İklim krizine karşı mücadelenin kılavuzu

Kapitalist sınıfın kendi arasındaki amansız rekabeti, uzun vadeli çevresel çöküşü hiçe sayarak kısa vadeli kârların azami seviyeye çıkarılmasını zorunlu kılar. Fosil yakıtlar, bu ölümcül mekanizmanın ana yakıtıdır.

Martin Empson editörlüğünde hazırlanan İklimi Değil Sistemi Değiştir: Çevre Krizine Devrimci Bir Yanıt, içinden geçtiğimiz son 30 yılda varoluşsal bir sorunu haline gelen ekolojik krize karşı devrimci bir perspektif sunuyor. Kitap, bireysel tüketim alışkanlıklarını suçlayan ve sözde ‘yeşil’ piyasa çözümlerine bel bağlayan ana akım çevreci yaklaşımların aksine, felaketin doğrudan doğruya küresel kapitalist üretim tarzından kaynaklandığını öne çıkartıyor. Empson, “Kapitalizm, doğası gereği anti-ekolojik bir sistem. Ait ve muhtaç olduğumuz doğal yaşamı yıkıma uğratıyor” diyerek en baştan sistemin ekolojik krizi üreten özünü açıklıyor.

Kitabın en güçlü yanı Marksist ekoloji analizi ve bu analizden süzülen metabolik yarılma fikridir. İnsan doğanın dışında değil, tam içindedir; doğa insanın inorganik bedenidir. Camilla Royle, kitaptaki makalesinde insan ve doğa ayrımını reddederek, “İnsanların çevreleriyle her zaman karmaşık bir ilişki içinde olduğunu… görüp, Antroposen önerilerini ciddiye almak gerekir” diyor. Fakat kapitalist üretim tarzı, bu hayati bağı parçalıyor. 

Ian Angus ise ‘Metabolik Yarılmanın Yeniden Keşfi ve Gecikmeli Takdiri’ başlıklı makalesinde Marx’ın toprağın tükenmesini incelerken geliştirdiği metabolik yarılma kavramını şöyle açıklıyor: “Kapitalizm, tabiatı gereği karşı koyamadığı kâr ve varlık birikimi dürtüsünü, insani temel ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli sayar. Bu süreçte ‘İnsan ve yerküre arasındaki metabolik etkileşimi altüst eder'”. Sistemin mantığı, doğadan aldığını ona geri vermeyen, sadece gasp eden asalaklıktan ibarettir. Kohei Saito ise ‘Yirmi Birinci Yüzyılda Karl Marx’ın Ekososyalizm Fikri’ başlıklı makalesinde Marx’ın bu konudaki eleştirisinin günümüz için ne denli hayati olduğunun altını çiziyor: “İklim değişikliği hayatlarımızı tümüyle değiştirirken, iklim değişikliğini değiştirmek kapitalizmi değiştirmek anlamına gelir.”

Kitabın merkezine aldığı bir diğer can alıcı mesele; kapitalizm, rekabet ve iklim krizi bağlantısıdır. Kapitalist sınıfın kendi arasındaki amansız rekabeti, uzun vadeli çevresel çöküşü hiçe sayarak kısa vadeli kârların azami seviyeye çıkarılmasını zorunlu kılar. Fosil yakıtlar, bu ölümcül mekanizmanın ana yakıtıdır. Amy Leather, kitaptaki çalışmasında endüstriyel boyuttaki bu yapısal bağımlılık ilişkisini, “Kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlar, kapitalizmden sökülüp atılamayan kilit unsurlardan” diyerek açıklıyor. Rekabet mantığı, gereksiz ve doğada yok olmayan ürünlerin sırf kâr uğruna piyasaya sürülmesine yol açar. Leather’ın plastik endüstrisi üzerinden belirttiği gibi kapitalizmde “Sonsuza dek dayanabilecek malzemeler, kullanıp atılmak üzere pazarlanıyor.” 

Benzer bir şekilde Sarah Ensor da kâr dürtüsünün doğal yaşamı nasıl acımasızca katlettiğini vurguluyor: “Biyoçeşitlilik krizini endüstriyel et üretimine, ormansızlaştırmaya, yoğun balık avcılığına… bağlayan, kapitalizmin bu kâr arzusudur.” Şirketler ve devletler çevreyi kurtarmak adına finansallaşmaya ve “doğal sermaye” gibi piyasa hilelerine başvururlar ancak Ian Rappel “Kapitalizmin yol açtığı sorunlara sunulan kapitalist çözümler tek kelimeyle yetersizdir” vurgusuyla bu yaklaşımın kofluğunu gösteriyor. Doğayı bir finansal sömürü aracı olarak görmek yıkımı engellemez, yalnızca perçinler.

İklim krizi yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda sınıfsal bir adalet meselesidir. Krizin faturasını en yoksullar, işçiler ve ötekileştirilenler öder. Bu noktada, radikal bir toplumsal direniş ve ezilenlerin öncülük edeceği bir “adil geçiş” kaçınılmazdır. Carolyn Egan ve Michelle Robidoux, Kanada’daki katran kumulları projelerine direnen yerlilerin rolünü şöyle anlatıyorlar: “Yerli halklar, gezegenin yağmalanmasına ve atalarından miras kalan toprakların ihlaline karşı yürütülen mücadelelerin ön saflarında yer alıyorlar.” Ekolojik kurtuluş tepeden inme şirket politikalarında değil, tabandan gelen kitlesel eylemlerde yatmaktadır.

Gezegenin geleceği için zaman hızla daralıyor. Suzanne Jeffery, kaybedecek vaktimiz olmadığını çok çarpıcı biçimde dile getirir: “Zamanımız tükeniyor. Bu bir korku tellallığı değil, eğer sera gazları salımını muazzam ölçekte düşürmeyi başaramazsak -ve bu hemen yapılmalı- gezegenimizin iklimine olanlar ve yakın gelecekte olacaklar konusundaki bilimsel uzlaşının ta kendisi.”

İklimi Değil Sistemi Değiştir, kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek COP31’e karşı mücadele etmek isteyen tüm aktivistler açısından bir başucu kitabıdır. Ekolojik yok oluşa karşı kaderciliğe kapılmak yerine, kapitalizmi devirip yerine demokratik, sosyalist, rasyonel ve doğayla uyumlu yeni bir toplum inşa etme çağrısıdır. Krizin yapısal nedenlerini Marksist bir perspektifle kavramak ve iklim krizine, gerçekte tüm bir kapitalist sisteme ve onun çoklu krizlerine karşı birleşik bir devrimci mücadele örmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir kitaptır. Hem yayınevine hem de çevirmenlere böyle bir kitabı Türkçeye kazandırdıkları için ne kadar teşekkür etsek azdır.

son yazıları

Önce Mehmet Türkmen, şimdi Başaran Aksu: Sendikacılar hapiste
1 Mayıs vesilesiyle: Acil ihtiyaç aşağıdan örgütlenmedir
CHP, erken seçim ve birleşik direniş ihtimalleri

ilginizi çekebilir

evet
Önce Mehmet Türkmen, şimdi Başaran Aksu: Sendikacılar hapiste
a-w607205-08
1 Mayıs vesilesiyle: Acil ihtiyaç aşağıdan örgütlenmedir
19-mart-protestolari-raporu-yikilan-barikat-korku-duvarini-asti
CHP, erken seçim ve birleşik direniş ihtimalleri