(Dosya) Emek sömürüsünde dünya lideriyiz

25.04.2024 - 11:31

Toplumun başta ücretli çalışanlar, emekliler, göçmenler, öğrenciler, işsizler ve istihdam dışında bırakılan kadınlar olmak üzere en geniş kesimleri yakıcı bir yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Sermaye sahipleri, patronlar, yatırımcılar ve bürokratlar ise halinden oldukça memnun. Şirket kârları tarihi rekorlar kırarken gıda enflasyonu, işsizlik, gelir eşitsizliği, çocuk yoksulluğu, uzun çalışma saatleri gibi bir dizi başlıkta da rekorlar kırılmaya devam ediyor! Türkiye, OECD (Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü) gibi kurumların son dönemlerle yayınlanan raporlarına göre tüm bu alanlarda ya lider ya da dünyanın en kötü 5 ülkesinden biri konumunda. 

Patronlar enflasyon, devlet teşvikleri, vergi afları ve denetimsiz sömürü sayesinde giderek zenginleşirken işçilerin ve yoksulların gayrı safi yurtiçi hasıladan aldığı pay her geçen gün küçülüyor. İktidarın enflasyonla mücadele paketi ise kredi kartı kullanımının sınırlandırılması, maaşların sabit tutulması, sıkı para politikası gibi yöntemlerle talebi kısarak fiyatları düşürmek üzerine kurulu. Ancak ortada bir gerçek var ki toplumun en yoksul yüzde 60’ının tüketim harcamalarının toplamı 3,33 trilyon lirayken en zengin yüzde 20’lik dilimin tüketim harcaması 3,20 trilyon lira! En zengin yüzde 40’ın toplam harcamaları da 5,23 trilyona ulaşıyor. Yani enflasyona yol açtığı iddia edilen talep, acı reçeteyi kabullenmesi istenen toplumun geniş kesimleri nedeniyle değil son yıllarda giderek arsızlaşan sermaye sahipleri yüzünden yükseliyor ve bu da enflasyonu iyice körüklüyor. 

Çalışma koşulları kölelikten beter

OECD’nin 2020 verilerine dayanarak yayınladığı bir rapora göre Türkiye’deki işçilerin arasında haftada 60 ve daha uzun saatler boyunca çalışanların oranı yüzde 15,1 ile dünya birincisi. Türkiye’yi yüzde 14,2 ile Kolombiya, yüzde 13,4 ile Meksika, yüzde 10,9 ile Hırvatistan takip ediyor ve bu alandaki OECD ortalaması yüzde 4,4. Enflasyon ve işsizliğin aritmetik toplamını ifade eden “sefalet endeksi”ne göre de Türkiye’nin notu hiç parlak değil. Türkiye 2022’de dünyanın en sefil 10. ülkesiyken, 2023’te Arjantin, Venezüella, Lübnan, Suriye, Zimbabve ve Sudan’ın ardından 7. sıraya yükseldi! Avrupa’nın gelişmekte olan ülkelerindeki brüt asgari ücretin euro cinsinden değerine bakıldığında ise Türkiye 1999’da 214 euro ile Polonya, Çekya, Litvanya, Macaristan gibi ülkelerden öndeydi. Ancak Ocak 2024’te Polonya 978, Litvanya 924, Estonya 820, Çekya 764 euro ile 11 ülkeden 8. olabilen ve çalışanlara 574 euro brüt asgari ücret vadeden Türkiye’nin önüne geçti. 

Bu sırada şirket kârlarındaki patlama ve ücretlerin net katma değerdeki payı ise yoksulluğun sebebini ortaya koyuyor. Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun (İSO 500) 2012 yılında ödediği maaş ve ücretlerin net katma değerdeki payı yüzde 55’ken 2021’de bu oran yüzde 32’ye geriledi. Benzer bir durum Türk burjuvazisinin amiral gemisi olan Koç ve Sabancı gibi şirketlerin bilançolarına da yansıyor. Koç Holding’in 2021 bilançosunda yüzde 6,67 olan personel giderleri 2022’de bir önceki yıla göre yaklaşık 6’da 1 oranında azalarak yüzde 5,37’ye düştü. Sabancı Holding’in 2016’da yüzde 3,5 dolayında olan personel giderleri ise aktif personel sayısı 63 binden 68 bine yükselmesine rağmen yüzde 3,22’ye indi. 

Kamuda da çalışan sayısında yüz binlerle ifade edilebilecek artışlara rağmen tıpkı özel sektördeki gibi personel giderlerinin harcamalar içindeki oranı 2019 yılı itibariyle dramatik bir biçimde yüzde 28’lerden yüzde 20’lere düştü. Yani devlet de daha çok personel daha az maaş denklemini uygulayan yapılardan bir tanesi. Öte yandan şirket kârları maaşlar gibi erimek şöyle dursun tarihi zirvelerini görüyor. Sabancı 2016’de yüzde 16 net kâr açıklarken 2022’de bu oran yüzde 35’e çıktı. Koç Holding de 2019’da yüzde 3 olan kâr oranını yüzde 8’e kadar yükseltmiş durumda! Sabancı son yıllarda kârını ikiye katlarken Koç’un kârlılığındaki artış bu oranın da üzerinde. Aslında şirketlerin maaşlarda yapacakları yüzde birkaç yüzlük artışlar çalışanların hayatlarını şimdiye kadar olmadığı ölçüde iyileştirebilecekken bu artışlar kârlarda ciddi bir düşüşe sebep olacak bir kalem bile değil. 

---

Bir servet aktarımı yöntemi olarak enflasyon

Türkiye aynı gıda enflasyonunda yüzde 71,1’le olduğu gibi enerji enflasyonunda da yüzde 32,3’le OECD ülkeleri arasında birinci. Gıda enflasyonunun temel sebepleri arasında pandemiyle birlikte tedarik zincirlerinde yaşanan kırılganlık, Rusya-Ukrayna savaşı, üretici maliyetlerindeki artış gösterilse de bu yine de Türkiye’nin yüzde 71,1’le kendinden sonra gelen ülkenin yüzde 65 puan üzerinde olmasını açıklayamıyor. Özellikle son on yılda Türkiye’de giderek yayılan zincir marketlerin ve yine bunlara bağımlı bir şekilde ilerleyen tedarik zincirinin tekelleşmesiyle birlikte şirketler bu alanda bir hakimiyet kurdu ve fiyatları istedikleri gibi yükseltebilecek imkana sahipler. Devlet tarafından kesilen göstermelik cezalar ise caydırıcı değil. A-101, BİM, ŞOK, Migros, Carrefour gibi market zincirleri son yılların en ekstrem kârlarını elde eden şirketler konumunda. Bu da zaten çok düşük ücretlere çalıştırılan insanların en pahalı gıdayı tüketmesine yol açıyor.

Enerji enflasyonunun yüksekliğinin sırrı ise yine şirketlerin kârlarında yatıyor. ABD’nin bile “petrol endüstrisini” vergilendirmeyi konuştuğu bir dönemde, devletin Koç Holding’e sattığı Tüpraş’ın rafineri marjları 2020’nin ilk 9 ayında 1,9 $/v iken, 2021’in ilk 9 ayında 4,3 $/v’ye çıktı. 2022’in ikinci çeyreğinde ise bu rakam 19,8 $/v olmuştu. Tüpraş’ın özkaynak kârlılığı, 2017-2021 arasında ortalama yıllık yüzde 11’ken 2022’de bu oran yüzde 69’a fırladı. Dünyada da artan bu rafineri marjları petrol devlerinin ve enerji şirketlerinin vergilendirilmesi tartışmalarını beraberinde getirmiş, Türkiye’de ise ne iktidar ne de muhalefet bu konuyu gündeme taşımıştı. Bu kârlılığın bedelini bütün bir toplum olarak en çok zamlanan enerjiyi kullanarak ödüyoruz. 

---

Adaletsizlik, yoksulluk ve sömürü

Enflasyonda yüzde 67,1 ile OECD birincisi, işsizlik oranında yüzde 8,7 ile OECD 5.’si, istihdama yüzde 54,4’lük katılım oranıyla OECD sonuncusu olan Türkiye ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin yüzde 27,9’luk oranıyla yine en kötü ülke olarak birinci sırada. AB ve OECD ülkelerini kapsayan “sosyal adalet endeksi”ne göre 41 ülke arasında Meksika’yı geçerek 40. sıraya yerleşen Türkiye; Şili, Malta, Bulgaristan gibi ülkelerin gerisinde kalıyor. UNICEF’in çocuk yoksulluğu raporuna göre ise Türkiye (33,8) Kolombiya’nın (35,8) ardından dünyanın en kötü durumda olan ülkesi. 1’e yaklaştıkça daha adil bir gelir dağılımını ifade eden Gini endeksinde de Türkiye’nin puanı 41,9! Bu puanıyla Türkiye, yalnızca Güney Afrika (63,0), Brezilya (52,9), Kolombiya (51,5) Meksika (45,4), Arjantin (42) gibi ülkelerden iyi durumda.

Tüm bu verilerin de bize gösterdiği üzere milyonlarca insan bir avuç zengini doyurabilmek için her gün daha çok çalışmak zorunda bırakılırken gelirleri yine aynı zümre tarafından yağmalandığı için sefalete de mahkûm ediliyor. Sömürü düzeninin çarkları egemen sınıfın çıkarı için dönerken devletler adaletsizliğe karşı yükselen mücadeleleri bastırmakla birlikte şirketlere hizmet yarışında. Çözümün yolu ise işçi sınıfı ve ezilenlerin kitlesel, birleşik ve devrimci mücadelesiyle kapitalist asalakların alaşağı edilmesinden ve dünyanın üzerinde bulunan tüm canlılığın özgürce yaşadığı alan olarak yeniden kazanılmasından geçiyor!

Umut Mahir Özen

(Sosyalist İşçi)



Bültene kayıt ol