan görüşmeler sonucunda vazgeçilmiştir. Konuya gösterilen duyarlılık ve verilen destek için herkese teşekkür ediyor, müvekkilimiz Sayın Demirtaş'ın selamlarını iletiyoruz. Demirtaş Savunma Grubu”

Demirtaş'ın avukatları: 'Onur kırıcı dayatmadan derhal vazgeçin'

Kürt siyasi hareketinin liderlerinden Selahattin Demirtaş'a yerel seçimler öncesi özel baskı uygulanıyor. Eski HDP Eş Başkanı Demirtaş 4  Kasım 2016'dan bu yana hapiste tutuluyor. Edirne hapishanesinde yaşanan baskıları avukatları duyurdu: "Basına ve kamuoyuna Seçimlere çok az bir zaman diliminin kaldığı şu günlerde, Edirne Cezaevinde Sayın Selahattin Demirtaş'a onur kırıcı üst araması dayatılmaya başlanmıştır. Adalet Bakanlığının talimatıyla, bugünden itibaren, Sayin Demirtaş'ın görüş için odadan her çıkış ve girişinde, kameraların önünde ayakkabılarını çıkarması dayatılmaktadır. Sayın Demirtaş, bu uygulamayı onur kırıcı bir zorbalık olarak tanımladığını ve asla kabul etmeyeceğini belirterek bundan böyle aile, avukat ve milletvekili görüşlerine çıkmayacağını ifade etmektedir. Konuyla ilgili, DEM Parti Genel Merkezi de acilen bilgilendirilmiştir. Parti yetkilileri, Adalet Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunarak bu onur kırıcı dayatmadan derhal vazgeçilmesini isteyecektir. 13.03.2024 Demirtaş Savunma Grubu"

İstanbul'da söyleşi: Filistin'de direniş ve küresel dayanışma

15 Mart Cuma 19:30'da Kadıköy DSİP'te başlıyor. Konuşmacılar: Shirly Bahar (Jewish Voice for Peace) Salwa Amor (Filistinli gazeteci) Harun Turgan (BDS Türkiye) Adres: Söğütlüçeşme Cad. Kalem Sk. No: 11 Arif Bey İşhanı K: 3, Osmanağa İletişim: 05558631636

Murat Kurum yayınında Gazze sansürü, Bursa'da Filistin'i savunanlara gözaltı

AKP'nin İBB adayı Kurum'un Habertürk'de katıldığı canlı yayında Filistin ve Gazze'yi soran genç kadın sansüre uğradı. Bursa'da AKPli bakan ve vekili protesto edenler de gözaltına alınmıştı. Murat Kurum'a yöneltilen soru, "Seçildiğinizde Gazze ve Filistin için ne yapacaksınız?" idi.  Sunucu Mehmet Akif Ersoy da bunun üzerine "Hemen verebilir misin mikrofonu lütfen" dedikten sonra genç kadının elindeki mikrofon başka birine verildi. Murat Kurum soruyu yanıtlamadı. Ardından gelen soru ise Nişantaşından bir öğrencinin "Aile WhatsApp grubunuz var mı?" oldu. Sunucu Mehmet Akif Ersoy bu soru üzerine "Bize böyle gelin ya" dedi. Mehmet Akif Ersoy, "Bu siyasi bir program değil" diyerek kendisini savundu.  Program sonrası sansüre uğrayan gençle konuşan Kurum, "Keşke canlı yayında bu soruyu sormasaydın" dedi. Dünyanın her yerinde ve Türkiye'de Gazze'deki katliam konuşulurken, bu programdaki sansür akla İsrail'e yapılan ticari sevkiyatı getirdi. 7 Ekim sonrası Türkiyeli kapitalistlerin enerji, çimento ve hammadde ihracatı devam ediyor.  İhracata devam eden şirketler arasında Zorlu ve İÇDAŞ gibi dev holdinglerin yanısıra AKP'li, BBP'li, Hüda-Parlı patronların da sahibi olduğu irili ufaklı firmalar yer alıyor. Filistin'i savunanlara gözaltı Bursa'da Soğanlı Millet Bahçesi açılışında bulunan Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ile Bursa Milletvekili Mustafa Varank protesto edildi. İsrail'le yapılan ticareti protesto eden vatandaşlar "İsrail'le yapılan ticaretten utanç duyuyoruz" pankartı açmıştı. Bakan Varank ve Özhasaki'yi protesto eden vatandaş, "Hükümet bu halkın sesine kulak versin. İsrail'le ticaret, Filistin'e ihabnettir. sizi kınıyoruz. Biraz hassasiyet gösterin. Yeter bu kadar 5 ay bitti, 6 aya girdik. Hala 31 Marttan sonra Filistine yardım ediceğiz diyorsunuz. Utanç duyuyoruz sizin bu tavrınızdan, utanç. Yapılanları görüyoruz. Bütün limanlardan İsrail'e 8 gemi - 10 gemi çelik gidiyor, petrol gidiyor. Herkes kan ağlıyor, Hükümet ticaretine devam ediyor. Bu ülkenin Bakanı burada. Birinci derece muhattabı bekliyoruz. Halkın içerisine girmesini istemiyoruz, biz utanıyoruz bunlardan" ifadelerini kullandı. Protestonun ardından en az 3 kişinin gözaltına alın.

DSİP: 31 Mart seçimlerinde DEM Parti adaylarına oy vereceğiz

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) 31 Mart 2024 yerel seçimlerindeki tutumunu bir bildiriyle duyurdu. DSİP şunları söylüyor: Sağcıya, ırkçıya, göçmen düşmanına, gazze için direnmeyene, müteahhite oy yok! Yine aynı seçim şarkısını çalmaya başladılar. İktidar bloğu da muhalifler de. Bu seçimin hayatlarımızın en önemli virajı olacağını söylüyorlar. Seçimler elbette önemlidir ama hayatın en önemli anı değildir. Tüm mücadeleyi seçime endekslemek yenilgiyi baştan kabul etmektir. Tüm mücadeleyi seçimlere indirgemek 14 Mayıs-28 Mayıs genel seçimlerinde görüldüğü gibi kutuplaşmaya teslim olmaktır.  Öfkemizi sandıkta da sokakta da gösterme zamanıdır. Bu toplumda mevcut iktidar bloğuna karşı büyük bir öfke var. Bu iktidar bloğunun ürünü olan aşırı yoksullaşmaya, milyonlarca insanın ay sonunu getirmemesine karşı büyük bir öfke var. Gazze için ahkam kesmeyi sürdürüp soykırımcı İsrail’le ikili anlaşmaları sürdürmeye karşı büyük bir öfke var. Yolsuzluklara, hukuksuzluklara karşı büyük bir öfke var. İş cinayetlerine, ardı arkası kesilmeyen maden kazalarına karşı büyük bir öfke var. Kadın cinayetlerine karşı, çürümüşlüğe karşı, kayırmacılığa karşı, hayat pahalılığına karşı büyük bir öfke var. AKP-MHP bloğunun belediye seçimlerini kazanması, şehir hayatı, yaşanabilir kentler, hayvan hakları, ekolojik dengenin korunması, demokratik haklar açısından daha da büyük bir gerileme olacak. Bu yüzden iktidar adaylarını gördüğümüz yerde, “İsrail’le ikili anlaşmaları sona erdirmeden insanlardan oy istemeye utanmıyor musunuz?” sorusunu soracağız. “Hayat pahalılığı sizin ürününüz. Aç insanlardan oy istemeye utanıyor musunuz?” diye soracağız. İktidar blokunun adaylarına oy yok! Ranta, kibre, savaş yatırımlarına, patronlara, madencilere, iş cinayetlerinin, fakirliğin sorumlularına, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek kadınların tüm kazanılmış haklarına, LGBTİ+’ların varoluşuna saldıranlara oy vermeyeceğiz. Sağa karşı sağcılara oy yok! CHP’den umut besleyenlere de sesleniyoruz. Umut beslemeyin. Öfkemizi sandıkta da sokakta da göstermenin yolu, CHP’nin sağcılığını teşhir etmektir.  Göçmen düşmanı ve tescilli ırkçı Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan davul zurnalar eşliğinde CHP’ye yeniden katıldı.  CHP göçmen düşmanlarına kapılarını ardına kadar açan bir partidir.  CHP devletten başka kimseyle helalleşemeyenlerin partisidir. CHP Kürtlerin oyuna talip olup, birlikte fotoğraf bile çektiremeyenlerin partisidir. İktidar bloku o kadar aşırı sağcı bir zemin inşa ediyor ki milliyetçiler, göçmen düşmanları, müteahhitler, solcu gibi görünüyorlar. AKP-MHP adaylarının alternatifi, 14 Mayıs genel seçimlerinin ardından Ümit Özdağ gibi neo-nazilerle gizli protokoller imzalayan bir parti olamaz. Biz halkların eşit koşullarda kardeşliğini inşa eden bir belediyeciliği savunuyoruz. Bizim istediğimiz:  Ezilenlerin, emekçilerin haklarının garanti altına alındığı bir belediyecilik. Belediye işçilerinin belediye yönetimine aktif katıldığı bir belediyecilik. Tüm kent yaşamının kadınlar ve LGBTİ+’lar için güvenli olduğu bir belediyecilik.  Müteahhitlerin değil doğanın, fosil yakıtçıların değil yenilenebilir enerjinin yanında olan, iklim kriziyle baş edecek radikal tedbirlerin alındığı bir belediyecilik. Sokak hayvanlarını tehdit eden değil, birlikte yaşamın koşullarını yaratan bir belediyecilik. Sesi olmayan, örgütlenemeyen tüm canlıların sesi olacak demokratik bir belediyecilik. Bu yüzden sağa karşı sağcılara, müteahhitlere karşı sol görünümlü müteahhitlere değil, seçimlerden sonra birlikte mücadele edeceğimiz adaylara oyumuz. Kürt illerinde de Batı’da da DEM Parti’nin adaylarını destekliyoruz.  Belediyelere kayyum atayanlara da kayyumlara ses çıkarmayanlara da oy yok.  Gelin birlikte DEM Parti’nin adaylarına oy verelim. Halkların kardeşliğine, anadilin özgürlüğüne, adalete, eşitliğe ve demokratik bir belediyeciliğe oy verelim. Üstelik 1 Nisan’dan sonra bizi otoriter bir rejimde dört yıl bekliyor. Yoksullaşma dalgaları, iş cinayetleri, çevre felaketleri, insan hakları ihlalleri, ucuz emek sömürüsüyle ilerleyen bir dönemde yan yana durmak için, seçimden önce, sokakta, direnişte yan yana gelelim. Halkların kardeşliği ve ezilenlerin birliği için seçimde oylarımız DEM Parti’ye, 1 Nisan’da hep birlikte direnişe!

Ferhat Kentel ve Ömer Madra yazdı: Vietnam'dan, Irak'a ve Filistin'e soykırımlar karşısında vicdanların sesi

Dünya tarihini, ortalama insan toplulukları üzerinde hâkim olduğu şekliyle özetlemeye çalışırsak, herhalde en kolay özet bir “siyasal tarih” okumasıyla yapılır. Hangi kabile, hangi krallık, hangi imparatorluk, hangi devletin ordusu kimleri yendi? Ülke sınırları nasıl değişti? Ne tür anlaşmalar yapıldı? gibi sorularla yazılan bir tarihtir bu. Günümüzde ulus-devletlerin resmî ideolojilerine ve tarih yazım felsefelerine bakıldığında bu çok rahat görülür. Zafer, mağlubiyet, devrim, darbe, fetih, işgal, sınır, kuruluş gibi kavramlar eşliğinde, belli bir zaman dilimi içinde, verili topraklar üzerinde yaşayan insanlar o zamana ve o toprağa duygusal olarak bağlanmayı öğrenirler ve bağlanırlar. Dinlerin tarihi de aşağı yukarı benzer şekilde yazılır. Hangi peygamberin yaymaya çalıştığı din kimler tarafından eziyet görmüştür? Sonra bu peygamberi izleyenler nerelere yayılmıştır? sorularına verilen ve tekrarlanarak inanılan cevaplarla birlikte geniş insan topluluklarının inşa olmuş olan siyasal birliklere, cemaatlere dahil olması sağlanır. Bu hâkim anlatıların altında sosyal sınıfların, kadınların ya da gündelik hayatın tarihi, kenarda köşede kalan yan anlatılar niteliğinden öteye kolayca geçemez. Bu büyük anlatıların en önemli özelliği bir tercihe ilişkin olmayıp, söz konusu coğrafya üzerinde çatışma (en iyi ihtimalle “rekabet”) içinde olan aktörlerin, sosyal sınıfların ya da kültürel grupların aralarındaki eşitsiz güç ilişkilere bağlı olmalarıdır. Var olan hiyerarşik güç ilişkisinin muhafaza edilmesi için, ritüellerle, eğitimle tekrarlanan “kurucu iradenin” anlatılarının ve bunu meşrulaştıran “kurucu mitlerin” sorgulanmaması gerekir. Dolayısıyla böyle bir güç ilişkisi içinde yazılan tarih, güçlü olduğu için o tarihi “yazabilenlerin” sebep oldukları felaketleri, yerinden etmeleri, katliamları, soykırımları görünmez kılar. Ancak bu hâkim tarih yazımının yazmadığı zulüm ve felaketlerin ilelebet tarihten yok olduğu anlamına gelmez. Kenarda köşede kalan hafıza parçaları, hatıralar, direnen alternatif hikâyeler, hem geçmişe dönük hem de şimdiki zamana ilişkin olarak, iktidar anlatıları karşısında sürekli bir tehdit oluşturur. Modern zamanlarda var olan iktidar kurumlarının hem geçmişe dönük hem de şimdiki zamana dair yazdığı tarih kuşkusuz çok önemli avantajlara sahip. Her şeyden önce, kapitalizmin “rasyonalitesinin” hâkim olduğu küresel dünya düzeninin elinde çok büyük imkânlar var. Yeni dönem kapitalizmin en güçlü şirketlerini bünyesinde barındıran iletişim teknolojileri, dijital araçlar, medya kanallarından oluşan dünya olağanüstü “inandırma” imkânı sunuyor. Manipülasyon, propaganda ya da “iletişim” faaliyetleri vasıtasıyla devletler, güç ya da iktidar odakları, “haklı olmak” zorunda olmadan kendilerini kabul ettirebiliyorlar, zulümlerini ve yalanlarını saklayabiliyorlar. Ancak, her ne kadar eşitsiz bir dünyada yaşıyorsak da, dayatılan dil ya da inandırılan gerçeklik dışındaki alternatif gerçeklikler, zulme “zulümdür!” diyenlerin sesi yok edilemiyor… İşte dün Nazi Almanya’sının sessiz çoğunlukların gözü önünde Yahudi halkı üzerinde uyguladığı soykırım nasıl unutulmayıp, hatta tersine nasıl kutsal bir kuruluş referansı haline geldiyse, bugün İsrail devletinin Filistin halkı karşısında uyguladığı soykırımı güçlünün total bir kuşatmayla kurmaya çalıştığı dilin dışına çıkarmak son derece mümkündür. Bugün dünyanın her köşesinde alternatif bir gerçeklik ve adalet peşinde koşanların yarattıkları çok önemli bir araç var. Silahlarıyla, medyalarıyla, şirketleriyle birlikte güçlü olanların, güçleri oranında “rasyonelleştirdikleri” “reel siyasetin” dışında, kelimeleri ve cümleleri “rasyonel” olmayan, ama sonuna kadar duygularıyla çığlık atan ve adalet isteyenlerin vicdanlarından çıkan ve vicdanlara seslendikleri bir çağrı var. Filistin halkı için insanlığa, adalete yapılan bu çağrı, reel siyasete bağlı kalan uluslararası hukukun keskin iktidar sınırlarını da parçalıyor. Bu çağrının bugün gündemimize yoğun bir şekilde girmesini sağlayan tarihsel bir meşruiyet var. 1966'da ABD’nin Vietnam’ı işgali ve işgal sırasında uygulamış olduğu savaş suçları karşısında oluşturulan “Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi”, her ne kadar güçlü ve savaş suçları işleyen bir devlet olarak ABD tarafından “önyargılı ve gösteri amaçlı bir oluşum” olarak algılanıp, görmezden gelinmeye çalışılmış olsa da, gerek o dönemde, gerekse daha sonrasında ABD’nin işgaller konusunda yaratmış olduğu fütursuz siyasetin artık mümkün olamayacağı konusunda çok güçlü bir alternatif dil üretmiştir. 1967 yılında Stockholm ve Kopenhag'da yapılan, girişimi başlatan filozof ve matematikçi Bertrand Russell’e ithafen “Russell Mahkemesi” olarak adlandırılan “Vicdan Mahkemesi” ulusal ya da uluslararası resmi yargı organlarının meşruiyetinin ötesinde alternatif bir hukuksal meşruiyet alanı kurmayı başarmıştır. 18 ülkeden temsilcilerin yer aldığı, aralarında Onursal Başkan Bertrand Russell’in yanısıra, Fransa’dan Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, ABD’den James Baldwin, Türkiye’den Mehmet Ali Aybar gibi isimlerin yer aldığı 25 üyesiyle birlikte “Vicdan mahkemesi” gerçek bir mahkemenin yöntemlerini izleyerek, tanıkları dinleyerek, delilleri ortaya koyarak, ABD’nin Vietnam’da işlediği savaş suçlarını araştırmış ve bu suçları, güç karşısında eli kolu bağlı olan alternatif dünyaya duyurmayı başarmıştır. Russell Mahkemesi’nin kararları arasında sadece Vietnam’da insanlık suçu işleyen saldırgan ABD değil, bu saldırıya dolaylı ya da dolaysız katkıda bulunan bütün ülkelerin suça ortak oldukları kabul edilmiştir. Başka bir ifadeyle, Russell Vicdan mahkemesi şunu öğretmiştir: bir devletin “terörüne yataklık etmek” olarak tanımlanabilecek şekilde, saldırgan ülkeye silah satmak, saldırganın düşman ilân ettiği halk, çocuklarıyla ve geleceğiyle birlikte öldürülürken ve onlara hiçbir yardım yapılmazken, hatta bu yardımlar engellenirken, saldırgan devletin halkını hiçbir hak ve beslenmeden mahrum bırakmayan ticareti sürdürmek, uluslararası platformda saldırganın meşruiyetini savunmak gibi faaliyetlerin hepsi suça ortak olmaktır ve vicdanlarda mahkûm edilmelidir. Mahkeme döneminde “Bizler yargıç değiliz. Bizler tanığız. Görevimiz insanoğlunun bu korkunç suçların tanıklığını üstlenmesini sağlamak ve insanlığı Vietnam'da adaletin safında birleştirmektir.” diyen Bertrand Russell ve mahkemenin dünyaya yansıttığı vicdanlardan çıkan hukuk, güçlülerin siyasetiyle şekillenen hukuk karşısında o günden bugüne meşruiyet kazanmaya devam etti. Russell Mahkemesi, son oturumu İstanbul'da yapılan “Irak Dünya Mahkemesi”ne de esaslı bir esin kaynağı oldu. ABD’nin, yanına Britanya’yı da alarak “Terörle Savaş” adı altında tamamen düzmece “kanıtlar”la Ortadoğu’da Irak’a karşı 21. Yüzyılın en vahim saldırılarını gerçekleştirerek büyük bir yıkım - ölüm – dehşet – vahşet saçtığı bu felaketin sonuçları aradan geçen yirmi küsur yıldan sonra bugün bile etkilerini bölgede kuvvetle hissetirmektedir demek yanlış olmaz. Irak Dünya Mahkemesi'nin İddia Heyeti üyelerinden, Profesör Walden Bello’nun ifadesiyle “sivil toplumun başrolde olduğu” Irak Dünya Mahkemesi, küresel sivil toplumun, gerçeğin ve adaletin kaynağı olarak, evrensel düzeyde itibarını kaybetmiş olan hükümetlerin ve şirket medyasının yerini aldığının ve bu rolü ne kadar başarılı yürüttüğünün çarpıcı bir göstergesiydi. İstanbul oturumu iki yıldır süren ve Londra, Mumbai, Kopenhag, Brüksel, New York, Japonya, Stockholm, Güney Kore, Roma, Frankfurt, İspanya, Tunus ve Cenevre'nin de aralarında bulunduğu 20 oturumun gerçekleştiği sürecin son noktasıydı. Türkiyeli barış aktivistleri tarafından düzenlenen, dünyanın dört bir yanından ve farklı kesimlerden yüzden fazla kişinin katıldığı, 10 farklı ülke yurttaşlarından oluşan bir Vicdan Jürisi ve 54 kişilik İddia Heyeti ile, bu oturum “neredeyse kusursuz bir üzüntü, öfke ve lanetleme senfonisi” idi. Günümüze gelirsek, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’i beklenmedik şekilde gafil avladığı anlaşılan saldırının ardından İsrail’in başlattığı olağanüstü kırım beşinci ayını doldurdu ve dünya devletlerinin büyük çoğunluğunun – sımsıkı kapalı – gözleri önünde tüm şiddet, vahşet ve dehşetiyle devam ediyor. Fransa’nın ve dünyanın en büyük saygı duyulan aydınlarından biri olan halen 102 yaşındaki “hezarfen” Yahudi filozof, sosyolog, antropolog, ekolojist ve II. Dünya savaşında ünlü Nazizme karşı direniş savaşçılarından Edgar Morin geçen ay ortasında Fas’ta katıldığı bir edebiyat toplantısında bir konuşma yaptı. İçinde bulunduğumuz korkunç durumu birkaç cümleyle zihinlerimize çivi gibi çakacaktı. Bilge savaşçı Morin, Lord Russell’ın “Tanıklık” konusundaki o müthiş sözlerini kuvvetle hatırlatırcasına şöyle diyecekti: “Yüzyıllar boyunca dini ya da ırksal sebeplerle zulme uğramış bir halkın soyundan gelenleri temsil edenlerin… bugün İsrail devletinin karar vericileri olan bu kişilerin bütün bir halkı kolonize etmeleri, onları kendi topraklarından kısmen kovmalarından ve hatta kendi topraklarından tamamen kovmaya kalkmalarından… Gazze halklarının sivillerini, kadınlarını ve çocuklarını ardı arkası gelmeyen bir şekilde vurmalarından büyük şaşkınlık ve öfke duyuyorum. … Dünyanın sessizliği karşısında da… Ve fakat şu da var: Dehşetengiz bir trajedinin ta içinden geçmekteyiz; Zincirlerinden boşanmakta olan bu şeyin karşısında her ne kadar güçsüz olsak da ... Şunu diyorum ben: Tanıklık edelim! Tanıklığımızı Sürdürelim. Çünkü, elle tutulur şekilde direnemediğimizde elimizde kalan tek şey Tanıklıktır!... Zihinlerimizde direnelim. Aptal yerine konmayalım. Asla Unutmayalım. Şeylerle kafadan yüzleşme cesaretini daima kendimizde bulalım…” Devletlerin, büyük kurumların arasındaki güç ilişkilerinden ortaya çıkan adaletsiz ortamları ve tam da eşitsiz güç ilişkileri nedeniyle adaleti üretmesi zor görünüyor. Ve bugün İsrail’in Filistin karşısında uyguladığı soykırım, dünya üzerinde yaşayan ve adalet isteyen insanların vicdanlarında isyan yaratıyor ancak İsrail’den farklı olarak bu insanların elinde silah yok. Ancak dünyanın her köşesinde bu adaletsiz ortama ses çıkaracak, savaşanların gözlüklerinden bakmak zorunda olmayan vicdanlar, özgür bilinçler var. Ve bugün bir bakıma, reel siyaset karşısında bir vicdan inşası gerçekleşiyor. Bu vicdan inşasında, bir devletin ve silahlı güçlerinin başka halklar ve topraklar üzerinde uyguladığı her türlü kırımı; insanlar, kültür, kadınlar, çocuklar, hafıza, akademi, tarih vb. karşısında yok etmek üzere yaptığı her türlü soykırımı tarih yazımının içine yerleştiriyor. Vicdan mahkemeleri bu vicdanı toplumların ve tarihin önüne koyuyor. Vicdan ve vicdanların yer bulabildiği mahkeme fikri bugün “sözü ele geçirmenin” çok güçlü bir aracı olarak önümüzde duruyor. Bu perspektiften ve önceki deneyimlerden yola çıkarak 23 Mart tarihinde İstanbul’da bu kez de İsrail’in yargılanacağı bir Vicdan Mahkemesi gerçekleştiriliyor. Filistin’e Özgürlük Platformu’nun düzenleyeceği Vicdan Mahkemesi’nde Gazze’de yaşanan suçlara tanıklık edilecek ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından yargılanmakta olan İsrail bir kez de vicdanlarda yargılanacak. Bu suça tanıklık edenler sessiz kalmayarak hem suçun durdurulması için elinden geldiğince ses çıkarak hem de tarihe önemli bir not daha düşülmüş olacak. 23 Mart Vicdan Mahkemesi hakkında: Filistin’e Özgürlük Platformu tarafından İstanbul’daki Taxim Hill Otel’de 23 Mart Cumartesi günü saat 10.00-17.30 arasında gerçekleştirilecek Vicdan Mahkemesi’nde çok sayıda çalışma grubu tarafından hazırlanan iddianameler sunulacak ve tanıklar dinlenecek. Mahkeme heyetinin vereceği karar 18.30’da Tünel Meydanı’nda kamuoyuna duyurulacak. Vicdan Mahkemesi hakkında bilgi almak ve mahkeme çalışmalarına katılmak için websitesine bakabilirsiniz. Ferhat Kentel - Ömer Madra (T24)

Sağcıya, ırkçıya, göçmen düşmanına, Gazze için direnmeyene, müteahhite oy yok!

Yine aynı seçim şarkısını çalmaya başladılar. İktidar bloğu da muhalifler de. Bu seçimin hayatlarımızın en önemli virajı olacağını söylüyorlar.  Seçimler elbette önemlidir ama hayatın en önemli anı değildir. Tüm mücadeleyi seçime endekslemek yenilgiyi baştan kabul etmektir. Tüm mücadeleyi seçimlere indirgemek 14 Mayıs-28 Mayıs genel seçimlerinde görüldüğü gibi kutuplaşmaya teslim olmaktır.  Öfkemizi sandıkta da sokakta da gösterme zamanıdır! Bu toplumda mevcut iktidar blokuna karşı büyük bir öfke var. Bu iktidar blokunun ürünü olan aşırı yoksullaşmaya, milyonlarca insanın ay sonunu getirememesine karşı büyük bir öfke var. Gazze için ahkâm kesmeyi sürdürüp soykırımcı İsrail’le ikili anlaşmaları sürdürmeye karşı büyük bir öfke var. Yolsuzluklara, hukuksuzluklara karşı büyük bir öfke var. İş cinayetlerine, ardı arkası kesilmeyen maden kazalarına karşı büyük bir öfke var. Kadın cinayetlerine karşı, çürümüşlüğe karşı, kayırmacılığa karşı, hayat pahalılığına karşı büyük bir öfke var. İktidar blokunun adaylarına oy yok! AKP-MHP blokunun belediye seçimlerini kazanması, şehir hayatı, yaşanabilir kentler, hayvan hakları, ekolojik dengenin korunması, demokratik haklar açısından daha da büyük bir gerileme olacak. Bu yüzden iktidar adaylarını gördüğümüz yerde, “İsrail’le ikili anlaşmaları sona erdirmeden insanlardan oy istemeye utanmıyor musunuz?” sorusunu soracağız. “Hayat pahalılığı sizin ürününüz. Aç insanlardan oy istemeye utanıyor musunuz?” diye soracağız. Ranta, kibre, savaş yatırımlarına, patronlara, madencilere, iş cinayetlerinin, fakirliğin sorumlularına, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek kadınların tüm kazanılmış haklarına, LGBTİ+’ların varoluşuna saldıranlara oy vermeyeceğiz. Sağa karşı sağcılara oy yok! CHP’den umut besleyenlere de sesleniyoruz. Umut beslemeyin! Öfkemizi sandıkta da sokakta da göstermenin yolu, CHP’nin sağcılığını teşhir etmektir.  Göçmen düşmanı ve tescilli ırkçı Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan davul zurnalar eşliğinde CHP’ye yeniden katıldı.  CHP göçmen düşmanlarına kapılarını ardına kadar açan bir partidir. CHP devletten başka kimseyle helalleşemeyenlerin partisidir. CHP Kürtlerin oyuna talip olup, birlikte fotoğraf bile çektiremeyenlerin partisidir. İktidar bloku o kadar aşırı sağcı bir zemin inşa ediyor ki milliyetçiler, göçmen düşmanları, müteahhitler, solcu gibi görünüyorlar. AKP-MHP adaylarının alternatifi, 14 Mayıs genel seçimlerinin ardından Ümit Özdağ gibi neo Nazilerle gizli protokoller imzalayan bir parti olamaz. Kürt illerinde de Batı’da da DEM Parti’nin adaylarını destekliyoruz! Biz halkların eşit koşullarda kardeşliğini inşa eden bir belediyeciliği savunuyoruz.  Belediyelere kayyum atayanlara da kayyumlara ses çıkarmayanlara da oy yok.  Gelin birlikte DEM Parti’nin adaylarına oy verelim.  Halkların kardeşliğine, anadilin özgürlüğüne, adalete, eşitliğe ve demokratik bir belediyeciliğe oy verelim. Üstelik 1 Nisan’dan sonra bizi otoriter bir rejimde dört yıl bekliyor.  Yoksullaşma dalgaları, iş cinayetleri, çevre felaketleri, insan hakları ihlalleri, ucuz emek sömürüsüyle ilerleyen bir dönemde yan yana durmak için, seçimden önce sokakta, direnişte yan yana gelelim. Halkların kardeşliği ve ezilenlerin birliği için seçimde oylarımız DEM Parti’ye, 1 Nisan’da hep birlikte direnişe! Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP)

İsrail'i yargılayacağız: 23 Mart’ta Vicdan Mahkemesi’nde buluşalım

Güney Afrika’nın başlattığı girişimin bir parçası ve devamcısı olarak, İsrail’in saldırılarını vicdanlarımızda yargılamak üzere Vicdan Mahkemesi girişimi başlatıldı.  Filistin’e Özgürlük Platformu’nun kuracağı mahkemenin asli amacı İsrail’in soykırım suçlarını yargılamak olsa da bunu yaparken, Gazze’de yaşanan yıkımın boyutlarını açığa sermeyi, insanlığa karşı işlediği suçlar ile savaş suçlarını da belgelemek istiyoruz. Vicdan Mahkemesi simgesel bir mahkeme olsa da, aktivistler bu soykırımın kasıtlı, planlanmış bir girişim olduğunu, alanında uzman hukukçulardan oluşan Hukuk ve İnsan Hakları Masası rehberliğinde, yani ceza hukukun gerektirdiği şekilde, belgeleriyle, delilleriyle ortaya koymaya ve hem Mahkeme Heyeti’ne hem de başka ülkelerde bu girişimin devamını getirmek isteyen savaş karşıtı platformlara tam kapsamlı bir iddianame sunmaya hazırlanıyor.  Mahkeme Heyeti’ne sunulacak suç dosyalarını derinlemesine ve kapsamlı bir incelemeyle oluşturabilmek adına, kendi alanlarında uzman kişiler ve yine o alanda örgütlenen aktivistlerden oluşan 15 Masa oluşturuldu: Sağlıkçılar Masası Çocuk Masası Hukuk ve İnsan Hakları Masası Psikolojik Sağlık Uzmanları Masası Bilgi-Kırım Masası Gazeteciler Masası Ekoloji ve İklim Adaleti Masası Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Masası  Eğitimciler Masası Hayvan Hakları Aktivistleri Masası Mekan Çalışmaları Masası Müzik Emekçileri Masası Sanatçılar Masası Göçmenler Masası İşçiler Masası Mahkeme Heyeti’ne tanıklık belgelerini de sunarken, her masadan en az bir Filistinli tanığın -gönderdiği video kaydıyla- kürsüde olması isteniyor. Böylece, salonda bulunanlar ve mahkemeye canlı bağlantıyla katılanlar olarak bu soykırımın gerçek tanıklarına da kulak vermiş olacağız. Tuna Emren ---

Geri 1 2 3 4 5 6 7 8 İleri

Bültene kayıt ol