Çerçeve yasanın eşiğinde çözüm süreci

Yeni çözüm süreci adını verdiğimiz gelişme tarihsel kırılma noktalarından birisinin eşiğinde duruyor.

Çözüm sürecinin silahların bırakılması ve yakılması olarak kodlanan hamlenin yıldönümünde, demokratik kanalların açılması ve barışın toplumsallaşması yönündeki tartışmalar yeniden hız kazandı. Öte yandan Meclis’in tatile girme takviminin işlemesi gerilimi iyice tırmandırıyor. En başından beri yeni çözüm sürecinin, sadece devlet ile Kürt hareketi arasında yasal bir zeminin aranmasından ibaret olmadığını; aynı zamanda solun, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin sokaktaki kader birliğini yeniden inşa etmek anlamına geldiğinin altını çiziyoruz. 

Barış iradesinin arkasında Kürt hareketinin her düzeyde çok net bir şekilde durduğu ve Kürtlerin, sürecin sabote edilmeyeceği yönündeki eğilim net bir şekilde ortadadır. Gazeteci Ruşen Çakır’ın Duran Kalkan’la yaptığı röportaj bunu gösteriyor. Kalkan, röportajda “Bir de 2015’ten bu yana yaşanan bir süreç var, savaş gerçeği. O da yeni şeyler ortaya çıkardı. Yani önceki gibi değil. Hem kendi savaşımızla bir noktaya geldik. ‘Artık nereye kadar?’ sorusu gündeme geldi. Bu nereye gidecek? Yani bir çözüm gerekli buna. Her şey savaşla çözülmez. Savaş açığa çıkarır, çoğu zaman siyaset çözer. Dolayısıyla hem çözümün zamanı hem de siyasetin zamanı geldi.” diyor. 

Oyalama ya da oyalanma zamanı değil

Ancak iktidarın somut adımlar atmak yerine süreci zamana yayması ve oyalama taktiklerine başvurması, geleceğe yönelik haklı kaygıları beraberinde getiriyor. Siyaseti sadece “silahsızlanma” parantezine sıkıştıran, meselenin özündeki kök ve tarihsel demokrasi noksanlığını görmezden gelen yaklaşımların toplumsal bir karşılığı bulunmuyor. Sürecin ihtiyaç duyduğu adım; suçlu-suçsuz ayrımının ötesine geçerek, Kürt siyasi aktörlerinin özgürce siyaset yapabilme hakkının tanınması ve gerçek müzakere koşullarının yasal güvenceye kavuşturulmasıdır. Meclis kapanmadan önce gündeme gelmesi beklenen çerçeve yasa, bu anlamda nihai bir çözüm değil, yalnızca makul bir başlangıç seviyesi olarak kabul edilmelidir. Şimdi tüm Kürt halkı ve sol, çerçeve yasanın hangi kapsamla ve ne zaman Meclis’e geleceğine odaklanmış durumda haklı olarak.

Çözüm süreci ve çerçeve yasa tartışmalarına Kürt halkının bugüne kadar kimlik ve demokrasi haklarını pazarlıklarla değil, tavizsiz bir mücadeleyle kazandığını ve anti-demokratik hukuki, politik ve askeri uygulamalara rağmen bu yürüyüşünü sürdürmekte kararlı olduğunu görerek bakmak, Batı’da yaşayanlar açısından bir zorunluluk. Müzakere, mücadelenin bir biçimi halini aldı ve Kürtler bu müzakere sürecinde tıpkı mücadele sürecinde de olduğu gibi yalnız bırakılıyor.

Bu yalnızlık; genellikle sadece parlamenter pazarlıklar dışında solun çok küçük kesimlerinin Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkının birleşik mücadelesini önemsediği, geri kalan geniş kesimlerin ise sosyal şovenizmin ve hamaset dolu sol milliyetçiliğin kibirli yaklaşımı tarafından derinleştiriliyor. Kürt halkının çözüm masasında yalnız kalması, sayısız sağcı ve saldırgan yaklaşımın politik basıncının doğrudan DEM Parti’nin üzerine boca edilmesi anlamına geliyor. 

DEM Parti biraz da bu nedenle, daha önce örneğini görmediğimiz bir iç tartışmayla kongre sürecine hazırlanıyor. Gelişmelerin katmanları, partinin kendi içinde çok katmanlı bir politik tartışmayla yüzleşmesine neden oluyor. 

Kürt halkına destek bir pratik meselesidir

Parti kurullarında ve tabanda kendini hissettiren bu kriz üç temel eksende yaşanıyor gibi görünüyor: İlk olarak, binlerce toplantıyla taban barış sürecine ikna edilmeye çalışılırken, “Biz bu işten ne kazanıyoruz?” sorusunu soran pragmatik bir eğilim varlık gösteriyor. İkinci tartışma, örgütün tarihsel köklerinden ve cezaevlerinden gelen, harekete doğrudan emek vermiş kadroların geri dönüşüyle yaşanıyor. Bu durum, demokratik siyaset alanında doğal bir otorite ağırlığı ve rollerin yeniden dağıtılması sancısını beraberinde getiriyor. Üçüncü ve belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken konu ise, Türkiye soluyla kurulan ittifakların DEM Parti açısından giderek büyüyen bir tartışma konusu haline gelmekte olmasıdır. Bileşen hukuku adı verilen ilişkiler gerçek toplumsal kesimlerle organik bağlar kuramayan bileşenlerin ve dolayısıyla ittifak mantığının vitrinde kalmasına yol açıyor. 

Kürt halkının ve siyasi temsilcilerinin maruz kaldığı ve giderek yoğunlaşan basıncı uzaktan izlemekle yetinemeyiz. Yapılması gereken; kendi ayakları üzerinde duran kitlesel bir antikapitalist alternatifi inşa etmek ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinin ve mücadelenin müzakere şeklinde sürdüğü şimdiki evresinin Kürtler lehine sonuçlanması için fiilen yardımcı olmaktır.

Bunun için elbette öncelikli olarak ırkçılığa, milliyetçiliğe ve Kürt meselesini inkâr ve aşağılamayla ele alan siyasal eğilimlere barikat oluşturacak ve bu eğilimleri geriletecek bir mücadeleyi örgütlemek zorundayız. Sadece teorik bir destek değil, sadece “eleştirel ama koşulsuz destek” lafzını tekrarlamak değil, yapılması elzem olan, çözüm sürecinde Kürt halkının elini güçlendirecek, barış iradesine soluk aldıracak toplumsal bir ruh halini ve eylem birliğini adım adım inşa etmektir. Türkiye’nin yakın tarihi; DSİP gibi binlerce üyeye sahip olmayan örgütlerin savaş karşıtı platformlarla nasıl büyük kitlesel değişimler yarattığını, barışın sözcülüğünü nasıl üstlendiğini gösteren sayısız örnekle doludur.

Kürtler asla yalnız yürümemeliler

Bu konuda atılacak pratik her adım, Kürt siyasilerin yaşadığı tartışmaların altından çok rahat kalkmalarına yardımcı olmakla kalmayacak; aynı zamanda demokrasi mücadelesinin en yaşamsal önemdeki kritik bileşenlerinden birisi olarak işçi sınıfının mücadelesiyle birleşik bir mücadele platformunun örgütleyicisi olarak öne çıkmasına yardımcı olacaktır. 

Ruşen Çakır elbette sosyal şovenistler gibi yaklaşmıyor sürece Kandil’deki röportajda sorduğu şu soru, çok sayıda sosyal şovenistin aklındaki o sinsi önyargının tartışılmasını ve yanıtlanmasını sağladı yandan da. Soru şu: Türk kamuoyu diyelim. Hani size sempatik bakmayan hatta nefret eden kamuoyu bunun yalan olduğunu söylüyor. İnanmıyor. Yani oyun yapıyorlar (…) filan diyenler var. Bir de Kürt milliyetçileri dediğim kesimler var. Onlar da bir şekilde Öcalan’ın Kürtlere ihanet ettiğini söylüyor.” 

Bu, Kürt meselesinde çözüm dinamiği ne zaman devreye girse gündeme gelen bir oyunbozan argümanıdır. AKP ile barış olmaz ve Erdoğan’la barış olmaz gibi daha keskin ifadelerle de desteklenen bir argüman. Bir yandan da gücünü, özellikle CHP’lilere karşı tırmanan, düşünce ve ifade özgürlüğü alanında geniş kesimlere yönelen bir şiddet sarmalı halini alan otoriter baskıdan alan bir yaklaşım. “Ana muhalefete saldırı varken, Kürtler nasıl barış masasında oturur?” diye özetleyebiliriz bu sosyal şoven iddiayı. Binlerce Kürt siyasi hapse atılırken CHP’liler kendi gündemleri ile siyaset yapmaya devam edebilecekler ama Kürtler milyonlarca Kürdün düşlerini gerçeğe biraz daha yakınlaştıracak bir adımı atmak için CHP’ye yönelik saldırganlığın ve otoriter hamlelerin son bulmasını bekleyecek. 

Bu, Kürt halkının barış mücadelesi ile geniş kitlelerin hak ve özgürlük arayışını somut sorunlar etrafında, kararlı kampanyalarla birleştirebilmek için değil, Kürt halkı ile Batı’da özgürlük ve demokrasi mücadelesi sürdürenlerin arasına aşılmaz duvarlar örmek için parlatılan bir yaklaşımdır. 

Barışın, sadece müzakere masalarında var edilen hukuki bir metin olmadığını, sokakta, fabrikada ve mahallede örülen toplumsal bir mücadelenin somut bir ifadesi olacağını bilerek, hem otoriter yönelimlere ve baskıya karşı çıkmak hem de Kürt halkının çözüm masasında elinin güçlenmesi için mücadele etmek zorundayız.

Batı’daki yoksullarla Kürt halkının en yoksullarının bir araya gelmesi için çabalayacağız.

son yazıları

Çözüm süreci somut adımları bekliyor
Mutlak butlana karşı mutlak direniş
Anadili Kürtçe olan aday meselesi

ilginizi çekebilir

photo_5967752918179974570_y
Dalga - Kadınların kolektif sesi
336299
NATO’nun savaş ve suç örgütü olduğunu gösteren zirve
CNT-militants-Barcelona-July-1936-modified
İspanya İç Savaşı'nın 90. yıl dönümünde: Stalinist halk cephesi politikasının çöküşü