(Seçtiklerimiz) Taziyeler ve komünal güç

Geride kalanlara düşen; omuzları çoğaltmak, barışı sağlamak ve demokratik bir toplum kurmak için örgütlü mücadeleyi daha da güçlendirmektir.

Elias Canetti’nin 1960’ta yayımlanan, yaklaşık 30 yıllık bir düşünsel uğraşın ürünü ‘Kitle ve İktidar’ kitabı, insanın yalnızca başka insanlarla bir araya geldiğinde geçirdiği dönüşümün değil, doğayla kurduğu ilişkinin de izini sürer. Ateşin yayılışında, denizin dalgalarında, ormanda, sürüde; insanın doğanın hareketlerinde kendisini, kendi hareketlerinde de doğanın kadim dilini nasıl yeniden ürettiğine bakar.

Canetti, “İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur” diye başlar kitabının ilk satırında. Buradaki korku, bilinen anlamda korkuya ve karanlık bir ormana girerken duyulan ürküntüye de benzeyebilir. Gündelik hayatında insan, kendi sınırlarını belirlediği ilişkiler kurarak sosyal varlığını sürdürür. Kendisi ile başkaları, yani tanımadığı insanlar arasına bedeni, evi, mülkiyeti, toplumsal konumu ve kimliğiyle mesafe koyar. Kalabalıkta bu mesafenin niteliği değişmeye başlar. Normal koşullarda kaçınılan temas, artık korkulacak ya da ürkülecek bir şey olmaktan çıkabilir.

Canetti, kitabında bu dönüşümü “deşarj” kavramıyla anlatır. Deşarj anında insanlar, toplumsal konumlarının, mülkiyetlerinin, farklılıklarının ve aralarındaki mesafelerin yükünden bir anlığına kurtulmuş hissederler. Kitleyi gerçek anlamda kitle yapan da bu eşitlik duygusudur, ancak bu eşitlik kalıcı değildir. An dağıldığında insanlar eski konumlarına, mesafelerine ve ilişkilerine dönebilirler. Mesela günümüzde stadyumları dolduran on binlerce insanın, maç bittiğinde dağılıp kendi hayatlarına dönmesi gibi.

Tam da bu yüzden bir araya gelmek ile birlikte kalabilmek arasında önemli bir fark vardır. Bir meydanı 100 bin insan doldurabilir. Aynı anda aynı sloganları haykırabilir, aynı öfkeyi ya da aynı coşkuyu birlikte yaşayabilir. Ertesi gün ise o 100 bin kişi yeniden birbirinden kopuk 100 bin ayrı kişiye dönüşebilir ama örgütlü mücadele, birlikte yaşanılan anı zamana taşır; ona süreklilik kazandırır.

Yas tutmak da insanların yaşamında kişisel bir deneyim olarak başlar. Bazı kayıplar ise bir insanın hayatında açılan boşlukla sınırlı kalmaz; bir ailenin, bir topluluğun, bazen bir halkın hafızasına yerleşir, halkın mücadelesiyle birlikte var olmaya devam eder. Böyle zamanlarda yalnızca acı paylaşılmaz. Yas; hatırlamaya, aidiyete, sorumluluğa ve giderek geleceğin nasıl kurulacağına ilişkin bir meseleye dönüşür. Örgütlü toplum demek, salt bir insanın yalnızca bir diğer insanın yanına eklenmesi demek değildir. Onun hafızasına, cesaretine ve direnme gücüne de katılması demektir. Bu, mistik bir güç değildir; insanlar arasındaki ilişkinin yarattığı örgütlü güçtür. Bir kişinin söylemeye cesaret edemediğini, bin kişinin birlikte söyleyebilmesidir. Bir kişinin hafızasından silinebilecek bir anın, binlerce insanın kolektif hafızasında kuşaklar boyunca yaşamaya devam ettirilmesidir.

Son günlerde Amed’de, Gever’de, Cizîr’de, İstanbul’da, Adana’da ve farklı yerlerde kurulan taziyelerde gördüklerimiz, komünal gücün anlamını belki de en somut biçimde gösteren tarihsel anlardan biri oluyor. Gazeteci arkadaşlarımızın aktardığı haberlerde insanlar, taziye alanlarına geliyor, birbirlerine sarılıyor, birbirlerinin ellerini tutuyordu. Kimi anne, ikinci; kimi üçüncü çocuğunun kaybını yaşıyordu. Barış Anneleri, yalnızca kendi çocuklarının fotoğraflarının başında değildi; başka annelerin çocukları için de taziyeleri kabul ediyor, bir annenin yokluğunu başka bir annenin varlığı tamamlıyordu.

Barış Anneleri’nden Kudret Eryılmaz’ın taziyede söylediği, “Bizim el ele vermemiz ve birlik olmamız gerekiyor” sözünü yalnızca dayanışmaya ilişkin duygusal bir çağrı olarak görmemek gerek. Bu çağrı, acının tekil alandan çıkıp ortak bir sorumluluğa dönüşmesi çağrısıdır. Çok anlamlı ve büyük kıymete sahiptir. Barış Anneleri, “barış” sözcüğünü, acının dışından ve akademik dünyanın güvenli mesafesinden değil, acının içinden, tam merkezinden söylüyor. Çocuğunu kaybetmiş, mezarını, hatta bedeninden arta kalan kemiklerini dahi bulamamış; yıllarca “acaba ne zaman gelecek?” diye yolları gözlemiş, taziye kuramamış insanların, “barış” demesi ile çatışmayı uzaktan seyreden birinin barıştan söz etmesi aynı tarihsel ağırlığa sahip değildir.

Barış Annesi Tenzile Baydar, Meclis’teki seslenişinde “Gerilla annesi, asker annesi, polis annesi… Gelsinler bizim elimizi tutsunlar. Omuz omuza biz bu süreci yürütelim” diyordu. Asker ve polis annelerine uzatılan bu el, sembolik bir jest değildir. Yıllarca karşı karşıya getirilen acılar arasında başka bir birliktelik, başka bir bağ, başka bir ortak hafıza kurma çağrısıdır.

Yası birlikte kucakladığımız zaman, yasını tuttuğumuz değerler hafiflemez, aksine ağırlaşır ama o ağırlığı kaldırabilecek gücümüz bir aradayken düşündüğümüzden çok daha fazladır. Geride kalanlara düşen; omuzları çoğaltmak, barışı sağlamak ve demokratik bir toplum kurmak için örgütlü mücadeleyi daha da güçlendirmektir.

Selahattin Işıldak

(Yeni Özgür Politika)

son yazıları

ABD: Okul ders planlarını plastik şirketleri yazarsa
İran Kızılay’ı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden düğün saldırısını soruşturmasını istedi
Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi-III

ilginizi çekebilir

polymer-experiment (1)
ABD: Okul ders planlarını plastik şirketleri yazarsa
images (35)
İran Kızılay’ı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden düğün saldırısını soruşturmasını istedi
amedde-yasamini-yitirenler-icin-taziyeler-suruyor
Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi-III