Yeni Çözüm Süreci’ne dair “Çerçeve Yasa” nihayet Meclise sunuldu. İçeriğini bugüne kadar yalnızca Erdoğan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Abdullah Öcalan’ın bilmesi, Mecliste bir komisyon kurulmuşken o komisyondan bile yangından mal kaçırılır gibi gizlenerek gündeme getirilmesi, yasa sürecinin en akıl almaz yanı oldu. Ne Kandil ne DEM Parti ne Mecliste Çözüm Komisyonu’ndaki partiler ne de hatta metne imza atan AKP’li vekiller çerçeve yasa önerisini görebildiler. Uzun süre hükümet, kamuoyu oluşturmak amacıyla kendi medyası üzerinden bazı propaganda malzemeleri ve yasa detayları servis etti ve bazı tartışmalardan böylece haberdar olabildik.
Yasaya yaklaşımda belirleyici olan, öncelikle İmralı’nın çerçeveyi “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir olay” şeklinde değerlendirmesidir.
Yasa, Soruşturma, Kovuşturma ve Cezaların Ertelenmesini öngörüyor: Terör örgütünü kurma, yönetme, üyelik, propaganda, bilerek/isteyerek yardım ve terörün finansmanı suçlarında kapsamlı bir erteleme mekanizması kuruluyor. Cezası veya suçun üst sınırı 15 yıl veya daha az olan durumlarda 5 yıl erteleme uygulanıyor. 15 yıldan fazla hapis, müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezalarında ise erteleme süresi 10 yıl olarak belirleniyor. Erteleme süresi boyunca dava ve ceza zamanaşımları duruyor. Eğer bu süreler yeni bir suç işlenmeden geçirilirse, davalar düşüyor ve cezalar infaz edilmiş sayılıyor. Yasal çerçeve, 2005 yılından önceki ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet hükümlerini kapsam dışı bırakıyor.
Çerçeve yasanın özü bu!
Yasadan yararlanmak isteyenlerin, ilgili MGK kararının yayımlanmasından itibaren 6 ay içinde yazılı başvuruda bulunması şart koşulması ve yasanın kaderinin, uygulanmasının cumhurbaşkanına bağlı bir komisyon tarafından belirlenecek olması ve TBMM’nin sadece süreci izleme ve tavsiyede bulunma hakkı olan bir komisyonla bir izleme kurulu gibi hareket edecek olması gibi iki faktör daha eklenebilir çerçeve yasa içinde öne çıkartılması gereken noktalara.
Öcalan ve örgüt liderliği kadrosu hakkında herhangi bir düzenlemenin yasa maddeleri arasında yer almayacağını zaten biliyorduk. Kürt hareketinin talebi, Öcalan’ın çok daha özgür ve demokratik koşullarda faaliyet yürütebilmesi yönündeydi ve bunu son ana kadar talep etti. Belki ilerleyen süreçte İmralı’ya sivillerin, gazetecilerin gidiş gelişi kolaylaşacak ama ilk etapta Öcalan’la ilgili doğrudan bir madde koymak istemedikleri ortadaydı. İmralı, çok açık ki görüşmelerin tıkanmasına neden olan bu eğilimi, çerçeve yasayı demokratikleşmeye yönelecek sürecin başlangıç noktası ve aralanan bir kapı olarak görerek ele aldı ve krizin aşılması için çaba gösterdi.
Yasa tasarısının kapsamı ve hedeflediği kesimler hakkında da bazı rakamlar telaffuz ediliyor. Çerçeve yasanın yalnızca PKK ve KCK’yi kapsayacağı, başka hiçbir örgütü kapsamayacağı taslağın girişinde netçe söyleniyor. Kuzey Irak Kürdistan Bölgesi’nde yaklaşık 2.800 kişi, Suriye’de Türk vatandaşı olan 1.000 ila 1.500 kişi ve Türkiye hapishanelerinde örgüt üyeliğinden tutuklu veya hükümlü bulunan yaklaşık 3.900 kişi var. Bu da toplamda yaklaşık 8.000 kişilik bir nüfusa tekabül ediyor. Kürt diasporası ise henüz bu rakamlara dâhil edilmedi. Yasa kapsamında öncelikle silahlı eyleme karışmış, asker, polis veya korucu vurmuş kişilerin kapsam dışı kalacağı ve hapiste kalmaya devam edeceği belirtiliyor. Geri kalanlar için ise denetimli serbestlik süreci işletilecek ve bu süreç denetime tabi tutulacak.
Yasanın uygulanabilmesi için MİT’in, PKK’nin Kandil etrafındaki ve Irak sınırları içerisindeki kamplarını, ayrıca Türkiye sınır hattındaki kamplarını tamamen boşalttığını ispatlaması şartı koşuluyor.
Elbette bu yasa tasarısı Kürt sorununu kökten çözmüyor; yalnızca örgüt meselesini ele alıyor. Fakat PKK ile Kürt sorunu neredeyse 50 yıldır iç içe geçmiş durumda olduğundan, Kürt hareketinin silahlı mücadelenin artık çözüm getiren bir yöntem olmadığını ilan etmesi, bu sorunun siyasal alanda çözülmesi gerektiği fikrini savunmasıyla gündeme gelen bir sürecin en kritik evresindeyiz. Şimdi çerçeve yasa konusunda, silahların ortadan kaldırılması koşuluyla bu sürecin yürütülebileceği yönündeki konsensüste Meclis’teki hemen her parti uzlaştı.
Bu yasa, devlet açısından “PKK sorununun çözümü” adına atılmış bir adım olsa da Abdullah Öcalan ve DEM Parti heyetinin belirttiği gibi, Kürt sorununun çözümü için aralanmış bir kapıdır. Tuncer Bakırhan, çerçeve yasa taslağını imzaladıktan sonra yaptığı konuşmada, “Yasaya dönük eleştirilerimiz vardı, yasanın eksiklikleri vardı. Tüm bunlara rağmen bu ilk adımı büyüteceğiz, toplumsallaştıracağız, 86 milyona götürmeye çalışacağız. Bunun yanında başta Meclis olmak üzere çatışmanın yeniden üretilmesini engelleyen her demokratik adımı, sözü, pratiği ve eylemi de sonuna kadar savunacağız ve destekleyeceğiz. Bugün bir imza attık, bu attığımız imza sadece bir metnin altına atılmış bir imza değil. Barışa, demokrasiye ve ortak geleceğe atılmış bir imzadır, değerlidir ve önemlidir.” dedi.
Bu kapı metaforunu ilk çözüm sürecinden bu yana demokratikleşme tartışmalarında sıkça kullanıyoruz. Açılan bu kapıdan girilmesi gerektiğini savunuyoruz ve esas olarak şu talepleri bugün dile getirmenin çok daha büyük bir öneme sahip olduğunu savunuyoruz: Anadilde eğitim hakkı başta olmak üzere Kürt kimliğinin anayasal olarak eşit düzeyde tanınması, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentler başta olmak üzere yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, açık kimlikle Kürt siyaseti yapılabilmesi ve Kürtlerin her düzeyde tam eşitliği.
Hem tüm “Yeni Çözüm Süreci” hem de şimdi Meclise gelen çerçeve yasa, AKP otoriterleşme sürecinin zirve noktasındayken gündeme geldi. Bu durum, sol çevrelerde ve batıda yaşayanlarda haklı şüpheler uyandırıyor elbette. Fakat şüphelerin olması bir şey; bu şüphelere rağmen ve şüpheleri de ortadan kaldırmak üzere Kürt halkıyla beraber aralanan kapıdan girmekten imtina etmek başka bir şey. Şimdi kapı aralandı ve bizim bu kapıyı zorlamamız gerekiyor. Kapıyı itelemeliyiz, omuzlamalıyız, açmaya zorlamalıyız. Kapının aralanmış olması aynı zamanda kapının arkasında başka bir gücün olduğunu ve kapının daha fazla açılmaması için çaba gösterdiğini, güç kullandığını söylemektir. Bu yüzden, Kürt meselesinde demokratikleşme için açılan bu aralığa hep beraber sahip çıkmak zorundayız ve hep beraber Kürtleri yalnız bırakmadan kapının daha da açılması için kapının arkasında duran güce basınç yapmalıyız.
Sürecin teknik olarak PKK’nin silahsızlanması ve örgüt üyelerine af olarak kodlanmasının nedeni, en başta, tüm demokratik güçlerin barış için varını yoğunu ortaya koymamış ve Kürtleri çözüm masasında hemen hemen yalnız bırakmış olmasıdır. Esas olarak otoriter şok dalgalarını aralıksız olarak üzerimize boca eden “AKP ile barış mı olur, demokrasi olmadan barış mı olur?” iddialarında ifade bulan şüphecilik, Kürt siyasetçileri çözüm masasında devletle baş başa bırakmanın formülü hâline gelmiş vaziyette. Bu formül, şimdi de “Dağ fare doğurdu.” diyerek yasal çerçevenin hiçbir kazanım anlamına geldiğini fısıldamaya başladı. Bu fısıltılara prim vermeden açılan bu kapıdan girmek ve en başta Kürt halkının haklarının her düzeyde tanınmasını talep etmek gerekiyor. Silahsızlanma, bu talebin siyasal alanda çok daha güçlü bir şekilde haykırılmasının önünde bir engel değildir; tersine, demokratik mücadelenin önünün etkin bir şekilde açılması anlamına gelir.
Şunu unutmamalıyız: Bu sürecin farkı, kapının arkasında duranların kapıyı her an yüzümüze çarpma ihtimalinin bulunmasıdır. Bunu isteyen sayısız gücün olduğunu da 2013-2015 Çözüm Süreci’nden çok iyi biliyoruz.
Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) olarak bu süreci çok önemli bir tarihsel kavşak olarak görüyoruz. Sürecin şeffaf yürütülmesi gerektiğini, cumhurbaşkanının iki dudağının arasından çıkacak kararlara bırakılamayacak kadar önemli olduğunu, çözüm mekanizmasının Meclis üzerinde yükselmesi ve halka sürekli bilgi verilmesi gerektiğini savunacağız. Sürecin sabote edilmesinin önündeki en büyük engel, iddia edildiği gibi şeffaflık ve halk inisiyatifi değildir. Tersine, her gelişme eğer Meclisin ve ondan da önemlisi halkın doğrudan bilgilenmesine bağlı olarak ilerlerse, iktidar süreci kısıtlamaya, aralanmış kapının daha fazla açılmaması için ters güç uygulamaya çalışsa da başarılı olamaz. Şeffaflık ve halkın sürekli bilgilenmesi, Kürtlerin aralanmış kapıdan tek başlarına girmelerinin de önüne geçer. Toplumun tüm ezilenleri Kürtlerle beraber bu kapıyı zorlamalıdır. Bir yandan otoriter şok dalgalarına, gazeteci, komedyen, belediye başkanı, aktivist ve savaş karşıtlarının tutuklanmasına ve hukuk alanında sınırsız keyfiliğe karşı mücadele ederken, bir yandan da aralanan bu kapıdan Kürt halkıyla el ele girmek ve bu kritik kavşakta yalnız kalmalarının önüne geçmek hayati bir önem taşıyor. Sadece çözüm süreci açısından değil, kök demokrasinin şekillenmesi ve gelişmesi için bir ivmenin yakalanıp yakalanamayacağı açısından da.
Taleplerimiz net olmalı: Şeffaflık, halka açıklık ve Meclisin bu süreci canla başla savunması.
Otoriter baskıya son!
Kürt halkına özgürlük!

