21 Mart 1995’te gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın abisi Ali Ocak, konuşmasına Paris Katliamı’nda öldürülen Leyla Şaylemez’in Galatasaray Meydanı’nda bulunan ailesini selamlayarak başladı ve acılarını paylaştığını ifade etti:
“20 senedir bu meydanda adalet arıyoruz. AKP iktidarı 15 sene önce, özellikle toplumdaki bu adalet arayışına yanıt verebileceği iddiasıyla da iktidar oldu. Toplumun bu yöndeki beklentisini, desteğini de arkasına alarak 15 yıldır iktidarını koruyor ama bu 15 yıl içerisinde hiçbir adalet arayışımıza bir gram yanıt bulmuş değiliz. İnsanlık suçu işleyenlerin teker teker aklanmasına hâla desteğini sürdürüyor. Hâla katillerin, insanlık suçu işleyenlerin, zırhlıların korunmasına adeta çanak tutuyor.Bu 15 yıl içerisinde adalet arayışımıza yanıt vermediği gibi yeni insanlık suçlarına da imza attı. Roboskî bunlardan biridir, Soma maden işçilerinin katliamı bunlardan biridir, Ermenek’teki katliam bunlardan biridir, 6-7 Ekim katliamında 40 vatandaşımızın katledilmesindeki sorumluluğu bunlardan biridir. Bu suçlar hiçbir şekilde AKP’nin ve başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yetkililerinin suçlarını örtmüyor. Tayyip Erdoğan bugün Çamlıca’nın tepesinde neredeyse İstanbul’un en büyük camisini yapıyor. Acaba tarihte onunla mı anılacak, acaba o cami gerçekten Tayyip Erdoğan’ın suçlarını örtmeye yetebilir mi? Tayyip Erdoğan tarihte o camiyle mi anılacak yoksa başta Mehmet Ağar olmak üzere bütün insanlık suçu işleyenlerin korunmasıyla mı anılacak?”
17 Ocak 1996’da gözaltında kaybedilen Abdullah Canan’ın oğlu Tayyüp Canan ise konuşmasında 2015 yılının ilk oturma eylemini gerçekleştirdiklerini ve bu yıl uzun yıllardır mücadelesini verdikleri, hak ve adalet arayışlarında bir sonuca varmak istediklerini dile getirerek, “Bizler öncelikle sürdürülmekte olan barış girişimlerinin başarıyla sonuçlanmasını ve ülkenin geçmişiyle yüzleşip Hakikatlerle Yüzleşme Komisyonu’nun kurulmasını istiyoruz” ifadelerinde bulundu.
Cemil Kırbayır davasının avukatlarından olan Yaşar Kaya ise Kırbayır’ın kaybedilmesi ile ilgili Ocak ayı sonunda Kars Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dava açılacağını ifade ederek, herkese davaya sahip çıkma çağrısında bulundu.
DBP Ağrı milletvekili İbrahim Aksoy, daha önce yaşanan katliamları hatırlatarak, “AKP de aynı geleneği sürdürdü” diyerek “İnsanlık suçunda zaman aşımı olamaz” dedi ve gözaltında kayıpların insanlık suçu kapsamına alınmasıyla zamanaşımının uygulanmaması için mücadele edeceklerini belirtti.
İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kayıp olaylarında hakim ve savcıların sorumluluğunu hatırlatarak, “Bu alanda onlara da bir utanç sabıkası verelim” diyerek “2014 yılında 50 kişi faili meçhul cinayete kurban gitti. 2014’ten 2015’e bu şekilde geldik. Dolayısıyla, buradaki meydan sadece 80 ve 90’lı yılların vicdanı değil, aynı zamanda 2014’ün de vicdanıdır” diyerek konuşmasını sürdürdü.
“Devletin cezasızlık politikası, insanlık suçlarını meşrulaştırıyor”
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına yapılan ve 21 Kasım 1980’de gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren’in okuduğu basın metni ise şöyleydi:
“Bizler; devletin güvenlik güçlerince gözaltına alınarak kaybedilenlerin, katledilenlerin aileleri ve insan hakları savunucuları olarak,
Yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinden sorumlu olan kamu görevlilerinin, yargı önüne çıkarılmalarını ve evrensel hukuka uygun yargılanmalarını imkansız kılan egemen zihniyeti protesto etmek ve taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmak için 2015’in ilk Cumartesi yine Galatasaray’dayız!
Bizler; devletin güvenlik güçlerince gözaltına alınarak kaybedilenlerin, katledilenlerin aileleri ve insan hakları savunucuları olarak, Devlet tarafından organize edilmiş yada desteklenmiş insanlık suçlarının tarafsız, adil bir biçimde soruşturulması ve yargılanmasını, davaların hakkaniyete uygun bir şekilde sonuçlandırılmasını talep ediyoruz. Devleti yönetenlerse yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinden sorumlu olan kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılmalarını ve evrensel hukuka uygun yargılanmalarını imkansız kılan egemen zihniyette ısrar ediyor. Ve bu zihniyet sonucu Türkiye’de cezasızlık, yapısal bir olgu ve politik bir tercih olarak karşımıza çıkıyor. Cezasızlık, insan hakları literatüründe, ağır insan hakları ihlallerinin soruşturulmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmalarının ve cezalandırılmalarının mümkün olmaması halidir.
Türkiye’de cezasızlığa yol açan önemli nedenlerden biri zamanaşımı, zamanaşımının temel nedeni ise etkin soruşturmanın yokluğudur. Çok sayıda zorla kaybetme dosyasında, etkin soruşturma yürütülmeden evrensel hukuka aykırı bir biçimde zamanaşımı gerekçe gösterilerek, takipsizlik kararı verildi. Yalnız kayıp dosyaları değil, 90’larda işlenen insanlığa karşı suç kapsamındaki binlerce dosya, aynı hukuksuzlukla kapatılmak isteniyor. Oysa insanlığa karşı suçlara zamanaşımının uygulanmayacağı kuralı, uluslararası bir hukuk normudur ve Türk devleti bu kurala uymakla yükümlüdür. Uluslararası mahkemelerin içtihatlarında ve uluslararası belgelerde, insanlığa karşı suçlarda cezanın ertelenemeyeceği, zamanaşımına uğratılamayacağı, ayrıca bu suçlar için af çıkarılamayacağı kayıt altına alınmıştır. Bu topraklarda yüzlerce insan gözaltında kaybedildiği halde kayıp iddiaları ile ilgili yürütülen az sayıda dava bulunmaktadır. Bu davalarda ağır insanlık suçlarıyla itham edilen kamu görevlileri, tutuksuz yargılanmakta ve emekli olmayanlar kamu görevlerine devam etmektedirler. Mahkemeler, kamu görevlileri hakkında isnat edilen ağır suçlamalara rağmen yargılamalara insanlığa karşı suç kapsamında değil, sıradan bir ceza davası olarak yaklaşmaktadır.
Ağır insan hakkı ihlallerinin bir daha yaşanmaması, adaletin ve barışın tesis edilmesi için, insanlığa karşı işlenmiş suçlarda etkin soruşturma yapılmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalı, cezasızlığı besleyen zamanaşımı son bulmalıdır. Gözaltında kayıp ve failli meçhul bırakılmış cinayetler, Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suçlar başlığı altında düzenlenmeli, bu suçların yargılanmasında devlet sırrı ve zaman aşımı savunmasına yer verilmemesini sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Mevcut yasalardaki cezasızlığı besleyen düzenlemeler iptal edilmelidir. Gözaltında kayıplara dair soruşturma dosyaları yeniden açılmalı ve etkili soruşturma yapılmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. İnsanlığa karşı işlenen suçlara dair devlet sırrı olarak saklanan belge ve bilgiler kamuoyuna açıklanmalıdır. Kaybedilen kişilerin ailelerine “gerçeği öğrenme” hakkını tanıyan Birleşmiş Milletler’in “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunması”na dair uluslararası sözleşme derhal imzalanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır. Kayıplar gerçeği ile yüzleşmek için, kayıp yakınları ve insan hakları örgütleri ile diyalog başlatılmalıdır.
Yukarıdaki taleplerimizi karşılamak devletin görevidir. Bu taleplerimizin gerçekleşmesi için mücadelede ısrarımızı sürdüreceğiz. Geçmişte nasıl devletin gözaltında kaybetme politikasının önünde set olduysak, bugün de devletin cezasızlık politikası önünde set olacağız. Türkiye’nin insanlık suçluları için korunaklı bir cennet, mağdurlar için güvencesiz bir cehennem olmasına itirazı olan herkesi cezasızlıkla mücadeleye çağırıyoruz. Bir kez daha hatırlatıyoruz ki; bu topraklarda yüzlerce insanın gözaltında kaybedildiği gerçeği karşısında yalnızca susan, yargısal ve idari hiçbir mekanizmayı harekete geçirmeyerek cezasızlığı besleyen iktidarlar, faili devlet olan kaybetme suçunun ortağıdır.”
Zîn Demir