Yoksullara bir rahat verin, parayı patronlardan alın!

31.03.2020 - 15:55
Şenol Karakaş
Haberi paylaş

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Mart’ta ulusa sesleniş konuşması yaptı ve salgınla mücadele için bağış kampanyası başlattı. Her ne kadar “Biz bize yeteriz” gibi dokunaklı isimler bulunsa da bu kampanya iki noktanın açık ilanıdır:

  1. Devlet yönetimi tarzı ve kaynakların gayri rasyonel kullanımı nedeniyle iktidar salgınla mücadele etme konusunda başarısız olmuştur.
  2. Yine iktidar, salgınla mücadele etme konusunda, sermayeye değil, işçi sınıfına ve yoksullara yüklenmeyi tercih etmiştir. Böyleliklebir kez daha net bir sınıfsal tercih yapmış bulunuyor. Patronlara dokunmuyor ve salgının faturasını yoksullara kesiyor.

Sermaye neşelenirken

Erdoğan, salgınla ilgili paket programı ilk açıkladığında da benzer bir sınıfsal tercih yaptıklarını göstermişti.

O paketle ilgili şöyle yazmıştım: Paket, “apaçık bir şekilde Kovid-19 salgınının, sermayeye nasıl kaynak aktarırız diyerek ele alındığını…” ve “…işçiler ve yoksullara hemen hemen hiçbir önerisi olmamasına rağmen, yukarıdan, sanki dünyalar verilmiş gibi” bir üslubu açık etmişti. Şimdi, iktidar sermayeye doğru bir adım daha attı ve yoksullara bir şeyler veriyormuş gibi yapmaktan bahsetmeyi de bırakarak, halkı bağış vermeye çağırdı.

Kampanyanın arkasına gizlenenler

Bu kampanyanın ekonomik ve politik amaçları çok sarih. Öncelikle, politik olarak, bir karmaşa yaratılıp, sorumluluklar gizleniyor. Salgınla mücadele etmesi ve kaynakları salgınla mücadeleye göre koordine etmesi gereken kim? Yeni kampanya, milyonlarca insanı canlı yayında gösterilen IBAN numarasına para yatıran-yatırmayan diye ayırarak, sorumlu konusunda dikkati dağıtmayı amaçlıyor. Dikkatin dağılması gerekiyor, zira salgının ilk günlerinde anlatılan başarı hikâyelerinin, hikâye olduğu ve giderek ağır bir bedel ödemekte olduğumuz ortaya çıkıyor. Türk Tabipler Birliği gibi kurumların günlük açıklamaları ve başka ülkelerde yaşanan salgın deneyimi Türkiye’de salgının boyutunun düşünülenden daha sarsıcı olduğunu gösteriyor.

Sorumlu kim?

Kimdir bunun sorumlusu?

Bu konuda, Yıldıray Oğur başarılı bir gazetecilik ürünü olan bir makale kaleme aldı. “Net bildiğimiz bir şey var; Virüsün Wuhan’da ortaya çıkmasından ve yayılmasından sonra Çinli ChinaSouthern Havayolları, 23 Ocak’a kadar yani Wuhan’ın karantinaya alınmasından bir gün sonraya kadar İstanbul’a haftada üç gün uçmaya devam etti.” https://www.karar.com/-nasil-oldu-da-bu-kadar-yayilabildi--1551866

Benzeri hatalar arka arkaya geldi. Ne uçuş seferleri zamanında iptal edildi ne de ister Umre’den dönenler isterse Avrupa’dan dönenler olsun, insanlar karantinaya alındı. Gerçekten de Türkiye’de, ancak Dünya Sağlık Örgütü Korona’yı küresel bir salgın olarak ilan edince tedbirler ciddi bir şekilde ele alındı. Türkiye yine de direndi. Futbol maçlarını iptal etmemek için direndi. Cuma namazlarını topluca kılmama kararını almamak için direndi. Üstelik bu direnişi bir de bir başarı hikâyesine çevirdiler.İşte bu tedbirleri almayan, yanlış kararlarla salgının önüne geçmeyenler, şimdi topu “millete” atıyorlar.

Yeni kampanya, yanlış ve zamanlaması hatalı karar alanların, gölgeye geçmeye çalışmasından ve sorumluluğu bağış yapmayanlara yıkmak demeyelim ama en azından ortak etmeye çalışmasından ibarettir. Bu kampanyaya karşı çıkanları eleştirenler de sorumluluk sahiplerinin perde arkasında kalması, görünmez olması için mücadele etmektedirler.

Sorumluluk, hiç kuşkusuz ve bütünüyle siyasal iktidardadır. İktidar bunun farkında olduğu için bu kampanyayı öneriyor. Aynı zamanda bir mobilizasyon, bir tartışma, yeniden bir saflaşma yaratıyor. Tabanını hareketlendiriyor, hükümetin elinden gelenin fazlasını yaptığı konusunda canlılık yaratıyor.

Bu kimin borcu?

İktidar, üstelik başka bir sorumluluğu daha taşımaktadır: Ekonomik alanda alınan kararlar!

Kasada para kalmadığı için iktidarın bu yeni kampanyayı başlattığını söyleyenlere de inanmak zorunda değiliz. Kasanın durumundan işçiler, emekçiler ve yoksullar sorumlu değildir. Kasayı yöneten işçiler, emekçiler ve yoksullar değildir. Şimdi, iç borçları-dış borçları hatırlamanın da zamanı değildir. Doğrudur, ekonomik programın 2020 yılı öngörülerine göre, yaklaşık 222,6 milyar lira anapara ve 129,4 milyar lira faiz olmak üzere toplam 352,1 milyar lira tutarında borç servisi gerçekleştirilmesi, bunun 287 milyar lirasının iç borç, 65,1 milyar lirasının ise dış borç servisi olarak yapılması öngörülüyor.

Öngörülebilir.

Bunlar bizim borçlarımız değil. İşçiler, emekçiler, ayda 2300 TL asgari ücrete talim edenlerin bu borçlanma politikalarında hiçbir sorumluluğu yoktur.

Bu da bizi, son açıklanan “milli bağış kampanyasının” arkasına gizlenen ikinci, ama aslında asli sorumluya getirmektedir. Bu, Türkiye burjuvazisi.

Vergi ödeyen bizleriz, sefasını süren patronlar

İşçilerin sırtından geçinip, ekonomi paketlerini neşeyle karşılayan, görkemli evinden fakirleri aşağılayarak pozlar veren Türkiye burjuvazisi.

Bu burjuvazi, zenginlikten ne yapacağını şaşıran sınıf, vergi yükünü de işçilerin omuzlarına yüklüyor. 2019’da Türkiye’de 469 milyar TL'lik vergi toplandı. Burjuvalar, dev şirketlerin sahipleri bunun ancak yüzde 20'sini karşıladılar. Şimdi yine ellerini cebine atması istenen halk, geçen sene toplanan dolaylı dolaysız vergilerin 375 milyar TL’sini vermiş durumda.

Neden bir kez daha emekçilerden para isteniyor? Burjuvaların silinen vergi borçları silinmese, şu anda ihtiyaç duyulan kaynak bir araya gelir. Örneğin Güler Sabancı’nın 9 milyon TL olan vergi borcu 650 bin TL’ye indirilmiş. AK Sigorta’nın 250 milyon TL olan borcu 8.5 milyon TL’ye indirilmiş. Cengiz İnşaat’ın 422 milyon TL olan borcunun tümü silinmiş. 17 şirketin toplam 3 milyar 206 milyon TL olan vergi borcunun yüzde 97.6’sı silinmiş. İki aylık abonelik faturasını ödemediğimizde hizmeti vermeyi kesip mahkemeyle tehdit eden Turkcell de vergi indiriminden yararlanan şirketler arasında!

İşçiler değil patronlar para versin!

Türkiye’de 2019 yılı hesaplamalarına göre servetleri milyar doların üzerinde olan 29 kişi var. Bunlardan bazılarının dört milyar doları var. Bilindiği gibi, kimsenin parasında gözümüz yok ama bu 27 kişinin toplam servetlerinin yüzde 10’u ve yemin ederiz ki bir kereye mahsus servet/salgınla mücadelevergisiolarak alınsa, böyle halka yüklenen kampanyalar yapmaya gerek kalmaz.

Bu 27 kişinin toplam 47,3 milyar dolarlık serveti var. Bunun yüzde 10'u, 4 milyar 730 milyon dolar ediyor. Bunu bugünkü kurdan TL’ye çevirdiğimizde 31 milyar TL yapıyor.

Bu yüzden, son 15 yılda iş kazalarında ölen işçi sayısı 23 bine yaklaşmışken, aynı dönemde zenginliklerine zenginlik katanlarla uğraşın.

1970’lerdeki bir işçi eyleminde açılan pankartta konu çok iyi özetlenmiş “Sahip olduğunuz servet, bizden çaldıklarınızdır!”

Şenol Karakaş

senolka[email protected]

Bültene kayıt ol