Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın, “ana dili Kürtçe olan bir cumhurbaşkanı adayını desteklememek” üzerine yaptığı açıklamalar çok tuhaftı.
Hangi tabanın partisiyiz?
Daha sonraki açıklamalarıyla beraber ele alındığında mesele bu kez, ana dili Kürtçe olan bir adayın desteklenip desteklenmemesi tartışmasının ötesinde, bilinçaltı olmayan, bilakis düşünülmüş, tasarlanmış ve tartışılmış sistematik bir argümanlar bütünü olarak öne sürüldü. Erkan Baş, özetle bizim seçim derdimiz yok, biz sarayla uzlaşmayız ve müzakere etmeyiz diyerek asıl mesajını verdi ve esas olarak iktidarla uzlaşmayan tüm güçlerle ittifaka açık olduklarını belirtti. Bu çok meşru bir yaklaşım elbette. Ama bir yandan ana dili Kürtçe olan bir aday o tabana seslenebilir ama bizim de kendi tabanımız var şeklinde “kendi tabanının” anadili Kürtçe olan bir adaya oy vermeyeceğini ima eden, oldukça bildik, toplumsal muhalefetin ortalama sağcı fikirlere sahip olan kesimlerinin dertleriyle dertlenmekten türeyen asıl sorunu maskeliyor.
New Yorklular böyle dertlere sahip olsalardı Müslüman, LGBT+’larla dayanışan, göçmen bir siyasetçiyi belediye başkanı olarak seçmezlerdi.
Bu tartışma yeni çözüm süreci başladığından bu yana ulusalcıların, CHP tabanının çeşitli kesimlerinin bilincinde bir dedikodu silsilesi olarak şekilleniyor ama aynı zamanda ulusalcı sosyalistlerin benimsediği tutumu da yansıtıyor. Bu çevreler Kürt sorununun demokratik çözümü meselesinde kendi ulusalcı müfredatları doğrultusunda CHP tabanının çözüm sürecine şüpheyle bakan kesimleriyle hızla yakınlaşmayı ve bu kitle etrafında hareketlenmeyi planlıyorlar. Bu açıdan bakıldığında, “Yeni çözüm süreci”, İmralı’nın bu süreçte oynadığı rol, DEM Parti’nin İmralı’ya biçtiği misyon ve çözüm süreci için gösterilen yoğun çabaya yönelik eleştiriler kasıtlı bir şekilde DEM Parti’nin otoriter şok dalgalarına karşı sessiz kaldığı yönündeki çarpıtmanın üzerinde yükseliyor.
DEM Parti ve demokrasi mücadelesi
Bu tutumun hem DEM Parti’ye hem de İmralı’ya haksızlık anlamına geldiğini göstermek halkların eşit koşullarda kardeşliğini savunanlar için enternasyonalist bir görevdir. Çözüm süreci yürütülürken, Kürtlerin diğer tüm mağduriyetlere karşı suskun kalmayı bir bedel olarak ödediği iddiası tehlikeli sulara yelken açmak anlamına geliyor.
Bu yaklaşım, DEM Parti’nin yürüttüğü mücadelenin çok boyutluluğunu görmezden geliyor. DEM Parti, hem çözüm süreci için çaba sarf ediyor hem de her türlü antidemokratik uygulamaya karşı vekilleriyle ve üyeleriyle birlikte en ön cephede mücadele ediyor. Parti, bir yandan Temmuz ayında çözüm sürecine dair özel bir yasanın çıkması için yoğun bir çaba harcarken, diğer yandan CHP’lilere yönelik baskıya karşı ve davalarda çok net bir tutum sergiliyor. DEM Parti’nin sırf çözüm sürecinin hatırına iktidarla her konuda uzlaştığı ya da zorbalıklara sessiz kaldığı iddiası, Kürtlere yönelik kibri gizleyen tam bir çarpıtma. Kürt hareketi açıkça kendisini ülkedeki tüm antidemokratik uygulamaların sona ermesi için mücadele etmekle yükümlü hissetmektedir.
Milli çifte standart
DEM Partili, HDP’li ve HDK’li siyasetçilere baskı uygulanırken, koca bir partinin eş genel başkanları, parti meclis üyeleri, milletvekilleri ve belediye başkanları tutuklanıp cezaevine konulurken, batıdaki siyasi aktörler “normal” politik hayatlarına devam edebildiler.
Batıdaki siyasetçiler için bu tarz-ı siyaset meşru görülürken, DEM Parti hem de batıdaki hiçbir hukuksuzluğa sessiz kalmaması ve boyun eğmemesine rağmen eleştiriliyor. Bu yapılılırken, bir başka imada daha bulunuluyor: Kürt meselesi otoriter baskı ve antidemokratik uygulamalar bahane edilerek geçiştirilmeli, çözüm süreci askıya alınmalı ve 20 milyon Kürt’ün kaderini belirleyecek bir gelişmeye Kürtler sırtını dönmelidir.
Neden?
Yanıtları şu: Çünkü tüm demokratik alan cendere altına alınmıştır ve CHP’ye yönelik ağır bir baskı uygulanmaktadır.
Bu yaklaşımın sol saflara sızmış egemen ulus kibrinin açık bir göstergesi olduğu kendisini en net şekilde Erkan Baş’ın açıklamalarına Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) gelen “geçmişi unutalım, önümüzdeki döneme bakalım” şeklindeki sempatik yanıtla da gösterdi. Kemalistlere göre solun başında CHP’cilik ve Dem Particilik belaları vardır.
Bu çevreler üzerimize boca edilen otoriter politikaların karşısında mücadele ederken, çözüm sürecinin Kürtler lehine tamamlanmasının ve demokratikleşme adımlarının atılmasının birbirinden koparılamaz süreçler olduğunu kavramıyor. Bu sürece uygun davranılması ve iktidardan daha ciddi adımlar atmasının talep etmek gerekirken anadili Kürtçe olan aday tartışmaları gündemi gereksiz yere işgal ediyor.
Kürtlerin bir yandan CHP’lilere yönelik baskılara karşı ses çıkarırken, diğer yandan kendi en temel sorunlarını ve bu sorunların çözüm ihtimalini taşıyan adımları, birilerinin keyfi öyle istiyor diye görmezden gelmesi beklenemez. Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın hala cezaevinde olduğu gerçeğinin nasıl unutulabildiği bu ulusalcı yaklaşımlardaki asli sorun olmaya devam ediyor.
Demokrasi olmadan barış olmaz der gibiler
Demirtaş cezaevindeyken politika normal seyrinde akabilecek ama İmamoğlu cezaevindeyken, tüm mücadeleler CHP’lilerin özgürlüğüne endekslenecek. Ne Demirtaş ne de İmamoğlu hapiste olmalıdır. Ana muhalefet partisine yönelik bu saldırı elbette daha önceki hiçbir saldırıya benzememektedir. Kürtler de bunun farkında olduğu için, demokrasi mücadelesini sürdürüyor. Sorun, çözüm süreci için müzakerelerin demokrasi mücadelesi kazanılıncaya kadar ertelenmesi fikrinde. Kılıçdaroğlu deneyimi, Türk usulü başkanlık rejimine ne kadar karşıysak Türk usulü sosyal demokratlara da o kadar karşı olmamız gerektiğini, iktidar CHP’nin ellerinde merkezileştiğinde Kürt siyasilerin serbest bırakılacağının hiçbir garantisi olmadığını da gösteriyor. Ümit Özdağ sadece 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun sinsice ittifak kurduğu bir faşist değil, aynı zamanda göçmen düşmanlığından prim vermeyen bir ırkçı olarak CHP Saraçhane eylemlerinde kürsü hakkını kazanan “prestijli” bir figür.
Sokaktan sandığa birleşik direniş
Öte yandan Kürt siyasilere hiç kimse dişinizi biraz sıkın biz bu tek adam rejimini deviriyoruz garantisi de veremediği için Kürt özgürlüğünü savunan aktörlerin çözüm sürecini askıya almalarını ima eden her yaklaşım şu iki hatayla birden maluldür: Birisi, demokrasi ve özgürlüklerin garantisi, batıda işçi sınıfının kendi içindeki bölünmüşlüğü aşması ve Kürt halkıyla ittifak kurmayı başarmasıdır. Bunun için Kürt halkına güven vermek gerekir. Kürt siyasileri içinde olmadıkları bir uzlaşmacılıkla suçlamak, bir halkla işçi sınıfı arasına milliyetçi önyargıları harç olarak kullanıp aşılması çok güç duvarlar örmek anlamına gelir.
İkincisi bu tutumla sokak ve seçim sandığı arasında kurulacak köprülerin inşa edilmesi imkânsız hale gelir. Kendi tabanında ya da ittifak kurabileceğini düşündüğü başka partilerin tabanında anadili Kürtçe olan bir adaya oy vermeyecek kitleler olabilir. Bu, sadece bu partilerin liderliklerinin kendi tabanlarındaki gericilikle mücadelede başarısız olduklarını gösterir. Bunun sorumlusu sosyalistler ve Kürtler olamaz. Kemalist önyargıların sol olmadığını görmek ve elinin tersiyle itmek bu konuda atılacak ilk adım olarak görülebilir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda Lenin yaptığı, başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz gibi vurguların antikalar deposuna kaldırılması için ulusların kendilerinin ve ulusal sorunun antikalar deposuna kalkacağı değişiklikleri yaşamamız gerekiyor.
