Bir toplumun siyasal yenilgisi, yalnızca haklarının elinden alınması ya da kurumlarının işlevsizleştirilmesiyle açıklanamaz. Daha derin bir kırılma, bütün bunlara karşı ortak bir itiraz geliştirme, yaşananları birbirine bağlayarak anlamlandırma ve başka bir toplumsal düzeni mümkün görme kapasitesinin aşınmasıyla ortaya çıkar. Türkiye’deki siyasal tıkanmayı yalnızca otoriterleşmenin kurumsal sonuçları üzerinden okumak bu nedenle eksiktir. Asıl mesele, adaletsizliğin görünür, eşitsizliğin gündelik hayatın her alanında hissedilir, geleceksizlik duygusunun ise giderek yaygın olduğu bir ortamda, bu deneyimlerin neden ortak ve dönüştürücü bir siyasal iradeye dönüşemediğidir. Felaketin olağanlaşması tam da burada başlar: İnsanlar yaşadıklarının yanlış olduğunu bilir, ancak bu yanlışın değiştirilebilir toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını ve dolayısıyla değiştirilebileceğini düşünmekte zorlanır.
Olağanüstü hâlin süreklilik kazanması, yalnızca hukukun askıya alınması ya da yürütme gücünün denetimsizleşmesideğildir; siyasal olanın sınırlarının yeniden çizilmesidir. İtiraz güvenlik sorunu, hak arayışı istikrarsızlık tehdidi, kamusal talep ise ekonomik gerçeklere aykırı bir beklenti olarak sunulur. Böylece iktidar, yalnızca karar alma mekanizmalarını değil, toplumun neyi tartışabileceğini ve neyi talep edebileceğini de biçimlendirir. İnsanlar zamanla hak kaybının kendisinden çok, hak talep etmenin doğuracağı sonuçlara odaklanmaya başlar. Siyasal bilincin aşınması, bu yer değiştirmede görünür hâle gelir.
Bu dönüşümün tarihsel zeminini, 1980 sonrasında kurulan sınıfsal ve siyasal düzenden bağımsız düşünmek mümkün değil. 24 Ocak kararlarıyla ilan edilen ekonomik yönelim, 12 Eylül darbesinin siyasal ve toplumsal müdahalesiyle birlikte hayata geçirildi. Darbe, örgütlü solu, sendikaları ve toplumsal muhalefeti bastırmanın yanı sıra emek gücünün pazarlık kapasitesini zayıflatan, sermayenin birikim koşullarını yeniden düzenleyen bir dönemin önünü açtı. İthal ikameci modelden ihracata dayalı büyümeye geçiş, çalışma ilişkilerinin esnekleştirilmesi, sendikal örgütlülüğün geriletilmesi ve kamusal hizmetlerin piyasa mantığına açılması birbirinden bağımsız ekonomik tercihler değildi. Bunlar, sınıflar arasındaki güç dengesini sermaye lehine değiştiren tarihsel müdahalenin parçalarıydı.
Sonraki yıllarda farklı iktidarlar ve siyasal ittifaklar aracılığıyla derinleşen bu dönüşüm, çalışma hayatıyla sınırlı kalmadı; insanların kendileriyle ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri de değiştirdi. Güvencesiz çalışma, taşeronlaşma, borçlanma ve tüketim üzerinden şekillenen yaşam koşulları, yapısal eşitsizliklerin bireysel başarısızlık hikâyeleri olarak anlatılmasını kolaylaştırdı. İşsizlik kişisel yetersizliğe, yoksulluk yanlış tercihlere, güvencesizlik rekabetin kaçınılmaz sonuçlarına bağlandı. Toplumsal yeniden üretimin maliyetleri kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılıp aileye devredilirken, dayanışmanın yerini bireysel hayatta kalma mücadelesi aldı.
Muhafazakâr siyasal hegemonya, bu ekonomik dönüşümün üzerine eklenmiş bağımsız bir ideolojik katman olarak değil, onunla karşılıklı biçimde güçlenen bir yönetme biçimi olarak gelişti. Sosyal yardımların hak olmaktan çıkarılıp siyasal sadakat ilişkileri içinde dağıtılması, kamusal kaynakların iktidar çevresinde kurulan ağlarla ilişkilendirilmesi ve yurttaşlığın eşit haklar yerine makbul kimlik ve bağlılık ölçütleriyle tanımlanması bu ilişkinin farklı görünümleridir. Devletin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliği artarken, toplumun kendi ihtiyaçlarını ortaklaşa tanımlama ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda örgütlenme imkânı daralmıştır. Gramsci’nin hegemonya kavramı burada açıklayıcıdır: İktidar, kendi çıkarlarını toplumun genel çıkarı gibi sunabildiği ölçüde kalıcılaşır. Rıza, baskının karşıtı değil; çoğu zaman baskının gündelik hayatta kabul edilebilir hâle gelmesini sağlayan ilişkiler bütünüdür.
Bu nedenle siyasal bilincin aşınmasını yalnızca medya kontrolü, propaganda ya da hukuksuzluk üzerinden açıklamak yeterli değildir. Belirleyici olan, insanların yaşadıkları sorunları hangi kavramlarla tanımladığı, sorumluluğu nerede aradığı ve çözümü hangi siyasal imkânlar içinde düşündüğüdür. Sınıfsal eşitsizliklerin bireysel rekabet, kamusal hizmetlerin müşteri memnuniyeti, yurttaşlık haklarının ise lütuf gibi algılanması, toplumsal gerçekliğin siyasal niteliğini örter. Marx’ın yabancılaşma kavramında açıkladığı gibi, insanlar yalnızca emeklerinin ürününden değil, kendi yaşam koşullarını değiştirebilecek kolektif güçten de uzaklaşır. Benzer sorunlar yaşayan kesimler, ortak nedenleri ve mücadele imkânlarını görmek yerine sınırlı kaynaklar için birbirleriyle rekabete sürüklenir. Toplumsal parçalanma böylece mevcut düzenin hem sonucu hem de devamını kolaylaştıran koşulu hâline gelir.
Türkiye’nin devlet merkezli siyasal geleneği, bu parçalanmayı derinleştiren başka bir tarihsel unsur olarak karşımıza çıkar. Güvenlik, beka ve birlik kavramlarının siyasal tartışmanın merkezine yerleştirilmesi, toplumsal farklılıkların eşitlik temelinde müzakere edilmesini çoğu zaman ikincil ya da tehlikeli bir meseleye dönüştürür. Devletin bekası ile toplumun özgürlüğü arasında kurulan bu sahte karşıtlık, demokratik talepleri sürekli ertelenebilir kılar. Oysa demokrasi, yalnızca seçimlerin yapılması veya kurumların biçimsel olarak işlemesi değil, toplumun farklı kesimlerinin kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olabilmesidir. Bu nedenle eşit yurttaşlık, emek hakları, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve farklı kimliklerin siyasal varlığı birbirinden koparılamaz.
Kürt siyasal hareketinin deneyimi, bu kopmazlığın en önemli sınavlarından biridir. Kürt meselesini yalnızca güvenlik sorunu ya da kimliklerin tanınması talebi olarak ele almak, yıllar içinde ortaya çıkan siyasal ve toplumsal birikimi görmezden gelmek anlamına gelir. Yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji, öz yönetim ve çoğulculuk alanlarında geliştirilen deneyimler, temsili siyasetin sınırlarını aşan bir demokratikleşme arayışına işaret eder. Kadın meclisleri, eş başkanlık uygulaması ve yerel örgütlenme biçimleri, siyasetin yalnızca seçilmiş temsilciler eliyle yürütülen bir faaliyet olmadığını; gündelik hayatın, bakımın, emeğin ve yerel ihtiyaçların da karar süreçlerinin parçası olabileceğini gösterdi. Ekolojik mücadele ve ortak yaşam alanlarına ilişkin talepler ise demokrasi tartışmasını sandığın ötesine, yaşamın nasıl örgütleneceği sorusuna taşıdı.
Bu deneyimin önemini teslim etmek, onu eleştiriden muaf tutmayı gerektirmez. Kadın özgürlüğü ile ulusal siyaset arasındaki gerilimler, yerel yönetim deneyimlerinin sınırları ve farklı toplumsal kesimlerin eşit temsili meselesi hareketin kendi içinde de tartışılmalıdır. Ancak bu çelişkiler, Kürt siyasal deneyimini Türkiye’nin demokratik geleceği bakımından tali hâle getirmek için gerekçe olamaz. Asıl mesele, farklı mücadelelerin yalnızca dönemsel olarak yan yana gelmesi değil, birbirinin siyasal ufkunu dönüştürebilmesidir. Türkiye halklarının ortak geleceği, farklılıkların bastırılmasıyla değil, eşit siyasal ilişkiler içinde var olabilmesiyle kurulabilir.
Farklı toplumsal mücadelelerin böyle bir ortaklık kurabilmesi, bizi yeniden Gramsci’nin hegemonya tartışmasına götürür. Hegemonya yalnızca iktidarın topluma kabul ettirdiği fikirlerden ibaret değildir; farklı toplumsal kesimlerin taleplerini ortak bir siyasal irade içinde birleştirebilme kapasitesidir. Bu kapasite kendiliğinden oluşmaz. Sınıf mücadelesinin kadın özgürlüğünden, ekolojik yıkıma karşı mücadeleden, Kürt halkının eşitlik talebinden ve gençlerin gelecek arayışından bağımsız ele alınması, ortak bir dönüşüm fikrinin kurulmasını zorlaştırır. Solun tarihsel açmazlarından biri de burada belirir: Toplumsal çelişkileri tanımakla onları dönüştürecek siyasal ilişkileri kurmak arasındaki mesafe. Sınıf siyasetinin farklı tahakküm biçimlerini ikincil gören dar bir ekonomik indirgemeciliğe sıkışması kadar, toplumsal mücadelelerin ortak bir program ve örgütlenme zemini kuramadan birbirinden kopuk kalması da bu kapasiteyi zayıflatır. Hegemonya mücadelesi, bir talebi diğerine tabi kılmak değil, aralarındaki ilişkiyi eşitlik temelinde kurabilmektir.
Örnek vermek gerekirse gençlik hareketlerinin bugünkü biçimlerini anlayabilmek için onları yalnızca son yılların protesto dalgaları içinde değil, Türkiye’de gençliğin siyasal mücadeleyle kurduğu tarihsel ilişki içinde değerlendirmek gerekir. 1968 kuşağının öğrenci hareketleri, üniversite taleplerini anti-emperyalist mücadele, emek hareketi ve toplumsal dönüşüm arayışlarıyla ilişkilendirmiş; gençliği dönemin siyasal çatışmalarının etkin öznelerinden biri hâline getirmişti. 1970’lerde bu siyasal hareketlilik daha geniş bir toplumsal kutuplaşmanın parçası olarak gelişti. 12 Eylül darbesi ise yalnızca örgütleri ve kadroları tasfiye etmedi; üniversiteleri, öğrenci örgütlenmelerini ve gençlerin siyasal katılım kanallarını da hedef aldı. Yükseköğretim kurumlarının yeniden yapılandırılması, YÖK’ün kurulması ve kampüs yaşamının merkezî denetime alınması, darbenin toplumu depolitize etme yöneliminin önemli parçalarıydı. Bu müdahalenin etkisi, sonraki kuşakların siyasetle kurduğu ilişkide de hissedildi: Kolektif örgütlenme deneyimleri zayıflarken bireysel başarı, rekabet ve mesleki gelecek daha fazla öne çıktı.
Ancak bu tarihsel kopuş, gençlerin siyasal itirazının sona erdiği anlamına gelmedi. 2000’li yıllarda üniversitelerin kitleselleşmesi, eğitimin piyasa ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi ve mezuniyet sonrasında iş güvencesinin giderek zayıflaması, öğrenci olmanın toplumsal anlamını değiştirdi. Üniversite bir yandan daha geniş kesimlere açılırken diğer yandan sınıfsal eşitsizliklerin ve gelecek kaygısının yoğunlaştığı bir alana dönüştü. 2013 Gezi direnişi ile birlikte gençlerin siyasal katılımında yeni bir eşik görünür oldu.Hiyerarşik örgütlenmelere mesafeli, yatay ilişkilere ve doğrudan katılıma açık, farklı toplumsal itirazları ortak kamusal alanlarda buluşturabilen bir hareketlilik ortaya çıktı.
2024 ve 2025’te farklı ülkelerde ortaya çıkan gençlik hareketleri, bu tarihsel birikimin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını gösterdi. Bangladeş ve Kenya’da 2024’te yükselen gençlik merkezli itirazların ardından Nepal, Endonezya, Fas ve Sırbistan’da 2025 boyunca farklı biçimler alan protestolar, genç kuşakların yalnızca yönetimlere değil, geleceklerini kuşatan ekonomik ve siyasal koşullara da itiraz ettiğini ortaya koydu. Bu hareketleri tek bir kuşağın ortak karakteri ya da kendiliğinden demokratik bir kurtuluş gücü olarak romantikleştirmek doğru olmaz. Talepler, örgütlenme biçimleri ve siyasal sonuçlar ülkeden ülkeye değişiyor. Bununla birlikte yolsuzluk, hayat pahalılığı, işsizlik, barınma krizi, eğitim hakkı ve siyasal temsilin tıkanması gibi sorunların farklı coğrafyalarda gençleri sokağa çıkarması, ortak bir tarihsel sıkışmaya işaret ediyor. Ekim 2026’da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde eğitim, barınma, kamu hizmetleri, savaş ve yolsuzluk karşıtı talepler etrafında gerçekleşen protestolar da bu hoşnutsuzluğun tek bir ülkeye ya da siyasal rejime özgü olmadığını gösterdi. Bu nedenle gençlerin itirazı yalnızca daha özgür bir üniversite talebi değil; hayatlarının borç, rekabet ve güvencesizlik içinde önceden belirlenmesine karşı bir çıkıştır. Bu itirazın emek hareketleri ve kadın mücadelesiyle bağ kurabilmesi, gençlik hareketlerinin daha geniş bir toplumsal programa dönüşmesinin temel koşullarından biridir.
Aynı bağ kurma ihtiyacı, enternasyonalizmi de yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Filistin’le dayanışma eylemleri, üniversite işgalleri, savaş karşıtı öğrenci hareketleri ve farklı ülkelerdeki emek mücadeleleri, ulusal sınırların ötesinde ortak bir siyasal sorumluluk alanı yaratıyor. Ancak dayanışma, başka bir coğrafyada yaşanan zulme karşı ahlaki bir tavır almakla sınırlı kalamaz. Bir yerde savaş ve işgale karşı çıkan öğrencilerle başka bir yerde barınma hakkı için mücadele eden gençler aynı talebi dile getirmiyor olabilir. Yine de her iki itiraz, yaşamın piyasa, güvenlik ve iktidar ilişkileri tarafından kuşatılmasına karşı yönelir. Filistin’deki yıkımı mümkün kılan askerî, ekonomik ve diplomatik ilişkilerle başka coğrafyalarda sosyal hakların daraltılması ve emeğin güvencesizleştirilmesiarasında doğrudan özdeşlik kurmak doğru değildir; fakat bu süreçleri birbirinden bütünüyle kopuk görmek de mümkün değildir. Enternasyonalizm, farklı mücadeleleri tek bir deneyime indirgemeden aralarındaki maddi ve siyasal bağları kurabilme çabasıdır. Dayanışma, başkasının acısını uzaktan sahiplenmekten çok, o acıyı üreten ilişkileri kendi dünyamızdaki eşitsizliklerle birlikte sorgulayabildiğinde siyasal bir güç kazanır.
Bütün bu deneyimler, Türkiye’de muhalefetin önündeki temel sorunu da daha görünür kılıyor. Muhalefetin önemli bir bölümü, iktidarın belirlediği gündeme tepki vermekle yetinen bir konuma sıkışıyor. Hukuksuzluklara itiraz etmek, demokratik kurumları savunmak ve temel hakların yeniden tesisini istemek zorunludur; ancak bunlar tek başına siyasal alternatif oluşturmaya yetmez. Çünkü mevcut düzenin yarattığı sorunlar, yalnızca yönetim kadrolarının değişmesiyle ortadan kalkmayacak kadar derindir. Emek rejimi, servet dağılımı, kamusal hizmetler, kadınların karşılıksız emeği, ekolojik yıkım, yerel demokrasi ve eşit yurttaşlık üzerine söz söylemeyen bir demokrasi programı, toplumun yaşadığı gerçekliği eksik temsil eder. Muhalefet, iktidarın uygulamalarına karşı çıkarken bu uygulamaları mümkün kılan ekonomik ve toplumsal ilişkileri de tartışmaya açmalıdır. Aksi hâlde değişim talebi, düzenin işleyişini dönüştürmeyen bir yönetim değişikliği beklentisine indirgenir.
Solun sorumluluğu burada daha da belirginleşir. Sol, yalnızca baskıcı uygulamaları teşhir etmekle değil, toplumsal ilişkilerin nasıl dönüştürülebileceğine dair inandırıcı bir siyasal ufuk kurmakla yükümlüdür. Sınıf mücadelesini güncel çelişkilerden koparan, kadınların özgürlük talebini erteleyen, Kürt meselesini demokratikleşmenin merkezinden uzaklaştıran ya da toplumsal hareketleri kendi siyasal ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştıran bir yaklaşım ortak bir özgürleşme programı kuramaz. Farklı mücadelelerin kendi alanlarına kapanması da bu sorunu çözmez. İhtiyaç duyulan, bütün talepleri tek bir ideolojik kalıba sokmak değil; farklı toplumsal öznelerin eşit söz ve karar hakkına sahip olduğu, birbirinin varlığını dönüştürücü bir imkân olarak gördüğü bir siyasal ilişki yaratmaktır. Bunun için solun geçmişin örgütlenme biçimlerini tekrarlamak yerine bugünün sınıfsal yapısını, yeni emek biçimlerini ve değişen siyasal katılım pratiklerini kavraması gerekir.
Felaketin olağanlaşmasına karşı mücadele, kaybedilen hakları geri alma ve demokratik kurumları yeniden işler kılma hedefleriyle başlamalıdır. Bunun yolu, toplumu edilgen bir seçmen kitlesi olarak gören anlayışı aşarak emeğin, kadınların, gençlerin, Kürtlerin ve ekoloji mücadelelerinin kendi deneyimleriyle siyasal özne olabildiği çoğulcu bir ortaklık kurmaktan geçer. Bu ortaklık farklılıkları ortadan kaldıran bir birlik değil, eşitsizlikleri dönüştürmeyi hedefleyen bir siyasal irade olmalıdır. Demokrasi, yalnızca iktidarın kimde olacağına ilişkin bir tercih değil, toplumun hangi ilişkiler içinde yaşayacağına dair mücadeledir.
Bir düzenin en büyük başarısı, yarattığı felaketi toplumun ortak kaderi gibi gösterebilmesidir. Yoksulluğun kaçınılmaz, güvencesizliğin doğal, eşitsizliğin değişmez ve siyasal itirazın sonuçsuz olduğuna inandırılan bir toplumda yenilgi, kaybedilen hakların ötesine geçerek başka bir hayatın mümkün olduğuna dair düşüncenin zayıflamasında derinleşir. Bu nedenle mesele, felaketin varlığını yeniden kanıtlamak değil; onun doğal olmadığını, tarihsel ve siyasal tercihlerle üretildiğini gösterebilmektir. Toplumsal hafızayı ve ortak mücadele deneyimlerini yeniden kurmak, farklı kesimlerin birbirine temas edebileceği siyasal alanları çoğaltmak, olağanlaşmış felaketin karşısında yeni bir başlangıcın koşuludur.
Çünkü siyaset, mevcut düzenin sınırları içinde mümkün olanı yönetmekten ibaret değildir; o sınırları değiştirebilecek ortak iradeyi kurma mücadelesidir.