Fon krizinin faturasını vurgun yapanlar ödemeli

İstanbul Borsası’nda meydana gelen ve 500 binden fazla kişiyi etkileyen fon vurgunu, kapitalizmin içinden doğan ve şekillenen bir dolandırıcılık düzeninin daha kaçınılmaz batışıdır. Asıl konu, bu vurgunun göz göre göre meydana getirilmesi ve bunu yapan siyasi güç odaklarıdır.

16 Eylül 2026, Türkiye kapitalizminin tarihine “Kara Çarşamba” olarak geçti.

Kâğıt üstündeki bilançoların şişkinliğine ve sözde “saygın” şirket yöneticilerinin öz geçmişlerine (CVlerine) bakan yüz binlerce “küçük yatırımcıya” yüksek kazanç vaadiyle hisselerini sattıkça dev sanayi kuruluşlarını bile geride bırakan parasal büyüklüğe ulaşmış olan bir dizi yatırım fonu, pay alım-satım ödemelerini yapamaz hâle geldi.

Bunun üzerine yerli ve yabancı yatırımcılar ellerindeki hisseleri satarak topluca bir kaçış dalgasına girdi. Borsadan 1 günde 1 milyar dolar çıktı ve tüm endeksler düşüşe geçti.

17 Eylül’de ise hisse senedi fiyatlarının düşüşü devam ederken fonları düzenleyen Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) “radikal” bir karar alarak borsada işlem gören 130 yatırım şirketinin faaliyetlerini durdurdu ve tasfiye sürecini başlattı.

Tera, Pardus, Hedef, Pusula gibi son dönemin yükselen isimlerinin yer aldığı 130 fonun toplam hacmi 17-18 milyar dolar (yaklaşık 826-891 milyar TL) seviyesinde. Bu fonlara giriş yapmış olan 500 binden fazla bireysel yatırımcı, şimdi paralarını nasıl kurtaracaklarını düşünüyor.

Kriz, sadece yatırım fonlarıyla da sınırlı kalmadı. Ucuz ev vaadiyle para topladığı öne sürülen Katılımevim Tasarruf Finansmanı A.Ş.’ye de “piyasa dolandırıcılığı” yapıldığı iddiasıyla baskın yapıldı.

Tasfiye edilen yatırım fonlarının “teorik olarak” hisselerinin alınıp satılarak yatırımcıların alacaklarının ödenmesi planlanıyor.

Ama aralarından en büyükleri -ki bunlar vurgunu yapan organize finans elitleridir- başkalarından topladıkları paraları çoktan İsviçre ve Dubai’deki bankalara aktararak kaçırdıklarını belli ediyor.

Meğer müşterilere yüksek kazanç vaadinde bulunan yatırım fonları, bir ofis ve 30-40 çalışandan ibaretmiş. Birden fazla farklı fon aslında bir dizi üst şirkete bağlıymış. Fonları kendi aralarında döndüren bir avuç kişi, kendi aralarında yaptıkları alış-satışlarla hisse değerlerini suni olarak yükseltmiş. Son yıllarda TL’nin değer kaybı karşısında banka faizlerini az bulan 500 binden fazla kişi, kâğıt üstünde devasa sıçramalar gösteren bu fonları paralarıyla doldurmuş. En tepede duran ve bu “saadet zincirini” kuran bir avuç dolar milyarderi, ödeme düzeni bozulmaya başladığı an varlıklarını yurt dışına kaçırıp devasa bir servete sahip oldu.

Ödeme düzeninin bir aşamada bozulacağı baştan belliydi. Buna Ponzi sistemi deniliyor ve finans kapitalin kural tanımaz ya da kural uygulanmaz yapısından doğup her seferinde müşterilerini soyabiliyor. Bu durum, Türkiye kapitalizminin son 50 yılında birden fazla kez yaşandı. 1980’lerdeki banker kriziyle çok sayıda insan, ev sahibi olma vaadiyle tüm birikimlerini kapitalist dolandırıcılara kaptırdı. Bu dolandırıcı patronlar her zaman sistemin açıklarından yararlanırken zenginleşmelerinin önü birtakım siyasi bağlantılarla açıldı. Ve battıktan sonra kimse onlara kaptırdığı paraları geri alamadı.

Ortada iki soru var:

1. Buna nasıl göz yumuldu?

Mehmet Şimşek, bundan 10 ay önce üst düzey bir ekonomi toplantısında borsadaki bazı şirketlerin büyümesinin normal olmadığını belirterek usulsüzlük işaretini vermişti.

Aynı dönemde uluslararası yatırımcıları Türkiye’deki fonlara yönlendiren küresel üç ana endeks; bugün el konulan fonların güvenilmezliğini vurgulayarak sonbahara kadar regüle edilmeleri gerektiğini uyarmıştı.

Ve bir ay önce savcılık, söz konusu yatırım fonları hakkında gizli bir soruşturma başlattı. Bu soruşturmayla eş zamanlı olarak kazançları varlıklarının katbekat üzerinde olan bir dizi şirket, elindeki hisseleri düşük fiyatla elden çıkarmaya başladı. Yine aynı zaman diliminde bu şirketlerden bazılarının sahipleri ve tepe yöneticileri, milyar dolarlık vurgunları yurt dışına çıkarmayı başardı.

Her zaman olduğu gibi, iş işten geçtikten ve batışlar açığa çıktıktan sonra SPK yani devlet müdahalesi geldi. Oysa fon vurgunlarını önlemesi gereken, borsayı regüle eden SPK ve özellikle bu kurumun denetim kuruluydu. Fakat bunu yapmadılar.

Kimileri, bu finans şirketlerinin sahiplerinin -özellikle iktidar bağlantılarıyla- Mehmet Şimşek’ten bile güçlü olduğunu, dolayısıyla Şimşek’in gördüğü krizi engellemesinin mümkün olmadığını söylüyor. Bu kişilerin yansıtmak istediklerinin aksine, bakanların bürokratik olarak atandıkları bu sistem başkanlık rejimidir. Türkiye’nin bekasını korumak ve vatandaşını savunmak, Cumhur İttifakı’nın en önemli argümanıydı.

Şimdi vurgunculara bakıyoruz: Kamuoyuna ismi yansıyanların hemen hepsi Şimşek gibi iktidarın tepesindekilerle doğrudan ilişkili. Yüzlerce sorumlu kişinin bildiği gerçek halktan saklandı. Kazanç peşindeki insanlar bile bile bir avuç vurguncunun eline düşürüldü.

Bu, Türkiye’ye özgü bir şey değildir; tüm dünyada kapitalizm altında benzerleri yaşandı. Fakat burada denetimsizliğin ve önlemsizliğin vardığı boyut 500 binden fazla kişi ve bu kişilerin aileleriyle birlikte birkaç milyon kişinin hayatını mahvederken, Türkiye’de son yıllarda sayıları gittikçe artan bir avuç dolar milyarderi AKP yönetim tarihine geçecek büyük bir vurgun yaptı.

Burada hem soyulanların hem de halkın çoğunluğunun talebi açık: Sorumlular hesap vermeli, çalınan paralar sahiplerine geri verilmelidir.

2. Bu para nasıl ödenecek?

Bu soru, para kaptıranları doğrudan ilgilendirdiği kadar hepimizi ilgilendiriyor. Dolandırılan birçok kişi bunu (doğal olarak) devletin ödemesini talep ediyor. Ne de olsa yer İstanbul Borsası; finans piyasalarının genel yöneticisi mevcut iktidar ve onun atadığı bürokratlar. Uyarmadılar, denetlemediler. Fakat borsanın mantığı gereği yatırımcılar kendileri risk aldığı gibi devletin parası denilen şey esas olarak halktan toplanan vergilerdir.

Bu durumda tıpkı Kur Korumalı Mevduat (KKM) ile zenginlere biz işçilerden servet transferi yapılmasına izin veremeyiz. İlki yasal olarak devlet güvencesinde işledi; ancak fon vurgununu gerçekleştiren şirketlere bankalar gibi devlet güvencesi verilmedi.

Bugün aklıbaşında çoğu ekonomist ve analistin belirttiği gibi 17-18 milyar doları ödemesi/ödetilmesi gerekenler; bu saadet zincirini planlayıp başlatan, sürdüren ve batıran bir avuç finans kapitalisttir.

Bu kişilerin ülkede kalan mal varlıklarına el konulduğu gibi İsviçre ve Dubai’deki bankalara depolanan paralar geri alınmalı ve hak sahiplerine dağıtılmalıdır.

Biz, hiçbir servete sahip olmayan, asgari ücret ya da benzeri düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilen çoğunluk; İş Bankası gibi çeşitli bankalara yetki verilerek bizim vergilerimizle bu “zararın” karşılanmasına engel olmalıyız. Çünkü hepimiz bankalara borçluyuz ve sürekli eksideyiz.

Biz, hiçbir servete sahip olmayan, asgari ücret ya da benzeri düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilen çoğunluk; İş Bankası gibi çeşitli bankalara yetki verilerek bizim vergilerimizle bu “zararın” karşılanmasına engel olmalıyız. Çünkü hepimiz bankalara borçluyuz ve sürekli eksideyiz.

Buradaki en önemli genel risk, vurgun konusu olan ana paranın bir kısmının ödenmesinin, devletin hazine  hisseleri ve başka araçlarıyla sağlanmasıdır. Bu ise ya Varlık Fonu’ndan karşılanacak ya da bankaları baskılayarak ödetilecek istenecektir. Onların yapacağı ilk iş ise kendi bilançoların oluşan bu “zararı” tabana yaymak, çeşitli yöntemlerle yine hepimize ödetmek gibi bir seçenek masalarında olacaktır.

Buna izin vermemeliyiz.

son yazıları

İhalar, sihalar ve çalışırken ölen çocuklar
İsrail seçimleri yaklaşırken katil Netanyahu saldırganlığa devam ediyor
‘Yetmez ama Evet’ten Çerçeve Yasa’ya: Çılgın ulusalcılar her şeye karşı

ilginizi çekebilir

almanya-da-berlin-ve-mecklenburg-vorpommern-secimleri-yapildi
Almanya: Merz gitmeli! Kesintilere, ırkçılığa ve yeniden silahlanmaya karşı direniş!
hatirlatmalar-1-mart-tezkeresinin-reddinden-sonra-amerika-bop-ve-tek-adam-rejimi
Savaşa Hayır İnisiyatifi kuruluyor
doruk-madencilik-iscilerinin-ankara-yuruyusu-altinci-gununde
Her eylem birleşik mücadelede basamak olmalıdır