İran'da yemek protestoları: 'Zamlar geri alınsın, cumhurbaşkanı istifa!'

Antifaşist Putin özürcülüğü

Moskova'da askeri güç gösterisi yapan Putin, Ukrayna işgalini bir kez daha faşizme karşı mücadele olarak sundu. Şenol Karakaş, Enternasyonal Sosyalizm dergisine yazdığı makalede, Türkiye'de bazı kemalist ve stalinist çevrelerde alıcı bulan bu çarpıtmayı çürütüyor. İlgili bölüm aşağıda. Makalenin tamamına ve dipnotlara buradan ulaşabilirsiniz: Putin’in Ukrayna’daki Neonazilerin etkilediği rejime karşı olduğunu ve bazı faşist saldırılardan sorumlu olan paramiliter çeteleri çökertmek istediği “iddiası” önemli. Putin bunu hem işgal kararını açıkladığı konuşmasında, hem 3 Mart’ta Fransa devlet başkanı Macron’la yaptığı uzun konuşmadan sonra, hem de Ukrayna heyetiyle Rusya heyetinin ilk uzlaşma görüşmelerinden hemen sonra, tüm dünya dikkatle ne diyeceğini beklerken açıkladı. “Operasyonlarımız devam ediyor, askerlerimiz kendini feda ediyor. Neonazilere karşı savaşıyoruz”[35] diyordu. Ukrayna’da faşizmin etki alanı hakkında, Enternasyonal Sosyalizm’in elinizde tuttuğunuz bu sayısında hemen sonraki yazıda daha kapsamlı açıklamalar da mevcuttur. Burada sadece birkaç noktaya değinmeye çalışacağım. Dünyadaki faşizm mücadelesinin Putin’e kaldığına inananların olması müthiş. Bu, mezbaha patronlarının hayvan katliamına karşı mücadelesi kadar, Shell’in fosil yakıtlara karşı olduğunu anlatan reklamlar kadar inandırıcıdır. Ne yazık ki Türkiye’de böyleleri mevcut. Putin’in faşizme karşı mücadele edemeyeceğini, kendisinin de apaçık bir diktatörlük inşa eden bir figür olduğunu söyleyenlerin liberal olmakla suçlanmasının üzerinde durmaya ise değmez. İşgalin başlarında, Ukrayna’da faşizm meselesi hakkında iki önemli makale yayımlandı. Bu makalelerden ikincisi, Karel Valansi’nin kaleme aldığı “Putin´in neo-Nazi iddiası üzerine” başlıklı yazıydı[36], sol kamuoyunun bir kesiminin keyifle peşinden koştuğu “Ukrayna’da faşist tehlike” argümanını bir diktatörün bir işgali başta sol kamuoyu ve geniş kitleler, dünya halkları ve Nazi işgaline karşı bir tarihi olan Rusya işçi sınıfı ve sosyalistlerini ikna etmek üzere ürettiğini çok net gösteriyordu. Çünkü bu iddia köklü bir yanlışı barındırıyor. Valansi, Putin’in konuşmalarından birisinde söylediklerini aktarıyor: “Görünen o ki, Kiev’de oturup Ukrayna halkını esir alan bir grup uyuşturucu bağımlısı ve neo-Nazi’ye kıyasla, sizinle bir anlaşmaya varmamız daha kolay olacak.”[37] Evet, bildiniz, burada Putin Ukrayna ordusuna sesleniyor! Ukrayna ordusuna diyor ki siz devlet başkanınızdan, bir grup uyuşturucu bağımlısı ve neo-Nazi’den daha iyisiniz. Gelin sizinle anlaşalım. Anlaşmanın şartı açık Putin açısından; ordu, Ukrayna devlet başkanını devirecek ve darbeyle Rusya’nın sömürgesi olmayı kabul ettikleri bir rejim kuracak ve bu da Putin’in antifaşist kararlılığının ifadesi olacaktı. Valansi’nin dediği gibi, “Oysa Ukrayna’da Nazilerin hüküm sürdüğünü gösterebilecek hiçbir emare yok; ne topraklarını genişletmek istiyor, ne revizyonist bir politikası var, ne devlet eliyle bir grup insan hedefleniyor ve katlediliyor, ne olağandışı bir antisemitizm veya başka bir gruba yönelik düşmanlık var, ne bir diktatör tarafından yönetiliyor…”[38] Valansi “Putin’in Nazi olmakla suçladığı Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski bir Holokost kurtulanının torunu ve Yahudi. Suçlamasının trajikomik yönü bu. Hani eğer Zelenski’nin illa bu kimliği öne çıkarılacaksa eğer, ancak şu söylenebilir; Putin bu saldırıyla bir Yahudi kahraman yarattı” sözleriyle bitiriyor yazısını. Eli kanlı bir diktatör halkın yüzde 70’ten fazlasının oyunu alarak seçilmiş ve bir Holokost kurtulanının torunu olan bir Yahudi’yi faşist olmakla, kurduğu rejimi de faşist bir rejim olmasıyla suçluyor. Bu iddianın Türkiye’de bu kadar alıcı bulması acıklı bir duruma işaret ediyor.[39] Bu tür iddiaların, Irak’a saldırmadan önce Saddam Hüseyin’in elinde kitle imha silahı olduğunu savunan Bush’un iddialarından hiçbir farkı yok. Bir ülkenin iç siyasal rejiminde aşırı sağcı ve faşist kurumların olup olmaması, başka bir emperyalist gücün bu ülkeyi işgal etmesi için bir gerekçe olamaz. Bu kadar basit bir yaklaşımda anlaşamıyor olmak, üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir konudur. Ama Marx’ın esaslı yorumu, bu tartışmaya girerken, kenarda durması gereken bir açıklayıcılığa sahip: İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.[40] Marx bu pasajın devamında “yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümleyebilir” diyor. Ukrayna işgali, solun çeşitli kesimlerinin anadilinin katıksız bir stalinizm olduğunu gösterdi ne yazık ki. Putin’in bu kadar ucuz iddialarının bu kadar kolayca benimsenebilmesinin nedeni buydu. Böyle olmasa, sanki Rusya bir demokrasi cennetiymiş ve Putin de bu sınırsız demokratik ülkenin aşırı hoşgörülü, esnek, sınırsız demokrasiyi savunan lideriymiş gibi davranılamaz ve Rusya’nın emperyalist egemen sınıfının adına girişilen Ukrayna işgali böyle mazur gösterilemezdi. İşgale özür bulunmasının nedeni, bu “anadilde” yatıyor. Tüm gelişmeler önce bu dile çevriliyor. Yoksa, Rusya’da gösteri hakkı yasaklanan öğrenciler, grev hakkı askıya alınan işçiler, varlıkları reddedilen LGBTİ+’lar, Çeçenler üzerinde işleyen ağır baskı mekanizmasının ışığında Ukrayna işgali için mazeret üretmekten uzak durulurdu. Ukrayna işgalini protesto ettiğimiz bir basın açıklamasında Rusya konsolosluğu önünde söylendiği gibi, Putin dünyayı aşırı sağdan temizlemek istiyorsa işe intihar ederek başlayabilir. Çünkü bu adam istemediği grupların seçimlere katılmasını engelleyen yasayı onaylayan, 2012 yılında LGBTİ+’ların faaliyetlerinin onlarca yıl yasaklanması gerektiğini savunan bir diktatördür. Ciddiye aldığı bir muhalifin zehirlenmesi ya da hapse girmesi işten bile değildir. Kendisi bir diktatör olan Putin, başka ülkelerin iç işleyişinde antidemokratik öğeleri bahane ederek işgalcilik yapamaz. Bu bahaneyi ikna edici bulanların neden bir zoka yuttuğunu tekrar tekrar açıklamak zorunda kalmak hicap veriyor! Bir başka ülkenin aşırı sağcı, otokratik siyasal iktidarları o ülkenin işgal edilmesi için bir neden sunuyorsa, hep beraber Rusya’yı işgal edebiliriz. Putin’in yanında Ukrayna siyasal rejimi çok daha demokratik bir manzara arz ediyor. Üstelik 2010’lu yılların başında Ukrayna’daki kitlesel ve uzun soluklu eylemlerin içinde faşistlerin olması, siyasal rejime kenarından bulaşan faşist paramiliter örgütlerin varlığı, Putin’in abarttığı gibi bir rejim yapısının var olduğu anlamına gelmiyor. Ukrayna siyasal rejimi faşist değil. Faşistlerin paramiliter güçleri dışında siyasal rejimi doğrudan belirlediği bir ülke de değil. Örneğin bu açıdan Türkiye’yle kıyaslanamaz bile. Üstelik Ukrayna’daki Rus azınlığa yönelik saldırılar Zelenski iktidarı tarafından planlanan, uygulanan süreçler değildir. “Anti faşist Putin özürcülüğü”, özünde, öyle ya da böyle Rusya ordusunun Ukrayna işgalini savunmak isteyenlerin gerçeklerle hayalleri kasıtlı bir şekilde çarpıtarak ürettiği bir politik yaklaşımdan başka bir şey değil. İsteyen her ülkenin bir başka ülkede beğenmediği bir rejime karşı askeri müdahalesinin meşrulaştırılmasından başka hiçbir anlamı yok bu iddiaların. Bush, diktatör Saddam’ı ve kitle imha silahlarını ya da Afganistan’da El Kaide’yi ABD ve insanlık için tehlikeli bulduğu iddiasıyla işgallere girişmişti. Ukrayna’daki faşist örgütlerle uğraşmak, aşırı milliyetçi bir Rus despotunun işi değildir. Ukrayna’daki faşistlerle, Ukrayna halkı, Ukrayna işçi sınıfı kendisi hesaplaşır. Muhalefet içindeki Putin özürcülüğü, ABD’nin Irak işgaline karşı çıkarken ürettiğimiz ve küresel muhalefetin ortak kazanımı olan temel kavramları bir işgali savunmak için allak bullak ediyor. John Molyneux bir keresinde şöyle yazmıştı: Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Sovyetler Birliği’nin emperyalist olmadığı ve olamayacağı küresel solun büyük çoğunluğu tarafından temel ve tartışmasız bir doğru olarak kabul ediliyordu. Bunun nedeni, emperyalizmi kapitalizmle bağlantılandırmaları ve Sovyetler Birliği’nin şu veya bu şekilde sosyalist bir toplum olduğuna ve sonuçta anti-emperyalist olduğuna inanmalarıydı. Sovyetler Birliği’nin kendisi de bu imajı geliştirmek için epey çaba harcadı.[41] Bu sözlere eklenebilecek tek şey, faşizm konusunda da bütünüyle geçerli olduğudur. İşgalin 38. gününde, Putin askeri harekâtın başarısız olacağını kabullenip Kiev’den geri çekilme emri verdiğinde bir dizi görüntü yayınlanmaya başladı. Bunlar toplu mezar görüntüleriydi. Bir sosyal medya mesajı, “Ukrayna’nın başkenti Kiev’in kuzeyinde bulunan Bucha kentinde 300 kişilik toplu mezar bulundu… Ayrıca tek bir sokakta sivil giyimli 20’den fazla erkek cesedi bulundu.” diyordu.[42] Korkunç görüntülere rağmen muhalif kamuoyunda gerekli olan sert tepki şekillenemiyor. Rusya’nın faşistlere karşı savaşırken faşistleri kurşuna dizip, işkence edip toplu mezara gömdüğünü düşünerek ruhlarını ferah tutanlar olduğu çok açık. İnsanların Rusya’nın sahiden de faşistlere karşı “özel bir operasyon” yürüttüğüne inanmalarını sağlayan, Putin’in her dediğine inanma eğilimleri ve “asıl düşman içeride değil NATO’da” diye düşünmelerinin yanı sıra I. Dünya Savaşı’nın antifaşist kahramanlıklarının stalinizmle özdeşleştirilmiş olmasıdır. Oysa bu, tarihin en büyük yalanlarından biri. Nazilerin milyonlarca Rus vatandaşını katletmesi ve Rusya halklarının kahramanca direnişi bu gerçeği değiştirmiyor ne yazık ki. Faşizm hakkındaki bu efsane, SSCB’nin 1930’larda iç rejiminde uygulanan ağır baskının da nedeni olarak görülüyor. Oysa Nazilerin Rusya’ya saldırmasından önce Stalin içeride diktatörlüğünü sosyalizmle maskeleyerek ilan etmiş, 1936, 1937 ve 1938’in Mart ayındaki Moskova mahkemelerinde tüm muhalefeti fiziksel olarak imha etmişti. 1934 yılında Sovyetler Birliği’nde bir tek ülkenin sınırları içinde sosyalizmin kurulduğunu ilan edip tüm enternasyonal ilişkilerdeki prestijini de bu “sosyalizmin anavatanının” korunmasına hasredilmesi için kullandı. Komintern Stalinist Rusya’nın korunmasının dış politika aracı haline getirildi. Stalinist bürokrasi, Almanya’da Nazilerin savaşı başlatmasından önce İspanya’da Franco faşizmiyle dış politika anlayışını sınamıştı.[43] Stalinist iktidar, faşizme karşı mücadeleyi devrimin Avrupa çapında yayılmasında değil “Almanya ve İtalya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile cephe kurmak”[44] olarak belirlemişti. Bu uzlaşmanın ilk sonucu İspanya’da faşizme karşı mücadelenin ihanete uğraması oldu. Komintern’in Avrupa komünist partilerine dayattığı siyasetleri, Rus diplomatlarının Nazilerle yaptıkları görüşmeleri ve imzaladıkları anlaşmaları, savaş öncesinde İspanyol iç savaşında ve savaştan sonra Yunan iç savaşında iktidara yürüyen işçilerin satılmasını ancak Stalinist bürokrasinin bu tek ve belirleyici amacının ışığında anlamak mümkün.[45] Troçki, Almanya’da faşizmi incelediği başucu eserinde, Stalinist Komintern’e bağlı Alman Komünist Partisi’nin işçi sınıfının Nazi tehdidine karşı birleştirmekten uzak olan politikalarını sert bir şekilde eleştirirken şöyle diyordu: Yenilmiş liderlerin Hitler’in zaferindeki kendi paylarından hiç söz etmemeleri ise sadece yakışıksız bir tevazudan ötürüdür. Dama diye bir oyun olduğu gibi, kaybeden kazanıyor diye bir oyun da vardır. Almanya’da oynanan oyunun benzersiz yanı ise, Hitler dama oynarken hasımlarının kaybetmek için oynamış olmalarıdır. Siyasi dehaya gelince, Hitler’in buna ihtiyacı olmamıştır. Karşısındaki düşmanın stratejisi, kendi stratejisinin eksik kalan yönlerini büyük ölçüde tamamlamıştır.[46] Hitler-Stalin paktı da Stalin’in Hitler’in stratejisinin eksik kalan yönlerini tamamladığı berbat bir uzlaşmadır. Kuşkusuz sadece bir uzlaşma değil, birbirine de düşman olan iki diktatörlüğün Polonya’yı işgal anlaşmasıdır. Chomsky, Putin’in Ukrayna’da işgali başlattığı günlerde bir röportaja verdiği yanıtta Hitler-Stalin paktının ne anlama geldiğinin altını çiziyordu: Soruya dönmeden evvel, su götürmez bazı olguları yerli yerine oturtmamız gerekiyor. En can alıcısı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin büyük bir savaş suçu olduğudur; iki çarpıcı örnekle, ABD’nin Irak’ı, Hitler ile Stalin’in 1939 Eylül’ünde Polonya’yı işgal etmeleriyle aynı düzeydedir. Açıklamalar aramak hep makul görünür, ama bunun meşrulaştırıcı, hafifletici sebebi olmaz.[47] Pakt imzalanmadan önce Stalin 18. Parti kongresinde Almanya’yla Rusya’yı birbirine karşı kışkırtan Batılı önderleri kınarken, Rusya’nın kendisine karşı güç kullanmayan tüm komşularıyla iyi ilişkiler kurmak ve sürdürmek istediğini ilan etti. Sadece kongre konuşmaları değil açık-gizli görüşmelerle Stalin’le Hitler arasında bir flört dönemi yaşandı. 23 Ağustos’ta Hitler’in temsilcisi Ribbentrop’la Kremlin’de “gizli bir ek protokolü” de içeren bir saldırmazlık anlaşması imzalandı. Anlaşma iki taraftan birisi savaşa girerse diğerinin tarafsız kalacağını karara bağlıyordu. Gizli protokol; Polonya, Finlandiya, Estonya, Letonya ve Litvanya’nın kaderini tayin ediyordu, Polonya, Almanya ile Rusya arasında (Vistül nehrinin doğusu Rusya’nın olmak üzere) paylaşılacak; Litvanya Almanya’nın, diğer ülkeler ise Rusya’nın nüfuz alanında kalacaktı. Protokolde öngörüldüğü üzere, Eylül başında Nazi ordularının Polonya’yı işgalinin arkasından Kızıl Ordu da Polonya topraklarına girdi.[48] Hitler, dünya çapında bir dev güç olan Rusya’nın tarafsızlığını Stalin’in onaylayan sessizliğiyle garanti altına alıp tüm Avrupa’ya kan kusturmaya başladı. Yeni bürokratik egemen sınıf Stalin liderliğinde Hitlerle anlaştı, sınıfsal çıkarları için Avrupa’da tüm komünist partileri silahsızlandırdı, 1936’da İspanya’da olduğu gibi iç savaşta mücadele eden sosyalistlerin karşısına cumhuriyetçi burjuvazi adına sükûneti sağlamak üzere dikildi, Polonya’yı işgal etti ve sonunda milyonlarca Rusya vatandaşını da imha edecek Hitler’in elini kolunu serbest bıraktı. İşte bu nedenle, Putin’in, antifaşist süslü konuşmalarına hiçbir şekilde taviz verilemez. Bugünü aklamak için anlattığı tarih bile yalanlara dayalı. Sivilleri yakıp yıkan bir işgali meşrulaştırmak için günümüz otoriter liderlerinin dile getirebildiği yalanların seviyesi inanılmaz. Daha da inanılmaz olan, bu yalanlara inanma yönündeki yatkınlık.

Ukrayna Savaşı: Putin işgali savundu; G7 yaptırımları enerji fiyatlarını tırmandıracak

Moskova'da askeri güç gösterisi yapan Putin, Ukrayna işgalini "vatan savunması" olarak niteledi. Batı emperyalizmini suçlayan Putin, savaşın Donbas'ta yoğunlaşacağı mesajını verdi. Kızıl Meydan'da 11 bin askerin, tankların ve ağır silahların yer aldığı "Zafer Günü" töreninde konuşan Putin, Ukrayna işgalini savundu. Rusya'nın eski sömürgesi Ukrayna'yı işgal etmesini "egemenlik hakkı" olarak niteledi ve gerekçe olarak NATO'nun Doğu Avrupa'da yayılmacılığını gösterdi. 2,5 aydır süren savaşın kendi lehlerine geliştiğini savunarak, Donbas ve Kırım'ın ilhakının 2. Dünya Savaşı'ndan bugüne gelen tarihsel bir mesele olduğunu belirtti. Putin'in konuşması, Ukrayna'da savaşın devam edeceğini, ülkenin doğusunda Rusça konuşulan bölgeleri Rusya'ya bağlama ve Kırım'daki ilhakı meşrulaştırma girişiminin temel hedef olduğunu ortaya koyuyor. Köy okulu vuruldu Putin'in "zafer" konuşmasından bir gün önce Rusya ordusu, Doğu Ukrayna'daki Bilohorivka köyündeki bir okul binasını füzeyle vurdu. 90 kişinin sığındığı okulda 60 sivilin yaşamını yitrdiği duyuruldu. Batı emperyalizminden yeni yaptırımlar Ukrayna'da Rusya ile vekalet savaşı yürüten Batılı emperyalist devletler, Rusya halkını - ve hatta Avrupa halklarını - fakirleştirmekten başka bir sonuç doğurmayan ekonomik yaptırımları artırmaya devam ediyor. ABD, Rusya'dan petrol, gaz ve kömür ithalatını tamamen yasakladığını ilan etti. Ardından G7 devletleri, Rusya'dan petrol ithalatını kademeli olarak kısacaklarını ya da tamamen durduracaklarını duyurdu. İngiltere, Rus petrolünün ithalatını yıl sonuna kadar aşamalı olarak durduracak ve AB, gaz ithalatını üçte iki oranında azaltacak. Enerji fiyatları tırmanacak Enerji ve Temiz Hava Araştırmaları Merkezi'ne (CRECA) göre savaşa ve yaptırımlara rağmen Rusya Avrupa'ya sattığı yakıtlardan elde ettiği kazancı neredeyse ikiye katladı. Rusya, dünyanın 3. büyük petrol üreticisi. Günlük olarak ihraç ettiği yaklaşık beş milyon varil ham petrolün yarısından fazlası Avrupa'ya gidiyor. Rus gazı, Avrupa Birliği'nin doğal gaz ithalatının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyor. Batı'nın petrol ihtiyacı için Suudi Arabistan ve Venezuela gibi seçenekler var. Fakat doğal gaz için aynı durum geçerli değil. Batı emperyalizminin enerji üzerine yaptırımları sonucu birçok ülkede zaten artmakta olan petrol ve doğal gaz fiyatları daha da yukarıya tırmanabilir. Enerji fiyatlarındaki artışlar, tüketicilere kabarık faturalar olarak yansırken, maliyetlerdeki artışlar küresel bir sorun olan yüksek enflasyonu körükleyebilir. 

İngiltere ve İskoçya’da savaş karşıtı eylemler: İşgale son, NATO'ya hayır!

Batı ve Rusya, Ukrayna üzerinden yürüttükleri emperyalist vekalet savaşını tırmandırırken, savaş karşıtı hareket de büyümeye devam ediyor. İngiltere’de ve İskoçya’da yüzlerce aktivist, Ukrayna'ya yönelik uluslararası eylem günü olarak belirlenen 7 Mayıs Cumartesi gerçekleştirilen “Savaşı Durdur” (STW) eylemine katıldı.  Aktivistler, ABD ile Rusya emperyalizmi arasında süregiden vekalet savaşına, “Rus birlikleri geri çekilsin, NATO'ya hayır” diyerek yanıt verdi. UCU, Unite ve RMT sendikalarının da aralarında bulunduğu ve 300’den fazla aktivistin katıldığı Glasgow eyleminde “Nükleer Silahsızlanma Kampanyası” (CND) ile “Afgan İnsan Hakları Vakfı” temsilcileri de konuşma yaptı. STW İskoçya eş başkanı Keir, “Bugünkü protesto çok önemlidir” diyordu; “Biz halklar, Batılı liderlerin Ukrayna'daki savaşı daha da tırmandırma çabalarına karşı çıkıyoruz, bunu görmeleri gerekiyordu.” “Bu savaş sadece ABD, AB ve İngiltere'nin emperyalist çıkarlarına hizmet ediyor. Batılı güçler ile Rusya arasındaki kanlı vekalet savaşına hayır demek için buradayız.” “Rusya'da Vladimir Putin'e karşı yükselen savaş karşıtı hareket ile de dayanışma içinde olmamız şarttır." Protestocular "Tüm göçmenleri kucaklıyoruz", "Bombalara, savaşa değil; işe ve eğitime bütçe!" sloganları attılar.  Londra'da ise Islington, Enfield, Hackney ve Newham da dahil olmak üzere bir dizi bölgede kampanya stantları açıldı. Bournemouth, Brighton, Hove, Liverpool, Norwich ve Huddersfield'da yaşayan aktivistler de bu büyük eyleme katıldılar. Newham’dan Ukraynalı aktrivist Anton, “Ukrayna topraklarında yaşanmakta olan savaş ABD ile Rusya arasında geçiyor” derken bunun bir vekalet savaşı olduğunu vurguluyordu. “Savaşı Durdur” tarafından yapılan duyuruda, NATO’nun Madrid'de gerçekleştireceği zirveden hemen önce, yani 25 Haziran Cumartesi günü bir eylem daha gerçekleştirme çağrısında bulunuldu. 

Kapitalizmin yarattığı iklim kaosu: Hindistan ve Pakistan aşırı sıcaklar yüzünden yanıyor, gıda krizi büyüyor

Dünya liderlerinin COP26 iklim zirvesinde verdikleri sözler çoktan uçup gitti, bedelini de Hindistan ve Pakistan'daki yoksul halklar ödüyor.    

Ukrayna’da Rusya işgali ve saldırganlığı devam ediyor

Kiev’i işgal girişimi boşa çıkan Rusya şimdi bütün gücü ile Doğu Ukrayna’ya saldırıyor. 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgale başlayan Rusya’nın bombardımanı şehirleri yerle bir etti, binlerce sivilin ölümüne ve beş milyondan fazla kişinin ülkeyi terk etmesine neden oldu. Savaş şu anda bazı kısımları Rusya’nın desteklediği ayrılıkçıların kontrolünde olan ülkenin doğusundaki eyaletler Donetsk ve Luhansk’ta yoğunlaşmış durumda. Rusya Mariupol’u vuruyor Rus güçleri Ukrayna’nın güneydoğusundaki liman kenti Mariupol’de kuşatma altında tuttukları çelik fabrikasına roketlerle saldırdı. Tahliyelere rağmen fabrikada hala 200 sivilin bulunduğu bildiriliyor. Saldırı BM arabuluculuğunda yapılan ateşkes sayesinde 100 kadar sivilin Mariupol’deki çelik fabrikasından tahliye edilmesinin ardından geldi.  Mariupol Belediye Başkanı, tahliye edilen ilk grubun bugün Ukrayna kontrolündeki Zaporijya kentine ulaşmasını beklediklerini söyledi. Çelik fabrikasının yer altındaki mahzenlerinde ve tünellerinde mahsur durumda olan başka sivillerin de hala mevcut olduğunu söyleyen Boyçenko, kent genelinde 100 bin kadar sivilin olduğunu sandıklarını belirtti. Papa: “Savaş 9 Mayıs’ta sona erecek” Papa Francis, yayınlanan bir röportajında, Moskova’da Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ile görüşme talep ettiğini ancak yanıt alamadığını bildirdi. Papa röportajında, Macaristan Cumhurbaşkanı Victor Orban’ın kendisine Rusya’nın savaşı 9 Mayıs’taki Zafer Günü’nde sonlandırmayı planladığını aktardığını bildirdi. Bu 1945’te Nazilerin teslim olduğu tarih. Ancak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov daha önce yaptığı açıklamada Rusya’nın bu tarihe yetişmek için acele etmeyeceğini bildirmişti. Bombardımanlarda en az 3 sivil öldü Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Harkov, Salı günü tıpkı işgalin ilk günlerinde olduğu gibi bombardımana uğradı. Ukrayna’dan yapılan açıklamada Donetsk’teki bazı bölgelerin aralıksız ateş altında olduğu ve yerel yetkililerin sivilleri cephe hattından uzaklaştırmaya çalıştıkları, Vuhledar kasabasında en az üç sivilin hayatını kaybettiği belirtildi. Böyle Valisi, Luhansk’taki Popasna’da yoğun çatışmalar yaşandığını, çatışmaların yoğunluğu yüzünden cesetlerin bile toplanamadığını kaydetti. Vali, ‘‘Popasna, Rubizhne ve Novotoshkivske’de yaşayanlara ne olduğu konusunda konuşmak bile istemiyorum. Bu şehirler artık yok. (Ruslar) bunları tamamen yok etti’’ diye konuştu. Odesa Valisi, dün akşam saatlerinde Karadeniz kıyısındaki kente bir roketin isabet ettiğini, ölen ve yaralananlar olduğunu bildirdi. Ukrayna'nın yüz binlerce ton tahılı çalındı Ukrayna Tarım Bakan Yardımcısı, Rusya'nın "yüz binlerce ton" tahıl çaldığını öne sürdü. Dün yaptığı açıklamada, istila altındaki topraklarda depolanan 1,5 milyon ton tahılın çoğunun Rus kuvvetleri tarafından çalınmasının söz konusu olduğu belirtildi. Ukrayna'da tahıl hasadı geçen yıl 86 milyon tona ulaşmıştı. Tarım Bakanlığı, bu yılki hasada dair bir tahminde bulunmuyor. Ancak analistler rekoltenin 41,4 milyon tona kadar düşebileceğini belirtiyor. 24 Şubat'ta başlayan Rusya’nın Ukrayna işgalinde 67. güne girildi. Birleşmiş Milletler'in iki gün önce yaptığı açıklamaya göre savaşta 2 bin 899 sivil yaşamını yitirdi. Yaralı sivil sayısıysa 3 bin 235'e ulaştı. 'İstilacılar en az 2 bin sanat eserini çaldı' Mariupol'deki yetkililer, Rusya askerlerinin şehirden en az 2 bin sanat eserini çaldığını öne sürerek Interpol'e başvuracaklarını duyurdu. Mariupol Belediyesi'nin perşembe günü Telegram üzerinden yaptığı açıklamada "İstilacılar Mariupol'ü tarihi ve kültürel mirasından ‘kurtardı'. Mariupol'deki müzelerden eşsiz değere sahip 2 binden fazla sanat eserini çalıp Donetsk'e kaçırdılar" iddialarına yer verildi. Paylaşımda, "Mariupol Belediyesi, hukuki mercilerin suç duyurusunda bulunması ve Interpol'e başvuru yapması için gerekli belgeleri hazırlıyor" dendi.

Ukrayna Savaşı: Kiev'e bombardıman, Donbas'ta çatışmalar, Mariupol'da toplu mezarlar

Putin'in işgali sürerken, ülkede şiddetli çatışmalar ve hava saldırıları devam ediyor. İki aydan fazladır süren savaşta son gelişmeleri derledik. Kiev'in merkezi vuruldu BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ziyaret ettiği sırada Başkent Kiev'in dört bir tarafı Rus füzeleriyle vuruldu. Donbass'ta şiddetli çatışmalar Putin ilhak etmek istediği Donbass bölgesinde büyük çatışmalar yaşanıyor. Rusya ordusu, hava saldırılarını sürdürürken, karada Ukrayna ordusu ile çarpışıyor.  Birçok yerleşim yeri günlük olarak el değiştiriyor. Herson kent merkezindeki sivil protesto eylemi, Rusya askerlerinin gaz bombaları ile dağıtıldı. Rus emperyalizmi bir yandan saldırırken, diğer yandan Rusça konuşan azınlığın yaşadığı bölgede referandumlar düzenleyerek, Donbas'ı Moskova'ya bağlamak amacında. Talihsiz şehir Mariupol'da Rus bombardımanı bir grup Ukrayna askeri ve yüzlerce sivilin sığındığı metal fabrikasında yoğunlaştı. Sivillerin tahliye edilmesi günlerdir bekleniyor. Öte yandan şehirde 3. toplu mezar bulundu. Putin'den tehdit Batı emperyalizmi, aralarında tankların da bulunduğu ağır silahları Ukrayna'ya sevk etmeye hazırlanırken, Putin ordu envanterinde kayıtlı olmayan güçlü silahları kullanabilecekleri tehdidinde bulundu. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise NATO üyesi Doğu Avrupa ülkelerini vurabileceklerini söyledi. Biden'dan  33 milyar dolar ABD Başkanı Biden, Ukrayna'ya 33 milyar dolarlık askeri, ekonomik ve insani yardım yollayacaklarını açıkladı. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise savaşın ülkeye maliyetinin 600 milyar dolarak ulaştığını duyurdu. Ukrayna Dışişleri Bakanı Kuleba da "NATO'nun kapısını çaldık, hiç açılmadı" dedi. Tarihi yerinden edilme 24 Şubat’ta başlayan savaş, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en hızlı yerinden edilmelere neden oldu. Birleşmiş Milletler verilerine göre 5,3 milyon Ukraynalı ülkelerinden canlarını kurtarmak için kaçtı. Beklentiler mülteci sayısının 4 milyonda kalacağı yönündeydi. 11 yıllık çatışmadan sonra mülteci olarak kayıtlı 6,8 milyon vatandaşı olan Suriye’nin ardından, Ukraynalı mülteci sayısının 8,3 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Kadınlar ve çocuklar, Ukrayna’dan kaçanların yüzde 90’ını oluşturuyor. 18 ile 60 yaşları arasındaki erkekler, askerlik yapmakla yükümlü ve ülkeden ayrılamıyor.  Rusya'da protestolar Rusya TV'lerine bakıldığında Ukrayna'da bir savaş yaşanmıyor. Rus askerleri "terörist çetelerle" mücadele ediyor. Ağır sansür ve baskı koşullarına rağmen, bazıları sanatsal bazıları bireysel protestolar yapılıyor. İfade özgürlüğünün olmadığı ülkede savaş karşıtları hapse atılmakta ya da ağır cezalarla yargılanmakta.

Tadamon katliamı: Önce infaz ettiler, sonra bir çukurda yaktılar

Türkiye’de iktidar ve muhalefet çevrelerinde “Suriyeliler ülkesine dönsün” yaygarası koparılırken, 2013 yılında Şam’da çekilmiş Esad rejiimin yaptığı korkunç katliamın görüntüleri ortaya çıktı. İngiliz gazetesi The Guardian’da paylaşılan görüntülerde, Suriye istihbarat görevlisi Amjad Youssuf’un, gözleri bağlı ve kelepçeli şekilde gözaltına alınan ve koşmaları söylenen sivilleri vurduğu görülüyor. 16 Nisan 2013 tarihli görüntü, rejimin işlediği suçları ortaya koyması açısından büyük önem arz ediyor. Ve geri dönüşün Esad rejimi var oldukça hiçbir zaman güvenli olmayacağını bir kez daha gösteriyor. İdam mangasının gerçekleştirdiği toplu infaz, Şam’da Cumhurbaşkanlığına 1 km mesafedeki Tadamon mahallesinde gerçekleşti. Haberi yayınlayan gazeteci Martin Chulov özellikle sivillerin ölüme yürüdüğü ve bazen ölümlerinden hemen önce alay edildikleri görüntülerden çok etkilendiğini anlattı. Katliam için bu sivil grubun neden seçildiğini belirlemenin zor olduğu, o bölgedeki sivillere “Muhaliflerin tarafına geçmemeleri” için güçlü bir mesaj verilmek istendiği üzerinde duruluyor. Paylaşılan görüntülerde sivillerin toplandığı; elleri bağlandığı ve askerler tarafından bir 'infaz çukuruna' götürüldükleri görülüyor. Askerler, elleri bağlı sivilleri infaz ettikten sonra cesetleri çukura atıyorlar.  Video daha sonra cesetlerin üzerine benzin döküldüğü ve yakıldığını gösteriyor. The Guardian'a göre çukurda en az 41 ceset vardı. Kayıtlarda Suriyeli askerlin savaş suçu kapsamına giren eylemleri yaparken gülüştüğü duyulabiliyor. The Guardian'ın yayınladığı görüntüleri 2013 yılında Esad yanlısı milislere yeni katılmış bir kişi çekmiş. Yapılanlardan vicdan azabı duyan kişi, daha sonra eline geçirdiği katliam kayırlarını yurt dışına çıkarmayı başarmış.  Katliamın elebaşısı  Amjad Youssuf hala vahşetiyle tanınan, Birim 227’de görev yapan bir askeri istihbaratçı.

Küresel gıda krizi büyüyor, fiyatlar artmaya devam edecek - Ne yapmalı?

Ukrayna savaşı, yüksek enflasyon, üstüne bir de küresel ısınma sebebiyle meydana gelen kuraklık... Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada gıda fiyatları daha da artacak. Pandemi dönemindeki kapanmalar sebebiyle tedarik zincirleri bozulmuş ve gıda fiyatları son 20 yılın en yüksek seviyesine çıkmıştı. İklim krizinin en önemli etkilerinden biri olan kuraklık yüzünden temel gıda ürünlerinin hasadı azalıyor, bu da fiyatları artırıyordu. Bu iki faktör üzerine, iki büyük sorun daha eklendi. Ukrayna Savaşı'nın yarattığı büyük şok Küresel kapitalizmin kasası sayılabilecek Dünya Bankası, "Ukrayna Savaşı'nın Emtia Piyasalarına Etkisi" başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda şu tespitler yer alıyor: - Savaş sebebiyle küresel ticaret, üretim ve tüketim kalıpları, fiyatları 2024'ün sonuna kadar tarihsel bağlamda en yüksek seviyelerde seyredecek. - Son 2 yılda enerji fiyatlarında yaşanan yükseliş, "1973'teki petrol krizinden bu yana görülen en büyük artıştır." - Rusya ve Ukrayna'nın büyük üreticilerinden olduğu gıda ürünleri ile üretim girdisi olarak doğal gaza bağlı olan gübre fiyatlarında da 2008'den bu yana daha önce görülmemiş düzeyde artış yaşandı. - Savaşın uzun sürmesi ve Rusya'ya yönelik yaptırımlar sebebiyle fiyat artışları tahmin edilen seviyelerin üzerine de çıkabilir. - Petrol, doğal gaz ve kömürün oluşturduğu enerji emtia fiyat endeksinin bu yıl geçen yıla kıyasla yüzde 50,5 yükselmesi; tarım ürünleri, metaller ve mineraller gibi enerji dışı emtia fiyatlarından oluşan endeksin ise yüzde 19,2 artması bekleniyor. - Raporda, buğday fiyatlarının yüzde 40'tan fazla artarak bu yıl nominal olarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmasının beklendiği de vurgulandı. - Dünya Bankası'na göre bu durum, 1970'lerden bu yana görülen en büyük emtia yani hammaddeler şoku ve bu şok yıllarca sürebilir. Yüksek enflasyon ve girdilerdeki artış Dünyanın en büyük tahıl üreticilerinden olan Ukrayna ve Rusya arasında meydana gelen savaş ile birlikte, tarımsal üretimin azalması ve yaptırımlar sebebiyle tedarik zincirlerinin bozulması bekleniyor. Bu durumun yarattığı sonuçları Türkiye şimdiden yaşamaya başladı. Temel gıda ürünlerdeki fiyat artışlarını körükleyen sebep ise tarımsal girdilerdeki artış. Enerji, gübre ve nakliye masraflarının yükselişiyle birlikte birçok üretici topraklarını ekemez hale geldi. Tüketiciler ise isyan ettiren fiyatlarla boğuşuyor. Üretimdeki azalmanın doğal sonucu fiyatların artmasıdır. Özellikle buğday ve mısır fiyatları alarm veriyor. Türkiye'de kontrolden çıkan, aynı zamanda tüm ülkeleri de saran yüksek enflasyon, gıda fiyatlarına yansıyor. Bu kriz nasıl aşılabilir? Dünyada ve Türkiye'de servet bir avuç kapitalistin elinde toplanmışken milyarlarca insan açlığa, yetersiz beslenmeye ve fakirliğe itiliyor. Gıda fiyatlarını aşağı indirmek, Türkiyeli işçilerin bugün en temel meselelerinden biridir. Büyük şehirlerde yaşayan emekçiler, tarım üreticileri ve işçiler, hep birlikte bu sorunun üzerine gitmelidir. Taleplerimiz: - Üreticilere verilen destekler azami seviyeye çıkarılmalı: Ne kadar çok ürün olursa, fiyatlar o kadar düşer. - Dünya Ticaret Örgütü yani küresel kapitalizmin dayattığı üretim kotaları kaldırılmalı.  - Terk edilmiş araziler tarıma açılmalı. Tarımsal arazilerin betonlaştırılmasına, ticari faaliyetler için yok edilmesine son verilmeli. - Gıda ürünlerini kâr nesnesi olarak kullanan büyük gıda şirketleri kamulaştırılmalı.  - Devlet vergi gelirlerimizi, büyük şirketlere değil tarımsal üretim ve gıda seferberliğine aktarmalı. - Tarımda üreticiye destek ve kamusal üretimle birlikte, birçok işsize iş yaratılmalı. Tarım işçilerini düşük ücrete, sigortasız çalıştırmaya son verilmeli. Her bir işçi 8 saat çalışmalı ve hakkını almalı. Vardiyalarda daha fazla işçi istihdam edilmeli. - Aracıların ve vurguncu patronların sultasına son verilmeli. Tedarik, dağıtım ve satış zincirleri yeniden, kurallı ve denetimli olarak kurulmalı. - Kuraklığa karşı doğru su politikaları ve üretim teknikleri uygulanmalı.

Fransa cumhurbaşkanlığı seçimini Macron kazandı: Peki faşizm tehlikesi azalmış mı oldu?

Emmanuel Macron faşist Marine Le Pen'i mağlup etti ama neoliberal, otoriter ve ırkçı politikaların yükselişini de körükledi. Neoliberal Emmanuel Macron, Fransa'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda faşist Marine Le Pen'i %58,5'e %41,5 oy çokluğuyla yendi. Haber kanallarının verileri yayınlamaya başlamasından bir dakika kadar sonra insanlar sokaklara döküldü, protestolar başladı. Protestoculardan Patrice, Paris sokaklarından Socialist Worker'a verdiği demeçte şöyle diyordu; "Le Pen'den nefret ettiğim için sokaktayım. Ama aynı zamanda Macron'un beş yıl sürecek yeni saldırılarıyla uğraşmak zorunda kalacağımızı da biliyorum.” Macron, faşizmin yükselişine engel olabilecek bir figür değil. Ulusal Cephe (National Front) 20 yıl içinde üçüncü kez, seçimlerin ikinci turuna kadar gelip varlığını sürdürmeyi başardı. Üstelik kazanmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Başkanlık seçimlerinin ilk turunda oylarının nasıl arttığına bir bakın: 1974'te %0,75 iken 1995'te %15’e yükseldiler, 2012'de %18, 2017'de %21 derken bu yıl %23'ün üzerine çıktıkları görülüyor. Dahası, bu oylamada aşağılık bir aşırı sağcı ve İslamofobik olan Eric Zemmour da ilk turda %7 aldı. Bir başka aşırı sağ adayla birlikte toplam oylarını %32'nin üzerine çıkarmış oldular. Le Pen, halkı için sorumluluk aldığını, giderek artan geçim sıkıntısı konusundaki endişeleri paylaştığını söyledi, oyları topladı. Ancak Armenonville pavyonunda, seçim sonrası düzenlediği etkinlikte, temsil ettiği partinin gerçek yüzünü de ortaya serdi. Armenonville, Paris zenginlerinin oturduğu 16. Bölge’de, Bois de Boulogne'da bulunan şaşalı bir resepsiyon salonudur. Le Pen, o salondaki destekçilerine “Temsil ettiğimiz fikirler yeni zirvelere ulaştı” diyerek sesleniyordu. Pazar günü gerçekleştirilen seçimlerde faşist oyların bu kadar yüksek çıkmasının öncelikli sorumlusu, Macron ve onun işçi sınıfına beş yıl boyunca zulmederek dayatmış olduğu politikalarıdır. Bundan beş yıl önce, neoliberalizme meydan okuyan Sarı Yeleklilere barbarlar gibi saldıran çevik kuvvet polisleri protestocuların ellerini kesiyor, gözlerini oyuyordu. Polislerin mülteci çadırlarını parçaladığını, devletin Müslümanlara yönelik baskıcı yasaları ve saldırıları üst üste yığarak gerçekleştirdiğini gördük. Macron'un İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, Le Pen'i İslam'a karşı "yumuşak" olmakla suçluyordu. Bu seçimde Macron’u sevindirecek bir halk desteğinin olmadığı anlaşıldı. Beş yıl önce %44 olan kayıtlı seçmen oylarının yaklaşık %38'ini alarak seçildi. Bu, 1969'da seçilmiş olan Georges Pompidou’dan bu yana görülen en düşük seviyedir. Yüzde 28'lik çekimser oy oranının yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu denli yükseleceği seviyeye doğru artmasının nedeni de, ortada gerçek anlamda bir seçimin olmamasıydı. Boş veya geçersiz oy kullananlar da dahil edildiğinde, kayıtlı seçmenlerin üçte birinden fazlasının ne Macron'u ne de Le Pen'i desteklediği, her ikisini de reddettikleri anlaşılıyor. Solun, seçim sonuçları üzerine alaycı bir üslupla açıklama yapan lideri Jean Luc-Melenchon, Macron'un "boş ve geçersiz oy pusulalarının gölgesinde yüzdüğünü", "Beşinci Cumhuriyet'in en az istenen başkanı" olacağını dile getirdi; daha şimdiden önümüzdeki beş yıllık dönemin “yeni kurbanlarını” belirlemeye çalıştığını söyledi. Yeni kurbanlarının arasında “üç yıl sonra emekli edilecek” sosyal yardım faydalanıcıları ve “iklim ataletinden” endişe duyan iklim aktivistleri de bulunuyor. Bu gelişmeler, onlarca yıllık süreçlerin doruk noktasıdır. Başlangıçta faşistler yalnızca, büyük ölçüde Cezayir'deki sömürge savaşının eski askeri destekçilerinden oluşan küçük bir tabana sahipti. Bunların pek çoğu 1960'larda Cezayir ve Fransa'da yüzlerce terör saldırısı ve binlerce cinayet işleyen OAS örgütünün üyeleriydi. Bu kadar güç kazanmalarının bir nedeni, alışılagelmiş liderlerin sıradan insanlara yönelik saldırılarının yol açtığı büyük hayal kırıklığıdır. Ancak asıl belirleyici unsur, “ılımlı” siyasi güçlerin ve solun büyük bir bölümünün Roman ve göçmen karşıtı politikalara başvurup İslamofobiyi yükselterek otoriterliğe destek vermiş olmalarıdır. Ulusal Cephe’nin kurucusu ve Marine Le Pen'in babası olan Jean-Marie Le Pen, takipçilerine hem hükümeti etkileyebileceklerini hem de kendilerinin güç kazanabileceklerini söyleyecek kadar destek bulmuştu. Fransız halkının "kopya yerine aslını tercih edeceğini" söyleyip duruyordu. 2004'te sağın ve Sosyalist Parti'nin desteğiyle harekete geçen milletvekilleri okullara başörtüsü yasağı getirilmesi için bastırdı. Merkez sağ, merkez sol ve hatta aşırı solun bazı kesimleri, Müslüman geleneklerinin “Cumhuriyet”, laiklik ve kadın haklarına yönelik bir tehdit olduğunu savunuyordu. Bu yıl gerçekleştirilen Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda, anaakım muhafazakâr aday Valerie Pecresse, Zemmour'un öne sürdüğü aşırı sağdaki “Büyük Yer Değiştirme” komplo teorisini sahiplendi. Mecliste oy çoğunluğu olan partiler ise krizi, işsizliği ve belirsizliği artıran bir sistemi savunmak için halkın yaşam standartlarına saldırmaya, herkesi yoksullaştırmaya devam ettiler; faşist politikaları meşrulaştırırken, faşizmin beslendiği umutsuzluğu ve hayal kırıklığını daha da körüklediler. Bu arada, İngiliz Daily Mail gazetesi de Le Pen'in 2017’deki “başarısını” bir ön sayfa manşetiyle ve "Yeni Fransız devrimi" başlığıyla sunmuştu. İki sayfa boyunca sürdürdükleri bir coşkuyla övgüler yağdırdılar. Faşistler buldukları her boşluğu kullanır. Geleneksel faşist strateji; solu ezmek ve Yahudiler, Müslümanlar ya da göçmenler gibi günah keçisi ilan ettikleri kim varsa taciz etmek, saldırmak, hatta öldürmek üzere – en azından ilk aşamasında- devlet güçlerinden bağımsız bir sokak ordusu oluşturmak üzerine kuruludur. Le Pen henüz böyle bir güce sahip değil, ancak bunu bile yapabileceğine dair bazı işaretler var. Örneğin, Zemmour'un destekçileri olan Z Kuşağı adlı bir aşırı sağ grup sola, LGBTİ+'lara ve ırkçılık karşıtlarına yönelik bazı saldırılar düzenlemişti. Aşırı sağcı gruplar geçen hafta solcu öğrencilerin gerçekleştirdiği işgal hareketini püskürtmek için bir kez daha sokağa indi. Dahası, devlet aygıtı da fiilen faşist destekçilerin istilasına uğradı. Geçen yıl bir grup emekli general, “anavatana yönelik parçalanma tehdidi” olarak adlandırdıkları şeye karşı bir darbe girişiminde bulunup bildiri yayınladılar. Polisin gerçekleştirdiği bir ankette, Zemmour'a verilen oyların %42, faşistlere verilenlerin ise %60’ı bulduğu, aşırı sağın oylarının bu şekilde dağıldığı görülüyor. Macron'un emeklilik yaşını yükseltmesi, sosyal yardımlara saldırması, Müslümanları hedef alması ve işçi sınıfı örgütleriyle zıt düşmesiyle, bu faşistlere önümüzdeki beş yıl boyunca yeni fırsatlar da sunulacak.  Faşizmin yükselişi alarm veriyor. Sol nasıl bir mücadele yürütmeli? Solun başarısızlıkları ve faşistlerin yükselişi aynı madalyonun iki farklı yüzüdür.  En bariz hataları, Jean-Marie'yi ve ardından Marine Le Pen'i faşistler olarak tanımlamak yerine “sıradan bir sağ parti” gibi görmüş olmalarıdır. Öncelikle bu tutumun güncellenmesi gerekiyor ki ardından tüm işçi sınıfı örgütleri, faşistlere karşı propaganda yapmak ve örgütlenmek üzere eylemde birleşebilsin, gerektiği durumlarda faşistlerin toplantılarını dağıtıp, sokaklarda karşılarına dikilebilsinler. Ancak daha geniş kapsamlı bir siyasi başarısızlıktan da söz etmek gerek. Fransa’daki İşçi Partisi, iktidarda geçirdiği on yıllar boyunca destekçilerine ihanet etti ve bunun sonucunda güç kaybedip ortadan kaybolmaya yüz tuttu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin iki hafta önceki ilk turunda oyların sadece %1,74'ünü alabildiler. Zenginlere yönelik tutumları, işçi sınıfından milyonlarca kişiyi faşistlerin yalanlarını kabullenmeye itti. Artık radikal sol Jean-Luc Melenchon üzerinde çok daha büyük bir sorumluluk var. Başkanlık seçimlerinin ilk turunda %22 oy alarak Le Pen'in sadece 420.000 oy gerisinde kalacak kadar yükseldi. Büyük şehirlerde yaşayan kalabalık işçi sınıfı gruplarını kendine çekmeyi başardı, hatta bazı bölgelerde ona oy vermek isteyenlerin kuyruklar oluşturdukları bile görüldü. Müslümanların da %69'u oyunu ona verdi. Melenchon’ın sandıktaki gücü sokakta da harekete geçirilebilir, kitlesel gösterilere dönüşebilirdi. Şöyle bir açıklama yapabilirdi örneğin; “Pazar günü kim kazanırsa kazansın sokaklarda olacağız; Bu Pazartesi işe gitmiyoruz! Faşistlere, bankerlere boyun eğmeyeceğimizi göstermek için sokağa çıkıyoruz.” Ne var ki bunun yerine tamamen seçimlere odaklı bir yaklaşım benimsedi. Seçmenlerine seslenip, Haziran ayında yapılacak yasama seçimlerinde kendisini başbakan yapmaları çağrısında bulundu; Komünistler, Yeşiller ve aşırı sol NPA partisi ile bir seçim ittifakı yürütmeyi planladı. Bu tür manevralar aşırı sağın yükselişini durdurmaktan uzaktır. Önümüzdeki beş yılın en önemli mücadele alanı yine işyerleri ve sokaklar olacak.  Sarı Yelekliler hareketine yeniden güç kazandırmak; emeklilerin haklarına yöneltilen saldırılara grevlerle yanıt vermek; kadın, çevre ve ırkçılık karşıtı hareketleri büyütmek şarttır.  Faşist güçlere siyasi bir meydan okumayla yanıt vermenin temeli sokakta, tüm hak ve özgürlük mücadelelerini büyüterek atılır. Charlie Kimber (Socialist Worker'dan Tuna Emren çevirdi)

Geri 1 2 3 4 5 6 7 İleri

SEÇTİKLERİMİZ

Ümit Kıvanç
Rusya’nın egemenleri

Bültene kayıt ol