Marksizm 2019'da cumartesi günü neler tartışıldı?

14.05.2019 - 08:52

İstanbul'da DSİP tarafından düzenlenen Marksizm 2019 toplantılarında cumartesi günü birçok farklı başlık ele alındı.

Marksizm 2019'a cumartesi günü yüzlerce kişi katıldı.

İlk oturumda Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sinan Özbek, Gramsci'den Lenin'e hegemonya kavramı üzerine konuştu. Özbek'in sunumunda öne çıkanlar şöyleydi:

"Marx, “Egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir” der. Elbette bu önerme kriz dönemlerinde geçerli değildir, kriz dönemlerinde işçi sınıfının düşünceleri toplumda hızla yayılır.

Lenin, 1905 devrimi öncesine kadar proletaryaya bilincin dışardan götürüleceğini söyler. Ama 1905 devrimi sırasında konseylerin, sovyetlerin kurulması ile “dışardan bilinç” konusunu yeniden ele alır. Devrim süreçlerinde proletaryanın hızla bilinçlendiğini, yüzyılların yanlış bilinçlerinin devrim günlerinde hızla yok olduğunu kavramış ve bu değişimi çok önemsemiştir. Partinin rolünü de küçümsemez, partinin işçi sınıfının hafızası olduğunu söyler.

Lenin, konseylerde, sovyetlerde Bolşevik denetimi olması gerektiğini söyleyen parti yöneticilerine karşı çıkar. Herkesin, özellikle Sosyalist Devrimciler'in konseylerde olması gerektiğini savunur.

Lenin, doğu toplumlarında kültürel altyapının zayıf olduğunu, kitlelerin devrime katıldığını ama sürdürmede zorlandıklarını söyler. Batı toplumlarında ise kitlelerin devrime katılmasının zor olduğunu, ama bir defa katıldıklarında devrimi sürdürme konusunda daha etkili olduklarını söyler.

Lenin’in bu söyledikleri, Gramsci'deki hegemonya kavramını açıklar. Hegemonyayı kavramak için toplumu bilmek gerekir. Toplumu tanımak demek, hakim üretim ilişkilerini, üretici güçleri, üretim araçlarını bilmek demektir. Mülkiyet kimdedir, ücretli emek ve sömürü var mıdır, bu soruları cevaplamak gerekir.

"Gramsci sivil toplumcu değildi, sosyalist devrime inanıyordu"

Gramsci, “İşçi sınıfı nasıl oluyor da faşist fikirlerin arkasından gidiyor?” sorusuna cevap arar. Toplumu iki katmanda analiz eder: Politik toplum, sivil toplum. Politik toplum Gramsci açısından yer yer devletle özdeştir. Yönetici sınıfın baskıyı kullandığı, işçi sınıfının bu baskıya karşı genel grevler, ayaklanmalarla cevap verdiği alandır. Bu alanda verilen mücadeleye Gramsci manevra savaşı adını verir. Kriz dönemleri, politik toplum alanının öne çıktığı, sert mücadelelerin söz konusu olduğu dönemlerdir.

Sivil toplum ise burjuvazinin kendi düşüncelerini rıza yoluyla topluma kabul ettirmeye çalıştığı, ideolojik bir alandır. Bu alanda işçi sınıfının organik aydınları da dediğimiz partinin, işçi sınıfının aydınlarına görev düşer, işçi sınıfı ideolojisini savunmak için. Gramsci bu alandaki mücadeleye mevzi savaşı adını verir. Bütün devrim süreçlerinde, sivil toplum alanında verilen mücadele başarılı olmadan politik toplum alanında başarılı olunamayacağını, devrimin gerçekleşemeyeceğini, özellikle batı toplumlarında güçlü bir sivil toplum alanının bulunduğunu söyler.

Gramsci hatalı olarak sivil toplumcu diye bilinir. Halbuki kendisi İtalyan Komünist Partisi yöneticisidir ve 20 yılını hapiste geçirmiştir. Sosyalist devrime inanır, fikirleri sosyalist bir devrimin nasıl başarılı olabileceği üzerinedir. Aynı zamanda enternasyonalist bir devrimcidir, evrensel devrime inanır.

Otoriter sağın yükselişi: Faşizm galip mi geldi?

Cumartesi gününün ikinci oturumunda ise KONDA araştırma şirketi genel müdürü Bekir Ağırdır ile DSİP üyesi Canan Şahin konuşmacı olarak yer aldılar.

Sunumlarda şunlar vurgulandı:

Canan Şahin: "Bugün eskinin ölmekte olduğu ama yeninin doğmadığı siyasi bir kriz dönemindeyiz"

Dünyada otoriter sağ eğilimler güçleniyor. ABD’de Trump, Brezilya’da Bolsonaro başkan oldu. Otoriter sağın ortak fikirleri var: Göçmen düşmanlığı, kurulu düzen eleştirisi, yerel sermaye savunuculuğu, halk popülizmi savunuculuğu. Bu otoriter ve popülist siyasetler, mücadeleye bağlı olarak faşizme de evrilebilir, solun önünü açan süreçler de gelişebilir.

Var olan neoliberal düzen krizde, var olanı korumaya çalışmak tutucu bir davranış, halk tarafından benimsenmiyor. Otoriter siyasetler, var olanı eleştirdikleri için kitle desteği buluyorlar. Emperyalistlerin kendi aralarındaki sorunlar, bölgesel otoriter yönetimlere alan açıyor. Bugün “eskinin ölmekte olduğu ama yeninin doğmadığı” siyasi bir kriz dönemindeyiz.

Küreselleşme yeniden tanımlanıyor. Yerli milli ideolojiler gelişiyor. Batıda islamofobi güçleniyor. Sermayenin on yıllardır geliştirdiği kurumsal yapılar çöküyor, sermayenin değişik fraksiyonları arasında tartışmalar devam ediyor. Mevcut otoriterizme “sultanizm”, “bonapartizm” deniyor, ama bu tanımlar yeterli olmuyor.

Bizler 2013 Gezi hareketinden beri otoriterleşen bir Türkiye’de yaşıyoruz. Çözüm süreci otoriterleşmenin önünde bir bariyerdi, süreç yıkılınca otoriterleşme hızlandı. AKP, faşist MHP ile ittifak kurdu. AKP’nin otoriterleşmesinde önemli bir neden de Arap ayaklanmalarının yenilgisidir. Arap devrimleri özellikle Mısır ve Suriye’de yenilince reformist İslamcılık geriledi, bu durum AKP’yi olumsuz etkiledi.

Otoriterleşmeye karşı mücadelede başarılı olabilmemiz, ırkçılığa karşı anti faşist bir blok oluşturabilmemiz için mutlaka AKP tabanını kazanmamız gerekir.

Bekir Ağırdır: "Katılımcı demokrasiyi yeniden oluşturacak bir dile ihtiyacımız var"

Gündelik hayatımız son yıllarda çok değişti. Nüfusun yüzde 50’si 11 büyük kentte yaşıyor. Köylerde ve küçük kasabalarda yaşayan insan sayısı yüzde 16’ya indi. Ekonomik katma değer de benzer şekilde kentlerde üretiliyor, eskisi gibi tarımsal üretime dayanan bir ülke değiliz.

Dünya siyaseti, “küresel ara buzul” dediğim bir dönemde. Pek çok belirsizlik var:

Göç önemli bir unsur. Herkes ötekileştirmenin kurbanı. Ülkelere yönelik ve ülke içi adaletsizlikler çözülemiyor, kalıcı oluyor. Bitmesini beklediğimiz ulus devletler hâlâ var olmaya devam ediyor. Sağ partiler, sosyal demokrasinin beşiği İsveç’te bile güçleniyor.

Rusya ile batının arasında nasıl bir siyasi denge oluşacak? Çin ile batının arasında nasıl bir ekonomik denge oluşacak_ Müslüman ve Hristiyan coğrafya arasında nasıl bir kültürel denge oluşacak? Bu üç konu özellikle önemli.

Türkiye üç bölgeye ayrılmış durumda: Kalkınmış, batılı yaşam tarzını benimsemiş kıyılar; kalkınmakta olan, muhafazakâr orta ve kuzey bölgeler ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu.

Sorunların çözümüne yönelik kurallar ve çözümler üretemedik. Çözümler, kişiler olmayacak. Yeniyi üretebilmemiz için yeni bilgiler üretmeye ihtiyacımız var. Katılımcı demokrasiyi yeniden oluşturacak bir dile ihtiyacımız var.

Salondan yapılan katkılar:

- 1923’te kurulan Cumhuriyet, 1990’larda çatladı. Hem Müslümanlar hem de Kürtler mevcut kuralları kabul etmiyoruz dediler. Bu süreçte reformcu bir parti olarak AKP öne çıktı. AKP her zaman otoriter değildi, reformcu olduğu dönem de vardı.

- MHP dünyanın en büyük ve tehlikeli faşist örgütüdür, paramiliter güçleri vardır. Ekmeleddin benzeri vakalarla güçlenmesine CHP de destek oldu.

Dünyayı sarsan hareket: Kadın mücadelesi

Marksizm 2019'un en fazla katılımcı tarafından takip edilen oturumu olan kadın mücadelesi toplantısında ise gazeteci Melis Alphan, DSİP'ten Meltem Oral ve yazar Hidayet Şefkatli Tuksal konuştu.

Sunumlar şöyleydi:

Meltem Oral: "Kadınlar olarak herkes için her türlü eşitsizliğin ortadan kalktığı bir toplum için mücadele etmeliyiz"

Otoriter yöneticilerin, Trump, Bolsonaro, Erdoğan veya Orban’ın ortaklaştığı pek çok konudan birisi de kadın düşmanlığı, cinsiyetçilik. Bu kişilerin önceleri sadece ifadeleri cinsiyetçiydi, şimdilerde kadınların kazanılmış haklarına yönelik saldırıları da var. Türkiye’de nafaka hakkına, kürtaj hakkına, birlikte yaşama hakkına saldırıyorlar. İstanbul antlaşmasını iptal etmeye çalışıyorlar. Çünkü kadın hareketi son yıllarda sürekli güçlü eylemler düzenliyor. En kitlesel muhalif eylemler 8 Mart Kadınlar Günü'nde yapılıyor.

Hükümet kadınların neoliberal sistemde daha fazla sömürülmesi için çabalıyor, güvencesiz esnek çalışmayı yaygınlaştırıyor. Ev işlerini kadınların yapma mecburiyeti nedeniyle, kadınlar çalışma yaşamına da yeterince katılamıyor. Çalışanların 20 milyonu erkek, 9 milyonu kadın. Kadınların aile işlerini yapmaya zorlanması eleştirilmeli, her mahalleye ücretsiz kreş, çamaşır, ütü odaları istenmeli. Kadınlar Sudan’da diktatör devirdiler, bu tip sorunları da çözebilirler.

Kapitalist sistemin çözümü şu: Kadınlar çocuk doğursun, ev işlerini yapsın, part-time güvencesiz işlerde düşük ücretle çalışsın. Kapitalizm, nüfusun giderek yaşlandığını görüyor, bu durumun kârlarını azaltacağını düşündüğü için çok çocuk politikasını her yerde savunuyor. Aile kurumu aynı zamanda tüm yerli milli kodların aktarıldığı bir kurum. Bir yandan da taciz, tecavüz, şiddet vakaları sürüyor.

Kadın mücadelesi dünyada gelişiyor, “Me too” hareketi sürüyor. Kadınlar olarak herkes için her türlü eşitsizliğin ortadan kalktığı bir toplum için mücadele etmeliyiz.

Melis Alphan: "Kadınlara şiddete karşı direniş gösterebilen kadınlar da var"

Ben bugün bir kadının hikayesini anlatacağım: Gülay, 2015 yılında internette tanıştığı bir adamın taciz ve şiddetine uğrar. 2016 yılında savcılığa şikâyette bulunur. Savcılık önce ilgilenmez, konu benim aracılığımla medyada yazılınca ilgilenir. Adam taciz ve şiddet uyguladığı için değil, bir mektubunda Cumhurbaşkanına hakaret ettiği için şikâyetten iki yıl sonra tutuklanır, 7 ay hapis yatar. Adam çıktıktan sonra da tacizlerine devam eder.

Bu süreçte Gülay başka kadınlarla dayanışmaya başlar, tacize, şiddete uğrayan kadınların yardımına koşar. Erkek şiddeti ile savaşan, empati kurabilen, fikir üretebilen bir kadın olur, annesini de yetiştirir. Kadınlarla birlikte temizlik şirketi kurar, hâlen bu şirkette çalışıyorlar. Kadınlara şiddete karşı direniş gösterebilen Gülay gibi kadınlar da var.

Hidayet Şefkatli Tuksal: "Biz dindar feministler, erkeklerin davranışlarının hatalı olduğunu İslami metinlere dayanarak anlatmaya çalışıyoruz"

Batıda kadın hakları konusu 1789 Fransız devrimi ile birlikte konuşulmaya başlandı. Osmanlı'da ise düşünce şuydu: “Toplum cahil, kadınları eğitirsek daha nitelikli insanlar yetişir.” 20.yüzyıl başında cumhuriyet döneminde ise durum şu: Burjuva feminist kadınlar aileye yöneliyor, sosyalist kadınlar ise aile içi kadın emeğinin ortadan kaldırılmasını, kadınların emekçi olmasını savunuyor. Bu tartışma yüz yıldır devam ediyor. Aile kurumu bugün kadınlar arasında yüzde 80 olumlu bulunan bir kurum, artıları ve eksileri ile beraber.

Biz dindar feministler, erkeklerin davranışlarının hatalı olduğunu İslami metinlere dayanarak anlatmaya çalışıyoruz. Feministler olarak kadınların talepleri konusunda daha toleranslı olmalıyız. Bir kadın anne olmak, çocuğunu yetiştirmek, bunun için daha az çalışmak isteyebilir, güvenliği için erkekten daha çok çaba göstermesini isteyebilir."

Salondan gelen katkılar:

- Aile ve annelik bir tabu, tabuları yıkmak gerekir. İsteyen kadın elbette aile kurabilir, anne olabilir, çocuk doğurabilir. Sadece bunu yapmaya zorlanmamalı, bunu istiyorsa yapmalı. Aile kurmak veya anne olmak istemeyen kadınlara yönelik “anne olmayan kadın yarım kadındır” gibi söylemleri eleştirmeliyiz.

- Kadın meselesi tek tek kadınların nasıl yaşamak istemesi meselesi değildir. Devletin kadınlara yönelik politikaları var ve bunlar hepimizi etkiliyor. Bu politikaları eleştirmeli, hatalı politikalar ile mücadele etmeliyiz.

- Beş kadından dördü şiddete uğruyor, çoğu da aile içi şiddet. Boşanan, kürtaj olan müslüman kadınlar var. Başarılı olmak için mutlaka kadın erkek birlikte mücadele etmeli. Flormar direnişinde kadınlar mücadeleyi öğrendiler. Kadınlar eyleme geçtiğinde dönüşüyorlar.

- Soruna sınıfsal bakmalıyız, sistem değişmeden kadınlar tam olarak özgürleşemez. Kadın hareketi kimseye bir yaşam biçimi empoze etmiyor. Biz kadınlar “normal” insanlar gibi yaşamayı talep ediyoruz. Şiddete uğramamak, öldürülmemek, akşamları sokakta dolaşabilmek, taciz ve tecavüze uğramamak istiyoruz. “Me too” hareketinin cinsiyetçiliği engelleyen bir etkisi oldu.

- Aşırı sağ, kadın erkek eşitsizliğinin biyolojik ve doğal olduğunu, eşcinselliğin anormal olduğunu söyler. Biz bu argümanları çok önceleri mahkûm etmiştik, ama şimdilerde yeniden hortluyor.

Kürt sorunu: Bir adım ileri, iki adım geri

Cumartesi günü 17:00'de ise Kürt sorununda gelinen nokta tartışıldı.

Bu oturumda DSİP'ten Şenol Karakaş, yazar Nurcan Baysal ve Ümit Aktaş birer sunum yaptılar.

Sunumların özeti şöyleydi:

Şenol Karakaş: "Çözüm süreci Türkiye'de demokrasinin garantisi idi"

28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de AKP ve HDP heyetleri arasında görüşmeler yapıldığında bizler de her yerde bu barış çabasını güçlendirecek eylemler yaptık. Ama bazı kişiler “demokrasi olmadan barış olmaz” demeyi tercih ettiler. Şimdi 6 Mayıs’ta Abdullah Öcalan’ın mektubu kamuoyuna açıklandı, hemen “Kürtler İstanbul belediye seçimlerinde acaba CHP’yi satacak mı?” denmeye başlandı.

Çözüm süreci Türkiye’de demokrasinin garantisi idi. Gezi direnişi, çözüm sürecinin yarattığı barış ikliminde gerçekleşebildi. 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin sağladığı başarı, devlette yeni bir koalisyon (AKP, MHP, ulusalcılar) oluşmasına yol açtı. Daha sonra belediyelere kayyumlar atandı, milletvekilleri, yerel yöneticiler, HDP yöneticileri, HDP üyeleri tutuklandı. Bizler sosyalistler olarak Lenin’in dediği halkların kendi kaderini tayin hakkını her zaman savunuruz. 6 Mayıs bildirisini çok önemsiyoruz. Barış çabalarını destekliyoruz. Bu bildirinin İmamoğlu’nun seçim kampanyasının gölgesinde kalmasına izin vermemeliyiz. Antikapitalist bir alternatifi örgütlemeliyiz.

Marksizm 2019'dan dayanışma ve mücadele mesajları

Nurcan Baysal: "Kürtlerin hafızası yok edilip yerine yeni bir tarih yazılmaya çalışılıyor"

2015-2016 yıllarında çatışmalarda binlerce insan öldü, kentler haritadan silindi, gazeteler, TV’ler kapatıldı. Belediyelerde, okullarda, hastanelerde, devlet kurumlarında çalışanlar işten atıldı. 10 bin kişi bugün cezaevlerinde.

2016-2019 yıllarına kayyumlu yıllar diyoruz. Kayyumlar Kürt kültürüne, sanatına yönelik ne kadar eser varsa yıktılar. Hafızayı yok etmeye çalıştılar. 21 kültür merkezi kapatıldı, anıtlar, heykeller kaldırıldı. Çok dilli tiyatrolar, kreşler kapatıldı. Belediyelerdeki kadın daireleri, kadın sığınma evleri, alo şiddet hatları kapatıldı. Kadınlar olarak yıllar içinde elde ettiğimiz tüm kazanımlarımız yok edilmeye çalışıldı. Sur’da yıkılan binaların yerine kimsenin almaya gücünün yetmeyeceği villalar yapıldı. Şırnak'ta kent dokusuna aykırı 10 katlı binalar yapıldı. Kürtlerin hafızası yok edilip, yerine yeni bir tarih yazılmaya çalışılıyor. Bu yeni tarihte Kürtler yok.

Batıdan bu süreçte yeterli dayanışma görmedik, son Newroz’a batıdan katılım çok sınırlıydı. Daha fazla dayanışma sağlamak gerekir.

Ümit Aktaş: "Militarist bir tarz ile barış sürecini geliştiremeyiz"

Barış kelimesi, boyun eğmek ile eşanlamlı kullanılıyor, eskisi kadar itibarlı değil. Taraflardan birisi boyun eğerse barış olur gibi bir algı var. Abdullah Öcalan 2013 bildirisinde “etnik bir devlet kurmak, kendimizi inkârdır” demişti. Osmanlı konfederal bir yapıdır. Bosna’da Aliya İzzetbegoviç benzer bir federal yapı kurdu. Bugün Bosna’da 10 kantonlu, çok dilli bir federal rejim var, dönüşümlü başkanlık sistemi uygulanıyor. Örnek bir model. Cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal, Kürtlere federal bir sistem kurma sözü vermişti ama bu söz tutulmadı. CHP, 2013’teki barış sürecinin çökmesinden önemli ölçüde sorumludur.

Bugün de Abdullah Öcalan’ın mektubu yayınlandı ama ben çok umutlu değilim. Barış ne devletin ne de Kürt siyasi hareketinin insafına terk edilmemeli. 2013’te barış süreci başladığında umutluydum. Ama çözümü namlunun ucunda görenler oldukça bu sorun çözülmez. Militarist bir tarz ile barış sürecini geliştiremeyiz. 6 Mayıs mektubu değerlidir. Kürtlerin silah kullanmakla geldikleri nokta ortada. Başka mücadele biçimleri var, bunlar henüz denenmedi. Silahlı mücadele, militarizmin güçlenmesine neden olan hatalı bir yoldur.

Salondan katkılar:

- Savaştan mağdur olan asker aileleri var. Solcular ve aydınlar, asker aileleri ile de dayanışmalı, onların acılarını paylaşmalıdır. Bu konuda yeterince empatik davranılmıyor.

- HDP oyları biraz düştü, çünkü HDP örgütü çok darbe yedi. 2015’teki hendek ve özyönetim konularında özeleştiri verilmemesi de HDP oylarının düşmesine neden oldu.

- HDP son seçimlerde CHP’yi destekleyerek ciddi risk aldı. Son seçimlerde en az 500 bin HDP’li seçmen oy kullanmaya gitmedi. Bu seçim taktiği “AKP’ye kaybettirmek için CHP’ye oy verme” taktiği iyi analiz edilmeli.

Zombi kapitalizm: Marksist bir analiz

Cumartesi günü son olarak saat 19:00'da Alex Callinicos'un konuşmacı olarak yer aldığı oturum gerçekleştirildi.

Bu toplantıda Alex Callinicos'un yaptığı sunumun tamamı daha önce Marksist.org'da yayımlandı (Okumak için tıklayın).



Bültene kayıt ol