Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi-III

Çözüm süreci ve demokrasi arasında elbette bir ilişki var. Bu başlangıçta doğrudan bir ilişki gibi görünmese de birbirini şiddetle etkileyen bir mimari olarak görülmelidir.

Tartışmanın son yazısını, bir önceki yazının bittiği yerden ilerletmekte fayda var. Entelektüellerin sürece destek vermediğine yönelik bir hatırlatma, bazı “entelektüel” ve “entelektüel avukatlarında” “Yeni Çözüm Süreci”ne ve Kürt hareketine saldırmak için yeni bir fırsat penceresi olarak görüldü. Ön planında “siz entelektüellerin ne acılar çektiğini biliyor musunuz?” sorusunun yattığı karşı tezin arka planında, çok açıkça, “sizin görüşmeler yaptığınız mevcut iktidar bloğu ne akademi bıraktı ne entelektüel, bu kadar sert otoriter saldırılar sürerken ne süreciymiş ne desteğiymiş ne barışıymış ne çerçeve yasasıymış” suçlaması yatıyordu.

O yüzden “Demokrasi olmadan barış olmaz” başlıklı kadim tezin yeni bir uzantısıyla, ulusalcılar, süreç düşmanları ve hayatı ve tüm tarihsel toplumsal hatta küresel gelişmeleri AKP prizmasından kavrayanlar sahneye daldı. Tartışmaya girmeden önce, bu konu gündeme geldiğinde, “ama”lı cümlelerle bazı eleştirileri dile getirmenin sürece karşı çıktıkları anlamına gelmediğini iddia edenlere bir noktayı hatırlatmak da zaruret: o zaman sürecin nesini, hangi boyutunu, ne ölçüde sonuna kadar desteklediklerini, bunun yanı sıra, örneğin Çerçeve Yasa gündeme geldiğinde hangi noktaların ya da esasların dışarıda bırakılmasından kaygı duyduklarını açıklamalarını talep etmeliyiz. Sürecin Kürtler lehine tamamlanması için kılını kıpırdatmayanların “eleştirilerimiz nedeniyle bizi barışa karşı çıkmakla yaftalayamazsınız” sözleri, aslında bir savunma değil. Ortalığı bulandırma ve süreç ve Kürt hareketi hakkında esasen AKP ile iltisaklı oldukları yönünde bir dedikoduyu yayma hakkını kullanma amaçlı başvuru dilekçesidir. Yoksa Kürt hareketi her düzeyde eleştiriye açık ve zaten bu tartışmanın eleştirilerle ilerlemesi gerektiğini savunuyorlar, zaman zaman da en ulusalcıdan daha olumsuz ifadelerle müzakerelerin eksik noktalarını açığa seriyorlar.

Ödenen bedeller

Tartışılan meselenin kapsamı hakkında bilgi vermesi için, bu yazıyı yazarken gözüme çarpan bazı verileri paylaşmakta fayda görüyorum. Birisi Kandil’den yapılan ve bir gazetecinin aktardığı kaç PKK mensubunun öldürüldüğüne dair bilgi:

Fesh edilen örgütün askeri kanadının başındaki Murat Karayılan, örgütün yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşamını yitiren mensuplarının sayısına ilişkin bugüne kadarki en kapsamlı verileri açıkladı.

ANF’nin sorularını yanıtlayan Karayılan, 1976’dan 2026’ya kadar örgütün kayıtlarına geçen toplam kayıp sayısının 25 bin 922 olduğunu söyledi.

Karayılan’ın verdiği rakamlara göre kayıpların dönemlere göre dağılımı şöyle:

1976-1983: 173

1984-2000: 13 bin 778

2001-2026: 7 bin 949

2015-2026 arasında YPS: 760

IŞİD’e karşı Suriye ve Irak’taki çatışmalarda: 3 bin 262

Bu rakamların toplamı 25 bin 922 ediyor.

Karayılan, özellikle 1984-2000 döneminde kayıt altına alınmamış kişilerin bulunduğunu belirterek, bunların da hesaba katılması halinde gerçek toplamın yaklaşık 27 bine ulaştığını ileri sürdü.

Bu veriye son birkaç haftada tanık olduğumuz ölen gerillaların taziye çadırlarıyla ilgili bir başka bilgi daha ekleyebiliriz. 26 Ağustos’ta Gültan Kışanak ve Mithat Sancar’la birlikte DEM Parti’nin süreç hakkında yaptığı basın toplantısında konuşan Çetin Arkaş şunları söyledi:

Yasa çıktıktan sonra artık dağdan gerillaların eve döneceğini bekleyen bazı aileler oluyor. Arkadaşlarımız aileleri ziyarete gittiklerinde anneler, babalar, kız kardeşleri ‘bu yasayla evlatlarımız gelecek onu haber vermeye mi geldiniz’ diye soruyorlar. Ama maalesef onların ölüm haberlerini alıyorlar. Böylesi insana acı verici sahnelerle karşılaştık. Ben Diyarbakır bölgesindeki hemen hemen bütün taziyeler gittim. O taziye meydanındaydım. İlçelerde ve köylerde kurulan bütün taziyelerde yer aldım. Karşılaştığım bir anekdotu da yine paylaşmak isterim: İki tane genç gerilla biri kadın biri erkek fotoğraflarının arkasında yer alan aileleri beni tanımışlar. ‘Bana bu çocukları tanıyor musun?’ diye sordular. Tanımadığımı söyledim. Kendileriyle çektiğim fotoğrafı bana gösterdiler. Meğerse ben onların amcalarıyla aynı cezaevinde kalıyormuşum 30 sene önce. Koğuş döneminde o zaman küçük çocukları içeri, koğuşa alabiliyorduk. Onlar amcalarını ziyarete gelmişler. 3-4 yaşındalarmış o zaman. Fotoğraflarını gördüm. O çocuklar büyümüşler, dağlara gitmişler. Çatışmalarda yaşamını yitirmişler ve ben o iki küçük çocuğun büyümüş resimleriyle karşılaştım. Benim için çok acı bir tabloydu.

Çerçeve Yasa’sından müzakere sürecinin her bir adımına kadar tüm gelişmelerin, bu iki alıntının ifade ettiği gerçeklere bir de şu noktayı eklemekte yarar var: İran, Suriye, Irak ve Türkiye’de yaklaşık 50 milyon Kürdün yaşamını doğrudan etkileyecek bir muhtevaya sahip bu süreç. Bu dinamik ve gel gitlerle dolu müzakere döneminin yerli ve milli olmayan, kısmen enternasyonalist bir tartışma olarak da ele alınmasını belki 4 ülkede 50 milyon kişi gerçeği sağlayabilir. İran’da gelişmelerin seyrini, ABD bombardımanlarını ama aynı zamanda rejimin idam politikalarını yakından izleyen Kürtlerin, Türkiye’deki otoriterleşme dalgalarını o kadar ciddiye alması mümkün değil. Hakeza Suriye’de yüzbinlerce Kürdün bölgede yaşayan diğer halklarla birlikte bir gelecek inşa etme çabası da AKP iktidarının hamlelerine ya da Türkiye’nin bölgesel politikalarına göre kıyaslanamayacak kadar mühimdir. Soykırıma maruz kalıp kalmayacağını tartan Kürtlerin, Suriye’de Kürtçe eğitim hakkını ve iktidarda merkezi düzeyde temsil edilme şansını Türkiye’de demokrasinin yüzü suyu hürmetine elinin tersiyle itmesini beklemek için Türkiye’yi dünyanın merkezi olarak görmek gerekir.

Ama görmemek lazım. Türkiye dünyanın merkezi değil çünkü.

DEM Partililer Yeni Parti seçmeni değiller

Buna rağmen Kürt hareketi, hemen her ülkede eşgüdümlü bir şekilde Öcalan’ın çağrısına uyarak, Türkiye’de yaşanan gelişmelere gözünün kapalı olmadığını ifade etmiş oldu. Türkiye’de örgütlenen Kürt hareketi ise demokrasi mücadelesinin vazgeçilmez parçası. Kaybedilemez bir güçtür Kürt özgürlük mücadelesi. Bu mücadelenin baştan beri sol kulvarda, sola yakın sürmesi Türkiye işçi sınıfı açısından değeri hemen hiç bilinmeyen, sadece son 10 yıldır seçim süreçlerinde özel bir dinamik olduğu hissedilen bir demokrasi mücevheridir. Bu niteliğin görülmesinin önünde birbirini şımartan iki engel var: Kibir ve ulusalcılık. Bazıları kibirli olduğu için bazıları ise ulusalcı/sosyal şoven olduğu için Kürt özgürlük mücadelesinin demokrasi mücadelesinde oynadığı kilit rolü göremiyor. Kürtleri, kendi adaylarına, kendi siyasi ittifaklarına oy vermesi gereken seçmen kitlesine indirgeyen, bunu yaparken bile 6’lı Masalarda Kürtlerin partisinin göz önünde olmaması gerektiğini düşünen bir yaklaşımdan söz ediyoruz. İmamoğlu tutuklandığında, ısrarla, neden ‘Kürtler tepki göstermiyor’ dedikodusunu yayan ama miting otobüsünden Ümit Özdağ’ın mektubunun okunmasına beis görmeyen bir kurnazlıkla karşı karşıyayız.

Entelektüel tartışmasında bu kurnazlık, sadece kendisini bu ‘otoriter sertlik devam ederken barış mı olur’ diye formüle etmiyor. Alttan altta, otoriter bir rejimle müzakere etmenin bu iktidar blokunun uygulamalarının suç ortaklığı anlamına geldiği ima ediyor. Birdenbire kendimizi, (eski) CHP’li belediyelere kayyım atanmasının sorumlusu olan Kürtler formülüyle baş başa buluyoruz. Bu formülün önceki versiyonu, örneğin, HDP’nin bağımsız parti olarak seçime katılmaya karar verdiği 2015 seçimlerindeki versiyonu, Kürtlerin Erdoğan’la anlaşıp ona başkanlığa giden yolu altın tepside sunacağıydı. İlginç olan, HDP vekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına “Anayasaya aykırı ama evet” diyenler, otoriter sert müdahalenin kilidinin açılmasında iktidara yardım edenler, hiç sıkılmadan, insan içine çıkacak cesareti bulmakla kalmayıp üstüne bir de bu baskı dalgasından anormal boyutlarda etkilenen HDP’yi, DEM’i ve Kürtlerin mücadelesini, stratejilerini, taktiklerini suçlayabiliyor. Bazı arkadaşlarımız kullanınca kızıyor, kullanmayalım ama bunun literatürde bir adı var! Her seçimde Kürtlerin oyunun yönünü, iktidara karşı Kürtlerin nasıl mücadele edeceğini yönünü tayin etme cüretini gösterenlere, en sonunda Tuncer Bakırhan en sonunda “biz CHP seçmeni değiliz” yanıtını vermek zorunda kalmıştı.

Müzakere masasında yalnızlık

Bir halkın en temel haklarına sahip olmak, kendisini, varlığını korumak için girdiği bir müzakere sürecini desteklememek için elinden geleni yapanlar, böyle bir müzakere sürecini, demokratik ilişkilerin kurulmasına erteleyenler yeni çözüm sürecinin otoriter rejimle ve demokrasiyle ilişkisini hiç anlamamışlar demektir. Şebnem Oğuz’un haklı bir şekilde dile getirdiği gibi sürece entelektüel destek ya da entelektüellerin desteğinden kast edilen, Kürtler ne derse “tamam” diyen bir yaklaşım olmadı hiçbir zaman. Ama “demokrasi olmadan barış olmaz” sığlığı da bir yandan sıktı bir yandan da çok entelektüel bir argüman sayılmaz. Sürecin eksikleri, neler yapılırsa daha büyük kazanımlar elde edilebileceği, Çerçeve Yasa’nın nasıl aşılabileceği, gelişmelerin sadece örgütün silahsızlanması boyutuna sıkıştırılmasının neden aslında bir tür çözümsüzlük olduğu, müzakere masasında hangi argümanların daha kuvvetle dile getirilmesi gerektiği, DEM Parti heyetinin, İmralı’nın nerelerde eksikler yaptığı ve bunları aşmak için neler yapılabileceği gibi özünde müzakere masasında Kürtlerin elini güçlendirecek tartışmalar yapılmadı. Sürecin bir ucunda AKP’nin ve Erdoğan’ın olması nedeniyle, gelişmelerin nihai sonucunun, bir kez daha, Erdoğan’ı yeni bir anayasa ile sonsuza kadar başkan yapmak olduğu fikriyle panik halde müzakere sürecini, Çerçeve Yasa’yı karalamakla meşguller.

Otoriterizmin sorumlusu Kürtler değil

Kürt halkı otoriter gelişmelerin sorumlusu değildir. Müzakere süreci otoriter eğilimin destek tahtası değildir. Otoriter rejim, bir önceki çözüm sürecinin buzdolabına kaldırılmasıyla, HDP’nin aldığı yüzde 13 oyun devlet tarafından hazmedilmemesiyle, Gezi direnişinin yarattığı panik duygusuyla, Sisi darbesinin Mısır’da politik atmosferi zehirlemesiyle,15 Temmuz darbe girişimine karşı üretilen reflekslerin toplamıyla, muhalefetin içine hapsolduğu ulusalcı çerçeveyle, darbeci gelenek iflas ettiğinde ne yapacağını bilemeyen orducu muhalefetin çapsızlığıyla, 6’lı Masa’nın ödlekliğiyle, “Ekmek için Ekmeleddin” ile, Muharrem İnce’den, Mustafa Sarıgül’den ve en son Kemal Kılıçdaroğlu’ndan kurtarıcı yaratmaya çalışan siyasal eğilimle, seçime bağımsız giren HDP’nin aldığı yüzde 13 oyla açılan ağızlarını hala kapatamayan ulusalcıların Kürtlerin mücadelesiyle yan yana gelmemek için ürettiği barikatlarla, Kışanak, Yüksekdağ, Tuncel ve Demirtaş gibi siyasilerin tutuklanması karşısında “inşa edilen sessizlikle”, sorunların çözümünün seçime endeksli parlamenter bir perspektif olduğu konusunda oluşturulan mutabakatla, göçmen düşmanlığına ve ırkçılığa karşı bırakalım ses çıkartmayı, AKP’den kurtulmak için seçim ittifaklarına kapıyı aralamakla inşa edildi. Kürtler, otoriter rejimin mağdurudur. Üstelik Kürtleri otoriter rejimin işbirlikçisi gibi gösterenlerin ortaklığını gizlemek için kullanışlı bir milliyetçi yalanlar serisinin hedefindeler.

Otoriter rejim-müzakere ve mücadele

Otoriter rejim sürerken, müzakere süreci devam edebilir. Ediyor da. Çözüm süreci ve demokrasi arasında elbette bir ilişki var. Bu başlangıçta doğrudan bir ilişki gibi görünmese de birbirini şiddetle etkileyen bir mimari olarak görülmelidir. Otoriter rejim süregiderken, çözüm süreci diye bir hamle ilan edilmemiş olabilir. On binlerce insanın öleceği bir çatışma süreci derinleşmeye başlamış olabilir. Türkiye Suriye’de Kürt güçleriyle kanlı bir çatışmayı inşa edebilir. İran’da Kürtler rejim karşıtlığı kartıyla ABD işgalini Mollaları devirmek için kullanabilir ve bölgede Öcalan’ın tabiriyle 500 binlik bir ordu haline gelebilir, tüm bölge kan gölüne dönebilir. Kürtlerin ağır kayıplar vereceği ve ırkçılığın silahlı bir reaksiyon hareketi halinde örgütlenebileceği bir keşmekeşin içine savrulabilir, demokrasinin her bir kırıntısı şimdiki halimizle kıyaslanamayacak ölçüde gasp edilebilirdi. Bu, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” değildir. Bahçeli gibi birisinin Abdullah Öcalan’a kurucu önder diye seslenmesinin ve umut hakkından söz etmesinin nedeni, devletin altından kalkmakta zorlanacağı küresel bir çatışma sürecinin Türkiye’de temel fay hatlarını oynatmasındansa çözüm sürecinin başlamasını yeğlemesidir. Kürtler açısından ise bölgedeki güç dengeleri arasında sonu belirsiz bir kıyım süreciyle muhatap olmak yerine temel demokratik haklarını kazanabilecekleri bir siyasal zeminin inşa edilmesidir. Bu süreci devlet “Terörsüz Türkiye, Kürtler ise “Barış ve demokratik toplum” süreci olarak kodladılar. Sürecin PKK silahsızlandığında sona erip ermeyeceğini belirleyecek olan da silah meselesi çözüldükten sonra hangi adımların atılacağını tayin edecek olan da mücadeledir. Kürtler, otoriter bir iktidarla müzakere ettiklerini biliyorlar. Bilmediklerini düşünmek için gerçekten başka bir gezegende yaşıyor olmak lazım.

Otoriter bir rejim, çatışma çözümü adı verilen bir süreci bir yere kadar idare edebilir. Önemli aşamalar da kaydedebilir. Ama bu ‘bir yere kadar’ çok önemli bir sınırı ifade ediyor. Çerçeve Yasa, esas olarak örgüt-silahsızlanma bağlantısı üzerinden ilerliyor. İktidar, burada frene basıp bundan sonra başka adım atmayacağız ya da şimdi şu kadar adım atılması yeterli de diyebilir. Elbette bu iktidar, yeni çözüm sürecini bir Türk barışı olarak kodlamayı ve silahların bırakılması ile sınırlamaya gönülden arzuluyordur. Neyse ki iktidarın tek başına sürdürdüğü bir süreçle karşı karşıya değiliz. İktidar yavaş yavaş, çözüm sürecini kendi siyasi çıkarları açısından yeterli gördüğü anda frenleyeceği alana yaklaşıyor. ‘Bir yere kadar’ dediğimiz noktaya gelmek üzere. Bu yerden sonra sürecin nasıl ilerleyeceğini belirleyecek olan otoriter özlemleriyle yanıp tutuşan iktidar mı olacak yoksa ödediği olağanüstü bedellerle Kürt halkı mı olacak, buna karar verecek olan mücadeledir.

Buna rağmen, otoriter rejimin surlarında gedik açan iki öğeden birisi yeni çözüm süreci oldu. Çölde bir vaha gibi, mecliste kurulan çözüm sürecinin işleyişi ve hazırladığı raporun 6 ve 7. bölümleri, son yılın siyasal güzergahından bambaşka bir ihtimalin varlığını gündeme getirdi. Öcalan gelişmeyi, “şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyasete ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücünü” kanıtladığını söyleyerek ele almıştı. Raporun özellikle 7. bölümünde hasta tutsaklarla, Terörle Mücadele Kanunu’yla, toplantı ve gösteri hakkıyla ve şiddet içermeyen fillerin terör suçu sayılamayacağı ile ilgili ve elbette düşünce özgürlüğü ile ilgili oldukça önemli bir çerçeve yer alıyordu.

Bir diğer dinamik ise 19 Mart’ta İmamoğlu’nun tutuklanmasına tepki olarak başlayan dev eylemlilik sürecidir.

Bu iki dinamik yan yana gelmek zorunda. Çözüm sürecinin demokratik alanları geliştirerek ilerlemesi için bu çok önemli. İktidarın silahsızlanmayı yeterli çizgi olarak görmesini engellemek için de bu çok önemli. Meclis Komisyonunun 6 ve 7. maddeleri sayesinde iktidarın zirvelerinden demokrasi adına uzun zamandan beri ilk açıklamalar gelmek zorunda kaldı. Bu süreç şimdi Çerçeve Yasa’nın ardından, yasayı uzun bir yolun başlangıç noktası olarak görerek mi ilerleyecek yoksa silahsızlanma tamamlanıp küçük adımlarla mı yetinilecek? Bu da önümüzdeki günlerde tayin edilecek. Çözüm sürecinin bir kutbunda sadece bir örgüt yok. Dört bölgede yaşayan Kürtlerin, milyonların gözü kulağı da sürecin nereye doğru evrileceğine odaklanmış vaziyette. Çerçeve Yasa’nın oylamasında Yeni Parti’nin verdiği demokrasi görünümlü sağcı berbat sınav, otoriter bir iktidarla müzakere sürecini sürdürdüğü için şimşekleri üzerine çeken Kürtlerin ne kadar doğru bir tutum içinde olduğunu da kanıtladı. Bir iktidar değişikliğinde olur da iktidar olursa Yeni Parti içinde ulusalcı sosyal medya haykırışlarını ciddiye alan ve Çerçeve Yasa’ya karşı çıkan 54 hayırcı vekile demokrasi adına kim neden güvensin ki.

İster entelektüel olsun ister olmasın herkesin önünde üç olasılık var: “Hem otoriter rejimi inşa ederim hem de sınırlı bir Türk barışı olarak kodlayıp süreci tamamlarım” diyebilirsiniz. İktidardan yanasınızdır.

Otoriter rejime karşı kıran kırana mücadele etmeye çalışırım ama çözüm sürecine asla taviz vermem, gereken düzeyde karşı çıkarım” diyebilirsiniz. Ümit Özdağ, İYİP ya da ulusalcılardan yanasınızdır.

Ya da Kürtler ve bizim gibi “Sürecin kalıcı bir barışa evrilmesi için mücadeleyle otoriter rejime karşı mücadeleyi birlikte inşa etmeye çalışırım” diyebilirsiniz. “Entelektüeller”i çözüm süreci karşıtlığıyla anketlere göre oylarını yüzde 8’lere çıkartan İYİP’e dikkat kesilseler daha iyi olacak.

i Yazı boyunca “entelektüeller”i sadece adı öyle geçtiği için kullandım. Barış Akademisyenleri içinde zaman zaman bu tartışma alevlendi. Barış Akademisyenleri içinde muhtemelen sürece karşı çıkan da var sürecin kalıcı bir barışa evrilmesi için çabalayan da. Ortak bir program etrafında birleşmiş bir Entelektüeller Partisi’nin söz konusu olmadığını her biri bağımsız tutum alan ve son 10 yıldır büyük sıkıntılar çeken sayısız insandan söz ettiğimizi bilmekte fayda var.

son yazıları

Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi - II
Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi
‘Yetmez ama Evet’ten Çerçeve Yasa’ya: Çılgın ulusalcılar her şeye karşı

ilginizi çekebilir

AFP__20250604__499G9G2__v1__HighRes__ComboUsUkraineRussiaConflictDiplomacyTrumpPutin-1754570192
Alex Callinicos: Trump, İran savaşı yüzünden itibar kaybetmekten korkuyor
28_07_2025_Umm_al_Kheir_03_cropped
Batı Şeria: Yerleşimcilerin saldırıları artarken Filistinliler hayatlarından endişe duyuyor
Aftermath of devastating flash floods and mudslides in Nepal
Nepal’deki seller dünyanın öteki ucundaymış gibi görünüyor, ama yanılmayın, iklim çöküşü hepimizi etkileyecek