“Hayvansallığın derinliklerine dalmak ve ondan yeni bir canlılık çıkarmak istiyorum.”
Gramcsi, Yılbaşından Nefret Ediyorum, 1916
Testaccio’daki Katolik olmayan mezarlığın en önemli “canlı” cazibe merkezlerinden biri, yaklaşık yirmi beş kediden oluşan yarı vahşi bir kedi sürüsüdür. Yakındaki Piramit’in eski resimlerinden, özellikle de Romalı sanatçı Bartolomeo Pinelli’nin resimlerinden, kedilerin 150 yılı aşkın bir süredir bu bölgede özgürce dolaştığını biliyoruz. Günümüzde hem turistler hem de yerli halk, mezarlığın kedilerini (gatti) görmeye geliyor. Bu kediler, hayırseverlerin bağışlarından ve yetenekli gönüllü bakıcıların uzun süredir sağladığı destekten yararlanıyor; bu kedilerle ilgilenen kediseverler, kedi kolonisinin beslenme ihtiyaçlarını düzenli olarak karşılıyor ve veterinerlik hizmetlerini sağlıyor. (Mezarlığın en ünlü kedisi, 2006 yılında vefat eden üç bacaklı tekir kedi Romeo’ydu. Romeo, Gramsci’nin mezarından çok uzak olmayan bir yerde, kendisine ait küçük bir mezarda yatmaktadır.)
Birçok kedinin, müteveffa yakınlarının kemikleri ve küllerinden oluşan kokularını içine çektiğinin sıklıkla görüldüğü, favori yerleri vardır. Gramsci’nin de tanıdık, sinsi bir takipçisi ve koruyucusu var: Devrimci komünizme bariz bir tutkusu olan iri, beyaz ve gri bir kedi. Her zaman İtalyan Komünist Partisi (PCI) kurucusunun mezarının etrafında dolaşıyor, çoğunlukla mezarın üzerine uzanıyor ya da dik başıyla, gerici bir belanın gelip gelmediğini kollayarak mağrurca dikiliyor: Sol patisini yaşlı Gramsci’nin üzerinde tutan minik bir militan. Belki de bu sadık kediye, Engels’in eski lakabından esinlenerek “General” adını verebiliriz; zira bizim Generalimiz, çoğu hayvan gibi, kimin dost kimin düşman olduğunu, tarafının kimden yana olduğunu içgüdüsel olarak bilmektedir. Gramsci, elbette iyi bir dosttu, hümanist yaşamı ve düşüncesi insan dışı yoldaşlığı da sonuna dek kucaklayan bir havyanseverdi.

Hapishane Defterleri, Gramsci’nin daha sonra “Amerikanizm ve Fordizm” olarak adlandıracağı bölüm için yazdığı, o dönemde “Hayvansallık ve Sanayileşme” başlıklı taslak metinle genel havasını belirler. Burada herhangi bir metafor amaçlanmamıştır. Gramsci, endüstriyalizmin tarihinin “her zaman insandaki ‘hayvansallık’ unsuruna karşı süregelen bir mücadele” olduğunu söyler. “Bu,” diye ekler, “doğal (yani hayvani ve ilkel) içgüdüleri, endüstriyel gelişimin kaçınılmaz bir sonucu olan yeni, daha karmaşık ve katı düzen, kesinlik ve hassasiyet normlarına ve alışkanlıklarına boyun eğdirmek için kesintiye uğratan, çoğu zaman acı verici ve kanlı bir süreç olmuştur.” Hayvansallık, diyebiliriz ki, daha içgüdüsel bir yaşam ruhudur; daha gevşek, daha coşkulu ve özgürlükçü, potansiyel olarak daha yıkıcı, işgücünün itaatinin daha ciddi gereklilikleri için rahatsız edici bir şeydir. Gramsci’nin ifadesiyle, “tutkunun yüceltilmesi, en mükemmel otomatizmle bağlantılı üretken hareketlerin zamanlanmış hareketleriyle bağdaşamaz.”
İşte bu yüzden burjuvazi, hayvansallığa karşı sürekli bir savaş yürütmek zorundadır; işte bu yüzden onun “püriten mücadeleleri” devletin yapısına yerleşir. Gramsci, bunun “varoluş biçimleri ve yaşam biçimlerindeki değişikliklerin, kaba zorlama yoluyla, yani bir grubun toplumun tüm üretici güçleri üzerinde kurduğu egemenlik yoluyla gerçekleşmesinin” bir başka tarihsel örneği olduğunu belirtir. Yeni üretim örgütlenme biçimleri, insanları endüstrinin gelişim ihtiyaçlarına göre koşullandırmak için yeni tür “eğitim” biçimleri, yeni zorlama ve rıza biçimleri doğurur. Henry Ford, klasik bir öncüydü -F.W. Taylor’ın “bilimsel yönetim” tekniklerini uygulayarak- işgücünün montaj hattında nasıl çalıştığını denetlemenin yanı sıra, işçilerin özel hayatlarını nasıl sürdürdüklerini de denetliyor, maaşlarını nasıl harcadıklarını izliyor ve (en azından halkın belirli bir tabakası için) “gerçek” Amerika’ya daha uygun bir “ahlak”ı savunuyordu.
Taylor, meşhur “eğitimli goril” sözüyle, hayvansallık kavramını işçilerin yüzüne bütünüyle geri çarptı. Gramsci bunu “acımasızca alaycı” olarak nitelendirir. Oysa gerçekte o da, bu tür tekrarlayıcı, ruhu tüketen faaliyetlerin – aslında iş bölümünün hangi kademesinde olursa olsun, mavi yakalı, beyaz yakalı, yakasız ya da başka türlü, her türlü yorucu, içerik yoksunu işin – hiçbir goril tarafından üstlenmeye tenezzül edilmeyecek bir uğraş olduğunu biliyordu. “Ben yapmam,” derlerdi muhtemelen, eğer insan dilini konuşabilselerdi. Ya da John Berger’in ünlü “Neden Hayvanlara Bakıyoruz?” (1977) denemesinde dediği gibi, hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi, “uyuşuk ve donuk” hale gelirlerdi. (Hayvanat bahçesindeki hayvanların sesleri kadar sık duyulan bir şey de çocukların: “Nerede o? Neden kıpırdamıyor? ‘Öldü mü?’).” (Berger ayrıca, modern toplumsal koşullandırma tekniklerinin çoğunun ilk olarak hayvan deneyleriyle geliştirildiğini de bizlere hatırlatır.)
Gramsci, hem kapitalist hem de komünist biçimleriyle ortaya çıkan toplumsal koşullanmanın “ahlaki düzenine” karşı hayvansallığı savunur. Hapishane Defterleri’nde, Sovyet komünizmi altında emeğin rasyonalizasyonu ve militarizasyonunu savunan “Leone Davidovi” nam-ı diğer Leon Troçki ile aynı fikirde olmadığını ifade etmiştir: “Her işçi kendini, özgürce hareket edemeyen bir emek askeri olarak görür,” demişti Troçki; “eğer emir verilirse… onu yerine getirmek zorundadır; eğer yerine getirmezse, cezalandırılacak bir firari olur.” ” Gramsci, bu askeri modelin “zararlı bir önyargı“ ve ”emeğin militarizasyonunun bir başarısızlık” olduğunu söyler. Gramsci’ye göre, işçinin artık işini düşünmek zorunda olmaması ve tekrarlayan görevleri yerine getirmekten anlık bir tatmin elde edememesi, başka şeyler hakkında düşünme fırsatına sahip olması, hatta belki de “konformizmden uzak bir düşünce akışına“ yol açması anlamına gelir.
Ekim Devrimi’nden sekiz ay önce, genç Gramsci, burjuva disiplininin sosyalist disiplinden nasıl farklı olması gerektiğini – birincisinin mekanik ve otoriter paradigmalarının sosyalist paradigmalarla nasıl çeliştiğini – çoktan derinlemesine düşünmüştü. Ekim Devrimi’nden sekiz ay önce, genç Gramsci, burjuva disiplininin sosyalist disiplinden nasıl farklı olması gerektiğini – birincisinin mekanik ve otoriter paradigmalarının sosyalist paradigmalarla nasıl çeliştiğini – çoktan derinlemesine düşünmüştü. Gramsci, La città futura (Geleceğin Şehri) adlı eserinde şöyle yazmıştı: “Burjuva disiplini, burjuva topluluğunu sıkı bir şekilde bir arada tutar. Disipline, disiplinle karşılık verilmelidir.” Burjuva devletinde herkes itaat eder. Gramsci, bunun modelinin Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliği olduğunu söyler; bu durum, Rudyard Kipling’in “Majestelerinin Hizmetkarları” (Orman Kitabı’ndan) adlı kısa öyküsünde ironik bir şekilde ele alınmıştır: Atlar, onları süren askerlere itaat eder; askerler çavuşlara, çavuşlar teğmenlere, teğmenler yüzbaşılarına, yüzbaşılar binbaşılarına, binbaşılar albaylara, albaylar tuğgenerallere, tuğgeneraller generallere ve generaller de Kraliçe’ye itaat eden Genel Valiliğe itaat eder. Herkes uyum içinde hareket eder, rolleri kesin olarak tanımlanmış ve onlara iyice aşılanmıştır; her biri ve hepsi, sıkı ve katı bir hiyerarşi içinde birbirlerine itaat eder ve bu hiyerarşi geniş bir şekilde yeniden üretilir. Kipling, “İşler böyle yürür,” der, “çünkü siz aynı şeyi yapamazsınız, siz bizim tebaamızsınız.”
Gramsci’ye göre sosyalist disiplinse, aksine, “özerk ve kendiliğinden”dir. “Sosyalist olan ya da sosyalist olmak isteyen kimse itaat etmez; kendi kendine hükmeder; dürtülerine ve düzensiz arzularına bir yaşam kuralı dayatır.” Burjuva devletin vatandaşlara dayattığı disiplin, onları tebaaya dönüştürür. Sosyalist disiplin ise bunun tam tersidir, tebaayı vatandaşlara dönüştürür: “Artık isyankar olan bir vatandaş, tam da kişiliğinin bilincine vardığı ve onun zincirlenmiş olduğunu, dünyada kendini özgürce ifade edemediğini hissettiği için.” Belki de Gramsci’nin hayvansallık derken kastettiği budur: zincirsiz, hayvanat bahçesinde kafese kapatılmamış bir şey.
***
1936 tarihli Delio’ya yazdığı bir mektupta Gramsci, genç oğlunu hayvanlara insan özellikleri atfetmenin, yani “antropomorfizmin” tehlikeleri konusunda uyararak biraz katı bir tavır sergiliyor. Babasına fillerden bahsettiği bu mektupta Delio, fillerin bir gün evrimleşip iki ayak üzerinde yürüyebilecekleri ve tıpkı insanlar gibi doğanın güçlerini yenebilecek hale gelebilecekleri gibi parlak bir fikir ortaya atmıştı. Ancak baba, Delio’nun antropomorfik hipotezini tersine çevirerek, “Fil neden insan gibi evrimleşsin ki? Kimbilir, belki de bilge bir yaşlı fil ya da hayalperest bir genç fil, kendi bakış açısından, insanın neden hortumlu bir yaratığa dönüşmediğine dair hipotezler kuruyordur” diye soruyor. Ardından, birkaç cümle sonra, belki de oğluna fazla ağır geldiğinden endişelenerek, Gramsci üslubunu yumuşatıyor ve hayvanlar aracılığıyla oğlunun canlı hayal gücünü (söndürmek yerine) alevlendirmeye çalışıyor: “Avluda,” diyor Delio’ya, “her zaman iki çift karatavuk ve pusuda çömelmiş, saldırmaya hazır kediler görüyorum; ama karatavuklar bundan endişe duyuyor gibi görünmüyor ve uçuşları her zaman neşeli ve zarif. Seni kucaklıyorum. Baban.”
Hayvanlar, Gramsci’nin uzun süredir görüşmediği oğluyla bağ kurmasına yardımcı olmaktadır. Giuliano, babasına mektup yazmak için henüz çok küçüktür, bu yüzden babasının odak noktası Delio’dur. Gramsci, okula gitmesi, kitap okuması, büyümesi, Ruslaşması, Rusça konuşması gibi her şeyiyle kendisinden kopmakta olan çocuğunu çaresizce kucaklamaya çalışır; mektupları ise bilmek isteyen, ona tutunmaya çalışan bir babanın hayal kırıklığını ve çaresizliğini ortaya koy maktadır. “Gerçekte,” diye yazmıştır eşi Giulia’ya (14 Aralık 1931 tarihli mektup), “psikolojik olarak onlarla bir bağ kuramıyorum çünkü somut olarak hayatları ve gelişimleri hakkında hiçbir şey bilmiyorum.”
Birçok mektupta çok, hatta çoğu zaman aşırı çaba sarfederek, bir çocuğa sanki yetişkinmiş gibi hitap eder; bu da kendisiyle ailesi arasındaki giderek artan duygusal, zamansal ve mekânsal mesafeyi daha da belirgin hale getir mektedir. Gramsci her zaman bunun farkında olmasa da Giulia da çocuk yetiştirme konusunda ortalarda pek yoktu; periyodik olarak yaşadığı sinir krizleri ve depresyon nöbetleri nedeniyle bir akıl hastanesine yatırılmıştı ve Gramsci’nin oğullarını diğer baldızı Eugenia’nın bakımına bırakmıştı. Bir zamanlar birbirine yakın olan Eugenia ile kayınbiraderi Antonio arasında yıllar geçtikçe karşılıklı bir kırgınlık oluşmuştu.
“Çocukken,” diye yazıyor Gramsci yine Delio’ya (22 Şubat 1932), “birçok kuş ve başka hayvanlar besledim: şahinler, ahır baykuşları, guguk kuşları, saksağanlar, kargalar, saka kuşları, kanaryalar, ispinozlar, tarlakuşları vb. Küçük bir yılan, bir gelincik, bir kirpi ve birkaç kaplumbağa besledim… Kirpinin onları nasıl avlayacağını görmek için avluya canlı yılanlar getirerek kendimi eğlendirirdim.” Bu yüzden Gramsci’nin oğluna, Kipling’in Orman Kitabı’ndaki cesur yılan avcısı firavun faresi Rikki-Tikki-Tavi’nin hikâyesini tavsiye etmesi hiç de şaşırtıcı değil. Rikki-Tikki-Tavi, Kipling’in en sevimli (ve unutulmaz) karakterlerinden biridir; ağır sikletleri, dev kobraları ve kara mambaları alt eden bir tüy siklet. Kipling’e göre onun “hayattaki işi” “yılanlarla savaşmak ve onları yemektir.” Çevikliği ve kurnazlığıyla daha büyük, daha güçlü düşmanlara karşı mücadele eden küçük bir mazlum. Gramsci’nin bu öyküden neden bu kadar etkilendiğini anlamak belki de o kadar da zor değildir.

Kipling, ilginç bir şekilde, Gramsci’nin en sevdiği yazarlardan biri olarak karşımıza çıkar. İngiliz romancı, öykücü, şair ve gazeteci, bazen şaşırtıcı bağlamlarda, beklenmedik ve yaratıcı şekillerde yeniden yorumlanarak, Gramsci’nin mektuplarında, Hapishane Defterleri’nde ve kültürel denemelerinde sık sık karşımıza çıkmaktadır. (Gramsci, hapishanede, bir zamanlar Kipling’in en ünlü ve Britanya’nın en sevilen şiiri olan, 1910’da yayınlanan “If–”i (Eğer) bile çevirmiştir.) 1907’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olmasına rağmen, Gramsci onu okuduğunda Kipling İtalya’da neredeyse hiç tanınmıyordu. Dolayısıyla, Gramsci’nin bu sömürgeci yazardan nasıl haberdar olduğu tam olarak belli değildir; özellikle de – kalabalık, yoksul Hint sokak yaşamına karşı muazzam bir duyarlılığına rağmen- sağcı, anti-komünist politikası ve ırkçı dili göz önüne alınırsa. (Kipling, Mayıs 1917’de Daily Telegraph’ın talebi üzerine İtalyan cephesini ziyaret ederek bir dizi ilk elden haber yazdığında İtalyan haberlerine konu oldu; bu haberler daha sonra The War in the Mountains: Impressions from the Italian Front (Dağlardaki Savaş: İtalyan Cephesinden İzlenimler) başlığıyla broşür olarak yayınlandı; Gramsci muhtemelen bu geziden haberdardı ve Risorgimento Press’in İtalyanca baskısında Kipling’in beş makalesini okumuştu.)
Gramsci, “Quaderno No. 3”te (Defter 3) Kipling hakkında, sanki kendine yazdığı bir not gibi okunan bir yorumda bulunur: “Kipling’in eseri, kendi içinde buna uygun bir yurttaşlık ahlakı geliştirmeden, hatta kendisine sözlü olarak belirlediği hedeflerle çelişen bir varoluş biçimine sahipken, bir şey olduğunu iddia eden belirli bir toplumu eleştirmek için bir araç olabilir mi?” “Kipling’in ahlakı emperyalisttir,” diyor Gramsci, ve devam ediyor: “ancak çok belirli bir tarihsel gerçeklikle yakından bağlantılı olduğunda: Fakat siyasi iktidar için mücadele eden her sosyal grup için ondan güçlü yakınlık içgörüleri çıkarılabilir.”
Gramsci’nin mektuplarından, Kipling’i Fransızca okuduğunu biliyoruz. (Kipling’in kendisi de ateşli bir Fransa hayranıydı.) İronik bir şekilde, Kipling’in şiirleri iki savaş arası dönemde Sovyet avangart yazarları tarafından beğeniliyordu; bu nedenle Gramsci’nin Kipling’i bu kanallardan tanıdığı varsayılabilirdi; ancak bu pek olası değil, çünkü Gramsci, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden çok önce Orman Kitabı’na atıfta bulunmuştu. Aslında Gramsci, Avanti! ve Il Grido del Popolo [Halkın Çığlığı] dergilerindeki makalelerini bazen “Raksha” takma adıyla imzalamıştır. Bu isim, Orman Kitabı’ndaki “insan yavrusu” Mowgli’yi koruyan, korkusuz dişi kurt Raksha’dan gelmektedir. Raksha, Mowgli’yi kurt ailesinin bir parçası olarak evlat edinir ve kötü şöhretli kaplan Shere Khan, bebek Mowgli’yi yemeye çalıştığında onu savuşturur. Raksha, Gramsci için açıkça ilham kaynağı olan bir tür hayvan organik entelektüel haline gelir.
Bu arada, Kipling’in “Morrowbie Jukes’un Tuhaf Yolculuğu” (1885) gibi daha karanlık öyküleri, Gramsci’nin içgüdüsel olarak ilgisini çekiyordu. Öyküde, erkekler kazıkta yakıldıktan sonra derin kumlu bir çukura atılıyor, ölüme terk ediliyorlar ama bir şekilde hayatta kalıyorlar; Kipling’in deyimiyle, “ölmeyen ama yaşayamayan ölüler” için bir barınak. Eski bir Hint atasözü metne işaret eder: “yaşayan ya da ölü – başka yol yoktur.” Hapishanede tecrit altında dişleri dökülür ve sağlığı hızla bozulurken Gramsci, aynı kaderden kurtulmaya çalışmaktadır, görünüşe göre Beckett’in kasvetli eserlerini yarım yüzyıl önceden haber vermekte olan Kipling de öyle. “Tuhaf Yolculuk” diye yazıyordu Tatiana’ya Gramsci (9 Aralık 1926), “anında aklıma geldi, o kadar ki onu yaşıyormuşum gibi hissettim.” Ve on gün sonra (19 Aralık 1926) bu mesajı tekrarlıyordu: “Kipling’in kısa öyküsüne yaptığım göndermenin abartı olmadığını söylediğimde bana inanmalısın.” (Gramsci’nin “Dünya muhteşem ve korkunçtur” şeklindeki sloganının, Kipling’in Kim romanında başroldeki Tibetli Budist Iama’dan ödünç alındığını da hatırlayın.)
Gramsci, Delio’ya Kipling’in daha neşeli öykülerini anlatmaya gayret eder. Orman Kitabı’ndaki firavun faresinin “meraktan içi içini yemektedir. Bütün firavun faresi ailesinin sloganı ‘Koş ve öğren’dir; ve Rikki-Tikki-Tavi gerçek bir firavun faresiydi.” “Sanırım Kim’in hikâyesini biliyorsun,” diye yazıyor Gramsci oğluna (22 Şubat 1932); “ama Orman Kitabı’ndaki hikâyeleri, özellikle de beyaz fok ve Rikki-Tikki-Tavi hakkındaki hikâyeyi biliyor musun?” İkinci hikayenin en heyecanlı sahnesi, Rikki-Tikki’nin, Rikki-Tikki ile arkadaş olan Teddy’nin evini kocası Nag ile birlikte dehşete düşüren kobra Nagaina ile karşı karşıya gelmesidir. (Rikki-Tikki, Nag’ı çoktan ortadan kaldırmıştı.) “Şimdi Nagaina’yla hesaplaşmam gerekiyor,” der firavun faresi, “ve o beş Nag’dan daha kötü olacak, ayrıca bahsettiği yumurtaların ne zaman çatlayacağı belli değil. Tanrım!” Ama sonu iyi biten her şey iyidir.
“Beyaz Fok”ta, Orman Kitabı’ndan bir başka beklenmedik kahraman çıkıyor karşımıza, ancak onun alanı soğuk açık denizler. Kotick adındaki bu yavru, büyüdüğünde hayatının tek amacı “fokların yaşayabileceği, insanların ulaşamayacağı, sağlam kumsalları olan sakin bir ada bulmak” olan güçlü bir beyaz foka dönüşüyor. Diğer foklar, hayali adalarla ilgili çılgın fikirleri yüzünden Kotick’le alay ediyorlardı. Kotick nereye gitse, foklar ona aynı şeyi söylerdi: Bir zamanlar foklar adalara gelmişlerdi, “ama insanlar hepsini öldürmüştü.” Yine de bir gün Kotick, fokları sakin bir yere götüreceğine yemin etti. Hikayenin sonunda, foklara şöyle haykırdı: “Sizin için güvende olacağınız bir ada buldum, ama kafalarınız o aptal boyunlarınızdan koparılmadıkça bana inanmayacaksınız.”
Gramsci’nin en ünlü hayvan masalı, bugün İtalya’nın ilkokullarında öğretmenler tarafından sıkça okunan bir çocuk kitabı haline gelmiştir: Il topo e la montagna [Fare ve Dağ]. 1 Haziran 1931 tarihli bir mektupta Gramsci eşine şöyle der: “Delio’ya memleketimden ilginç görünen bir masal anlatmak istiyorum. Onun ve Giuliano için özetleyeceğim. Bir çocuk uyuyor,” diye başlar Gramsci. Uyandığında onu bekleyen bir bardak süt var. Ama bir fare gizlice içeri girip sütü içer. Sabah, çocuk gözlerini açtığında sütü görünce çığlık atmaya başlar, sonra annesi çığlık atar.

Fare yaptığının farkına varır ve suçluluk duyarak süt bulmak için keçinin yanına koşar. Keçi, fare ona yemesi için ot bulabilirse süt verecektir. Fare ot aramak için tarlalara gider, ancak su olmadığı için tarlaların hepsi kurumuş durumdadır. Fare bir su çeşmesi aramaya çıkar. Ancak çeşme savaşta tahrip olmuştur ve su toprağa sızmaktadır. Fare, çeşmeyi onarabileceğini umarak duvarcıya gider, ancak duvarcının elinde taş yoktur. Fare dağa gider ve Gramsci’nin dediği gibi, “fare ile dağ arasında yüce bir diyalog yaşanır; dağ, spekülatörler tarafından ormansızlaştırılmış ve her yerinde topraktan arındırılmış kemikleri ortaya çıkmıştır.”
Fare, dağa tüm hikâyeyi anlatır ve çocuk büyüdüğünde dağın düzlüklerine yeniden ağaç dikeceğine söz verir. Bunun üzerine dağ fareye taşlar verir ve çocuk sonunda o kadar çok süte sahip olur ki içinde yıkanabilir. Çocuk büyüdüğünde, fareye söz verdiği gibi ağaç diker ve her şey değişir: “Dağın kemikleri yeni toprağın altında kaybolur, ağaçlar buharı emip selin ovayı tahrip etmesini engellediği için yağışlar yeniden düzenli hale gelir. Kısacası, fare gerçek ve düzgün bir beş yıllık plan tasarlar. Sevgili Giulia, bu hikayeyi onlara anlatmanı ve çocukların izlenimlerini bana bildirmeni çok istiyorum. Seni sevgiyle kucaklıyorum.”
***
Gramsci, çocuklarının büyümesini izleme ve kişiliklerinin gelişimine ortak olma fırsatından mahrum kalan, yokluğuyla babalık görevini yerine getiremeyen biri olarak “çok derin bir pişmanlık” duyuyordu. Belki de bu pişmanlığı, Torino’daki öğrencilik günlerinden beri ulaşmaya çalıştığı ve yemin ettiği “siyasi eylemci” olmayı başaramamış olmaktan duyduğu pişmanlıktan bile daha fazla hissediyordu. Bazı Gramsci araştırmacıları, onun içinde süren bu diyalektik çekişmeye, bir politika adamı ile bir aile babası arasındaki bitmeyen ıstıraba dikkat çekmişlerdir. Bu durum, Gramsci’nin en sevdiği okuma parçalarından biri olan Dante’nin İlahi Komedya’sının ilk kitabı Cehennem’in “X. Canto”sunda dokunaklı bir şekilde ifade edilmiştir. Gramsci, bu eseri yirmi yıldan fazla bir süre boyunca aralıklı olarak çalışmış, defalarca okumuş ve ezberlemiştir.
Columbia University Press için Gramsci’nin Hapishane Mektupları’nın (tek eksiksiz İngilizce baskısı) muhteşem iki ciltlik baskısını düzenleyen ve önsözünü yazan merhum Frank Rosengarten, Gramsci’nin “küçük keşfini” Canto X’te vurgular; burada “iki drama” ortaya çıkar: Farinata karakteri tarafından canlandırılan politik drama ve Cavalcante’nin kişisel draması. Gramsci, 26 Ağustos 1929’da Tatiana’ya şöyle yazmıştır: “Dante’nin bu canto’su hakkında ilginç ve Croce’nin İlahi Komedya üzerine çok mutlak olan tezini kısmen düzelten küçük bir keşif yaptım.” Rosengarten, Gramsci’nin, cehennemde oğlu Guido’nun belirsiz kaderi yüzünden ıstırap çeken Cavalcante’nin durumunu herkesin gözden kaçırdığına dair inancında özgün ve haklı olduğunu söylüyor.
Cavalcante’nin kısa rolü, Farinata’nın görünüşte daha önemli olan politik trajedisinin gölgesinde kalır. Gramsci, Dante’nin X. Canto’da siyasetten çok, kalbi kırık bir babanın acılarına odaklandığını öne sürer. Canto X, Gramsci için hem kişisel hem de politik bir anlam kazanır; sosyalist idealleri için savaşan bir adamın çifte bağlılığı ve mücadelesi ile, karısı ve oğullarından zorla ayrılmanın acısını çeken bir koca ve babanın çilesi: “Konuştu gözyaşları içinde: “Bu karanlık yere akıllı olduğun için geldinse, oğlum nerede? Niçin gelmedi seninle?” Bir bakıma, hayvansallığın Gramsci’nin kişiliğinin her iki yönüne de hitap ettiğini, özgürlükçü düşünüre ve yavrularını koruyan, mektuplarında masal anlatma ve hayvanlarla ilgili hikâyeler anlatma konusunda gerçek bir yetenek sergileyen hikâye anlatıcı babaya hitap ettiğini söyleyebiliriz.
O özgürlükçü, henüz bahsetmediğimiz başka bir hayvan masalını da biliyordu; bu, gerçek siyaset hakkında, Machiavelli’nin yarı insan yarı hayvan figürü olan ve ikili güçlere sahip Sentor hakkında, tamamen yetişkinlere yönelik bir masaldı. Gramsci, Machiavelli’nin Prens’inden alıntı yaparak şöyle diyor: “Şunu anlamalısınız ki, savaşmanın iki yolu vardır: hukuk yoluyla ve güç yoluyla. Birinci yol insanlara, ikincisi ise yaratıklara özgüdür.” Gramsci, yine Machiavelli’yi takip ederek, başarılı olan her hareketin hem insanın hem de yaratığın doğasını, hem tilkinin hem de aslanın doğasını üstlenebilmesi gerektiğine inanır; “çünkü ikincisi kendisine kurulan tuzaklardan kaçamazken, ilki de kurtlara karşı kendini savunamaz”; aslanın stratejik vahşeti ve tilkinin taktiksel kurnazlığı, halkın sol hegemonyası mücadelesinde güç ve rıza, zor ve ikna karışımı.
Machiavelli, elbette, firavun fareleri hakkında tek kelime etmez; ancak Gramsci için bu tür bir hayvansallık, babacan bir teşvik anlamına geliyordu; oğullarını eleştirel düşünmeye teşvik ederken, hayal güçlerini daima canlı tutmalarını, Kipling’in Rikki-Tikki-Tavi’si gibi “merakla” “içlerinin içlerini yemesini”, macera peşinde koklayarak dolaşmalarını, daima meraklı olmalarını, nedenini bilmek istemelerini, sonsuza dek “koşup keşfetmelerini” istiyordu. Bu, sadece çocuklar ve diğer hayvanlar için değil, yetişkinler için de geçerli olan, günlük yaşamdan alınacak küçük bir ders.
***

General bugün devriye geziyor, yine görev başında; Gramsci’nin etrafında dolaşıyor, talimlerini yapıyor, gözetleme turlarını atıyor, her şeyin yolunda olduğundan emin oluyor. Güzel, parlak bir sonbahar sabahı, yaz sıcağından sonra serin bir rahatlama. Her zamanki gibi, Gramsci’nin mezarına tatlı bir ışık düşüyor. General – onu yeniden “Gramsci’nin kedisi” diye çağıralım – mezarlıkta bir gün daha sessizce başlarken her zamanki gibi mutlu görünüyor. Belki de Gramsci’nin hoşuna gidebilecek Dante’nin Canto X’inden birkaç satırı, hafifçe fısıldayarak ona okumamın bir mahsuru olmaz: “Şimdi ilerliyor, dar bir yoldan/ İşkenceler ile şehir surları arasında,/ Efendim, ve ben onun arkasında takip ediyorum.”
Gramsci’nin bankına oturup, Gramsci’nin kedisinin ustası ile Aurelian surları arasındaki dar patikada bir ileri bir geri yürüyüşünü izlerken, Canto X’teki olayların aslında bir mezarlıkta geçtiğini hatırlıyorum. “Mezarlarda yatan ölüleri görecek miyim?” Aniden, Gramsci’nin kedisi kucağıma atlıyor, başını göğsüme sürtüyor. Eğer burada yeterince uzun süre, yeterince sakin ve Gramsci’ye yeterince saygılı bir şekilde oturursanız, size de kesinlikle aynısını yapacaktır. Onu okşamaya başlıyorum, ellerimi kalın tüylerinin arasında gezdiriyorum. “Bu yerde ayak izlerini bırakmaktan mutluluk duy” diyoruz birbirimize, söze gerek kalmadan. Yumuşak Roma güneşinin altında bir kedi ve ölü bir Marksist ile iletişim kuruyorum, sohbetimizi canlı tutmaya çalışıyorum ve belki de hayvansallığın gerçek anlamını anlamaya başladığımı düşünüyorum.
Andy Merrifield
(Bu yazı Andy Merrifield’ın Roses For Gramsci kitabındaki İngilizce aslından Can Irmak Özinanır tarafından yazarın izniyle çevrilmiştir)