Fransa’daki yangınlar Britanya’ya da sıçrayabilir mi?

İngilizlerin isyan etmesini engelleyen köklü bir kültürel farklılık mı var?

Manş Denizi’nin karşı kıyısındaki Fransa’da 17 ve 24 Ekim’de gerçekleşen muazzam kitle patlamalarına ve Avrupa genelindeki diğer protestolara bakınca, insanın sorası geliyor: “Neden burada da olmasın?” 

İngilizlerle ilgili özel bir durum mu var? Şair G. K. Chesterton, 1640’lardaki ve 1650’lerdeki İngiliz Devrimi sırasında bile alaycı bir edayla “yalnızca birkaç kişi özgürlükten bahsederken, İngiltere biradan bahsediyordu” diye yazmıştı.

Paris merkezli gazeteci Simon Kuper de Financial Times’ta Fransa’daki olaylar hakkında aynı alaycı dille yazıyor: “Fransa’da devrimci bir eylem hakkında sorulacak ilk soru her zaman şudur: Bu gerçek mi yoksa sadece tiyatro mu? Fransızlar geçmişteki ayaklanmalarına saygı duymak ve onları yeniden canlandırmak üzere yetiştirilirler.” 

Başka bir deyişle, bazı halkların neden başkaldırdığını, diğerlerininse neden başkaldırmadığını açıklayan köklü kültürel farklılıklar mevcuttur.

Ben buna ikna olmuş değilim. Yalnızca Britanya’daki neoliberal döneme bakacak olursak; Margaret Thatcher hükümeti 1980, 1981 ve 1985’te kent merkezlerinde isyanlara, 1984-5’te madencilerin destansı mücadelesine ve 1990’da kendisini koltuğundan eden Kelle Vergisi karşıtı kitle hareketine tanıklık etti.

2007-8 finansal krizinin sonrasına hızlıca geçecek olursak; Muhafazakar-Liberal koalisyonu, üniversite ve yüksekokul öğrencilerinin 2010 yılında artan harçlara karşı düzenlediği kitlesel ve şiddetli sokak protestolarıyla, 2011 yılında ise kent merkezlerindeki yeni bir isyan dalgası ve kamu sektöründe iki büyük kitlesel grevle karşılandı.

Yine de son 15 yıla ilişkin daha muammalı bir durumun var olduğu söylenebilir. Britanya kapitalizmi, Kıta Avrupası’nın başlıca kapitalist ülkeleri gibi, finansal kriz sonrası ekonomik bir çıkmaza saplanmış durumda; ana akım siyasi sistemler parçalanıyor ve sosyal devlet küçülüyor. 

Öyleyse Fransa neden pandemiden önceki Sarı Yelekliler hareketiyle, 2023’te Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un emeklilik “reformlarına” karşı düzenlenen dev grevlerle ve şimdi de bu yeni kitle çalkantılarıyla öne çıktı?

İkna edici olmayan bir açıklama da huzursuzluğun ırkçılığa yönlendirilerek yer değiştirdiğidir. 

Fransa’daki durumun paradokslarından biri, faşist Ulusal Birlik Parti’sinden Marine Le Pen’in Fransa’da gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için son ankette yüzde 36 seviyesinde görünmesidir. Fransa, uçlarda solun ve sağın bulunduğu aşırı bir sosyo-politik kutuplaşmayla damgalanmıştır.

Birbiriyle bağlantılı iki faktör bu farkı açıklamaya yardımcı olabilir. Birincisi, İngiltere’de İşçi Partisi’nin Avrupa’daki diğer birçok sosyal demokrat parti kadar çökmüş olmamasıdır. Hükümetteki Keir Starmer, finans piyasalarını yatıştırmaya mahkûm olmasına rağmen sendikalara birkaç kırıntı attı. 

Andy Burnham ise gerçekte çok az şey sunarken ilgileniyormuş izlenimi vermeye çalışarak bu denge oyununu yeni seviyelere taşıdı.

Britanya egemen sınıfının en büyük kozlarından biri de İşçi Partisi’nin, işçi hareketini dizginleyen sendika bürokrasisinin ağır yüküyle desteklenmeye devam etmesidir. Bu bürokrasi, 2011’deki kitle grevlerini sattı ve 2022-3’teki ücret isyanının daha büyük bir başkaldırıya dönüşmemesini sağladı.

Militan mücadelelere sahne olan iki büyük Avrupa ülkesi Fransa ve İtalya’ya bakarsak, mesele sadece örgütlü reformizmin daha zayıf olması ve Macron gibi sağcı bir fırsatçıya ya da faşist Giorgia Meloni’ye alan açması değildir. 

Aynı zamanda her iki ülkede de sendikal hareketin rakip federasyonlara bölünmüş olmasıdır. Bu durum, özellikle göçmen işçileri örgütleyen ve Filistin ile dayanışma grevlerine öncülük eden İtalya’daki Si-Cobas gibi küçük sol sendikalar tarafından değerlendirilebilecek çatlakların oluşmasına imkan tanıyor.

Britanya’da ise tam aksine, toplumun gidişatına duyulan öfke, siyasi meseleler etrafında şekillenen bir dizi kitlesel halk hareketiyle ifade edildi. Bu süreç 1980’lerde Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın yeniden canlanmasıyla başladı, özellikle Irak Savaşı’na karşı Savaşı Durdur Koalisyonu’nun kampanyasıyla gelişti ve bugün Filistin’le dayanışma hareketiyle devam ediyor.

Filistin, kitlesel radikalleşmenin paratoneri olmaya devam ediyor. Batılı egemen sınıfların soykırımdaki suç ortaklığı, emperyalizmin gerçekliğine tutulan bir ayna işlevi görüyor.

Bahsettiğim farklılıklar esas olarak Marks’ın siyasi üstyapı olarak adlandırdığı düzeydedir; yani egemen sınıfların halklarını yönetmek için kullandıkları kurumlar seviyesinde.

Ancak maddi sıkıntılar, aşırı zenginlere ve onların yalakalarına duyulan nefret ve soykırımın uyandırdığı öfke, ulusal sınırları aşarak birbirini besliyor. 

Bu patlamaya hazır karışım burada da ateşlenebilir.

son yazıları

Ukrayna krizi, Avrupa liderlerinin ABD imparatorluğuna olan bağımlılığını gösteriyor
Zack Polanski, siyonizmin ırkçılık olduğu önergesinde geri adım atmamalı, aksine direnmeli
Burnham formülü: Tonda dramatik değişiklik, gerçeklikte minimal değişiklik

ilginizi çekebilir

hrant-dinke-oykulerle-selam-ozgurlugu-kanadinda
Kitap: “Özgürlüğü Kanadında: Hrant Dink İçin Öyküler”
18nov24-flag-8-021544-kv5git6x-023687-1IGSkW27
Kriz, "kutsal aile" ve barikat: Sermayenin kıskacında trans varoluş ve sınıf mücadelesi
resized_6854a-dd390dfc32517728
Yeni nesil Türk milliyetçiliği ve muhalefetinin siyasal kapanı