Gelişmelerin merkezinde çok açık ki iktidar blokunun ana muhalefet partisi yönelik benzersiz ve geriye kalan tüm demokratik birikimi imha etmeyi hedefleyen müdahalesi yer alıyor. YSK kararlarının hiçe sayıldığı, hukukun bütünüyle ayakları altına alındığı bu süreç yargının darbe dönemlerini aratacak düzeyde araçsallaştırıldığını kanıtlıyor. Öyle ki iktidar bloğunun kendi içinden MHP’den Fethi Yıldız dahi mahkemenin yetki alanlarını sınırlarını aştığını ilan etmek zorunda kaldı.
Kararın hemen bir gün sonrasında ise kendi partisine ve demokrasiye ihanet eden Kılıçdaroğlu, polisi göreve çağırdı. Polis, CHP’lilere biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı. Ankara’da yoldaşlarımız da destek eylemindeydi. Görülmemiş bir saldırganlıkla ana muhalefet partisine devlet müdahalesi gerçekleşti. Bu, devletin bugüne dek daha çok Kürt siyasi hareketine reva gördüğü bir şiddet politikasının ana muhalefete yönelmesi anlamına geliyor. Fakat şimdi farklı bir durum var: ana muhalefete yönelik bu müdahale otoriter saldırganlığın ayırt edici bir evreye ulaştığını da gösteriyor.
Bu müdahalenin zamanlaması ve şiddeti tesadüf değil.
Kılıçdaroğlu kırdığı rekorun farkında değil
Son 15 yılda girdiği 13 seçimi kaybetmesine rağmen koltuğunu terk etmeyen ve iktidar için özel bir proje misyonu üstlenen Kılıçdaroğlu gibi bir figür hala partinin bir kenarında duruyor olmasaydı bu çok açık ihanet sürecinin bu denli kolay örgütlenebilmesi mümkün olmazdı. Sonuç olarak daha üç sene önce tüm muhalefetin el birliğiyle Erdoğan karşısında seçimi kazanması için harala gürele çabaladığı bir isim Kılıçdaroğlu. Hatırlarsak Gürsel Tekin gibi bir ismin İstanbul il örgütüne çökmesinin hemen ardından hızlı tasfiye edilmişti. Kılıçdaroğlu ise açık ki mutlak butlan tartışması gündeme geldiğinden beri soğukkanlı ve sinsi bir şekilde neler yapacağına odaklanmış. 13 seçim kaybetmiş birisininin bırakalım bir partinin liderliğinin bir parçası olmasını insan içine çıkacak yüzü olmaması gerekirken Kılıçdaroğlu bir dizi yaptırımı hayata geçirmeye ve koltuğa sıkıca tutunmaya devam ediyor. Kılıçdaroğlu’nun devletten ricası üzerine CHP genel merkezine kapılar kırılarak polis tarafından plastik mermi gaz bombası ile hunharca girildi. İçerdeki ve binanın dışında direnen insanlar gaza boğuldu.
Daha önce yıllarca Kürtlerin partilerine yönelik olarak yapılan bu türde saldırının, ana muhalefet partisine yapılmasının iki temel nedeni var: Birisi, iki yıl önce 31 Mart seçimlerinde büyükşehirleri silip süpüren ve birinci parti konumuna yükselen CHP’de Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu liderliğinin yarattığı potansiyeldir. Özgür Özel, Deniz Baykal döneminden bu yana süregelen devletçi ve laikçi çizgiyi kırarak yeni bir siyasi zemin inşa etme ihtimali taşırken; İmamoğlu, anketlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı geride bırakma kapasitesine sahip bir figür olarak öne çıkmaktadır. Mevcut bürokratik ve sermaye yapısıyla devlet, böylesi bir CHP liderliğiyle seçim yarışına girmekten açıkça kaçınmakta ve karşısında çok daha ılımlı, kontrol edilebilir bir muhalefet talep etmektedir. Partinin tamamen kapatılması rejimin açık bir diktatörlüğe evrilmesi anlamına geleceğinden ve bunun yaratacağı devasa iç ve dış krizler göze alınamadığından, iktidar yargı eliyle partiyi felç etme stratejisini gütmektedir.
İktidarın yüzde 3 arayışı
Bir diğer neden ise seçim mühendisliğine yönelik iktidar tutkusudur. Şu ya da bu vakitte ama bir süre sonra halkın önüne sandıklar gelecek. Tüm anketler AKP ile CHP’nin, çoğunda CHPaz farkla da olsa önde olduğu kıyasıya bir rekabetin olduğunu gösteriyor. Erdoğan’ın da dış politika öne çıkarılarak propagandası yapılan istikrarlı lider imajı dışında hiçbir avantajının kalmadığı ortada. Tersine, iktidarın ekonomi politikaları halkın ezici çoğunluğu tarafından başarısız bulunuyor. Erdoğan, bunu bilerek, batı Asya’da kaosun hakim olduğu ve İran’a yönelik savaşın olduğu koşullarda bir başarı hikayesine çevirmeye çalışsa da bir seçimi rahatça kazanabileceği yönünde çok güçlü kuşkular var. Bu, iktidarın tüm korkularını ve sakin görüntüsünün ardında yatan fırtınalı ruh halinin temel nedeni.
Bu saldırı bu yüzde 3 için yapılan bir saldırıdır. CHP’nin tüm bu tartışma sürecinde yüzde 3 oy kaybı yaşaması garanti altına alınmaya çalışılıyor. Parti üyelerinin bir kısmı, parti üyelerinin bir başka kısmına karşı polis saldırısı örgütlüyor ve bu saldırının arkasına sığınarak parti binasına giriyor.
Bu, seçmenlerde ve seçim günlerine doğru kararlılıkla ilerleyen kitlelerin bir kısmında kafa karışıklığı yaratıyor. İktidar, bu kısmın kafasının karışmasını yeterli görüyor.
Özel ve ekibinin iç tartışmayla enerjilerini tüketmek yerine yeni bir partiyi hızla kurması ihtimali de iktidar açısından büyük bir fırsat gibi görülüyor. Her açıdan ikiye bölünecek bir partinin iki kanadının da eski toplama ulaşamayacağını ön görüyorlar.
Bu seçim mühendisliğinin ve duyulan korkunun nedenlerinden birisi büyük bir “hesaplaşma” ihtimalinin varlığı elbette. Tıpkı Macaristan’da Orban döneminin yolsuzluklarının soruşturulması veya Brezilya’da Bolsonaro’nun ülkeden kaçmak zorunda kalması örneklerinde olduğu gibi, Türkiye’de de 2013-2014’ten bu yana palazlanan yeni devlet ideolojisi, sermaye grupları ve güvenlik bürokrasisi olası bir iktidar değişiminde ağır bir bedel ödeyebilir. Bu nedenle, devletin bekasını koruyabilecek tek yapının kendi iktidarları olduğunun propagandasını, her türlü hukuksuzluğu meşru görerek hayata geçirebiliyorlar.
Bahçeli ve “mutlak butlan”
Devlet Bahçeli’nin mahkemenin “mutlak butlan” kararına önce ortalamacı bir şekilde yaklaşması ve CHP’nin dağıtılmasının doğru olmadığını belirtmesi, iktidar bloğu içinde bir yarılma olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine Bahçeli’nin sonraki açıklamalarının da gösterdiği gibi (Kılıçdaroğlu’nun mevcut durumda CHP Genel Başkanı olduğunu söyledi) ve son dört aydır CHP içindeki rüşvet ve kargaşa iddialarını ısrarla köpürterek; partiyi tamamen parçalamadan, onu ehlileştirerek “ılımlı bir muhalefet” yaratma hedefini amaçlıyor. Özellikle “Terörsüz Türkiye” kavramı yerine, Özgür Özel’in hem çözüm sürecine sahip çıkmasını hem de bu sürecin Kürt meselesi merkezli olduğunu iddia etmesi, Bahçeli açısından kabul edilebilir değil. Bu durum, iktidar ortakları arasında CHP’ye yönelik yargısal müdahaleye yaklaşımda niteliksel bir farklılık olmadığını, tıpkı çözüm sürecinde olduğu gibi yalnızca yöntem ve zamanlama konusunda derece farklılıkları bulunduğunu göstermektedir. İktidarın asıl arzusu, Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi sağ ittifaklara kapısını sonuna kadar açmış, iç bölünmeleri derinleşmiş ve Özel’in radikal, sokağı hareketlendiren politikasından arınmış bir muhalefet tasarlamak ve seçim yarışına bu muhalefetle katılmaktır.
Kürt meselesi, DEM Parti ve sosyal şovenistler
Elbette gelişmeler bu kadar keskin olunca kabağın Kürt siyasal hareketinin başında patlamaması şaşırtıcı olurdu. Devreye hemen Kürt siyasilere yönelik tepeden bakan tutum girdi. Hasta tutsakların cezaevlerinde ölüme terk edildiği, Kürtçe konuşmanın hala kriminalize edildiği ve Amedspor bayrağı zannedilerek Senegal bayrağı taşıyan bir futbolcunun polis baskısına maruz kaldığı bir ülkede, Kürt hareketinden sanki bu asırlık nobranlık hiç yaşanmıyormuş gibi steril bir siyaset beklemenin büyük bir yanılgı olduğu ortada. Fakat sadece bir yanılgıyla muhatap olmuyoruz. Bu sosyal şovenist bir dalga ve yeni süreç başladığından beri bulduğu her fırsatı değerlendiren sağcıların, ırkçıların ya da ulusalcı solcuların gelişmelerin sorumluluğunu Kürt halkının ve çözüm sürecinin üzerine yıkma çabasının bir ifadesi.
Olaylar karşısında DEM Parti, Özgür Özel ile ortak bir basın açıklaması yaparak dayanışma sergiledi. Üzerine Abdullah Öcalan, bir siyasi partinin genel merkezinin gaza boğulmasının demokrasiyle hiçbir ilgisi olmadığını net bir dille ifade etmişken Kürtlerden, sanki kendileri özel bir siyasi tutum almış, gelişmeleri allak bullak eden bir eylem zinciri örgütlemiş, iktidara hemen geri adım atmalıyız yoksa işler çok kötü olacak dedirtecek bir hamlenin içindeymiş karşılanamaz talepleri karşılamasını istiyorlar. Sosyal şovenistlerin şu hiçbir zaman umurlarında olmadı: Kürt hareketi, hem batıdaki demokratik mücadelenin aktif bir öznesi olmak hem de yirmi milyon Kürdün kaderini belirleyecek olan çözüm sürecini ayakta tutmak zorunda! Birileri sadece ırkçılığa karşı, birileri sadece göçmen düşmanlığına karşı, birileri sadece ücretler için, birileri sadece LGBTİ+ özgürlüğü için, birileri sadece laiklik için, birileri sadece meclise girmek için çabalarken… Kürtler demokrasinin korunması, gelişmesi mücadelesinde en azından İran, Suriye, Irak ve Türkiye’de eşit ve özgür yaşayacakları bir dinamik çözüm sürecinin selametini düşünmek zorunda. Bu yüzden, ister Gezi direnişinin başlarında yapıldığı gibi isterse otoriter müdahalelerin CHP’yi hedef tahtasına oturtmasıyla başlayan yeni dönemde yapıldığı gibi olsun, eline geçirdiği ilk fırsatta Kürtlere akıl vermeye çalışanları uyarmak zorundayız: bugün kadar sürdürdükleri mücadelelerin deneyimleri ne olursa olsun, sosyal şovenizmin sınırlarında dolaşmaya başladıklarını görmek zorundalar! Çünkü, DEM Parti sanki Özel’le dayanışmıyormuş gibi, Kürtlerin CHP ile dayanışması yönünde yapılan çığırtkanlık, şımarık bir ezen ulus kibrinin muhalefet saflarına sirayet etmesinin ürünüdür. Ayrıca bu çevreler otoriterleşme dalgasının ardı arkası kesilmeyen şiddetinin bölgesel gelişmelere devletin gösterdiği tepkiyle ve yeni çözüm sürecinin geliştiği koşullarla bağlantısını da kavrayamamış durumdalar.
Çözüm sürecini savunmak otoriter saldırılara karşı çıkmaktır
En başından beri farklı önerilerle de olsa İmralı’nın ve devlet koalisyonunun çözüm sürecini başlatmasının, bölgede, özellikle Suriye’de yaşanacak siyasal sarsıntıların etkisine karşı bir tedbir olarak da önerildiğinin altını çiziyoruz. Gazze ve birçok bölge ülkesinin İsrail tarafından bombalanması, İsrail işgalinin derinleşmesi, dünyanın gözü önünde bir soykırım yapılması, Trump’ın ABD’nin başına geçmesi, Suriye’de rejim değişikliği ve en sonunda İran’ın ağır bombardımana maruz bırakılması, ABD ve İsrail denetiminde özerk yapılanmaların şekillenmesi ihtimalini doğurdu. İmralı açısından bu koşullar Türkiye’de demokratikleşme, barışçıl bir yapılanma ve arka arkaya bu yönde hamlelerle aşılabilir görünürken devlet açısından silahlı güçlerin dağıtılması bu yönde daha minimalist bir yönelim için öncelik olarak masaya konuldu. Öcalan’ın neden hızlı davranmak istediği, İran’a saldırıyla beraber bir kez daha görüldü. Sürecin arka planındaki asli koşullar böyle olsa da sürece dair beklentiler, devlet ve İmralı açısından, iktidar bloğu ve DEM Parti ve Kürt halkı açısından çok farklı niteliklere sahip. Kürtler tüm bileşenleriyle bir dizi adımın artık atılması gerektiğini söylüyor. İmralı, pratik adımların atılmaması konusunda endişeli ve ısrarcı.
Öcalan’ın uyarılarına göre, eğer bu çözüm süreci akamete uğrarsa, bölgede ABD ve İsrail eksenli, beş yüz bin kişilik silahlı bir Kürt gücünün ortaya çıkacağı ve bunun Türkiye’nin bütün fay hatlarını kıracağı bir uyarı olarak dile getiriliyor. İktidar cephesi bu süreci “Terörsüz Türkiye” konseptiyle devlet bekasının bir aracı olarak kurgularken, Kürt hareketi sürecin sahip olduğu potansiyelleri kalıcı bir demokrasinin inşası için çok önemli görüyor.
Otoriterleşme, seçim atmosferi ve çözüm süreci
İktidar bloğu, yoksulluğa ve derinleşen adaletsizliğe duyulan devasa öfkenin sokaklara taşarak bir erken seçim talebine dönüşmesi ihtimalinden şiddetli bir korkuya sahiptir. Otoriterleşme dalgası hem bu dönüşüm ihtimaline karşı bir panzehir olarak öne sürüldü devlet tarafından. Hiç unutmamak lazım, CHP’ye yönelik saldırılar İmamoğlu’nun başlattığı cumhurbaşkanlığı kampanyasının beşinci seçim mitinginden hemen sonra başladı. Çözüm süreci ise bir başka korkunun giderilmesine yönelik bir hamle olarak, 2013-15 sürecinden devletin kendi açısından çıkarttığı derslerle başladı. Hem kaçınılmaz bir adımdı bu sürecin devreye girmesi, hem de bu adıma sokaklarda çözüm ve demokrasi diye mücadele eden on binlerce insan olmadan girilmesi için çok kritik bir işlev gördü.
Bu yüzden otoriterleşme dalgasının sorumlusu Kürtler ya da çözüm/barış süreci değildir. Otoriterleşme dalgasının sorumlusu, bir otoriterleşmeyle iki tehdidi bazı sınırlara çekilmeye zorlayan iktidar bloğunun siyasi perspektifidir. İktidarını kaybetmemek için CHP’ye baskıyla beka kaygısını gidermek ve olur da fırsatını bulursa Batı Asya’da etki alanlarını genişletmek için devreye sokacağı politikayı sokakta milyonların savunacağı bir halden uzak tutacak sınırlılıkta aynı anda örgütlemek isteyen bir iktidar bloğu ile karşı karşıyayız. Bu iktidar CHP’yi bölmek ya da oy kaybetmesini sağlamakla çözüm sürecini sadece “Terörsüz Türkiye süreci” olarak kodlamak için bir ve aynı adımı atıyor.
Sanıldığı kadar güçlü değiller
Tüm bu baskı ortamına rağmen, iktidar aslında sanıldığı kadar muktedir değil. 31 Mart yerel seçimlerinden bu yana Erdoğan’ın hiçbir planı tutmadı. İmamoğlu’na yönelik terör suçlamaları toplum nezdinde hiçbir inandırıcılığa sahip değil. Bilgi Üniversitesi’ni kapatma kararından saatler içinde geri adım atıldı, devletin aşağıdan yükselecek bir toplumsal dalgadan ne kadar çekindiği hem madenci direnişine yaklaşımında hem de İmamoğlu tutuklanmış olmasına rağmen İBB’ye kayyım atayamamış olmasında görünür oldu. Şu anda sorun, muhalefetin, iktidarı gücü her şeye yeten bir heyula kendisini ise sürekli mağlup olan ve kazanma ihtimali olmayan etkisiz bir güç olarak görmesidir. Buna, mevcut CHP liderliğinin kontrol edemeyeceği devasa bir sosyal hareketin parçası olmak yerine ısrarla sandık siyasetini tercih etmesini de eklemememiz gerekiyor.
Yüzbinlerin hareketine ihtiyaç var
Kılıçdaroğlu yüzbinlerin CHP genel merkezini kuşatması durumunda o binaya adımını atamazdı. Polis yüzbinleri dağıtsa bile aynı yüzbinler ertesi gün, sonraki gün ya da daha sonraki gün parti merkezi etrafında çadırlarla yığılabilir ve bekleyebilirdi. Giderek tüm Türkiye, meclis binasına bir yürüyüş yerine Güven Park’ta ya da madencilerin açtığı yol izlenerek Kurtuluş Parkında dev bir buluşmaya çağrılabilirdi. Sayısız CHP tandanslı kurum Özel’den yana olduğunu net bir şekilde ifade etti. Sendikalar birleşik bir uyarı grevi örgütleyebilirdi. Her dernek her gün tüm şehirlerde yürüyüşler planlayabilirdi. Okulların son günleri olsa da öğrenciler ve öğretim görevlileri okullarda boykot-yürüyüş ve eylemler planlayabilirlerdi.
Kitlelerin kaderini asla yalnızca CHP’nin veya Özgür Özel’in iki dudağı arasına terk etmemek, hareketi mutlaka antikapitalist bir eksene çekmek hepimizin görevi. Sokakta ve aşağıdan direnişi örgütlemek, meydanları Ümit Özdağ gibi aşırı sağcı figürlere bırakmamak ve direnişin gücüne güvenmek çok önemli.
Bugün, “yeni türden birleşik işçi cephelerinin” ivedilikle inşa edilmesi acil bir önem kazandı. Öğrencilerden kadınlara, iklim aktivistlerinden Filistin’e destek platformlarına kadar tüm toplumsal dinamiklerin ortak bir demokrasi ve barış şemsiyesi altında birleştirilmesi için mücadele en öncelikli konu olmak zorunda. Üç ana kolon etrafında dallanıp budaklanacak bir mücadeleye ihtiyacımız var: İktidarın arzuladığı “ılımlı CHP”nin kesin bir yenilgi anlamına geleceği görülmelidir. Kılıçdaroğlu’nun utanma duygusunun olmadığı ortada. Yoksa hayatında tek bir seçim kazanamamış birisi bu adımları atamazdı. Yaşanan sürecin topyekûn bir demokrasi katliamı olduğunu görmek zorundayız. Tüm sol güçler sekterlikten uzak durularak CHP tabanıyla omuz omuza direnmek zorundadır. Son olarak direnişin hiçbir aşamasında milliyetçiliğe, ırkçılığa taviz verilemez. Bu, tüm mücadelelerin içinde Kürt halkının çözüm taleplerinin sonuna kadar savunulacağı kıran kırana bir mücadelenin de inşa edilmesi anlamına gelir.
Önümüzdeki günlerde Ankara’ya gelecek olan maden işçileriyle, öğretmenlerin mücadelesiyle yan yana gelmek çok önemlidir. CHP’de işlerin yolunda gitmesi, ancak ve ancak Kılıçdaroğlu’nun utanma duygusunu geri kazanmasına bağlıdır. Bu imkânsız olduğu için CHP içinde Özel ve İmamoğlu için bir bölünme ve yeni parti kurma girişimi çok kuvvetli bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Bazı anketlerin daha nisan ayı sonuçları bile bir bölünme durumunda Özel’in yeni parti kurma girişiminin çok avantajlı olacağını gösteriyor: Buna göre “Son genel seçimde CHP’ye oy verdiğini belirten katılımcıların yüzde 65.8’inin tercihi Özgür Özel’in olası yeni partisi oldu”.
Yeni parti bir mecburiyet olabilir
Elbette bölünmeden sonra marka haline gelmiş partiden koparak başlayacak yeni girişimler çoğu kez hüsranla sonuçlanabilir. Ama Özgür Özel, hem belediye başkanları hem milletvekilleri hem kitle örgütleri desteğine sahip. Ve asıl sorun, Kılıçdaroğlu’nun “tedbir kararı varken kurultay yapılamaz” sözü topu Yargıtay kararına atsa da CHP’de işleri istediği gibi yoluna sokabileceği, Özel ve ekibini tasfiye edebileceği bir zamana sahip olmasıdır. Dolayısıyla yeni bir parti kurulursa bunun tek nedeni, bir kişinin utanma duygusunun kalmamış olması durumunu iktidar bloğunun istediği gibi yönlendirebilmesi olacaktır.
Eğer Özel ve arkadaşları böyle bir adım atmak durumunda kalırlarsa, bu yeni partiyi, tüm bu köhnemiş iç çekişmelerin dışında yeni bir birleşik cephe modeline göre, DEM Parti’den TİP’e, tüm sola, emek örgütlerinden her alanda mücadele sürdüren on binlerce aktiviste kadar herkesi kapsayacak ve ezilenlerin içinde şekillenen arayışa yanıt olabilecek kapsayıcı bir şekilde örgütlemeyi politik olarak ısrarla savunmalıdır. Bu örgütlenme, 12 Eylül darbesinin partiler yasasına, genel başkan sultasına, delege sistemine ve yapış yapış parlamentarizmine karşı tam da Özel’in Kılıçdaroğlu’na meydan okurken söylediğini, parti seçimlerinin sandıkların iki milyon üyenin önüne konulmasıyla yapılacağı, sokaktaki her mücadelenin birleşmesi için ve sokakta öfkeli arayışlarla seçimler arasında dönüştürücü bağların kurulabileceği bir yapılanma olmalıdır. Bu, belki Erdoğan’ın aradığı yüzde 3’ü bulması anlamına gelebilir ama belki de milyonların aradığı antikapitalist bir alternatifin inşa edilmesiyle egemen sınıfın kaçındığı sol muhalefetin bir direniş odağı haline gelmesini ve seçimlerde herkesin beklediğinin ötesinde bir başarı kazanılmasını da sağlayabilir.
