Sendikaları nasıl ele almalıyız?

Türkiye sınıf mücadelesi tarihi, işçi sınıfının birleşik gücüyle sağcı hükümetleri gerilettiği ve neoliberal politikaları sekteye uğrattığı çok önemli kitlesel deneyimlere sahiptir.

Sendikalar, işçilerin haklarını korumak için tarihsel süreçte bizzat tabandan ortaya çıkmış örgütlenmelerdir. Ancak günümüzde sınıf hareketinin en büyük tıkanıklıklarından biri, sendikal örgütlülüğün zayıflığı ve var olan örgütlü gücün de farklı konfederasyonlar ve sendikalar arasında parçalanmış olmasıdır. Günümüzde bazı iş kollarında onlarca sendika mevcuttur. Bu koşullarda birleşik mücadeleyi inşa edebilmek, ekonomik krizin ve hak gasplarının faturasını patronlara ödetebilmek için tüm sendikal yapıların ve emek örgütlerinin ortak asgari talepler etrafında bir araya gelmesi zorunludur.

Sendikaları keskin bir biçimde “kızıl sendika” (işçi sınıfının çıkarlarını savunan) ve “sarı sendika” (işveren/hükümet yanlısı) şeklinde ikiye bölmek uygun bir yaklaşım değildir. Kuşkusuz bazı sendika yönetimleri patronlarla uzlaşan, işbirlikçi ve pasif bir çizgi izlemektedir. Ancak sendikaları liderliklerine göre toptan mahkûm etmek işçileri bölmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Sendikal bürokrasinin kökeni

Sendika bürokrasisi, işçilikten çıkıp sendika profesyonelliğine geçenlerin sosyal durumlarından ve sendikaların sistem içi uzlaştırıcı niteliğinden kaynaklanır. Bürokrata dönüşen sendikacılar artık işten atılma korkusu yaşamaz, maaşlarını aidatlardan alır ve konumlarını korumak adına sınıfın militan eylemlerini (özellikle sendika kasasını boşaltan grevleri) frenleme veya satma eğilimi gösterir. Bu bürokratik hantallık sadece sağcı sendikalarda değil, kendisini “sol” olarak tanımlayan yapılarda da mevcuttur.

Bu durum karşısında solun bir kesiminde, mevcut sendikalardan tamamen koparak küçük, bağımsız ve “sol” sendikalar kurma eğilimi baş gösterebilmektedir. Bu tür küçük ve izole sendika kurma çabaları hareketin bütününe fayda sağlamaktan çok, sınıfın mücadele birliğini zedelemektedir. Çözüm, kitlelerden kopuk alternatif yapılar yaratmak değil; mücadeleyi mevcut sendikaların tabanında yürütmekten, işçileri kendi örgütlerine sahip çıkmaya çağırarak bürokrasi üzerinde aşağıdan yukarıya bir basınç oluşturmaktan geçmektedir. 

Öfke sendikanın rengine bakmaz

Toplumda biriken büyük öfkenin, iktidara yakın ya da kurumsallaşmış köklü sendikaların (Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen vb.) tabanındaki işçileri etkilememe olasılığı yoktur. Hayat pahalılığı, yoksullaşma, iş cinayetleri ve güvencesiz çalışma koşulları işçileri hangi siyasi partiyi desteklediklerine ya da inançlarına göre ayırmaz. Hangi sendikaya üye olurlarsa olsunlar, işçilerin sınıfsal ve ekonomik çıkarları bütünüyle ortaktır.

Nitekim 2015 metal direnişlerinde olduğu gibi, tabanda biriken öfke en uzlaşmacı sendika yönetimlerini bile sarsarak greve ve direnişe zorlayabilmiştir. Son yıllarda kıdem tazminatının fona devredilmesi girişimine ya da sefalet zamlarına karşı tabanlarından gelen yoğun basınç Memur-Sen ve Türk-İş liderliklerini bile (koltuklarını kaybetme korkusuyla) “genel grev” tehdidinde bulunmak veya ek zam talep etmek zorunda bırakmıştır. Dolayısıyla, biriken sınıfsal öfke kurumsallaşmış sendikaların tabanındaki milyonlarca işçiyi de kaçınılmaz olarak etkilemekte ve onları mücadele sahasına çekmektedir.

Türkiye sınıf mücadelesi tarihi, işçi sınıfının birleşik gücüyle sağcı hükümetleri gerilettiği ve neoliberal politikaları sekteye uğrattığı çok önemli kitlesel deneyimlere sahiptir.

Genel direniş tarihi

1994 yılındaki derin ekonomik krizin ardından Tansu Çiller hükümeti, krizin faturasını “sıfır zam” dayatmasıyla işçilere kesmek istedi. Buna karşı Türk-İş öncülüğünde başlayan eylemlilik, 5 Ağustos 1995’te Ankara’da yüz binlerce işçinin katıldığı “Emeğe Saygı Mitingi” ile zirveye ulaştı; işçiler gösterilere kapalı olan Kızılay Meydanı’nı fiilen işgal etti. İşçi sınıfının aşağıdan yükselen bu kararlı eylem zinciri, Çiller hükümetinin güvenoyu alamayarak düşmesine neden oldu.

Krizin işçileri vurduğu 1999 yılında tüm işçi ve memur sendikaları ile meslek örgütlerinin katılımıyla Emek Platformu kuruldu. Temmuz 1999’da Ankara’da düzenlenen “Mezarda Emeklilik” yasası protestosuna 200 bin işçi katıldı. Ardından, 1 Aralık 2000 tarihinde DSP-MHP-ANAP koalisyonunun uyguladığı IMF programlarına karşı gerçekleştirilen “Genel Uyarı” eylemine tam 1 milyon işçi ve emekçi katıldı. Emek Platformu’nun talepleri 2001 yılında haftalarca sokakları işgal eden esnaf eylemleri olarak anılan küçük işletmelerde çalışan işçilerin de talepleri oldu. 

Tarihsel deneyimler, bugün de iktidarın uyguladığı yüksek vergi ve düşük ücret programına karşı birleşik bir mücadelenin ancak tabandan inşa edilebileceğini göstermektedir. Benzer bir birleşik yapıyı kurabilmek için bazı adımlar atmak gerekmektedir.

Yönetime değil tabana bakmak

Sol grupların geleneksel olarak yaptığı gibi sendika yönetimlerini ele geçirmek için yarışmak yerine, iş yerlerinde doğrudan demokrasiye dayanan taban örgütlenmeleri (iş yeri komiteleri, kurulları veya birlikleri) inşa edilmelidir. TABİB (Taşeron Belediye İşçileri Birliği) örneğinde olduğu gibi, işçilerin kendi çabalarıyla kuracağı bu yatay bağlar sendika bürokratlarının kumpaslarını aşabilecek önemli bir araçtır. İş yeri temsilciliklerinin koordinasyonu, farklı konfederasyonlara bölünmüş işçilerin de pratikte birleşmesini sağlar.

Egemen sınıfın işçileri bölmek için kullandığı yapay saflaşmalara karşı mücadele edilmelidir. Dindar-laik, Türk-Kürt, kadın-erkek-LGBTİ+, yerli-göçmen gibi ayrımlara karşı, kapsayıcı bir dil kullanmak egemen sınıfın işçileri karşı karşıya getiren yaklaşımlarını boşa çıkaracaktır. 

Dağınık yerel direnişleri birleştirmeyi hedefleyen ve tüm emekçileri doğrudan ilgilendiren net taleplerle merkezî bir kampanya yürütülmelidir. Zenginlerin vergileri artırılsın, asgari ücretten vergi alınmasın, asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkarılsın, kıdem tazminatı hakkına dokunulmasın, İşsizlik Fonu patronlara değil işçilere aktarılsın ve taşeron sistemi tamamen kaldırılarak tüm işçilere güvenceli kadro sağlansın gibi taleplerde ısrar edilmelidir.

Birleşik cephe sadece sendikalı işçilerle sınırlı kalmamalıdır. Kadın örgütleri, LGBTİ+ hareketleri, çevre ve iklim aktivistleri, KHK mağdurları, işsizler, öğrenciler ve göçmen hakları savunucuları gibi kapitalizmin çok yönlü krizlerinden etkilenen tüm muhalif dinamikler, odağında işçi sınıfının yer aldığı ortak bir eylem blokunda (antikapitalist ve antifaşist bir cephede) bir araya gelmelidir.

Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Birleşik Kamu İş, Kamu Sen, KESK ve Memur-Sen gibi konfederasyonların tabanlarındaki işçiler yönetimlerini ortak davranmaya zorlamalıdır.

son yazıları

Arnavutluk da Bolivya da direniyor
Şiddeti durduracak olan: Demokrasi, özgürlükler ve dayanışma
Aşağıdan birleşik mücadeleyi örgütleyelim

ilginizi çekebilir

stand up_
Mizah yapmak suç değildir: Deniz Göktaş’a özgürlük! Tuba Ulu ile dayanışmaya!
photo_5967752918179974570_y
Dalga - Kadınların kolektif sesi
336299
NATO’nun savaş ve suç örgütü olduğunu gösteren zirve