Gülmek, yalnızca bir tepki değildir; bir ifşa biçimidir. İktidarın kurduğu ciddiyet zırhını delen, onun mutlaklık iddiasını kıran bir dil. Bu yüzden tarih boyunca denetlenmek istenmiştir. Çünkü alay, korkunun panzehiridir.
Antik Yunan’da komedya, bugünkü anlamıyla hafif bir eğlence değil, doğrudan siyasal eleştirinin kamusal formuydu. Aristophanes, sahnede yalnızca bireyleri değil, savaş politikalarını ve yönetenleri hedef alıyordu. “Lysistrata”, yalnızca bir oyun değil; siyasal aklın irrasyonelliğine karşı kolektif bir itirazdı. Kadınların savaşı durdurmak için cinselliği bir pazarlık aracına dönüştürmesi, yalnızca bir mizah unsuru değil; iktidarın erkek egemen aklını ters yüz eden radikal bir politik jestti. Bu metinler, bir toplumun kendini eleştirebilme kapasitesinin göstergesiydi.
Tarihsel çizgi kesintisizdir: Roma hicivleri, Orta Çağ’ın soytarıları, modern dönemin sineması… En çarpıcı örneklerden biri, Charlie Chaplin’in The Great Dictator ile yaptığıdır. Chaplin, Hitler’i taklit ederek yalnızca bir liderle alay etmez; onun temsil ettiği bütün bir ideolojiyi gülünçleştirir. Filmdeki o meşhur sahnede, dünyayı temsil eden bir balonla oynayan diktatör figürü, iktidarın büyüklük fantezisini çocukça ve kırılgan bir şeye indirger. Gülme, burada yalnızca bir tepki değil; bir çözülme anıdır.
Öte yandan Türkiye’de Aziz Nesin’in yargılanması, hedef gösterilmesi tesadüf değildi. Çünkü görünür kılmak, rahatsız eder.
Dolayısıyla bugün bir komedyen olan Tuba Ulu’nun gözaltına alınmasını tekil bir hadise olarak okumak, daha geniş bir siyasal örüntüyü görmezden gelmek olur. Türkiye’de eleştirel ifade, uzun süredir farklı biçimlerde sınırlandırılıyor. Karikatüristler, dergiler, sahne sanatçıları… Leman ve Penguen dergileri yıllar boyunca davalarla, kapatma baskılarıyla karşı karşıya kalmadı mı? Her kapak görseli, toplumun bir kesimi tarafından “tahammül edilemez” ilan edilip çizerlerin kalemi hedefe konulmadı mı?
Bugün ise bu baskı hattı daha da genişlemiş durumda. Artık yalnızca sahnede kurulan cümleler değil; bir şarkının sözleri, bir kadının sahne kıyafeti, bir dans performansı da hedef haline gelebiliyor. Daha yakın bir örnekte, Mabel Matiz’in şarkı sözleri üzerinden hedef gösterilmesi, meselenin estetik ya da sanatsal değil, doğrudan siyasal olduğunu açıkça ortaya koydu. Çünkü burada tartışılan şey bir sözün anlamı değil; o sözün kim tarafından, hangi özgürlük alanından kurulduğudur.
Benzer şekilde kadın sanatçıların kıyafetleri üzerinden yürütülen linç kampanyaları, yalnızca bir “ahlak” tartışması değildir; kamusal alandaki kadın varlığını denetleme çabasıdır. Kadının görünürlüğü arttıkça, denetim refleksinin de sertleşmesi tesadüf değildir.
Bu örneklerin ortaklaştığı yer açıktır:
İfade alanının daraltılması ve bu daraltmanın hukuk eliyle meşrulaştırılması.
“Aşağılama”, “değerleri hedef alma” gibi sınırları muğlak suç tanımları, tam da bu nedenle işlevseldir. Çünkü belirsizlik, keyfiliği mümkün kılar. Ne zaman, kimin, hangi sözünün suç sayılacağı önceden bilinemez hale gelir. Bu durum yalnızca cezalandırmayı değil, önleyici bir suskunluğu da üretir. İnsanlar yalnızca söyledikleri için değil, söyleyebilecekleri için de kendilerini sınırlamaya başlar.
Asıl mesele şudur: Devlet, eleştiriyi hangi noktada tehdit olarak tanımlar?
Eğer bir şaka, bir şarkı ya da bir sahne performansı “tehlikeli” bulunuyorsa, burada sorgulanması gereken ifade değil; bu kırılganlık halinin ta kendisidir. Çünkü güçlü olan, alaya tahammül edebilir. Tahammül edemeyen ise meşruiyetini çoktan tartışmaya açmıştır.
Kadınların bu süreçte daha görünür biçimde hedef alınması ise tesadüfi değildir. Kamusal alanda söz kuran, üreten, güldüren kadın figürü tarihsel olarak her zaman daha fazla denetlenmiştir. Bugün bir kadın komedyenin ya da sanatçının susturulmaya çalışılması, yalnızca ifade özgürlüğüne değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet rejimine yönelik bir müdahaledir.
Gülmek burada politik bir eyleme dönüşür. Çünkü normal diye sunulanı bozar, alışılmış olanı yabancılaştırır, korkunun dolaşımını kesintiye uğratır.
Bu yüzden bu alanı kriminalize etmek, yalnızca sanatçıyı hedef almak değildir. Bu, toplumun eleştirel düşünme kapasitesine yönelmiş sistematik bir müdahaledir.
Ve tarih bize şunu söyler: İktidar, kendisiyle alay edilmesine tahammül edemediği noktada çözülmeye başlar.
Bu yüzden bugün savunulması gereken tek tek kişiler değil; eleştirinin kendisidir.
Çünkü eleştirinin yargılandığı yerde artık hukuk değil, yalnızca korkunun sınırları konuşur.