17 Haziran 2021’de İzmir HDP binasına yapılan silahlı saldırıda öldürülen Deniz Poyraz’ın anısına.
Önceki yazıda, DEM Parti heyetinden Faik Özgür Erol’un entelektüellerin çözüm sürecine destek vermediği yönündeki hayıflanmasının, sanki adrese teslim bir mektup gibi bir dizi “entelektüelin” süreci neden desteklemedikleri yönünde isyankâr açıklamalar yapmalarına neden olduğunun altını çizmeye çalışmıştım. Olağan ulusalcı şüpheliler şimdi entelektüel bir destek bulmanın coşkun ruh hali içindeler. Süreci neden desteklemedikleri konusunda, öncelikle sürecin kapalı kapılar ardında ilerlemesini asli gerekçelerden biri olarak öne çıkarıyorlar. İlk yazıda, bunun net bir bahane olduğunu, 2013-15 çözüm sürecinin şeffaf yapısının da “entelektüeller” tarafından desteklenmediğini; özellikle “Demokrasi olmadan barış olmaz” vurgusunun destek vermek bir yana, köstek olmak için üretilen bir perspektif olarak öne çıktığını belirtmiştim. Demokrasi olmadan çözüm olmaz demek, demokrasi gelene kadar çözüm meselesine ilgi göstermeyiz demektir.
“Akademi bu haldeyken”
“AKP ile bu işler olmaz” da bu perspektifin farklı bir şekilde ifade edilmesi anlamına geliyor. Bu yazı, sürece destek vermesi beklenen okumuş yazmışların ikinci temel gerekçesiyle alakadar olacak. Bu yaklaşım özetle şunu söylüyor: “Otoriterleşme dalgasını görmüyor musunuz? Oy verdiğimiz siyasiler, belediye başkanları, esprilerinden hoşlandığımız komedyenler hapisteyken sürece entelektüel katkı vermek içimizden gelmiyor. (Bazıları barış imzacısı olduğu için üniversitesinden atılıp inşaat işçiliği yaparken…)”
Özellikle barış imzacıları daha çok didiklendi. Ne acılar çeken akademisyenlerin bu süreci ya da çerçeve yasayı desteklemesini nasıl bekleriz? Üniversite mi bıraktı ortalıkta AKP, okul mu akademisyen mi kaldı?
İlk bakışta çok haklı görünüyor bu çıkışlar. Okulda ders veren, yaşamını bu rutin içinde inşa eden, hayatını böyle kazanan 406 barış akademisyeni vardı. Bir gece ansızın işlerine son verildi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı, yani barışı savunduğu için bildikleri yaşam şekli bir kararnameyle sona erdirilen insanlar. Aralarında inşaat işçiliği yapmak zorunda olan da var, müzik yaparak ayakta kalmaya çalışan da. Dr. Mehmet Fatih Tıraş gibi başvurduğu diğer üniversitelere kabul edilmeyip işsiz kalan ve intihar eden bir akademisyen de var.
Otoriter saldırıları görmüyor musunuz?
Sadece akademisyenler de değil; daha bu yazı yazılırken gece yarısı Doruk Madencilik işçileri yeniden gözaltına alındılar.
Defalarca grev yasaklandı.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı.
CHP’lilere yönelik görülmemiş bir baskı politikası inşa edildi. Dünyanın en büyük metropollerinden İstanbul’un milyonlarca oy alan belediye başkanı tutuklandı.
“Aile Yılı” ilan edildi ve LGBTİ+’ların yaşamı cehenneme çevrilmeye çalışılıyor.
Evet, böyle oldu. Ve evet, CHP’ye yönelik, sonunda yeni Parti’nin kurulmasına yol açan baskı süreci eşine pek sık rastladığımız bir devlet uygulaması değil. Burada kritik olan, “pek sık rastladığımız” bir uygulama olmaması. Bu, zaman zaman rastladığımız, önceden benzerine, hatta çok daha ağırına tanık ya da muhatap olduğumuz bir şiddet politikasının bir ilk olmadığını da ifade eder.
Acıları yarıştırmak doğru değil ama
Elbette acıları yarıştırmak doğru değil ama 406 barış akademisyeninin çektiği ıstıraptan yola çıkarak yeni çözüm sürecine destek verilmesinin önündeki engelleri teker teker saymaya başlayınca birileri, bazılarımız da bir halkın varlığının inkârının ne anlama geldiğini anlatmak zorunda. Anadilini konuşma, anadilinde eğitim alma özgürlüğü, bu özgürlüğe sahip olanlar tarafından çok önemsenmeyebilir. Ama anadilini konuşmaya çalıştığı için işkence gören, öldürülen, her yönden kuşatılan, varlığı inkâr edilen, imha edilmeye çalışılan bir halka dert anlatmak için başlanacak cümleler arasında barış için imza verenlerin işten atılması yer alamaz.
Acıları, sıkıntıları, antidemokratik baskılardan kimin payına hangi şiddet sarmalının düştüğünü elbette yarıştırmayacağız. Bu sadece verimsiz bir tartışma değil; kazananı baştan belli olan bir tartışma olduğu için ne yazık ki.
Önce Esat Oktay Yıldıran’ın iç güvenlik komutanı olarak görev yaptığı, 1980 darbesinden sonra akılalmaz işkencelerle ünlenen Diyarbakır Cezaevi’ne bakabiliriz. En az 30 kişi işkenceden öldü bu cezaevinde. İsteyenler bu cezaevinde gördüğü akılalmaz işkenceleri Ahmet Türk’e sorabilir. İsteyenler ise Gültan Kışanak’ın şu sözlerine kulak kesilebilir:
Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran vardı… Bir gün bizim kadınlar koğuşuna girdi… Herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım… Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye, sırf bu gerekçeyle beni köpeği Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği, pislik içinde, küçücük bir kulübeydi bu… Bir gün değil, iki gün değil, bir ay değil, iki ay değil, tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor olduğu o kulübede bana her gün dayak attılar, her gün işkence yaptılar.
Acının ne olduğunu görmek için, her hafta kaybedilen eşlerini, evlatlarını arayan Cumartesi Anneleri’ne bakılabilir. Faili Meçhul kavramının ne anlama geldiği araştırılabilir. Zaman zaman gündeme gelen ama 1990 ve sonrasında doğanların ne olduğunu hatırlayamayacağı ‘Beyaz Toros’ların ne anlama geldiği araştırılabilir. 1990’lı yıllarda resmî ve gayriresmî verilere göre 17 bin kişi terörle mücadele adı altında evlerinden alındı, gözaltında kaybedildi veya sokakta vuruldu. Musa Anter’i çoğumuz saygıyla anıyoruz. Kürt gazeteci ve yazar. Katledildi. Özgür Gündem, Kürtlerin kanıyla canıyla yayınladığı gazete binası 1990’larda Ankara’da bombalı saldırıyla imha edildi. Faili meçhulleri duymayanlar, asit kuyularını da duymamış olabilirler. Peki HEP’i hatırlayan var mı? 1990’da kuruldu, 1993 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Ardından ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP kapatıldı ya da haklarında kapatma davası sürerken başka partiler kurulup ona geçildi. Tıpkı yüzde 13 oy alan HDP’nin kapatma davası sürerken DEM Parti’nin kurulması gibi. Ya kayyum politikaları? 2016 ile 2024 yılları arasında DEM Parti geleneğindeki siyasi parti ve adaylara oy veren kitlelerin, yani Kürtlerin seçtiği 144 belediyeye kayyum atandı. Bianet’teki bir yazı sadece 1991-2000 yılları arasında Newroz kutlamalarında 125 kişinin öldürüldüğünü gösteriyor.
2015-2016 yıllarında “Hendek olayları” olarak adlandırılan hadiselere iktidar, “Hendek Operasyonları” adını verdiği bir harekâtla yanıt verdi. Resmî açıklamalara göre 4.571 PKK’li öldürüldü. Aynı kaynaklara göre 249 ila 793 arasında güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) çatışmalar ve sokağa çıkma yasaklarının olduğu günlerde en az 310 sivilin öldürüldüğünü gösteriyor.
İçinden geçtiğimiz süreç ve Kürt meselesi olarak adlandırdığımız, çözümü için hep birlikte üstümüzü başımızı paralamamız gereken müzakere dinamiğinin arkası; akılalmaz, ne yazık ki hızla unutulmuş, unutulmakla kalmayıp hafızalardan silinmeye çalışılan ve izleri hâlâ tüm canlılığıyla yaşayan kuşakları belirleyen tarihsel bir ezilme ilişkisine dairdir. HDP’nin 80 vekil çıkarıp yüzde 13,1 oy aldığı 7 Haziran seçimlerinden iki gün önce Diyarbakır mitinginde bombalı saldırı gerçekleşti ve 400’den fazla insan yaralandı, 5 kişi de hayatını kaybetti. 7 Haziran seçimlerinden önce başlayan ve kasım ayında yenilenen seçimlere kadar olan sürede, HDP’nin Genel Merkezi’nin yakılması da dâhil 400’den fazla saldırı gerçekleşti Kürt siyasi hareketine ya da Ankara Garı’nda 10 Ekim’de olduğu gibi Kürtlerle dayanışanlara.
Kesin verileri bilmemekle beraber; sadece Çerçeve Yasa’dan faydalanacak insan sayısı, 7 bine yakın dağdaki PKK üyesi, 5 bine yakın mahkûm, sürgünde yaşayan yaklaşık 100 bin kişi, davalar, soruşturmalar ve gizli soruşturmalardan etkilenen on binlerce insanın etkilendiği bir çerçeve yasa etrafında süren entelektüel tartışmaya verilen yanıtlar utanç verici.
Maruz kaldığımız baskı Kürtlerin özgürlüğünü desteklemeye engel değil
Tamam, çok acılar çekiyoruz biz Batı’da yaşayanlar; hepimizi nefessiz bırakan otoriter şok dalgaları altında ciğerlerimiz patlamak üzere. Ama bu otoriter şok dalgalarının antrenman yaptığı, sonra gerçek sahada deneyim kazanıp pazularını güçlendirdiği alan Kürt meselesi oldu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklanabildiği için hapiste şu anda.
Bu entelektüel tartışmada, “Tamam desteklemiyoruz ama sor bir, neden desteklemiyoruz” diyenler; sadece Zonguldak Alaplı’ya çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçiye 24 Ağustos’ta yapılan saldırıya dikkat kesilmeliler. İmralı da DEM Parti sözcüleri de Batı’daki demokrasi mücadelesine arkasını dönmemişken ve sık sık yan yana demokrasi mücadelesinin öneminden söz ederken, otoriter politikaların canımızı ne kadar yaktığı şikâyetinden yola çıkıp yeni çözüm sürecine ve Çerçeve Yasa’ya karşı tutum almak, Kürt halkına, Kürtlerin tanınma ve özgürlük mücadelesine bakıştaki kibirle açıklanabilir ancak.
Bu yazıda otoriter şok dalgaları bahanesinin arka planını tartışmaya çalışacaktım. Önümüzdeki yazıda bu tartışmayı sürdürmekte fayda var.
