Sokakta yaşayan hayvanlara dönük saldırganlık tüm hızıyla devam ediyor. Resmî rakamlara göre sokakta yaşayan köpeklerin toplanma oranı yüzde 98’lerin üzerine çıkmışken İçişleri Bakanlığı toplamaların 15 Kasım’a kadar biteceğini açıkladı. Katliam yasası bile belediyelere, barınak ve altyapı eksikliğini tamamlamak için 2028’e kadar süre verirken, Bakanlık belediyelerin bu süreyi gerekçe göstererek “işi ağırdan almasını” kabul etmeyeceğini söyledi. İçişleri ile Tarım ve Orman Bakanlığı ortak bir uygulama ile köpeklerin toplatılmasını denetlemek için 81 ile müfettiş gönderdi. Belediyeler bu uygulama ile doğrudan “görevi ihmal” tehdidine maruz bırakılıyor. Dolayısıyla yasaya bile aykırı bir şekilde köpeklerin kapasitenin katbekat altındaki barınaklara kapatılması ve ölüme mahkûm edilmesi teşvik ediliyor. Sokakta yaşamayı gizlenerek sürdürmeyi başarabilen çok az sayıda köpeğin tespit edilmesi için ise dronelar kullanılmaya başlandı. Bu uygulamayla hayvanların beslenme bölgelerinin tespit edilmesi ve yakalanmaları hedefleniyor.
Barınak kapasitesi ortadayken yüzde 98’in üzerindeki köpek popülasyonunun nerede olduğu sorusuna bakanlıktan hiçbir yanıt gelmiyor. Bakanlık sadece katliam yasasını uygulamıyor, belediyeleri, çalışanları ve tüm toplumu katliamın suç ortağı olmaya aktif bir şekilde zorluyor.
GÜSODER ile C31K arasındaki mesafe hiç de uzun değil
Bütün bu nefret kampanyasının örgütlenmesinde önemli bir rol oynayan Güvenli Sokaklar Derneği (GÜSODER) göreve başlamasının hemen ardından İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’yi ziyaret etmişti. Bakan Çiftçi daha önce Erzurum Valiliği döneminde şehirde köpek bırakmamış ve bunu bir başarı olarak duyurmuş, bakanlıktaki görevine başladığı andan itibaren de ‘Erzurum modeli’ni Türkiye’ye yaygınlaştırarak köpekleri temel hedefi hâline getirmişti.
Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi ve Yaşatacağız Platformu, Ağustos ayı başında nefret odağı GÜSODER hakkında suç duyurularında bulundu. GÜSODER, yalan olduğu bilinen olayları kullanarak köpeklere ve sokaklarda yaşayan tüm hayvanlara dönük bir nefreti manipülasyon yoluyla örgütlemeye çalışıyor. Köpek nefreti sonucu Ankara’da köpeklerin bakımını üstlenen Necla Teyze, İzmir Kemalpaşa’da Şevket Yerdeşen, Bayraklı’da Yahya Köşek, Meryem Köşek ve Funda Güçlü cinayetlerle aramızdan koparıldı.
Ağustos ayı içinde bu sefer de kedileri hedef alan bir nefret kampanyası devreye sokulmuştu. Diyarbakır’da ayrıntısı asla belli olmayan bir şekilde bir kediden kaynaklandığı söylenen bir kuduz vakası iddiası üzerine sokaktaki kedilerin toplanması talebiyle kampanyalar yapıldı. Sosyal medya trolleri kedilerle ilgili hiçbir bilimsel veriye dayanmayan sahte bilgiler yaymaya başladı.
Nefret kampanyası hızlı sonuç verdi. Kedilere dönük saldırılar hız kazanırken, C31K ve benzeri isimler altında örgütlenen, Telegram veya Discord odalarında yavru kedilere işkence videoları çekip paylaşan bir grup 7 Eylül’de kedilere dönük bir saldırı yapacaklarını duyurdu. Devletin kurumları tarafından desteklenen GÜSODER ve sosyal medya trollerinin örgütlediği nefret çoğunluğu bu nefret ikliminde yetişmiş çocuklardan oluşan C31K gibi grupların sadistçe saldırılarına zemin hazırlıyor.
Mesele ne çocukları korumak ne de çocukların yetişkin gibi yargılanması
Katliama dönük nefret kampanyası gündeme geldiği günden bu yana köpeklerin toplanması ve öldürülmesi talebi “çocukları korumakla” ilişkilendiriliyor. GÜSODER ve benzeri hesaplara göre köpeklerin toplanmasına karşı çıkanlar, çocukları önemsemiyor. Oysa çocukların zarar gördüğü ve “köpek saldırısı” sonucu olduğu iddia edilen pek çok olayın köpeklerle bir ilgisi olmadığı, bizzat insanlar tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Meselenin baştan itibaren çocukların korunmasıyla değil köpekler etrafında yaratılan ahlaki panik etrafında aşırı sağcı bir nefretin yükseltilmesiyle ilgisi var.
“Çocukların korunması” argümanına yaslanarak köpeklere nefret saçanların aynı zamanda “suça sürüklenen çocuklar” tartışmalarında çocukların yetişkinler gibi yargılanmasını savunmaları bir tesadüf değil. Maalesef C31K gibi suça sürüklenmiş çocuklar tarafından örgütlenen olaylar karşısında bu argüman hayvanseverler arasında da küçümsenemeyecek bir karşılık buluyor.
Hayvanlara dönük cinayetlerde cezasızlık ciddi bir sorun. Yasalara göre hayvana şiddet suç olmasına rağmen nefret cinayetleri çok küçük cezalarla geçiştiriliyor. Ancak mesele çocuklar olduğunda “suça sürüklenmiş çocuklar” kategorisinin iptal edilmesi veya çocukların yetişkinler gibi yargılanması bir çözüm değil. Bu türden çözümler insanları iyi veya kötü olarak kodlayan tarihsel toplumsal koşulları tamamen görmezden gelen bir yerden besleniyor. Çocukları nefrete sürükleyen iklim bizzat yetişkinler hatta anlatmaya çalıştığımız gibi devlet politikaları eliyle yaratılıyor.
Yaşatan yasa istiyoruz! Hayvanlardan da çocuklardan da elinizi çekin!
Türkiye’de hem çocuklar hem de hayvanlar, çoğunluğu erkekler olan benzer failler tarafından istismara, şiddete ve cinayete uğratılıyor. Dolayısıyla sorun bireylerin tek tek ne olduğuyla ilgili değil toplumsal ve politik.
Çocukları aile içinden ve dışından gelebilecek tehditlere karşı koruyacak, çetelerin eline düşmelerini engelleyecek tedbirler almak elbette mümkün. Ancak iktidar açısından araçsal olmadığı takdirde böyle tedbirler alınmıyor. Eğer sorun çocuklara ilişkin olsaydı ilk önce MESEM’lerde iş cinayetinde ölen, istismara maruz kalan, açlık sınırının altında yaşamak zorunda kalan çocuklar için kıyametin kopması gerekirdi. Sadece çocuklar için değil, bütün hayvanlar ve insanların beraber yaşayabileceği bir yasal düzenleme ile ortak yaşam kültürüne dayalı kentler inşa etmek de mümkün.
Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi ve Yaşatacağız Platformu, Yaşatan Yasa İstiyoruz- Sokakta Yaşayan Hayvanlara Dokunma başlığıyla bir imza kampanyası yapıyor. İmzalarımızı Ekim ayında Meclis’e teslim edeceğiz. Bu kampanya hem hayvanların hem de insanların yaşamları için önemli. Yaratılan nefret iklimi her birimize zarar veriyor. En çok da çocuklara, kadınlara, LGBTİ+’lara, göçmenlere ve hayvanlara zarar veriyor çünkü bu kesimler devletin “makul” tanımının dışında bırakılıyor.
Bu yüzden bir imza da siz verin, Ekim ayı ortasında Ankara’da buluşalım ve katliam yasasının yarattığı nefret iklimine karşı yaşatan bir yasanın, dayanışmanın ve özgürleşmenin sesi olalım.
