Bazı tarihler, insanın aklına çakılır. 22 Mart, benim için öyle bir tarih. 21 Mart Dünya Şiir Günü’nün hemen ertesinde; şiire, barışa ve özgürlüğe adanmış şiir gibi bir ömrün son bulması!
Ayhan Can nasıl öldü? Bilmiyorum. Son günlerini birlikte geçirdiği dostlarına da sormadım. Çünkü “Hastaydı, yatağında öldü” gibi bir cevap almaktan korktum.
Ben, onun ölüm haberini üç ay sonra aldım. Bizim seçim koşturmacalarından dolayı, pek fazla haberleşememiştik o günlerde. En son, 8 Mart 2012’de telefon edip 75. yaş gününü kutlamış, kendisiyle kısa bir sohbet etmiştim. Gayet sağlıklı olduğunu, iki günde bir şiir yazdığını ve bol bol denizi seyrettiğini söylemişti.
Kendisini 22 Mart 2012 günü kaybettiğimizi öğrenince, kafamda şöyle canlandırdım: 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde son şiirini yazıp, Neruda’dan, Nâzım’dan, Attilâ İlhan’dan şiirler okuduktan sonra, sazını alıp bir ağıt yaktı; sonra kemanını çıkarıp Çaykovski’den bir şarkı çaldı; uyudu ve bir daha uyanmadı.
*
Kitapları duruyor önümde.
Aşkın Yurdudur Gözlerin’i açıyorum örneğin; kitabın içinden üç fotoğraf düşüyor: İzmir’deki “Şair Ayhan Can Sokağı” tabelasının önünde çekilmiş bir fotoğrafı, gençlik yıllarından keman çalarken çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğraf ve en son âşık olduğu kadının fotoğrafı. “Sevgili korsanıma yürek dolusu sevgi ve acıtan şiirler.” diye imzalamış; 6 Mart 2011’de.
Dilara‘yı açıyorum: “Mustafa’ya sevgiyle, şiirle. Fakat dostlukla, devrimle”. İzmir, 20 Aralık 2008.
Sevdanı Anlat‘ı “Sevgili Mustafama sevda şiirleri ve kardeşlik duyguları, ölümsüz dostluklar” diye imzalamış. 11 Ekim 2008’de Tarsus’ta.
Yağmur Taşır Saçların‘ı ise, “… bir ömrü dolduran özlem, acı, umut, sevda şiirleri. Kavgamız her zaman toplum ve insan hakları için sürecek.” diyerek imzalamış 7 Aralık 2009’da.
Umut Şarkıları‘nı ise, Gümülcine’ye geldiğinde imzalamış; “Sevgili Mustafam, umut yaşamın kendisidir. Bu şiirler sana mutluluk katarsa, ben de mutluyum.” diyerek.
Ve… en çok sevdiğim kitabı: Gül Devrimi. “Sevgili Mustafa Çolak, güzel düşüncelerin, oda arkadaşlığın ve gönlün için bir gül devrimi?”
*
Yanılmıyorsam 2008’de (2006 da olabilir), davetli olduğum bir şiir şöleninde tanıştık Ayhan Can’la, İzmir’de. 70’li yıllarda, siyasî fikirleri dolayısıyla öğretmenlik görevini bırakıp Almanya’ya göç ettiğini; benzin istasyonlarında ve fabrikalarda çalıştıktan sonra oradaki Türk çocuklarına öğretmenlik yapmaya başladığını ve emekli olunca İzmir’e döndüğünü söylemişlerdi; kürsüde, Almanya’ya çalışmaya gitmiş olan “Samsunlu Hasan“ın öyküsünü anlattığı şiirini seslendirirken.
Şakacılığı, enerjisi ve tok sesi sempatik gelmişti bana.
Daha sonra, bir şiir şöleni için Tarsus’a gittiğimizde üç gün boyunca oda arkadaşlığı ettik. Ortam “bize uymuyordu” ve bunu en başından bilen organizatörler, bu yüzden bizi aynı odaya koymuşlardı. “Milliyetçilerin arasında, gurbette, aynı dili konuştuğu için birbirine kenetlenen iki göçmen gibi kaldık, ama iyi oldu, en azından birer dost kazandık” diyordu ve gülüyorduk.
Şiir üzerine, sol üzerine, dünya barışı üzerine uzun uzadıya sohbetler ettik, Tarsus’ta da, sonraları da. “Şövenizmden nefret ederim” diyordu sürekli, “bu ister etnik şövenizm olsun, ister din şövenizmi”. O derece insancıl ve kocaman bir yüreğe sahipti ki, onun şövenizmden bile nefret edemeyeceği hissini uyandırıyordu. Romanya’dan şölene gelen Gülten Abdulla’ya kahve falı bakıyor, diğer şairlere fıkralar anlatıyor, espriler yapıyordu.
Bir ara evlenme “macera”sına giriştiğimde, bir e-posta atıp “davetiye” göndermiştim; 70 yaşına aldırmadan, atlayıp İzmir’den Gümülcine’ye geldi. Gümülcine’de onu misafir edip, gece “takıldığımız” mekânlara götürünce, “yaşam tarzıma” kızmış; “Oğlum, çok sigara içiyorsun, alkol alıyorsun. Bu gidişle uzun yaşayamazsın. Bak bana, yaşım 70 ama 20’lik delikanlı gibiyim. Niye? Çünkü sigara içmiyorum ve çok az alkol alıyorum” diyerek “fırça çekmişti”.
*
Bir gün Dünya’nın mutlaka güzelleşeceğine, zulmün ve sömürünün son bulacağına, barışın ve özgürlüğün tüm Dünya’ya hâkim olacağına inanıyordu. Bu yüzden de, iki oğluna Barış ve Devrim isimlerini vermişti.
Barış ve özgürlük olmazsa olmazıydı. “dünyamızı işliyorlar çeliğe su verir gibi/ şehrin umut işçileri barış vardiyasında” diyordu, “eflatlatun bir güneş gibi” şiirinde.
Ve çocuklar… onlar için, onların geleceği içindi tüm dizeleri: “yiğit olanın özgürlük gerçek sevdası/ yeniden yeniden kuşatın haksızlığı/ bu türküler çocukların türküleridir” diyordu, “haydin çocuklar türkü söyleyin”de.
*
Kadın hakları savunucusuydu aynı zamanda. Doğum gününün 8 Mart’a rastgelmesinin güzel bir tesadüf olduğunu düşünür, buna sevinirdi. “sen büyüksün ölümcül tanrılardan/ kadınsın sevdayla yaratılan insan” diyordu, “petra sokakları” adlı şiirinde. Kadınların aynı zamanda devrimci olduklarını ve özgürleşme mücadelemizde en önemli rolü oynayacaklarını düşünüyordu: “nerde biriktirsek kadınların çığlığını/ kırıyorum kölelerin paslı zincirlerini/ isyan ediyorum çağların ötesinden”.
Ama hepsinden öte, bir gönül ve aşk adamıydı. Uzun yıllar süren evliliğini sonlandırmaya karar vermiş, mahkeme kapılarında uğraşırken -Nâzım gibi söylemek gerekirse – “sevdalanmıştı 70’ine yakın”. Ve “hüzünle geçtim zamanın tünelinden/ sen geç doğdun ben erken büyüdüm” diye sesleniyordu, “eski bir şehir”deki sevgilisine.
Bir “gemimiz” vardı bizim, bir “korsan gemisi”. Aşkın, barışın, özgürlüğün sularında yüzen. Ve o, o geminin Kaptan’ıydı. Bir şiirinde, biz korsanlarına da gönderme yapmadan geçemiyordu: “korsanlarıma sor gemimde/ tüm dünyaya sor beni”.
*
Kaptan’ımız gideli iki yıl olmuş. O olmadan Dünya, biraz daha çirkin, biraz daha yaşanılmaz bir yer. Ve biz biraz daha eksik, biraz daha burukuz.
Mustafa Çolak
—
gül devrimi
ey
ünlü kişilerin pahalı yalnızlıkları
günde iki kez ölen çocuk giysili kadınlar
öldükçe çoğalıyor akşamın vurgunları
onları bir türlü anlayamıyorum
sokaklar da sersemce anlayamıyorlar
iyice susamışım
çok susamışım
ayaklarınız tek başına yürüyorlar
kollarınız bana kadar ulaşamıyor
üşüyorsunuz bunu biliyorum
denizler kadar üşüyorsunuz
içinizde uzayan yalnızlık şarkıları
gerçek kristal avizelerden
piyanolu odalarda çoğalıyor
umudu bulamadı akşamın kızları
çılgın palmiyelere yansıdı
kötümser hıçkırıkları
elimde öfkenin binlerce baltası
birden gecenin ormanına dalıyorum
yıldızlar karanlığı çiviliyor camlara
uzakta
yüreğimden çok uzakta
kırmızı bir gül kanamakta
gözlerimde iki bıçak bileniyor
daha çok bıçak bileniyor gözlerimde
tüm bıçaklar sonsuza değin bileniyor
her bıçağı bir korkağa veriyorum
kucağımda devrimin sevgi gülleri
hepinize birer tane gül veriyorum
yalnızlığımın haritasını ben çizdim
gül ağıtı içtim mutlu bir dünya için
en güzel günlere demir aldı gemiler
denizciler ambara özgürlük yüklediler
hırçın bir gül diktim
değişmeyenin yanına
aklımızla yürüyor
fabrikada yaşam savaşı
sen yürüyorsun
ben yürüyorum
dünya yürüyor
selâm yolluyorum yumruğumla
fabrikaların sonsuz vardiyasına
yağmur hep yalnızlığıma yağıyor
kaldırımlar ayaklarıma dolanıyor
ey çılgın deniz
özlemlerin büyük gölü
şehrin sokaklarına taşıyorum seni
maviye vurgun martının kanadında
denizde kavga olmalıdır
toprakta barış
içimizde her zaman
deniz çalkalanmalıdır
bir yerlerimden vuruyor beni şafak
balkonlara dadanmış çilli bir güneş
haydin
yüzüstü bırakmayın
alnı kederli olanları
biliyorum
çok kez düşündüm gece yarıları
yüreğiniz kanamaz sizin
acımaz
duymaz
kavgayı sevmez
mermer yüreğinize dadanmış
inatçı güneşi sonsuz sevginin
söylediğim bu umutlu şarkılar
her yanımda açan devrim gülleri
yüreğinizi kanatmak içindir sizin
deniz yatağını
çiçek dalını zorluyor
çocukları sığdıramıyoruz odalara
delikanlılar meydanlarda çoğalıyor
karşı dağlara sığınmış
bu şehrin umut şarkıları
tarlada umutla sararmış
buğday başakları
bir akşam üstü
pusuya düşürülen güneş
yüreğimizde tutuklandı
içimize sokulmuş
ağustos ayı
bakır tenimizi tutuşturuyor
her çığlıktan yeni bir aşk doğar
insan sevdikçe güzelleşir
bir türlü sevemediklerini
denizi
seni
çiçeği
aklına gelen ne varsa
ama ne varsa şu dünyada
şimdi daha çok seviyorum
Ayhan Can
Mustafa Çolak – Ayhan Can, 2008-İzmir