İran’da mollalar kapitalizminin Kürtlere yönelik ağır baskılarına ve idamlarına tanık oluyoruz. En son 2025-2026 isyanları sırasında tutuklanan ve ev hapsine çarptırılan Maryam Hodavand hakkında Tahran İslam Devrim Mahkemesi idam kararı verdi.(1) 2022 yılının eylül ayında Mahsa Jina Amini’nin “ahlak polisi” tarafından başörtüsünü uygun takmadığı gerekçesiyle önce gözaltına alındı, ardından gözaltındayken darp edildi ve komaya girdi. 16 Eylül’de ise hayatını kaybetti. Yüz binlerce insan rejime karşı “Kadın, Yaşam, Özgürlük” (Jin, Jiyan, Azadî) sloganlarıyla ayaklandı. Eylemlerde polis şiddetiyle yüzlerce insan öldü. Yaklaşık 550 kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Buna rağmen Kürt halkı da İran’da rejimin baskısı altında boğulan milyonlarca insan da ABD ve İsrail’in rüşvet teklifine göz ucuyla bile bakmadı. Bir halkın kafasına ABD ve İsrail tarafından bombalar atılırken, başka bir halkın bu saldırılardan fırsat devşirerek başarıya ulaşabileceğini ve özgürlük kazanabileceğini düşünmek emperyalizme duyulan safça güvenden kaynaklanıyor. Özgürlük için başlayan bir mücadele, rejim ve direnişin sürdüğü bölgedeki devlet yapılanmasına karşı dünya ölçekte bir meşruluk kazanırken, emperyalistlerin rüşvet ağlarına dahil olduklarında direnişin içinde şekillendiği bağlam da bütünüyle değişmiş olur. İran’da rejime karşı olan tüm güçler, Netanyahu’nun dahli olan bir “özgürleştirme” müdahalesinin parçası olmamak konusunda, en azından şimdilik tarihi önemde bir politika belirlediler.
Kürt halkının tüm bölgelerde yaşadığı ıstırap açıkça ortada. İran’da rejimin Kürtlere yönelik tutumu, Kürt aktivistlere yönelik engizisyoncu yaklaşımı elbette Kürtlerin rejimle ortaklaşabileceği hiçbir nokta bırakmamış vaziyette. İran’da rejime karşı mücadele etmek İran’da yaşayan her muhalifin strateji ve taktiklerini kendisinin belirleyeceği zorunlu bir siyasal görev. Öte yandan Trump adındaki Epstein ortağı ahlaksızla telefon görüşmeleri yapıp, İsrail gibi soykırımcı bir devletin yöneticileriyle anlaşıp harekete geçmek, belki bomba gürültüleri arasında bazı fırsat pencerelerinin açıldığı izlenimini yaratabilir ama emperyalizmin ve Siyonizm’in yıllardır yarattığı yıkıma maruz kalan halkların hafızasında bu lekeyle anılmanın mutlaka büyük bir bedeli olur.
Bu tartışma bizi kaçınılmaz bir şekilde yeni çözüm sürecine getiriyor. Abdullah Öcalan’ın şubat ayında “Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur.”(2) dediği aktarıldı. Aynı şekilde, İmralı, uzun süredir ABD-İsrail ekseninin ve statükocu güçler olarak tarif ettiği kesimlerin Kürt güçlerini silahlandırmak istediğini de ısrarla belirtiyor.
Türkiye’de çözüm sürecinin hızı, ritmi, zamanlaması ve gidişatı, İran’a yönelik saldırıyla daha da anlaşılır hale geldi. Devlet Bahçeli grup toplantısında “İç cephenin önemi, millî birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran’ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz?”(3) dedi. En başından beri farklı önerilerle de olsa İmralı’nın ve devlet koalisyonunun çözüm sürecini başlatmasının, bölgede, özellikle Suriye’de yaşanacak siyasal sarsıntıların etkisine karşı bir tedbir olarak da önerildiğinin altını çiziyoruz. Gazze ve birçok bölge ülkesinin İsrail tarafından bombalanması, İsrail işgalinin derinleşmesi, dünyanın gözü önünde bir soykırım yapılması, Trump’ın ABD’nin başına geçmesi, Suriye’de rejim değişikliği ve en sonunda İran’ın ağır bombardımana maruz bırakılması, ABD ve İsrail denetiminde özerk yapılanmaların şekillenmesi ihtimalini doğurdu. İmralı açısından bu koşullar Türkiye’de demokratikleşme, barışçıl bir yapılanma ve arka arkaya bu yönde hamlelerle aşılabilir görünürken devlet açısından silahlı güçlerin dağıtılması bu yönde daha minimalist bir yönelim için öncelik olarak masaya konuldu. Öcalan’ın neden hızlı davranmak istediği İran’a saldırıyla beraber bir kez daha görüldü. Sürecin arka planındaki asli koşullar böyle olsa da sürece dair beklentiler, devlet ve İmralı açısından, iktidar bloğu ve DEM Parti ve Kürt halkı açısından çok farklı niteliklere sahip. Kürtler tüm bileşenleriyle bir dizi adımın artık atılması gerektiğini söylüyorlar. İmralı, pratik adımların atılmaması konusunda endişeli ve ısrarcı. Mart ayının başında “Süreç ağır yürüyor ama demokratik siyasete alan açan bir zemin oluşturdu. Şimdiye kadar söylemediğimiz şey kalmadı, artık pratik adımlara ihtiyaç var. Toplantı, konferans ve teorik tartışmalar önemlidir ancak artık somut politikalarla sonuç almamız gerekiyor. Bu görev hem devlet mekanizması hem de sahada olan demokratik siyaset öncüleri için geçerlidir.”(4) açıklaması geldi.
İktidar sözcülerinden ise hem sürecin olumlu olduğu yönünde yorumlar yapılıyor ama aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı, Kürtlere yeni bir ödev daha çıkartıyor. Hakan Fidan, “Terörsüz Türkiye sürecinin terörsüz bölge” anlamına geldiğini ve bunun İran’ı da bağladığını söyleyerek sürece dair şüphelerin oluşmasına neden oldu İran’ın bombalandığı günlerin hemen başında. Elbette hiçbir devlet yetkilisi süreç hakkında hiçbir olumsuz yaklaşım dile getirmiyor ve Fidan da her zamankinden çok daha yumuşak bir tonda konuşuyor ama çözüm sürecini başlatan dinamikler sınırların dışındaki siyasal kasırgalar olsa da nihayete ulaşmasını sağlayacak olan içeride atılacak adımların Kürtleri tatmin edip etmeyeceğidir. Bu yüzden en azından Komisyon Raporunun 6. ve 7. maddelerindeki somut öneriler hızla meclis tarafından hayata geçirilmelidir.
Bu, kuşkusuz, Türkiye’nin İran’daki gelişmelere göstereceği refleksle de ilgilidir. İran saldırısı, Maduro’nun kendi ülkesinden kaçırılması, Küba’ya yönelik ambargo, son bir buçuk yılda birçok direniş örgütünün liderlerinin öldürülmesi ve en son Hamaney ve İran liderliğinin öldürülmesi tüm ülkelerin egemen sınıflarında ve özellikle devlet yöneticileri katında korku ve panikle karşılandı ve güvenlik kaygısı daha da ön plana çıkmaya başladı. Bu kaygıya aşırı bir şekilde kapılan iktidarlar, doğrudan, güvenlikçi yaklaşım adı verilen baskıcı ve askeri ve polisiye tedbirlere yoğunlaşma potansiyellerini taşıdığını biliyoruz. Çözüm sürecinin de Türkiye’nin böyle bir yönelime girmesine tahammülü yok.
İran’a saldırının her bir gününde çözüm süreci tehlikeli bir virajı almaya başladı. TBMM’de kurulan ve tüm partilerin uzlaşarak hazırladığı bir raporla tarihsel bir zemini inşa eden çözüm komisyonu raporunun arkasında durmalıdır.
Bütün partiler arasında bir anlaşma varken neden oyalama taktiği gibi görünen, en kibar tabiriyle ipe un sermek olarak adlandırabileceğimiz bir sessizlik hakim. İktidar oyalamaktan ve oyalanmaktan vaz geçmelidir.
En temel adımlar hemen atılmalıdır.
Sürecin bir kutbu olan ve Kürtlerin kabul ettiği çözüm süreci raporu, geri kalan bütün sol muhalefetin nasıl destek verebileceğini tartışması gereken ‘tartışma ve mücadeleye giriş için bir “uzlaşma” zemini’ olarak görülmelidir. Raporun “Demokratikleşmeyle ilgili öneriler” başlıklı bölümünde “AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır” deniliyor. Özellikle 7. bölümde hasta tutsaklarla ilgili, Terörle Mücadele Kanunu ile ilgili, toplantı ve gösteri hakkıyla ilgili ve şiddet içermeyen fiillerin terör suçu sayılamayacağı ile ilgili ve elbette düşünce özgürlüğü ile ilgili oldukça önemli bir çerçeve yer alıyor. Yerel yönetimler konusunda da kayyım uygulamalarını zorlaştıran bazı tedbirler sıralanmış durumda.
Çözüm süreci çoklu bir sıkıştırmayla karşı karşıya. Birisi yaklaşan seçim süreci. Erdoğan ve AKP liderliği 23 Nisan resepsiyonunda her ne kadar çözüm sürecinin sapasağlam ayakta olduğunu söyleseler de bu sürecin seçimde işlerine ne kadar yarayıp yaramayacağını tartacaklarını düşünmek yanlış olmaz. Dem Parti’yle yürütülen çözüm sürecinde Kürtlerin AKP’ye karşı CHP ile eylem birliği ve seçim süreci ortaklığı inşa etmesinin sürece dair adımların temposunu yavaşlatacağı duygusu her düzeyde giderek artıyor.
Bir diğer sıkıştırma öğesi ardı arkası kesilmeyen otoriter şok dalgaları. Özellikle CHP’li belediyeler ve mutlak butlan davasıyla bir bütün olarak CHP’yi hedefleyen sistematik baskı çözüm süreci konusunda atılacak adımların demokratik ruhuna aykırı. Ahmet Türk’ün hakkı olan bir şekilde seçildiği belediye başkanlığına geri dönmesi çok kritik bir gelişme olacak ama CHP’li belediye başkanlarının hapiste tutulması, bu kez, daha da sırıtacak.
Son bir basınç noktası da İran’ın bombalanması ve İran’ın bu bombardımanlara bölge ülkelerinin ABD üslerine sahip olanlarının tamamını bombalayarak yanıt vermesinin dünya ekonomisi üzerinde ve tek tek tüm ülkelerin jeopolitik yaklaşımlarında yarattığı sarsıcı etkiler. Fosil yakıt fiyatlarının artması ve petrolün varil fiyatının daha da fırlaması ihtimali enflasyonu tırmandırıp her ülkede yoksullaşmayı hızlandırırken aynı zamanda kaynaklar daha yüksek oranda savaş makinelerinin güçlendirilmesine harcanacak.
Türkiye, bu yöntemi asla tercih etmemelidir. Erdoğan da Numan Kurtulmuş da çözüm sürecinden geri dönüş olmayacağını söylediler. Önemli olan artık bu niyet beyanları değil. Önemli olan pratik adımların hızla atılmaya başlanması.
Bunu sağlamak içinse, Gazze’de, İran’da, Rojava’da barış istemekle kalmayan aynı zamanda çözüm sürecinin başarı kazanmasını ve Kürt halkının bir dizi talebinin hayata geçmesini de isteyenler hemen harekete geçmelidir. Fiyat artışları durmaz, devlet petrol fiyat artışlarını sübvanse edemeyecek hale gelir ve daha derin bir ekonomik yoksullaşma yaşanırsa savaşa karşı olan öfkeyle yoksulluğa karşı oluşan öfkeyi yan yana getirmek en önemli görevimiz olacak. Gelişebilecek geniş işçi eylemleri içinde barış isteyenlerin, çözüm sürecini savunanların şimdiden güçlü savaş karşıtı ağlar oluşturması bu yüzden çok önemli.
Çivisi çıkmış bir dünyada çözüm süreci daha sağa savrulmayı engelleyen önemli bir dinamik haline gelebilir. Bunun için barışı savunan güçlü bir hareketin inşası çok önemli.
Bu sayımızın ilk yazısı ABD Başkanı Donald Trump’ın merkezinde gelişen Make America Great Again (MAGA) etrafında emperyalizmin yeni hamlelerinin nasıl şekillendiğini tartışıyor. Şenol Karakaş tarafından yazılan bu yazıda Trump’ın şımarıkça hamlelerine karşı bir savaş karşıtı hareketin gelişmesinin önemine vurgu yapılıyor.
Alex Callinicos tarafından DSİP’in düzenlediği Sosyalist Tartışma’ya yollanan videodan alıntıladığımız yazıda ABD ve İsrail’in İran saldırısı üzerinden ABD emperyalizminin bir krize sürüklendiği ve ABD’nin yenilgisinin emperyalizmin geleceği açısından önemi tartışılıyor.
Dergimizin üçüncü yazısı MAGA kapitalizminin kimlik politikaları etrafında yaratmaya çalıştığı kutuplaşmayı ele alıyor. Judy Cox, kimlik politikalarının ekonomik eleştirisini eleştirirken Marksistlerin meseleye nasıl yaklaşması gerektiğini anlatıyor.
Alper Pınar’ın sermaye ve yaşam arasındaki bir ikilemde iklim krizini değerlendirdiği yazısı, Türkiye’nin iklim politikaları hakkında bir analiz sunarken kolektif bir siyasal mücadelenin kaçınılmaz olduğunu savunuyor.
Martin Empson’ın Sosyalist Tartışma toplantılarına yolladığı videodan aldığımız yazıda da Türkiye’de düzenlenecek COP31 Zirvesi etrafındaki tartışmalar ele alınıyor. Empson, yeşil kapitalizmin bir yanılsama olduğunu anlatırken sermayeyi ve fosil yakıt şirketlerini durdurmaya dönük bir antikapitalist hattın önemini vurguluyor.
Camilla Royle’un yazısı ise Filistin’deki soykırımın ekolojik yıkım boyutunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Royle, soykırıma insani yıkımının yanısıra ekolojik bir perspektiften de yaklaşmanın sistem hakkındaki analizimize katkıda bulunacağını savunuyor.
Tarık Kunduracı, Troçkist hareketin Lev Troçki’den sonraki gelişimini ele aldığı yazısında Tony Cliff tarafından geliştirilen devlet kapitalizmi tezinin önemine değiniyor.
Tuğan Mecal, sokakta yaşayan köpeklere karşı geliştirilen politikaları ayrıntılı bir biçimde ele alıyor. Mecal, iktidarın hem ahlaki panikler yaratarak sadece köpekleri değil toplumun çok çeşitli kesimlerini hedef hâline getirdiğini hem de egemenlerin katliamdan rant sağladığını söyleyerek barınak ve katliam işkencesine karşı mücadele çağırıyor.
Şebnem Edikli ise daha genel bir hayvan özgürlüğü tartışmasının sosyalist solda kendisine nasıl bir yer edinebileceğini tartışıyor. Edikli, hayvan özgürleşmesinin politikanın merkezine taşınmasının tahakküm ilişkisinin tüm boyutlarını bir arada düşünmek bakımından zorunlu olduğunu savunuyor.
Dr. Fatma Örgel’le yaptığımız röportajda, Türkiye’nin göçmen politikası sağlık açısından ele alınırken “Gölgede Kalan Yaşamlar: Göçmenler” raporunun ayrıntıları anlatılıyor.
Dergiyi edinmek için arayın: 0 535 884 21 22
3 https://www.haber7.com/guncel/haber/3608773-devlet-bahceli-hamaneyin-oldurulmesi-alcakliktir
4 https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/0403202615