AKP’nin 24 yıllık iktidar dönemi neoliberal politikaların giderek daha vahşice uygulandığı bir sermaye birikim süreci oldu. Emeğin ucuzlatılması, iş güvencesinin ortadan kaldırılması, sendikasızlaştırma, vergi adaletsizliği gibi saldırılarla işçi sınıfı zayıflatılırken, kamu kaynakları yoğun şekilde sermayeye aktarıldı. Soma’daki maden faciasından sonra siyasi iktidar tarafından yaşanan ölümlerin kabullenilmesi için kurulan “bu işin fıtratında var” söylemi, basit bir dil sürçmesi değil, sermayenin kârlılık oranlarını insan hayatının önüne koyan zihniyetinin resmi itirafıdır. Taşeronluk istisnai bir uygulama olmaktan çıkarılıp temel istihdam biçimi haline getirilmiştir. Daha fazla üretim için zorlama, esnek çalışma modelleri, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini “maliyet” olarak gören bir yapıyı ortaya çıkartmıştır.
İşçi kıyımı
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi raporlarına göre, AKP iktidarı boyunca on binlerce işçi çalışırken hayatını kaybetmiştir. Sadece 2013 ile 2025 yılları arasında 24860 kişi hayatını çalışırken kaybetmiştir. 2025 yılındaki bildirilen iş kazası sayısı 2013 yılına göre 3 kat artmıştır. Kayıt dışı çalışma sebebiyle daha birçok kaza ve ölüm maalesef tespit dahi edilememektedir. Ve ayrıca meslek hastalıkları da bir diğer önemli cinayettir. Uluslararası Çalışma Örgütüne göre iş kazası kaynaklı her bir ölüme karşılık 5-6 işçi meslek hastalığından hayatını kaybetmektedir. Ancak Türkiye’de SGK kayıtlarına göre meslek hastalıkları sayısı bu tahminlerin çok çok altındadır. Çünkü işçilerin meslek hastalığına yakalandığını ispatlayabileceği olanaklar çok kısıtlıdır. Bu kazaların veya meslek hastalıklarının büyük çoğunluğu öngörülebilir, önlenebilir sebeplerle gerçekleşmektedir. Denetimsizlik ve göz yumma sayesinde önlemler için para harcamayan sermaye ölümlere rağmen işini görmeye devam edebilmektedir. İş cinayetleri sonrasında patronların ve sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin caydırıcı cezalar almaması, sermayeyi cesaretlendirerek cinayetleri yapısal hale getirmiştir. Soma maden faciasında şirket sahipleri ceza almazken, denetlemeden sorumlu kamu görevlileri birkaç ay hapis yatarak kurtulmuşlardır.
Madencilik ve kapitalist vahşet
Madenler, AKP dönemindeki vahşi kapitalist birikim modelinin en net görüldüğü sahalardır. Kamuya ait linyit ve kömür sahalarının özelleştirilmesi veya kiralama yöntemiyle devredilmesi, madenciliği bir ölüm tuzağına çevirmiştir. Kamu sahalarının özel sektöre devredilmesi, firmaların en kısa sürede, en az maliyetle, en fazla kömürü çıkartma stratejileri, havalandırma, tahkimat ve iş güvenliği gibi koruyucu önlemlerin kâr marjını düşürmesi, sendikasızlaştırma ya da işverenle uyumlu sendikal yapıların hâkim hale gelmesi ile bu koşullara karşı işçilerin itiraz mekanizmalarının zayıflatılması katliamların hız kesmeden devam etmesini sağlamaktadır.
Ermenek, Erzincan İliç, Amasra gibi katliamlar, Soma’dan sonra hiçbir adım atılmadığının, madenlerdeki kâr hırsının devlet eliyle korunmaya devam ettiğinin göstergeleridir. Maden sahaları sadece işçi cinayetlerinin değil ağır doğa katliamlarının da gerçekleştirildiği sahalardır. Kaz dağları, Soma, Akbelen gibi maden sahalarında ormansızlaştırma halkın direnişe rağmen devam etmektedir. Ve her gün birçok yeni bölgede maden arama izinleri verilmektedir.
İşçi cinayetlerinin en sık görüldüğü bir başka sektör olan inşaatta da durum çok farklı değildir. Yoğun şekilde gerçekleşen kamu inşaat yatırımları, kentsel dönüşüm alanları iş cinayetlerinin yoğun yaşandığı yerlerdir.
İşçi sınıfına aralıksız saldırı
AKP iktidarının işçi sınıfına saldırıları sadece bunlarla sınırlı değil.
Vergi adaletsizliği ile işçilerden sermayedarlara göre kat kat fazla vergi toplanırken, vergi afları, vergi iadeleri gibi yöntemlerle sermayedarlardan az miktarda alınan vergi de geri veri verilmekte, bütçenin tüm yükü işçilere yüklenmektedir.
Özellikle son yıllarda bariz şekilde uygulanan düşük faiz ve yüksek enflasyon modeliyle, emekçilerin cebinden sermayenin kasasına doğru devasa bir servet transferi de gerçekleştirildi. Verilerine çok güvendiğimiz (!) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bile, emeğin (ücretlilerin) milli gelirden aldığı pay son yıllarda dramatik bir çöküş yaşayarak yüzde 35’lerden yüzde 25’lere kadar gerilemiş, sermayenin payı ise rekor kırarak yüzde 55’lerin üzerine çıkmıştır. Enflasyon, geniş halk kesimleri için bir görünmez vergi olarak kullanılmıştır. İşçi sınıfının satın alma gücü erirken, bankalar, ihracatçılar ve inşaat şirketleri enflasyonist ortamda kâr rekorları kırmıştır.
Toplu sözleşme sisteminin işlevsizleştirilmesi ve grevlerin “Milli Güvenlik” gibi gerekçelerle yasaklanması sonucunda Türkiye, bir asgari ücretliler ülkesine dönüştürülmüştür. İşgücünün ucuzluğu, uluslararası pazarlamada Türkiye’nin en büyük rekabet avantajı olarak sunulmaktadır.
Fon yolsuzluğu bir ilk değil
Son olarak fon krizi ile yüzbinlerce emekçinin birikimlerine nasıl çöküldüğü de gözler önüne serilmiştir. Sınırlı birikimlerini, emeklilik ikramiyelerini düşük mevduat faizleriyle enflasyon karşısında koruyamayan işçiler gerek devlet zorlamasıyla ya da teşvikiyle (BES – Bireysel Emeklilik Fonu), gerekse de çevreleri aracılığıyla fonlara yönelmişlerdir. Ve yaşananlar sistemin manipülasyonlarla nasıl da bu küçük birikim sahiplerinin cebine ulaştığını göstermiştir.
AKP iktidarı bu ‘işçilerden al sermayedarlara ver’ sisteminin mimarı ve yürütücüsüdür.
Yaşananlar tek tek yapılan yanlış uygulamalar değil sistemli olarak uygulanan politikaların sonucudur, iktidarın bilinçli tercihidir.
İşçilerin uzun zamandır birleşik mücadeleler sergileyememeleri, bir mücadele yöntemi olarak grev ve dayanışma grevlerinin hemen neredeyse unutulmuş olması AKP’nin neoliberal politikalarını uygulayabilmesi için zemin yaratmaktadır. Ancak bu zemin oldukça yumuşak ve kaygan bir zemindir. Sınıfın birleşik mücadelesi hızla bu durumu değiştirebilir. Devrimciler işçi sınıfının birliği için bulundukları her yerde mücadeleyi yükseltmelidirler.