Bir operasyonun adı olarak ilk bakışta itiraz edilemeyecek kadar masum. Çocuğu korumak, aileyi korumak, gençleri korumak, toplumu suçtan korumak… Bunların hangisine itiraz edilebilir? Devletin çocukları istismardan, insanların suç örgütlerinden, kadınların şiddetten korunmasını istemek elbette meşru bir kamusal sorumluluktur. Fakat siyasetin en güçlü dili bazen tam da itiraz edilemeyecek kelimelerden kurulur.
Bugün “Ailem Güvende” adı altında 15 ili kapsayan operasyonlarda 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldığı açıklandı. Adalet Bakanı Akın Gürlek, operasyonların çocukları, aile kurumunu ve toplum düzenini koruma amacı taşıdığını söylerken bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilan ettiği “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile doğrudan ilişkilendirdi. Dolayısıyla burada yalnızca bir adli soruşturmadan söz etmiyoruz. Bir güvenlik operasyonunun arkasına yerleştirilmiş daha geniş bir siyasal çerçeve var: aile, çocuk, nüfus, ahlak, cinsellik ve toplum düzeni aynı hikâyenin parçaları olarak yeniden kuruluyor.
Tam da bu nedenle ilk soruyu operasyonun kendisine değil, adına sormak gerekiyor: Aileyi kimden koruyoruz? Çünkü devletin aileyi koruması ile devletin hangi hayatın “aile” sayılacağına karar vermesi aynı şey değil. Bu ayrım bugün giderek daha fazla önem taşıyor.
Türkiye’de aile bir süredir yalnızca sosyal politikanın konusu olmaktan çıktı. Nüfus politikasının, kadın politikasının, çocuk politikasının, cinsellik rejiminin ve güvenlik siyasetinin kesiştiği merkezi bir yönetim alanına dönüşüyor. 2 Mayıs 2026’da yayımlanan 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi de güçlü aile ve nüfus yapısını toplumun sürekliliği açısından stratejik bir mesele olarak tanımlıyor; doğurganlık düşüşünü ve “aile kurumunu tehdit eden” gördüğü eğilimleri aynı çerçeve içinde ele alıyor.
Burada dikkat çekici olan yalnızca ailenin önemsenmesi değil. Ailenin, toplumun nasıl olması gerektiğine dair siyasal bir modelin taşıyıcısı haline gelmesi. Bu modelin sınırlarını anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Türkiye’de kadın hareketinin son yirmi yılda kazandığı en önemli siyasal mevzilerden biri, kadına yönelik şiddetin “aile içi mesele” olmaktan çıkarılıp kamusal bir hak ihlali olarak tanımlanmasıydı. İstanbul Sözleşmesi bu mücadelenin uluslararası hukuktaki en önemli dayanaklarından biriydi. Türkiye’nin 2011’de imzaladığı ve 2014’te yürürlüğe giren sözleşmeden 2021’de çekilmesi bu nedenle yalnızca teknik bir uluslararası hukuk meselesi değildi. Kadın hareketinin yıllar boyunca kurduğu siyasal çerçeveye karşı başka bir çerçevenin güç kazanmasıydı.
Çünkü kadın hareketi “aileyi korumak” ile “kadını korumak” arasındaki farkı görünür hale getirmişti.
Bir kadın eşinden şiddet gördüğünde korunması gereken şey evliliğin devamlılığı değil, kadının hayatıdır. Bir çocuk aile içinde istismara uğradığında korunması gereken ailenin itibarı değil, çocuğun kendisidir. Bir kadın boşanmak istediğinde devletin görevi aileyi ayakta tutmak değil, onun güvenli ve ekonomik olarak bağımsız bir hayat kurabilmesini sağlamaktır.
Kadın mücadelesinin yıllarca uğraşarak açtığı gedik tam olarak buydu: aileyi dokunulmaz bir bütün olarak değil, içinde farklı güç ilişkilerinin yaşandığı toplumsal bir kurum olarak görmek.
Bugün ise bunun tersine doğru bir hareket var. Aile yeniden bütünleştiriliyor. Kadın bu bütünlüğün taşıyıcısı olarak yeniden tanımlanıyor. Çocuk ailenin geleceği olarak kuruluyor. LGBTİ+ varoluş ise bu bütünlüğü tehdit eden unsur olarak kodlanıyor. Bu dört gelişmeyi birbirinden bağımsız okumak, bugünkü siyasetin bütününü görmeyi zorlaştırıyor.
“Çocuğun üstün yararı”
Çocuk kimin geleceği? Bu yeni siyasetin en güçlü kavramlarından biri “çocuğun üstün yararı”. Bundan daha tartışmasız görünen çok az kavram vardır. Elbette çocuğun üstün yararı gözetilmelidir. Fakat tam da bu nedenle, bu kavramın kimin tarafından ve hangi içerikle tanımlandığı sorulmalıdır.
Çocuk hakları hukukunda çocuğun üstün yararı, çocuğu ebeveynin ya da devletin mülkü olmaktan çıkaran bir ilkedir. Çocuk kendi hakları olan bir özne olarak kabul edilir. Dolayısıyla “çocuğu korumak”, devletin çocuk adına sınırsız biçimde karar vermesi anlamına gelmez. Sorun, çocuğun hak öznesi olmaktan çıkarılıp toplumun geleceğinin sembolüne dönüştürülmesiyle başlar. O zaman çocuk artık yalnızca korunması gereken bir birey değildir. Geleceğin nüfusudur. Milletin devamıdır. Ailenin bekasıdır. Toplumsal değerlerin taşıyıcısıdır. Bu değişim küçük görünür ama siyasal sonuçları büyüktür.
Çünkü çocuk “gelecek” olarak tanımlandığında, çocuğun bugünkü haklarından çok gelecekte nasıl bir toplum yaratacağı konuşulmaya başlanır. Cinselliğin nasıl konuşulacağı, hangi aile biçimlerinin görünür olacağı, hangi kimliklerin çocuğun karşısına çıkarılabileceği, hangi değerlerin aktarılacağı artık yalnızca pedagojik değil, siyasal sorular haline gelir.
Böylece “çocukları korumak” son derece geniş bir müdahale alanına dönüşebilir. İstismardan korumak başka şeydir. Şiddetten korumak başka. Uyuşturucudan korumak başka. Bir çocuğu toplumdaki farklı yaşam biçimlerini görmekten korumak ise bambaşka bir şeydir. Birincisi çocuğun hakkıdır. İkincisi, çocuğun hangi toplum tahayyülü içinde yetişeceğine devletin karar verme meselesidir. Aradaki sınır kaybolduğunda, çocuk hakları söylemi kolaylıkla aile ideolojisinin taşıyıcısına dönüşebilir.
Demografik sorun ve siyasal sorun
Bu dönüşümün bir başka ayağı nüfus politikası. Türkiye’de doğurganlık hızının uzun yıllardır düşmesi gerçek bir demografik sorun. TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 2001’de 2,38 iken 2024’te 1,48’e geriledi. Dolayısıyla devletin yaşlanan nüfus ve düşük doğurganlık konusunda politika üretmesi başlı başına olağandışı bir şey değil. Fakat burada kritik soru şu: Demografik sorun nasıl bir siyasal çözüme bağlanıyor?
2026/4 sayılı Genelge ile birlikte “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Böylece aile politikası ile nüfus politikasının birbirinden ayrılması daha da zorlaştı. Aileyi güçlendirmek, doğurganlığı artırmak, çocuk sahibi olmayı teşvik etmek ve aile kurumunu korumak aynı stratejik çerçevenin içine yerleştiriliyor. Oysa doğurganlığın neden düştüğünü gerçekten anlamak istiyorsak, önce kadınların hayatına bakmak gerekir.
Konut fiyatlarına. Çocuk bakımının maliyetine. Kreşlerin yetersizliğine. Güvencesiz çalışmaya. Kadınların çocuk sahibi olduktan sonra işgücünden çekilmesine. Bakım emeğinin hâlâ büyük ölçüde kadınların üzerine kalmasına. Gençlerin geleceksizlik duygusuna. Yani nüfus meselesini yalnızca yatak odasında aramamak gerekir. Doğurganlık yalnızca biyolojik bir mesele değildir; sınıfsal, ekonomik ve toplumsal bir meseledir.
Bir kadın çocuk sahibi olmayı erteliyorsa, bunu yalnızca “aile değerlerinden uzaklaşma” olarak açıklamak, kapitalizmin toplumsal yeniden üretim üzerindeki yükünü görmezden gelmektir. Çünkü çocuk doğurmak biyolojik olarak kadının bedeni üzerinden gerçekleşebilir; ama çocuğu büyütmek toplumsal bir iştir. Bakım, eğitim, sağlık, beslenme, barınma, zaman, emek…Bunların tamamının bir maliyeti vardır. Ve Türkiye’de bu maliyetin önemli bir bölümünü hâlâ aile, daha doğrusu aile içindeki kadın emeği üstleniyor.
İşte nüfus politikası ile patriyarka arasındaki bağ burada kuruluyor. Devlet “daha fazla çocuk” istediğinde, aslında yalnızca doğum sayısını istemiyor. Bir çocuğun dünyaya gelmesinden sonra ortaya çıkacak bakım ve yeniden üretim yükünün nasıl paylaşılacağına dair bir düzen de kuruyor.
Kamusal bakım hizmetlerini büyütmek başka bir politika. Kadının bedenini ulusal nüfus hedefinin taşıyıcısı haline getirmek başka.Birincisi özgürlüğü genişletebilir. İkincisi kadını demografik politikanın nesnesine dönüştürebilir.
Kadın bedenini kontrol altına almak
Kadın bedeni neden hep orada?
Kadının bedeni kimin meselesi?
Devletin mi?
Ailenin mi?
Toplumun mu?
Yoksa öncelikle kadının kendisinin mi?
Nüfus düştüğünde kadın bedeni önem kazanıyor. Doğurganlık yükselmediğinde kadın bedeni önem kazanıyor. Cinsellik tartışıldığında kadın bedeni önem kazanıyor. Aile konuşulduğunda kadın bedeni önem kazanıyor. LGBTİ+ karşıtlığı yükseldiğinde de beden ve cinsellik yeniden siyasal denetimin konusu haline geliyor. Bu nedenle bütün bunları ayrı ayrı meseleler olarak görmek yerine, bedenin yönetimi üzerinden okumak gerekiyor.
Foucault’nun biyopolitika kavramının hâlâ açıklayıcı olduğu yer burasıdır: Modern iktidar yalnızca yasaklayarak hükmetmez; nüfusu ölçer, doğumları takip eder, sağlık politikaları kurar, cinselliği sınıflandırır, “normal” olanı tarif eder ve hayatın kendisini yönetilebilir hale getirir. Bugün Türkiye’de aile ve nüfus politikalarının dili, bunun yerli ve siyasal olarak özgün bir biçimini oluşturuyor.
Üstelik bu siyasetin yalnızca yukarıdan dayatılan bir mekanizma olduğunu söylemek de eksik olur. Türkiye üzerine son dönem akademik çalışmalar, anti-gender siyasetinin devlet, muhafazakâr sivil toplum, medya ve farklı toplumsal aktörler arasındaki ilişkilerle birlikte üretildiğini gösteriyor. Araştırmacılar bunu “masculinist entrenchment”(eril tahkimat) ve “anti-gender power bloc” (toplumsal cinsiyet karşıtı iktidar bloku) gibi kavramlarla açıklıyor: ailecilik, erkeklik, milliyetçilik ve güvenlik siyaseti birbirini besleyen bir iktidar mimarisi oluşturuyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “devlet LGBTİ+’lardan hoşlanmıyor” kadar basit değil. Daha derin bir şey oluyor. Belirli bir toplumsal düzen, kendisini koruyabilmek için belirli cinsiyet rollerine ihtiyaç duyuyor. LGBTİ+ karşıtlığı bu düzenin neresinde?LGBTİ+ karşıtlığının bu kadar merkezi hale gelmesinin nedeni de burada.
Çünkü heteroseksüel, evli ve çocuklu aile modelini toplumun doğal çekirdeği olarak kurduğunuzda, bunun dışında kalan cinsellikler yalnızca farklı değil, açıklanması gereken farklılıklar haline geliyor. Daha sonra bu farklılık “aileye tehdit” olarak adlandırılabiliyor. Sonra “çocukları tehdit eden unsur” olarak. Sonra “toplum düzenini bozan faaliyet” olarak. Sonra güvenlik meselesi olarak.
Türkiye üzerine yapılan güncel araştırmalar, anti-gender (toplumsal cinsiyet karşıtı) siyasetinin kadın hakları ve LGBTİ+ haklarına yönelik itirazları aynı siyasal çerçevede birleştirdiğini; bunun da otoriter-popülist siyasetin önemli bir parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Daha da önemlisi, 2026 tarihli bir çalışma Türkiye’de anti-gender ideolojisinin artık yalnızca toplumsal bir tepki değil, hukuki ve kurumsal olarak yerleşen devlet merkezli çok katmanlı bir proje haline geldiğini savunuyor. Çalışma feminist, LGBTİ+, emek ve insan hakları örgütlerinin bu sürece karşı ortak mücadele zeminleri geliştirmeye çalıştığını da ortaya koyuyor.
Bu bize önemli bir şey söylüyor: LGBTİ+ karşıtlığı kendi başına bir siyasal hedef değil yalnızca. Daha geniş bir düzenin sınırlarını belirleyen bir araç. Kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği talebi de, LGBTİ+’ların görünürlük ve eşitlik talebi de aynı “aile karşıtlığı” kategorisine yerleştirildiğinde, birbirinden farklı mücadeleler tek bir düşmana dönüştürülmüş oluyor.
İstanbul Sözleşmesi tartışmasının bize gösterdiği de buydu. Kadına yönelik şiddeti toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle birlikte konuşmak, bir anda “aileyi tehdit etmek” olarak çerçevelenebildi. Böylece kadınların şiddete karşı mücadelesi ile LGBTİ+ hakları arasında ideolojik bir bağ kuruldu. Oysa bu bağın kurulması tesadüfi değil. Çünkü her iki mücadele de aynı temel soruyu soruyor: Cinsiyet ve cinsellik üzerinden kurulmuş eşitsizlikleri değiştirmek mümkün mü?
Anti-gender siyasetin verdiği cevap ise bunun tam tersidir: Hayır; mevcut toplumsal düzen korunmalıdır.
İnsanları aileye mahkûm etmeyen bir aile politikası
Burada solun kendi açmazına geliyoruz. Sol, aileyi uzun süre muhafazakâr siyasetin terk ettiği bir alan olarak bıraktı. Bir yanda “aile kutsaldır” diyen sağ vardı. Diğer yanda aileyi yalnızca patriyarkanın kurumu olarak görme eğilimindeki bir sol.
Oysa mesele bundan çok daha karmaşık. Aile aynı anda sevginin, dayanışmanın ve aidiyetin alanıdır. Ama aynı zamanda ücretsiz emeğin, bakımın, toplumsal yeniden üretimin ve sınıfsal eşitsizliklerin de alanıdır. Çocuk büyütmek emektir. Yaşlıya bakmak emektir. Ev işi emektir. Duygusal bakım emektir. Hastalıkta birinin yanında olmak emektir. Fakat bu emeklerin önemli bir kısmı piyasa tarafından karşılanmadığı için aile içine, aile içinde de çoğunlukla kadınların üzerine bırakılır.
Bu yüzden aile meselesi Marksist-feminist siyasetin tam merkezinde durmalıdır. Kapitalizm işyerinde ücretli emeği sömürürken, ertesi gün o işçinin yeniden işe gidebilmesini sağlayan bakım ve yeniden üretim emeğinin önemli kısmını ücretsiz olarak aileden alır. Dolayısıyla bugün nüfus politikasını yalnızca “kadınlara çocuk doğurtma politikası” olarak okumak da yetersiz.
Asıl mesele şu:
Yeni kuşakların yeniden üretiminin maliyetini kim üstlenecek? Devlet mi? Piyasa mı? Erkekler mi? Kadınlar mı?
Yoksa bunların hepsinin farklı oranlarda dahil olduğu toplumsallaştırılmış bir bakım düzeni mi? Sol bu soruyu sormadığı sürece “aile” meselesini sağa bırakmaya devam eder. Ve sağ da aileyi, bakım emeğinin ve yeniden üretimin toplumsal maliyetini kadınların omuzlarında tutmanın en güçlü ideolojik araçlarından biri olarak kullanmaya devam eder.
Burada solun “aileyi savunmak” ile muhafazakârların aile modelini savunmak arasında sıkışmasına gerek yok. Solun söylemesi gereken şey çok daha iddialı olabilir: İnsanları aileye mahkûm etmeyen bir aile politikası. Kamusal kreş. Ücretsiz ve nitelikli bakım hizmetleri. Kadınların ekonomik bağımsızlığı. Eşit ebeveynlik. Erkeklerin bakım emeğine gerçek katılımı. Boşanma halinde ekonomik güvence. Tek ebeveynli ailelerin dışlanmaması. LGBTİ+ ailelerin yok sayılmaması. Çocuğun aile içindeki yetişkinlerin mülkü olarak görülmemesi. Ve aile içinde şiddet varsa, “aileyi korumak” adına şiddetin üstünün örtülmemesi.
Yani mesele aileyi ortadan kaldırmak değil. Aileyi iktidarın küçük modeli olmaktan çıkarmak. Böyle bir siyaset hem feminist hem sınıfsal hem de demokratik olabilir. Çünkü gerçek aile politikası, aileyi kutsallaştırmak değil, aile içinde yaşayan insanların haklarını güvence altına almaktır.
Evet, bugün gözaltına alınan, tutuklanan, dernekleri basılan, faaliyetleri soruşturulan insanlar var. Bunların her biri kendi somut hukuki süreçleri içinde değerlendirilmek zorunda. Devletin suç iddialarını soruşturma yetkisi ile bir grubun kimliğini veya örgütlenmesini suçla özdeşleştirmek arasında ise çok açık bir hukuk sınırı var. Güncel operasyonun 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye uzanması bu sınırın nasıl tartışılacağını daha da önemli hale getiriyor.
Ama daha büyük mesele, operasyonların kurduğu siyasal dil. Aile, çocuk, nüfus, ahlak, güvenlik… Bu kavramların her biri tek başına masum olabilir.
Tehlike, hepsinin tek bir “makbul hayat” fikri etrafında birleşmesinde.