İşçi mücadelesi bir süredir hepimizi heyecanlandıran yeni deneyimlerle karşımıza çıkıyor. Özellikle madencilik iş kolunda son yıllarda yaşanan mücadeleler bunlar için önemli örnekler. 2024 yılında Bağımsız Maden İş sendikasına üye oldukları için işten çıkarılan Fernas Madencilik işçileri talepleri için Soma’dan Ankara’ya yürüyüş başlattılar. Meclis’e girmelerinin engellenmesi üzerine Kurtuluş Parkı’nda nöbet tuttular. Baretlerini yere vurarak, çıplak ayakla yürüyerek ve son aşamada açlık grevi yaparak seslerini duyurmaya çalıştılar. Ters kelepçeyle gözaltına alınmaları kamuoyunda büyük tepki çekti. 2 aya yakın süren direniş büyük bir kamuoyu desteğiyle kazanımla sonuçlandı. Geçtiğimiz aylarda da Eskişehir’deki Doruk madencilik işçileri benzer bir mücadele yürüttüler. Bağımsız Maden İş sendikasında örgütlenen madenciler Ankara’ya yürüdüler. Kurtuluş parkını direniş alanına çevirerek açlık grevi başlattılar. Polis ablukasındaki mücadele işçilerin gasp edilen haklarının kısmen kazanılmasıyla sonuçlandı. Bunlar çok heyecan verici deneyimler olsa da işçi sınıfının küçük bir kısmının hareket ettiği kalan kısmının önemli ölçüde sürecin dışında kaldığı mücadeleler oldular. Görünür olabildikleri, kamuoyu desteği toplayabildikleri ölçüde kazanma şansları oldu bu tarz mücadelelerin. Ancak bu mücadeleler aynı iş kolundaki on binleri hareket ettirmeye yetmedi.
Özelleştirme sınıfın birliğine darbedir
80’lerde uygulanmaya başlayan neoliberal politikalar ile kamudaki çok sayıda işletme özelleştirildi ve taşeronlaştırıldı. Daha küçük işletmelerdeki çalışma koşulları giderek kötüleşirken, işçilerin örgütlenmesinin önüne de önemli engeller konuldu. Dayanışma grevi yasaklandı. Bu durum bu küçük işletmelerdeki işçilerin büyük sendikalardan kopmalarına yol açarken, örgütlenmelerini de güçleştirdi. Aynı dönemde büyük sendikalar giderek daha fazla bürokratikleşti. Mücadeleden çok uzlaşmayı tercih ettiler.
Yöneticilerinin 30-40 yıldır aynı pozisyonda olduğu sendikalar mevcut. Bu yöneticiler temsil ettikleri işçilerle kıyaslanamayacak seviyede lüks hayatlar yaşar hale geldiler. Bu koşullardaki sendikalar işçiler hareket etmedikçe hareket etmez bir hal aldılar. Dönem dönem işçiler mücadele içinde bürokrasiye de başkaldırdılar. 89 – 91 dönemindeki büyük işçi mücadeleleri bürokrat bazı sendikacıları yerinden etmeyi başardı.
Sendika bürokrasisini sarsacak olan aşağıdan mücadeledir
2015 yılında Türk Metal Sendikası ile MESS arasında yüz binlerce işçiyi bağlayan 3 yıllık bir sözleşme imzalanmış ve çok düşük bir zamma imza atılmıştı. Ancak kısa süre sonra, aynı sendikanın örgütlü olduğu Bosch fabrikasında işçilere çok daha yüksek oranda bir zam yapıldığı ortaya çıktı. Aynı işkolunda, aynı şehirde (Bursa), aynı işi yapan fakat daha düşük maaş alan Renault ve TOFAŞ işçileri bu çifte standardı kabul etmedi. İşçiler, haklarını savunmayan ve patronlarla uyum içinde çalışan Türk Metal Sendikası’na karşı büyük bir öfke patlaması yaşadı. Mayıs ayında Renault fabrikasında başlayan fiili grev bir anda diğer metal iş kolundaki diğer fabrikalara sıçradı. Yaklaşık 40 bin işçi bu mücadeleye katıldı. İşçiler patronla uzlaşan Türk Metal Sendikasından istifa ettiler ve kendi haklarını savunacaklarını düşündükleri sendikalara geçtiler. Bir kısmı da bağımsız sendikalar kurdular.
Sendikalar mücadelenin zayıfladığı dönemlerde bürokratikleşme, hantallaşma eğilimleri göstermeye başlarlar. Bu durum adında “devrimci” kelimesinin olduğu, gerçekten zamanında büyük işçi mücadelelerine önderlik etmiş sendikalar için de geçerlidir.
Bugün gelinen noktada sendikalılaşma oranı oldukça düşüktür. (17 milyon çalışanın yüzde 14,5i sendikalı) Yetmezmiş gibi büyük sendikalar önemli ölçüde uzlaşmacı, bürokratik yapılara dönüşmüş haldeler. Ve bu duruma tepki neticesinde sürekli yeni sendikalar, konfederasyonlar ortaya çıkmakta. İşçi statüsünde çalışanların örgütlendikleri 3, memur statüsünde çalışanların örgütlendikleri 11 konfederasyon var. Çok sayıda da bağımsız sendikalar var.
Sendikal bölünmüşlük aşılmalı
Bu durumun yarattığı sonuca örnekler verecek olursak; metal işkolunda işçileri örgütlemeye çalışan yasal sendikalar şunlardır: Türk Metal (TÜRK-İŞ’e bağlı, Özçelik-İş (HAK-İŞ’e bağlı), Birleşik Metal-İş (DİSK’e bağlı), bunların yanında TOMİS gibi konfederasyonlara bağlı olmayan bağımsız sendikalar da aynı fabrikalardaki işçileri üye yapmaya çalışıyor. Memur sendikalarında durum daha da vahim; “Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri” kolunda 50’den fazla farklı sendika kurulmuştur. Aynı öğretmenler odasında oturan kamu çalışanları şu sendikalara bölünmüş durumdadır. Eğitim-Bir-Sen (Memur-Sen), Türk Eğitim-Sen (Kamu-Sen), Eğitim Sen (KESK), Eğitim-İş (Birleşik Kamu-İş), Hürriyetçi Eğitim Sen, Anadolu Eğitim Sen, Eğitim Gücü Sen ve onlarcası…
İşçilerin hak arama mücadelesinde güvenebilecekleri bir sendikasının olmaması onları daha farklı arayışlara itiyor. Bunda anormal bir durum yok. İşçiler haklı olarak bürokrasinin olmadığı, kendi fikirlerinin de dinlendiği, patrona karşı sonuna kadar işçilerin haklarını arayan yapılar istiyorlar. Bu durumda akla ilk gelen yeni bir sendika kurmak oluyor.
Fakat işçi sınıfının en önemli yeteneklerinden biri birleşik mücadele edebilmesidir. Ayrı ayrı sendikalarda örgütlenmek işçilerin değil patronların ekmeğine yağ süren bir durum yaratır. Tek tek birkaç mücadelede kazanım varmış gibi görünebilir. Ancak egemenler için bölünmüş bir sınıfı ezmekten kolay bir şey yoktur.
İşçi sınıfının bölünmüşlüğünü aşacak adımlar atılmalı. Yeni sendikalar kurmaktan ziyade farklı farklı sendikalarda örgütlü olsalar da aynı işyerinde, aynı iş kolunda olan işçileri bir araya getirmeye ihtiyaç var. İşçilerin en önemli mücadele aracı grevdir. Üretimi durdurmak patronlara hayat veren suyu kesmektir. Mücadeleleri kazanmak, kazanana kadar grevler örgütlemek için işçi sınıfının birleşik örgütlenmelerine ihtiyacımız var.