Berlinale ve Filistin için boykot: Şimdi değilse ne zaman(dı)?

Boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlar, neredeyse yirmi yıldan fazladır yerleşimci sömürgeci İsrail’e karşı başta Filistinlilerin ve Filistin’in özgürlüğünü savunan uluslararası hareketin devletlere, şirketlere, kültür kurumlarına, akademiye yönelik en temel talepleri.

Filistin bağlamında boykot, tıpkı zamanında Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı olduğu gibi çok özgün, istikrarlı, üstelik de etkili bir araç. Filistin için boykotun herhangi bir zamanda, herhangi bir politik temada, herhangi bir ürünün boykot edilmesinin ötesinde bir anlamı ve karşılığı var. 

Çünkü İsrail’in soykırımı sürdürüyor olabilmesinin en önemli nedenlerinden biri, kendisini meşru gören iktidarlardan, sermaye gruplarından ve akademik/kültürel kurumlardan dolaylı ya da doğrudan aldığı ekonomik, askeri, lojistik, kültürel destek. Söylemsel bir İsrail karşıtlığının ötesinde, bu savaş makinesini işlemez kılmak için ekonomisine, askeri sanayisine zarar verecek küresel boykot eylemleri düzenlemek, devletleri ilişkileri kesmek ve yaptırımlar için zorlamak, şirketleri yatırımlarına son vermek zorunda bırakmak önemli. Çünkü tam da süren bu ilişkiler sayesinde İsrail’in işgalciliği-sömürgeciliği olağanlaştırılıyor. Soykırımcı İsrail’i askeri, ekonomik, kültürel birçok alanda tecrit etmek ve onun lojistik kaynaklarını kurutmak, Filistin halkının özgürlük mücadelesiyle doğrudan ilişkili. Soykırımı, ona akan kaynakları keserek, ona meşruiyet kazandıran, kendini aklayan kanalları tıkayarak durdurmak mümkün. Ve buna kültürel kanallar dahil. Çok uzun yıllardır küresel çapta popüler birçok müzisyenin İsrail’de konser vermeyi reddetmesi veya mücadelenin gücüyle reddetmek zorunda kalması hareketin bu kapsamda en bilinen kazanımlarından biriydi. 

2023’ten bu yana ise bu bağlamda devasa nitelikte gelişmeler oldu. Dünyaca etkili büyük üniversiteler, festivaller, sergiler, kültür sanat kurumları, spor kulüpleri ve müsabakaları, medya ve daha nice alan ikiye bölündü: İsrail’den yana mısın, değil misin? Bu sorunun düştüğü her ortamda yarattığı etki daha önceki yıllarda hiç olmadığı kadar büyüktü. Bu etkiyle İsrail soykırımcı olmakla damgalandı. 2024’te tarihe geçen öğrenci eylemlerinin de katkısıyla birçok üniversite ve eğitim kurumunun İsrail’le akademik ilişki ve işbirliklerini kestiğini açıklaması hareketin yaptırım taleplerinin sonuçlarından biri. Yeri gelmişken not düşeyim, İsrail işgal ordusu üslerine elektrik gönderen santralde sahip olduğu yüzde 25’lik hisseyi satmaya karar verse de yenilebilir enerji, silah ve askeri amaçlı bilişim teknolojileri vb yatırımlarını sürdüren Zorlu Holding’in performans sanatları merkezini, farklı disiplinlerden yerli sanatçıların yaygın şekilde boykot etmemesi, etkinliklerini iptal etmemeleri hepimizin payına düşen önemli bir sorun.   

Neden boykot?

Bu yıl Berlinale Film Festivali’nin boykot edilmesi çağrısı işte bu atmosferde ve bu bağlamda okunmalı. Dünyadaki en ‘saygın’ ve büyük film festivalleri arasında ilk sıralarda yer alan ve itibarını ‘politik festival’likle kuran Berlinale, soykırım yaşanırken İsrail’den yana tutumunu dolaysızca sergiledi. Boykot çağrısının genel bir politik duruş beklentisini aşan, çok somut gerekçeleri vardı: 2024’te bir iç yazışmada ‘Nehirden Denize’ sloganını kullandığı için bir festival çalışanının yönetim tarafından polise ihbar edilmesi ve bu çalışanın Almanya’daki oturum izninin sonlandırılması, 2025’te festival sırasındaki soru-cevap etkinliklerinde ve panellerde Filistin hakkında konuşan sinemacıların yönetim tarafından ‘Alman yasalarına uygunluk’ sopasıyla bastırılmaya çalışılması ve polis baskısı, aynı yıl sinemacı Jun Li’nin bir etkinlikte festivali boykot eden İranlı oyuncu Erfan Shekarriz’in yazdığı Filistin yanlısı metni okuması neticesinde hakkında soruşturma başlatılması ve festival yönetiminin soruşturmayla işbirliği yapacağını açıklaması. (1)  Filistin Film Enstitüsü bu doğrultuda sinemacılar için yapabilecekleri şeylere dair çok somut bir yol haritası sunuyor. Kolektif eylemin en etkili yöntem olduğunu belirten bu yol haritası herkesin aynı ayrıcalığa sahip olmadığının farkındalığıyla, sinemacıların kendi koşulları ve güvenliklerini gözeterek hangi adımı atmanın mümkün olduğuna karar verebileceklerini kabul ederek talepte bulunuyor. (2)

Herhangi bir sinema seyircisi olarak, işleyişine dair derinlikli bilgimin olmadığı bir sektör hakkında ahkâm keser pozisyonda olmak istemem. Çünkü belli ki, bilhassa Türkiye gibi ülkelerde öyle ya da böyle muhalif dertlere sahip, iktidara itaat etmeyen sinemacılar için film çekmeye çalışmak çok katmanlı dertlerle, krizlerle, risklerle, bedellerle mücadele etmek demek. Kaybedilen birçok mevzinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin neticesinde uluslararası festivaller gibi kurumların sunduğu imkânlara ve ekonomik kaynaklara sırt çevirmenin, karşılığında kesilecek faturayı ödemenin kolay olmadığı tahmin edilebilir bir durum. Sektörel ilişkiler ağının sinemacılara taktığı görünmez prangalar, bu meselenin benim haddimi aşan ama görülmesi gereken önemli bir boyutu. Bu durumun sinemacıları sıkıştırdığı çelişkiler, kapitalizmin hepimizi farklı şekillerde sıkıştırdığı kendi çelişkileri. Özgür Filistin’den yana yine herhangi bir aktivist olarak ise bu sektörel sıkışmışlık faktörüne rağmen Berlinale’nin boykotu mümkündü, gerçekçiydi ve gerekliydi diye düşünüyorum. Aktüel olarak bir soykırım yaşandığı için, iki yıldır Filistin meselesi tüm dünyanın dengesini altüst ettiği ve son yıllarda başka hiçbir politik başlıkta olmadığı kadar kitlesellikte bir küresel mücadele yaşandığı için gerçekçi ve mümkündü. İleride yeniden değineceğim üzere, tam da hareketin ilişkiyi kesme ve yaptırım taleplerine dair somut karşılığı olduğu için de gerekliydi. 

Tek tük ve birbiriyle ilişkisiz yönetmenlerin filmlerini festivalden çekmesinin bile şu koşullarda küçümsenemeyecek bir etkisinin olacağı muhakkak. Elbette bir yönetmen festivale filmini göndermemeyi veya filmini geri çekmeyi seçer ve bunu bir sır gibi sessizce kendine saklarsa, kimsenin ruhu duymaz ve onun adı boykot da olmaz sanıyorum. Ancak Filistin Film Enstitüsü’nün önerdiği üzere bu tutumu kamuoyuna duyurmak ve açıklamak, festivalden açıklamayı web sitesine koymasını talep etmek gibi daha da çeşitlendirilebilecek nice yöntem geliştirilebilir. Fakat esasen etkili sonuç getirebilecek eylem, sinemacıların biraraya gelerek kolektif bir boykotu örgütleyebilmesiydi. Ancak herkes bunu yapmak için öne çıkıp inisiyatif almayı, kolay olmayanı yapmak için kolları sıvamayı başkasından bekliyor gibi görünüyor. 

Boykotu örgütlemek, Berlinale’ye film göndermemek veya geri çekmek, gitmek-gitmemek tartışması tabii ki bir ya da birkaç yönetmene havale edilemeyecek bir mesele. Kolektif eylemle bir boykotun örgütlenmesi, gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik bir talep olarak konumlandırılınca Berlinale’yi bir mevzi olarak kullanıp oradan ses çıkarmak en makul ve gerçekleştirilebilir yöntem olarak görülüyor. Bir sinemacının her ne gerekçeyle olursa olsun, belki o halıda yürümenin, o basın toplantısında yer alabilmenin, o fotoğrafı verebilmenin, o salonda o kalabalığa filmini gösterebilmenin, mümkünse o sahneye çıkabilmenin, o ödülü alabilmenin yıllarca hayalini kurduğu ve buna emek verdiği için veya sektörel riskleri göze almak istemediği için, Berlinale’ye gitmeyi seçmesi anlaşılabilir. Üstelik gitmişken orayı Filistin mücadelesi için bir kürsü olarak kullanmayı gözetmesi her şeye rağmen anlamlıdır. Almanya’daki Filistin yasağını delmek önemlidir. Fakat bu duruma karşın insan, 2023’ten beri süren soykırımda geldiğimiz aşamada bu hakikaten ‘o kadar anlamlı ve önemli’ mi diye sormadan edemiyor. 

Boykottan kürsüye

‘Her şeye rağmen gittiler ve orada Filistin’in sesini duyurdular’ deniyor. Duymayan mı kalmıştı? Şu anda Filistin halkının ihtiyacı duyulmak mı? İki yıldır birçok ülkede yüzbinlerce insan sokakları haftalarca kesintisiz doldurdu, etkili grevler yapıldı, limanlardan İsrail’e gidecek gemiler engellendi, Gazze ablukasını kırmak için dayanışma filoları gitti, Sumud filosu küresel çaptaki öfkeyi tekrar açığa çıkardı, neredeyse her kıtada üniversitelerde sayısız eylem oldu, prestijli üniverstilerdeki ayrıcalıklı öğrenciler bile kampüsleri işgal ettiler, okullarından uzaklaştırıldılar, mezuniyetlerden muhtelif ödül törenlerine, spor müsabakalarından konserlere kalabalıkların biraraya geldiği hemen her platform sayısız kere Filistin’le dayanışma gösterilerine dönüştü, dünyaca ünlü müzisyenler defalarca sahneden dayanışma sloganları attılar, Filistin bayrağı ve kefiye küresel çapta son on yılların en yaygın sembolü oldu, Londra Opera Evi’nden Atina Likavittos Dağı’na her yerde Filistin bayrağı açıldı. Yer gök Filistin olmuşken bir tek film festivalleri mi duymadı? Bence o da değil. 

2025’te Fatima Hassona, yer aldığı belgeselin Cannes Film Festivali’nde gösterileceğinin açıklanmasından bir gün sonra, bir İsrail hava saldırısı yüzünden evinde ailesiyle birlikte öldü. Aynı yıl Oscar ödüllü No Other Land belgeselinin çekiminde çalışan gazeteci Awdah Hathaleen, İsrailli bir yerleşimci tarafından öldürüldü. Berlinale, Cannes, Venedik ve daha birçok festivalde Filistin meselesi 2023’ten beri ‘olay’ oldu, 2024’te Cannes’da sektörden 400 kişinin imzasıyla İsrail’in soykırımına dikkat çekip dayanışma talep eden açık bir mektup yayınlandı, 2025’te Venedik’te bu kez 1500 sinemacı festival yönetimine yönelik çağrı yayınladı, bu yıl Berlinale’ye yönelik yine dünyaca tanınan sinemacılar tarafından festivali eleştiren bir mektup yayınladı. Kırmızı halılarda, sahnelerde defalarca semboller göründü, 2024’te de Berlinale ödül töreni sahnesinde soykırım protestosunu, dövizleri, kefiyeleri konuşuyorduk, festivalin sosyal medya hesapları hacklenerek soykırım inkârcılığını teşhir eden paylaşımlar yapıldı. Dolayısıyla Berlinale’yi Filistin’le dayanışma sözünün söyleneceği bir kürsüye çevirmek, geçen iki yılda bir anlamı ve etkisi olabilecek sembolik bir eylemken artık ne yazık ki somut bir karşılığı yok.    

‘Berlinale boykot edilmeliydi’ diyenlere, ödül töreninde yapılan politik konuşmalar örnek gösterilip ‘ama risk aldılar’ deniyor. Doğru, böylesi uluslararası bir platformda kimi sinemacılar için Rojava veya siyasi tutuklular gibi meselelerden bahsetmek kendi ülkesi koşullarında risk almak anlamına gelebilir. Üstelik Türkiye’den muhalifler olarak elbette politik filmler yapan, politik duruşunu bildiğimiz sinemacıların uluslararası sahneleri dert edindiğimiz meseleleri gündeme getirme fırsatı olarak değerlendirmesini istiyoruz, bekliyoruz. Ama Filistin mücadelesinin Berlinale’ye dair talebi, sinemacıların kendi ülkelerindeki iktidarlar karşısında risk almaları değildi ki, festivalin boykot edilmesiydi. Boykot talebinin özü Filistin’di. Ayrıca sanıyorum ki bir sinemacı festivali boykot etseydi veya ödül gecesi sahneye çıkıp sadece, ‘festival yönetiminin soykırımcı İsrail yanlısı tutumu nedeniyle bu ödülü reddediyorum’ deseydi, Filistin davasının mücadele dostu olan hiçbir ezilen kesim ‘neden bizden bahsetmedin’ diye eleştirmezdi. 

Soykırım mı ifade özgürlüğü mü?

Gittikçe uzayan bu yazının esas yazılma amacı gelinen aşamanın neticelerine değinmekti. Buraya kadar okuyanların sabrını daha da sınamak için biraz da bu konudan bahsedeceğim. Berlinale’nin bu yıl boykot edilmemesinin ve boykotun bir imkânsızlık olarak konumlandırılarak ‘gidip orada sözünü söyleme’ tutumunun ortaya çıkardığı birtakım sonuçlar var. Bu sonuçlardan birincisi, tartışmanın Berlinale’deki ifade özgürlüğüne indirgenmesi ve bunun dolaylı olarak Filistin meselesini gölgelemesi, ikincisi ise festival nezdinde İsrail’e boykotun marjinalleştirilmesi. 

Festival günleri boyunca haberlere ve sosyal medyaya yansıyanlardan, oradaki basın toplantılarında söylenenlerden anlaşıldığı üzere, Berlinale’ye dair tartışma temel bağlamından çıktı. Esas mesele festival yönetiminin soykırıma karşı açık tavır almaya zorlanması, Alman devletinin bir uzantısı olarak İsrail yanlısı pratiğine son vermesiydi. Festivaldeki ifade özgürlüğü meselesi ise bu esas tartışmanın sadece bir yönüydü. Ancak konu Berlinale’nin soykırım inkârcılığından çıkıp festivalde ‘ifade özgürlüğü var mı yok mu’ya, ‘kürsüden Gazze denilecek mi’ye indirgendi. Festival yönetiminin önceki yıllarda bu konuda konuşulmasına hatta konuşulması ihtimaline yönelik baskıcı tutumu ve sansür düşünülünce elbette bu soruların bir manası vardı. Fakat bu yıl meselenin odağının bu olmasının, festival yönetiminin de bilinçli bir biçimde işine gelen bir tarafı var gibi görünüyor. ‘Üzerimizde baskı yok, ne söyleyeceğimize karşılmıyor’, ‘Tricia’yla [festival direktörü] konuştum istediğini söyle dedi’ minvalli açıklamalar, festivalin esas eleştirildiği inkârcılık konusunda hiçbir somut adım atmazken ‘bakın bizde böyle özgür bir ifade ortamı var’ imaj inşaasının payandası oldu. Nitekim ödül töreninin kapanışında festival direktörü Tricia Tuttle’ın fırtınalı krizi yönetmeyi başaran gemi kaptanı edasıyla sahneye çıkıp “herkes ailemizin bir parçası, rahatsız edici olsa da herkesin konuşma hakkını savunuyoruz, bu alanı korumalıyız, her türlü ayrımcılığa karşıyız” şeklinde konuşması, odağı İsrail’in soykırımına açıkça karşı çıkmaktan ifade özgürlüğü tahammülüne kaydırmanın kendi hanelerine yazacağını düşündüklerini gösteriyor. 

Önceki yıllarda Filistin hakkındaki ifadelerin sansürlenmesinin ve baskıyla karşılanmasının yol açtığı krizler ile itibarındaki zedeleyici etkisini, tepkilerin kendisini somut yaptırıma zorlayabilecek boykot gibi eylemlere dönüşmesi tehlikesini düşünen Berlinale yönetimi, bu yıl basit bir kâr-zarar hesabı yapıp, muhtemel ağır sonuçlardan kaçınmak uğruna ifade özgürlüğünden yana taviz vermenin işine geldiğine karar kılmış görünüyor.  Dolayısıyla törende söylenen o ifade özgürlüğü alanının önü, iki yıldır süren direnişin festivalin pullarını dökmesi sayesinde olduğu kadar, yönetimin sözü bastırmanın ters teperek daha büyük bir eyleme sebep olmasını engelleme manevrasıyla açılmış gibi. İsrail’in soykırımcılığı zaten ayyuka çıkmışken, zaten sayısız kamusal alanda ünlüler konuya dair açık tutum almış ve kitlelerce alkışlanmışken, bu saatten sonra ifade özgürlüğünü engellemekte direterek kaybetmektense, meseleyi konuşma hakkına odaklayıp politik söylemlere yol vererek daha zararsız hale getirmek kendileri için kazançlıydı. Sonuçta o alanı politik konuşmayla değerlendirmek tüm önemine rağmen, festival yönetimini somut karşılığı olan inkârın reddine bir adım daha mı yaklaştırdı? Festivalden sonra Filistin’i mi konuşuyoruz yoksa ‘kim ne dedi’yi mi?       

Esas mesele sadece ‘festivalde ifade özgürlüğü var mı yok mu’dan ibaretse ve çıkıp herkes istediğini söyleyebildiyse, e o zaman Berlinale’yi boykot etmeye ne gerek var ki? İşte ‘gidip sözünü orada söyleme’ yönteminin bu yıl için gözden kaçırdığı kısım tam da bu. Konunun odağının boykot talebinin özündeki meseleden kaydırılmasının ve öyle ya da böyle bunun parçası olunmasının potansiyel tehlikesi, İsrail’in kültürel meşruiyet kazandığı kaynakların kesilmesi için uygulanması gereken, somut karşılığı ve kazanımları olan Filistin için İsrail’e boykot yönteminin festival özelinde marjinal bir konuma itilmesi. Mesele ‘sadece’ sinemacıların istedikleri politik konuda özgürce demeç verebilmeleriyse eğer, bu alanı sağladığını kendince kanıtladığını düşünen o festivale rahatça gidilebilir ve festival yönetimi de inkârcılığa son verme ve gerekli adımları atma yükümlülüğünden sıyrılabilir demek oluyor. Ödül reddetmeler, boykotlar, bunlar için örgütlenmek, sokakla salon arasında direnişle birlikte organik bir bağ kurmak gibi mücadele araçları da ‘heyt be zamanında neler yapılmış’ diye nostaljisine düştüğümüz tozlu şeyler olarak kalıyor.  

Son olarak soykırımın bilfiil yaşandığı bir tarihsel momentte olan bitenin hatırlattığı bir alıntıyı paylaşmak istiyorum. Özgür Sevgi Göral, Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabında, Fransa’da Nazi işbirlikçisi olan ve Cezayir ile Fas’ta sömürgeleştirilen halklara karşı sayısız suçun faili Maurice Papon’un, tarihçi Jean-Luc Einaudi’ye karşı açtığı bir davadan ve bu davanın seyrini değiştiren iki devlet memuru arşivci tanıktan bahseder: Bu iki arşivci, Einaudi’nin Papon’a hakaret etmek ve iftira atmaktan yargılandığı davada arşivden belgelere dayanarak Einaudi lehine tanıklık yapıyor ve bu tanıklığın bedelini de sonrasındaki hayatları boyunca ödüyorlar. Meslek yaşamları fiili olarak bitiriliyor, Fransa’da oldukça devletçi bir grup olan arşivci meslektaşları tarafından dışlanıyorlar. Fransa’nın sömürgeci geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini düşünen tarihçiler, araştırmacılar ve taban örgütlerinden başka kimse yanlarında durmuyor… Yıllar sonra bu iki arşivciyle bu meşhur davadaki tutumları üzerine yapılan bir mülakatta ikisi de kahramanlaştırılmak istemediklerini, sadece mesleklerinin gereğini yerine getirdiklerini vurgular.  Philippe Grand, mahkemede ifade vermelerini arşivcilik mesleğinin doğal sonucu olarak gördüğünün altını çizerek ekler: “Sıkıntı yaşamak istemeyen başka meslek seçsin.” (3)

Kimin hangi mesleği seçeceğini ve işini nasıl yapacağını söylemek bana düşmez elbette ama şunu diyebilirim: İhtiyaç duyduğumuz şey kahramanlar değil kolektif eylem.

  1. filmworkersforpalestine.org/#berlinale
  2. https://www.palestinefilminstitute.org/en/industry-protocol
  3. Özgür Sevgi Göral, Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi, istos yayın, İstanbul, 2023, s. 101-109.

son yazıları

Saldırılara karşı birleşik mücadele
“Kahraman katırlar, bölücü atlar“
(Seçtiklerimiz) Yaygın yanılgılar, cinai ayrımlar ve sadist popülizm

ilginizi çekebilir

emin-alper
Ödüller, konuşmalar ve gerçekler
photo_5820974188955634858_y
Beş şehirde eylem: Barınakta hayat yok, sokaklarda olacak! Katliam yasası sonrasında artan hayvan ölümleri ve barınaklardaki katliamlara karşı yaşam hakkı savunucuları Adana, Ankara, Ayvalık, İstanbul ve İzmir’de sokakta olacak.
neden-hedef-secildim-3
Hrant'ın Arkadaşları Dink cinayetine giden yolu anlatıyor: Neden hedef seçildim?