Küresel imza kampanyası: Bogdan Syrotiuk'a özgürlük

Bombalar altındaki Refah'tan bir yakarış

Filistinli sanatçı Leyla Salah Kassab Cuma günü Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah'ta bulunan evinden Socialist Worker'a* yaptığı açıklamada "Refah'a yönelik savaş başladı" dedi.  Kassab, Siyonist devletin kenti çevreleyen bölgenin güvenli olduğuna dair defalarca verdiği güvenceye rağmen İsrail güçlerinin kente yönelik saldırılarının başladığını söyledi:  "Refah'ın birçok bölgesinde bombalama var. Çocuklarım bombardımandan korkuyor. Her an öleceğimizi düşünüyorum.  Çocuklarım bana ölüm hakkında çok soru soruyor. 'Nedir' ve 'Bir insan nasıl ölür' diye. Bana bir insanın evine füze düştüğünde ne hissettiğini de soruyorlar. Hiçbir şey hissetmediklerini söylemek zorundayım. Her şey bir anda biter. Sonra uyandığımızda kendimizi cennette buluyoruz.  Bu savaşın bize dayattığı koşullar yüzünden. Her şeyden korkuyorum. Düşmanın her an bizi bombalayacağından korkuyorum. Ölüm fikrine teslim olmaya başladığım noktaya kadar depresyon dönemlerinden geçtim.  Diğer günlerde kendimi o kadar güçlü hissediyorum ki beni korkutan şeylere odaklanmıyorum. Çocuklarımı nasıl daha iyi hissettirebileceğime odaklanıyorum. Ama bazen başarısız oluyorum. Özellikle geceleri su içmek için uyandığımda korkuyorum. Endişeleniyorum, korkuyorum, çok titriyorum ve kalbim şiddetle çarpıyor. Aynı düşünceye geri dönüyorum - ölümün daha iyi olabileceği." İsrail bu hafta, Gazze'nin dört bir yanından yerinden edilmiş bir milyondan fazla insanın barındığı Refah şehrine saldırılarını arttırdı.  Gazze Sağlık Bakanlığı, İsrail'in Perşembe gecesi Refah'a düzenlediği hava saldırılarında 100'den fazla kişinin öldüğünü açıkladı.  Laila, Refah'ta hayatın neredeyse yaşanmaz olduğunu da sözlerine ekledi:  "Sınır kapısı yardımların girmesi için her zaman açık değil. Açık olduğunda sadece 50 ila 100 kamyon giriyor, ancak bin kamyon burada yerinden edilenlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez.  İnsanlar soğuktan ve açlıktan ölüyor. Yerlerinden edilenlere yemek, ekmek ve ilaç sağlamak için çalışıyorum. Ayrıca çocuklara içme suyu ve battaniye sağlıyoruz. Fırında kil ve samanda ekmek pişirmek zorundayız. Kullanabildiğimiz tek şey bu çünkü gaz ya da elektrik yok.  Çocuklar bize gelip üç gündür hiçbir şey yemediklerini söylüyorlar." Laila, "Davamız küresel hale geldi" diye ekledi: "Herkes Filistin'i ve burada işlenen suçları biliyor. İnsan olarak haklarımızı kaybettiğimizi herkes biliyor."  Bu gerçeklik, ABD'den gelen "itidal" çağrılarının boşluğunu gösteriyor. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü John Kirby, 8 Şybat'ta yaptığı açıklamada, siviller dikkate alınmadan Refah'a yapılacak herhangi bir saldırının felaket olacağını ve "bunu desteklemeyeceğimizi" söyledi. Ancak ABD tam da böyle bir saldırının gerçekleşmesine izin veriyor.

BM Özel Raportörü: 'İsrail, Uluslararası Adalet Divanı'nın emirlerini ihlal ediyor'

Güney Afrika'nın  açtığı soykırım davasında ara kararlarını açıklayan Lahey duruşmasından bu yana iki hafta geçti. İki haftada en az 1755 Filistinli öldürüldü. Özel raportör, Gazze'de tıbbi malzeme, gıda ve temiz su eksikliğine ve altyapı yıkımının devam ettiğine dikkat çekiyor BM'nin işgal altındaki topraklarla ilgili özel raportörü Francesca Albanese, İsrail'in iki hafta önce Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından verilen, Filistinlilerin haklarını korumak için acil adımlar atmasını ve soykırım teşkil edebilecek tüm faaliyetleri durdurmasını gerektiren emirleri ihlal ettiğini söyledi. İsrail hükümetine, mahkemenin soykırım kışkırtıcılığına son verilmesi ve insani yardım tedarikinin iyileştirilmesi için acil adımlar atılmasını da içeren altı emrine uymak için neler yaptığını bildirmesi için 23 Şubat'a kadar süre verildi. Üst düzey batılı yetkililer, İsrailli yetkililerle saatler süren görüşmelere rağmen 26 Ocak kararından bu yana en iyi ihtimalle marjinal bir iyileşme olduğunu söylüyor. Yetkililerden biri, "Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki durum vahim ve giderek daha da kötüye gidiyor," dedi. UAD, Güney Afrika'nın talep ettiği gibi İsrail'i ateşkes ilan etmeye yönlendirmedi, ancak yargıçlar çok büyük bir çoğunlukla pratik etkisi olması amaçlanan emirler verdi. İlk olarak, mahkemenin "İsrailli üst düzey hükümet yetkililerinden gelen soykırımcı ve insanlıktan çıkarıcı söylemleri" tespit etmesinin ardından İsrail'in Gazze'deki Filistinlilerle ilgili olarak "soykırım işlemeye yönelik doğrudan ve aleni kışkırtmayı önlemek ve cezalandırmak için gücü dahilindeki tüm önlemleri alması" gerekiyordu. İkinci olarak, UAD İsrail'den "acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın sağlanmasını mümkün kılacak acil ve etkili tedbirleri almasını" talep etmiştir. İsrail'in ayrıca, soykırım sözleşmesi kapsamında, Filistinlilerin öldürülmesini, ciddi bedensel veya zihinsel zarara uğratılmasını, tamamen veya kısmen fiziksel yıkımına yol açacak şekilde hesaplanan yaşam koşullarının uygulanmasını ve doğumları önlemeye yönelik tedbirlerin uygulanmasını önlemek için gücü dahilindeki tüm tedbirleri alması gerekiyordu. Pek çok hukukçu bunu, İsrail'in soykırım niyeti olmaksızın gerçekleştirdiği sürece söz konusu eylemlerin yasak olmadığı şeklinde yorumladı - ki İsrail durumun böyle olduğunu ve mahkemenin daha sonrasına kadar tam olarak test etmeyeceğini söylüyor. Ancak Albanese bu görüşe katılmadığını ve UAD'nin İsrail'e soykırım teşkil edebilecek tüm faaliyetlerini durdurma yetkisi verdiğini söyledi. Buna rağmen şiddetin ve sivil altyapının yıkımının devam ettiğini ve Gazze'deki zorlu yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdığını söyledi. Guardian'a verdiği röportajda "Ölümler sadece bombalamalar ve keskin nişancı saldırılarından kaynaklanmıyor," dedi ve ekledi: "Aynı zamanda tıbbi malzeme ve tedavi yetersizliği ve en üzücü olanı da gıda ve içme suyuna erişimin yetersizliği nedeniyle kirlenmiş ya da kirletilmiş suların tüketilmek zorunda kalınmasıdır." Mahkeme kararından bu yana Gazze'de en az 1,755 Filistinli öldürüldü. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail'in uluslararası hukuka ve "ülkemizi ve halkımızı savunmaya devam etme konusundaki kutsal taahhüdüne" "sarsılmaz" bir bağlılığı olduğunu söyledi. ICJ davasını "İsrail'in bu temel hakkını inkar etmeye yönelik aşağılık bir girişim" olarak nitelendirdi. Hamas'ın 7 Ekim saldırıları sonrasında İsrail'e destek veren ABD ise davayı "haksız" olarak tanımladı. Netanyahu, "Her ülke gibi İsrail'in de kendini savunma hakkı vardır" dedi: "İsrail'in bu temel hakkını inkar etmeye yönelik alçakça girişim, Yahudi devletine karşı bariz bir ayrımcılıktır ve haklı olarak reddedilmiştir." Avukatlar, İsrail'in emirlere ne ölçüde uyacağının sadece BM'nin en üst mahkemesinin değil, soykırım sözleşmesini imzalayan diğer ülkelerin de yetkilerinin sınanması anlamına geldiğini savundu. New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde misafir öğretim üyesi olan Yussef Al Tamimi, UAD içtihadının - özellikle 1996'daki Bosna-Sırbistan kararının - devletlerin "soykırımı mümkün olduğunca önlemek için ellerinde bulunan tüm makul araçları kullanma" sorumluluğuna sahip olduğunu belirttiğine dikkat çekti. Bu durumun, "soykırım yapma ihtimali olan veya halihazırda soykırım yapan kişilerin eylemlerini etkili bir şekilde etkileme kapasitesine" sahip devletler için de aynı şekilde geçerli olduğunu belirtti. Sırbistan kararında UAD, "bir devletin soykırım eylemlerinin işleneceğine dair ciddi bir tehlikenin farkında olması veya normalde farkında olması gerekmesi halinde sorumluluk taşıdığına" karar vermiştir. Bu kararlar, İsrail'in Gazze'deki kampanyasına mali, istihbari ve askeri destek sağlayan devletlere daha katı yükümlülükler getirmektedir. Güney Afrika'nın avukatları İsrail'in UAD'nin kararlarına uyması ve üçüncü tarafların yükümlülükleri konusunda daha fazla baskı yapmayı planlıyor. İsrail'i soykırımla suçlayan dava Güney Afrika tarafından açılmıştı ancak o zamandan beri başkaları da harekete geçti. Nikaragua, İsrail'in sözleşmeyi ihlal ettiği gerekçesiyle davaya katılma talebinde bulundu ve Cezayir - BM güvenlik konseyindeki mevcut lider Arap ülkesi - UAD'nin kararlarını onaylayan ve bunların uygulanması için insani bir ateşkesin ön koşul olduğunu ekleyen bir karar tasarısı sundu. ABD bu karara karşı çıkıyor. ABD'nin BM Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield bir hafta önce yaptığı açıklamada, "Bu karar tasarısı hassas müzakereleri tehlikeye atabilir, rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak , Filistinli sivillerin ve yardım görevlilerinin çaresizce ihtiyaç duyduğu uzatılmış bir duraklamayı güvence altına almak için devam eden kapsamlı diplomatik çabaları raydan çıkarabilir" dedi. Birlemiş Milletler ayrıca İsrail makamlarının Ocak ayında Gazze'nin kuzeyi için planlanan insani yardım misyonlarının yüzde 56'sına (61'den 34'ü) ve orta bölge için planlanan misyonların yüzde 25'ine (114'ten 28'i) erişimi engellediğine dikkat çekiyor. 26 Ocak'tan bu yana Gazze'ye girmesine izin verilen kamyon sayısı, yetersiz bir ölçüt olarak, hiçbir zaman 218'i geçmedi ve genellikle 150'nin altında kaldı. İsrailli sağcılar, 26 Ocak'tan bu yana yardımların girişini engellemek için Kerem Şalom sınır kapısını kapattı ve polis şu ana kadar çadırları kaldırmadı. BM ayrıca, verilen sözlere rağmen kontrol noktalarının, operasyonel koşulların yardım ulaştırmak için en uygun olduğu sabah 6'da bir kez bile açılmadığını kaydetti. Yardımları artırmak için aylardır sonuçsuz müzakereler yürüten pek çok Batılı hükümet, bürokratik engellerin biriktiğini ve Hamas'a yardımcı olabilecek herhangi bir şey yapma konusunda isteksiz olduğunu görüyor. Yardım konusunda BM ile irtibat halinde olan İsrail askeri kurumu Cogat, insani krizin ajanslar tarafından tarif edildiği gibi olmadığında ısrar ediyor. Perşembe günü Gazze'de 15 fırının faaliyette olduğunu ve yerel halk için günde 2 milyondan fazla somun, ekmek ve pide sağladığını belirtti. Faaliyette olan fırın sayısının son iki hafta içinde 10'dan 15'e yükseldiği belirtildi. İngiliz ve ABD'li yetkililer Gazze'ye giren yardım miktarını nispeten hızlı bir şekilde iki katına çıkarmanın mümkün olduğunu düşünüyor ve İsrail'in stratejik amacının "insani bir felaketten kaçınmak" olduğu konusunda güvence veriyorlar. Ancak İsrail'in her taktiksel ve operasyonel karara, malların Hamas'a yönlendirilebileceği temelinde yaklaştığı sürece, sonucun sadece yetersiz yardım olabileceğini de kabul ediyorlar. (The Guardian)

Gazze'de son durum: Katliam, açlık, salgın hastalıklar

İsrail devleti, 'soykırım yapma' diyen Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) kararlarını uygulamayı reddediyor. Güney Afrika'nın açtığı davada UAD, İsrail'in Gazze'deki eylemlerinin soykırım suçuna girdiğini tespit etmiş ve Netanyahu yönetimini bu eylemleri durdurmaya çağırmıştı UAD, İsrail'e bunu yapması için 1 ay süre verdi. Bir aylık sürenin 10 günü geride kalırken Gazze'de katliam ve çok yönlü saldırılar devam ediyor. - UAD'nin kararını takip eden günlerde, İsrail kuvvetleri Gazze'deki saldırılarını sürdürdü ve 1000'den fazla Filistinliyi daha öldürdü. - Karara rağmen İsrail saldırılarında hastaneler hedef alınmaya devam edildi ve bu da Gazze'nin çökmekte olan sağlık sistemi üzerindeki baskıyı daha da artırdı.  Gazze'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampı ateş altına alındı ​​ve görgü tanıkları, tankların Han Yunus'un bazı bölgelerini, özellikle de güney Gazze'de hâlâ faaliyette olan en büyük hastane olan Nasır Hastanesi'nin çevresini vurduğunu bildirdi. Filistin Kızılay'ına (PRCS) göre İsrail, Nasser Hastanesi'nin yanı sıra Han Yunus'taki El-Amal Hastanesi'ni  kuşatarak üçüncü kez saldırdı. İnsani yardımı boğdular Lahey kararlarına göre soykırım suçu topyekun bir halkın yok edilmesine girişmek demek. 7 Ekim'den bu yana en büyük sorun açlık ve salgın hastalıklar. İsrail mal akışını durdurdu ve Mısır'la arasındaki Refah sınır kapısından gıda, ilaç ve insani yardım geçişine - göstermelik az sayıda kamyon hariç - izin vermedi. UAD'ın bunu belirtmesine rağmen Netanyahu yönetimi, Birleşmiş Milletler insani yardım programını hedef aldı. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansının (UNRWA) hesabı "terör gruplarına yardım" gerekçesiyle bir İsrail bankası tarafından donduruldu. Lahey'den bir kaç gün sonra Başbakan Netanyahu, UNWRA'nın bazı çalışanlarının 7 Ekim saldırısını katıldığını ileri sürdü. Buradaki hedef sadece Gazze'yi aç bırakmak ve Filistinlileri kovmak değil. Aynı zamanda UAD kararlarına konu olan Birleşmiş Milletler'in saptamaları ve sahadaki varlığı da bitirilmek isteniyor. Güney Afrika, davanın açılmasına neden olan başvurusunda İsrail'in BM yasalarına göre soykırım suçu işlediğini yine BM raporlarındaki bilgilerle delillendirmişti. Bu deliller öyle sağlamdı ki, mahkeme davayı kabul etti ve kısa sürede ara kararlarını açıkladı. Netanyahu, bu cüreti başta ABD ve İngiltere gibi emperyalist destekçilerinden alıyor. Aynı zamanda Orta Doğu'daki bölgesel güçlerle mal ve hizmet akışına devam etmesinden, hiçbirinin ilişkileri kesmemesinden de alıyor. Türkiye gibi. Peki bundan sonra dava açısından ne olabilir? Bir aylık süre dolduğunda İsrail'in gereken önlemleri alıp kendisinin de imzacısı olduğu BM Soykırımı Önleme yasasına aykırı davranışlardan vazgeçtiğini mahkemeye raporlaması gerekiyor. Bunu yapmadığı ya da yapıp da kanıtlayamadığı takdirde Lahey'deki dava bir üst noktaya evrilecek: İsrail devlet bile isteye soykırım suçu işlediğine... Lahey'de Gazze ve Filistin'in kazanması için şimdi yapılacak en iyi şey, her yerde dayanışma mücadelesini yükseltmek. Geçen hafta Londra'da sokağa çıkan, "Ateşkes hemen" ve "Filistin'e özgürlük" diyen 200 bin gösterici gibi.

Almanya: 'Faşizme karşı hep birlikte!'

Almanya’da yüz binlerce kişi geçen hafta sonu da ırkçılığa, faşizme ve AfD’ye karşı sokağa çıktı. İnatçı mücadele devam ediyor. Neonazi AfD’nin işadamları ve başka faşistlerle “yeterince Alman olmayan” herkesi sınır dışı etme konusunu görüştüğü gizli bir toplantı yapmasının açığa çıkmasının ardından, Almanya’da bir kez daha yüz binlerce antifaşist ırkçılığa, faşizme ve AfD’ye karşı sokağa çıktı. Cumartesi günü Berlin’de parlamento binasının etrafında toplanan antifaşistler, dev bir insan zinciri oluşturdu. Göstericilerin sayısının en az 150.000 olduğu tahmin ediliyor. Göstericiler "Faşizme karşı hep birlikte!" ve "Tüm Berlin AfD'yi durduruyor!" sloganları attı. Taşınan döviz ve pankartlarda "Irkçılığa geçit yok!" gibi sloganların yanı sıra, doğrudan AfD’yi ve yöneticilerini hedef alan sloganlar da göze çarpıyordu. Aynı gün Freiburg’da da en az 30.000 gösterici sokağa çıkarak “Biz daha fazlayız!” ve “Nazilere geçit yok!” sloganları attı.  Pazar günü yapılan antifaşist gösterilere ise Bremen’de en az 20.000 kişi katıldı. İzdiham yüzünden şehir merkezi geçici olarak ulaşıma kapatılırken, "Bir daha asla!", “Nazilere geçit yok!” sloganları pankart ve afişlerde yer aldı. Ayrıca Bonn, Magdeburg ve Wesel'de de antifaşist gösteriler düzenlendi. Wesel'de şehir merkezinde yaklaşık 5.000 kişi, Grevenbroich, Leichlingen ve Hürth'te ise 1.500'er kişi gösteri yaptı.  Doğu’daki Dresden şehrinde de 30.000 antifaşist sokağa çıktı. Şehir merkezindeki Tiyatro Meydanı'nda "Biz güvenlik duvarıyız!" temasıyla bir demokrasi mitingi düzenlendi ve şehrin tarihi merkezine çeşitli antifaşist sloganların atıldığı bir yürüyüş düzenlendi. Almanya’da Neonazilere karşı düzenlenen gösteriler dördüncü haftaya girerken, protestoların ülke genelinde sürmesi bekleniyor.

Bombacı Biden Irak ve Suriye'yi hedef aldı

Joe Biden bırakın Irak ve Suriye hükümetlerini uyarmayı, saldırı için ABD kongresinden bile onay alamadı. ABD Başkanı Joe Biden, B-1B bombardıman uçaklarını Irak ve Suriye'de yedi bölgede 85 hedefi patlatmak üzere gönderdi. 2 Şubat günü Irak ve Suriye hükümetlerini önceden uyarmadığı gibi onaylarını da almadı. ABD Kongresi bile saldırıya izin vermedi. Irak hükümet sözcüsü Bassem al-Awadi, ABD saldırılarının Irak'ın Akashat ve al-Qaim kasabalarındaki yerleri vurduğunu söyledi. Bunlar arasında "güvenlik güçlerimizin konuşlandığı bölgeler de vardı" dedi ve en az 16 kişi öldüğünü söyledi.. Sözlerine şöyle devam etti: "Amerikalılar saldırılarını Irak hükümetiyle koordine ettiklerini iddia ederken yalan söylüyor. Irak'ın bir hesaplaşma platformu olarak kullanılmasını reddediyoruz." Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, AFP haber ajansına Suriye'nin doğusunda en az 18 kişinin öldürüldüğünü bildirdi. Bu bombardıman, Biden'ın geçtiğimiz ay Ürdün-Suriye sınırındaki bir üsse düzenlenen ve üç Amerikan askerinin ölümüne neden olan insansız hava aracı saldırısına misilleme olarak gerçekleştirileceğini söylediği saldırıların ilkiydi. Hedef olan üs ve askerler, İsrail'in Gazze'ye saldırısından sonra artan ABD emperyalist güçlerinin bölgedeki varlığının bir parçası olarak oradaydı. ABD'nin önemli bir müttefiki olan Ürdün'de yaklaşık 3 bin, Irak'ta ise 2 bin 500 ABD askeri bulunuyor. Suriye'de de yaklaşık 900 ABD askeri var. Resmi olarak yarı özerk kuzeydoğu bölgesindeki müttefiki Suriye Demokratik Güçleri'ni desteklemek için oradalara. ABD ayrıca Körfez'de üç büyük hava üssü, Bahreyn'de ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı ve ABD Beşinci Filosu'nun karargahı olarak hizmet veren bir liman da dahil olmak üzere Orta Doğu'da daha birçok üsse sahiptir. Bunlardan biri de nükleer silahların bulunduğu Adana İncirlik'teki Amerikan üssü. İncirlik'te yaklaşık 1.465 askeri personel bulunuyor.  ABD, Ürdün'de askerlerinin öldürülmesinin arkasında İran destekli milislerin olduğunu söylüyor.  2 Şubat'taki saldırılar İran'ı vurmamış olsa da gelecekte bu ihtimal göz ardı edilemez. Gerçekleştiği taktirde büyük bir tırmanış olur. Pentagon sözcüsü General Douglas Sims, Irak ve Suriye'ye saldırdıkları gün gazetecilere verdiği demeçte "Amerikan bombardıman uçaklarının güzelliği, istediğimiz zaman dünyanın herhangi bir yerini vurabilmemizdir" dedi.  ABD'nin işgal ve saldırıları son yirmi yılda Orta Doğu'da toplumları parçaladı ve milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Biden, özellikle de "sert görünmek" istediği bir seçim yılında, ABD'nin gücünün altını çizmek için binlerce canı daha feda edecek.

Almanya'da büyük mücadele: AfD'yi durdur! Naziler defolun!

AfD'li politikacılar, neo-Nazi alt örgütü temsilcileri ve iş dünyası zenginlerinin gözden uzak bir yerde yaptıkları gizli toplantı ifşa olunca, Almanya'da milyonlarca insan sokaklara döküldü. Antifaşistler, güçlenen AfD'nin gerçek yüzünü teşhir ediyor. Araştırmacı gazetecilerin sitesi Corretiv'in muhabiri, neo-Nazilerin toplandığı gözlerden uzak yerdeki otele gizli kimlikle yerleşti. Aktardığına göre, "Tersine göç" denilen politika üzerine konuşuldu ve anlaşıldı, iş insanlarından bağış istendi. Ayrıca bağış verenlerin isimleri de duyuruldu.  Titiz ve delillendirilmiş bir gazetecilik çalışmasıyla ortaya çıkan hadise Almanya'yı ayağa kaldırdı.  Almanya'da başta Doğusu olmak üzere çeşitli eyaletlerinde ırkçı AfD ikinci büyük parti haline geldi. Bu parti, göçmenleri Almanya'dan kovmayı hedefliyor. Üstelik bu hedef Almanya'da doğmuş, dolayısıyla vatandaş olanlar arasında "asimile olmamış" diye tabir edilen kişilerin gönderilmesini de içeriyor.  Bu haberi duyan antifaşistler ise 1933'de Nazilerin iktidara gelişine atıf yapıp "Bir daha asla" diyerek, bir kez daha tekrarlanması için harekete geçti. Protestolar, örgütleyenlerin beklediğinin çok çok üstünde katılımcıyla gerçekleşti: İlk hafta ülke çapında yapılan protestolara katılanların sayısı 1 milyon 300 kişiydi. Üç hafta boyunca, her hafta sonu ülke çapında birçok şehirde protesto dalgası devam etti. Sadece Batı değil Doğu'da yüzbinlerce insan da neo-Nazizme ve AfD'ye hayır dedi. Sosyal demokratların liderliğindeki koalisyon hükümetinin ilk tepkisi, göstericileri anayasayı korudukları için tebrik etmek oldu. Oysa "Faşizme karşı birleş" sloganıyla mücadeleye atılanlar, anayasayı korumaktan çok daha fazlasını istiyor: AfD'yi püskürtmek, hatta ezmek.  Naziler 1933'de seçimle işbaşına gelmiş ve fakat yıllara uzanan faşist örgütlenme-kampanya-saldırılar döngüsünün karşısında birleşik bir kitle mücadelesini bulamamıştı.  Fakat kapitalizmin kriziyle birlikte, Avrupa ekonomisinin kalbinde yeniden taban buluyorlar. Nazi rejimini yaşamış olan ülkede bir soykırım yapıldığı kabul edilmişti. Anayasa'ya göre Hitler kitaplarını çoğaltmak ve dağıtmak yasak. Fakat aşırı sağın devlet için bir tehdit olarak kabul edilmesine rağmen neo-Naziler 1980'lerin başından itibaren açıkça var olabildi. NSU gibi yer altı grupları kurup sayısız cinayet ve saldırı örgütlediler, Türkiye göçmenlerinin bulunduğu binaları yaktılar. AfD ise yasal planda kalıp, kendisini saygın bir merkez partisi olarak sunmak istiyor: Sağ ve sol merkez hükümetlerinin yüksek enflasyon, artan geçim maliyeti, yoksullaşma sorununu çözemediğini söyleyen orta sınıfın reaksiyoner tepkisini toplayarak yelkenini dolduruyor. Marksist teorisyen Leon Troçki, Almanya'da faşizmin yükselişinin önlenebilir olduğunu vurgular. İşçilerin birleşik mücadelesi, bir kitle hareketi olan faşizmi püskürtebilir. Böylece alt orta sınıfları ve işsizleri saflarına kazanarak hegemonya kurabilirler.  Şimdiki bu kararlı mücadeleler –zaten güçlü bir antifaşist hareketin olduğu ülkede– tarihsel deneyimin anlaşıldığını ve buna karşı konulduğunu gösteriyor.

Oxfam küresel eşitsizlik raporunu yayınladı

İngiltere merkezli “uluslararası insani yardım kuruluşu” Oxfam’ın, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu öncesinde “Eşitsizlik A.Ş.” başlığıyla yayınladığı rapora göre, en zengin 5 milyarder servetini ikiye katlarken, 8 milyar nüfuslu dünyada 5 milyar kişi daha da yoksullaştı. Wealth X araştırma şirketinin verilerine göre, dünyanın en varlıklı beş adamı olan Elon Musk, Bernard Arnault, Jeff Bezos, Larry Ellison ve Mark Zuckerberg’in servetleri 2020’den bu yana kişi başı yüzde 114 ve toplamda 464 milyar dolar artarak 869 milyar doları buldu. Bu, servetlerinin saatte 14 milyon dolar arttığı anlamına geliyor! Bu sırada dünya nüfusunun yüzde 60'ını oluşturan kesimin maaşları reel olarak yüzde 0,2 oranında değer kaybetti. Dünya genelinde ise milyarderler, 2020'den bu yana 3,3 trilyon dolar daha zengin oldular ve servetleri enflasyon oranından üç kat daha hızlı arttı. Zengin ülkeler, dünya nüfusunun sadece yüzde 21'ini temsil etseler de küresel servetin yüzde 69'unu ellerinde bulunduruyorlar. Günümüzde en zengin yüzde 1, tüm dünya finansal varlıklarının yüzde 43'üne sahip durumda.  Türkiye'de ise durum şöyle: Bir minibüsü ancak dolduracak sayıdaki en zengin 16 milyarderin serveti, toplumun en alt gelir grubundaki yüzde 50'lik kesiminin servetinden daha büyük. Gelir ve vergi adaleti sağlanmak istenirse, dolar milyonerleri ve milyarderlerine uygulanacak bir servet vergisi ile yılda 12,5 milyar dolar ek vergi geliri yaratılabilir. Fakat bu da bir çözüm değil, adaletsizliğin yarattığı hasara sadece küçük bir pansuman. Zira örneğin sağlık veya sosyal hizmetler alanında çalışan bir kadının Fortune’un en büyük 100 şirketinden birinin CEO’sunun bir yıllık kazancını elde edebilmek için tam 1200 yıl çalışması gerekiyor. 

Almanya’da neonazilere karşı mücadele devam ediyor: Hafta sonu yüz binlerce insan yine sokaktaydı

Eylemlerin üçüncü hafta sonunda Almanya genelinde yüz binlerce kişi bir kez daha faşizme, ırkçılığa ve AfD'ye karşı sokağa çıktı. Geçtiğimiz iki hafta sonu da milyondan fazla insan Almanya’nın birçok şehrinde dev gösteriler düzenlemişti. Neonazi AfD partisinin sağcı işadamları ve kişilerle yaptığı ve vatandaşlık durumuna bakılmaksızın “yeterince Alman” olmayan kişilerin ülkeden gönderilmesi, bunun için de bu insanların yaşam koşullarını zorlaştıracak yasaların çıkartılması planlarının konuşulduğu toplantının ifşa olmasının ardından başlayan antifaşist gösteriler Almanya genelinde sürüyor. Cumartesi günü Düsseldorf'ta "AfD'ye karşı sessiz kalmayacağız. Başka tarafa bakmayacağız. Harekete geçiyoruz!" sloganlarıyla düzenlenen antifaşist mitinge yaklaşık 100.000 kişi katıldı. Katılımcıların arasında çocuklu aileler de dahil olmak üzere her yaştan insan vardı. Pankartlarda "Genel olarak Nazileri sevmiyorum" ve "Bir daha asla!" sloganları göze çarpıyordu.   Pazar günü Hamburg'da çağrısı “Gelecek için Cumalar” hareketi tarafından yapılan ve İklim aktivisti Luisa Neubauer’in de katıldığı mitingde, yaklaşık 100.000 kişi bir araya geldi.  Mitingde "Hamburg AfD'den nefret ediyor!" ve "Biz daha fazlasıyız!" sloganları atıldı. Sigmaringen, Aachen, Stuttgart, Wittenberg ve Osnabrück gibi şehirlerde düzenlenen antifaşist mitinglere de on binlerce insan katıldı. Osnabrück'te yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı mitingde yapılan konuşmalarda Weimar Cumhuriyeti’nde yaşananlar hatırlatarak, “Tarihin tekerrür etmesine izin verilmemelidir" denildi.

Açığa çıkan gizli toplantı sonrası faşizme karşı milyonlar ayakta!

Almanya'da anti-nazi hareketinin içindeki Revolutionäre Linke'den Taner Kumpir  ve Z.Soner Dinç,  gelişen büyük mücadeleyi kapsamlıca yazdı.  Faşistler, Potsdam şehri yakınlarında Kasım 2023 tarihinde gizli bir buluşma gerçekleştirdildi. Aralarında baş konuşmacı olarak Avusturya’da faaliyet gösteren “Identitäre Bewegung” (Kimlik Hareketi) ırkçı hareketin kurucularından Martin Sellner’in bulunduğu grubun diğer katılımcıları, Almanya’da faşist hareketin odağı haline gelen Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi’nin çeşitli üyeleri -biri AfD’nin başkanının danışmanı-, harekete para sağlayabilecek sağcı işadamları, Hıristiyan Demokrat Parti'nin (CDU) hem üyeleri hem de onlara yakın görünen çevreler ve başka kişilerdi.   Yapılan bu gizli toplantı aktivist-araştırmacı gazeteci bir grubun (Correctiv) detaylı çalışması sonucunda Ocak 2024'te ayrıntılı olarak ifşa edildi. Toplantıda yapılan ‘büyük plan’da, Almanya'da yaşayan ve vatandaşlık durumuna bakılmaksızın, faşistler tarafından yeteri kadar (!) “Alman” olarak görülmeyen 20 milyon civarında insanın Kuzey Afrika'ya sürgün/tehcir edilmesi öngörülüyor. Avusturyalı faşist Sellner, bu insanların Kuzey Afrika’da "eğitim ve spor" olanaklarına kavuşturulacağını, bunun bir an önce gerçekleştirilmesi için gerekli olan yasal düzenlemelerin yapılmasını arsızca ifade etti. Ayrıca Saksonya-Anhalt eyalet meclisinin AfD grubunun başkanı, “Alman olarak görülmeyen” insanlar için, ülke genelinde hayat koşullarının zorlaştırılması gerektiğini belirtirken, bunun pekala "çok kolay gerçekleştirilebileceğini" vurguladı.  Faşistlerin sınırdışı etme fantezileri Faşistlerin Kasım 2023’te gizli toplandığı yerin sadece 8 kilometre uzağında, 1942 yılında Nazilerin organize ettiği "Wannsee Konferası" olarak adlandırılan toplantının yapıldığı ev bulunuyor. Bu konferansta Avrupa Yahudilerinin nasıl yok edileceğinin ‘somut’ adımları ve yolları kararlaştırılmıştı. Bu tarihten önce de 1940 yılında benzer planlar yapılmış ve 4 milyon Yahudi’nin Madagaskar Adası’na tehcir edilmesi bir öneri olarak tartışılmıştı.  İşte faşist Sellner'in sunduğu planın genel çerçevesi tam olarak Nazilerin Madagaskar Planı’nı andırıyor. Bu planın bir parçası olan "yasaların uygun hale getirilmesi" de Nazilerin ırkçı "Nürnberg Yasaları”nı elbette hemen akla getiriyor. Hayat koşullarının zorlaştırılması, hayatın yaşanamaz hale getirilmesi gibi ifadelerin de bu bağlamda, SA ve SS paramiliter faşist kuvvetlerin terörüyle gerçekleştirilen sürece benzetmek mümkün görünmektedir.   Bugün AfD içinde politikayı belirleyen kanat, Thüringen eyaleti meclis grubu başkanı olan Björn Höcke ve onun çevresindeki taraftarlarıdır. Höcke, parti içinde tek başına "Führer/Lider" olabilmek için sadece uygun zamanı kolluyor. AfD, kendi dışında kalan radikal faşist unsurları da bünyesine dahil edebilmek için 2022 ve 2023 yaptığı parti kongrelerinde kapılarını ardına kadar açtı ve gereken koşulları hazırladı. Bu radikal faşist unsurların arasında AfD milletvekillerinin, meclislerdeki gruplarında çeşitli pozisyonlarda çalışanlar da yer alıyor. AfD kurulduğu tarih olan 2013'ten bu yana ciddi bir yapısal değişim gösterdi. Sadece milliyetçilik ve muhafazakârlıkla yetinenler partiyi terk etti. Parlamenter sistemin içinde kalmayı isteyenler azınlığa düşmüş durumda. Parti artık faşist bir çekirdek tarafından yönetiliyor. Bu yönetici çekirdek, partinin dışında veya çeperinde bulunan irili ufaklı faşist grup ve örgütlenmelerle organik bağlar kurmasını sağlayarak, daha da radikalleşmenin önünü açıyor. Böylelikle ırkçı ve faşist teröre bir çeşit köprü olma işlevi de görüyor.   Parlamentolara gelince: AfD neredeyse bütün eyalet parlamentolarında ve federal parlamentoda muhalefet rolünü üstlenmiş durumda. Ayrıca birçok yerel yönetimde de boy gösteriyor. Şu an için az sayıda da olsa, bazı küçük şehirlerde son zamanlarda yapılan belediye başkanlıkları seçimlerini de kazanmayı başardılar. 2023’ün sonlarında yapılan kamuoyu araştırmalarına göre AfD Almanya genelinde %22, Doğu eyaletlerinin ise neredeyse tamamında %30’un üstünde oy oranlarına ulaşmış bulunuyor. Die LINKE'nin (Sol Parti) eyalet hükümet koalisyonunun büyük ortağı olduğu Thüringen’de, AfD şu anda %35’leri zorlayarak en kuvvetli durumdaki parti konumunda. 2024’ün Eylül ayında yapılacak bazı eyalet seçimlerinde bir veya birden fazla eyalette hükümet kurma görevini üstlenirse, bu sürpriz bir durum olmayacak gibi görünüyor! Ancak elbette sadece Doğu Almanya'da değil Batı’da da sınır tanımaz yükselişe geçen AfD, Hessen’de yapılan son eyalet seçimlerinde %18 gibi rekor bir oy oranına ulaştı. Bu, AfD’nin bir Batı eyaletinde elde ettiği en yüksek oy oranıydı. Aynı dönemde Bavyera’da da %14 oya ulaştılar. Antifaşist eylemlerin yükselişi 1945'ten bu yana Almanya'da ilk kez kitlesel anlamda güçlü bir faşist partinin varlığından söz etmenin zamanı geldi. Nazilerin mirasçısı olarak boy gösteren NPD’nin (Nationaldemokratische Partei Deutschlands-Almanya Milli Demokrat Partisi)  zaman zaman beş yüz binleri bile aşan oylarının da çoğunlukla AfD’ye aktığı da tespit edilebilir. Kasım 2023’te toplanan ve 2024 Ocak başlarında afişe olan gizli buluşmadan sonra ülkenin dört bir yanında, toplamda katılanların 1.5 milyona ulaştığı çok büyük protestolar organize edildi. Doğu’dan Batı’ya Kuzey’den Güney’e kadar milyonlarca insan bu tehlikeye karşı sokağa döküldü. Bu işin artık hafife alınabilecek bir şakasının kalmadığı, günlük hayatta faşistlerle edinilen vahim tecrübelerden, seçimlerde başarıdan başarıya koşmalarından, kamuoyu araştırmalarından zaten biliniyordu. Ancak kitlesel olarak tehcir planları yapılan gizli toplantılar, bütün bunların üzerine tuz biber ekti. Bu bardağın artık bir yerde taşması gerekiyordu, kesin taşacaktı ve öyle de oldu.  Parlamento faşistlere bir propaganda aracı, gelir kaynağı ve kendilerini meşrulaştırma alanı olarak hizmet ederken, polis, ordu, yargı ve okullar gibi devlet kurumlarına sızabilme imkânı da yaratıyor. Höcke ve arkadaşları, faşist hareketi esas olarak parlamentonun dışında, sokak gösterilerinde, yürüyüşlerde ve mitinglerde inşa etmeye çalışıyor. İktidarların uzun yıllardır artarak devam eden bir biçimde neoliberal programlarla sosyal haklara saldırılarından, ekonomik kesinti ve kısıntılardan kaynaklanan meşru hoşnutsuzluğu ve memnuniyetsizliği kendi çıkarları için çarpıtarak, öfkeyi sorunların kaynağı olmayan noktalara, örneğin mültecilere ve göçmenlere yönlendiriyorlar. Corona salgını dönemindeki korkuları istismar eden, enflasyon ve hayat pahalılığını dile getiren, Ukrayna savaşına karşı tutum sergiliyormuş gibi görünen, hükümetin iklim politikasını işçi sınıfına ödetme isteğini genel anlamda iklim hareketine karşı kullanan, çiftçilerin protestolarında ön saflarda yer almalarını amaçlayan ve her zaman mültecilerin barındığı yurtlara karşı kin ve nefret eylemleri düzenleyen faşistler, özellikle Doğu Almanya'da hemen her hafta sokağa çıkıyor. AfD, artık faşist terörün ve nefretin ana omurgasını oluşturuyor.  Bu ciddi alarmın zilleri çalarken faşizme karşı kitlelerin onlarca farklı şehirde sokaklara dökülmesi elbette sevindirici bir gelişme. Almanya'nın çeşitli kentlerinde ilk defa bu kadar büyük kalabalıklar AfD'ye karşı sokağa dökülüyor. Ancak hükümetin, biz bu işi bürokratik yollarla hallederiz tutumu alması, birçok politikacının ve İçişleri Bakanı Faeser'in (SPD) “Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı”nı AfD’yi kapatmak üzere soruşturma başlatılması için göreve çağırması, bu sorunu çözmeyecektir. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, esasında hükümet ortakları ve devletin bizatihi kendisi de, çözümün değil bilakis bu sorunun bir parçasıdır.   Devletin yapısal kurumları ile nasıl bir ilişkisi var bu sorunun? Örneğin Potsdam'daki gizli toplantıda, günümüzün Nazilerinden olan Sellner'in tehcir planının, uzman bürokrat eller (!) tarafından yönetilmesi tasarlandı. Önerdikleri isim, “Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı”nın eski başkanı, o görevinden ayrıldıktan sonra CDU’da politikaya giren ve CDU’dan çok yakın bir zaman önce ayrılarak yeni bir parti kurma sürecinde olan, Hans-Georg Maaßen'den başkası değildi! Devlet ve kurumları Nazilere karşı mücadele konusunda iyi bir adres değil. 1945 sonrasının ünlü kavramı “Nazilerden temizleme”nin başarılı yürütülmüş bir süreç olduğunu söylemek bu anlamda hiç kolay değildir! En yakın tarihli bir örnek olarak NSU faşist örgütünün cinayetlerinde katiller ve kamu görevlilerinin ilişkileri açığa çıkarılmadı. Belgelere ilişkin olarak 120 yıllık gizlilik kararları konuldu ve dosya gizlendi. Diğer yandan hükümet ve ana muhalefet partileri aynı gün içerisinde bir yanda AfD'yi tehcir planlarından ötürü federal parlamentoda kınarken, diğer yanda ise mültecileri sınır dışı etmeyi oldukça kolaylaştırarak hızlandıran ve mülteci haklarını yerle bir eden bir yasayı kabul ettiler. Çok açık ki bu iğrenç bir ikiyüzlülüktür! Ayrıca bugün güya özgürlük için haykıran parti liderleri, Filistin lehine gösteri yapılmasına yasak üzerine yasak getiriyorlar. Filistin dayanışmasının parçası olanlara otomatik olarak "Antisemit" damgası vurarak hem Filistinlilere yönelik ırkçılığı hem de Arap ve Müslüman karşıtı ırkçılığı körüklüyor, bu ırkçı ateşi harlıyorlar. Eşzamanlı olarak Filistin hareketini de bütün olarak kriminalleştiriyor. Genel olarak nefretle zehirlenen, sağcılaştırılan politik ortam, o alanın ‘gerçek’ sahiplerine destek olma işlevi görüyor. Örneğin hükümet ortaklarının mülteci-göçmen karşıtlığı, ana muhalefet olarak CDU’nun geleneksel sağcı argümanları, AfD’ye giden yolun taşlarını döşüyor. Sağcılaşma, sağcı argümanların ‘merkez’e gelmesi, en sağda duranlara yarıyor.  Unutulmaması gereken hayati derecede önemli diğer temel noktalar ise hayat pahalılığı, sosyal haklardaki kısıtlamalar, kötü çalışma koşulları, yetersiz maaşlar, emeklilik yaşının yüksekliği ve emekli maaşlarının düşüklüğüdür. Bu gibi problemli noktalar mevcut durumu giderek kötüleştiriyor. Çalışanlar giderek daha fazla gelecek kaygısına ve umutsuzluğu kapılıyor. Umutsuzluk, hoşnutsuzluk ve güvencesizlik ile şekillenen karamsar ve umutsuz ruh hali ortamı AfD’nin çarpıtmaları ile gelişip güçlenmesi için son derece uygun bir ortamı hazırlıyor. ‘Günah keçisi’ arama bu ortam yüzünden kaynaklanıyor. Bu başlıklarla ilgili olarak sendikalar emek mücadelelerinde aktif olarak harekete geçmeli ve tüm mücadele güçlerini grevler biçiminde kullanmalıdır. 2023 yılının başlarında postane, kamu, demiryolları ve havaalanları çalışanları, toplu sözleşme anlaşmazlıklarıyla bağlantılı olarak, uzun zamandır görülmemiş büyük grevlere gittiler. Tren makinistleri toplu sözleşme için mücadeleye şu anda devam ediyorlar ve bugünlerde ülke tarihinin en uzun süreli grevini örgütlüyorlar. Enflasyon oranının altında kalan anlaşmalar ve tek seferlik olan ödemeler, AfD'ye yarayan türden bir memnuniyetsizliklere yol açmaktadır. Bu yüzden sendika liderliklerine baskı uygulayan işyeri birimlerine ihtiyacımız vardır kuşkusuz. 2 Mayıs 1933'te sendikalar Naziler tarafından dağıtıldı. Çok açık ki faşistler işçi sınıfının ölümcül düşmanıdırlar. AfD üyeleri sendikalardan dışarı atılmalıdır! AfD'ye karşı mücadele ancak geniş çaplı kampanyalar ve örgütlenmelerle başarılı olabilir. Okulda, üniversitelerde, iş yerlerinde, mahallelerde, sokaklarda, her yerde yapılacak kitlesel eylemler, Nazilerin örgütlendiği alanlara yönelmelidir. Toplanmaya, bir araya gelmeye, geniş kitleler ile iletişim kurmaya, miting düzenlemeye, nefret dolu propagandalarını yapmaya çalıştıkları her yer, onlara dar edilmelidir. Faşistlerin her faaliyeti, mümkün olan her yerde kitlesel olarak bloke edilmelidir. Faşistlere söz hakkı kesinlikle verilmemeli, onlara hiçbir alan açılmamalıdır. Çünkü faşistler meşru bir hareketin üyeleri, faşizm ise bir düşünce değildir! Faşistler, yakın bir tarihte yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimleriyle ilgili kampanyalarında yine boy göstermeye çalışacaklar, zehirli propagandalarını etrafa yayacaklar. Bizler, "Revolutionäre Linke" olarak AfD faşistlerine karşı bütün antifaşistleri eylem birliğine çağırıyoruz.  Irkçılığa ve faşizme karşı olan eylemler birleşmelidir. Ekim ayının başından bu yana, devletin korkunç baskısına rağmen geri adım atmadan dört bir yanda eylemlerine devam Filistin dayanışma ve özgürlük hareketinin, antifaşist yürüyüşlerden dışlanması, sözlü ya da fiziki tacizlere maruz bırakılmaları kabul edilemezdir. Filistin dayanışma hareketinin mücadelesi de açıkça antifaşist hareketin bir parçasıdır. Faşizme karşı mücadelemizi sürdürürken, faşizmi bağrında sürekli olarak besleyen, yukarıda içerisine girdiği krizlere genel olarak değinilen kapitalizme karşı da mücadeleyi unutmamalıyız. İkisine karşı da mücadele edebilmek için devrimci bir örgütlenmeye ihtiyacımız, her zamankinden daha acil olarak var.

Geri 1 2 3 4 5 6 7 8 İleri

Bültene kayıt ol