1917 yılının 7 Kasım’ında (Jülyen takvimine göre 25 Ekim) 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri gerçekleşmiştir. Çarlık Rusya’sındaki savaştan, yoksulluktan, adaletsizlikten, kıtlıktan, işsizlikten ve katliamlardan bıkan ezilenler ayaklanmış ve hâkimiyeti kendi ellerine almışlardır. Geniş kitleler, işçi sınıfı ve diğer ezilen kesimler, aşağıdan bir hareketle kendi öz yönetim organlarını kurmuş ve kendilerini iktidara taşımışlardır. Bu bakımdan Ekim Devrimi, ezilenlerin hareketi açısından tarihsel bir dönemeç olmuştur.
Savaş ezilenleri vurur
Fakat Ekim Devrimi sadece bir nostalji yahut anı değildir. Ekim Devrimi, tüm süreçlerinden taraflarından ders çıkarılması gereken önemli bir tarihî olaydır. Bu derslerden biri de hiç şüphesiz savaşlar ve felaketler çağında işçi sınıfına ve ezilenlere düşen rol üzerinedir.
Ekim Devrimi’nin ortaya çıkışı açısından savaş önemli bir dönüm noktasıydı. İşçi sınıfının devrimdeki en büyük talebi savaşın sona erdirilmesiydi. Bolşevikler de devrimden sonra savaşın sona erdirilmesini temel bir konu olarak ele aldılar. Devrimden sonra işçi sınıfının kesin talebiyle savaştan çıkıldı, gizli anlaşmalar ifşa edildi ve Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı. İşçi sınıfının devrimi, savaş karşıtı politikalarıyla öne çıktı ve bu konuda önemli sonuçlar elde etti. Ezilen kesimler bu zaferi birey olarak tek başlarına değil, örgütlü bir kuvvet olarak kazandılar. Çünkü şunu biliyorlardı: Savaş en çok ezilenleri, yoksulları ve güvencesizleri etkiliyor; kıtlık en çok ezilen kesimleri etkiliyor. Buna karşı diğer ezilenlerle beraber topyekûn bir mücadele vermemiz gerekiyor.
Ekim Devrimi neden günceldir?
Ekim Devrimi’nin bugün hâlâ tartışılmasının bir sebebi var. Çünkü Ekim Devrimi’ndeki savaş, ekonomik eşitsizlik ve toplumsal kriz gibi sorunlar günümüzde farklı biçimlerde devam ediyor. Filistin’de bir soykırım yürütülüyor, Rusya Ukrayna’yı ilhak etmeye çalışıyor. ABD, İsrail ile beraber İran’a saldırıyor; okul bombalayıp çocukları ve yoksulları katlediyorlar. BM’nin 2024 ve 2025 yıllarındaki verilerine göre iki yılda 85.174 sivil savaşlarda hayatını kaybetti. Bu sadece belgelenen sayı. 2026 yılında İran’da sadece bir ay içerisinde 2.100’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bunların 386’sı çocuk ve hâlâ kaybolanlar, bulunamayanlar mevcut.
Dünyanın her yerinde, her an devlet başkanları kendi sermayedar sınıflarının çıkarları için başka devletlere parmak sallayıp savaş tehditlerinde bulunuyorlar. Savaşlar, iki devletin politik açmazından daha fazlasıdır. Sıradan insanların yaşamının devlet ve sermaye kurumları yüzünden zarar görmesidir. İklim felaketleri sistem krizinin bir ürünüdür. Dünyanın bütün kaynakları kapitalistlerin sermaye hırsı için talan edilmektedir. Okyanuslar kirletilmekte, Amazon ormanları yakılmakta, küresel ısınma artmaktadır. Avrupa’da bu yaz birçok emekçi aşırı sıcaklardan hayatını kaybetmişken hükûmetler, klimaların buna sebep olduğunu iddia ederek suçu sermaye sınıfından uzaklaştırmaya, halkı da klimalardan uzak tutmaya çalışmıştır. İklim krizinin en büyük yükünü, zaten hâlihazırda yoksulluk çeken, sıcakta ve afette işe gitmek zorunda olan, bir kısmı tarım ve hayvancılıkla geçinen emekçiler çekmektedir.
Kapitalizm, doğurduğu her krizin faturasını emekçilere ve yoksullara “acı reçete” olarak kesmektedir.
1917: ‘rıza’nın kırıldığı an
Kapitalizm her krizle karşılaştığında ilk olarak rıza üretmeye çalışır. Krizler sırasında egemenlerin gücü ve iktidarı ellerinde tutmaları zorlaşır. Bu yüzden halkın rızasını üretmek gerekmektedir. Egemenlerin bunu yapmasının birçok yolu vardır fakat en bilinen şekli, halka bir düşman göstermektir. 1917 Ekimi’ne giden yolda Bolşeviklerin başardıkları şeylerden biri de işte bu propagandayı kırmaktır. Birinci Dünya Savaşı sırasında dünya halklarına ve Çarlık Rusya’sı halkına düşmanın dışarıda değil, içeride olduğunu göstermek ve bunun propagandasını yapmaktır. Devrimci yenilgicilik stratejisini dünyanın ezilenlerine özümsetmektir. Bugün örneğin Türkiye’de bir krizle karşı karşıya kalan ve halkın rızasını üretme zorunluluğu hisseden iktidar bazı düşmanlar yaratma peşinde. Önceki dönemlerde Kürt halkını dışlayan ve “insan dışılaştıran” politik söylem ve eylemler izleyen AKP hükûmeti, bugün “Ailem Güvende” operasyonlarıyla LGBTİ+’ları kriminalize etmeye, hedef göstermeye ve insan dışılaştırmaya çalışmaktadır. Bugün ezilenlere ve devrimcilere düşen acil bir görev vardır: Bu propagandaya karşı dayanışmayı çok net biçimde ortaya koymak gerekmektedir. Devrimcilerin baskıya ve zulme uğrayan hiçbir kesimi dışarıda bırakmaya, onlara uzaktan bakmaya hakkı yoktur. Sosyalist olmak ile sendikalist, ekonomist olmak arasındaki fark tam olarak budur.
Ekim Devrimi’ni bugün tartışmanın anlamı, 1917’yi olduğu gibi tekrarlamak değil, ondan bugünün mücadeleleri için ders çıkarmaktır. Savaşların, yoksulluğun, eşitsizliğin ve baskının farklı biçimlerde devam ettiği bir dünyada ezilenlerin birbirinden koparılması egemenlerin işini kolaylaştırmaktadır.
Bu yüzden bugün devrimcilere düşen görev, ezilenlerin hiçbir kesimini yalnız bırakmamak, egemenlerin yarattığı düşmanlık ve nefret propagandasına karşı çıkmak ve ortak bir mücadele hattı yaratmaktır. Ekim Devrimi’nin en önemli derslerinden biri de budur: Ezilenler kendi güçlerine güvendiklerinde ve örgütlü bir biçimde hareket ettiklerinde tarihin yalnızca seyircisi değil, öznesi olabilirler.
Ekim Devrimi geçmişte kalmış bir anı değil, bugün hâlâ cevaplamamız gereken sorular bırakan tarihsel bir deneyimdir. Mesele yalnızca 1917’yi hatırlamak değil, bugünün dünyasını değiştirmek için ondan ne öğrenebileceğimizi tartışmaktır.
Tarık Kunduracı