Faşistlerin olağanlaştığı seçim

30.03.2019 - 12:57
Şenol Karakaş
Haberi paylaş

Yazıya öncelikle Ahmet İnsel’in son yazısının bir bölümünü yanlış anlamamla ilgili bir düzeltme yaparak başlamamda fayda var.

Ahmet İnsel’in, siyasal sürecin otokratlaşmasının yarattığı tepkiyle sandığa gitmeyecek olanların sandığa gitmeyi saflık olarak görmesine dair yazdığı şu bölümü ben yanlış anlamışım: “Bu safdil bir yanılgı mıdır? Bir başka ‘yararlı budala’ davranışı mıdır? Böyle düşünüp, Cumhur İttifakı adaylarının kaybetme ihtimali olan kentlerde 31 Mart günü sandığa gitmemeyi radikal bir mücadele biçimi olarak seçecek olanların omuzlarında, bu iktidarın keyfi yönetimini kolaylaştırmış olmanın ağırlığı kalacaktır.” (http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9424/31-mart-ta-oy-vermemenin-anlami#.XJ8WnpgzY2w)

31 Mart’ta AKP-MHP kazanmasın diye CHP-İP ittifakına oy vermeyeceğini ilan edenlere yönelik bir safdillik suçlaması yapıldığını düşünüp kızmıştım. Böyleleri var mıdır, CHP’li olup da "Sandığa gitmeyelim, zaten hile yapılacak, zaten sandıkla değişmez" diyen pesimist kalmış mıdır bilemiyorum ama sandığa gitmeme ihtimali yüksek olan kanadın AKP tabanı olduğu çok açık. Sandığa gitmeyenleri, İnsel “bu keyfi iktidarın yönetimini kolaylaştırmış olmanın ağırlığı”yla başbaşa bırakırken, Erdoğan da "Böyle bir ortamda şu veya bu sebeple sandığa gitmemek, bize değil ülkeye ve millete ceza vermektir" dedi.

Hepimiz biliyoruz ki gerçek tartışma bu değil. Gerçek tartışma, insanları, içinde Meral Akşenerlerin olduğu bir ittifaka oy vermeye ikna etmek! İnsel’in cümlesinin ilk bölümünü yanlış anlamıştım ama son bölümü oldukça net: İçinde ırkçılar, milliyetçiler olabilir ama yine de bu ittifaka oy vermek zorundasınız! Bu cümle, insanları bu ittifaka ikna etmek isteyenler tarafından “içinde ırkçılar ve milliyetçiler olabilir ama” şerhi vurgulanmadan kullanılıyor. O kadar büyük bir kötülük var ki, bu kötülüğü yenmek için muhtaç olunan şeyin ne kadar kötü olduğunu tartışmanın zamanı değil şimdi!

Sıkışmışlık

Aylar önce, seçim tartışmaları daha başlamamışken şu uyarıyı yapmaya çalışmıştım: “Sol adına konuşanlar, hiç sıkılmadan, hükümetin savunduğu kadar yerli ve millî görüşleri savunan partileri ya da isimleri ittifak ortağı olarak öne sürebiliyorlar. Dramatik örneklerin Ekmeleddin İhsanoğlu ya da Mansur Yavaş vakalarıyla sınırlı olduğunu düşünmemek lazım. Liderliği, faşist bir partiden yeni kopan faşistlerden oluşan İyi Parti bile ‘çaktırmadan yapılacak ittifakın’ bileşeni olarak düşünülebiliyor neredeyse. ‘Çaktırmadan’ yapılacak olması, liderliği faşist olduğundan utanırız diye değil üstelik, onlar HDP’yle aynı karede görünmekten utanacağı için!

Bu yüzden bu seçimler, gerçekleri tüm gücüyle teşhir edeceğimiz bir süreç olarak görülmeli. Hangi mekanizmalarla seçildiği, nasıl aday gösterildiği belli olmayan hiçbir aday veya partiye kefil olmak gibi bir lüksümüz yok!”

Tabii ki hata yapmışım, "çaktırmadan İP’le ittifak yapmak", yerini göstere göstere İP binalarında toplantılar yapmaya, Demirtaş’ın yaptığı gibi açık açık oy çağrısı yapmaya kadar bıraktı.

Kuşkusuz, içinden geçtiğimiz seçim süreci, kendimizi sıkışmış hissettiğimiz bir dönem. OHAL’in olağanlaştırıldığı koşullarda gerçekleşiyor ve bir dizi nedenin bir araya gelmesiyle, bizler, etrafında rahat kampanya yapabileceğimiz adayların şekillenmesini sağlayamadık. Zira seçim tutumları, özellikle örgütlü bireyler açısından şahsi tutumlar değil, siyasal süreçlere işçi sınıfı lehine ve kolektif olarak müdahil olma süreçleridir. Önemli olan, tek başına kime oy verdiğimiz değil, nasıl bir kampanyayla, seçimlerden sonra hangi perspektife ve mücadelelere kolektif olarak bağlanabilecek bir seçim taktiği izlediğimizdir. Bu seçim süreci bu açıdan da garip bir süreçtir ve sosyalistler CHP-İP ittifakına oy vereceklerini rahat rahat ilan edebilmektedir.

Bu durum siyasal sıkışmışlığımızın bir başka göstergesi. Fakat bizler, bu sıkışmışlıktan kestirme bir sloganla çıkmıyoruz ve “boykot” ilan etmiyoruz. Boykot çünkü, özel koşulların ürünü olabilecek bir taktiktir. Sosyalistler işçilere "sandığa gitmemelisiniz" diyemezler; boykot, zaten sandığa gitmemei düşünen, mücadele düzeyi sadece oy vermeye indirgenmiş seçmen bilincini çoktan aşmış kitlelerle siyasal hedeflerde birleşmenin taktiğidir. Milyonlarca insan muazzam bir siyasal kutuplaşma içinde sandığa gidecekken, “sandığa gitmemelisiniz!” demenin, diyenin sekterliğini açığa sermek dışında bir anlamı yoktur. Ahmet İnsel’in olduğunu düşündüğü, sandığa pesimist bir ruh hâlinin sonucu olarak gitmeme tutumunun da bir anlamı yoktur.

Bizim politikamızın özeti şudur: “Bölgede HDP adaylarına, geri kalan tüm yerlerde varsa ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı HDP adaylarına oy çağrısı yapıyoruz. HDP adaylarının olmadığı yerde çok üzgünüz, liderliği faşist ve militarist olanlarla yan yana gelemeyiz.” Kimseye sandığa gitme demiyoruz; dediğimiz, sağcı, ırkçı, milliyetçi ve militarist adaylara oy verme demektir! Bunlar Ümit Kıvanç’ın sandığı gibi "küstüm, buraların geleceği de beni ilgilendirmiyor" anlamına gelen bir yaklaşımın ürünü değil. Ümit Kıvanç son yazısında, “Oy kullanmama eğer siyasî tercihse, başkalarına önerilebilmesi gerekir” demişti. Oysa üzerinde tartışılan oy kullanmama değil, büyükşehirlerde HDP’nin aldığı ve adına stratejik oy taktiği denilen tutum nedeniyle oy verilebilecek çok az adayın kalmış olması, hemen hemen adaysız kalmış olmamızdır. Demokrat aday görüyorsan oy ver! Çevreci aday görüyorsan oy ver! Sağcı olmayan aday görüyorsan oy ver! Bölgede tüm HDP’li adaylara oy ver! İstanbul’da Hüda Kaya’ya, Çankaya’da Filiz Kerestecioğlu’na oy ver! Ama CHP’nin rantçılarına, İP’in göçmen düşmanı ırkçılarına, ittihatçılara oy verme!¹

Solun geniş kesimlerini etrafında toparlayıp, sonra oluşan sağcı anafora karşı bu kesimlerin önüne sadece mevcut ittifak seçeneğini koyanları eleştirin önce. Sonra da biraz daha dikkatli bakıp, sağcılığa teslim olmamanın politik adımlarını geliştirmeye çalıştığımızı anlamaya çalışın.

İvme nereye?

HDP’nin bu taktiği o kadar anlamsızdı ki, sosyalist hareketin uzun dönemdir çıkarttığı en önemli simge olan ve kitlesel liderlik yeteneği tartışmasız olan Selahattin Demirtaş, cezaevinden bu ittifaka hatırı için oy vermemiz çağrısında bulundu. Demirtaş’ın maruz kaldığı adaletsizlik sinir bozucu ve Demirtaş hemen, hiç ikilemeden serbest bırakılmalı.² Ama siyasette hatır diye bir şey yoktur ve bu hatır meselesi biraz kibir içerir. Doğruluğunu anlamadığımız bir taktiğe, bu taktiğin doğruluğunu anlama vasfına sahip olan ve hepimizin son derece güvendiği birisinin ya da birilerinin hatırı için uyum sağlamak, "Şimdi anlamıyorsunuz ama hatırım için bu adımı atın, ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz" demektir.

Bu yüzden bir kez daha altını çizmek gerekirse, Meral Akşener’le ve Akşener’in yanında zorunlu olarak neredeyse proleter devrimci kalan Kılıçdaroğlu’nun sağcılığıyla ittifak kurmak, iktidara karşı mücadele etmek de değildir, iktidarı geriletmede bulunan en uyanık yöntem de. Tersine, iktidara hiçbir zararı dokunmayacağı gibi, seçimler sırasında ve seçimlerden sonra sahte umutlarla insanları sandığa odaklamanın taktiğidir bu.³

Aşırı sağ bir seçim iklimi

Seçim sonuçları ne olursa olsun, 31 Mart yerel seçimler kampanyası, Türkiye’de gelmiş geçmiş en sağcı seçim dönemi olarak tarihe yazılacak. Gerçekten de böylesini görmedik. İçinden geçtiğimiz seçim döneminin bu kadar sağcı, kutuplaştırıcı, düzeysiz ve hamaset yüklü olmasının ilk sorumlusu, başta AKP-MHP liderliği olmak üzere, bu partilerin her düzeyde yöneticileridir.

Hükümet ve Erdoğan, sürekli bir korku atmosferi yaratmaya çalışıyor. Korku büyüdükçe, korkuya karşı tedbirler ve gerçek sorunların ertelenmesine sessizce onay verme eğilimi güçlenir. Önce korkutup, sonra bir beka sorunu anlatısı geliştirip, en sonunda beka sorunuyla baş etmenin yolunun AKP iktidarını güçlendirmek olduğunu anlatmanın yolu, öfke, hamaset, sağcılık ve tehdit dolu bir seçim kampanyası türetmektir. Mansur Yavaş daha şimdiden bizzat Erdoğan ve Bahçeli tarafından seçimi kazanırsa görevden alınacağı yönünde tehditlere maruz kalıyor.

Yeni Zelanda’da gerçekleştirilen ırkçı katliama Türkiye’de hükümet yetkililerinin verdiği tepki, Erdoğan’ın Ayasofya’nın gerekirse cami olarak adlandırılabileceğini söylemesi, Binali Yıldırım’ın Suriyelileri gerekirse kulaklarından tutup yollayabilmekten söz edebilmesi inanılır gibi değil. Yenikapı seçim mitinginde Devlet Bahçeli’nin “Şu anda Avrupa kıtasındayız, işte buradayız, Yenikapı’dayız. Ey katiller gelin de görelim” diye konuşabilmesi gibi. Bu açıklamalar, seçim yarışmasının ne kadar sağ bir ikim içinde geçtiğini göstermeye yetiyor ama bu gerçeğe işaret eden başka bazı gelişmeler daha var. Bunların başında, solun sağcılıkla dertlerinin azalması, sağcılarla kol kola seçim kampanyası yapacak hâle gelmesi, sağa karşı sağa destek vermesi ve bunu ateşli bir şekilde savunabilmesi geliyor!

Seçim taktikleri tartışılırken en çok duyduğumuz itirazlardan birisi, “oy vermek nikahlanmak gibi değildir, verirsin oyunu, olur biter” çıkışıydı. Oy vermek nikah kıymaya benzemez benzememesine ama bu, bir solcunun, bir demokratın bir ırkçıya oy verebileceği anlamına gelmez. Bir oyu önemsizleştiriyormuş gibi yapıp aslında onu almak için üretilen en kurnaz iddialardan birisi bu. Politikayı seçim tartışmasının dışına itmenin de yöntemlerinden birisi olan bu yaklaşım, solcuların oyu istenen adayların pek çoğunun müteahhit, zengin, sağcı ya da daha vahimi ırkçı olmasını ya da ırkçılarla kurulan ittifakların adayları olmasını da önemsizleştirip tartışma dışına itiyor.

15 Temmuz darbesi, demokrasi ve lümpenlik

Seçim süreci başlı başına sağcı bir iklimde başlamıştı zaten ama süreç başlangıçtan çok daha sağa savurdu siyasetin eksenini. Bu, AKP-MHP koalisyonunda Devlet Bahçeli’nin rolüyle, CHP-İP ittifakında Meral Akşener’in rolünün ağırlığını kavradığımızda anlaşılır olan bir gelişme. Erdoğan, seçim kazanmak için değil sadece, Emeklilikte Yaşa Takılanlar’la ilgili yasa meclise geldiğinde MHP’nin tutumuyla açığa çıktığı gibi yasaların onaylanması için de MHP’nin desteğini almak zorunda. Üstelik bu desteği, seçmeninin azımsanmayacak bir kesimini MHP’ye kaptırmasına rağmen sürekli kazanmak zorunda.

Yerli-milli koalisyon, 15 Temmuz darbe girişimine karşı oluşan tepkiyi, devletin yeniden organize edilmesi, tüm demokratik hakların sırayla budanabilmesi ve iç ve dış politikada Kürt sorunuyla ilgili gelişmeleri baskılamak için şekillenen sağcı bir müdahalenin ürünü olduğu için, başlı başına OHAL uygulamalarının tüm sağcılığıyla damgalanmış durumda. MHP, bu koalisyondaki belirleyici varlığıyla, siyasetin sağa, daha da sağa, ırkçı ve milliyetçi bir temele oturmasında ve AKP’nin zaten gönüllü bir şekilde geldiği bu çizgide sabit kalmasında ve demokratik her kazanımın budanmasında belirleyici bir rol oynuyor. AKP liderliği, kendi elleriyle faşist hareketin inşacılarını, tarihi kadrolarını ve kitlesel hareketini merkeze taşıyor, olağanlaştırıyor ve güçlenmesine, gücünü pekiştirmesine yardımcı oluyor.

CHP liderliği ise ırkçılığın kitabını her gün yeniden yazan İyi Parti’yi merkeze taşıyor. CHP birçok ilde İP’in desteğiyle, seçimlerde AKP-MHP ittifakıyla ancak yaklaşık oy oranlarını yakalayabiliyor. Bu, apaçık bir seçim ittifakının kurulması ve İP’in ırkçı, militarist yaklaşımlarının göz ardı edilmesi, örneğin Suriyelilere yönelik nefret saçan kadroların hareketinin muteber bir hareketin temsilcileri gibi siyasetin merkezine kaymasına, olağanlaşmalarına neden oluyor.

Böylece siyasetin merkezine kesif bir milliyetçilik, kolayca savunulur hâle gelen ırkçılık, gündelik yaşam üzerinde baskı uygulamaya başlayan lümpenlik, her konuya düşmanca yaklaşma hastalığı ve AKP liderliğinin bile isteye, nakış örer gibi örerek siyasal bir konsolide etme aracına dönüştürdüğü nefret yüklü kutuplaştırma, hep birlikte rücu ediyor.

Sorun işçi sınıfının birleşik eyleminin nasıl örülebileceği

Seçim sonrası hem sağcı iklimle, hem siyasetin merkezine çöken ve neredeyse tüm demokratik muhalefet tarafından normalleştirilen faşistlerin pozisyonuyla, ırkçı ve milliyetçiliğin daha yoğun kullanılmasıyla baş başa kalacağız. Buna en çok işçi sınıfı muhatap kalacak.⁴ Bütün bu kutuplaşma en çok işçi sınıfını bölüyor. İşçi sınıfının, hükümeti demokratik bir kitle hareketi ve bunun siyasal sonuçlarıyla geriletebilmesi için bu kutuplaşmayı aşması, sağın sağındaki tehlikelere, ırkçılığa, göçmen düşmanlığına ve her fırsatta şişirilen Türk milliyetçiliğinin etkilerine karşı birleşebilmesi bir zorunluluk. Son altı ayda yaşanan fakirleşmenin boyutları ve adaletsizliklerin gizlenemez hâle gelmesi, işçi sınıfının tüm örgütlerinin bir araya gelmek zorunda kalabileceği bir zemin oluşturuyor. Ekonomideki çalkantılar sürecek ve bu durum, zeminin oluşması açısından objektif faktörün gelişmesi anlamına gelecek. 1 Mayıs gösterileri, bu yönde ne kadar adım atıldığının ve sadece sağ ve sağın sağının değil, sağın sağıyla ittifak kurmanın muteber bir yol olduğunu düşünenlerin ve seçim kampanyasında bu düşünceyle sol siyaseti domine edenlerin dışında bir siyasal alternatifin inşa edilmeye başlanıp başlanmadığının da ilk test alanı olacak gibi görünüyor. Bu, işçi sınıfının yeni türden birleşik cepheler için örgütlenmesinde, diğer bir deyişle gerçekçi bir antikapitalist sübjektif faktörün inşa edilmesinde ne kadar ilerlemiş olduğumuzu da gösterecek hepimize.

Şenol Karakaş

[email protected]


1. Bu tutum, Ümit Kıvanç’ın Murat Sevinç’ten yaptığı alıntıyla anlatılmak istenenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Murat Sevinç’ten şunları aktarmış Ümit Kıvanç: “…Mülkiye’de, bir hocanın asistanına eziyet ettiği, haksızlık yaptığı duyulmuştu. Okul içi yazışma platformunda tepki göstermiş ve asistanı hocasına, hukuk profesörüne karşı savunan mesajlar yazmaya başlamıştık. Sevimsiz hukuk profesörü, insan, akademisyen ve hoca olarak berbat bir karakterdi. O esnada, emekli olmasına rağmen yazışma platformundaki tartışmayı takip eden bir hocamız şöyle bir mesaj yazdı: ‘Ben asistan arkadaşı tanımıyorum ve sorunun ne olduğunu bilmiyorum; ancak hocasını tanıyorum, bu yüzden asistanı destekliyorum.’ Yerinde bir tavırdı.” Söylenebilecek tek şey, burada asistanları da tanıyoruz, sorunun ne olduğunu da biliyoruz. Burada asistan da insan, akademisyen ve hoca olarak berbat bir karakter. Sınır ötesi operasyonlar yapan hükümete tepki olarak sınırötesi operasyonlara bütünüyle destek olan “muhalefetten” söz ediyoruz, dokunulmazlıkları kaldıran hükümete karşı dokunulmazlıkların kaldırılması için tam destek veren “muhalefet” adı geçen. Aktarılan örnek bu tartışmayla alakasız. Mansur Yavaş’ın Kürtlerle ilgili sözlerine bakmak yeterli.  

2. Daha bu yazı yazılmadan birkaç saat önce, İstanbul’da HDP üyelerinin adreslerine baskınlar yapıldı. Seçimden bir gün önce HDP aktivistleri gözaltına alındı. 2015 seçimlerinden beri görülmemiş bir baskıya karşı ayakta duruyor HDP:

3. Daha önce bu konuda şu vurguyu yapmaya çalışmıştım: “Oysa başka bir taktik daha yıllardır inşa edilmeye çalışılıyor ve bu taktik AKP’yi geriletme şanına sahip olan, sağcılarla ittifak kurayı gerektirmeyen tek politik taktik: AKP’yi geriletmenin yolu, AKP’nin tabanının, en azından gelişmelerden rahatsız olan kısmını kazanmaktan geçer! Bu konuda Kadir Has Üniversitesi tarafından yapılan bir anketin sonuçları çok açıklayıcı. Gazeteci Oral Çalışlar’ın özetleri, AKP’nin kendi tabanını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor. Geçen yıl yüzde 17'nin en büyük sorun olarak gördüğü işsizlik bu yıl yüzde 26.9'a fırlamış. FETÖ tehdidi algısı yüzde 18.1’den yüzde 16.2’ye düşmüş. Terör yüzde 29’dan yüzde 13.8’e gerilemiş. Türkiye’yi demokratik bir ülke olarak görenlerin sayısı, azalıyor: 2016'da yüzde 60.9, 2017’de yüzde 61.6, 2018’de yüzde 47.8 oranında katılımcı ülkeyi demokratik olarak görüyor. AK Parti'yi 2017 yılında başarılı bulanlar yüzde 51.7 iken bu oran 2018’de yüzde 35.9’a düşmüş.

AKP tabanını kazanmanın yolu, AKP liderliğiyle AKP tabanı, seçmeni ve milyonlarca üyesi arasında büyük bir fark olduğunu kavramaktan geçer. AKP’yi başarısız bulan yoksul, emekçi AKP’lileri kazanabilecek alternatifleri inşa etmek, sağcılarla seçim ittifakı yapmaktan daha meşakkatli ama başarılabilirse bir seçim zaferinden çok daha büyük dönüşümlere yol açabilecek bir stratejidir. Bu aslında çok basit, neden anlaşılmadığı gerçekten de anlaşılmaz olan bir fikir!” (https://marksist.org/icerik/Yazar/11451/HDP-neden-aday-cikartmiyor?)

4. Son anketler AKP tabanının AKP’ye bir ders vermeye hazırlandığını gösteriyor. AKP liderliğinin belediyeleri kaybetmesine üzülecek hâlimiz yok. Seçimlerde AKP’nin oy kaybetmesi de beklenir bir durum. Büyükşehirlerde AKP’nin etkisiz kalması da. Önemli olan AKP’ye bir seçim dersi vermeye hazırlanan kitlenin, başka bir siyasal alternatifin öznesi olmasını, bu alternatifin antikapitalist bir alternatif olmasını sağlamakta.

Bültene kayıt ol