Sibel Erduman

Sibel Erduman son yazıları

Sibel Erduman tüm yazıları

11.08.2019 - 11:21

Göçmenlerle dayanışmak “yeni bir acı pazarından nem almak” mıdır?

Birkaç gün önce, tanıdığım birisi, Mark Fisher’in 22 Kasım 2013’te North Star dergisinde yayınlanan "Vampirler Şatosu’ndan Çıkmak" başlıklı yazısından alıntı yapmıştı attığı bir tweette. Bu alıntıyı okuyunca Fisher’in makalesini okudum. Son zamanlarda göçmen meselesi konuşulurken de bu bağlamda konuşmalar olmuştu. Ben de hem kendi kafamdaki sorulara da cevap olması isteğiyle (bazen yazarken kendi düşüncelerinizi daha rahat açıyorsunuz) açıklık getirmek istedim.

Fisher bu makalesinde önemli şeylerden bahsediyor: “İlkin, sınıf meselesinin buhar olup ahlakçılığın her yeri sardırdığı, dayanışmanın imkânsız hale gelip suçluluk duygusu ve korkunun ensemize yapıştığı bu açmaza bizi sürükleyen söylem ve arzuların niteliklerini tespit etmemiz gerekiyor. (...) Sınıf bilinci kırılgan ve uçucudur. Akademide ve kültür endüstrisinde egemenliği elinde bulunduran küçük burjuvazi bu konu haşa gündeme gelmesin diye türlü türlü saptırmaya ve önleme başvuruyor.  

Bir yandan mağdur, marjinal ya da muhalif gibi gözüküp öte yandan muazzam bir servete ve iktidara nasıl sahip olursun? Fakat Kilise bu sorunun cevabını zaten çoktan vermişti. Vampirler Şatosu da, Hıristiyanlığın icat ettiği ve Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü’nde tarif ettiği cehennemî stratejilerin, karanlık patolojilerin ve psikolojik işkence araçlarının tümüne müracaat ediyor….Fakat, Vampirler Şatosu, herkesin kimlikçi sınıflandırmalardan kurtulduğu bir dünyanın peşinde koşacağına, insanları kimlik kamplarına tıkmaya çalışıyor – insanların, ilelebet egemen gücün terimleri üzerinden tanımlandıkları; aşırı bir özfarkındalıkla sakatlandıkları ve aynı kimlik grubuna ait olmadığımız sürece birbirimizi anlayamayacağımız konusunda direten bir tekbencilik mantığıyla yalnızlaştırıldıkları kamplar..”

Buna alternatif olarak da bir şeytanlaşmadan kaçınarak şöyle bir alternatif sunuyor:

“Birbirimizi suçlayıp taciz ederek sermayenin işini göreceğimize, yoldaşlık ve dayanışmayı nasıl inşa edeceğimizi öğrenmeliyiz; daha doğrusu, yeniden öğrenmeliyiz. Bu, her zaman hemfikir olmamız gerektiği anlamına gelmiyor elbette –  aksine, dışlanma ve aforoz edilme korkusu yaşamadan fikir ayrılığına düşebileceğimiz koşulları yaratmalıyız.”

“Küçük burjuva solculuğu” söylemi Türkiye’de 1980 öncesi solcu olan benim gibi birisinin çok aşina olduğu bir tanım. Ama Fisher’in bahsettiği kıstasla alakası yoktu bu tanıma girenlerin. Özellikle hareketin içindeki kadınlar üzerinden giderdi bu ‘suçlama’. Neydi onlar, "kadın gibi" olmak, bacı gibi olmamak,  etek giymek, gözüne rimel çekmek, temiz giyinmek, parka giymemek, Althusser okumak ve ‘ortaya at bir karışık olsun’ gibi şeyler. Cinsel yönelimi farklı olan grupları bir tarafı bırakın, kadın erkek ilişkilerini bile düzenleme taraftarı solcu bir grup düşünün. Bunların bazıları, şehirlerde kadroların yapacağı bir gerilla savaşıyla kazanılacak devrim tasavvuruyla hayatlarını tehlikeye atıyor. Diğer bazıları da Kürt meselesi başta olmak üzere içinde yaşadığımız dönemin sorunlarına kafa yorup işçileri örgütlemeye çalışıyordu. Ama gene devrimi parti yapacak mantığıyla gidiyordu her şey. Diğer yandan ise Türkiye’de sol muhalefeti merkeze taşımak isteyen gruptaki TİP, ana akım bir TKP, sesi cılız çıkan yeni yeni başlayan Stalin eleştirileri; bazı Troçkist gruplar (bu arada bu gruplar da küçük burjuva olarak nitelendiriliyordu) vardı. Milli devrim her zaman konu dâhilindeydi, Milli Demokratik Devrim mi Sosyalist Devrim mi olacaktı?

Bugüne gelecek olursak, dünyanın 1990'larda girdiği neoliberal “bolluk rejimi” sona erdi ve şimdi gene önemli bir altüst oluş hâlinde toplumlar.  Evet sol muhalefet dünya genelinde tam da böyle bir kıskaç altında. Bir yandan kimlik ve tanınma mücadelesi veren gruplar, diğer taraftan bırakın kimlik mücadelesini varlık mücadelesi veren (göçmenler, Kızılderililer ve dünya genelinde toplumsal üretimde hiçbir yeri olmayan yoksullar) gruplar. Ve hâlâ üretimde yerleri olan işçiler ve patronlar sınıfı ve buna bir de maaşlı burjuvalar (CEO’lar) eklendi. İşçi sınıfı içinde de fabrikaların yanı sıra düzensiz ve sözleşmeli çalışan hiçbir hakkı olamayanlar.

Şimdi göçmenler konusuna gelecek olursak, son günlerde Suriyelilere yönelik hayli ırkçı saldırılar baş gösterdi. Siyasal yelpazenin hemen hemen bütününe sirayet etmiş olan göçmen karşıtı ırkçılık, öyle tali bir siyasal sorun değil. Göçmen ve mülteciler mağdur olmalarının yanı sıra sosyal ve siyasal talepleri olan gruplar aynı zamanda. Irkçılığa karşı mücadele, göçmenlerin de içinde olduğu örgütlenmeyle, daha geniş kesimlerle dayanışma içerisinde büyümesiyle verilebilir. Solun önemli bir bölümü ise böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor. Suriyelilerin taleplerini dikkate almak, onlarla birlikte açık sınırlar için, mültecilik statüsünün tanınması için, sağlığa, eğitime erişim için, eşit işe eşit ücret için, sendikalı olabilmek için, isteyenler için vatandaş olabilmek için birlikte mücadele etmek yolunda ne yapıldı ki?

Göçmenler meselesi yeni bir mesele de değil ayrıca.” İkinci Enternasyonel’in ikinci kongresi 18-24 Ağustos’ta Stuttgart’ta toplanıyor ve göç ve göçmenlikle ilgili hararetli bir tartışmaya ev sahipliği yapıyordu. 25 ülkeden tam 884 delegenin katıldığı kongrede sömürgecilikten yaklaşan savaş tehdidi ve kadınların oy hakkına kadar işçi sınıfı hareketinin gündeminde olan bir dizi mesele ele alınacak, 1914’te savaşın başlamasıyla ortaya çıkacak o büyük bölünmenin ilk işaretleri kendisini bu uluslararası toplantıda açık edecekti…….Böylece kongre, işçi göçünün sınırlandırılması gerektiğini savunan Amerikan ve Avustralyalıların önergeleriyle açık sınırları savunan Fransız önergesi arasında bölünür. Kongrenin bu konuya ayrılmış ikinci oturumunda tartışmalar iyice alevlenir. Viyana’dan Ellenbogen dışlayıcı yasa ve önlemlerin sosyalistler açısından kabul edilemez olduğunu vurgular. Kongreye Bern’den katılan delegeyse sosyalistlerin göçmenlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için aktif çaba göstermesi gerektiğini ifade eder ve hem yerli hem göçmen işçiler için ortak bir sağlık sigortası sistemini savunur.” Evvel zaman içinde sol ve göçmenler - Foti Benlisoy

Fisher, iklim değişikliği ve toplum dışı olan grupların gittikçe arttığı bu yüzyılda göç ve göçmenler meselesini bir kimlik mücadelesi olarak mı görürdü ya da bu konuda bir şey yazdı mı bilmiyorum. Ama insanları sınıflara bölen sömürü sistemini bütünlüklü bir biçimde açıklamak için insanların bir kısmını ırklarına ve cinsiyetlerine göre baskıcı, sömürücü ilişkilere mahkûm eden ırkçılığı ve erkek egemenliğini de anlamak zorundayız. Bu, sınıf analizine cinsiyet analizini ekleme veya bunların neden kesiştiğini gösterme meselesi değil; cinsiyet kavramını kullanarak sınıfı daha derin, daha tarihsel ve daha kapsamlı bir biçimde açıklamak ve dolayısıyla da cinsiyetçiliği de bütünsel bir sistem içinde yerli yerine oturtma çabasıdır. Çünkü egemenlik ilişkileri sınıfın ötesine geçmekle birlikte sınıftan bağımsız değildir diye düşünüyorum.

Sibel Erduman

[email protected]


Bültene kayıt ol