Search
Close this search box.

Popülist sol nefretin müphem nesnesi: Entelektüel

Kısa süre önce ikiye ayrılan TKP’nin gençlik kolları, Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin açılış törenine konuşmacı olarak çağrılan Orhan Pamuk’a karşı bir eylem düzenledi. Eylemin haksız ve/ya yanlış olduğunu ve faşizan öğeler taşıdığını savunanlar da ‘ulusal sol’ çevrelerde en ağır küfür olarak addedilen liberallikle suçlandı.

Orhan Pamuk karşıtlığının birleştirici gücü de eylemin ardından ‘düşman’ cephesinin genişletilmesi de Pamuk’a duyulan ‘yurtsever’ nefret ve tepkinin uzun geçmişi göz önüne alındığında şaşırtıcı olmaktan uzak: Orhan Pamuk nefreti, bırakın TKP’nin iki varisini, sağ ile sol arasında bile köprü kurabiliyor.

Yasin Hayal’in ‘Akıllı ol’ tehdidi ile daha Kara Kitap‘ın basıldığı dönemde bazı ‘solcu’ edebiyat eleştirmenlerinin yazdıkları arasında kan dondurucu benzerlikler var. İki tarafta da Orhan Pamuk Batı taklitçiliğiyle, oryantalizmle, kültür emperyalizmiyle, yerellikten kopuk olmakla ve 2007’de Genelkurmay’ın da ulus adına reddettiği ‘postmodern’likle suçlanabiliyor.

Yazarın 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş olmasını takiben bu ‘zengin’ alaşıma bir de uluslararası komplo boyutu eklenebildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Nobel çıkışını bu ‘milli mutabakat’tan bağımsız değerlendirebilir miyiz?

Orhan Pamuk okumak entelektüel bir uğraş

İlk etapta meselenin metnin ideal-tipik okuru olamama haliyle ilintili olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

Orhan Pamuk’un metinlerinin okuyucu nezdinde bir anlam ifade edebilmesi için dünya edebiyatıyla tanışık ve barışık olmak; yazarın Thomas Mann’la, Marcel Proust’la sohbet ettiğini bilmek ve bundan haz almak önkoşul. Uzun lafın kısası, Orhan Pamuk okumak entelektüel bir uğraş.

Korkulan bir figür

Orhan Pamuk gibi yazarlara duyulan nefret modern sağın sözlüğünde antisemit bir biçim almıştır hep: Kozmopolitliği, gezer-göçerliği ve dolayısıyla dejenereliği nedeniyle aşağılanması gereken, ama hayali ya da gerçek uluslararası bağlantıları nedeniyle de korkulan bir figürdür sağ için entelektüel.

Bu figürün arketipi ise Marx’ın hayaleti elbet.

Öte yandan bir Marx düşünün ki ‘burjuva’ Balzac’tan nefret etsin: Kapital’i yazamazdı belki ama bazı Türk solcularının hayalindeki devrimci olurdu. Solun ‘popülist’ diye tanımlayacağımız bu kanadı, adeta sağın kaygılarını paylaşırcasına entelektüellikten arındırılmış bir Marksizmi arzuluyor. Sadece Türkiye’de 17 baskı yapma şerefine erişebilmiş, dünyanın geri kalanında ise unutulmaya terk edilmiş Felsefenin Temel İlkeleri‘dir bu marksizmin özü.

Marx külliyatının bu yorumuna katılmayanlar burjuvazinin ve emperyalizmin kirli emellerine alet oluyorlardır. ‘Gerici’ ya da liberaldirler ki aradaki fark (varsa) önemsizdir.

Bu tür bir anti-entelektüel popülizmin kendi içerisinde büyük bir çeşitlilik gösteren sol düşünceyi egemenliği altına alma çabasıdır Orhan Pamuk’u eylemcilerin deyimiyle ‘önce üniversiteden sonra da memleketten kovma’ denemesi.

Faşizan sığlık

Pamuk’u ve onu savunanları hedef alan eleştiri paketini inceleyelim önce. Dile getirilen savların sığlığı, nasıl olup da faşizan bir söylemle aynı düzlemin paylaşılabildiğini kısmen açıklıyor.

Protestoculara kulak verecek olursak, sorun öncelikle yazarın, uluslararası kamuoyunda kabul görmüş bir grup entelektüelle beraber, ‘komşumuz Suriye’nin lideri’ Beşar Esad’ı eleştiren bir metne imza atmış olması. Ancak Esadperverliğin popülist solun kendine mal etmeye çalıştığı ‘sevdalınız komünisttir’ dizesiyle çelişkisi yaman; zira Beşar Esad en nihayetinde küresel iktidar oyununun elit bir aktörü.

Rasyonaliteden boşanmış bir anti-AKP’cilik

Popülist solun ‘Esad’ı taktiksel olarak destekliyoruz’ apolojisi de sorunu çözmüyor, çünkü Suriye iç savaşı gibi karmakarışık bir sorunda herhangi bir aktörü taktiksel olarak destekleme kararını sahadan çok uzakta bir yerde ve çarçabuk alabilmek ancak duruma dahil olmak için yanıp tutuşmakla mümkün. Bu arzuyu doğuran şey ise her türlü rasyonaliteden boşanmış bir anti-AKPcilik—popülist solun Beşar Esad sempatisi, Esad’ın AKP dış siyasetinin baş hedefi olmasından geliyor.

Bu genelgeçer anti-AKP’cilik ise geniş halk kitlelerini AKP’nin kucağına itmekle olduğu kadar her otoriter siyasetin üretici formülü olan ‘Ya bendensin ya düşmanımsın’cılıkla da malul. Yani Suriye halkının çektiği eziyeti Ankara merkezli ayak oyunlarının perspektifinden değerlendirmenin sefaletini ve Esad’ın umarsızca sürdürmeye çalıştığı Baasçılığın Stalinizmle yakın ilişkisini bir kenara koysak bile popülist sol söylem demokratlık sınavından geçemiyor.

Hangi akademik özerklik?

Bu temel itirazı çevreleyen ‘koruyucu kuşak’a göz attığımızda ise daha geniş bir ‘fikir’ yelpazesiyle karşılaşıyoruz.

İlk olarak, Orhan Pamuk’un Nazım Hikmet üzerine bir çalışmasının olmaması öne sürülüyor. Böyle bir çalışmanın olmadığı doğru tabii. Ancak merkezin web sitesinde geçirilen birkaç dakika, planlanan etkinliklerin Nazım Hikmet’in hayatının arkeolojik kazısı ve büyük şairin hatırasının korunmasıyla sınırlı olmadığını, merkezin edebiyat üstüne her türlü çalışmayı desteklediğini anlamaya yetmeli; bu durumda da Orhan Pamuk gayet uygun bir açılış konuşmacısı olarak değerlendirilebilir.

Buradaki soru şu: Bir üniversite Nazım Hikmet adına kurduğu bir merkezde sadece Nazım Hikmet’i mi çalışabilir? Bu soruya evet cevabı verebilmek için akademik dünyanın işleyişinden tamamen habersiz olmak ve/ya o dünyanın varlığına toptan karşı çıkmak lazım. Her iki durumda da solun haklı olarak üstünde direttiği akademik özerklik ilkesiyle sorun yaşayan bir grupla karşı karşıyayız.

Banal bir teşhis

İkinci olarak, Orhan Pamuk’un iyi bir yazar olmadığı, kitaplarının başarısını ‘kültür endüstrisi’ne ve küresel bir halkla ilişkiler stratejisine borçlu olduğu iddiaları var.

Sermaye ve edebiyat ilişkisini bu denli indirgemeci bir perspektiften ele alabilmek ise ancak edebiyatın uzun mücadeleler sonucunda kazandığı göreli özerklikten habersiz olmakla ve Marx’ın eleştirmeye bile değer bulmadığı kaba bir materyalizmin/ekonomizmin tuzağına düşmekle mümkün.

Popülist solun ‘kültür endüstrisi’ teriminden anladığı sadece ve sadece bir totoloji: kültürün de bir endüstri olduğu. Ama asıl mesele bu banal teşhisin bir adım ilerisinde başlıyor.

Görünen o ki sanat alanları kapitalist üretim biçiminin içinde yer alsalar da değer ölçütlerini kapitalist ilkelerden bir ölçüde bağımsızlaştırabiliyorlar ve bu bağımsızlaşma gerçek bir toplumsal eleştiriyi mümkün kılıyor. Popülist sol için ise sanat eserini eleştirel kılan şeyler konu ettiği meseleler ve yaratıcısının’devrimci kimliği’yle sınırlı.

‘Sistem’in içinden eleştirel seslerin nasıl yükselebildiği sorusu popülist sol için herhangi bir anlam ifade etmiyor. Sanatın yeni algılama, anlama ve düşünme biçimleri geliştirmemize katkıda bulunması gibi incelikler popülist imgelemin çok uzağına düşüyor.

Genelkurmay’ın postmodernizmi kadar sorunlu bir eleştiri

Üçüncü olarak, Orhan Pamuk’un ürettiği edebiyat ve söylemin iktidarın sözcülüğünü yaptığı; Orhan Pamuk ve ona destek olanların burjuva, ‘Yetmez ama evet’çi ve – en kötüsü – ‘liberal’hainler olduğu savlarını duyuyoruz. Buna sebep olan şey bu’liberal hain’lerin AKP iktidarına ilk yıllarında savaş açmamış olması.

Bu ‘eleştiri’ye cevap vermeden önce görünürdeki apaçıklığını biraz deşmek gerekiyor. Popülist solun manası kendinden menkul’liberal’ kategorisi Genelkurmay’ın postmodernizmi kadar sorunlu. Özgürlükçü sosyalist projelerle diyalog halinde olan bir sosyal liberalizm ile neoliberalizmi aynı kefeye koyabilen tarih okumaları faşizanlıkla olmasa bile sürreellikle malul.

Ama diyelim ki popülist solun ‘liberaller’i gerçek bir tarihsel özne. Ve diyelim ki bu liberaller yanılmış, aldatılmış olsun, yanılgıları ve aldatılmaları da kendi basiretsizliklerinin sonucu olmuş olsun. Yine de şunu sormak gerekmez mi: ‘Liberaller’in bir kere yanılmış olması hep yanılacakları anlamına mı gelir?

Ayrıca ‘Liberaller’in işin en başından beri yanıldığını iddia etmeden önce de şunu sormak gerekmez mi: AKP 2002’de ne idiyse 2014’te de o mu olmak zorundadır? Bütün siyasi partiler bütün ömrü hayatları boyunca aynı çizgide mi kalır? Popülist solun neferleri bu soruları kendilerine sorduysa da cevabını ışık hızıyla’Evet’ olarak vermiş olmalı. Zira çok uzun bir süredir muhalefetin başarıya ulaşmasının önkoşulu olarak sunuyorlar sabit fikirlilik ve saplantı olarak da değerlendirilebilecek çelik gibi sert bir’tutarlılığı.’

Engizisyon daha uygun

Neden peki?

Çünkü böylesine mutlaklaştırılmış bir tutarlılık fetişi popülist solu herhangi bir ahlaki akıl yürütme zorunluluğundan kurtarıyor. Bütün siyasi aktörlerin özü en baştan belli olunca siyasi akıl, siyasi irade ve siyasi iman tek ve aynı şey oluyor: Doğruyu baştan bulduysan buldun, bulamadıysan asla bulamayacaksın, çünkü tarihin zamanın başlangıcında selamete erdirmeyi seçtiği sevgili kullarından biri hiçbir zaman olmadın.

Çünkü, ahlak üzerine kafa yormama kararının doğal sonucu dogmaya sorgusuz sualsiz teslim olmaktır. O dogma da ahlakı değil,’ahlakçılığı’ mutlak kılar: ‘Doğru’ siyasi akıldan/iradeden/imandan yoksun olanı kendi çevresinde barınma hakkından mahrum bırakır.

Bakın popülist sola: Davanın saflığının bozulmasından o kadar yoğun bir endişe duyuyor ki ‘liberaller’ AKP iktidarına karşı seslerini yükseltince onlara daha çok kızıyor. Yani ‘liberaller’inhem üstlerini başlarını yırtarak, saçlarını yolarak, gözyaşları içinde defalarca özür dileyerek doğru yolu bulmalarını, hem de bir daha ağızlarını açmamalarını istiyor. Hakkını verelim, böyle bir siyasi öznelliği tarif ederken faşizm gibi kelimeler durumu çok da iyi anlatmıyor. Engizisyon mahkemesi daha uygun.

1930 Türkiye’si…

Bu sözde eleştirilere popülist dememizin üç sebebi var.

Birincisi, ‘halk’ olarak adlandırılan muhayyel bir özneye atfettikleri bütüncüllük ve kutsiyet. İkincisi, ‘halk’ı sembolize eden etten kemikten insanlara o ‘halk’ı öğretme tenezzülünde bulunmaya kadar gidebilen bir halk adına konuşma hakkını kendinde ve sadece kendinde görme hali. Üçüncüsü, yukarıda tarif ettiğimiz entelektüel figürünün ‘halk’a dair olan her şeyin antitezi olarak şeytanlaştırılması.

İlk iki noktanın üstünde fazlaca durmaya gerek yok. Yine de canlı bir ilüstrasyon görmek isteyenler için Orhan Pamuk’u protesto eden gruplardan ‘Fikir’ Kulüpleri Federasyonu’nun liberal entelektüellere hesap sorarken 1930 model bir halka rağmen halkçılığı sürdürdüğü metni öneririz.

1930 Almanya’sı…

Üçüncü nokta daha önemli, çünkü popülist solu çileden çıkartan faşizm suçlamaları bu çerçevede anlam kazanıyor.

‘Aydın’ların Kadro dergisi gibi mecralarda halkçı otoriterliğin hizmetine kendini sunduğu 1930’lar Türkiye’sini aşan bir durumla karşılaştığımızı burada anlıyoruz: Uzunca bir süredir devlet geleneğine teslim olmayan bir yazar-çizer grubunun sağ-sol demeden her türlü siyasi aktörün otoriterleşmesine, şiddetperverleşmesine, toplumsal topografyayı düzleştirme çabasına ve hukuk devleti ifadesini anlamlı hale getiren prosedürel normları önemsizleştirmesine karşı çıkışını izliyoruz. AKP’cilik/anti-AKP’cilik eksenine sığmayan bu karşı çıkışın kendisini solda tanımlayan bazı aktörlerde yarattığı infial de bize 1930 Almanya’sını hatırlatıyor.

‘Aydın’dan ‘entelektüel’e

Üniversitenin ve edebiyatın özerkliği sorunsalının gerçek önemini de tam bu noktada anlıyoruz.

Nasıl Nazi hareketi üniversite öğrenci derneklerini ele geçirmek için popülist solun dilini kendine mal ettiyse bugün de Türkiye’de üniversite kampüsünü özel yapan özellikleri inkar etmekte popülizmin sağ ve sol varyantlarının birbirleriyle yarıştığını görüyoruz.

Nasıl dışavurumcu edebiyat Weimar Almanya’sında sadece Nazilerin değil bazı hızlı solcuların da hedefi olduysa bugünlerde de postmodern diye aşağılanan edebi deneylerin ‘aydın’ı’entelektüel’e dönüştürerek yozlaştırdığı iddiasını hem sağdan hem soldan duyuyoruz.

Popülist sol özellikle üniversitede özerkliğe açıkça karşı çıkıyor değil elbet. Ama özerklik mefhumunun popülist tahayyüldeki yeri hem araçsal hem de çok dar.

Entelektüel söylemin serbestçe dolanımda olduğu alanlar olarak değil dost-düşman ayrımının kesin çizgilerle yapıldığı ve düşmanların elden geldiğince uzak tutulduğu alanlar olarak düşünülüyor hem edebiyat hem de üniversite. Özerk üniversite tahayyülünde farklılıkların kabul edilerek rasyonel tartışma konusu yapılabilmesi hedefleniyor ki gerçek anlamda bir demokratik siyaset süreci işleyebilsin.

Popülist solun tahayyülü ise farklılıkların silinmesinden hiç de rahatsızlık duymuyor, bu nedenledir ki siyasal olanın ulusal alanla ve hatta mümkünse daha da dar kimliklerle sınırlı kalması bir varoluş mücadelesine dönüşebiliyor. İlk tahayyülde metin, ikincisinde slogan üretiliyor. İlki iletişimi, ikincisi karşılıklı itiş kakışı temel alıyor.

‘Orhan Pamuk Olayı’ sansasyonel tarafı söndükten sonra unutulup gidecek ve tartışmaya dahil olmakla olmamak arasında kalan demokrat sosyalistler ve ‘liberaller’ için belki de makus kaderlerinin bir diğer tezahürü olarak hafızalara işlenecek.

İyi bir haber

İyi bir haberle kapatalım o zaman: Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübü Orhan Pamuk’un arkasında durduğunu kampüse astığı afişlerle duyurdu.

Daha da güzeli Edebiyat Kulübü’nün popülist solun nefret oltasına gelmemiş olması: Afişlerde polemiğin kutuplaştırıcı ve ötekileştirici tonu yok.

Böyle seslerin çoğalması dileğiyle…

Barış Büyükokutan (Yrd. Doç. Dr., Boğaziçi Üniveresitesi Sosyoloji Bölümü)
Volkan Çıdam (Yrd. Doç. Dr., Boğaziçi Üniveresitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi)

ilginizi çekebilir

istanbul-da-boykot-yuruyus-miting-gunu
Öğrenci ve kitle hareketi içerisindeki faşizmin önlenebilir yükselişi
senol pers 2 thumb
Demokrasi Gaspına Karşı Kitlesel Muhalefet | Perspektifler #2
JDJadjlj
Devlet, asker, polis: Bunlar kimin için var?