Bir komedyen tutuklandı diye yazmıyorum.
Bir ülke, uzun zaman sonra ilk kez gerçekten güldüğü için yazıyorum.
Deniz Göktaş, cumhurbaşkanına hakaret ve dini değerleri aşağılama suçlamasıyla tutuklandı. Hukuki süreç elbette kendi içinde işleyecek. Ancak bu haber, tek başına bir adli vaka olarak okunabilecek kadar dar bir mesele değil. Çünkü bazen bir ülkede asıl yargılanan kişi değil, onun temsil ettiği duygudur.
Şu an herkes aynı sorunun peşinde: Deniz Göktaş neden tutuklandı?
Oysa bu, meselenin en kolay sorusu.
Asıl soru şu: Bir stand-up gösterisi nasıl oldu da milyonlarca insanın ortak deneyimine dönüştü? Nasıl oldu da insanlar yalnızca bilet alıp salonu terk etmedi; gösteriden cümleler ezberledi, kesitler paylaştı, aynı esprilerde birbirlerini tanıdı?
Çünkü Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisi yalnızca başarılı bir komedi gösterisi değildi. O gösteri, Türkiye’nin son yıllarda içine sıkıştığı ruh hâlinin sahnedeki karşılığıydı.
Bir gösteriye Ölü Deniz adını vermek, belki de son yıllarda Türkiye üzerine kurulmuş en isabetli metaforlardan biriydi. Deniz dediğimiz şey hareketi çağrıştırır; dalgayı, akıntıyı, değişimi… Oysa ölü deniz hareketsizdir. Dışarıdan bakıldığında sakin görünür ama o sükûnet hayatın değil, donmuşluğun işaretidir.
Bugün içinde yaşadığımız siyasal atmosfer de biraz böyledir. Gündem hiç durmadan değişir. Krizler birbirini kovalar. Her gün yeni bir tartışma başlar. Ama toplumun üzerine çöken ağırlık yerinden oynamaz.
Sürekli hareket varmış gibi görünen bir durağanlık…
Belki de milyonlarca insanın sahnede tanıdığı şey tam olarak buydu.
Deniz Göktaş’ın başarısı siyaset anlatmasında değildi. Asıl başarısı, siyasetin gündelik hayatımıza nasıl sızdığını göstermesindeydi. Korkunun yalnızca mahkeme salonlarında değil, aile sofralarında da dolaştığını; bürokrasinin yalnızca devlet dairelerinde değil, insanın zihninde de yer ettiğini; otoritenin yalnızca kanunlarla değil, alışkanlıklarla da kurulduğunu görünür kıldı.
İyi mizah tam burada başlar.
Çünkü iyi mizah, iktidarı doğrudan hedef almak zorunda değildir. İktidarın kurduğu “normal”i bozar. Hepimizin doğal kabul ettiği hayatı bir adım geriye çekerek yeniden gösterir. İnsan tam da o anda, alıştığı şeyin ne kadar tuhaf olduğunu fark eder.
Bu yüzden tarih boyunca mizah hiçbir zaman yalnızca güldürme sanatı olmadı.
Karagöz ile Hacivat’tan meddah geleneğine, Aziz Nesin’den Ferhan Şensoy’a uzanan çizgide mizah, iktidarın kurduğu resmî dile karşı halkın ikinci dili oldu. Yasakların, korkuların ve sansürün arttığı dönemlerde insanlar önce gazeteleri değil, fıkraları dolaştırdı. Çünkü bazen bir toplumun hakikati makalelerde değil, şakalarda saklıdır.
Bugün Deniz Göktaş’ın sahnesinde yeniden karşılık bulan da tam olarak bu gelenektir.
Mizahın siyasal gücü, insanları bir parti etrafında toplamaktan gelmez. Onları aynı hakikatin etrafında buluşturmasından gelir.
Tam da bu nedenle otoriter iktidarlar eleştiriyi çoğu zaman yönetebilir. Eleştiriye cevap verir, onu reddeder, bastırmaya çalışır ya da görmezden gelir.
Ama alaya alınmayı yönetemez.
Çünkü mizah, iktidarın kararlarını değil, iktidarın büyüsünü hedef alır. Bir kez gülünç hâle gelen otorite, eski ihtişamını yeniden kurmakta zorlanır.
İşte bu yüzden Rus düşünür Mihail Bahtin, karnavalı yalnızca bir eğlence biçimi olarak değil, toplumsal hiyerarşilerin askıya alındığı siyasal bir an olarak okur. Karnaval boyunca kral ile soytarı arasındaki mesafe kapanır; mutlak görünen güç sıradanlaşır. Kahkaha burada bireysel bir tepki değil, eşitliğin kısa süreli deneyimidir.
Henri Bergson ise gülmenin toplumsal bir işlev gördüğünü söyler. Ona göre insanlar, hayatın katılaşmış ve mekanikleşmiş yanlarına güler. Gülme, donmuş olanı görünür kılar ve toplumu kendi üzerine yeniden düşündürür.
Bu iki düşünürün farklı yerlerden vardığı ortak sonuç şudur: Kahkaha masum değildir. Kahkaha toplumsaldır. Ve tam da bu yüzden siyasidir.
Belki de bu yüzden tarih bize aynı şeyi tekrar tekrar anlatıyor.
Son yıllarda Türkiye’de gazetecilerin, akademisyenlerin, sanatçıların, karikatüristlerin ve siyasetçilerin sözleri giderek daha sık ceza hukuku tartışmalarının konusu hâline geliyor. Bir paylaşım, bir karikatür, bir şarkı sözü, bir konuşma ya da bir sahne performansı yalnızca kamusal tartışmanın değil, adli sürecin de parçası olabiliyor. Hukuk devletinde her iddia elbette yargısal denetime tabidir. Ancak ifade alanının sürekli ceza tehdidiyle çevrelendiği toplumlarda asıl sonuç, yalnızca açılan davalar değildir. İnsanlar bir süre sonra neyi söyleyebileceklerini değil, başlarına ne gelebileceğini düşünmeye başlar. Sansür böyle zamanlarda yalnızca dışarıdan uygulanmaz; insanın zihnine yerleşir ve otosansüre dönüşür.
Otoriter rejimler gazeteciden çekinir. Akademisyenden rahatsız olur. Sanatçıyı denetlemek ister. Ama komedyenden özellikle korkar. Çünkü gazeteci haber verir. Akademisyen analiz eder. Siyasetçi ikna etmeye çalışır. Komedyen ise bütün bunların üzerine kurulmuş ciddiyet rejimini birkaç cümleyle boşa çıkarır. Onun kurduğu kahkaha, iktidarın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi elinden alır: Dokunulmazlık hissini.
Bu yüzden Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını yalnızca bir komedyenin yaşadığı hukuki süreç olarak okumak eksik kalır. Suçlamaların hukuki değerlendirmesi yargı mercilerinin konusudur. Fakat siyasal açıdan bakıldığında mesele, yalnızca söylenen birkaç cümleden ibaret değildir. Mesele, o cümlelerde milyonlarca insanın kendi zamanını tanımış olmasıdır. Çünkü iyi mizah yeni bir gerçek icat etmez. Zaten herkesin bildiği ama kimsenin aynı açıklıkla söyleyemediği gerçeği görünür kılar.
İnsanlar o salonda yalnızca güldüler sanılıyor.
Oysa biraz da birbirlerini buldular.
Ve belki de otoriterliğin asıl huzursuzluğu tam burada başlar.
Çünkü ortak kahkaha, ortak hafızanın başlangıcıdır.
Bir komedyeni tutuklayabilirsiniz.
Bir gösteriyi kaldırabilirsiniz.
Bir videoya erişimi engelleyebilirsiniz.
Ama insanlar aynı hakikate birlikte güldükten sonra o kahkaha artık yalnızca bir ses değildir.
Hafızaya dönüşür.
Ve hafızanın yargılanabildiği hiçbir toplum, yalnızca bir komedyeni yargılıyor değildir.
Çünkü kahkahanın suç mahalline dönüştüğü yerde, aslında yargılanan mizah değil; toplumun birlikte düşünebilme, birlikte gülebilme ve birlikte konuşabilme hakkıdır.
Bir toplumun özgürlüğü yalnızca seçim sandığında değil, sahnenin üzerinde de ölçülür.
Çünkü insanlar neye gülebiliyorsa, oraya kadar özgürdür.
Geri kalan her şey ise korkunun farklı tonlarıdır.