Kayyumla başlayan butlanla bitmez!

Dün Kürt belediyelerinde denenen yöntemlerin bugün ana muhalefete yönelmesi tesadüf değildir. Bu, rejimin öğrenme kapasitesidir.

CHP’ye dönük “mutlak butlan” müdahalesi, Türkiye’de siyasal rejimin uzun süredir içinde ilerlediği otoriter restorasyon sürecinin yeni ve kritik bir eşiğidir. Bu hamleyi yalnızca bir parti içi kriz, teknik bir hukuk tartışması ya da yargısal yorum farklılığı olarak okumak mümkün değil. Çünkü mesele artık hukukun siyaset üzerindeki denetimi değil; siyasetin doğrudan hukuk aracılığıyla yeniden kurulmasıdır. Türkiye’de yargı uzun süredir norm üretmiyor; rejim tahkim ediyor.

Bugün yaşanan şey, Carl Schmitt’in tarif ettiği anlamıyla “istisna hali”nin süreklileşmesidir. Olağanüstü olan artık geçici değil, bizzat yönetme biçimidir. Kayyumlar, parti kapatma davaları, seçilmişlerin tasfiyesi, belediyelere çökmeler, yargı eliyle yeniden dizayn edilen siyasal alan… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Tersine, hepsi aynı rejim mimarisinin farklı araçlarıdır. CHP’ye yönelik “mutlak butlan” müdahalesi de bu sürekliliğin yeni halkasından başka bir şey değildir.

Asıl dikkat çekici olan ise Türkiye merkez siyasetinin bu rejim biçimini yıllarca yalnızca Kürt siyasetine özgü “istisnai” bir alan gibi okumayı tercih etmiş olmasıdır. Oysa devletin hukuk dışına çıkarak kurduğu her istisna, zamanla genelleşir. Çünkü otoriterlik doğası gereği genişler; kendisine açılan alanla yetinmez. Dün Kürt belediyelerinde denenen yöntemlerin bugün ana muhalefete yönelmesi tesadüf değildir. Bu, rejimin öğrenme kapasitesidir.

Tam da burada Sırrı Süreyya Önder’in o meşhur cümlesi politik bir metafor olmaktan çıkıp tarihsel bir hakikate dönüşüyor: “Ermeniyi dövdürmeyecektik.” Türkiye’de devlet şiddeti ve hukuksuzluk hiçbir zaman toplumun tamamına aynı anda uygulanmadı. Önce daima bir kesim hedef seçildi. Birileri sustu, birileri “ama onlar da…” diye başladı, birileri meseleyi güvenlik parantezine aldı. Böylece hukuksuzluk toplumsal vicdanda yavaş yavaş normalize edildi.

Türkiye’de muhalefetin önemli bir bölümü, kayyum rejimi kurumsallaşırken gerçek bir demokratik refleks geliştirmedi. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınırken hukuk devleti söylemi cılız kaldı; siyasal alan tasfiye edilirken geniş muhalefet çoğu zaman bunu uzaktan izlemeyi tercih etti. Bugün aynı mekanizmanın CHP’ye yönelmiş olması kimse için tarihsel bir rövanş duygusunun konusu olamaz; ancak ağır bir siyasal körlüğün sonucu olarak okunabilir.

Memleketin demokratik birikimi, kimsenin birbirine “sıra size geldi” diyebileceği bir yerde değil. Türkiye’nin ihtiyacı gecikmiş bir empatiyi küçümsemek değil; onu daha geniş bir demokratik muhasebeye dönüştürebilmektir. Çünkü bugün CHP tabanında hissedilen tedirginlik, yıllardır Kürt illerinde sandığın iradesi gasp edilirken duyulmayan sesi yeniden düşünmeye açıyorsa, bu küçümsenecek değil değerlendirilecek bir kırılmadır.

Barış meselesi de tam burada yeniden önem kazanıyor. Türkiye’de barış çoğu zaman yalnızca silahların susması olarak ele alındı. Oysa gerçek barış, siyasal alanın eşitlenmesiyle mümkündür. Bir halkın iradesine kayyum atarken, bir partinin yöneticilerini yargı sopasıyla hizaya çekerken, muhalefeti “makbul” ve “makbul olmayan” diye ayırırken barış kurulamaz. Çünkü barış yalnızca çatışmasızlık değil; ortak bir hukukun varlığıdır. Bugün eksik olan tam da budur.

CHP’ye yönelik bu müdahale, belki de uzun zamandır ilk kez Türkiye muhalefetine ortak bir kader duygusunu yeniden hatırlatıyor: Devletin bazılarına hukuk, bazılarına istisna uyguladığı bir düzende kimsenin gerçekten güvende olmadığı gerçeğini. Eğer bu moment yalnızca geçici bir mağduriyet hissiyle tüketilir, birkaç manşet ve birkaç sert açıklamayla unutulursa, geriye yine aynı kısır döngü kalacak. Ama eğer bugün yaşananlar geçmişte görmezden gelinen hukuksuzluklarla birlikte düşünülürse, o zaman Türkiye siyaseti ilk kez gerçekten demokratik bir eşikte durabilir.

Çünkü mesele artık yalnızca CHP’nin meselesi değildir. Mesele, hukukun kimin için var olduğudur. Eğer hukuk yalnızca iktidarın tanıdığı sınırlar içinde işliyorsa, orada yurttaşlık da demokrasi de güvencesizdir. Türkiye’nin önündeki gerçek eşik tam burada duruyor: Ya herkes için hukuk talep eden ortak bir demokratik zemin kurulacak ya da her yeni istisna, daha büyük bir sessizliğin provası olmaya devam edecek.

Kayyumla başlayan bir rejim, “mutlak butlan”la durmaz. Çünkü istisna bir kez hukuk haline geldiğinde, sıra eninde sonunda herkese gelir.

son yazıları

Kutsalların kutsalı: Annelik!
Yeraltından yükselen gerçek: Madencilikte güvencesizlik, devlet-şirket ittifakı ve işçi sınıfının direnci
Kral çıplak

ilginizi çekebilir

DEM-parti-mersin-miting-ozgurluk-ve-baris03-scaled (2)
DEM Parti "mutIak butIana" hayır dedi
Imrali_prison
Bahçeli’den “post-PKK dönemi için devlet-toplum mimarisi” önerisi
dsip gorsel
Mutlak butlana, kayyıma hayır! Demokrasiyi savunacağız!