Kadın cinayetleri üzerine bir dizi: Mezarlık

3. sezonu geçtiğimiz günlerde yayımlanan, Netflix Türkiye yapımı Mezarlık dizisi de bu mezarlık metaforuyla, şüpheli ölümler ve ağırlıklı olarak da kadın cinayetlerini çözmek üzere kurulmuş bir Özel Suçlar Birimi etrafında geçiyor.

Asla tam olarak bilemeyeceğimiz kadar çok sayıda kurban, faili meçhul, faili malum olup meçhul bırakılan, yok edilmişlerden oluşan, adeta dev bir mezarlığın üzerinde yaşadığımızı söylemek, sadece bir metafor değil oldukça somut bir tanımlama da.

Özneleri farklı ama işleyişleri aynı bu eylemler, öznelerin kimliğine göre kimi zaman bir milli güvenlik projesi, kimi zaman bir siyasi hesaplaşma, kimi zaman bir üçüncü sayfa haberi, kimi zaman da haberi bile yapılmayacak kadar isimsiz bir teferruat. Özneleri ve ağırlıkları farklı olsa da hepsinin ortak noktasının, suç ortaklığı ve cezasızlık olduğunu da çok iyi biliyoruz. Kadınların ve hak örgütlerinin, bu cezasızlık karşısında yıllardır sürdürdükleri mücadeleyle ve bu mücadele etrafında örülen inat ve dayanışmayla, artık hiçbir kadın cinayeti ya da şüpheli ölümün, sadece basit bir adli kovuşturma ya da yargılamanın eline bırakılamayacak kadar hassas olduğunu hepimiz biliyoruz.

3. sezonu geçtiğimiz günlerde yayımlanan, Netflix Türkiye yapımı Mezarlık dizisi de bu mezarlık metaforuyla, şüpheli ölümler ve ağırlıklı olarak da kadın cinayetlerini çözmek üzere kurulmuş bir Özel Suçlar Birimi etrafında geçiyor. Her zaman olduğu gibi, “onun çözümü de bizde” mantığıyla, kurbanı da faili de kendisi yaratan, kovalayan, yakalayan bir sistemin içinde, bir anlamda özel bir PR çalışması olarak, Emniyet’in bodrum katında eski bir arşiv deposunda kurulan bu departmanın bütçesi tabii ki kısıtlıdır. Peş peşe birkaç dosya çözüp sonra yok olmaları yeterlidir. Ancak ekibin başındaki iddialı kadın başkomiser Önem ve ekibi için bu mezarlık, bir anlamda adaleti kovaladıkları bir son durak gibidir. Tüm polisiyelerde olduğu gibi, her biri nev-i şahsına münhasır ekip üyelerinin her birinin farklı bir hikayesi vardır ve kendi acayiplikleriyle olayların çözümünde ekibi farklı açılardan tamamlarlar. Mekânın izbeliği, sistemin çürümüşlüğünü simgeleyen bir tercih olarak kullanılmış dizide. Nitekim bir noktada, polis memuru ve ekibin en yaşlı üyesi Hasan’ın da dediği gibi: “Bizim bu Özel Suçlar Birimi’nin kurulduğunu nasıl anladım biliyor musunuz? Şu garajda yanıp sönen floresan var ya, hâlâ bozuk, değiştirmeye geldiler. Lambayı değiştirdiler ama hat bozuk, o yüzden çalışmıyor.”

Dizi, doğrudan gerçek olaylara dayanmasa da izleyicinin hafızasında yankılanan vakalardan besleniyor. Bir holdingin yirminci katından düşürülerek öldürülen bir karakter olarak Lale Çetin, akla hemen Şule Çet’i getiriyor; çocuğunun gözü önünde katledilen ya da cansız bedeni bir kömürlükte bulunan kadınlar, yıllardır manşetlerden hafızamıza kazınmış başka isimleri çağrıştırıyor. Bu, tesadüfi bir yazım tercihi değil: Mezarlık, kurmacanın arkasına saklanarak, hepimizin bildiği ama sistematik olarak unutturulmaya çalışılan bir gerçekliği yeniden gösteriyor.

Mezarlık’ı benzer polisiye formüllerden ayıran bir başka nokta da şiddeti yalnızca kadın cinayetleriyle sınırlı tutmaması. Dizi ilerledikçe, aynı tahakkümcü zihniyetin çocuklara yönelik istismarda, hayvanlara yönelik şiddette ve toplumun en güçsüz, en sesi çıkmayan kesimlerine yönelik her türlü tacizde tekrar tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. Kadın düşmanlığı, izole bir “kadın sorunu” olarak değil, güç ilişkilerinin her yerde aynı mantıkla işlediği daha geniş bir şiddet sarmalının parçası olarak anlatılmaya çalışılıyor. Dizinin bu mezarlık ve gerçek olaylar üzerinde inşa edilen senaryosu akla Hakan Günday’ın senaryosunu yazıp Onur Saylak’ın yönettiği Şahsiyet dizisini de getiriyor. Dizinin ikinci sezonunda meşhur baş karakter Agah Beyoğlu’nun hikayesi Cumartesi Anneleri ve faili meçhuller ile kesişmişti.

Bu kalıp yalnızca Türkiye’ye özgü de değil. Yakın zamanda yine Netflix’te yayımlanan Dept.Q, aynı iskeleti şaşırtıcı bir netlikle tekrarlıyor: Edinburgh emniyetinin bodrum katına gömülmüş, aslında halkla ilişkiler amacıyla kurulmuş görünen bir “soğuk vakalar” birimi; travmalı, sistemle arası bozuk bir amir; dışlanmış, uyumsuz bir ekip ve yıllarca bir basınç odasında tutsak edilen bir kadın savcının etrafında dönen bir gizem. İki dizinin de aynı görsel diline (bodrum, terk edilmiş arşiv, sürgün mekânı) başvurması tesadüf değil – devletin “duyarlı görünme” ihtiyacıyla kurduğu sembolik birimlerin, aslında kurumun kendisindeki çürümeyi gizlemeye yaradığı fikri, farklı coğrafyalarda aynı formülle anlatılıyor. Bu da meseleyi Türkiye’ye özgü bir “polis kötü, adalet yok” hikâyesinden çıkarıp, kapitalist devletlerin genelinde işleyen bir meşrulaştırma stratejisine, bir tür kalıbına dönüştürüyor.

Ancak her iki dizi de sistemin çürümüşlüğünü bu kadar açık gösterirken, çözümü yine sistemin içinden, kararlı ve dürüst tek bir dedektifin bireysel mücadelesinde arıyor. Bu, popüler kültürde sıkça karşılaştığımız bir manevra: kurumu eleştir, ama kurtuluşu yine kurumun -istisnai, erdemli- bir temsilcisine bağla. Oysa dizilerin kendi görsel dilinin anlattığı gerçek başka: çürüme tek bir kişinin iradesiyle durdurulamayacak kadar yapısal. 

İyi oyunculuklar ve iyi senaryosuyla Mezarlık, bize sorunun büyüklüğünü hatırlatıyor. O yanıp sönen floresan ışığı gibi, faili sürekli kendisi yaratan sistemin kendisini, Emniyetin, yargının, medyanın ve bu düzeni ayakta tutan ekonomik ve toplumsal ilişkilerin bütününün sorgulanmasını hiç unutmamak da bizim sorumluluğumuz. Biliyoruz ki adalet, “doğru” bir polisin varlığıyla değil, kadınların, işçilerin ve tüm ezilenlerin örgütlü mücadelesiyle, bu çürümüş yapının kendisinin değişmesiyle mümkün.

son yazıları

Dalga - Kadınların kolektif sesi
Sanatçının duruşu ve günümüz gerçekleri
Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri

ilginizi çekebilir

kaos-glnin-instagram-hesabi-da-erisime-engellendi
Kaos GL Derneği: “Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarımızın hayatlarından ve can güvenliklerinden derin bir endişe duyuyoruz”
default
NAZA belgeseli, İsrail’in Gazze’deki ölüm makinesini ifşa ediyor
onlukjpg-cY-TjJBhbE29SVLYS-qpAg
Önlük, haklar ve örgütlü mücadele