Demirtaş’la tartışmaya devam: Özel mülkiyet ve demokrasi

20.09.2020 - 10:06
Şenol Karakaş
Haberi paylaş

Geçtiğimiz hafta Erzincan Kemaliye'de maden şirketi yöneticisi, maden çıkartılmasına ve doğanın katledilmesine direnen yöre köylülerini “Buraya 200 asker yığarım" diye tehdit etmişti. Bunun boş bir tehdit olmadığını biliyoruz. AKP iktidarlarının tarihi bir açıdan, maden ve inşaat patronlarının doğanın canına kastettikleri her yerdeki direnişleri bastırmak için istedikleri gibi jandarma ve polis “yığabilmelerinin” de tarihidir. Türkiye’de demokrasi mücadelesinin bir yönü, patronların bu “yığabilme” yeteneğini dizginleme mücadelesidir. Bu mücadele hiçbir zaman dengeye ulaşamayacak. Patronlar, devlet-medya-alışkanlıklar gibi ellerinin altındaki tüm olanaklarla, yukarıdan aşağıya demokrasinin alanının sürekli olarak daralması için basınç uygulayacaklar. Bu dev sermaye gruplarının dışında kalan toplumsal sınıflar ise aşağıdan yukarı, hemen hemen bir ölüm kalım savaşıyla, temel haklarının korunması ve genişlemesi için elinin altında birleşik örgütlenmesi dışında hiçbir olanak olmaksızın basınç yapmaya çalışacak. Bu güçlerden hangisi baskın gelirse, demokratik standartlar ona göre belirlenecek.

Ama burada, “elinin altındaki olanaklar”ın ima ettiği öğeler, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip toplumsal sınıfın, radikal demokrasi koşulları altında da olsa sınıfsal iktidarının sürekliliğini sağlamak için avantajlı olduğunu gösterir.

Bu, “demokratik kapitalizm” açısından bir istisnaya değil bir genel kurala tekabül ediyor. Her an her yerden rüşvet, yolsuzluk haberinin gelmesi, dünyada yolsuzluk yapan siyasilerin bitmek bilmez hikâyeleri, Avrupa’da mafya tipi örgütlenmelerle içli dışlı olan parlamenterler, demokratik mekanizmalar engel oluşturduğunda egemen sınıfın ekonomik çıkarları için siyasal alana müdahale etme yeteneğini gösteriyor. Bu sonu gelmez, denetim altına alınmaya çalışılsa da sürekli olarak hukuksal sistemin gediklerini değerlendirerek hayat bulan ya da hukuk dışı alanda varlığını sürdüren egemen sınıfın hâkimiyet kurma tarzıdır. Kuşkusuz burada bir yanlış anlamanın açığa çıkması ihtimali var. Yolsuzluk egemen sınıfın davranış kalıbıysa, yolsuzluklara karşı tedbirsiz mi olmalıyız? Olmamalıyız kuşkusuz ve kuşkusuz tüm tedbirleri almaya çalışmalıyız ama burjuva sınıfının üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti yok edilmeden, hukuk-siyaset-devlet alanlarına doğrudan ya da dolaylı müdahaleleri engellenemez. Bu yerçekimi yasası gibidir, havaya atılan taş, yerçekimi yasasına uygun bir biçimde yere düşer, burjuva sınıfı ne kadar denetlenmeye çalışılırsa çalışılsın toplumsal yaşamın her alanına nüfuz etmeye çalışır ve bunun önündeki engelleri aşmak için yaşamsal bir mücadele verir.

Bu burjuvazinin doğasında olan bir özellik. Tek tek patronlar, kötülük yapmak üzere var olan bir sınıfın üyesidir. Her burjuva, başka burjuvada, kâr için ölüm kalım mücadelesi verdiği rakiplerini görür ve bu rekabetten zarar görmeden çıkmak için işçilerden uslu uslu çalışmasını bekler. Devletten ise hem başka patronlara hem de işçilere karşı kendisini korumasını, kendisi için yasalar çıkartmasını, kendi ayrıcalıklarını devletin ayrıcalıkları olarak görmesini bekler. Özel mülkiyet, bu açıdan, doğası gereği siyasal demokrasinin düşmanıdır. Siyasal demokrasi, özel mülkiyete sahip olan sınıfa karşı verilen haklar mücadelesinin toplamıdır. Yazılı tarih sadece sınıf mücadelesi tarihi değil, aynı zamanda uzlaşmaz sınıflar arasındaki mücadelenin de tarihidir. Burjuvazi mafyayla, otoriter rejimlerle, diktatörlüklerle, Nazizmle, faşizmle, askeri rejimlerle uzlaşabilir. Fakat siyasal demokrasiyle uzlaşmasının süresi, bir sonraki ekonomik ve siyasal krizde sermayenin kâr oranlarının düşüp düşmemesine, demokrasinin maliyetinin karşılayabileceğinden fazla olup olmamasına göre belirlenir.

Bu sınıfın partileriyle, işçi sınıfının partileri ve örgütleri, adına ne denirse densin on dakikadan fazla uzlaşamazlar. Bu 10 dakika da, hemen kalkılacak olan uzlaşma masasına oturma süresinden ibarettir. Bir koltukta iki karpuz belki taşınabilir, ama bir devlet iki uzlaşmaz sınıf tarafından yönetilemez. Demokrasi, ezilen sınıfların mücadelesinin bağrında şekillenen, giderek ulusal ve küresel bir karakter kazandığı ölçüde de toplumun mücadele eden ezilen kesimlerinin devletten söküp koparttığı haklar kadar gelişme şansıyla kalıcılaşma ihtimali taşır. Ama demokrasi nihai olarak, egemen sınıf, üretim araçları üzerindeki mülkiyetine bağlı olarak devlet iktidarı üzerindeki belirleyici konumunu yitirdikçe, özetle sınıf olarak anlamsız bir hâle geldikçe adını hak eden canlı bir organizmadır.

Bu yüzden, egemen sınıf partilerinin Demirtaş’ın dile getirdiği başlıklar etrafında denetlenmesi neredeyse mümkün değildir, mümkün göründüğü yerde ise neden ezilenlerin bu denetleme işiyle uğraşmak zorunda oldukları, neden iktidarı kendi ellerine almak için devlet denilen aygıtı dağıtmak yerine denetleme işiyle yetinmek zorunda kaldıkları net değil. Para sahipleri bütün denetim mekanizmalarına rağmen mutlaka gedikler bulup satın alabilecekleri siyasetçiyi, yargıcı, polis şefini bulmayı başaracaktır ve bir para sahibinin rekabette “avantaj elde ettiği” bu yöntemi uyguladığını gören diğer para sahipleri, tüm denetim mekanizmasına rağmen, satın alma süreçlerine yönelik yoğun bir talep oluşturacaktır.

Bizler radikal demokratik işleyiş içinde olduğumuz rahatlığıyla hareket ederken, radikal demokrasi, para babalarının yarattığı toplumsal çürümenin zemini olmaya başlamıştır bile.

Bir dünya sahnesinde siyaset yapmak

Demirtaş’ın önerisinin barındırdığı çelişkileri, Türkiye’nin 180 küsur ülke tarafından oluşturulan dünya pazarı ve dünya dış politikası içerisinde ele alınca, durum daha vahim görünür. Bu dünya pazarının sınırları, siyasal olarak emperyalistlerin keskin kılıcıyla sürekli olarak belirlenmeye çalışılırken, hükümet nasıl kararlar alacaktır? Örneğin, sermaye sınıflarının bazı kesimleri emperyalist hegemonya sorununu keşfedip bölgesel güç olmak için hamle yapma zamanı olduğunu düşünüp Mavi Vatan gibi bir tezi gündeme getirdiğinde, nasıl bir karar alınacaktır?

Sermayenin çıkarları, en azından bazı sermaye gruplarının çıkarları, küresel ekonomik rekabete askeri rekabetin eşik etmesini zorunlu kıldığında, tarihin hiçbir anında bu zorunluluk kendi sınıf çıkarlarına tekabül etmeyen işçi sınıfının ve Demirtaş’ın önerdiği sivil toplumun denetleme rolü yeterli olmayacaktır. Ordu ve polis teşkilatlarını ne kadar denetime açık hâle getirsek de devletin devamlılığını sağlayan asli yapı, halihazırda gücünü bu denetime karşı bağışıklık kazanmasında bulur. Silahlı güçler içeride nasıl sermayenin üretim ve yeniden üretim süreçlerini garanti altına almak gibi asli bir göreve sahipse dış politikada da aynı görevi yerine getirmek, Türkiye örneğinde, Türkiye devleti tarafından güvence altında olan sermaye gruplarının bölgesel ya da küresel kâr mekanizmasını korumak, bu mekanizmanın sürekliliğini sağlamak için çalışır. Buna, tüm “ulusu” birleştirmek üzere milli kılıflar bulmaya çalışılması, gerçeği değiştirmiyor.

Yüzyılın başında sanayinin yoğunlaşması, devletin bağımsız ekonomik faaliyetlerle askeri ekonomik faaliyetleri birleştirmesine, bir askeri sanayi kompleksin ortaya çıkmasına neden oldu. Küresel hegemonya piramidindeki yerine göre her ülke dış politikayı ordularının gücüyle belirlenir bir şekilde sürdürüyor. Bu, sürekli barışçıl politikanın, bir ülkenin işçi sınıfı, kadınları ve tüm ezilenleri için daima savunulabilir olsa da neden sermaye sınıfları için savunulamaz olduğunu gösteriyor. Dış politikada gerginlik, insanlar gerginlik sevdiği için değil, her ülkenin sermayesinin boyuna posuna bakmadan tüm dünyayı fethetmek istemesinden, sermayenin artı-değeri fethetmesiyle küresel artı-değeri fethetme güdüsünün sermaye denilen ilişkiye mündemiç olmasından kaynaklanır.

Devam edecek…

Şenol Karakaş

[email protected]

Bültene kayıt ol