Aile güvenliği ve müstehcenlik suçlaması özgürlükleri hedef alıyor

Hangi bedenin nasıl görüneceğine, nasıl sahneleneceğine, ne giyeceğine, neyin kabul edilebilir olduğuna müdahale ediliyor. Peki müstehcenlik nasıl ölçülüyor?

Son zamanlarda “müstehcenlik”, “hayasızca hareketler”, “çocuklarımızı, aile kurumunu ve toplum düzenini korumaya yönelik” gibi ifadeleri sıkça duyar olduk. “Aile kurumu ile toplum düzeni” ifadelerini gördüğümüzde genel olarak kadınların; “müstehcenlik”, “hayasızca hareketler”, “genel ahlak” gibi ifadeleri gördüğümüzde ise genel olarak LGBTİ+ların haklarına yönelik bir saldırı olacağını öngörmek çok zor değil. “Çocuklarımız” ise genel olarak herhangi bir nefret söylemi (örneğin LGBTİ+lara yönelik), yaşama hakkına engel (örneğin hayvan katliam yasasını meşrulaştırmak adına), kazanılmış haklara saldırı öncesinde kullanılan joker bir ifade gibi. 

“Ailem Güvende” adıyla 15 ilde gerçekleştirilen operasyonlarda 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığı duyuruldu. Adalet Bakanı Akın Gürlek, operasyonların çocukları, aile kurumunu ve toplum düzenini korumayı amaçladığını ifade ederken, yürütülen süreci Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ile 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi’yle doğrudan ilişkilendirdi. Dolayısıyla burada yalnızca bir adli soruşturmayla karşı karşıya değiliz; aynı zamanda bir güvenlik operasyonunun içine yerleştirilen daha geniş kapsamlı bir siyasal anlatıyla karşı karşıyayız. Aile, çocuk, nüfus, ahlak, cinsellik ve toplum düzeni, bu çerçeve içerisinde yeniden tanımlanırken, aynı anlatının farklı parçaları olarak birbirine eklemleniyor.

Ailem Güvende ismiyle sürdürülen baskı dalgası son birkaç yıldır müstehcenlik adı altında çokça kez bir şarkının, bir klibin, bir konserin veya bir dans gösterisinin savcılık soruşturmalarına konu olmasının üzerine geldi. 

Hatırlayalım; 

Eylül 2025’te Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştirdikleri konser performansları nedeniyle, Manifest üyelerine Aralık 2025’te “teşhir suretiyle hayasızca hareketlerde bulunma” suçlamasıyla 3 ay 22 gün hapis cezası verilmiş, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmişti, 

Eylül 2025’te “Perperişan” isimli şarkısının “genel ahlaka aykırı ve özellikle çocukların üstün yararını zedeleyecek nitelikte olduğu” suçlamasıyla yargılanan Mabel Matiz, Mayıs 2026’da beraat etmişti,

Ağustos 2026’da yine Mabel Matiz hakkında, “Ha Leylim” şarkısı savcılığın incelemesine konu oldu ve “müstehcenlik” suçu (!) kapsamında re’sen başlatılan soruşturma devam ediyor, 

Ağustos 2026’da Manifest grubunun menajeri Tolga Akış ise “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” gerekçesiyle tutuklanmıştı. 

Burada sanatçılar üzerinden, kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik, devlet eliyle bir müdahale olduğunu söylemek mümkün. Hangi bedenin nasıl görüneceğine, nasıl sahneleneceğine, ne giyeceğine, neyin kabul edilebilir olduğuna müdahale ediliyor. Peki müstehcenlik nasıl ölçülüyor? Kimin kriterleri baz alınıyor? Genel ahlakın sınırlarını kim, nasıl belirliyor? Milyonlarca insan farklı şeylerden hoşlanıyor, farklı dünya görüşlerine sahip ve aile, aşk, cinsellik gibi konularda birbirinden farklı düşüncelere sahip iken “müstehcenliği”, “muhafazakarlığı” ya da “açık saçıklığı” belirleyen kriter nedir? Kimin “görünür olabileceğine” kim nasıl karar verebilir?

12 Eylül gecesi itibarıyla yaşananlar, sanatçılar üzerinden başlayan bu sansür, müdahale ve korku çemberinin sadece sanatçıları hedef almadığını bize bir kere daha gösteriyor. Bakanın açıklamasının devamında, aşina olduğumuz “çocuklarımız, aile kurumu ve toplum düzenini korumaya yönelik çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz” açıklamasına yer verildi.

Ayrıca İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla Kaos GL, Velvele, 17 Mayıs Derneği, Pembe Hayat, SPoD, ÜniKuir ve Lambdaistanbul gibi kurumların web siteleri ve hak savunucularının sosyal medya hesaplarına yönelik de erişim engeli getirildi. 

Bu sansürden daha fazlasıdır, bu örgütlenme hakkına yönelik bir saldırıdır. 

Daha görünür/tanınır olan sanatçılar üzerinden uygulanan bu baskının sonucunda bir korku kültürü inşa edilmeye çalışılıyor. LGBTİ+ların varlığına ve kamusal görünürlüğüne, hem LGBTİ+ların hem de kadınların örgütlenmesine “müstehcenlik” gibi anlamı ve sınırları belirsiz, muğlak bir ifade ile müdahale edilmeye çalışılıyor. 

Bu vesileyle kadınlara nasıl giyineceğini, bedenlerini ne kadar gösterebileceğini (tabii söz konusu örneğin büyük bir markanın PR çalışmasıysa bir kadının vücudunun ne derece “açılıp saçıldığının” bir önemi olmuyor), nasıl davranmaları gerektiğini; LGBTİ+lara da kimliklerini kamusal alanda görünür kılamayacaklarını, kiminle ilişkilenebileceğini ya da aslında ilişkilenemeyeceğini söylemiş oluyor. Operasyonun adı bile bize bir şeyler söylüyor. “Ailem Güvende” operasyonunda LGBTİ+lara yönelik müdahale edilmesi, LGBTİ+ların aile olamayacaklarının mesajını da dolaylı olarak vermiş oluyor. Yani kendi tanımladıkları aile kavramı dışında başka bir aile biçimine yer olmadığını söylemiş oluyorlar. Kabul ettikleri tek aile biçimi bireyleri cis ve heteroseksüel olduğu, net sınırlarla çizilmiş toplumsal cinsiyet rollerinin ise kadın ve erkek tarafından sahiplenildiği aileler. 

Yetişkinlerin kendi bedenleri üzerinde özgürce, istedikleri gibi karar vermesine veya rızaya dayalı cinselliği kendi istedikleri şekilde yaşamasına yargı eliyle müdahale etmekte bir beis görmeyen devlet kurumları, her fırsatta koruduğunu belirttiği çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarında ise “rızası vardı”, “karşı çıkmadı”, “kendi isteğiyle gitti” gibi gerekçelerin tartışmaya açıldığı; failler açısından cezasızlık ya da son derece yetersiz cezalarla sonuçlanan kararların verildiği bir tablo ortaya çıkarıyor.

Çocukları korumak istiyorsak, çocukların istismar edilmesini engelleyen güvenli alanlar ve koruma mekanizmaları yaratılmalı, adil bir hukuk sistemi inşa edilmeli. 

Devletin kadın bedenini denetlemekte gösterdiği hızlı refleks, kadınları gerçek şiddetten korumakta aynı hızda işlemiyor. Yetişkin bir kadının sahnede nasıl dans ettiğine yönelik denetlemeyi hızlı bir şekilde hayata geçiren sistem, 6 yılı aşkın bir süredir kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku’nun davasında, (tesadüf olarak açıklanamayacak kadar çok sayıda) yükseklerden düşerek şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden kadınların ölümlerine ilişkin davalarda ve her gün işlenen kadın cinayetlerinde aynı soruşturma ve adalet refleksini göstermiyor. 

Kadınların ne giyeceklerinin, nasıl davranacaklarının söylendiği mekanizmalara değil, şiddetten uzak, özgürce yaşayabildikleri; LGBTİ+ların görünmez olmak zorunda kalmadan, eşit haklarla özgürce yaşayabildikleri bir toplumu inşa etmeye ihtiyacımız var.

Özel hayata müdahale ve sanata ya da sanatçıya yönelik sansür kabul edilemez. Kadınların ve LGBTİ+ların örgütlenme hakları engellenemez. 

son yazıları

Ev-aile-iş, kadınların sırtındaki yükler
Sormaktan vazgeçmeyeceğiz: Gülistan Doku nerede?
Sen yoksan, bir kişi eksiğiz

ilginizi çekebilir

925026-2115209188
Kürt meselesinde çatışmasızlık süreci: “Muhalefet izleyici olarak kalmamalı”
images (46)
Muhalefet sokakta birleşmeli
looksmaxxing
Looksmaxxing: Hepimizi inciten çevrimiçi bir alt kültür