Vizyon Belgesi, aileyi “milletimizin manevi dokusunu örüp geleceğini inşa eden en temel müessese” olarak tanımlayarak başlıyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de nüfus artış hızı ve doğurganlık seviyesinin endişe verici noktalara ulaştığından bahsediliyor ve bu durum “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendiriliyor. Dijital teknolojilerin aile yapısını olumsuz etkilediği vurgusunun yanı sıra doğurganlık hızının gerilemesi, evlenme yaşının yükselmesi, hiç evlenmeme oranının artması, hane halkı büyüklüğünün küçülmesi, boşanma oranlarındaki artış, kırsal alanlarda depopülasyon ve yaşlı nüfus oranındaki artış aşılması gereken bir tehdit olarak konumlanıp; doğurganlık hızının nüfusun yenilenme seviyesinin üzerine çıkarılmasının hedeflendiği belirtilmiş. Ayrıca doğurganlık, sadece ekonomik koşullarla açıklanabilecek bir olgu olarak değil, iş ve aile dengesindeki yapısal zorlukların da dahil olduğu çok katmanlı bir süreç olarak açıklanmış.
Aileyi yüceltmenin ekonomik nedenleri
Belge incelendiğinde ailenin sadece sosyal değil aynı zamanda ekonomik kalkınmanın da temel unsuru olarak konumlandırıldığını şu cümleden de anlayabiliyoruz: “Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 28. Bakanlar Konseyi’nde aile kurumunun güçlendirilmesi ve sağlıklı nüfus yapısının korunmasının uzun vadeli ekonomik kalkınmanın temel belirleyicileri arasında yer aldığı vurgusu ülkemiz önerisi ile Teşkilatın öncelikleri arasına alınmıştır.”
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından ise 1 Ocak 2026 tarihinde, resmi sitelerinden Katılım Öncesi Ekonomik Reform Programı (2026-2028) yayımlandı.
“Ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak üzere istikrarlı, sürdürülebilir, rekabetçi ve kapsayıcı büyümeyi tesis etmeye yönelik amaç ve öncelikleri” ortaya koyduğu belirtilen Ekonomik Reform Programı’nın (ERP) temel amacı “ekonomik dayanıklılığı koruyarak kalıcı refah artışına ve adil gelir dağılımına katkı sunacak şekilde fiyat istikrarının sağlanması, finansal istikrarın korunması ve ekonominin üretkenliğinin artırılması” olarak konumlandırılmış. Bu amaçla da hem makroekonomik ve finansal istikrarın güçlendirilmesi hem mali disiplinin korunması hem de enflasyonun tek haneye düşürülerek fiyat istikrarının sağlanması hedeflenmiş. Olumsuz gelişmelere karşın uygulanan sıkı para politikası ve mali disiplin çerçevesinde dezenflasyon (bu kavram enflasyon oranının düşüşü için kullanılmakta olup fiyatların düştüğü anlamına gelmemektedir) sürecinin devam ettiği belirtilmiş.
Programda yer alan şu cümleler önemli:
- “Kamu maliyesinde mali disiplin ilkesinden taviz verilmeyecek…”
- “Özel kesim tasarruflarında öngörülen artışla beraber mali disiplini güçlendirecek politikalarla kamu sektörünün de yurt içi tasarruf artış oranına katkı vermesi beklenmektedir.”
- “Mali disiplinin sağlanmasını teminen, kamu harcamaları rasyonelleştirilecek, harcamaların etkinliği artırılacak ve cari harcamalarda tasarruf sağlanacaktır.”
Bu üç madde bize devletin harcamalarını genişletmek yerine sınırlandırmayı tercih ettiğini; dezenflasyonun bir ayağının kamu maliyesi üzerinden yürütüldüğünü; personel giderleri, idari giderler, mal ve hizmet alımı gibi kalemleri bünyesinde barındıran cari harcamaların azaltılması yoluna giderek tasarruf sağlanmasının hedeflendiğini gösteriyor.
Programda yapısal reformlardan da bahsedilmiş ve bu reformlar üç ana başlık altında toplanmış. Bu yazıda üç ana başlıktan “beşerî sermaye ve sosyal politikalar” kısmı; nitelikli iş gücünün geliştirilmesi, eğitim-istihdam bağının güçlendirilmesi ve çalışma hayatının değişen rekabet koşullarının iyileştirilmesi gibi konulara değiniyor ve odağına özellikle kadınlar, gençler, engelliler ve kayıt dışı çalışanlar gibi iş gücüne katılımda güçlük yaşayan bireyleri alıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptığı açıklamalarda bu yapısal dönüşümlere sık sık vurgu yaparak programın temel hedeflerini uygulamaya devam edeceklerini, mali disiplinin korunacağını ve dezenflasyonun devam edeceğini belirtiyor.
Konu ile alakalı bahsetmem gereken bir çalışma daha var: Nisan 2026 tarihli yayınlanmış “İşgücü Piyasası ve Kadın İstihdamı Ekseninde Aile Dostu Politikalar”. Çalışma, Türkiye’de kadınların doğum sonrası işgücündeki konumunu, işe geri dönüş dinamiklerini ve istihdam sürekliliğini analiz etmeyi hedeflemiş.
Doğum yapan kadınların “hakları”
Çalışmanın detaylarına inmeden kadınların doğum sonrası işgücüne katılımına dair yaşadıkları temel sorunları özetlemeye çalışacağım. Doğum yapmış kadınlar büyük oranda hizmet sektörü ve idari destek niteliğindeki işlerde çalışıyor. Doğum sonrasındaki 12 ay içerisinde kadınların yüzde 56,5’i işgücünden kopuş yaşıyor ve bu kopuş kalıcı hale gelebiliyor. İşe dönen kadınlar terfi süreçlerinde geriye düşüyor, ücret artışları yavaşlıyor ve mesleki anlamda ilerlemeleri sekteye uğruyor; yani kariyer cezasıyla karşılaşıyor. Doğum sonrasında kadınlar daha güvencesiz, kayıt dışı, düşük ücretli, sendikasız, esnek ve yarı zamanlı işlere yönelmek zorunda kalıyor. Devredilemez babalık izninin yetersizliği ve ebeveyn izinlerinin eşit paylaşılmaması gibi sebepler çocuk bakımı sorumluluğunu büyük ölçüde kadına yıktığı için kadınların çalışma yaşamında kalmaları yapısal olarak zorlaşıyor; oysa erkeklerin istihdamında benzer bir kayıp yaşanmıyor. Kreş ve çocuk bakımı hizmetleri; kapasite, yüksek maliyet, ebeveynlerin çalışma saatleri ile uyumsuzluk, ara tatillerde hizmet vermemesi, kalite ve güven sorunları gibi sebeplerden dolayı erişilebilir değil. Hakların varlığı ile hakların fiilî kullanılabilirliği arasındaki boşluk, en kritik bulgulardan bir diğeri.
Sosyal desteklerin, kamusal hizmetlerin (ücretsiz kreş, hasta/yaşlı bakımevi), kamu yatırımlarının sınırlandırıldığı ve maliyetlerin azaltılmaya çalışıldığı ekonomik program ışığında “Aile Yılı” daha bir anlam kazanıyor. Bakım yükü kamulaştırılacağına, aile politikaları ile “kutsal annelere” devredilmiş oluyor. Ev-aile ve iş dengesinde, uyum sağlaması beklenen tek taraf kadınlar oluyor. Kadınlar, “esnek” işlerde daha düşük ücretlere çalışarak hane gelirine katkıda bulunmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla ekonomik krizin maliyeti kamudan aileye ve aslında direkt olarak kadına devredilmiş olurken; kadın, hem ücretli hem de ücretsiz bakım emeğini aynı anda sırtlanarak “ekonomiye destek vermiş” oluyor.
