Yeni felaket çağında antikapitalist alternatifin inşası

Türkiye’de yaşanan ekonomik, bölgesel ve politik tüm gerilimler ve mücadeleler de yeni felaket çağının karmaşası içinde cereyan ediyor.

İran ve Filistin halkının maruz kaldığı işgal ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı mücadele tüm dünya ezilenleri açısından kritik kritik bir öneme sahip.

Tüm kıyaslanamaz askeri üstünlüğüne rağmen, İsrail Gazze’de, ABD ve İsrail ise İran’da politik olarak mağlup oldular. Özellikle ABD’nin İran’la masaya oturmak zorunda kalması küresel askeri ve politik dengelerde büyük bir eksen kaymasına işaret ediyor. 

Bu eksen kayması, Alex Callinicos’un son yazısında vurguladığı gibi  “Aradan geçen yıllarda, ekonomik gücün küresel dağılımında devasa bir kayma yaşandı. 1972’de Amerika Birleşik Devletleri küresel imalat katma değerinin yüzde 25 ila 30’unu oluştururken, Çin yüzde dördünü oluşturuyordu. 2024’te ise ABD’nin payı yüzde on, Çin’inki ise yüzde 30’du.” ABD egemen sınıfı aldığı arka arkaya darbeleri savuşturmaya çalışıyor.

İklim krizi ise tam çaplı bir yıkım süreci olarak bu krizin derinleşmesinde hiçbir sorumluluğu olmayanların üzerine üzerine geliyor. Kapitalizmden söz etmeyen iklim krizinden de söz etmemeli. Yaşadığımız bu kriz doğrudan kapitalist sınıfın rekabet güdüsünün canlı yaşamın başına açtığı bir bela. Bu bela, aynı zamanda belanın farkında olan dev bir hareketle yüzleşiyor. Üstelik, iklim aktivistleri kesin bir savaş karşıtı faaliyeti aynı anda örgütlüyor. “İşgal altında iklim adaleti olmaz” vurgusu, iklim aktivistlerinin emperyalizm ve iklim krizi arasında kurduğu güçlü bağın bir başka göstergesi. Gazze’yle dayanışmak için kolları sıvayan ilk Sumud Filosu aktivistleri arasında iklim aktivistlerinin de olması tesadüf değil. “Şirketleri değil gezegeni kurtar” diyenler “Yıkılsın Siyonist İsrail devleti” demeyi de başarıyor. Bunun bir sonucu olarak dünyanın en ünlü ikinci futbolcusu İspanya’da şampiyonluk kutlamalarında tüm yol boyunca Filistin bayrağı taşıdığı için İsrail devleti tarafından nefreti körüklemekle suçlanıyor. Bu savaşa ve iklim krizine karşı büyüyen hareketin doğrudan bir ifadesi olarak İsrail’in politik yenilgisini bir kez daha gösteriyor. Yaklaşık 21 bin çocuğu öldüren bir soykırım rejimi öldürülen çocukları andığı için bir futbolcuyu nefret yaymakla suçladığında bu rejim çöküş dönemine girmiş ve kamuoyunu işgal politikalarına ikna edecek hiçbir argümanı kalmamış demektir.

Yeni felaket çağının semptomları

Öte yandan küresel düzeyde içinden geçtiğimiz kriz aşırı sağın yükselişi, sağın daha sağ ihtimallere kapıyı aralamasına neden olduğu kadar, Brezilya, Macaristan gibi örneklerde otoriter iktidarların devrilmesine tanık olduğumuz gelişmelerle de tanımlanıyor. Sadece bu iki örnek de değil. Türkiye’de 31 Mart seçimlerine yaptığı etkiden tüm dünyada siyasal alanın eksenini belirleyen Gazze için dev küresel intifada mücadelesine, ilkine birkaç milyon kişi katıldıktan sonra ikincisine en az 8 milyon kişinin katıldığı ABD’de savaşa, göçmen düşmanlığına ve doğrudan Trump’a karşı mücadeleye, oradan Mamdani hareketinin zaferine, Minneapolis’te göçmen düşmanı faşizan saldırganlığa karşı gelişen kocaman bir hareket var. Bu hareket zaman zaman öğrencilerin okul işgalleri, zaman zaman barikatları aşan öğrenci eylemleri, zaman zaman liman işçilerinin İsrail karşıtı grevleri, zaman zaman özellikle Barselona ve İngiltere’de olduğu gibi yüzbinlerce insanın katıldığı savaş karşıtı gösterilerle sürüyor. İşçi sınıfı son 20 yıldır Arap Baharı’ndan meydan işgallerine ve milyonluk grev hareketlerine kadar çok sert siyasal gelişmelere müdahale ediyor ve şekilleniyor. Bu hareketler üzerimize kabus gibi çöken karamsarlığa karşı gerçek bir panzehir sunuyor. İnsanları gezegenin sonunu düşünürken kapitalist sistemin asla sonunun gelmeyeceğini düşündürmeyi başarması ve çeşitli alanlardan “düşünürler” aracılığıyla her on yılda bir işçi sınıfının gücünün aşındığı ve yaşadığımız çağın hiçbir döneme benzemediği yönündeki fikirleri yaygınlaştırmasıyla hayatta kalma süresini uzatmaya çalışıyor. Ama 1999’da Seattle’da başlayan antikapitalist savaş karşıtı hareket şimdi bir kez daha yeni aktivistler kuşağının omuzlarında sert bir savaş-iklim krizi ve kapitalizm eleştirisi halini alıyor.

Kriz içindeki kapitalizm, yapabildiği her yerde LGBTİ+, kadın ve göçmen düşmanlığını körüklüyor. Irkçılık, yine krize bir yanıt olarak aşırı fikirlerin sıradanlaştırılırak örgütlenmesi anlamına gelen aşırı sağın üzerinde en çok sörf yaptığı dalgalardan birisi. Ne göçmen düşmanlığı ve ırkçılığa karşı çıkmadan ne de LGBTİ+’ların özgürlüğünü savunmadan, bu kritik iki konuda tavizler verilerek aşırı sağa karşı, faşist hareketlere karşı mücadele edilebilir.

Çoklu krizlere yanıtı biz vermek zorundayız

Çoklu krizlerle tanımlanan bu dönemin yeni felaket çağı olduğu konusunda tam bir fikir birliği içinde olmak çok önemli. 2007-2009 küresel finansal kriz, emperyalist hegemonya alanında yaşanan gerilimler ve hegemonik gücün, ABD’nin gerilemesi, alt emperyalist ülkelerin pervasızca bir askeri yarış içine girmesi, yaklaşan Çin-ABD kavgası, iklim krizinin her düzeyde yarattığı yıkımın ekonomik-yaşamsal-politik sarsıntıları ve kapitalizmin azalan kar oranlarına bağlı uzun süreli yapısal ekonomik krize küresel ölçekte bir çözüm bulmaktan fersah fersah uzakta olması, kakafonik politik gerilimler ve krizlerin eşlik ettiği çoklu krizler dönemini oluşturuyor. Yeni felaket çağı bu krizler döneminin toplam isimlendirmesi ve aşırı sağ bu kriz alanlarının her birine yönelik tepkiyi örgütlemeye ve krizin faturasını ezilenlere ve işçi sınıfına yükleyerek çıkmaya çalışıyor. Bu nedenle, yeni felaket çağının nasıl sonuçlanacağı aşırı sağ ile anti kapitalistler, ezilenler ve işçi sınıfı arasındaki mücadele tarafından tayin edilecek.

Felaket çağında Türkiye’de mücadele

Türkiye’de yaşanan ekonomik, bölgesel ve politik tüm gerilimler ve mücadeleler de yeni felaket çağının karmaşası içinde cereyan ediyor. Türkiye çoklu krizlere politik açıdan şu bağlamlarda savruluyor: 

Otoiter şok dalgaları

1. Öncelikle CHP’yi hedeflemiş görünen ama bu konuda her başarısıyla hukuksuzluğu, adaletsizliği ve korku imparatorluğunu güçlendirmeyi hedefleyen otoriter şok dalgalarıyla aşırı sağcı azınlık iktidarının konumunu ve önümüzdeki seçimlerde en azından Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını garantiye alma girişimi geliyor. Fakat CHP’nin beklenmeyen direnişi, kısa süre içinde bir seçim kampanyası halini alarak toplumun genelinin hareketini ileri çekmekten hayli uzakta örgütlense de özellikle 19-29 Mart 2025’te patlayan hareket otoriterleşme dalgasının dalga kıranı olarak iktidar blokuna kendisini bekleyen mücadele potansiyellerini gösterdi 

Bölgesel güç olma hırsı

2. Ardından, Türkiye’nin bölgesel güç olmak için attığı adımlar ve bölgede yaşanan gelişmelere karşı politik ve askeri olarak verdiği yanıtlar geliyor. Erdoğan’ın anketlerde çok oy alıyor nedenlerinden birisi bu bölgesel girişimler. Fakat bu açıdan Türkiye’nin bölgesel ihtirasları ile ekonomik ve askeri gücü arasındaki çelişki kendisini gösteriyor. 

“Yeni çözüm süreci” ve koordinatörlük meselesi

3. Türkiye’de ezilenlerin yeni felaket çağında gündeminde olan önemli bir öğe de “Yeni çözüm süreci”. İktidar bu süreci bir örgüt silahsızlanması ve terörsüz bölge olarak kodlasa da sürecin ruhu ve Kürt hareketinin gelişmeleri demokrasi ve barış için yeni bir toplumsal mücadele olarak şekillendirmeyi hedeflemesi süreci çok katmanlı bir mücadele alanına çevirmiş vaziyette. Sosyal şovenist ve milliyetçi fikirler, kendisini süreç karşıtı olarak değil ama Kürtlerin iktidara teslim olduğu fikrini sinsice işleyerek toplumsal muhalefetin en dinamik kesimlerinin barış için mücadeleye mesafelenmesi ve Kürt halkının süreçten en büyük kazanımla çıkması için batıda işçi sınıfıyla beraber örgütlenecek mücadelenin sürekli ertelenmesine neden oluyor. Sürecin ilerleyip ilerlemeyeceğinden çok ilerleme temposu tartışma konusu. Özellikle seçim sürecine bu yılın sonuna doğru girilecek olması iktidar ve muhalefet tarafından sürecin seçime endeksli olarak ele alınmasını getirebilir. Bu, başka, birbirinden farklı siyasal ihtiyaçların silahsızlanma sürecinin çözüm sürecine evrilmesinin önüne geçmesi anlamına gelecek. Oysa tam tersinin gerçekleşmesi için mücadele etmek ve çözüm sürecinin Kürtlerin en temel haklarının kazanacağı koşulların kapısını aralaması için bastırmalıyız. Bu açıdan Bahçeli’nin son konuşması ve Öcalan’a önerilen koordinatörlük meselesine Kürt hareketinin nasıl yaklaşacağı çok önemli.

Muhalefette, alttan altta bazen de açıktan ifade edilen bir görüş de şu: Bugünün sorunu AKP-MHP faşist iktidarının yükselişini engellemektir; bu önceliği geri plana atan her adım bu iktidar yürüyüşüne, faşizmin kurumsallaşmasına kapı aralar. Dolayısıyla çözüm sürecinin muhalefetin dinamik bir kesimi olan Kürtleri paralize ederek iktidarın bu yürüyüşüne kapı araladığı iddia ediliyor.

Bu, yeni sürecin neden gündeme geldiği konusunda hiçbir fikri olmayan yüksek volümlü sekter sol bir görüş. Trump’lı dünya düzeni, Suriye’deki değişim, İran saldırısı ihtimali ve bunun yaratacağı şok dalgalarının Türkiye’deki 20 milyonluk Kürt nüfusunu allak bullak edip tüm fay hatlarını allak bullak etmesini engellemek için bir yumuşatma girişimidir yeni çözüm süreci. Geçen ay, şubat ayının başında Öcalan’ın bir konuşmasında “Yani bana inanmadınız, Suriye’de, Rojava’da 100 bin kişilik Kürt ordusu oldu. Şimdi de bu süreç boşa çıkarılırsa İran, Irak krizi sonucu 500 bin Kürt silah altına alınır. İran var, Irak var. Kürt güçlerinin hali bellidir. Bunu Türkiye’ye yönlendirirler ve onu yıkarlar. Bu tehdit değil, uyarıyorum. Olası bir gelişmeden haberdar ediyorum.” demişti. Bu 500 bin kişilik silahlı Kürt ordusunun ABD-İsrail eksenli bir güç olması ihtimali bildiğimiz, zaten sürekli alt üst olan Batı Asya bölgesel denklemini tamamen değiştirebilir. Öcalan’ın ve Devlet Bahçeli’nin de gördüğü ve birbirinden tamamen farklı önerilerle ele aldığı bu gerçek serinkanlı bir şekilde ele alınmak zorunda. Bölgesel koşulların yarattığı yüksek risk, Filistin, Lübnan ve Irak halklarının gözden ne kadar hızla çıkartılabildiği gerçeği akılda tutulursa çözüm sürecinin bitmesinin neleri ima edebileceği, özellikle Kürt halkı açısından çok net bir şekilde ortada. İmralı bu yüzden tüm potansiyellerini masaya koymuş durumda ve şahsına yönelik bütün o aşağılamaları çok fazla ciddiye almadan ya da önemsemeden adım atıyor. 

Sürecin içinde şekillendiği esas yaklaşım bu olduğu için, sürekli bir ikilem içinde hissediyoruz kendimizi. Devlet Bahçeli’nin konuşmalarında da, sürecin kendisinde de hep bu ikilem var. Süreç bir yandan Kürtlerin stratejik değişim, demokrasi ve diyalog mücadelesiyken; bir yandan da devlet açısından ‘terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge’ stratejisidir ve bu iki çizgi birbiriyle sürekli bir didişme halinde. Devlet Bahçeli’nin “Koordinatörlük” önerisi bu ikilemi doğruluyor. Öneri hem Kürtlerin çok hoşuna giden vurgulara sahip; ama aynı anda İmralı’yı sadece örgütün tasfiye edilmesi sürecinin koordinatörlüğüyle sınırlıyor. ‘Kürt hareketinin lideri, Kürt halkının lideri’ gibi laflar kullanılmayacak diyor. Bu çözüm sürecinin ilk ortaya çıkışında devlet açısından sunulan çerçevenin mantıksal devamı olan bir öneri. İmralı’nın bu öneriye nasıl yaklaşacağını bilemiyoruz. Silahsızlanma sürecini koordine etmek için tanınacak olanakların çeşitli örgüt temsilcileriyle yüz yüze görüşme ihtimalini ve Suriye’de Kürt temsilcileriyle, Türkiye’de gazetecilerle ve çeşitli kurumlarla görüşme kapılarını aralaması durumunda bunun doğal sonuçları sürecin Kürtler açısından başka bir meşruluğa ulaşması olacak. Tıpkı “Terörsüz Türkiye” bir devlet kodlaması olmasına rağmen Kürtlerin bu zeminden demokrasi ve barış için mücadele dinamiklerini geliştirmeye çalışmaları ve sürece dört elle sarılmaları gibi Koordinatörlük önerisi de böyle bir muhtevaya taşıdığı için bir fırsat olarak ele alınabilir.

Süreçle ilgili önemli bir tartışma konusu da Bahçeli ve Erdoğan’ın sürece yaklaşımlarındaki farklılık. En başından beri Bahçeli ile Erdoğan’ın tutumlarında sadece derece farkı olduğunun altını çizmeye çalışıyoruz, ikisi arasında sürecin esasına dair hiçbir farklılık yok. Bu derece farkını belirleyen de Erdoğan’ın iktidar ömrünü uzatma perspektifi. Geri kalan her konuda  anlaşıyorlar. O yüzden Bahçeli sürece dair üst sınırı belirliyor, daha rahat alan açıyor, Erdoğan ise seçim sürecinin de bu gelişmelerden nasıl etkileneceğine bakarak da tutum alıyor. Erdoğan’ın açmazları şunlar: DEM Parti ile CHP’nin arasını bozmak, DEM Parti’yi daha tarafsız bir hale getirmek, anayasa değişikliğiyle yeniden seçilmesinin önünü açmak, seçimlerden birinci çıkmayı sağlamak, Kürtlerin kendisine sempatiyle bakmasını sağlamak (bunun için Kürtlerin sürecin somut kazanımlarını görmesi gerekir diye düşünen herkes son derece haklı) ve aynı zamanda CHP’ye yönelik otoriter dalgaları sürdürmek. 

Dolayısıyla çözüm süreci hem seçim basıncının altında yürüyor hem de toplumda biriken öfkenin bir sokak hareketiyle birleşip erken seçim tartışmasına bağlanmasını engellemek için otoriterizmin şekillenmesiyle el ele gidiyor. Devlet Bahçeli’nin odağında olan kısım ise seçim tartışması değil; onun asıl umurunda olan, 500 bin silahlı Kürt’ün Trump ve İsrail’e bağlı bir şekilde tarih sahnesine çıkmasıyla beraber bütün bölgesel denklemlerin yüzde yüz bozulma ası ihtimali.

Bu tartışmada eksik olan, Türkiye işçi sınıfı. Gelişmeleri kalıcı bir barış sürecine evriltecek olan batıda işçi sınıfının yapacağı eylemler ve bu eylemler içinde çözüm-diyalog ve barış vurgusunun öne çıkmaya başlamasıdır. Böyle bir potansiyel çok güçlü bir şekilde kendisini hissettiriyor. Fakat süreç en başından beri sokaklarda gümbür gümbür ‘Kürtlere özgürlük’ diyebileceğimiz bir ortamı engelleme güdüsüyle de ilerliyor. Bütün kapıların açılmayacağı, bu demokratikleşme kapıları açılırsa aşağıdan gelen başka bir öfkeyle birleşip bir erken seçimle iktidarı alaşağı etme ihtimali olduğu için netti. Dem Parti’nin barış yürüyüşlerine bile izin verilmemesinin nedeni bu. Bu sürecin, tam da İmamoğlu’nun adaylığını ilan ettiği koşullarda başladığını hatırlamak gerekiyor. Bir yandan İmamoğlu’nun adaylık mitinglerine katılan on binlerce insan bir yandan çözüm sürecinin açtığı kapılardan giren ve sokaklara çıkan on binlerce barış isteyen Kürt ve aktivist, bir yandan da yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı olan yüz binlerce insanın buluşmasını, yan yana gelmesini engellerken bir çözüm girişimi başlatma eğiliminin kaçınılmaz ürünüdür “Türk Usulü Çözüm Süreci”.

Felaket içinde felaket

4. Son olarak, sosyalistlerin dikkat etmesi gerek en önemli öğe, Türkiye’de MHP ve MHP’den kopan diğer faşist ve aşırı sağcı örgütlerin seçmen desteğinin yüzde 23’lere ulaşmış olmasıdır. İktidardaki aşırı sağcı bloğun tepki çeken her uygulaması aşırı sağcı örgütlenmelerin örgütlenme havuzuna dönüştürülüyor. CHP’nin solun seçimci bir çok kesimini de kapsadığı İmamoğlu eylemleri dizisi ise bu aşırı sağcı örgütlerle mesafelenme yerine tersine zımni bir ittifak halinde görülüyor.

Aralıksız birleşik mücadele örgütlenmeli

Bu gelişmeler bize birleşik mücadelenin tüm düzeylerde inşa edilmesinin bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Tüm eylemlerin birleşik mücadelenin ruhuna uygun örgütlenmesi için çabalamaya devam etmeliyiz. Birleşik işçi cephesinin yeni felaket çağına uygun her uyarlamasını canla başla inşa etmeli, inşa edilen her platforma, açığa çıkan her demokratik harekete dahil olmalı ve bu hareketlerin kalıcı kazanımlar elde etmesinin yolunun işçi hareketinin mücadelesinin bir parçası olduğunu savunmalıyız. 

Bu açıdan önümüzde çok önemli bir mücadele süreci bizi bekliyor: 

  • Onur Yürüyüşü için kolları sıvıyoruz: Haziran ayında LGBTİ+ direnişinin önemli bir dönemi iktdar blouğu LGBTİ+’ları hedef tahtasına koydu. 
  • Temmuz ayının başında NATO zirvesine karşı mücadelenin birleştirici bir parçası olmak tüm muhalefetin en önemli hamlelerinden birisi olacak.
  • NATO zirvesine karşı örgütlenen sürecin bir parçası olurken, ayrıca savaşa karşı çok yönlü direnişin bir zeminini inşa etmek de çok kritik bir öneme sahip. Barış için, Kürt halkının yanında ses çıkartmak açısından da etkin bir platform olarak tüm savaşlara karşı tüm ezilenlerden yana bir zemini inşa etmemiz gerekiyor.
  • Aşırı sağın bir başka yönünü gösteren sokakta yaşayan hayvanlara karşı soykırım halini alan saldırganlığa karşı daha etkili bir direniş örgütlememiz ve hareketi büyütmek için ısrar etmemiz çok önemli.
  • Kasım ayında iklimi değil sistemi değiştir demek için örgütlenen alternatif zirveye tüm gücümüzle yoğunlaşmak ve savaşa-yoksulluğa-iklim krizine ve tüm ezilenlerin özgürlüğüne vurgu yapan bir kampanyayı tüm gücümüzle inşa etmek yeni döneme uygun önemli bir birleşik işçi cephesi inşası örneği olacak.  
  • Madenci direnişinin gösterdiği ve madencilerle dayanışmak için seferber olan tüm güçlerin kanıtladığı gibi işçi sınıfının her mücadelesinin kopmaz bir parçası haline gelmeye çalışmak çok kritik bir öneme sahip. 

Yeni felaket çağı, mücadele eden tüm güçleri, önümüzdeki dönemde dünyanın lordları, egemenleri kimi dışlıyorlarsa, kimi eziyorlarsa hepimiz oyuz demeye zorluyor.

Biliyoruz ki otoriterleşme dalgası, çözüm süreci ve sokaktaki adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı öfkenin birleşip bir erken seçim kampanyasına dönüşmesini engellemek ve iktidarın seçim kazanma ihtimali taşıyan en güçlü rakibini tasfiye etmek için üretildi. Önümüzdeki dönemde seçimler yavaş yavaş gündeme gelecek ve hem otoriterleşme dalgasına karşı çıkacağız, hem çözüm sürecinin Kürt halkı lehine ilerlemesi için mücadele edeceğiz hem de İran savaşının yarattığı siyasal-askeri ve özellikle ekonomik sarsıntıların faturasını ödememek ve yoksulluğa karşı direnmek isteyen emekçilerin ve tüm ezilenlerin mücadelesinin birleşmesi ve bu mücadelede sokakla sandık arasında bağları kurarak direneceğiz.

Filistin için aralıksız mücadele ve küresel intifadanın inşasının aktif bir parçası olmak  yeni felaket çağında antikapitalist alternatifi inşa ederken aşırı sağa ve ırkçılığa karşı koymanın da ilk adımı olacak.

son yazıları

Çözüm sürecine sahip çıkmak zorundayız
NATO bir terör örgütüdür, dağıtılmalıdır
CHP, erken seçim ve birleşik direniş ihtimalleri

ilginizi çekebilir

BEN-GVIR-FLOTILLA-ACTIVISTS-HORIZONTAL-THUMB-1779284541
Ben-Gvir aşağılık bir savaş suçlusudur
WhatsApp Image 2026-05-19 at 20.04
Üç şehirde protestolar: “Sumud Filosu onurumuzdur”
0b72e2bee20243fdae3b0dd99811e35f
İnsanlığın sesi: Sumud Filosu