(Seçtiklerimiz) Ukrayna hükümetine Açık Mektup: Bogdan Syrotiuk’u serbest bırakın!

2023’ten geriye kalanlar- İklim krizine karşı aralıksız mücadele

İngiltere’de hükümetin yavaş yürüyüşlere katılanları tutuklamaya çalışması, aktivistleri durduramadı. Tenis turnuvaları, etkinlikler, sergiler bu yıl da İngiltere’de eylemlerle geçti. Aktivistler "Söyleyeceğimiz en önemli şey, durmayacağımızdır" diyordu; “Durum çok vahim. İnsanlık tarihinde gerçekten kritik bir noktadayız ve bu sorunu çözemezsek mahvoluruz.’’ Avrupa genelinde okullar ve üniversitelerde “Fosili Bitir: İşgal Et!” başlığıyla Mayıs ayında başlayan eylemler kıta çapında 22 okul ve üniversitede gerçekleştirilen işgallerle devam etti. İklim değişikliği konusunda adım atılmasını isteyen gençler, Almanya’da Wolfenbüttel, Magdeburg, Münster, Bielefeld, Regensburg, Bremen ve Berlin üniversitelerini işgal etti. Barcelona’da Barcelona Özerk Üniversitesi’ni işgal eden öğrenciler, iklim değişikliğine dikkat çeken açık hava dersleri örgütledi. Eylül ayında ise Küresel İklim Grevi ve “Fosil Yakıtlara Son Ver” eylemleri kapsamında bir araya gelen, Kanada, İngiltere, Almanya, Avusturya, ABD, İsveç, Japonya, Uganda, Nijerya, Filipinler, Bangladeş, Burkina Faso, Pakistan gibi dünyanın birçok ülkesinde yüz binleri oluşturan iklim aktivistleri, fosil yakıtlara son verilmesi, yeni petrol kuyularının açılmaması, yüzde 100 yenilenebilir enerjiye adil geçiş, fosil yakıtlara devlet desteğinin kalkması gibi bir dizi talepler için sokaklardaydı. Türkiye’de de Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleştirilen eylemde iklim krizinden acil çıkış için fosil finansmanına son verilmesi, tüm eski ve yeni fosil yakıt projelerinin iptal edilmesi, yenilenebilir enerjiye Acil ve Adil Geçiş talep edildi. Amerika’da yerli topluluklar, azınlık ve insan hakları aktivistleri, doktorlar, sağlık çalışanları, bilim insanları, müzisyenler gibi onlarca farklı grubun katılımıyla büyüyen iklim hareketi, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırması ve artık herkesi etkileyen iklim kriziyle mücadele için cesur adımlar atılması gerektiğini vurguladılar. Birçok noktada kurulan kürsülerde Başkan Biden’ın ‘iklim acil durumu’ ilan etmesi gerektiği dile getirildi. Hollanda Extinction Rebellion Grubu’nun (Yokoluş İsyanı) A-12 otobanında gerçekleştirdiği ve Eylül ayı boyunca her gün saat 12’de başlayan eylemleri, taleplerinin meclise taşınmasını sağladı. Eylemcileri Hollanda hükümetinin yıllık 37,5 milyar avroluk fosil yakıt sübvansiyonunu durdurmasını istiyor. Aileler, öğretmenler, müzisyenler, bilim insanlarının ve çeşitli iklim gruplarının katkılarıyla genişleyen bu hareket kapsamında park forumları da düzenlendi. Avustralya Hükümetinin iklim değişikliği konusunda harekete geçmiyor oluşuna, Newcastle’da bulunan dünyanın en büyük kömür limanının – aralarında 97 yaşında bir protestocunun da bulunduğu–  aktivistler tarafından, kanolarla abluka altına alınmasıyla yanıt verildi. Kuzey Denizi'nde Norveç ve İngiltere’nin ortak yürüttüğü Rosebank projesinin onaylanması, Britanya’da Rishi Sunak hükümetine karşı örgütlenen acil eylemlere yol açtı. İklim grupları, Rosebank Kuzey Denizi petrol projesine karşı yasal işlemler de başlattı. İklim adaleti için örgütlenen birçok grup, Filistinlilerin özgürlük mücadelesiyle dayanışma içinde olduklarını ve Gazze'de devam eden soykırımı kınadıklarını açıkladı. Filistin ile dayanışma eylemlerine aktif olarak katılıyor, BP ve ENI gibi petrol şirketlerinin Gazze’de İsrail ile olan petrol ve gaz arama anlaşmalarını teşhir eden eylemler düzenliyorlar.  ‘‘Gazze'nin acılarını dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz. İnsan hakları olmadan iklim adaleti de olmaz. Bu affedilemez şiddete son verilmesini talep etmek, temel bir insanlık meselesidir. Yapabilecek herkesi bunu gerçekleştirmeye çağırıyoruz. Sessizlik suç ortaklığıdır. Gelişmekte olan bir soykırımda tarafsız olamazsınız.’’ Fridays for Future, İsveç

2023’ten geriye kalanlar- Zengin fakir ayrımı ve iklim krizi giderek derinleşiyor

2023 yılını, dünyanın, zenginliğin paylaşımı açısından ne kadar eşitsiz bir yer olduğu gerçeğini göz ardı ederek ele alamayız.  Dünyanın en zengin yüzde 1'i tüm küresel servetin neredeyse yarısına sahipken, dünyanın en fakir yüzde 50’lik bölümü yalnızca yüzde 0,75'ine sahip. 81 milyarder, küresel servetin yüzde 50'sinden fazlasını elinde bulunduruyor. Buna rağmen en az vergilendirilen grup da onlar: Küresel vergi gelirlerinin her dolarının yalnızca 4 senti servet vergilerinden geliyor. 10 milyarderin toplam serveti, sayıları 200 milyondan fazla olan Afrikalı kadınların sahip olduğu zenginlikten çok daha büyük. Aşırı zenginlik ve aşırı yoksulluk, 25 yıldır ilk kez eş zamanlı keskin bir artış kaydetti. Dünya Bankası, salgında en yoksul yüzde 40'ın en zengin yüzde 20'nin kaybının iki katı gelir kaybına uğradığını tahmin ediyor. En zengin yüzde 1’lik dilim, dünyadaki tüm yeni servetin neredeyse üçte ikisine sahip. 2020'den bu yana, en alttaki yüzde 90'ın içinde yer alan birinin kazandığı her bir dolarlık yeni küresel zenginliğe karşılık, dünya milyarderlerinden her biri 1,7 milyon dolar kazandı. Ve dünyanın en zengin ülkesine dair son veriler, ABD hanelerinin en üst yüzde 0.01'inin tüm kişisel servetin yüzde 5,5'ine sahip olduğunu gösteriyor. ABD'de en tepedeki yüzde 1'lik kesim şu anda servetin yaklaşık yüzde 35'ine sahip. 2023 yılında 691 milyon kişinin (küresel nüfusun yüzde 8,6'sının) 'aşırı yoksulluk' içinde, yani günde 2,15 doların altında bir bütçe ile yaşayacağı öngörülmektedir. 2021 yılında yapılan bir araştırma, herhangi bir gelirleri olmayan 2,7 milyar insanın temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği sürenin sadece ve en fazla bir ay olduğunu gösterdi. Bu nüfusun 946 milyon kişilik dilimi ise en fazla bir hafta hayatta kalabilecek durumda. Dünya genelinde 3,1 milyardan fazla insan – ya da yüzde 42'si – sağlıklı beslenemiyor. 2022 yılında 'gıda güvensizliği' ile karşı karşıya kalan toplam 2,4 milyar kişinin neredeyse yarısı (1,1 milyar) Asya'da; yüzde 37'si (868 milyon) Afrika'da; yüzde 10,5'i (248 milyon) Latin Amerika ve Karayipler'de; yaklaşık yüzde 4'ü (90 milyon) ise Kuzey Amerika ve Avrupa'da yaşamaktadır. Aynı eşitsizlikler iklim krizi açısından da geçerli. Oxfam'ın araştırmasına göre, en zengin yüzde 1'lik kesim, en yoksul yüzde 66'lık kesim kadar karbon salıyor.  1990'lardan bu yana, en zengin yüzde 1'lik kesim, nüfusun en alttaki yarısına kıyasla iki kat daha fazla karbon yaktı.  Ancak son 50 yılda iklimle ilgili felaketlerin neden olduğu ölümlerin yüzde 91'inden fazlası yoksul, gelişmekte olan ülkelerde meydana geldi. Bu gerçekler karşısında, ister Davos’ta buluşsun ister Dubai’de olsun tüm iklim aktivistleri, 2023 yılı boyunca bazen küçük azınlıklar olarak bazen de on binlerce kişinin katıldığı dev eylemlerde bir araya geldi, bu yüzde 1’lik patronlar kulübünün ve onların hükümetlerinin peşini bırakmayacaklarını gösterdi.

2023’ten geriye kalanlar- Göçmenlerin ölüm kalım mücadelesi

Costs of War Project’in yayınladığı bir rapor, ABD’nin 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında başlattığı “teröre karşı savaş” girişimi sonucunda, bugüne kadar Afganistan, Irak, Yemen, Somali, Libya, Suriye, Pakistan gibi ülkelerde çatışma dışı nedenlerle (açlık, yoksulluk, sağlık hizmetlerinin çökmesi vb.) 3,5 milyon kadar kişinin öldüğünü, bu sayının 4,5 milyonu bulabileceğini gösterdi. Rapora göre, doğrudan çatışmalar nedeniyle 387 bini sivil olmak üzere 906 bin kişi öldü, 38 milyon kişi de göç etmek zorunda kaldı. Ayrıca ABD yönetiminin bu savaşlar için 8 trilyon dolar harcadığı da görülüyor. 2023 yılına mülteci katliamıyla girdik. Yeni yılın ilk gününde Lübnan’dan Kıbrıs’a gitmek isteyen 300 kadar mülteciyi taşıyan bir tekne Lübnan açıklarında battı, iki mülteci hayatını kaybetti. İngiltere’de bir otelde tutulan 600 mülteci çocuktan 136'sı zorla kaçırıldı. İngiliz polisi olaya müdahale etmedi. Diğer otellerde de benzer kayıplar yaşandığı açığa çıktı, toplamda 222 mülteci çocuk kayboldu. Şubat ayında İzmir’den yola çıkan, içinde 200 civarı Afgan, İranlı ve Pakistanlının bulunduğu mülteci teknesi İtalya açıklarında çarparak battı. 86 kişinin öldüğü açıklandı. Haziran ayında bu yılın en büyük göçmen teknesi faciası yaşandı. Yunanistan açıklarında 700 kadar göçmeni taşıyan bir tekne battı ve en az 82 kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce kişinin ise cesedi bulunamadığı için kayıp olarak kayıtlara geçirildiler.  Teknenin alt güvertelerinde bulunan çocukların ve Pakistanlıların oraya zorla yerleştirildiği ve teknenin batmasına Yunan sahil güvenlik botunun neden olduğu iddia edildi. Tanıklar, teknenin Yunan sahil güvenliği tarafından İtalya’ya doğru çekilip bırakıldığını söylediler.  Bu olaydan sadece bir hafta sonra, bu kez de İspanya açıklarında bir mülteci teknesi battı ve 39 kişi daha hayatını kaybetti. Göçmen felaketleri Ağustos ayında da devam etti. İtalya'nın güneyindeki Lampedusa Adası açıklarında, Tunus'tan gelen düzensiz göçmenleri taşıyan iki göçmen gemisinin batması sonucunda iki kişi öldü, yaklaşık 30 kişi kayboldu. Bu olaydan sadece üç gün sonra yine Lampedusa Adası açıklarında bir tekne daha battı. Teknede bulunan 41 göçmen hayatını kaybetti. Göçmenler ölümü göze alarak yola çıkıyor, hem yollarda hem de vardıkları ülkelerde koyu bir ırkçılıkla karşılaşıyorlar. Ama dünya ırkçılardan, sağcılardan ve faşistlerden ibaret değil. Dünyanın birçok ülkesinde göçmenlerle dayanışma içinde olan, ırkçılığın karşısına dikilen sol örgütler, sendikalar, işçi eylemleri ve dayanışma ağları da var.  2023’ün bu açıdan en önemli sonucu, bu ağların güçlendirilmesinin birleşik bir işçi mücadelesinin örgütlenmesindeki en temel faktörlerden biri olduğunu göstermiş olmasıdır.

2023’ten geriye kalanlar- Savaş yatırımları

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 2022 yılına ilişkin küresel askeri harcamalar raporunu yayınladı.  Rapora göre, 2022'de küresel askeri harcamaları bir önceki yıla kıyasla yüzde 3,7 artarak 2 trilyon 240 milyar dolara ulaştı. Bu meblağ, ülkelerin toplam gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYİH) yüzde 2,2'sini oluşturuyor.  Haziran ayında, dünyadaki nükleer silah sayısının uzun yıllar sonra ilk kez arttığını duyuran kuruluşa göre, geçtiğimiz yıl 86 nükleer başlıklı silah dünya envanterine girerek toplam nükleer silah sayısını 12.512’ye çıkardı. En büyük artış ABD ile Tayvan üzerinden gerilim yaşayan Çin’den geldi. Çin bir yılda 60 yeni nükleer başlıklı silah üretirken onu, 12 yeni nükleer silahla Rusya, beşer nükleer silahla Pakistan ve Kuzey Kore, dört nükleer silahla Hindistan takip etti. ABD’nin 2022 yılındaki bütçe açığı ise 24 trilyon dolar ile GSYH’sının yüzde 95’ine ulaşmıştı. ABD’nin 2001 yılından bu yana sürdürdüğü savaşlara ayırdığı silahlanma ve savunma bütçelerinin bu açıkta ciddi bir payı var. Yıllık 900 milyar dolar savunma bütçesi olan ABD’nin dünya genelinde 800 kadar askeri üssü mevcut. Sadece bu üslerin sayısının azaltılmasıyla bile dörtte bir oranında bir tasarruf sağlanması mümkün ama bunu yapmıyor.

2023’ten geriye kalanlar- Her yerde kriz, her yerde direniş

Geride bıraktığımız yıla damgasını basan gerçek, kapitalizmin her yerden, her açıdan dökülen bir sistem olduğunun tescillenmesiydi.  İklim krizi, kelimenin tam anlamıyla bir avuç fosil yakıt ve sanayi kompleksi zenginin ihtirasları ve devletlerin bu ihtirasların koruyucusu haline gelmelerinin sonucu olarak her gün bir felakete neden oluyor.  Faturası dünyanın her bir ülkesinde işçilere ve yoksullara kesilen ekonomik kriz, rasyonel bir işleyişi olmayan sistemin bir sonucuydu. Yılın son günlerinde gösterime giren “Dünyayı Arkanda Bırak” (Leave the World Behind) filminde söylendiği gibi, “Dünyayı karanlık bir grubun yönettiği gibi bir komplo teorisi fazlasıyla tembel bir izah olur. Hele de gerçek çok daha korkunçken. Kontrol kimsede değil. İpleri elinde tutan kimse yok.”  Kapitalistler, onların devletleri, hükümetleri, sözcüleri, ideologları şunun çok net farkındalar: Hiçbir krize bir çözümleri yok! İklim krizine, ekonomik krize bir çözümleri olmadığı gibi ne 75 yıldır süren İsrail işgaline ne de ikinci yılını geçmek üzere olan Ukrayna savaşına bir çözüm sunabildiler. Daha da önemlisi, hemen hiçbir krizi tam olarak anlayabilmiş de değiller. Asli sorumlusu oldukları krizlerin faturasını gezegene, yoksullara, kadınlara, göçmenlere, LGBTİ+’lara ve topyekûn bir şekilde işçi sınıfına kesmenin dışında hiçbir yeteneğe sahip değiller.  Kapitalizmin kendi ürünü olan ve devletler tarafından bütünüyle yönetilemez kılınan göçmen krizini, ırkçılığı ve milliyetçiliği, işçi sınıfını bölen en temel egemen sınıf fikirler olarak gören bizler bunun aynı zamanda en kritik mücadelelerimizden biri olduğunu da biliyoruz. Irkçılığa ve faşizme karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadelenin en önemli parçalarından biridir ve milliyetçi sağcı dalganın, örgütlü güçlerin müdahalesi ile sürdürüldüğünü de tespit etmek gerekir. Sağın etkisinin son yıllarda olağanüstü bir şekilde arttığını gözlemleyebiliyoruz. Bunun nedeninin neoliberal dönemin birikmiş kızgınlıkları olduğunu, bu kızgınlıkların küresel mali krizin yol açtığı ekonomik acılar ve yerinden edilmelerle daha da arttığını söyleyebiliriz. Avrupa’da bu durum, muhafazakâr politikacıların aşırı sağcı aktivistlerle birleşerek sistemin başarısızlıklarına duyulan öfkeyi mültecilere yönelttikleri ırkçı kampanyalarda ifadesini bulmaktadır. Aşırı sağcı, otoriter, Neonazi siyasilerse bu krizler karşısında yeni iç düşmanlar tanımlamanın, milli kurtuluş teorileri ve politikalarıyla getirmeye çalıştıkları baskıcı çözümlerin peşindeler. Kapitalizmin çoklu krizlerini, ancak bu çoklu krizlerin sıkıntılarını, acılarını yaşayan gezegenin büyük çoğunluğunun doğrudan eylemi çözebilir. Nitekim 2023 yılının her bir anına damgasını vuranlar sadece sıkıntılar, krizler, darbeler, polis saldırıları, iklim felaketleri ya da ırkçılık değildi; bu baskılara karşı örgütlenen kitle eylemleri de tüm yıl boyunca yaşanmaya devam etti. Kriz varsa direniş de var! Irkçılar varsa halkların dayanışması için mücadele edenler de var! İsrail’in terörü varsa, direnen Filistin halkı ve dünyanın her yerindeki milyonlarca savaş karşıtı da var. Öyleyse 2024 yılında bu mücadeleyi daha da etkili kılmak için hazırlanalım. Brezilya’da antifaşistler 2023’e, Brezilya’nın aşırı sağcı hatta faşist başkanı Bolsonaro’nun 1 Ocak’ta görevi Lula da Silva’ya devretmesiyle başlamıştık.  Görevi devretmeden önce ve sonra, haftalarca Brezilya’da iç kaos çıkartmaya çalışan Bolsonaro ordudan yeterli desteği göremeyince geri adım attı. Aşırı sağcı ve faşitlerden oluşan binlerce Bolsonaro taraftarı başkent Brasilia’daki Ulusal Kongre Binasını, Başkanlık Sarayını ve Yüksek Mahkeme Binasını bastı, kısa süreliğine bu binaları ele geçirdi. Bir hafta sonra ise on binlerce gösterici bu baskına yanıt vermek üzere, demokrasi sloganlarıyla sokaktaydı. Bundan bir ay sonra Marcos do Val adlı senatör Jair Bolsonaro’nun darbe planlarını ifşa edecekti. Fransa’da dev grev dalgası Fransa Cumhurbaşkanı Macron emeklilik yaşını yükseltecek karar tasarısını sundu. Tasarıya karşı, ocak ayında, sendikaların katılımıyla, iki büyük bir genel grev gerçekleştirildi. Grev sırasında yüzlerce noktada 1 milyonun üzerinde işçi sokağa indi. Myanmar’da darbeciler işbaşında Şubat ayında, darbenin ikinci yıl dönümünde açıklama yapan Myanmar cunta yönetimi, süresi dolan Olağanüstü Hal rejimini altı ay daha uzattı ve 2023’te yapılması gereken demokratik seçimleri süresiz erteledi. İngiltere’de grev yasağına karşı grev İngiltere’de grev yapmayı zorlaştıran yasa tasarısının parlamentoya sunulmasının ardından son 10 yılın en büyük grevi gerçekleşti.  Öğretmenlerin, devlet memurlarının, demiryolu ve otobüs işçilerinin ve üniversite çalışanlarının aynı anda çıktığı grevde yaklaşık 500 bin kişi iş bıraktı. Bu genel grevin ardından hemşireler ve ambulans çalışanları da greve gitti. Fransa’dan dünya işçilerine ilham veren mücadele Fransa’da da emeklilik yaşının yükseltilmesi tasarısına karşı grevler devam etti.  Şubat’ın ilk haftasında genel grevlerin üçüncüsü gerçekleşti: 200’den fazla sokak gösterisine 757.000 kişinin katıldığı söylendi. Sonraki hafta, bu kez 1 milyondan fazla kişi sokaklara indi. Macron kaçak dövüştü Fransa’da emeklilik reformu yasasına karşı yüz binlerin katıldığı eylemler ve grevler Mart ayında da devam etti. Ancak Macron hükümeti tasarıyı Anayasa’nın özel bir maddesine dayanarak, Meclis onayına sunmadan, doğrudan yürürlüğe sokma kararı aldı. Bunun üzerine binlerce kişi yine sokaklara indi, polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı.  Meclis oylamasını atlayarak yasayı yürürlüğe koyması üzerine, muhalefet Macron hükümetini mecliste güven oylamasına tabi tuttu ve Macron sadece 9 oy farkla güvenoyu almayı başardı.  Ukrayna ve savaş suçları 24 Şubat’ta birinci yılını dolduran savaşta her iki tarafın da savaş suçu işlemiş olabileceğine dair kanıtlara yer verildi.  Avrupa Birliği Adalet Komisyonu’na göre, Ukrayna Savaşının başından bu yana 65 bin savaş suçu vakası tespit edildi. BM verileri, savaşın başından bu yana 8 milyondan fazla Ukraynalının ülkeden kaçtığını ve Avrupa’da mülteci haline geldiklerini gösteriyor. 5 milyondan fazla insan ise ülke içinde göç etti. İki taraftan da 100’er bin askerin öldüğü tahmin edilirken BM, 8 bine yakın da Ukraynalı sivilin öldürüldüğünü duyurdu.  Mart ayında Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, savaş suçları işlediği iddiasıyla tutuklama kararı çıkardı. Yunanistan’da “kaza” ve grev Mart ayında Yunanistan’da 350 yolcunun bulunduğu bir yolcu treni ile bir yük treninin çarpışması sonucu 57 kişi hayatını kaybetti.  Yunanistan solu sokaklara döküldü. Ulaşımdaki özelleştirmeler ile neoliberal politikaların bu cinayete temel hazırladığını ileri süren partiler iktidarın hesap vermesi gerektiğini söylediler. Demiryolu işçileri, demiryolu ağındaki güvenlik sistemlerinin yıllardır yetersiz olduğunu söyleyerek sekiz gün süren grevler düzenledi. Demiryolu işçilerinin grevlerine 8 Mart’ta diğer sendikalar ve öğrenciler de genel grevle destek verdi. Grev günü 60 bin kişi sokaklardaydı. Grevler devam etti ve Ulaştırma Bakanı istifa etmek zorunda kaldı. İngiltere: Grevlere devam! Mart ayı ortasında yüz binlerce öğretmen, akademisyen, memur, doktor ve metro çalışanı greve gitti. Birleşik Krallık’ın Sendikalar Konfederasyonu (TUC), son on yılın en büyük grevine yaklaşık 500 bin kişinin katıldığını açıkladı. ABD’de banka iflasları ABD’de 2008 ekonomik krizinden sonraki en büyük banka iflasları gerçekleşti.  Silikon Vadisi diye bilinen yüksek teknoloji alanına kredi sağlayan en önemli bankalardan Kaliforniya merkezli Silicon Valley Bank (SVB) battı. ABD’nin büyük bankaları arasında 16’ncı sırada yer alıyordu. Hemen ardından da New York merkezli Signature Bank’a kayyum atandı. Bankacılık şoku Avrupa’ya da sıçradı.  Finlandiya’da ırkçılık Mart ayında Finlandiya’daki seçimlerde oyların yüzde 20,8’ini alan muhafazakâr Ulusal Koalisyon Partisi (NCP) seçimin galibi oldu. Irkçı Finler Partisi oyların yüzde 20,1’ini alarak ikinci, iktidardaki Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 19,9’unu alarak üçüncü oldu. ABD’de kölecilik günlerine özlem Tennessee’de yaşanan okul katliamı sonrasında bireysel silahlanma karşıtı protestolara katılan siyah Demokrat temsilciler Meclis’ten atıldı, beyaz temsilciye ise ceza verilmedi. Bu gelişme, ülkedeki kurumsal ırkçılığın seviyesini açığa serdi. Justin Jones ve Justin Pearson, Nashville konseyi kararıyla görevlerine iade edildi. Bu arada ABD’de temmuz ayına gelindiğinde, tümünde ateşli silahların kullanıldığı 28 toplu katliam yaşanmış ve 140 kişi ölmüştü. Sudan’da paramiliterler ile ordunun didişmesi Sudan’da paramiliter ‘Hızlı Destek Güçleri’ (HDG) sivil yönetime geçiş sürecinde kendilerinin orduya bağlanması yönündeki planlara karşı darbe girişiminde bulunarak Hartum’da havalimanını ve kritik önemdeki bazı noktaları ele geçirmeye çalıştı.  HDG, diktatör Ömer el Beşir döneminde Darfur bölgesinde isyanı bastırmak için kullanılan Cancavid milislerinden türeyen paramiliter bir gruptu ve 100 bin militanı ile 2019’daki Sudan devrimi sonrasında demokrasiye geçilmesini engelleyen bir güç oluşturmuştu. Sudan ordusu, HDG’nin bir kez daha sivil yönetime geçiş sürecine yönelik kanlı girişimine bu kez sert bir yanıt verdi ve HDG karargâhlarını bombaladı. Sadece birkaç hafta içerisinde ölü sayısı 600’ü aştı. Yüz binlerce kişi göç etmek zorunda bırakıldı. Putin’e muhalefetin bedeli! Nisan ayında Putin’in en güçlü muhalifi Navalni cezaevindeki hücresinde zehirlenerek hastaneye kaldırıldı. Bir başka muhalif siyasetçi Vladimir Kara-Murza ise “vatana ihanet”ten 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Eski bir gazeteci olan Kara-Murza daha önce iki kez zehirlenmiş ve ölümden dönmüştü.  Mayıs ayında ise Rusya, dünyaca ünlü çevre kuruluşu Greenpeace’i “istenmeyen kuruluş” ilan etti. Şili’de Boriç geriledi Mayıs ayında Şili’nin sosyalist lideri Boric öncülüğünde hazırlanan yeni anayasanın, (aşırı sağın yalanlarla dolu kampanyası sonucunda) referandumda hayır oyları ile reddedilmesinin ardından bir kez daha yeni bir anayasa hazırlayacak komiteyi seçmek üzere yapılan seçimlerden de sağ galip çıktı. Pakistan’da gösteriler Pakistan’ın eski başbakanı ve Pakistan Adalet Hareketi Partisi (PTI) lideri İmran Han, hakkındaki davaların duruşmalarına katılmak üzere Lahor’dan İslamabad’a geldiği sırada tutuklandı. Birçok kentte olaylar çıktı; 8 gösterici öldü, 1.500’den fazla kişi gözaltına alındı. Halk, Han’a yönelik operasyonun arkasında olduğunu düşündüğü orduya karşı sloganlar atarak çok sayıda ordu personelinin evini ateşe verdi, Han kısa sürede serbest bırakıldı. Polonya’da yarım milyon kişi Haziran ayında Polonya’da Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonraki en büyük gösteri düzenlendi.  2015’ten beri iktidarda bulunan Hukuk ve Adalet Partisi’nin giderek aşırı sağcılaşması ve seçimlere gidilirken muhalefet liderinin engellenmesine yönelik bir yasa geçirilmeye çalışılması üzerine 500 bin kişi sokaklara çıktı. LGBTİ+ mücadelesinin öne çıktığı Onur Ayı’nın hemen başında gerçekleşen gösteride hükümetin LGBTİ+ karşıtı açıklama ve uygulamalarına karşı gökkuşağı bayrakları da taşındı. İsviçre’de kadın grevi İsviçre’de sendikaların desteklediği kadın grevine 300 bin kişi katıldı. Birçok şehirde gerçekleşen gösterilerde emeklilik yaşının yükseltildiği, artan enflasyon nedeniyle geçim sıkıntısı yaşandığı ve kadına yönelik şiddetin de her geçen gün arttığı vurgulandı. Yunanistan: Neonaziler oyların yüzde 13’ünü aldı Yunanistan’da yapılan genel seçimi, Başbakan Kiryakos Miçotakis’in lideri olduğu Yeni Demokrasi Partisi (YDP) kazandı. YDP, oyların yüzde 40,3’ünü alarak 157 milletvekili çıkardı ve Parlamento’da çoğunluğu sağladı, böylece tek başına hükümet kurdu.  Radikal Sol Koalisyon’un (SYRİZA) oy oranı ise yüzde 18’in altında indi. Seçimin en büyük kazananlarından biri neonazi ve aşırı sağcı partilerdi. Üç ayrı neonazi ve aşırı sağcı parti toplamda yüzde 13 civarında, oldukça yüksek bir oy aldı. Fransa’da ırkçılığa karşı isyan Haziran’da Fransa’da 17 yaşındaki göçmen kökenli bir genç otomobiliyle yolculuk ederken dur ikazına uymadığı gerekçesiyle polisin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Olay üzerine birçok kentte on binlerin katıldığı eylemler düzenlendi, banliyölerde isyanlar çıktı. Günlerce süren eylemlerde 4 binden fazla kişi gözaltına alındı, yüzlerce polis de çıkan çatışmalarda yaralandı. 5 binden fazla araç yakıldı, 2 bin kadar işyeri zarar gördü.  Kolombiya’da ateşkes Kolombiya’da hükümet, ülkedeki son aktif isyancı örgütle ateşkes anlaşması yapılması konusunda uzlaştı. Bu, neredeyse 60 yıl süren çatışmaların ardından, barışa yönelik önemli bir adım oldu.  Hollywood’da grev Hollywood’da son 60 yılın en büyük grevi başladı. 2,5 ay önce 11 bin 500 senaristin başlattığı grev oyunculara da yayıldı ve ABD’li oyuncular sendikası Sag-Aftra da grev ilan etti. Sendikanın yaklaşık 160 bin üyesi var.  İspanya’da seçimler: Vox geriledi İspanya’da genel seçimlerde Muhafazakâr Halk Partisi (PP) yaklaşık 8,2 milyon oyla birinci oldu. İktidardaki sol koalisyonun ana ortağı Sosyalist İşçi Partisi PSOE ise yaklaşık 7,8 milyon oyla muhafazakârların oyuna yetişti, meclisteki koltuk sayısını ikiye katladı. Aşırı sağcı Vox, beklentilerin aksine 600.000’den fazla oy kaybetmiş oldu. Nijer’de darbe Nijer’in 1960’taki bağımsızlığından bu yana ilk seçilmiş lider olan Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum askeri darbeyle devrildi. Gabon’da askeri darbe Orta Afrika ülkesi Gabon’da seçimlerin hemen ardından yönetime el koyan askerler, Ali Bongo’nun zaferiyle sonuçlanan başkanlık seçiminin iptal edildiğini ve ülke sınırlarının kapatıldığını duyurdu. Guetemala’da sol kazandı Guatemala başkanlık seçimlerinin ikinci turunda, iki ay öncesine kadar tanınmayan bir isim olan merkez solun adayı Bernardo Arevalo, eski başkanın eşi ‘First Lady’ Sandra Torres’i mağlup ederek sürpriz bir şekilde devlet başkanı seçildi. Arevalo yolsuzluk karşıtı aday olarak öne çıkmıştı.  Trump’ın sabıkası Eski ABD Başkanı Trump, Georgia eyaletindeki 2020 seçimlerinin sonuçlarına müdahalede bulunduğu suçlamasıyla hazırlanan iddianame kapsamında cezaevine teslim oldu. Parmak izi alınarak sabıka fotoğrafı çekilen Trump, kefaletle 20 dakikada serbest kaldı. Trump, böylece sabıka fotoğrafı çekilen ilk ABD başkanı oldu. Karabağ’a saldırı Eylül ayında Azerbaycan, Karabağ bölgesine geniş çaplı bir saldırı başlattı. Karabağ’ı kendi iç meselesi olarak ilan eden Azerbaycan bölgede bulunan silahlı Ermeni direniş gruplarına yönelik “terör operasyonu” başlattığını duyurdu.  Ekim ayında ise, Azerbaycan tarafından işgal edilen Dağlık Karabağ’da 120 bin kişilik Ermeni nüfusun neredeyse tamamının katliam korkusuyla bölgeyi boşaltmasının ardından Ermenistan, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü’nü onayladı. Böylece Ermenistan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, ziyaret etmesi halinde tutuklamak zorunda kalacağını da kabul etmiş oldu. Karar, Azerbaycan’ın saldırılarına örtülü destek veren Rusya’nın tepkisini çekti. İran’da Masha Amini için anma İranlı Kürt kadın Mahsa Jina Amini’nin 16 Eylül’de öldürülüşünün birinci yıldönümünde kızı için anma düzenlemek isteyen baba Amjad Amini İran polisince kısa süreliğine gözaltına alındı. Kürt şehirlerinde esnaf dükkânları kapatıldı, Kürdistan eyaletinin 18 kentinde genel grev yapıldı. Tahran ve diğer başka kentlerde de yürüyüşler gerçekleşti. 700 civarında gösterici gözaltına alındı. İspanya’da Katalancaya özgürlük! İspanya Kongresi; Katalanca, Baskça ve Galiçyacanın parlamento faaliyetlerinde ortak dil olarak kullanımını onayladı. Aşırı sağcı Vox partisi vekilleri meclis görüşmelerinde parlamentoyu terk ederek yasa taslağını protesto etmişti. Senaristlerin grevi kazandı ABD’de beş ay önce senaristlerin, bundan iki ay sonra da oyuncular sendikasının başlattığı grev son yılların en geniş katılımlı grevleri oldu ve toplu sözleşme yapılmasıyla sonuçlandı.  Bu sırada Birleşik Otomotiv İşçileri Sendikası’nın (UAW), Ford Motor, Chrysler’in ana ortağı Stellantis ve General Motors’da (GM) çalışan 25 bin otomotiv işçisi de greve gitti. Böylece sendikanın 88 yıllık tarihinde ilk defa üç otomobil fabrikasının işçileri birlikte greve gitmiş oldu.

(Paris'ten röportaj) Hükümetin yeni ırkçı yasayı geçirmesinin ardından kargaşa çıktı

Faşistlerin desteğiyle kabul edilen yeni göçmen karşıtı yasaya karşı Fransa genelinde büyük bir ırkçılık karşıtı öfke ve korku dalgası yaşanıyor. Sosyalist ve ırkçılık karşıtı Denis Godard anlatıyor. 21 Aralık Perşembe akşamı Rennes, Chambéry, Montpellier ve diğer on şehirde insanlar sokaklara döküldü. Paris, Rennes, Marsilya, Lyon, Toulouse, Brest, Limoges, Bayonne, Pau ve diğer şehir ve kasabalarda 22 Aralık Cuma öğleden sonra ve akşam saatlerinde gösteriler planlandı. Öğrenciler birçok üniversiteyi abluka altına aldı ve tabandan gelen işçi grupları grev için bastırıyor. Bu hafta neoliberal başkan Emmanuel Macron'un hükümeti, İçişleri Bakanı Gerald Darmanin'in öncülüğünde yeni bir göçmen karşıtı yasayı yürürlüğe koymaya zorlandı. Milletvekilleri başlangıçta planları reddetmiş ve Marine Le Pen'in faşist Ulusal Birlik Partisi (RN) de dahil olmak üzere hem sol hem de sağın büyük bir kesimi aleyhte oy kullanmıştı. Macron daha sonra daha da sağa uzanarak, geleneksel muhafazakarların desteğini ve RN'nin oylarını kazandı. Parisli sosyalist ve ırkçılık karşıtı Denis Godard, Socialist Worker'dan Charlie Kimber'la şu andaki mücadele seferberlikleri ve öfke hakkında konuştu. Neden böyle bir tepki var? Denis Godard: Macron'un grubunun, muhafazakarların ve faşistlerin hep birlikte oy kullandığını gördük. Bu hafta parlamentonun önünde bir gösteride konuştum ve Macron'un faşizmin ilerleyişine karşı bir baraj, bir siper olduğu gerekçesiyle seçimini kazandığını söyledim. Aslında iktidar iki şekilde faşist örgütlenmenin önünü açmıştır. Birinci yol, RN ile oy kullanabilmek için parlamentoda ittifak yapmaları. Bu, faşist örgütü en üst düzeyde meşrulaştırdıkları anlamına geliyor. İkincisi, devletin Fransız olarak kabul ettiği kişilere, göçmenlere (yasal göçmen olarak görülenlere bile) ve belgesiz işçilere göre farklı muamele edildiği “ulusal tercihi” kabul etmiş olmalarıdır. Aleni ve yapısal eşitsizlik... Bu hiyerarşi, faşist Ulusal Cephe'nin ve ardından RN'nin onlarca yıldır hayaliydi. Artık buna sahipler. Le Pen, tam da bu yüzden partisi için “ideolojik bir zafer” olduğunu söyledi. Bu niteliksel bir değişim, bir dizi ırkçı kanundaki bir düzenlemeden ibaret değil. Öyle bir noktaya gelindi ki, oylamanın ertesi günü başbakan bile televizyonda kanunda anayasaya aykırı olabilecek, çıkarılması gerekebilecek noktalar olduğunu söyledi. Bize direnişi anlatın Sloganımız şu; bu artık acil, acil, acil durum. İnsanlar, 18 Aralık Pazartesi günü Fransa'nın 60 farklı şehrinde gösteri yaptı. Paris'te yetkililer yürüyüşün yasak olduğunu söyledi buna rağmen insanlar dışarı çıktı. İçişleri Bakanı Darmanin, kendine karşı protestoyu yasakladı! Bu bir rezaletti ve hareket buna izin vermedi. Pazartesi günü Paris'te 15 bin veya daha fazla insan vardı. İnşa ettiğimiz şeyle gurur duyuyoruz. Ancak bunun yeterli olmadığını söyledik. Hem sol hem de sağ karşı çıkınca yasanın geçmesini engellemek olanaklı değildi. Macron her zaman daha kötü bir yasayla geri dönecekti. Sosyalistler ve ırkçılık karşıtları olarak sendikaların kanunları yok etme yetkisine sahip olduğunu söyledik. Grev çağrısı yapmak zorunda kaldılar. Bazı sendika liderleri yasaya karşı çıkıyor. Bu iyi. Ama seferber olmaları gerekiyor. Birkaç işyerinde bu gerçekleşti; pek fazla değil ama sanırım işçiler ilk kez açıkça ırkçılık karşıtı grevler örgütledi. Sol da aslında harekete geçmedi. Ama daha da kötü bir yasa yürürlüğe girdi, yeni bir durum var. Çünkü insanlar dehşete düşmüş durumda. Olanlara inanamıyorlar. Birçok üniversite zaten grevde ve öğrenciler tarafından ablukada. Paris'te bazı okullarda eğitim öğrenciler tarafından engellendi. Paris'in en ünlü kütüphanesinde işçiler, bu kütüphaneye kağıt girmesine gerek olmadığını belirten bir pankart astı. Spontane gösteriler oluyor. CGT sendika federasyonu başkanı Sophie Binet, "sivil itaatsizlik ve direniş eylemlerinin hızlandırılması" çağrısında bulundu. Tamam ama keşke daha önce gelseydi. Fakat bu çağrı organize olmayı kolaylaştırıyor. Bu yılın başlarında emeklilik sorunu etrafında gösteri yapan işçiler ile ırkçılığa ve polis şiddetine karşı gösteri yapan ve isyan eden gençler arasında bir ittifaka ihtiyacımız var. Şu anda ihtiyacımız olan türde bir ittifak budur. Bir şeyler oluyor. Kazanabiliriz, her şey bitmedi. Üst kısımda da kırılmalar var. Fransa'daki bölgelerin üçte birinin liderleri yasadaki bazı tedbirlere uymayacaklarını söyledi. Macron'un partisinde "solun" varlığından bahsetmek yanlış. Ancak grubunun 27 milletvekili aleyhte oy kullandı ve 32'si çekimser kaldı; Bu, Macron yanlısı milletvekillerinin neredeyse dörtte biri. Bir bakanı istifa etti, bir diğeri de istifasını teklif etti. Gösteriler yapacağız, grev baskısını artıracağız ve ardından 6 Ocak'ta ülke çapında protesto günü gerçekleştireceğiz. Avrupa çapında savaşmamız ve bölünmememiz gerekecek. Yeni yasa ne getiriyor? Bir yılı aşkın süredir yapım aşamasındaydı. İlk versiyon zaten oldukça ırkçı ve sadece göçmenlerin değil tüm yabancıların suçlu olduğu fikrine dayanıyordu. Merkezinde kriminalizasyon ve baskı vardı. Bunun ardından, gerekli vatandaşlık statüsü belgelerine sahip olsalar bile, devletin insanları sınır dışı etmesine izin verme yaptırımı geldi. Örneğin, izinsiz olarak düzenlenen veya başka bir şekilde "emri tehdit eden" bir gösteriye katılan kişilerin sınır dışı edilebileceğini söylendi. Artık “Cumhuriyetçi değerlere” karşı çıkmak yeterli, kovulmak için yeterli. Bu Müslümanlara karşı kullanılan bir silahtır. Kabul edilen yasa, Fransa'da yabancı ebeveynlerden doğan çocukların artık otomatik olarak Fransız vatandaşı olmayacağını söylüyor. Davranışları “kamu düzenine tehdit” olarak değerlendirilen sığınmacılar, tedbir amaçlı gözaltına alınabilecek. Fransa'da çalışan AB üyesi olmayan ülke vatandaşlarının, çocuk bakımı gibi sosyal yardımlardan yararlanabilmeleri için ülkede 30 ay boyunca bulunduklarını kanıtlamaları gerekecek. Fransa'da çalışmayan yabancıların yardım alabilmesi için beş yıl beklemesi gerekecek. Oturma veya çalışma izni olmayan ancak restoran, inşaat ve tarım gibi işçi bulmanın zor olduğu alan veya endüstrilerde çalışan AB üyesi olmayan kişiler ise oturma ve çalışma iznine başvurabilir. Fakat en az üç yıldır Fransa'da yaşıyor olmaları ve son iki yılda en az 12 ay çalışmış olmaları gerekiyor. Yetkililer, başvuru sahibinin "Fransız toplumuna entegrasyon ve Cumhuriyetçi değerlere saygı" derecesini değerlendirecek. Sorun çıkaranların başvurmasına gerek yok! Fotoğraf: Fransa'nın Paris kentindeki Voltaire okulunda grev yapan işçiler. Pankartta 'Voltaire'de veya Dünya'da hiçbir öğrenci yabancı değildir' yazıyor. --- Denis'in 19 Aralık'ta Fransa parlamentosu önünde yaptığı konuşma, Türkçe altyazı seçeneği de var.

Chris Hedges yazdı: İsrail'in ölümü

Yerleşimci sömürgeci devletlerin son kullanma tarihleri vardır. İsrail de bir istisna değildir. İsrail, Gazze ve Batı Şeria'daki soykırım kampanyasını tamamladıktan sonra zafer kazanmış gibi görünecek. Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle çılgın hedefine ulaşacaktır. Öldürücü saldırıları ve soykırımcı şiddeti Filistinlileri yok edecek ya da etnik olarak temizleyecektir. Sadece Yahudilere ait bir devlet hayali gerçekleşecek ve geriye kalan Filistinlilerin temel hakları ellerinden alınacaktır. Kana bulanmış zaferinin tadını çıkaracak. Savaş suçlularını kutlayacaktır. Soykırımı kamu bilincinden silinecek ve İsrail'in tarihsel hafıza kaybının devasa kara deliğine atılacak. İsrail'de vicdan sahibi olanlar susturulacak ve zulme uğrayacaktır.  Ancak İsrail Gazze'yi yok etmeyi başardığında -İsrail aylarca sürecek bir savaştan bahsediyor- kendi ölüm fermanını imzalamış olacak. Medeni görüntüsü, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye olan sözde saygısı, cesur İsrail ordusu ve Yahudi ulusunun mucizevi doğuşuna dair efsanevi hikayesi kül yığınları arasında kalacak. İsrail'in sosyal sermayesi harcanacaktır. Çirkin, baskıcı, nefret dolu bir apartheid rejimi olduğu ortaya çıkacak ve Amerikalı Yahudilerin genç nesillerini yabancılaştıracaktır. Hamisi ABD, yeni nesiller iktidara geldikçe, Ukrayna'dan uzaklaştığı gibi İsrail'den de uzaklaşacaktır. ABD'de halihazırda erozyona uğramış olan toplum desteği, İsrail'in İncil'deki kadim topraklar üzerindeki hakimiyetini İkinci Geliş'in habercisi olarak gören Amerika'nın Hıristiyanlaşmış faşistlerinden gelecektir. Filistinlilerin kanı ve acısı - Ukrayna'da iki yıl süren savaşta öldürülen çocuk sayısının 10 katı Gazze'de öldürüldü - İsrail'in unutulmasına giden yolu açacak. On binlerce, belki de yüz binlerce hayalet intikamını alacak. Tıpkı Türklerin Ermeniler, Almanların Namibyalılar ve sonra Yahudiler ve Sırpların Boşnaklarla birlikte hatırlanması gibi, İsrail de kurbanlarıyla birlikte hatırlanacak. İsrail'in kültürel, sanatsal, gazetecilik ve entelektüel yaşamı yok edilecektir. İsrail, iktidarı ele geçiren dini fanatiklerin, yobazların ve Yahudi aşırılık yanlılarının kamusal söyleme hakim olduğu durgun bir ulus olacaktır. Müttefiklerini diğer despotik rejimler arasında bulacaktır. İsrail'in iğrenç ırksal ve dinsel üstünlüğü onun tanımlayıcı özelliği olacaktır; John Hagee, Paul Gosar ve Marjorie Taylor Greene gibi filo-semitler de dahil olmak üzere ABD ve Avrupa'daki en gerici beyaz üstünlükçülerin İsrail'i hararetle desteklemelerinin nedeni de budur. Antisemitizme karşı övünülen mücadele, Beyaz Gücün incelikli bir şekilde gizlenmiş kutlamasıdır. Despotizmler son kullanma tarihlerinden çok sonra da var olabilirler. Ama sonludurlar. İsrail'in kan nehirlerine duyduğu arzunun Yahudiliğin temel değerlerine aykırı olduğunu görmek için İncil alimi olmaya gerek yok. Filistinlileri Nazi olarak damgalamak da dahil olmak üzere Holokost'un alaycı bir şekilde silah haline getirilmesinin, bir toplama kampına hapsedilmiş 2,3 milyon insana karşı canlı yayında bir soykırım gerçekleştirdiğinizde bunun çok az etkisi olur. Ulusların hayatta kalmak için güçten daha fazlasına ihtiyaçları vardır. Bir gizeme ihtiyaçları vardır. Bu gizem, vatandaşları ulus için fedakârlık yapmaya teşvik etmek için amaç, nezaket ve hatta asalet sağlar. Mistik gelecek için umut verir. Anlam sağlar. Ulusal kimlik sağlar.  Mistikler çöktüğünde, yalan oldukları ortaya çıktığında, devlet gücünün merkezi bir temeli de çökmüş olur. 1989'da Doğu Almanya, Çekoslovakya ve Romanya'daki devrimler sırasında komünist [Çevirenin notu: Stalinist] gizemlerin ölümünü rapor ettim. Polis ve ordu savunulacak bir şey kalmadığına karar verdi. İsrail'in çürümesi de aynı halsizliği ve ilgisizliği doğuracaktır. Çoğu Filistinlinin nefret ettiği Mahmud Abbas ve Filistin Yönetimi gibi yerli işbirlikçileri sömürgecilerin emirlerini yerine getirmek üzere işe alamayacaktır. Tarihçi Ronald Robinson, Britanya İmparatorluğu'nun yerli müttefikler edinememesini, işbirliğinin gerçekten işbirliğine dönüşmediği nokta ve dekolonizasyonun başlangıcı için belirleyici bir an olarak gösteriyor. Robinson'a göre, yerli elitlerin işbirliği yapmaması aktif muhalefete dönüştüğünde, İmparatorluğun "hızlı geri çekilişi" kesinleşir. İsrail'in elinde kalan tek şey, düşüşü hızlandıran işkence de dahil olmak üzere şiddeti tırmandırmak. Bu toptan şiddet, Fransızların Cezayir'de yürüttüğü savaşta, Arjantin'deki askeri diktatörlüğün yürüttüğü Kirli Savaş'ta ve İngiltere'nin Kuzey İrlanda'daki çatışmalarında olduğu gibi kısa vadede işe yarıyor. Ancak uzun vadede intihara meyillidir. İngiliz tarihçi Alistair Horne, "Cezayir savaşının işkence kullanılarak kazanıldığını söyleyebilirsiniz, ancak bu savaş kaybedilmiştir" gözleminde bulunmuştu. Gazze'deki soykırım Hamas savaşçılarını Müslüman dünyasında ve Küresel Güney'de kahraman haline getirdi. İsrail, Hamas liderliğini ortadan kaldırabilir. Ancak geçmişten bugüne çok sayıda Filistinli liderin öldürülmesi direnişi köreltme yönünde çok az etkide bulundu. Gazze'deki kuşatma ve soykırım, aileleri öldürülen ve toplulukları yok edilen, derin travma geçirmiş, öfkeli genç erkek ve kadınlardan oluşan yeni bir nesil yarattı. Şehit edilen liderlerin yerini almaya hazırlar. İsrail, düşmanının stoklarını stratosfere gönderdi İsrail 7 Ekim'den önce kendisiyle savaş halindeydi. İsrailliler, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmasını engellemek için protesto gösterileri düzenliyordu. Şu anda iktidarda olan dinci bağnazlar ve fanatikler, İsrail laikliğine karşı kararlı bir saldırı başlatmıştı. Saldırılardan bu yana İsrail'in birliği istikrarsız durumda. Bu olumsuz temelde birliktir. Nefret tarafından bir arada tutulmaktadırlar. Ve bu nefret bile protestocuları hükümetin Gazze'deki İsrailli rehineleri terk etmesini kınamaktan alıkoymaya yetmiyor. Nefret tehlikeli siyasi bir  metadır. Nefreti körükleyenler, bir düşmanla işleri bittiğinde,  başka bir düşman arayışına girerler. Filistinli "insan hayvanlar" yok edildiğinde ya da bastırıldığında, yerlerini Yahudi mürtedler ve hainler alacaktır. Şeytanlaştırılan grup asla kurtarılamaz ya da iyileştirilemez. Nefret siyaseti, sivil toplumu yok etmek isteyenler tarafından istismar edilen kalıcı bir istikrarsızlık yaratır. İsrail, 7 Ekim'de Yahudi olmayanlara karşı, Nazi Almanyası'nda Yahudileri haklarından mahrum bırakan ırkçı Nürnberg Yasalarına benzeyen bir dizi ayrımcı yasayı yürürlüğe koyduğunda bu yolun çok ilerisindeydi. Topluluklara Kabul Yasası, yalnızca Yahudi yerleşim birimlerinin, "topluluğun temel bakış açısına uygunluk" temelinde başvuru sahiplerini ikamet için yasaklamasına izin veriyor. İsrail'in en iyi eğitimlileri ve gençlerinin çoğu ülkeyi terk ederek Kanada, Avustralya ve İngiltere gibi yerlere gitti; bir milyon kadarı da Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı. Almanya bile bu yüzyılın ilk yirmi yılında yaklaşık 20bin İsraillinin akınına tanık oldu. 7 Ekim'den bu yana yaklaşık 470 bin İsrailli ülkeyi terk etti. İsrail'de insan hakları savunucuları, aydınlar ve gazeteciler (İsrailli ve Filistinli) hükümetin desteklediği karalama kampanyalarında hain olarak saldırıya uğruyor, devlet gözetimi altına alınıyor ve keyfi tutuklamalara maruz kalıyor. İsrail eğitim sistemi, ordu için bir beyin yıkama makinesidir. İsrailli akademisyen Yeshayahu Leibowitz, İsrail'in kilise ile devleti ayırmaması ve Filistinliler üzerindeki işgaline son vermemesi halinde, Yahudiliği faşist bir tarikata dönüştürecek yozlaşmış bir Hahamlığın ortaya çıkacağı konusunda uyardı. "İsrail var olmayı hak etmeyecek ve onu korumaya da değmeyecek" dedi. Ortadoğu'da yirmi yıl süren yıkıcı savaşlar ve 6 Ocak'ta Kongre Binası'na yapılan saldırının ardından ABD'nin küresel mistikliği, müttefiki İsrail kadar kirli. Biden yönetimi, İsrail'i kayıtsız şartsız destekleme ve güçlü İsrail lobisini yatıştırma çabasıyla, 14 bin tank mühimmatının transferini onaylamak için Dışişleri Bakanlığı ile yapılan kongre inceleme sürecini atladı. Dışişleri Bakanı Antony Blinken "derhal satışı gerektiren bir acil durumun mevcut olduğunu" savundu. Aynı zamanda alaycı bir şekilde İsrail'e sivil kayıplarını en aza indirme çağrısında bulundu. İsrail'in sivil kayıplarını en aza indirmeye niyeti yok. Halihazırda 18 bin 800 Filistinliyi, yani Gazze nüfusunun yüzde 0,82'sini, yani nüfusa oranlandığında yaklaşık 2,7 milyon Amerikalıyı öldürdü. 51 bin kişi daha yaralandı. BM'ye göre Gazze nüfusunun yarısı açlıktan ölüyor. Hayatı devam ettiren tüm Filistin kurumları ve hizmetleri - hastaneler (Gazze'deki 36 hastaneden yalnızca 11'i hala "kısmen çalışıyor"), su arıtma tesisleri, elektrik şebekeleri, kanalizasyon sistemleri, konutlar, okullar, hükümet binaları, kültür merkezleri, telekomünikasyon sistemleri, camiler, kiliseler, BM gıda dağıtım noktaları yıkıldı. İsrail, en az 80 Filistinli gazeteciye, düzinelerce aile üyesine, 130'dan fazla BM yardım görevlisine ve aile üyelerine suikast düzenledi. Önemli olan sivil kayıplardır. Bu Hamas'a karşı bir savaş değil. Bu, Filistinlilere karşı bir savaştır. Amaç 2,3 milyon Filistinliyi öldürmek veya Gazze'den çıkarmak. Görünüşe göre onları kaçıranlardan kaçan, beyaz bayrak sallayarak ve İbranice yardım çağrısı yaparken İsrail askerilerine yaklaşırken üç İsrailli rehinenin vurularak öldürülmesi sadece trajik değil, aynı zamanda İsrail'in Gazze'deki angajman kurallarına da bir göz atıyor. Bu kurallar şöyle özetlenebilir: Hareket eden her şeyi öldürün. Eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık eden emekli Tümgeneral Giora Eiland'ın Yedioth Ahronoth  gazetesine yazdığı gibi, "İsrail Devleti'nin Gazze'yi geçici veya kalıcı olarak yaşanması imkansız bir yere dönüştürmekten başka seçeneği yok. …Gazze'de ciddi bir insani kriz yaratmak, hedefe ulaşmanın gerekli bir yoludur.” "Gazze hiçbir insanın var olamayacağı bir yer haline gelecektir" diye devam etti. Tümgeneral Ghassan Alian da şunu söyledi: Gazze'de “Elektrik ve su olmayacak, sadece yıkım olacak. Cehennemi istedin; cehenneme gideceksin.” Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere varlığını sürdüren yerleşimci sömürge devletler, yerli halklarının neredeyse tamamını hastalıklar ve şiddet yoluyla yok ediyor. Sömürgecilerin Amerika'ya getirdiği çiçek hastalığı gibi Eski Dünya salgınları, Güney, Orta ve Kuzey Amerika'da yaklaşık 100 yıl içinde tahminen 56 milyon yerli insanı öldürdü. 1600'e gelindiğinde orijinal nüfusun onda birinden azı kalmıştı. Yaklaşık 5,5 milyon Filistinli işgal altındaki topraklarda yaşarken, 9 milyonu da diasporada yaşarken, İsrail bu ölçekte öldüremez. İronik bir şekilde kendi siyasi ölüm belgesini imzalamış olması muhtemel Biden'ın başkanlığı ise İsrail'in soykırımına bağlı. Retorik olarak kendisini katliamdan uzaklaştırmaya çalışacak. Fakat aynı zamanda İsrail'in talep ettiği milyarlarca dolarlık silahı - yıllık 3,8 milyar dolarlık yardımı artırmak için 14,3 milyar dolarlık ek askeri yardım da dahil olmak üzere - "işi bitirmek" için akıtacak. Biden, İsrail'in soykırım projesinin tam ortağıdır. İsrail bir parya devletidir. Bu durum, 12 Aralık'ta BM Genel Kurulu'nda 153 üye devletin ateşkes yönünde oy kullanmasına karşılık, ABD ve İsrail dahil yalnızca 10'unun karşı çıkması ve 23'ünün çekimser kalmasıyla kamuoyu nezdinde görüldü. İsrail'in Gazze'deki yakıp yıkma harekatı barışın olmayacağı anlamına geliyor. İki devletli çözüm olmayacak. Apartheid ve soykırım İsrail'i tanımlayacak. Bu, Yahudi Devleti'nin nihai olarak kazanamayacağı çok uzun bir çatışmanın habercisidir. Chris Hedges 18 Aralık 2023

Filistin 2023- İsrail BM oylamasını reddetti; Gazze kadınlar ve çocuklar için bir cehennem

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda Gazze'de insani ateşkes çağrısı yapan bir oylama, İsrail'in giderek artan diplomatik yalnızlığının ve Filistinlileri öldürmeye devam etmede acımasız kararlılığını gösterdi. Sadece sekiz ülke İsrail ve ABD'ye katılarak önergeye karşı çıkarken, 153 ülke lehte oy kullandı. Oylamanın bağlayıcılığı yok ve sahada hiçbir fark yaratmayacak. Buna karşılık İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen, "İsrail, uluslararası destek olsun ya da olmasın Hamas'a karşı savaşı sürdürecektir" dedi. Başbakan Binyamin Netanyahu komutanlara seslenirken savaşın "sonuna kadar, zafere kadar, Hamas'ın ortadan kaldırılmasına kadar devam edeceğini" ve "hiçbir şeyin bizi durduramayacağını" söyledi. --- Biden savaş suçu ithamlarıyla karşı karşıya kalabilir Joe Biden, bu hafta bir ABD başkanlık kampanyası etkinliğinde İsrail'in Gazze'deki sivil nüfusu "ayrım gözetmeksizin bombaladığını" belirtti. Salı günü bir bağış toplama etkinliğinde bağışçılara yaptığı yorumlar, İsrail liderliğine yönelik şimdiye kadarki en güçlü eleştirisi oldu. Biden daha sonra "Hamas'ın üzerine gidilmesi gerektiği konusunda hiçbir soru işareti olmadığını" ve İsrail'in bunu yapmaya "her türlü hakkı" olduğunu da ekledi. Biden şöyle devam: "Ben-Gvir ile ekibi ve yeni arkadaşlar, sadece Hamas'ın yaptıklarından dolayı değil, tüm Filistinlilerden intikam almak istiyorlar." Bu, İsrail'in Filistin toplumunu yıkmaya ve Filistinlileri Gazze'den sürmeye çalıştığının bir itirafıydı. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün eski başkanı ve uluslararası hukuk alanında uzman avukat Ken Roth, açıklamanın ABD'nin savaş suçlarını desteklediğinin kabulü anlamına geldiğini duyurdu. Roth, "Biden aslında İsrail ordusunun Gazze'de savaş suçu işlediğini kabul ediyor" dedi: "Ayrım gözetmeksizin bombalamak bir savaş suçudur. Bu da ABD hükümetinin savaş suçu işleyen İsrail'e neden silah sağlamaya devam ettiği sorusunu akla getiriyor." Roth, Biden'ın sözlerinin "savaş suçlarına bilerek yardım ve yataklık etmekten dolayı ABD yetkililerinin yargılanmasında" kanıt olarak kullanılabileceğini söyledi. --- İsrail BM tarafından işletilen okulda çocukları katletti İsrail, Gazze'de evlerinden zorla çıkarılan siviller için sığınak olarak kullanılan bir okulu bombaladı. Al Jazeera, Jabalia mülteci kampındaki okula kadınların yemek pişirdiği sırada bir bombanın isabet ettiğini bildirdi.  Saldırıda ölenler arasında çocukların da olduğu görüldü. İsrail'in Gazze'nin kuzeyindeki evlerinden zorla çıkardığı Filistinli aileler, "güvenli bölge" olduğu söylenen Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışma Ajansı'na ait okula sığınmıştı. --- Gazze 'kadınlar ve çocuklar için bir cehennem' BM'nin kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddet konusundaki özel raportörü Reem Alsalem Perşembe günü (14 Aralık) yaptığı açıklamada, Gazze'de sahada çalışan insanların "tarif edilemez düzeydeki acı ve dehşeti anlatmak için kelimelerin tükendiği" sölerini iletti.  "Bu cehennemde Filistinli bir kadın ya da çocuk olmak, insanlıktan, saygınlıktan, güvenlikten ya da barış veya çatışma zamanlarında genellikle kadınlara veya çocuklara tanınan herhangi bir özel ihtimamdan mahrum bırakılmak anlamına geliyor" dedi. --- Hamas direnişi İsrail'i sarsıyor Filistinli savaşçıların bu hafta Gazze'de çok sayıda İsrail askerinin ölümüne neden olan saldırısı "karmaşık, çok parçalı bir pusuyu" içeriyordu. Savaş Araştırmaları Enstitüsü'ne (ISW) göre saldırı önce bir İsrail devriyesini, ardından da zor durumdaki birliğe yardım için gönderilen bir "hızlı tepki gücünü" (QRF) hedef aldı. Filistin topraklarının kuzeyindeki Gazze Şehri'nin Shujaiya bölgesindeki saldırı, üç binadan oluşan bir komplekse giren bir İsrail devriyesinin pusuya düşürülmesiyle başladı. Devriyeyi kurtarmak için tepki gücü gönderildiğinde, Filistinli savaşçılar saldırılarının odağını değiştirdi.  "Hamas savaşçıları el yapımı patlayıcılar [EYP] kullanarak ve İsrail güçlerine el bombaları atarak müdahale gücüne saldırmaya devam etti. İsrail, kendi ateş timinin cesetlerini kurtardı, ancak kurtarma operasyonu sırasında bir tabur komutanı, üç bölük komutanı ve 'Golani Tugayı'nın ileri komuta ekibinin başı' da dahil olmak üzere beş İsrail askeri daha öldü." ISW ayrıca İsrail askeri kaynaklarının, Hamas'ın Shujaiya Taburu'nun çoktan "dağıtıldığını" ve "komuta ve kontrol" yeteneklerini kaybettiğini iddia ettiğine dikkat çekiyor: "Bu pusunun karmaşık ve çok parçalı yapısı, Hamas'ın birden fazla taktik birimi arasında önemli bir koordinasyon gerektiriyor. Bu da Hamas'ın Şuceyye Taburu'nun en azından bazı unsurlarının Şuceyye'yi savunmak için askeri operasyonlar düzenleyebildiğini göstermektedir" denildi. Charlie Kimber (Socialist Worker)

'Bu Noel, Beytüllahim sessiz olacak'

Batı Şerialı film yapımcısı ve fotoğrafçı Nadir Mauge, Beytüllahim'deki Hristiyan Filistinlilerin üzerindeki baskıyı ve Gazze'ye yapılan saldırılar hakkında verdikleri kararı anlatıyor. "Bu Noel'de geçit törenleri ya da kutlamalar olmayacak. Beytüllahim'deki Hristiyanlar, Gazze'ye yönelik saldırı devam ederken her şeyin normal seyrinde devam edemeyeceği mesajını vermeye karar verdiler. Bunun bir etki yaratacağını umuyoruz. İnsanların dinlemesini sağlayacağını umuyoruz." Aralık ayı başında bir grup Hıristiyan lider, Beyaz Saray'a bir mektup göndererek ABD'nin Gazze'de ateşkesi desteklemesi çağrısında bulundu.  Beytüllahim'deki Evanjelik Lüteriyen Kilisesi Pastörü Rahip Doktor Munther Isaac'a basın tarafından bir cevap alıp almadığı soruldu.  O da ABD'nin cevabının "BM'de veto oyu" olduğunu söyledi. "ABD kendi topraklarında Noel kutluyor ve bizim topraklarımızda savaş yürütüyor" dedi. Nadir Mauge, Batı Şeria'da yaşamanın "arafta" yaşamak gibi olduğunu çünkü İsrail güçlerinin ve yerleşimcilerin saldırılarını artırmaya devam ettiğini söylüyor: "Plan yapamıyorsunuz. Geleceğin neye benzeyeceğini bilmiyorsunuz. Günlük yaşam sekteye uğradı. Ailem televizyon ekranına yapışmış durumda. Gazze'de tam olarak neler olduğunu bilmek istiyorlar.  Hepimizi ekranlardan uzaklaştırmak için günlük yürüyüşler yapmaya karar verdik. Ama bir gün evimin yakınında yürüyordum ve bir patlama oldu. Nereden geldiğini bilmiyordum. Şu anda içinde bulunduğumuz durum bu. Günden güne ne olacağını bilmiyoruz. Askerler artık 7/24 tutuklama yapmaya geliyor. Güvenlik çok daha sıkı. Kudüs'e seyahat etmek bizim için neredeyse imkansız.  İşler her zaman kötüydü. Temel insan haklarına sahip değiliz. Ama 7 Ekim'den bu yana daha da kötüleşti."  Ancak Nadir, Batı Şeria'daki Filistinlilerin artan baskıya rağmen direnmenin yollarını bulmaya devam ettiğini söylüyor:  "Bu kez farklı hissettiren bir şey, gelişmiş bir propaganda makinesine sahip olmasına rağmen, İsrail'in bu savaşı kazandığını düşünmüyorum.  Burada, Batı Şeria'da Filistinliler umutsuzca seslerini duyurmaya çalışıyor. İsrail askerleri ya da yerleşimciler saldırdığında bunu belgeleyen pek çok Telegram sohbeti var. Gençler TikTok videoları çekiyor. Filistin direnişi de artık çok daha iyi bir medyaya sahip. Hepimiz sesimizi duyurmak ve İsrail'in yalanlarını bastırmak için çok çalışıyoruz."

Geri 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 İleri

Bültene kayıt ol