Çerçeve Yasa’ya verilen oylar, 2024’ten beri süren “Yeni Çözüm Süreci”nin arkasında büyük bir toplumsal desteğin olduğunu da gösterdi. Çerçeve Yasa’ya ‘tarihsel bir eşik’ diyorduk ama bu kadar geniş bir mutabakatla Mecliste kabul edilmesini de beklemiyorduk.
Bundan sonra atılması gereken adımlar konusunda Mecliste Tuncer Bakırhan ve Özgür Özel’in –Özgür Özel’inkine eleştirel şerhlerle beraber– konuşmalarındaki demokratikleşme vurgusu hem de Meclisin ve siyasi arenanın kahir ekseriyetinin bu Çerçeve Yasa’yı eleştirel bir şekilde destekleyip, sürecin toplamına Erdoğan’ın el koymasını engelleyerek, toplumun büyük çoğunluğuna mal etmeyi başarmış olması çok önemli.
Bu açıdan da gelinen bu aşamanın ‘tarihsel bir eşik’ olduğu gerçeği doğrulanmış oldu.
Ekim 2024’ten beri vurguluyoruz: Yeni Çözüm Süreci, Kürt meselesini başka bir boyutta ele almanın zorunluluğundan kaynaklanıyor. Bu süreci kavrayan Kürt aktivistlerin “Bu örgütü kuran Abdullah Öcalan, silahsızlandıracak olan da Abdullah Öcalan’dır. Ve bu silahsızlanma sürecini bölgesel düzeyde ABD-İsrail eksenine karşı önemli bir tedbir olarak düşünüyor kendisi. Bunun böyle kavranması gerekiyor” dediğini biliyoruz. Kürt tarafının bu yorumu, devletin atmak zorunda kaldığı mecburi bir adım olduğunu da ima ediyordu ve 26 Ağustos 2024’te Erdoğan, 2024 Ekim ayının başında da Bahçeli bu adımı atmaya başladılar.
AKP-MHP koalisyonu elbette bu adımı atarken olayı “terörsüz Türkiye” süreci olarak kodlayacaktı. Ama İmralı, DEM Parti ve bizler de süreci demokratik ve barışçıl bir toplumsal değişimin inşası olarak kodladık. Eskiden başka düzeylerde süren mücadele, şimdi müzakere masasında “terörsüz Türkiye” diyenlerle “demokratik ve barışçı toplum” diyenler arasındaki mücadelenin ürünü olarak cereyan ediyor. Çerçeve Yasa bu mücadelenin en kritik başlangıç adımlarından birisi oldu.
Açılan kapı
Burada sorun, işçilerin, sosyalistlerin, muhaliflerin ve demokratların bu yasanın geçmiş olmasından olağanüstü bir heyecan duymuyor olması. Bu yasanın önemini ve aralanan kapı zorlandığında ezilenleri arkasında bekleyen değişim ihtimallerini gümbür gümbür anlatmıyor olması, sürecin ulaştığı noktayla sürecin aktif bir parçası olması gerekenlerin ruh hâlleri arasındaki tezatı gösteriyor. Geçen hafta da yazdığımız gibi, biz daha önce bu ruh hâlinin bir benzerinin şekillenmesine Dolmabahçe’de tanık olmuştuk. Başbakanlık Ofisinde Sırrı Süreyya Önder, Abdullah Öcalan’ın deklarasyonunu okumuştu. Sanırsınız her hafta “terör örgütü” liderinin deklarasyonu Başbakanlık Ofisinde okunurmuş, bu yüzden bir bıkkınlık ve kanıksama hâli varmış gibi. O gün yapılması gereken şey çok açıktı; barışı savunanların Türkiye’yi Dolmabahçe’ye, barışın platformlarına çevirmesi gerekirdi. Şimdi bu Çerçeve Yasa çok önemli ve bu yasanın arkasından somut, bir ölçüde radikal ve demokratik dönüşüm yaşanması için bu yasanın gerçekten de aralanan bir kapı olduğunu çok iyi anlatmak lazım.
Öyle herhangi bir kapı aralanmıyor; bambaşka bir siyaset paradigmasının içine girdiği bir kapı aralanıyor. Bu açıdan bizim de Abdullah Öcalan’ın da kullandığı metaforu, kapı aralanması metaforunu, yasanın oylandığı gün Tuncer Bakırhan da kullandı Mecliste: “Bu bir kapı aralıyor” dedi. Biz bunu, ‘yetmez ama evet’ kampanyasını ilan ederken “Kapıya omuz atıyoruz, aralanan kapıyı zorlamamız lazım ki içine gümbür gümbür girelim” diye anlatmıştık. Şimdi Kürtlerin ‘yetmez ama evet’ deme günleri geldi. 50 yıllık bir ölüm kalım mücadelesinin ürünü olarak Çerçeve Yasa’nın taşıdığı anlam, ancak somut tarihsel ve yakın tarihsel arka plana yerleştirilebilirse kavranabilir. Varlığı tanınmayan bir halktan, devletin muhatap almak zorunda kaldığı toplumsal ve siyasal bir varlık olarak uzun süredir ama özellikle 2024 Ekim ayından beri sıklıkla tüm siyasal tartışmaların merkezinde Kürt özgürlük mücadelesi yer alıyor. Çerçeve Yasa, hem tarihsel bir sürecin son noktası hem de yeni bir dönemin start çizgisi olduğu için eleştirel de olsa hareketin tüm düzeylerince desteklendi.
Bütün bu otoriter bulamaç içerisinde böyle bir adımın atılmış olması; başta Kürt halkı olmak üzere barışı savunan herkesin ciddi, uzun yıllardır geri adım atmadan sürdürdüğü mücadelenin ürünü, 10 Ekim’de Ankara Garı önünde barış için toplanmışken saldırıya uğrayanların kararlılığının ürünüdür. Çok ciddi bedeller ödendi ve yeni bir viraja girilmiş durumda. Ama viraja girilirken savrulmamız için, özellikle DEM Parti ve Yeni Parti’nin direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi için çabalayanlar ağır bir kara propagandaya giriştiler.
Ulusalcı saldırganlık
Çerçeve Yasa Meclis komisyonunda tartışılırken Saruhan Oluç’un CHP’li Murat Emir’e –Murat Emir “Demirtaş içerideyken” diyerek yasanın şekillendiği otoriter iklime dair örnekler verirken– Saruhan Oluç’un da “Demirtaş bizim yoldaşımız. Niye karıştırıyorsun Demirtaş’ı?” demesi, ulusalcı güruhun harekete geçerken hedef aldığı ilk gelişme oldu. Önce Saruhan Oluç’a karşı bir linç girişimi başladı, üslubu eleştirildi. Belden aşağı şeyler söylendi:
“Zavallı Saruhan… ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ dedi diye Saray’ın 10 yıldır içeride çürüttüğü Demirtaş’ın hesabını AKP’den soramayınca Yeni P’ye çemkirmiş. KK’nın haltı olduğu hâlde hem de. Demirtaş, bu aftan yararlanacak mı Saruhan? Yoksa sattınız mı? Doğrudan cevap ver.” (https://x.com/mustfsnmz/status/2085978485948850331?s=20)
Mustafa Sönmez gibilere söylenecek ilk söz “Haddinizi bilin!” olmalıdır. İkincisi ise başlarının üzerinde binlerce yıllık fezlekeler Demokles’in kılıcı gibi sallananlara, klavye başından bu derece yüksek volümle konuştuklarında komik duruma düşeceklerini göremeyecek kadar kendilerinden geçmiş oldukları hatırlatılmalıdır.
Sonra Öcalan’a, sonra Çerçeve Yasa’ya, sonra AKP’ye, bütün bu sürece karşı gümbür gümbür bir sosyal medya saldırısı gerçekleşti ve bilin bakalım piyango kime çıktı? Tabii ki “yetmez ama evet”e çıktı. Üç gün boyunca “yetmez ama evet” aşağı, “yetmez ama evet” yukarı dendi. Ama önce sosyalistlerin ve Kürt halkının dost bildiklerinin nasıl sinsi ulusalcılar olduğunu gösteren bazı yorumları aktarmakta fayda var:
“Az önce komisyondan geçen Çerçeve Yasa’yı dün akşam @tele2haber’de konuştuk. DEM Partili Saruhan Oluç’un “rencide edici” bulduğu savımı burada da tekrarlayayım: “Kürt siyaseti Erdoğan tarafından bu çerçeve yasayla rehin alınmıştır.” Sebepleri çok açık.”
Bu sosyal şovenist fikir küpü Bülent Mumay. Hâlâ Hürriyet gazetesi aktivisti gibi akıl verebileceğini düşünüyor. (https://x.com/bulentmumay/status/2085977943621218452?s=20)
Saruhan Oluç kibarlık edip “rencide edici” bulduğunu söylemiş sadece.
Bu yaklaşımın karikatür dünyasından muadili ise şöyle geldi:
Cihan Kılıç adındaki aşırı sağcı, bu karikatürün çizeri olarak Kürtlerin muhatap alınmasını, Öcalan’ın barış koordinatörü gibi sözünün geçer hâle gelmesini, çatışmasızlık çözümü konusundaki bir adımı, yani Çerçeve Yasa’yı sindiremediğini göstermiş oldu.
Sonra durur mu, iki şarkıcı kin kusmaya başladı. Birisi, Kemalist ve politika yapmayı Kemalizm’i övmekten ibaret gören Sabahat Akkiraz:
“Kendinize ‘Atatürk’ün varisiyiz’ diyorsanız pazartesi gereğini ‘Atatürk gibi durup, karar vererek’, emperyalizme tokat atarak verirsiniz…” (https://x.com/sabahatakkiraz/status/2086201704450498990?s=20)
Yeni Parti’yi antiemperyalist sanmasına mı şaşırmalı, CHP’yi mi yoksa Mustafa Kemal’i mi… Öyle bir kafa karışıklığı içinde ki sanatçımız, neye şaşıracağımızı bilemiyoruz. Yeni Parti lideri Özgür Özel, Amerikan Newsweek dergisine “Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek” diye yazmıştı ve NATO zirvesi günlerinde, “Bugün Erdoğan yüzünü Washington’a dönebilir, yarın Moskova’ya, bir sonraki gün Pekin’e; bunu sadece kendi konumunu güvence altına almak için yapar” diyerek NATO için daha tercih edilebilir olanın Yeni Parti iktidarı olduğunu “müjdelemişti.” Mustafa Kemal ve antiemperyalizm bağlarını kuranların, elde bayrak flama gördükleri her yerde Özgür Özel’i köşeye sıkıştırmaları gerekirdi. Kiraz gibiler için antiemperyalizm bahane, Kürtlere yönelik nefret kalıcı.
Çerçeve Yasa öncesi oylamaya katılacak olanları etkilemek için başlayan sosyal medya kampanyasına Duman grubunun bas gitaristi de eklendi. İmamoğlu’ndan devrimci halk kahramanı, Kürtlerden de hızla terörist çıkartan şarkısı paylaşıldıkça paylaşıldı. Şarkının ırkçı, ulusalcı ve barış düşmanlarını coşturan sözleri ise şöyleydi: “Teröristler durduğu yerde, İmamoğlu çürüsün içeride.”
Bu kampanyayı yapan insanların iç dünyasını ve temel dertlerini kavramak için şu profesörün mesajına da bir kez bakmakta fayda var:
“PKK Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızı temsil etmez. #PKK emperyalizmin temsilcisidir! #ihanetehayır” (https://x.com/bengibaser/status/2085841612488462608?s=20)
Bu 50 sene öncesinin kesif milliyetçiliğini savunan aşırı sağcıların asli derdi; Saruhan Oluç’a çıkışarak gerçekte Çerçeve Yasa’nın engellenmesini sağlamak için bir ivme yakalamaktı. Binbir matrabazlığın, gazeteci kılığındaki ulusalcıların utanmadan en sağcı, en Kürt düşmanı sözleri sanki böyle şeyler söylenebilirmiş gibi dile getirmelerinin nedeni; kendilerini Yeni Parti’nin tabanı olarak ilan edip Özel’in yasa görüşmelerinde “hayır” demesini sağlamaktı.
Buna bir teorik çerçeve lazımdı. Ulusalcı bir yaklaşıma teorik çerçeve sunacaksa ya Ergin Yıldızoğlu ya da Kemal Okuyan olmalıdır bu “teorisyenler.” Yıldızoğlu’nu geçebiliriz; Okuyan, sürece “damgasını basacak” bir yaklaşım sergiledi elbette. Okuyan, bir karşı devrimin yaşandığını düşünüyor. Cumhuriyet kazanımlarının teker teker AKP iktidarı tarafından gasp edildiğini, dolayısıyla bir karşı devrim sürecinde Kürt meselesinin çözümünün zaten mümkün olmadığını anlatıyor. Fakat Kemalizm’in sol olduğu konusunda yarım asırdır ısrar eden bu grup, ağzındaki baklayı şöyle çıkartıyor:
“Türkiye etnik temeller üzerinde hiçbir sorununu çözemez. Dile getirilen Türk-Kürt ittifakı ya da Türk-Kürt-Arap ittifakı ancak bir emperyalist projenin kodlanması olabilir.”¹ (https://x.com/OkuyanKemal/status/2086783096444146110)
Kemalizm ve milliyetçiliğin sol olduğunu anlatmak arzusu o kadar baskın ki Kürtlere sıra geldiğinde “etnik temeller üzerinden hiçbir sorun çözülemez” diyenler; Türklüğün bir etnisite olmadığını, sonsuzdan gelip sonsuza gitmekte olan, hayalî cemaatler arasında en gerçeğe yakın, İngilizcenin evrensel dil olması gibi evrensel ulus, her ulusun içinde erimesi gereken ve erimeye karşı çıktığı oranda ABD’nin piyonu olmasına neden olacak kapsayıcı bir etnik ötesi etnik kitle olduğunu iddia edebiliyorlar. Bütün ulus devletler, bir etnik grubun egemen sınıfının toplumun tümünün üzerinde tankla tüfekle hegemonya kurmasıyla oluşan, baştan sona etnik yapılardır. Hegemonik etnik yapılara karşı çıkan ezilen etnik yapılar ise Lenin’in uzun ve ısrarla anlattığı gibi devrimci bir muhtevaya sahiptir. Bunu görmeyip Kürtlerin emperyalizmin maşası olduğunu düşünenler, Türk etnisitesinin hegemonik devlet aygıtının ve onun tüm dünya ölçeği içindeki emperyalist projesinin kodlarını yazıyor demektir.
Kara propagandanın amacı ve sonuçları
Elbette kopartılan bu fırtınanın temel hedefini bir kez daha hatırlamakta fayda var: Birisi Özgür Özel’e basınç yapmak ve “hayır” denmesini sağlamaktır, diğeri ise DEM Parti üzerinde basınç yaratmaktır. Bu iki amaç, başka bir büyük ulusalcı perspektife sahipti: Çatışma bitmesin, çatışma çözümü yolunda negatif de olsa barışçıl adımlar atılmasın. Kürt meselesi sonucunda bir dizi radikal demokrat hamlenin gerçekleşebileceği bir güzergâha girmesin. Bu tarihsel kritik viraj alınamasın.
‘Yetmez ama evet’ kampanyasına saldırının arkasında da aynı ulusalcı güdünün olduğu bir gerçek. ‘Yetmez ama evet’, ulusalcılar tarafından öylesine büyük bir öcü olarak kodlandı ki 2010 referandumu sırasında kundaktaki ulusalcılar bile “Ama siz ‘YAE’ demiştiniz yaa” diyerek azarlamaya çalışıyor.²
2010 referandumunda Ergenekoncu ve darbecilere karşı mücadeleyi küçümseyenler, sonrasında iktidarın bu kesimlerle kurduğu ittifakın da başat sorumlusudur. O gün, siyasal alanın en sağ ucundakilerle beraber ‘yetmez ama evet’ diyenlere saldırıyorlardı. O gün ‘hayır’ın tek anlamı (en azından nesnel sonucu) oydu. Bugün de çatışmasız bir ortama girişe karşı İYİP ve Ümit Özdağ faşistlerinin borazanlığını yapıyorlar. Dün de bugün de ‘yetmez ama evet’e yönelik hınç dolu tutumların sahiplerine bakıldığında hepsinin Mustafa Kemal’e bağlılık içinde olduğu görülüyor. Konforlu bir muhalefet alanı olarak Mustafa Kemal’e sahip çıkarak iktidara yöneltilen itirazlar, milliyetçi iki tür politik eğilimin yan yana etkin olduğunun da göstergesidir. Birisi, habis milliyetçiler. Her yerde düşman gören ve başta göçmenler, giderek Ermeniler ve Kürtler üzerinde terör estirilmesini savunanlar.³ Diğeri de her başı sıkışanın koştuğu ve soluğu aldığı (özellikle Özgür Özel’in büyük bir kalabalıkla yürüyüş yaptığı gün görüldüğü gibi) Anıtkabir’de açığa çıkan daha ılımlı bir milliyetçilik. Kırmızı çizgilere dokunulmadığı sürece bazı evrensel değerlerin konuşulmasına cevaz vereceğini düşündüğümüz bir kalabalık. Bu iki eğilim aynı anda devreye girdi. Habis milliyetçiler, İYİP ve Zafer Partisi etrafında toparlananlar yasa oylamasının ardından ağlayarak çıktılar Meclisten ve harekete geçirmeye çalıştıkları gazilerin eylem yaptığı yere gitti bazıları. “Atatürkçü olması lazım herkesin ama tabii ki bunu evrensel değerleri de bölünmez bütünlüğümüze zarar vermediği sürece savunarak yapmak lazım” diyen kesim ise yasa oylaması sürecinde çok açık ki bölündü. Bu kesimlerin ihmal edilebilir orandaki kitlesinin temsilcisi olan CHP, varlığı iktidar blokunun “Evet, siz var olmaya devam edin” demesine bağlı olduğu için iktidarla birlikte tutum aldı. Özgür Özel’in 2025 19 Mart’ından beri örgütlediği ve zaman zaman kürsülerinden Ümit Özdağ’ın da konuşmacı olduğu mitinglerine gelen kalabalık ise bir baş dönmesi yaşadı. Bu iki damarın daha saldırgan olanı; bütün gelişmeleri Öcalancılıkla suçlayanları ve “yetmez ama evet”i kullanarak daha ılımlı milliyetçi olanlara da baskı uygulayıp sanki İYİ Parti’nin tabanında anket yapmış gibi “Taban bunu söylüyor, hadi hayır de, hemen hayır demen lazım” diye muazzam bir baskı yaptı. Ne yazık ki bir partiden çok bir çuval patatese benzediğini kanıtlarcasına Özgür Özel de çeşitli bölümleri çok güzel olan, adeta bir “yetmez ama evet” destanı anlatan konuşmasının sonunda aslında serbest bıraktı partisini. Yeni Parti bu basınca dayanamayarak bölündü. Türkiye’de partiler genel başkanlık mefhumuna kökten bağlı bir şekilde işliyorken Özgür Özel, parti yönetiminin “evet” diyeceğini ama vekillerin halka kulak kesilmesi gerektiğini söyleyerek Yeni Parti’nin paralize olmasının ilk adımını attı. Sonuçta Yeni Parti’de 35 kabul, 54 ret oyu kullanılırken 2 milletvekili oylamaya katılmadı. Özgür Özel’in ifade ettiği merkezi eğilim ağır bir yenilgi aldı. Bu kadar can alıcı bir konuda çılgın ulusalcıların basıncına teslim olan Yeni Parti, şu anda felç olmuş durumda.
Yeni Parti’yi eleştirmek
Yeni Parti’ninki bir politika değil, politikasızlıktı. Çünkü ulusalcıların basıncı ve sosyal medya yaygarası çok ciddi bir algı yarattı. Biz biraz sessiz kaldık. Sessiz kalmamak lazım. Bu türden hem “yetmez ama evet”çi düşmanı hem ulusalcı, ırkçı milliyetçi; dolayısıyla aslında faşist Ümit Özdağ ve İYİP argümanlarını gözümüze baka baka anlatan solcu görünümlü sağcılara karşı daha güçlü tartışmalıyız.
Özgür Özel’in çok büyük yanlış yaptığı tartışması, bu tartışma sürecinin ilk başlıklarından birisi olmalı. Mademki 19 Mart’tan beri Özgür Özel’in yanındayız, baskılara karşı, mutlak butlana karşı demokrasinin yanında olduğumuz için “Yeni Parti’ye dokunmayın” diyoruz.
Bir diğer tartışma ise mevcut Çerçeve Yasa’nın bir AKP yasası olmadığı konusudur. Bu, Kürtlerin mücadeleyle elde ettiği tarihsel bir virajdır. Tarihsel virajın nasıl alınacağını belirleyecek olan yine mücadeledir. Cennet vaad etmiyor kimse. Mücadeleyle bugüne gelindi; mücadeleyle Kürt halkının somut kazanımlarını elde etmek mümkün olacak. Bütün bu başlıkları önümüzdeki dönemde tartışmak önemli.
Güncel “yetmez ama evet” tartışması herhangi bir tarih tartışması değil; demokrasi mücadelesinin ya da radikal reformlar için verilen mücadelenin ve egemen sınıfın çatlaklarından ezilenler lehine faydalanmanın önemine dair tartışmaların üzerinde sürdüğü bir arena gibi. Bu nedenle sık sık gündeme geliyor. Türkiye İşçi Partisi’nin tutumunu “yetmez ama evet”çilikle suçlayanların olduğu düşünülürse kaçınılmayacak bir tartışmayla yüz yüze olduğumuz ortada. ‘Yetmez ama evet’e yönelik saldırı (sistemli saldırıdan fiziki saldırıya kadar gözü dönmüş ırkçı ve sağcılardan ve Kemalizm’in solculuk olduğunu sanan, antiemperyalizm maskesi arkasına saklanan “solculardan” söz ettiğimiz açık olmalı; yoksa bir referandumda isteyen istediği tutumu alır, bu tutumları düşmanlaştırmadan tartışmak da mümkündür ve her seferinde seçimler ve sosyalizm-işçi sınıfı ilişkisini tartışmak açısından fırsata çevrilebilir) aşırı sağcı bir nefret bulamacıdır. Bu bulamacın harcı ise sadece ve sadece cumhuriyetin kazanımları ve değerleri safsatası üzerine kuruludur. 2010’da tüm işçi sınıfının çıkarları için gündeme gelen ‘Yetmez ama evet’ten bugün içinde olduğumuz sürecin farkı, bir toplantıda Helin Alp’in çok güzel ifade ettiği gibi, bu kez söz konusu olanın ‘Kürtlerin yetmez ama evet’i olmasıdır.
Ezilen halkın düşüncesi ve süreç
Bugün önemli olan, ezilen bir halkın siyasi temsilcilerinin birazcık da olsa kendisini yalnız hissetmediği bir siyasi hattı ortaya serebilmiş olmaktır. Kürtlerin 50 yıldır mücadeleyle elde ettiği kazanımların şimdi bir tarihsel eşik oluşturmuş olmasıdır. Kürtler bu duruma “Evet ama yetersiz” diyorlar.
Batıda yaşayan ve ezen ulus kibrine sahip olmayan işçilerin ve aktivistlerin alabileceği biricik tutum; Kürtlerin mücadelesinin bir meyvesi olan “Çerçeve Yasa”ya bir son değil, bir başlangıç olarak bakmayı başarmaktır. Bunun için öncelikle müzakerenin, mücadelenin bir başka biçimi olduğunun görülmesi gerekir. Çerçeve Yasa’yı mücadele kazandı, kapıyı aralayan mücadele oldu. Şimdi müzakere masasında devam eden ama asla masaya sıkışıp kalmayan bir mücadele hâlinde devam edecek olan süreç, bir dizi kazanımın elde edilmesini sağlayabilir. Kendilerini akıllı, Kürtleri saf sananlar, yeni bir seçim döneminde Kürtlerin en az yüzde 10 oyunu hatırlayınca başlarını öne eğerek oylara talip olacaklar elbette. Altılı Masa’da Kürtlere “Siz öne çıkmayın, masada da olmayın ama bize oy verin” diyen kibirliler, artık aynı şımarıklığa sahip olamayacak. Binlerce insan öldü. Binlerce insan sürgünde. Binlerce insan hapiste. Son 18 ayda özel bir baskıya maruz kalan Yeni Partililerin, Özgür Özel’in yasa konuşmasında Mecliste dile getirdiği gibi, “En çok ‘hayır’ deme hakkı olan biziz” yaklaşımı, bu gerçeği görünmez kılıyor ve bedel ödeme yarışı başlatıyor. Eski CHP’lilerin gördüğü baskı ile asit kuyuları ve faili meçhulleri karşılaştırmak tek kelimeyle ayıptır. Baskıya karşı ruhları soğutmanın aracı ‘hayır’ demekse bu ‘hayır’ı en çok hak eden parti, Kürtlerin partisidir. Bu, ana muhalefet partisine yapılan görülmemiş saldırıyı küçültmek anlamına gelmez; sadece tarihsel olarak Kürtlerin maruz kaldığı şiddete ufak bir gönderme yapmak anlamına gelir.
Bu süreç, en başından beri otoriter şok dalgalarıyla el ele ilerleyen bir dinamik barındırıyor. Bu yazının başlarında da yaptığımız gibi ısrarla şu gerçeğin altını çiziyoruz: En başından beri farklı önerilerle de olsa İmralı’nın ve devlet koalisyonunun çözüm sürecini başlatmasının; bölgede, özellikle Suriye’de yaşanacak siyasal sarsıntıların etkisine karşı bir tedbir olarak da önerildiği ortada. Gazze ve birçok bölge ülkesinin İsrail tarafından bombalanması, İsrail işgalinin derinleşmesi, dünyanın gözü önünde bir soykırım yapılması, Trump’ın ABD’nin başına geçmesi, Suriye’de rejim değişikliği ve en sonunda İran’ın ağır bombardımana maruz bırakılması; ABD ve İsrail denetiminde özerk yapılanmaların şekillenmesi ihtimalini doğurdu. İmralı açısından bu koşullar Türkiye’de demokratikleşme, barışçıl bir yapılanma ve arka arkaya bu yönde hamlelerle aşılabilir görünürken devlet açısından silahlı güçlerin dağıtılması bu yönde daha minimalist bir yönelim için öncelik olarak masaya konuldu. Öcalan’ın neden hızlı davranmak istediği, İran’a saldırıyla beraber bir kez daha görüldü. Sürecin arka planındaki asli koşullar böyle olsa da sürece dair beklentiler; devlet ve İmralı açısından, iktidar bloğu ile DEM Parti ve Kürt halkı açısından çok farklı niteliklere sahip.
Çözüm süreci, kelimenin tam anlamıyla çoklu bir sıkıştırmaya maruz kalıyor. Seçim süreci ve Erdoğan’ın seçim stratejisi, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, Gazze’de süren soykırım ve otoriter şok dalgalarının sürekliliği bu sıkıştırmanın görünür alanlarından. Bu küresel ve bölgesel iklimde iktidar çözüm sürecini başlatmaya mecbur kalırken, bunun kitlesel bir barış hareketine dönüşmesine izin vermeden, barış atmosferinin sokakta yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı öfkeli kitlelerin eylemiyle birleşmesine kapı aralamadan ve en önemlisi; barış arzusu ve yoksulluğa karşı öfkenin, adaletsizliğe karşı duygularla bir erken seçim toplumsal talebi hâline gelmesini ve seçimlerde Erdoğan’ı yenme ihtimali olan “aday”ların bertaraf edilmesini de hedefleyen bir şekilde hayata geçirdiler. Bu yüzden otoriterleşmenin nedeni çözüm süreci değil; çözüm süreci ve otoriterleşme dalgası yan yana ilerleyen süreçler. Elbette her otoriter saldırı ve şov, çözüm sürecini gölgeliyor ve baskı altına alıyor.
Sosyal şovenizme hayır
Çerçeve Yasa, barış ikliminin yeşermesi için bir başlangıç adımı olurken bu yöndeki her olumlu adım, eşit yurttaşlık alanındaki her iyileşme otoriter dalgalara karşı da bir kalkan görevi görecektir. Fakat burada bu alanlara dair mücadele ve yaklaşımların karşılıklı etkileşimi çok önemli. “AKP Kürtleri aldatıyor”, “Kürtler Türkiye’deki demokrasi mücadelesini satıyor” ve “DEM Parti AKP ile ittifak hâlinde” gibi argümanlar hareketi, birleşik mücadele ihtimallerini bölen ulusalcı kibrin göstergesi olan vurgulardır. Bu görüşlerin arkasında, Kürt halkının siyasi düzeyini küçümseyen, AKP’yi ise her şeye kadir gören sosyal şovenist bir anlayış yatmakta. Bu anlayış; sosyalistlerin, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinde somutlaşan “eleştirel ama koşulsuz destek” fikrini göz ardı ederek AKP’yi, Kürt halkını ve Kürt hareketini kontrol edilebilen veya emir verilebilen bir güç olarak görmesinde belirleyicidir.
Şimdi önümüzdeki haftalarda ve aylarda Kürtlerden oy isteyecek olanlar, bugün Kürtlere destek olmayı reddettiler. Bu sadece Yeni Parti’nin pek de yeni olmaması ile ilgili bir şey değil; bu aynı zamanda Erdoğan rejiminin çıkış arayıp da bulamadığı bir dönemde Kürt sorununun çözümü ve küresel çoklu mücadelelerin kazanıp kazanmayacağını tayin edecek bir tutum ve tartışmadır. Hayalî bir tartışma değil. “Erdoğan rejimini yenmenin yanlış yolu, ulusalcıların ‘hayırcı’ ve Yeni Parti’nin darmadağınık politik tutumudur. Bu ‘hayırcılık’ çok ölümcül bir hataydı. ‘Hayırcılar’, masayı tam da Erdoğan’ın istediği gibi kurdunuz” demek mümkün pekâlâ.
Oysa çözüm sürecinin ilk dönemi bile işçi sınıfının önündeki engellerin kalkması açısından önemli oldu. Bugün öğretmenler, madenciler, savaş karşıtları, hayvanseverler, Gazze dayanışması içinde olanlar, emek örgütleri sokağa çıkıyorlar ve çıktıkları zaman karşılaştıkları şey terörizm suçlaması değil. Elbette sık sık antidemokratik şiddet şovla karşı karşıya kalıyoruz. İşçi sınıfının çok çeşitli kesimleri baskıya maruz kalsalar da sokağa çıkıyorlar; madenciler Ankara’ya geliyor, kazanıyor, saldırıya uğruyor ama direniyor. Bir demokratikleşme momentinde değiliz, AKP’nin en otoriter yüzünün açığa çıktığı dönemdeyiz. Ama bu dönemde bile umut dolu bir adımın atılabilmesi ve geri kalan mücadele alanlarına göz kırpan bir gelişmenin yaşanması, Çerçeve Yasa tartışmasının bir aşaması olduğu sürecin bir ürünü.
Kürt sorununda atılan bir adımın, aralanan herhangi bir kapının yaşamsal bir öneme sahip olduğu görülmeli. Şimdi tam da böyle bir süreçte o kapıya yüklenmek zorundayız. Yüklenelim ki aynı zamanda otoriterizmi de geriletebilecek mücadelenin birleşik zeminlerini inşa edebilelim. Silahların konuştuğu dönemde demokrasi çok daha hızla gerileme potansiyeline sahip. Silahların konuştuğu dönemde demokratik bütün hakların askıya alınması çok daha mümkün. Şimdi daha avantajlı olduğumuzu görmeliyiz.
2010’da karşımızda çok geniş bir demokratikleşme paketi vardı ama buna “hayır” diyenler AKP’ye güvenmedikleri için “hayır” diyorlardı. Yani dolayısıyla hepsi doğrudan böyle karşıt cephede yer almıyordu. Bugün öne sürülen “hayır”ın aşırı sağın yükselmesine hizmet eden bir yanı var. Yani bu süreç karşıtı ve “hayır” oylarının asıl yaradığı yer İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi güçler. Bunlar aşırı sağcı güçler; toplumda karşılıkları çok fazla yok elbette. Bu, Meclisin kahir ekseriyetinin Çerçeve Yasa’ya “evet” demesinden görünüyor. Solun özetle “Bu yasa geçsin ama biz de çok buna müdahil olmayalım” tavrının da eninde sonunda aşırı sağın güçlenmesine yaradığını görmeliyiz. Bizim yapmamız gereken şu: “Şimdi bir kapı aralandı, bugün Kürt halkının yanında durma zamanı. Daha fazla demokrasi mi istiyorsun? Bunu ancak masada Kürt halkının elini güçlendirerek yapabiliriz. Daha fazla hak mı istiyoruz? O zaman Kürt halkının elini güçlendirelim.”
Bugün Kürtlerin zamanı. Bu zamanın bir parçası olan, Kürt halkının kendi kaderini canı nasıl istiyorsa o yönde tayin etmesini sonuna kadar destekleyenler, Kürt halkının dişiyle tırnağıyla verdiği mücadelenin ürünü olan Kürtlerin “yetmez ama evet” sürecine aktif destek vermek zorunda.
- Çerçeve Yasa – Evet ama yetmez, anadilde eğitim istiyoruz!
- Çerçeve yasa yetmez başmüzakereci; sorunun statüyle çözülmesini istiyoruz!
- Çerçeve yasa yetmez; tüm Kürt siyasilerin demokratik siyasete katılmasının önünün açılmasını istiyoruz!
- Çerçeve yasa yetmez; yerel yönetimlere özgürlük istiyoruz! Kayyım politikasına hayır!
- Çerçeve yasa yetmez; sürgündeki tüm Kürt siyasilerin rahatça dönebilmelerinin olanakları yaratılsın!
- Çerçeve yasa yetmez; Kürt halkının tüm hakları her düzeyde tanınsın! Hasta tutsaklar hemen serbest bırakılsın!
- Yasa yetmez; düşünce, gösteri, örgütlenme ve ifade özgürlükleri üzerindeki baskılar hemen son bulsun!
- Yasa yetmez; eşit vatandaşlık! Eşitliğin olmadığı bir kardeşlik olamaz.
- Yasa yetmez; Demirtaş ve Yüksekdağ başta olmak üzere tüm tutsaklara özgürlük!
Bize gereken; Kürt halkının talepleriyle Batı’da ezilenlerin taleplerini birleştirecek yeni birleşik cepheler, savaş karşıtı inisiyatifler inşa etmektir. Kürt halkının direnişiyle, barışseverlerin ısrarıyla hepimizin yüzleşeceği gerçek budur. Ya aralanan kapıyı radikal demokrasinin tüm talepleri için mücadele vererek ve Kürt halkının müzakere masasında ve mücadele alanında yanında durarak zorlayacağız ya da kapıyı suratımıza çarpmak isteyen güçler kazanacak… Bu ihtimalin kazanmaması için birlikte direnme, mücadele etme zamanı. Süreçten şüphe duyulmasının asli nedeni iktidar bloğunun tutumu elbette, otoriter uygulamalar. Bir diğer nedense sosyal şovenistlerin Kürt nefreti. İkisini birden geriletmek için birleşmek zorundayız.
¹ Bu kişinin bir süre önce “Yıllardır Türkiye’de DEM’in temsil ettiği Kürt siyasi hareketi diye adlandırdığımız geleneğin ve CHP’nin etkisinin Türkiye soluna çok ciddi bir zarar verdiğini söylüyorduk ve geldiğimiz noktada bu zararı kabullenenlerle ortak bir kültür oluşturamayacağımızı söylemiş olduk” dediğini düşününce hiç garip değil yazdıkları. Ulusalcı sadece.
² Ölümsüz zombilerin maceralarının anlatıldığı filmler gibi sık sık sahneye çıkartılan ‘Yetmez ama evet’ tartışmasına dair 2018 yılında kaleme alınan ve zehir zemberek “YAE” düşmanlığının arka planını tartışmaya çalışan şu yazıyı okumalarını salık verebiliriz: https://www.enternasyonalsosyalizm.org/ulusalcilar-kimlerdir-ve-yetmez-ama-evetcilere-karsi-nasil-mucadele-ederler.html
³ Bunun ne kadar masumiyetten uzak bir siyasal eğilim olduğunu Altındağ’da Suriyelilere yönelik pogromdan biliyoruz: “Suriyeliler hastanelerde sıra beklemiyor. Suriyeliler istediği yerde çalışabiliyor. Suriyelilerin suça karışma oranı çok fazla. Suriyeliler su, elektrik ve doğal gaz faturası ödemiyor. Suriyeliler devletten maaş alıyor. Suriyeliler 5 yıl sonra Türk vatandaşı oluyor. Devlet her Suriyeli öğrenciye burs veriyor. Suriyeliler istediği üniversiteye sınavsız giriyor. Suriyeli esnaflar vergi vermiyor. Suriyelilerin telefon parasını devlet ödüyor. Çocuk işçiliği Suriyelilerle başladı. Suriyeli ve Afganistanlılar AKP’nin askeri olmak için getiriliyor, bu insanlar bindirilmiş kıtadır.” Bu argümanlar şişirildi, şişirildi ve sonunda ırkçı saldırgan bir güruh Suriyelileri linç etmeye başladı. Bu bir siyasi odağın başının altından çıkan bir örgütlenmeydi. Kimdi bu örgütlenme? Bugün Çerçeve Yasa’ya karşı “Kurtuluş Savaşı” ilan eden ırkçı başıydı. Hayırcı Zafer Partisi: https://marksist.org/altindagda-fasist-ve-irkci-linc-iv/

