Çünkü İspanya’da yaşanan mücadele, yalnızca Franco önderliğindeki faşist ayaklanmaya karşı verilen bir savaş değildi; aynı zamanda işçi sınıfının iktidarı alma olanağı ile bu olanağın burjuva düzeni içerisinde eritilmeye çalışılması arasındaki tarihsel çatışmaydı. Yenilginin nedeni yalnızca Franco’nun askerî üstünlüğü değildi. Devrim, burjuvaziyle uzlaşmayı esas alan Stalinist siyaset tarafından içeriden felç edildi. Bu bakımdan İspanya İç Savaşı’nın sınıf uzlaşmacılığı hakkında bize ne öğrettiğini kavramak da çok değerli.
Faşizme karşı kapitalizmi aşan direniş
17 Temmuz 1936’da Franco’nun askerî darbesi başladığında ilk direnenler devlet aygıtı değil, silahlanan işçiler oldu. Barcelona’da, Madrid’de ve birçok kentte işçiler fabrikaları denetimleri altına aldı, köylüler toprakları kolektifleştirmeye başladı ve milisler kuruldu. Devlet aygıtının çöktüğü yerlerde yaşam, aşağıdan kurulan komiteler aracılığıyla yeniden örgütleniyordu. Yani İspanya’da yalnızca faşizme karşı bir savunma değil, aynı zamanda kapitalist düzene karşı gelişen bir toplumsal devrim yaşanıyordu.
Tam da bu noktada Stalinizm’in benimsediği “Halk Cephesi” stratejisi belirleyici bir rol oynadı. Stalinist hareketin temel önceliği işçi sınıfının iktidarı değil, Cumhuriyet hükümetinin ve onun içerisindeki liberal burjuva unsurların korunmasıydı. Devrimin ilerlemesi yerine aşamacı bir biçimde “önce faşizmi yenelim, sosyalizm sonra gelir” anlayışı savunuldu. Fakat tarih bunun tam tersini gösterdi. Burjuvaziyi ürkütmemek adına işçi sınıfının öz örgütlenmeleri sınırlandırıldıkça Cumhuriyetçi cephe güçlenmedi, aksine mücadele iradesini kaybetti.
Stalinist bürokrasi devrime karşı
Stalinizm’in İspanya’daki en büyük ihaneti tam da burada ortaya çıktı. Faşizme karşı savaşın başarısı işçi sınıfının bağımsız siyasetini güçlendirmekten geçerken, Stalinist çizgi burjuvaziyle uzlaşmayı tercih etti. Fabrika komiteleri, işçi milisleri ve devrimci konseyler giderek tasfiye edilmeye başlandı. 1937 Mayıs Günleri bunun en açık örneğidir. Barcelona’da devrimci işçiler ve milisler, Franco birlikleriyle değil, Cumhuriyet hükümetine bağlı güçler ve Stalinist kadrolarla çatışmak zorunda bırakıldı. POUM’un yasaklanması, devrimci kadroların tutuklanması ve işçi örgütlerinin dağıtılması, karşı devrimin Cumhuriyet cephesinin içerisinden yürütüldüğünü gösteriyordu.
Bunun nedeni yalnızca İspanya’ya özgü değildi. Stalinist bürokrasi, uluslararası devrimin ilerlemesini değil, Sovyet bürokrasisinin dış politika çıkarlarını merkeze alan bir çizgi izliyordu. Fransa ve İngiltere gibi kapitalist devletlerle kurulmaya çalışılan diplomatik ilişkiler uğruna İspanya Devrimi’nin sınırlandırılması tercih edildi. Böylece işçi sınıfının iktidar perspektifi, burjuva cumhuriyetini koruma siyasetine feda edildi. Sonuç ise devrimin geri çekilmesi ve Franco diktatörlüğünün önünün açılması oldu.
İspanya deneyimi açık biçimde göstermektedir ki faşizme karşı mücadele ile kapitalist düzeni koruma siyaseti aynı cephede uzun süre yan yana duramaz. Burjuvazi, kendi mülkiyetini tehdit eden bir devrimi hiçbir zaman sonuna kadar savunmaz. İşçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi bağımsız örgütlerine, kendi siyasal programına ve kendi iktidar perspektifine dayanabilir. Burjuvaziyle kurulan her uzlaşma, eninde sonunda devrimci hareketin geri çekilmesine hizmet eder.
İspanya İç Savaşı’nın doksanıncı yılında çıkarılması gereken ders budur. Franco’nun zaferi yalnızca faşist orduların değil, aynı zamanda Halk Cephesi siyasetinin de sonucudur. Devrimin enerjisini burjuva düzeninin sınırları içerisine hapsetmeye çalışan bu anlayış, yalnızca İspanya’da değil, yirminci yüzyılın birçok devrimci sürecinde benzer yenilgilerin önünü açmıştır. Bugün İspanya’ya bakarken hatırlanması gereken şey yalnızca Cumhuriyet’in yenilgisi değil, işçi sınıfının bağımsız devrimci çizgisinden kopuşun tarihsel bedelidir. İşçi sınıfının bağımsız siyasetinden vazgeçildiğinde, devrimin açtığı tarihsel olanaklar kısa sürede karşı devrim tarafından kapatılır. İspanya bunun en acı tarihsel örneklerinden biridir.
İspanya’da devrim ve karşı devrimin hikayesi: Ülke ve Özgürlük

Yönetmenliğini Ken Loach’un üstlendiği Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom), dünya prömiyerini 1995 Cannes Film Festivali’nde yaptı
Ken Loach’un yönettiği ve senaryosunu Jim Allen’ın yazdığı “İspanya 1936 Baharı” filmi, İspanya Devrimi’ni ve anti-faşist mücadeleyi özetleyen bir başyapıt. Film, ihanete uğrayan bir devrimin öyküsünü aktarıyor.
Hikâyenin merkezinde, faşizme karşı savaşmak için İspanya’ya giden ve Katalonya’da POUM (Marksist Birleşik İşçi Partisi) milislerine katılan işsiz İngiliz genci Dave yer alıyor. Dave ve yoldaşları, rütbesiz ve üniformasız gönüllü bir milis gücü olarak cephede faşistlerle çarpışırken, faşistlerden kurtarılan bölgelerde köylüler kolektivizasyon tartışmalarını yapıyor. Film Stalinistlerin İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin desteğini yitirmemek adına kolektivizasyonu gereksiz bulduğunu ama devrimci sosyalistler iki milyon topraksız köylüyü kazanmanın tek yolunun devrimi sürdürmek olduğunu savunduğunu çok net gösteriyor.
Süreç ilerledikçe, Rusya’dan aldığı silahlarla güçlenen Komünist Parti öncülüğünde düzenli bir “Halk Ordusu” kurulur ve devrimci milisler lağvedilir ve bu orduya zorlanır. Barselona’da devrimi savunan işçi konseyleri ile komünist birlikler arasında barikat savaşları yaşanır. Asıl amacın devrimi boğmak olduğunu fark eden Dave, yeniden POUM’a katılır; ancak POUM milisleri cephede desteksiz bırakılarak bombardıman altında ezilir ve sonrasında “faşistlerle işbirliği” yalanıyla silahsızlandırılıp tutuklanır.
Ülke ve Özgürlük İspanya Devrimi’nin Stalinist Rusya’nın dış politikasına kurban edildiğini incelikli bir şekilde anlatan çok güzel bir filmdir. Stalinizmin devrime ihaneti, sadece milyonlarca İspanyol işçi ve köylüyü faşizme teslim etmekle kalmadı, Avrupa’da faşizmin güçlenmesine ve İkinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımına da kapıyı araladı.